“Açılım-Saçılım-Kaçınım” Projesi-2 !?

58

(Konu ile ilgili 2. yazımızla devam ediyoruz)

Anadolu’dan Yükselen Ruh…

Batılı emperyal güçler, Birinci Dünya Savaşında “Türk varlığını yok ettik” diyecekleri sırada, Anadolu’dan bir yiğit ses yükseldi. Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde bütün kuvvetler birleştirilerek, din-dil-ırk farkı olmaksızın “vatan”, “namus”,”istiklâl”, “hürriyet” için düşmana karşı birleştiler, birleştirildiler… Türk’ü, Kürd’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Alevi’si, Sunni’si birleşti; vatan toprağının her karışına kanını akıtarak kurtardı. Çanakkale’de savaşan Elazığlı, Erzurumlu; Kafkaslarda savaşan Samsunlu, Balıkesirli, Antepli; Sarıkamış’ta donan Konyalı, Edirneli, Diyarbakırlı, Adanalı idi. Onlar topyekûn savaştılar ve vatanı kurtardılar, bugüne kadar birlikte yönettiler.

Anadolu’dan istiklal ve hürriyet için emperyalizme karşı bir ruh şahlandı… “Ya istiklal ya ölüm…” dedi. Başka tercih olamaz dendi… Türk milletinin kanı ve canı pahasına bu vatan kurtuldu. İstiklâl mücadelesi verilirken, “var olma” “yok olma” kararında iken, devleti içten vuran isyanlar, hainlikler de oldu.

Yüzyıllarca Müslüman halk ile birlikte yaşamış Ermeniler, Rumlar devlete baş kaldırdılar. Halkı katlettiler. Orduyu arkadan hançerlediler. Dış düşmanlarla, yani son Haçlı ordularıyla, Gazi Paşa savaşırken, amansız bir mücadele verirken, dışarıdan saldırılar ve işgaller beş cepheden devam etti. Haçlıların içerdeki piyonları ile uğraştı Gazi Paşa…

Yok etmek istedikleri Türk milleti hürriyet için, namus için, iffet için emperyal Haçlı ordularına kafa tuttu. Onların amacı olan, kolay sömürecekleri Doğu Anadolu’da “Batı Ermenistan”, Güneydoğu Anadolu’da da “Kürdistan” kuramadılar.

Hevesleri kursaklarında kaldı.

Peki, amaçlarından vaz mı geçtiler?

Hayır…

Anadolu’da kurduramadıkları “Batı Ermenistan’ı” yeniden ihya etmek ve Türkleri Anadolu’da boğmak için yeni stratejiler oluşturdular, geliştirdiler…

Uzun Soluklu Plan ve Stratejiyi Anlayalım…

Önce toplumun geleceği olan gençliği çatıştırarak birbirine kırdırdılar.

Darbe mantığıyla sömürmeye devam ettiler.

Sonra Alevi-Sünni çatışması başlattılar.

Alevi vatandaşları tahrik ederek devlete güvensizlik deklere ettirdiler…

Acı olaylar ve can acıtan sonuçlar yaşandı Anadolu’da..

O da yetmedi…

Yeni senaryolar hazırlandı. “Kürt” kökenli vatandaşları bu kez çatışma alanına sürdüler. Bunların arasında 1915 artığı “kriptoların” oluşturduğu bir güç devlet içinde, kamuoyunu etkilemek için medya organlarında kadrolaştılar. Çok iyi kamufle edilmiş, “Türk” isimli ve kimlikli gruplar oluşturdular.

 Milli ve manevi değerlere zıt unsurların bugüne gelinceye kadar çok emek verdikleri de bir gerçektir. Örgütlenme ve içten yıkma işine Atatürk’ün ölümünden sonra hız verdikleri muhtemeldir. Devletin çeşitli kademelerine yerleştirilmiş olan gayrı milli unsurlar ülkemin lehine olan her faaliyet ve arayışı engellemek için her türlü aracı da kullanmaktan geri durmadıkları, gelişen olaylarla su yüzüne çıkması sürpriz değildir. Özellikle Türk milletinin kutsal saydığı milli ve manevi değerleri; örneğin inançları, dini, aidiyet duygusu milliyetçiliği kendilerine “düşman hedef” olarak seçmeleri de gizli saklı değildir.

