Savaş yapmayı bilip sorunları ortadan kaldırmayı başaramayan bir millet olarak yine tarih içinde birçok kez olduğu gibi yine savaşın eşiğindeyiz… Dün Kilis’e atılan füze, iktidarın banka kart limitlerinden savunma sanayi fonuna 750 TL vergi talep etmesi ve DEM/ PKK ile anlaşılmaya çalışılması bunun işaretleri olarak yorumlanabilir.
Türk Milleti, bir kez daha emperyalistlerin saldırısına uğrayacak gibi duruyor. Yani uzun yıllardır aba altından sopa göstermek marifeti ile yürütülen savaş bugünlerde, gün yüzüne çıkmaya başladı. Her halde bugüne kadar Türkiye ile uğraşmaları yetmedi şimdi bunu bir de savaş sahasına taşımaya çalışacaklar.
Türkiye’ye pkk üzerinden yürüttükleri vekâlet savaşından bugüne kadar netice alamadılar şimdi yanlarına PYD, YPG, PKK gibi tüm yetiştirmelerini de alarak bir kez daha savaş yöntemini deneyecekler!
Her ne kadar günümüzde savaş yöntemleri değişse de savaş özünde bildiğimiz savaştır. Yani öleceksiniz, öldüreceksiniz ve bununla birlikte kan ve gözyaşı döküp tecavüz başta olmak üzere birçok insanlık dışı muamele ile karşı karşıya kalacaksınız… İşte örneği son bir yıldır Gazze’de yaşananlar! Ama bunları bilseniz bile bazen savaşmaktan başka çareniz de kalmayabilir…
Bunları bildiğim için düşmanı savaşmaktan caydıracak veya planlarını revize etmesine sebep olacak en önemli şey ona karşı göstereceğiniz birlik ve beraberliktir. Bu sebeple Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir konuşmasından sonra “Artık Seferberlik Zamanı” diye bir yazı yazmıştım ne kadar çok tepki gelmişti! Ancak bizim yapmamız gereken “iç cephe”de birliği sağlamak ve bize saldırmayı düşünen düşmana bunu göstermektir. İktidara kızmak ona muhalif olmak bizim vatan savunmasını tehlikeye atacak davranışlarda bulunmamızı gerektirmez.
Türk Milleti banka kart limitlerinden 750 TL’lik kesinti yapılarak bu paranın savunma sanayi fonuna aktarılacak olmasına büyük tepki gösterdi. Halbuki Türk Milleti vatan savunması için varını yoğunu verir yetmezse canını da feda eder. Demek ki, iktidara güvenmiyor! Bir savaş arifesinde iktidarın bu hususu dikkatle düşünmesi gerekir.
Madem savaşa girmeye ramak kaldı ki bende öyle düşünüyorum öyle ise bu savaşı nasıl yürüteceğiz? Bunu bilmemiz lazım! Bizi yönetenlerin bunu bildiğini izledikleri iç ve dış politikalar nedeniyle zannetmiyorum.
Ülkeyi yöneten siyasiler, bürokratlar ve askerler mutlaka böyle bir savaş için yıllardır hazırlanıyordur diye düşünmek istiyorum. Bir değil birçok planlarının olması gerekir ama ben böyle emareler göremiyorum. Öcalan ile kucaklaşmak veya dayatma anayasaya “evet” demek iç cepheyi kuvvetlendirmek anlamına hiç bir zaman gelmez!
Benim bildiğim askerlik mesleğinde askerler; devamlı olarak olması muhtemel şeylere karşı planlar yapar, yapılmış planları revize eder veya planları değiştirir. Yani askerlik sanatı savaşmak için tedbir almak ve savaşmak zorunda kalınınca da bunu hakkıyla yerine getirmek olarak tarif edilebilir.
Kimse bu olup bitenlere “yahu bu öngörülemez” bir şeydi demesin. Bunu belki benim deme hakkım vardır ama ülkeyi birinci düzeyde yönetenlerin böyle söyleme hakları yoktur.
Ancak öyle veya böyle yani öngörüldü veya yönetenlerin çapsızlığı ve basiretsizliği sayesinde öngörülemedi diyelim savaşmayacak mıyız?
Elbette savaşacağız! Çünkü biz Türk’üz… Türk tarih boyunca savaş meydanlarından kaçmamış ve esareti kabullenmemiştir. Bu kez de öyle olacak ve düşmanın gücüne, boyuna, kilosuna bakmadan savaşacağız! Tıpkı gerekirse Çanakkale’de, Yemen’de, Sakarya’da olduğu gibi ölüme savaşarak koşacağız!
Vatan, din, iman, bayrak, namus yolunda ölmenin ve çocuklarımıza yaşanabilir bir dünyayı yeniden bırakmanın ülküsü ile belki öleceğiz ama düşmanı da, dünyaya geldiğine pişman edeceğiz.
Türk Milletinin hesabı dolarla değildir. Üç kuruş para ve dünya zevki onurumuzun, gururumuzun ve vatanımızın yanında nedir ki?
Esas önemli konumuz, bu savaşı hangi usul ve yöntemlerle yapacağımızdır. Malum biz Türklerin de, “Savaş Sanatı” vardır.
Savaş “post modern”de olsa nihayetinde savaştır. Unutulmamalıdır ki; dünya tarihinde askeri kültür ve harp sanatı açısından dikkat çeken milletlerin başında biz Türkler geliriz. Türk Milletinin tarih boyunca elde etmiş olduğu siyasi ve askeri başarılar bunun en belirgin göstergesidir. Türk tarihinin ilk dönemlerinden beri her bir Türk savaşa hazır olmuştur. Bu sebeple askerlik özel bir meslek değildir ve Türk Milleti her türlü savaşı yapacak bir halde yaşamını sürdürmüştür. Diğer bir tarif ile bize karşı yapılacak(!) her türlü savaşla mücadele etmeye hazır 85 milyonluk bir Türk Ordusu vardır. Türk Dünyasını da bunun içine katarsak yüz milyonlarca insan bu savaşta kendi ordusu için yapılacak seferberliğe katılmak için hazırdır.