Türk Kelimesi Irkçılığı İfade Etmez…

Emperyalistlerin yok etmeye çalıştığı Türk varlığını, Cumhuriyetin kurulmasıyla oluşan ulus devlet, Batılı emperyal Haçlı zihniyetinin hevesini kursağında bırakmıştır. Kurulan ulus devleti oluşturan halkın tamamı bir bütün olarak düşünülmüş, tek bir amaç etrafında toplanmıştır; Hürriyet ve istiklâl için…

Önder Mustafa Kemal, ulus devleti yaratırken tüm halkları “Türk milleti” kimliği altında ifade etmiştir. Türk milleti ifadesi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan tüm halkın genel adıdır.

Bu isimde ırkçılık anlamını aramak ve çıkarmak iyi niyetin ifadesi değildir, aksine, millet düşmanlığını körüklemek demektir. Onun içindir ki Gazi Paşa “ne mutlu Türk olana” değil, “ne mutlu Türküm diyene” diyerek, bir vatandaşın kendini nasıl hissetme serbestîsini, irade kullanımını öne çıkarmıştır.

Bu terim soya veya ırka dayalı bir aidiyetten çok, kültür birliğine inanmış, tesanüt birliğine gönül vermiş, birlik-beraberlik-bütünlük içinde kaynaşmayı benimsemiş bir halkı kastetmiştir.

Farklı kültür topluluklarından oluşan Anadolu insanı, kendini Türk milletinin mensubu olarak görmüş, öyle adetmiş ve bugüne kadar o farklı kültür özelliklerini yaşamış ve yaşatmıştır.

Türk Kültürünün sahibi olan, kendini Türk hissetmekle övünen ve mutlu olan insanların çoğunlukta olduğu Türk toplumunu aldatmak ve ayrıştırmak için değişik stratejiler uygulandı.  Önce, kolay dağılmasını sağlamak için toplum bir “mozaik”e benzetildi. Sonra, yine toplumu “alt-üst” kimliklere bölündü.

Milletin ait olmadığı böyle bir ayırım söylemi siyasi ve sosyal araçlarla halka pompalanarak, psikolojik saldırı yapılarak, insanları ayrıştırarak farklı algılamalara neden olundu. Açılan bu tartışmalarla milletin birliği ve beraberliği yıpratılmaya ve zayıflatılmaya çalışıldı.

Ayrıştırma Taktiği

Türk milletini oluşturan 72 milyon insanın içinde “ben Kürdüm” ya da “kendimi Kürt hissediyorum” diyen insan sayısının ne kadar olduğu bilinmiyor. İnsanlar kendini nasıl hissediyorsa odur; zorla bir şey olamayacağına göre, insanları belli kimliklere mahkûm etmek veya sınırlamak insan haklarına zaten aykırıdır.

Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü bozmak ve tarihte başarılmayan “yok etme” plânına devamla bu kez yeni ayrıştırma plânı uygulanmaktadır. Bunun için halkımız ve devletimiz üzerinde yoğunlaştırılan ve medya tarafından pompalanan bir psikolojik taarruz vardır. Bu taktik ile Türk halkının bir kısmını farklı bir kimliğe mahkûm etmektedir. Bu taktikle adeta et-tırnak olan Anadolu halkının bir kesimine “Kürt” olduğu zannı şırınga edilerek kafalar karıştırılmakta, aidiyet ayrışımı öne çıkarılarak zihinlere ayrılık-farklılık fikri yerleştirilmektedir.