Tabii bunları bilmeyenler için söylüyorum! Denemesi bedava değil elbette çok pahalıya mal olur. Ancak Türkler tarih boyunca bu savaşları vere vere yürümektedir. Korkusu da, endişesi de yoktur. “Sefer bizden, takdir Allah’tandır” der yürüyüşe geçeriz… Gerisini ABD mi, İngiltere mi, İsrail mi, Evangelistler mi, Siyonistler mi vs. kim düşünürse düşünsün!
Yusuf Has Hacip Kutadgu Bilig‘te “Kötüler kötülüklerini bırakmadıkları nispette sen de eksik etme, elinde sopan hazır bulunsun… Kılıç ve sopa sendedir; bu kamçılar kötü içindir” denmektedir. Ey Türk düşmanları; yüzyıllar önce bu söylenenleri biz unuttuk mu, sanırsınız?
Yine Kutadgu Bilig‘te Yusuf Has Hacib bize diyor ki; “Düşmanı deneme, sen onu büyük ve kuvvetli bil; elinde sopa olan düşmana karşı sen demir kalkan hazırla…”
Ey ABD; Türk Milleti savaşta hileyi, oyunları çok iyi bilir. İhtiyatlıdır ve uyanıktır. Sen bizimle Kore’de savaştın… Pkk diye beslediklerine neler yaptığımızı gördün, ekonomik tuzaklarını nasıl boşa çıkardığımızı biliyorsun, sosyo-kültürel saldırılarını nasıl def ettik anlatmamıza gerek yok. Dini kullanarak saldırdın onu da hallettik. Bunlardan kendine hiç ders çıkartmadın mı?
Biz, bize “Ya istiklal ya ölüm” emrini veren ölümsüz lider Atatürk‘ün mirasçılarıyız! Sana kim akıl veriyor da, Türklerle bu dansı yapmaya kalkıyorsun?
Türk Savaş Sanatı’nın anlatan eserlerden biri olan Kutadgu Bilig‘te yer alan şu sözler ile Türk’le savaş etmeyi akıllarından geçirenlere uyarılarımla bitireyim “Ölüm için hiç şüphesiz ecelin gelmesi lazımdır; eceli gelmeden hiç bir yiğit ölmez… Düşmana yalın hücum et, erkekler gibi vuruş; eceli gelmeyince, insan katiyen ölmez… Ölümü hatırına getirmeyerek düşmanını vuran yaman ve pek yürekli adam ne der, dinle.”
Haftaya iki güzel haberle başladık. Biri millî takımın İzlanda’da, İzlanda’ya ve buzlu sahaya karşı galibiyetiydi. Bu haber bir başka güzel haberin yanında küçük kaldı. Bir Türk bilim adamının, Daron Acemoğlu’nun, Nobel Ekonomi Ödülü’nü alması. Orhan Pamuk ve Aziz Sancar’dan sonra ödülü alan üçüncü Türk.
Acemoğlu şöhret merdivenlerini tırmanırken Türkiye ile bağını hiç koparmadı. Türkiye’nin çıkarları ve ne yapması gerektiği üzerinde düşündü, çalıştı ve bize anlattı. Buyurun, Bilkent Üniversitesinde son kitabı Dar Koridor hakkında yaptığı konuşma:
Kapsayıcı ve istihraççı
Acemoğlu’nun dikkatleri üzerinde toplayan ilk kitabı, James A. Robinson’la birlikte yazdığı ve Türkçesi 2022’de yayımlanan Ulusların Düşüşü idi. Ulusların Düşüşü, 2012’de ABD’de, Yılın İş Dünyası Kitabı olmuş. Ben, Niçin (Geri Kaldık)? (2013 Bilge Kültür ve sonra 2017, Panama) kitabımda eseri eleştirmiştim. Düşüş’te dünyadaki bütün toplumlar ikiye tipe ayrılıyor: Kapsayısı (inclusive) ve istihraççı (extractive). Birinciler; gelirin, servetin bütün topluma yayıldığı, devletin halkıyla birlikte kalkındığı toplumlar. İkinciler; üretilen değerin devlet büyükleri tarafından emilip, devşirilip devletteki o birilerinin zenginleştiği, buna karşılık halkın sömürüldüğü toplumlar. “İstihraççı” benim bulduğum kelimeydi. Türkçe teknik terminolojide maden çıkarmak, madenden istenilen kısmı çıkarmak anlamında kullanılan bir kelimedir. Kapsayıcı toplumlar güçlenip yükselirken istihraççılar yerinde sayıyor ve sonuçta düşüyor, yıkılıyordu.
Acemoğlu ve Robinson, dünyadaki bütün toplumları inceleyip gözlemlerinden sonra bu sonuca varmışlar gibi gelmedi bana. Sanki önce teorilerini kurup sonra o toplumda da ötekinde de bu teorileri nasıl doğrulanıyor diye bakmışlar. Bu sosyal bilimlerde sık yapılan bir hata. Marks ve taraftarlarının, bütün dünyayı, Avrupa özelinde gözlediği mekanizmalara göre açıklamaya kalkışlarındaki hata gibi.
Ulusların Düşüşü’nde, Osmanlı için söylenenler 11 yıl önce bana ters gelmişti ve biraz sertçe tenkit etmiştim. Kitapta söylenenler şöyle:
Endüstri Devrimi ve onun açığa çıkardığı teknolojiler Mısır’a yayılmadı çünkü bu ülke Osmanlı İmparatorluğu’nun kontrolü altındaydı ve Osmanlılar Mısır’a, Mübarek Ailesi’nin daha sonra yapacağı muameleyi yapıyordu… Ülke İngiliz kolonializminin emrine girdi ki onlar da Mısır’ın refahını ancak Osmanlılar kadar umursuyordu… Mısırlılar Osmanlı ve İngiliz İmparatorluklarından kurtulup 1952’de de kraliyeti devirdiler fakat (bu devrimciler de)… ortalama Mısırlının refahı ile ancak İngiliz ve Osmanlı kadar ilgiliydi. Toplumun yapısı değişmedi ve ülke fakir kaldı.
Mısır’ı sömürdük mü gerçekten?
Benim itirazım da şöyleydi:
Osmanlı Mısır’a soyulacak kaz gözüyle bakmış ve alabilecekleri verginin azamisini alıp halkı yoksulluğa mahkûm etmiştir. Öyle mi? Buyurun genç bir tarihçinin yakın zamanda yayınlanan çalışmasından bir pasaj (Muhammet Yıldırım, Yüksek Lisans Tezi, Süleyman Demirel Üniversitesi, 2001- o da Uzunçarşılı’dan almış):
“Hadım Süleyman Paşa’nın Beylerbeyliği ile Mısır’da yeni bir huzur ve refah devri başlamıştı. Mısır vakanüvisleri hep bir ağızdan kabul ediyorlar ki, o memleketi gayet iyi ve adil bir şekilde idare etti. O zamana kadar, Mısır’dan, başkent İstanbul’a hiçbir vergi gönderilmemişti. Hadım Süleyman Paşa bunu gönderen ilk Beylerbeyi oldu. Süleyman Paşa Beylerbeyi tayin edilirken Emir Canım Havzavi adlı bir şahıs “defterdar” olarak Mısır’a gönderilmişti. Yola çıkmadan önce Kanuni Sultan Süleyman, Havzavî’ye devlet personelinin maaşlarını dağıtıp, öbür masrafları da karşıladıktan sonra, geri kalan parayı defterlere kaydedip, başkente göndermesini ve hiçbir suretle Şeriata aykırı davranışlarda bulunmamasını ısrarla tenbih etti. Mısır’a varınca, o merkez hazinesine iki taksit olmak üzere 9 [2 x 9 = 18] yük altın gönderdi. Bu sırada Süleyman Paşa 1534 (H.914) de görevinden alınmış ve yerine Hüsrev Paşa getirilmişti. Onun cesur, korkusuz ve şuursuz olduğu ve bu yüzden “Deli Hüsrev” adıyla meşhur olduğu söyleniyor. Bu şahsi özellikleri, hiç olmazsa Mısır’da barış ortamının kurulmasına sebep oldu. Bu dönemde halk evlerinin kapılarını açık bırakıp dışarıya gidebiliyordu ve eşyalarına kimse göz koymuyordu… Havzavî 12 Yük fazla olan vergi hakkında şüphelendi ve mesele aydınlatılıncaya kadar bunun hazineye yatırılmasını durdurdu. Fikrine göre bu para zorla toplanmıştı. İfade vermeye çağrılınca, Mısır Beylerbeyi Hüsrev Paşa, bu rakamın baskı yapılarak toplanmış olmadığını, aksine daha evvelki sene Hazine–i Hümâyûna’a hiç varidat gönderilmediği, gönderilmemesi yüzünden o seneye ait tahsil edilemeyen para olduğunu bildirdi. Sultan bu ifadeden tatmin olmadı ve Şeyhülislama müracaat edip, mezkur … varidat hakkında kalbine şüphe uyanması yüzünden bu parayı bir sadaka olarak harcayabilmesi hakkında dinin hükmünü sordu.”
Ne dersiniz? Devletluların halkı sömürdüğü bir topluma benziyor mu?
Fakat bu tenkidim, Ulusların Düşüşü’nü bütün bütün silin anlamına gelmez. Birçok ülkede tezin geçerliliği görülüyor. Fakat Osmanlı için doğru olmayabilirmiş.
Kocaeli’nde yine bir Kitap Fuarı’nı ardımızda bıraktık. Yoğun ziyaretçileriyle hayli renkli geçen fuarda, geçen yıllardan farklı değişiklikler izledik.
Yayınevlerine, derneklere, şair ve yazarlara sunulan stantlar, geçen yılkinden daha geniş ve ferahtı. Dört tarafı açık stantlar, her yöne hitap etmenin avantajlarına sahiptiler doğrusu.
Kocaeli şair ve yazarlarına daha çok stant ayrılmıştı bu yıl. Konumları da güzeldi. Tanıtım afişleri birçok yerde ziyaretçilere güzel bir vitrinle sunulmuştu. Bu imkândan memnun olduklarını sanıyorum. Çünkü önceki fuarlarda daha kuytu yerlere sıkıştırılmıştılar. Kocaeli şair ve yazarları grubunda biz de yerimizi almaktan mutlu olduk.
Gece 21.00 e kadar açık olan kitap fuarı, son dakikaya kadar dolu dolu geçti. Kitapseverlerin yoğun ilgisi yüzünden, kapanma saatinin geldiği birkaç kez anons edilerek stantların kapatılması hatırlatıldı. Bu cıvıl cıvıl hava, ziyaretçileri de kitap imzalayanları da mutlu etti.
Kitap Fuarı’na, tanınmış önemli konuklar da davet edilmişti. İlimizin şair yazarları ile de cazip hale getirilmiş söyleşiler ilgiyle izlendi. Salonlar dolu dolu geçti.
Fuarın güzelliklerinden biri de, komşu stantlar arasında kurulan dostluklardı. Sabahleyin yeniden heyecanla düzenlenen tezgâhlarda, “günaydınlar, iyi ve hayırlı satışlar” söylemleri oldukça yoğundu. Hele de karşılıklı çay ikramları bu dostlukları birkaç adım ileriye taşıyan güzel jestlerdi.
Kitap alımının dışında, birbirini göremeyen eş dost ve arkadaşlarla da doldu taştı stantlar. Yoğun muhabbetler, güler yüzlü fotoğraflar mutluluklara mutluluk kattı.
Fuarda yer alan kamu kuruluşları da, ziyaretçilerine tanıtım broşürlerinin yanında, cazip hediyelerle birlikte, tadımlık ikramlarda bulunarak mutluluklarını tatlandırdılar.