Siyasi iktidarı sayesinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir garabetler ülkesine dönüştürüldü, maalesef… Gerçekler ve doğrular karşıtlarıyla yer değiştirdi; topluma “ak” olanlar “kara”, “kara” olanlar “ak” olarak sunulmaktadır. Bu menfi psikolojik propaganda nedeniyle insanların aklı karmakarışıktır. Toplumda bugüne kadar hiç itibar görmeyen, değer bulmayan toplumu ayrıştırıcı kavramlar zihinlere yerleştirilmekte, yeni nesil “zorunlu” bir aidiyet arayışına itilmektedir.

Açılım Hakkındaki Şüpheler

Türkiye Cumhuriyeti Devletine baş kaldıran örgüt ve onun liderleri ile “gizli” ilişkilerin kurulduğu, “pazarlıkların” yapıldığı şüpheleri -dedikoduları- yazılı ve sözlü basında ortalığı kasıp kavurmaktadır. Ülkenin bütünlüğüne kastedenlerle sözde “barış” sağlama komedisine karşı çıkanlara, BOP eş başkanı olduğunu unutarak, okyanus ötesi merkezlerce bu plânın dayatıldığını söyleyenlere; “ispat etmezlerse namusuz ve şerefsizdirler” demek ne kadar nezaket sınırlarına ve gerçeğe sığar? Korkarım ki birileri karşı çıkıp iddiayı tersinden okursa o zaman kim kime ne diyecek! Yazık..

Düne kadar BOP eş başkanı olarak övünen ve bunu üstün bir “paye” olarak sunan, her türlü tasarrufu “ağababa” lehine kullanmayı vaat eden bir başkası olmadığına göre, bu ağır hakaretlerin yankısı, amacı ne olabilir?

Yakışıksız yüksek doz ağır ifadelerle milletin karşısına çıkan bir başbakan tarafından idare edilen bu ülkede yaşamak çok insana “zul” gelmektedir. Bu kadar seviye fukarası bir siyasetin yapıldığı ülkemin geleceğinden şiddetle endişe duyan her aydın insan gibi beni de endişelendirmektedir, hatta korkutmaktadır!

Sosyete Güllerinden Destek…

Bakar mısınız şu komediye?

Ne olduğu belli olmayan “açılım”, “saçılım, “kaçınım” için “sosyete gülleri”nden bile medet umulduğuna göre, bu işin ne kadar ciddiyetten uzak olduğunu göstermektedir.

Diğer yandan bir başka komedi daha sahneleniyor; ülkesini ve halkını korumak için vatan bekçiliği yapan şehit, kahraman askerlerin aileleri de istismar edilmektedir. Anaların gözyaşları bahane edilerek duygu sömürüsü yapılmaktadır.

Neymiş efendim; “analar ağlamasın, kan dökülmesin, gözyaşı dinsin…” sloganlarıyla vatandaştan “duygu sömürü avansı” istenmektedir.

İyi de, tabii ki kan akmasın, analar ağlamasın…

Bunu isteyen kim ki?

Ama nasıl olacak bu iş?

Bunun cevabı yok!

Devlete isyan eden, bölücülük yapan, vatana ihanet eden Türk Ordusu mu, şehit Mehmetçikler mi? Devlete ve millete başkaldıran, silah sıkan, askerini, sivil vatandaşı katleden katil ve teröristlerin yakınlarıyla şehit aileleri aynı masaya oturtulmakta, güya “akan kan dursun, anaların gözyaşı dinsin” duygu sömürüsü yapılmaktadır.

Adeta zoraki bir müsamere sahnelenmektedir…

Neymiş efendim, güya, “barış tülbendi” boyunlara sarılmakta…

Şehit ailelerini bu sahneye zorlayan siyasi kafanın bu olayı ne kadar yüzeysel algıladığını göstermektedir.

İstismar edilmeyen bir anaların gözyaşları kalmıştı, onu da ucuza harcadılar…

Tıkanan, iktidar olma zaafını gizlemek için, yeni tertiplerle milletin duygularına dokunarak siyasi çıkış arama peşine düştüler…

Kimi kiminle barıştırıyorsunuz?

Onlar zaten bu milletin fertleri…

Ayrı milletten değiller ki!!!???