Büyük Şehir Belediyesi’nin ilgili ve yetkilileri de içimizdeydi. Sıkıntısı olan şair, yazar ve yayınevlerine güler yüzleriyle her an yardıma hazırdılar.
İlk Cumartesi ve Pazar günleri, yetişkinlere hitap eden fuar, biraz durgun geçse de, Pazartesi günü öğrencilerin akınına uğramakla hızlı bir trafik yaşadı. Sevimli kelebekler gibi oradan oraya koşturan güler yüzlü ve heyecanlı çocuklar, fuara başka bir güzellik taşıdılar.
Anne baba baskısından uzak, tamamen bağımsız ve özgür kalan bu minik yürekler, belki de müdahale edilmeden sevdikleri kitapları özgürce almanın mutluluğunu yaşadılar.
Kimi öğrenci gruplarını, öğretmenleri toplamakta güçlük çekti. Yine de bu durumdan memnun gibiydiler değerli öğretmenlerimiz. Ne de olsa amaç kitap almaktı. Bu koşuşturma yorulmaya değerdi elbette.
Gözlemlediğim bir husus da, bazı anne babaların, yanlarında getirdikleri çocuklarına sürekli müdahale etmeleriydi. Çocukların heveslendiği, almayı arzuladığı bir kitabı, ya da ufak bir ayracı anne babaların birçoğu beğenmeyerek kendi beğendiklerini almaya zorluyorlardı çocuklarını.
Hatta bir anne oğluna aldığı bir kitaba, oğlunun adını yazdırırken, “Profesör Doktor” unvanını yazmamı istedi. Oğlu karşı çıkarak istemediği halde, anne böyle yazılmasında ısrar ediyordu. Tebessümle, “neden böyle yazmamı istiyorsunuz” diye sorduğumda, “oğlumun Profesör olmasını arzuluyorum” diye cevap verdi. “Oğlunuzun tercihine anlayış göstermeniz isabetli olur” diye cevap verdim. Bunun üzerine ısrarından vaz geçti.
Bazı anne babalar, çocukları ilgilerini çeken bir kitaba bakmak istediğinde, elinden çekiştirerek uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Fakat bazı anne babalar da çocuklarının yanında, onların zevklerine saygı göstererek, tercihlerini yapmalarına yardımcı oluyorlardı. Böylesi aileleri tanımaktan da mutlu oldum doğrusu.
Şunu anladım ki çocukların birçoğu, “baskıcı ve aşırı koruyucu” anne babalarının yanında tercihlerini kullanamamaktalar. O yüzden okulla gelen öğrenciler daha özgürce hareket etmekteydiler.
Geçen yıllardan farklı olarak, dışarıdaki dev ekranda çocuklara dönük bilgi yarışması düzenlenmişti. Bu etkinlik de öğrencilerin hayli ilgisini çekti.
Hafta boyunca çeşitli kamu kuruluşu yetkilileri ve siyasiler stantları ziyaret ettiler. Kocaeli Valimiz bunların başında gelenlerdendi. Bir öğrencinin alış veriş anını izleyerek öğrencinin parasını ödemeleri örnek bir jestti. Herkesi mutlu etti doğrusu.
Yine Üniversite Rektörümüz, İl Emniyet Müdürümüz ziyaretçilerden ilk akla gelenlerdendiler. Bu kıymetli yöneticilerimiz, herkesle yakından ilgilenerek bolca hatıra fotoğrafı çekilmesine vesile oldular.
Velhasıl her şey yerli yerinde ve güzeldi. Bazen havanın bozulmasıyla, çadırların damlayabileceği anonsu, kitap sahiplerini endişelendirse de korkulan düzeyde yağmur yağmadı. Umarım bundan sonraki fuarda, yağmur endişesini yaşatmayacak önlemler alınarak, en şiddetli yağmurda bile damlamayan çadırlar kurulur.
Başka bir sıkıntı ise araç parkının yetersiz olmasıydı. Geç kalanlar oldukça uzak yerlere araçlarını park ederek uzun bir yolu yaya yürümek zorunda kaldılar. Yine de bu sorun, fuarın mükemmelliğine gölge düşürecek türden değildi.
Neticede, Pazar günü oldukça yoğun bir izleyici topluluğu ile rekorlara imza attı fuar. Son gün hayli hareketli ve yoğun tempoda geçti. Kapanış saati olan 21.00 de hala stantlar doluydu. Bizler de ziyaretçiler gibi son günü yorgun fakat mutlu şekilde tamamladık.
Bütün güzellikleriyle, sadece Kocaeli’ ye değil, çevre illere de büyük fırsatlar sunan, “kitap fuarını” düzenleyenlere, emeği geçenlere, katılımcılara ve ziyaretçilerine gönülden teşekkür ediyorum.
Umarım bu güzellikler, sonraki yıllara daha da artarak yansır…
Kamala Harris ABD Başkanlık seçimlerinde Demokratların adayı. Halen Başkan Biden’ın yardımcısı. Seçim kampanyası için taraftarlarına gönderdiği, bağış ve destek talep eden iletilerinden biri de bana geldi.
Kamala Harris e-postasında “Bu seçim sadece hayatımızın en önemli seçimi değil. Aynı zamanda ulusumuzun hayatındaki en önemli seçimlerden biri” diyor.
“Sevdiğimiz bu ülke için savaşmak. Değer verdiğimiz idealler için savaşmak. Ve Dünya’daki en büyük ayrıcalıkla birlikte gelen muhteşem sorumluluğu, Amerikalı olmanın ayrıcalığı ve gururunudesteklemek için,hadi dışarı çıkalım ve bunun için savaşalım” sözleriyle gaz veriyor.
“Kampanyamıza ilk bağışınızı şu anda yapar mısınız?Geleceğimiz, her birimizin daha iyi bir yarın için bir araya gelmesine bağlı” diyerek altta 25$- 50$- 100$- 250$- 500$ ve diğer tuşlarına basarak bağış yapmamızı istiyor.