İster Mehmetçik anası olsun, ister “terörist” anası olsun…

Şehit anasıyla teröristin anası tabii ki “analık” duygu boyutunda aynı acıları çekiyorlar. Analık, üstün bir vasıftır. Ancak fark var; bir tarafta devlete silah çekmiş, baş kaldırmışların anası, diğeri tarafta ise vatanı savunanların anası…

Aradaki farkı iyi anlamak gerek.

Sanki devlete isyan eden, millete silah çeken, vatanın bölünmesini isteyen devletin askeriymiş de “barış tülbendi” ile tüm bu terör kabahatleri, suçları, acıları unutulacakmış!!!???

Kürt Kökenli Vatandaşın Özgürlüğü

Yukarıda ifade ettik; ülkede “Kürt” sorunun olmadığını, bunun bir yıkım plânın parçası olduğunu, Batı emperyalizmi tarafından hazırlanan senaryo gereğince pompalanan asıl sorun “Kürt sorunu” değil, “Kürt” vatandaşlar kullanılarak emperyal emelleri gerçekleştirilmek istenmektedir; dolayısıyla karşı karşıya olduğumuz sorunun “E.. sorunu” olduğunu anlamalıyız.

Eğer “Kürt” sorunu olsaydı bugün Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Yasama organında “Kürt” kökenli milletvekili, meclis başkanı, bakan olur muydu?

Merak edenler araştırsın; şu anda TBMM çatısı altında acaba kaç tane “Kürt” kökenli milletvekili vardır?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğu günden bugüne kadar, moda deyimle, kendini “Kürt” olarak hisseden ve tanımlayan kaç tane milletvekili, kaç tane meclis başkanı, cumhur reisi, başbakan, vali, general, kaymakam, hâkim, savcı, öğretim üyesi, öğretmen, üst düzey bürokrat ve iş adamı çıkmıştır?

Bunu bilen var mı?

Bunların dökümlerini çıkarmak ve ortaya koymak bile ileri sürülen “Kürt sorunu” komedisinin temelsiz ve desteksiz olduğunu gösterecektir.

Ayrıca, bu rakamlar ortaya çıkarılıp ta “Kürt” ve “Türk” nüfusla kıyaslandığında, orantının “Kürt” vatandaşlardan yana yükseleceğini, terazinin yine “Kürt” vatandaşlardan yana ağır basacağı kesindir. Hatta nüfusa göre oranlama yapılacak olursa, durumun “Türk” kökenli vatandaşların aleyhine işlediği ve halen de işlemekte olduğunu da görmek mümkün olabilir.

Diğer yandan, yüzyıllardan beri birlikte yaşamış, akraba olmuş, kendilerini hiç, ama hiç farklı görmemiş insanları ayrıştırmak için zemin hazırlama plânı olan bu “açılım-saçılım-kaçınım” komedisi milletin istemlerine terstir. Böyle bir durumda milletin kendisine sorulması gerekir. Örneğin devlete isyan eden, Türk ordusuna, polisine silah çeken kişilerle birlikte yaşamak, onlarla aynı sofrada oturmanın uygun olup olmadığını yine vatandaşa sormak gerekir.

Yani Türk milletinin mikro milliyetçilik yapan “Kürtçü” bölücülerle birlikte olmak isteyip istemediğini anlamak için, demokratik bir yöntemin kullanılması daha doğru olmaz mı?

Nedir o?

Referandum…

Bu “açılım-saçılım-kaçınım” komedisinin, çok önemli bir yararı olmuştur; Türk milletinin uyanmasına vesile olmuştur.

Tıpkı Osmanlının son günlerinde ortaya çıkan iç ve dış isyanlarla mikro milliyetçilikler ve onun sonucu olarak ortaya çıkan 30 çıvarındaki “devletçik” felaketine benzer bir sürece doğru sürüklenmek istenmektedir ülkemiz…

Çok tehlikeli bir oyunun parçası olmak istemeyen herkes Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve onun değerlerine sahip çıkmalıdır.