Kamala mesajını “Teşekkür ederim. Tanrı sizi korusun. Ve Tanrı Amerika Birleşik Devletleri’ni korusun” diyerek bitiriyor.
Bir Amerikan olsam gaza gelip Kamala’ya bağış yapar mıydım bilemiyorum. Muhtemelen Donald Trump’ın taraftarlarına gönderdiği mesajlar da buna yakın içeriktedir.
*****************************
Seçim Kampanyasının Finansmanı
Kamala Harris’ten gelen e-posta muhtemelen soyadı ile adlarımızın ilk harfleri benimle aynı olan birine gidecek iken yanlışlıkla bana gelmiş olmalı. Ben bu vesileyle merak edip ABD’de siyasetin finansmanı ve kampanya bütçeleri konusunu şöyle bir araştırdım. Okuduklarımdan derlediğim bilgiler özetle şöyle:
ABD seçim sistemi, adayların büyük kampanya bütçelerine ihtiyaç duyduğu bir yapı üzerine kurulu. Seçim harcamaları astronomik boyutlara ulaşmakta. 2020 seçimi 14 milyar doları aşarak tarihin en pahalı seçimi oldu.
ABD’de siyasi partilere veya adaylara, devletin bir seçim yardımı söz konusu değil. Seçime girecek parti ve adaylar taraftarlarından bağış talebinde bulunuyorlar. “Siyasî yarışları için gerekli finansmanlarının neredeyse tamamını sağlamak adayların üzerine düşüyor.” Bu durum para, lobi grupları, politikacılar ve politik kararlar arasındaki kaçınılmaz bir ilişki oluşturuyor.
ABD’de her ekonomik eylem kayıt altında olmak zorunda. Toplayabildikleri bağış miktarı da bir nevi anket gibi seçim sonuçlarını tahmin için bir veri kabul ediliyor.
Kasım’da yapılacak Başkanlık seçimi kampanya bağışlarına bakıldığında Demokratların adayı Kamala Harris, Cumhuriyetçi Donald Trump‘a karşı net bir üstünlük sağlamış durumda. Bir ay önce açıklanan rakamlara göre, Partilerin toplam bağış miktarı 1,5 milyar doları aşarken, Demokratlar 1.004.978.132 dolar, Cumhuriyetçiler ise 468.152.242 dolar bağış topladı.
Kampanya bağışlarında küçük ve bireysel bağışlar halk desteğinin en önemli göstergesi olarak kabul ediliyor. Trump’ın kampanya bağışlarının yüzde 31,6’sını, Harris’in ise yüzde 42,13’ünü küçük bağışçılar sağladı.
Bireysel bağışçılar bir adaya en fazla 3 bin 300 dolar bağış yapabilirken, PAC’lar aracılığıyla 5 bin dolara kadar katkıda bulunabiliyorlar. Amerika’da her hangi bir grubun istediği adayın seçimi kazanması için kurduğu siyasi örgütlere kısaca PAC deniliyor. Political Action Committee, yani politik eylem komitesi.
Anayasa Mahkemesi’nin 2010’da aldığı bir kararla şirketlerin, sendikaların ve diğer kuruluşların sınırsız seçim harcaması yapmasına izin verildi. Büyük şirketler ve zengin Amerikalılar, doğrudan ya da dolaylı olarak kurdukları Politik Eylem Komiteleri (PAC) aracılığıyla istedikleri adayın seçimi kazanabilmesi için, artık kesenin ağzını istedikleri kadar açabiliyorlar.
*****************************
Harcanan Para Seçim Kazanmanın Garantisi Değil
“Kaliforniya Eyalet Meclisi eski sözcüsü Jess Unruh, ‘Para siyasetin anne sütüdür’ demiş. Yine de, rakipten fazla para harcamak zaferi garanti altına almıyor. Ancak bu, paranın önemli olmadığı anlamına gelmiyor. Para siyasî zafer için hayatî derecede önemli ama diğer etkenler de eşit derecede öneme sahip.” Bazı milyoner adaylar kampanyaları için ne kadar para harcasalar da eğer seçmen onlardan hoşlanmıyorsa kazanamıyorlar.
Para tabiî ki seçimleri yeniden kazanmada önemli bir rol oynuyor. Burada da resmi göreve sahip kişiler rakiplerinden çok daha avantajlı bir durumdalar.
Mevki sahibi bir kimseye rakip olan birisine para vermek, çoğu zaman kayıp olarak görülüyor. Toplanan bağış miktarına bakıldığında, mevki sahiplerinin rakiplerine açık bir üstünlük sağladığı görülüyor.
*****************************
Türkiye’de Siyasetin Finansmanı
Türkiye’de Siyasi Partilerin yasal gelirlerinin çoğu üye ve milletvekili aidatları ile bağışlardan oluşuyor.
Bizde de bazı siyasi partilerin web sitelerinde tek tuşla bağış yapabileceğiniz düzenlemeler yapılmış. Siyasi Partiler Kanunun 66. Maddesine göre bağış sınırlı yapılabiliyor: “Gerçek ve tüzel kişilerin her biri bir siyasi partiye aynı yıl içerisinde Kanununda belirtilen limit dahilinde bağışta bulunabilir.” Siyasi partilere yapılacak bağışların üst limiti, 2024 yılı için kişi başı 351.134 TL olarak belirlenmiştir.
Bu gelirlerin haricinde bir kısım siyasi partiler hazine yardımından da yararlanmakta.
Siyasi Partiler Kanunu’na göre, son milletvekili genel seçimlerinde ülke barajını aşan siyasi partilere her yıl hazineden ödenmek üzere devlet yardımı yapılıyor. Devlet yardımı tutarı, barajı aşan partilerin oy sayılarına göre paylaştırılıyor.