Ulusal künye tehlikeye düşünce, devletin bekası, milletlin birliği, vatanın bütünlüğü söz konusu olunca her şey teferruat sayılacağından, kimin ne söyleyeceği, ne yapacağını, nasıl davranacağını önceden kestirmek mümkün olmaz.

Böyle bir vebalin altından hiçbir siyasi kadro kalkamaz…

Alt Yapı Hazırlığı…

Ayrıştırma plânının ön hazırlıkları yapılmadan böyle bir işe girişilir mi?

Tabii ki hayır…

Şu soruyu sormalıyız; böyle bir girişim için alt yapı hazırlığı olmaz mı?

Mutlaka olmalıdır…

Tayyip Bey ve ekibi tarafından ortaya atılan “açılım” muamması tartışılmaya devam edilirken, renkli camın ekranlarında, “tarihçi” olduğunu iddia eden bir zat tarafında millete bir sinyal verildi. Güya Türkiye’nin “ırk” oranlarını belirleyen bir araştırma yapılmışmış!?

Bravo vallahi!

Ancak bu kadar “örgütlü” ve zaman ayarlı bir çalışma olabilirdi…

Tayip Beyin “açılım-saçılım-kaçınım” projesine destek olmak için meğer çoktan ön hazırlıklar yapılmış, araştırmalar yapılmış, sonuçları da tam zamanında “köşe kapıcı” bordrolu işbirlikçilere ulaştırılmış…

Sadece yayında duyurmak gerekiyormuş, onu da tam zamanında yaptı “tarihçi” olduğunu iddia eden zat tarafından…

İşte alt yapı hazırlığı dediğimiz araştırmanın detayları; ABD tarafında yapıldığı iddia edilen “Türkiye’nin Gen Haritası Araştırması” sonucuna atıf yapıldı TV ekranlarında. Bunu yapan zat, araştırmanın doğruluğunda emin olmadığını da, kendisine verilen tepki sonucunda ancak itiraf edebildi. Tarihçi” geçinen zatın, bu ABD kaynaklı araştırmaya göre Anadolu’da Türklerin oranını yüzde 30 olduğunu ilan etmesi son derece düşündürücüdür. Üstelik böyle bir haberin doğruluğundan emin olmadan ileri sürmek, “tarihçi” geçinen bir zata ne kadar yakışır orası tartışmalıdır…

Böyle bir zamanlama ile ileri sürülen bu araştırmanın Türk milletinin muhalifleri tarafından negatif kanıt olarak kullanılması içten bile değildir. Onlara şu koz-sinyal verilmiştir; “..haydi canım, Türklerin Anadolu’daki oranı (?) kadardır; oranınız kadar konuşun..” mesajı verilmek istenmiştir.

Bu ifadeler, resmen ve açıkça bazı basın-yayın gruplarında yerleşmiş “bordrolu” “köşe kapıcıları” tarafından ısrarla pompalandı…

Bu, Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıkma plânlarına farkında olmadan destek olma gafletidir.

Belli merkezlerden yönlendirildiği belli dayatılmış fikirlerle bezeli medyanın “bordrolu köşe-bucak kapıcıları”, halkın kafasını karıştırmaya devam ediyorlar. “Anadolu’nun Gen Haritası” hakkında ileri sürülen oranların “aidiyet” esasına göre sınıflandırılması kadar saçma bir konu olamaz.

Çünkü Anadolu bir gen havuzudur.

Tarih öncesi binlerce yıl önceden başlayıp İS’dan günümüze kadar geçen zaman dilimlerinde çok farklı ırktan milletler, halk toplulukları, inançlar, kültürler yaşanmıştır Anadolu’da… Bunların bir kısmı yok olmuş, bir kısmı asimile olmuş, bir kısmı yeni toplumlarla varlığını devam ettirmiştir. Tabiidir ki, hiçbir ırka özgü saf gen havuzunu Anadolu’da bulmak ya da çıkan sonuçları Türklere ya da Kürtlere mal etmek bilimsel olmadığı gibi gerçekçi de olmaz.