14 Mayıs 2023 tarihindeki milletvekili seçiminde AK Parti, CHP, MHP, İyi Parti ve Yeşil Sol Parti yüzde 7 barajını aşarak, 2024 Ocak ayında hazine yardımı almaya hak kazandı. AK Parti toplam 2 milyar 658 milyon lira, CHP 1 milyar 892 milyon lira, MHP 752 milyon lira, İYİ Parti 722 milyon lira, Yeşil Sol Parti de 658 milyon lira hazine yardımı aldı.
Bu rakamlar bile seçimlerde adil ve eşit bir yarıştan bahsedilemeyeceğini göstermeye yeterlidir. Bunlara Belediyelerden, kamu kurumlarından ve devlete iş yapan şirketlerdenaktarılan gayrı resmî gelirleri de ilave ediniz. Adaletsizliğin boyutunu tasavvur ediniz.
Siyasi partilerimizin hemen hepsinin giderlerinin gelirlerinin çok üstünde olduğu kanaatindeyim. Aradaki farklar siyasetin finansmanındaki karanlık bölgeyi oluşturuyor. Bu da partilerde demokratik yapıların oluşmasını ve liyakatlilerin öne çıkmasını önlüyor.
African Stream adlı dijital medya kanalından bir video düştü sosyal medya hesabıma. Yer, İsrail’de bir okul. Öğrencilerin tamamı resmi formalı, erkek ve 12-13 yaşlarında. Sınıfa gelen üç erkek müfettiş, öğretmenin yanında öğrencilere sorular soruyorlar:
-Birkaç yıl içinde tapınağın inşa edileceğini kimler düşünüyor?
(Bütün sınıf parmak kaldırıyor)
Müfettiş: Şu an, inşa edilecek tapınağın yerinde ne var?
-Mescid-i Aksa
Müfettiş: Camiye ne olacak?
-Çökecek, patlayıp kaybolacak.
Müfettiş: Geçen sene aranızdan kimler Arap bir çocukla tanıştı?
(Çocuklardan birkaçı parmak kaldırıyor.)
Müfettiş: Nerede tanıştınız onunla?
Çocuklardan biri: Tapınağın orada.
Müfettiş: Onunla konuştunuz mu?
-Hayır, beni itti ve gitti.
Müfettiş: Arap çocuklarla tanıştığın zaman ne olur? Neler hissediyorsun?
-Öfke… Onları öldürmek istediğimi hissediyorum.
Müfettiş: Seküler Yahudi bir çocukla tanıştığında neler hissediyorsun?
-Seküler olduğu için, onun için üzülüyoruz.
Müfettiş: Neden onun için üzülüyorsunuz?
Cevap: Doğru yolda ilerlemediği için…
Müfettiş: Önümüzdeki 10 yıl içinde Kudüs’ü nasıl görüyorsunuz?
Çocuklar topluca cevap veriyor: Herkes dindar birer Yahudi olacak. Ve Araplar olacak, ancak onlar köle olacaklar.
Sınıftaki öğretmen: Oh, Çünkü Mesih burada olacak.
Öğrenci: Anladım.
Bir başka çocuk: O zaman büyük bir savaş olacak ve Arapların çoğu ölecek, geriye kalanlar ise köle olacaklar.
Müfettiş: Aferin size, bütün bilgilere hâkimsiniz. Eğitiminize böyle devam edin.
……
Dünyanın en fundamentalist (köktendinci) eğitimi İsrail’de yapılmaktadır. Sekülerlik, laiklik, demokrasi, özgürlük gibi kavramlar onların elinde, kendi dışındaki toplumları uyutma aparatıdır. İki bin yıllık kinleri, ilk günkü canlılığını korumaktadır.
İsrail’in Arz-ı Mev’ud davası güttüğünü, bütün ilişkilerini bu idealine ulaşmak üzerine kurduğunu bilmek zorundayız. İsrail, bu niyetini zaten gizlemiyor. Nedense İsrail sevicileri görmezden, duymazdan geliyor.
İsrail, çocuklara uyguladığı eğitimle, geliştirdiği siyasetle kendi ayağına kurşun sıkmaktadır. Keskin sirke küpüne zarar verir, öfkeyle kalkan zararla oturur. Onların keskinliği ve öfkesi, on binlerce insanın ölümüne yol açmıştır. İsrail soykırımcıdır, katildir.
Dünya insanlığı, fitne fesat üreten bu zalim topluluğa daha fazla tahammül edemez, etmemelidir. İnsanlık kendi onurunu korumak istiyorsa tez zamanda İsrail’in Gazze’deki, Lübnan’daki, Filistin’deki katliamına “Dur” demelidir.
Başta İngiltere ve Amerika, bizzat desteklediği için suçludur. Haksızlık karşısında sessiz kalan Batılı diğer ülkeler de suçsuz sayılmaz. Onurlu ölüm yerine onursuz yaşamayı tercih etmiş görünen pek çok Arap ülkesi de gafletten uyanmalı, katledilme sırasının bir gün kendilerine de geleceğini akıllarından asla çıkarmamalıdır.
İsrail, insanlık adlı bedende çıbandır, bu çıban insanlığın huzuru için derhal temizlenmelidir. Siyasetine yön verenler görevden el çektirilmeli, eğitimciler rehabilite edilmeli, din adamlarının inançları, algıları sorgulanmalı, insani değerler üzerine oturtulmuş öğretiler geliştirilmelidir.
İnsanlık, adı İsrail olan yükü daha fazla taşıyamaz. İsrail, sıtma sineği üreten bataklık hükmündedir. İsrail’in, bütün insanlığı sürüleştirip kendilerinin efendi olacağı dünya kurma ham hayali küllenmiş kor olmaktan çıkmış, Ortadoğu’da çıra gibi yanmaya başlamıştır. Bu çıra, bugün söndürülmezse yakın gelecekte büyük ihtimalle meşaleye dönüşecek, bütün dünyayı ateş olarak saracaktır. İsrail’in ütopyası, insanlık aleminin gafleti yüzünden dünyanın cehennem olması kaçınılmazdır.