Özellikle böyle bir ifadenin tam da siyasi iradece önce “Kürt Açılımı“, sonra da “Demokratik Açılım” olarak ortaya attığı derken beğenilmeyip “milli birlik projesi” olarak yaygınlaştırılmaya çalışılan “ucube” konu hakkında çeşitli tartışmaların yapıldığı bir dönemde, ortalığı daha da karıştırmak, doğrularla karşıtlarının yer değiştirmesine sebep olacak bir sonuca destek sağlamak, kime yarar sağlayabilir ki!? Özellikle Anadolu’daki Türklerin oranını öne çıkararak, aslı astarı olmayan bir varsayımı gerçekmiş gibi millete aktarmak, hangi menfur, hain plâna hizmet eder?

Burada bir gerçeği daha dile getirmekte yarar vardır; bu girişimle siyasi iradenin başarılı olamayacağı bellidir; ancak milletin dikkatini belli bir hedefte toplamayı başarmıştır. Ve devlet kadrolarını yandaş ehliyetsiz kişilerle doldurması ve devlet imkânlarından birilerini nemalandırması bağlamında son derece başarılıdır.

Sonuç

Sonuç olarak, siyasi iradenin ülkenin idaresinde çıkmaza düştüğü her alanda artık çıkış bulamadığı için, sorunlar karşısında boğulmaya başladığı için, milleti bir süre de bununla oyalamak amacıyla, “Demokratik Açılım” paketi, ortaya atılmış “garabet” kokan bir konudur. Siyasi irade, Ülkenin kolay idare edilemeyeceğini gözden ırak tutmak, milletin kangren olmuş iş-aş problemlerini görmezlikten gelerek, milleti oyalayacak argümanlar yaratmaktadır. İşte bu “açılım-saçılım-kaçınım” projesi de bunun bir sonucudur. Teröre dayalı siyasi istemlere taviz vermek, onları tartışmak, Türkiye’yi sonu belli olmayan felaketlere sürükler.

Ayrılıkçı düşünce mensuplarının net olan istemlerine kamuflaj yapmaya gerek yoktur; isteklerini açıktan söylüyorlar. Siyasi irade hangi tür paketi açarsa açsın, “siyasi Kürtçülüğün” hedefine çare olmaz. Onların ana hedefi ulus devleti parçalamak, “bağımsız Kürdistan” kurmak ve muhtemel gizli ajandaya alet olmaktır.

Siyasi irade bu girişimiyle bu isteme dolaylı olarak destek olmakta, cesaret vermektedir. Böylece diğer mikro-milliyetçilik akımların teröre dayalı siyasi istemlerine yol açılma riski gündemdedir; bu, Türkiye’yi bekleyen büyük felakettir. Bu yaklaşım, ulus devlete inanmayan ve güvenmeyen her aidiyet mensubu topluluğa, terörle siyasi çıkar sağlama yolunu açmak demektir. Yakın tarihimiz benzer örneklerle doludur. Siyasi erkin aklını başına devşirip yanlıştan çok seri olarak dönmesi ülke yararınadır. 19.10.2009

(Not: Siyasi iradenin açıklamaya cesaret edemediği “açılım” içeriğinin, meğer başkası tarafından çizilmiş “yol haritası” içinde saklı olduğu anlaşılmıştır. Şimdiye kadar saklı tutmanın sebebi anlaşıldı. Artık siyasi iradeye iş kalmadan, işbirliği yaptıkları terör temsilcileri söyleyeceklerini, yapacaklarını 19 Ekim günü, Silopi’de, Habur’da söylediler, yaptılar, “takke düştü kel göründü…” Sözde barış için geldiğini söyleyen terör mensuplarını davul-zurna ile karşılamak, Türk adliyesini teröristlerin ayaklarına götürerek, 7 dakikalık sözde sorgulama ile serbest bırakmakla “devletin varlığı ve ciddiyeti” tartışma konusu yapılmıştır. Teröristler zafer kazanmış “kahramanlar” edasıyla vatan topraklarını arşınlamaya başladılar. Şimdi anlaşıldı mı “açılımın” sırrı?)