Her şiddet hareketinin, yapana dönerek kendisini bitirmesi doğasının gereğidir. Çivi çiviyi söker. Rüzgâr eken, fırtına biçer. Neticede dairevi bir yörünge takip ederek başlangıç noktasına gelen bumerang gibi, Siyonist fikriyat ve onun sembol ismi İsrail, kendini tüketecektir, yakmış olacaktır. Bu yıkım harekâtında, bizim hangi tarafa destek verdiğimiz, hangi tarafta yer aldığımız önemlidir. İmtihanımız, budur.
İsrail, sapkın inancını masum çocuklara enjekte ederek uzun vadede insanlığı bitirmeye kararlı görünüyor. Sevgi, hoşgörü, barış medeniyetinin temsilcisi olan bizler, en azından onların kini kadar uyanık ve bilinçli olmalıyız. Sevgi, aysbergleri eriten güneş gibi sabırlı, şiddetli olmalıdır. Kini yok etmek, kindarları yaşatmamak da sevgi medeniyetinin ve ahlakının gereğidir. Def-i mefasid, celb-i menafiden evladır. (Zararlıyı yok etmek, faydalı olanı inşa etmekten öncedir)
İnsanlık, kötüler karşısında çaresiz değil, gafil. Gaflet uykusu bitmeli, barış medeniyetine giden yoldaki bütün taşlar kaldırılmalı, çukurlar kapatılmalı, dikenler kurutulmalıdır. Kötüler, kin medeniyetini okullarında kökleştiriyorlar, biz de aynı zemini barış medeniyetini inşa etmek için kullanmalıyız.
Kişinin, ömrünün sonunda, geriye bakarak yaptıklarının veya yapamadıklarının pişmanlığını duymayıp bilakis huzurunu ve mutluluğunu duyması, sonraki dünyamız için ne kıymetli sermaye…
Başpehlivanlığı elinde tutan Kel Aliço; kendisine çatan olmadığından, soyunmadan, güreşmeden, Başpehlivanlık ödülü ile ayrılırdı er meydanından. Bu acımasız ve sert güreş ustasına hiçbir yiğit meydan okuyamadı uzun zaman. Ta ki, kara yağız bir genç, o yıl çayırın kenarına bağdaş kurup oturana dek. Kimselerin tanımadığı bu delikanlı, desteye / ayağa güreşecekti her hal. Oysa orta ve büyük orta güreşleri başlamıştı. Cazgırın dikkatini çekti, yaklaştı:
-Pehlivan, sen ne zaman soyunacaksın?
-Ben sıramı beklerim Ağam.
Bre sıran ne zaman gelecek, neredeyse başaltı başlayacak!
Başaltı güreşleri biterken soyunup yağlanmaya başladı genç adam. Çevredekiler, ‘Aklından zoru mu var?’ dercesine bakındılar, bazıları acındılar. O yıl yine rakipsiz olacağını sanan Kel Aliço, hınçla çıktı meydana; haddini bildirecek, çayırı dar edecek, kan kusturacaktı bu kendini bilmeze. Güreş başladı, saatler geçti, gün akşama döndü. Aralarında büyük yaş farkı olan iki yaman pehlivan yenişemiyordu bir türlü. Müthiş bir güreşti bu, hiç kimse yerinden ayrılamıyordu. Lakin er meydanına inen karanlık, müsabakanın devamını imkânsız kılıyordu. Kel Aliço bağırdı: ‘Bre yakın çırağları, bu yiğitle kozumuzu pay edelim!’
Sonunda efsânevi Başpehlivan Aliço Ağa yoruldu, güreşi bırakıp bu acar rakibinin sırtını sıvazladı, yenilmeden pes etti. Diğeri ustanın elini öpüp karşısında saygıyla el bağladı. Genç adamın namı, Kara Ahmet’ti. Daha sonraları Avrupa’da, Amerika’da fırtınalar estirdi. Yabancılara ‘Türk gibi kuvvetli’ deyimini öğretti ve ‘Cihan Şampiyonu’ oldu…
İnsanlık târihinin en eski sporlarından biri olan güreşle alâkalı bu tür yazılar, 1990’lı yılların başlarına kadar gazete sayalarında yer alırdı. En namlı güreş yazarımız Murat Sertoğlu (1910-1989) ve son güreş yazarımız Ali Gümüş (1940-2015) Rahmet-i Rahmana kavuşunca ve de Yaşar Doğu (1913-1961), Gazanfer Bilge (1924-2008) sonrasındaki güreşçilerimizin sırtı, minderle barışık hâle gelince gazeteler bu sporla ilgilerini kesti.
***
İsmâil Habib Sevük’ün telif ettiği, Oğuzhan Murat Öztürk’ün yayına hazırladığı eser 13,5 X 21 santim ölçülerinde ve 352 sayfadır. 2024 yılında yayınlandı. Şanlı güreşçilerimizden her birinin kazandığı onlarca altın madalyanın gururunu, yaşı 70’in üzerinde olanlara yaşatmak için… Kültür endüstrisi kasırgası, güreş sporumun üzerini çizip, futbolun yıldızını parlatınca güreş sporu üvey evlât seviyesinden daha hakir duruma düştü. Böyle bir ortamda Ötüken Neşriyat’ın Kızılay Aşevi gibi hiçbir beklentisi olmaksızın Güreşle alâkalı kitap yayınlaması, her türlü takdirin üzerinedir. Koca Yusuf, Adalı Halil, Kurtdereli, Kara Ahmet, Hergeleci İbrâhim, Kavalalı Çolak Mümin isimlerinin yaşamasına, güreş sporuna ilgi duyulmasına vesile olur inşallah.
Kitapta ele alınan konuların başlıkları: ‘Kendisi de mükemmel bir güreşçi olan Sultan Abdülaziz Han’ın Şampiyonu Kavasoğlu İbrâhim’, ‘Kara Ahmet Nerede ve Nasıl Yetişti?’, Koca Yusuf ve Kurtdereli’, Avrupa ve Amerika’daki Cihan Güreşleri’, ‘Koca Yusuf Avrupa’da, ‘Sonsuz Kuvvetle Sonsuz Hüner’, ‘Koca Yusu ve Hergeleci İbrâhim’in Paris’teki Güreşleri’, ‘Koca Yusuf Amerika’da, ‘Frenklerin Görüşüyle Koca Yusuf’, ‘Kara Ahmed’in Cihn Pehlivanlığı’, ‘Kurtdereli Paris ve Londra’da’, ‘Londra Güreşleri’, ‘Adalı Halil’in Dünyâ Seyranı’, ‘Adalı Halil’in Amerika’daki Heyeccanlı Mîcerâsı’, ‘Kurtdereli’nin Londra Menkıbeleri’, ‘Kurt Dereli ve Atatürk’ Eserin dördünce ve son bölümünün tamamı; ‘Kendi Ağzından Kurtdereli’ başlığını taşıyor.
Bu bölümden kısa bir paragraf:
Koca Yusuf’u Amerika’ya götüren menajer, gemideki yolcular arasında bir boksörün olduğunu öğrenince ikisini karşı karşıya getirir. Boks, o dönemde yeni dünyâda en gözde spordur. Reklâm olur diye işi menajer mi kızıştırmış, yoksa boks şampiyonu o kimsemi önünde duramadığını öğrendiği Yusuf’u yumruklarının tekniği sâyesinde yere sermek sevdasına mı düşmüş ne? Türk pehlivanına boksörle karşılaşması teklif edilir. Boksun ismini de cismini de bilmeyen Yusuf bunu Amerikalılara mahsus bir nevi yumruklu güreş zannıyla sâfıyane boynunu büküp: ‘Peki, tutuşalım’ der.
Bütün yolcular güvertede; hava güzel, deniz uslu; boksörle pehlivan, gemicilerin hazırladığı mindere çıkmış. Yusuf, ellerine takılan acayip eldivene şaşkın şaşkın bakarken hakemin çaldığı düdükle hücuma geçen boksör Yusuf’un şakağına ilk yumruğu indirdiği zaman tabiatı ile ne yapacağını bilmediği için, bizimki kolunu kaldırıp başını sakınmaya uğraştığı sırada, boş kalan öte tarafından ikinci yumruğu yiyerek boksör onun böğrüne de yaman bir muşta savuruca hiddetlenen Yusuf: ‘Te, bu ne biçim şey, güreş mi tutuyoruz, kevga mı ediyoruz?’ dedikten sonra ‘Al bir de benden’ diye boksörün omuzlarına bir şaplak indirdi. Kim bilir elenseyle karışık o ne bir şaplaktı ki boksör o anda yere kapanmış ve kapandığı yerden kalkamadiği için ‘nakavt’ olmuştur. Bu garip boks Amerika’ya çıkar çıkmaz Yusuf hakkında öyle sonsuz bir reklama vesile olur ki…
Onun Amerika’da ilk güreşi, in güvenilen teknik pehlivan Roeber iledir. Sirk üstünde ikisi seyircilere takdim edildikten sonra Roeber, seyircilere övünür: ‘Avrupa’da kimsenin yenemediği söylenen bu koca ayıyı şimdi sirkten bir çuval yükü hâlinde önünüze atacağım!’
Tercüman, bu sözleri aynen tercüme edince Yusuf, fazle hiddete geldiği zaman Âdeti olduğu üzere, alnının ortasındaki damar, bir parmak gibi kabarmış, rakibine hışımla dönüp sâdece: ‘Be köstebek’ der. Meğer Roeber’in dediği doğruymuş. Sâhiden bir yük çuvalı hâlinde fakat tersine çıkan rüyâ misâli, Yusuf yerine kendisi seyircilerin önüne fırlatılmış buldu.
Hiçbir güreşçinin sırtını yere getiremediği Koca Yusuf hazin bir tecelliyle dalgalara yenildi. Türkiye’ye dönüş için Amerika’da bindiği gemi, bir müddet sonra kayalara çarpıp parçalandı ve bütün yolcular denize döküldü. Hırçın bir dalga, onu alıp götürdü.
Bu hazin sonu, başka türlü anlatanlar da vardır: Denize dökülenlerin kalabalık bir bölümü geminin tahlisiye sandalına doluşmuştur. Sandal battı batacak kadar doludur. Koca Yusuf, sandalın bir kenarından tutup binmek isteyince, onun iri gödeşiyle sandalın batacağını düşünen Amerikalı yolcular el birliği ile, Yusuf’un sandalı tutan ellerine sandalda bulunan kürek ve diğer cisimlerle vurdular. Parmakları parça parça olduğunda, Yusuf’umuzun yere gelmeyen sırtı, dalgaların üzerinde bayrak olmuş dalgalanıyordu.
***
O Koca Yusuf ki… bir müsâbakada hasbelkader karşısına çıkarılan Kurtdereli Mehmet Pehlivan’ı görünce; ‘Kurtdereli Mehmet, henüz toydur. ‘A be bana bu Mehmed’i ezdirtmeyin o, ileride büyük bir pehlivan olacak’ deyip, korktu ve kaçtı denilmesinden zerrece gocunmaksızın güreşten çekilecek kadar centilmen ve merhametli idi.
İsmâil Habib Sevük, ‘Türk Güreşi’ isimli eserinin son sayfalarında; ‘Güreşimizin İstikbâline Dâir Temel Tedbirler’ başlığı altında 6 sayfa boyunca tavsiyelerde bulunuyor. Bu satırlar1949 yılında kaleme alınmıştır. Muhtemelen, günümüzde geçerliliği kalmamıştır. Fakat çâresiz olduğumuz söylenemez. İstenilirse başarılır.
ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.
İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50
İSMAİL HABİB SEVÜK: Kafkas kökenli bir âilenin ferdi olan İsmâil Habib Sevük 1892 yılında Edremit’te doğdu. Asıl adı İsmâil Hakkı’dır. 1904’te Edremit Rüştiyesinden 1909’da Bursa İdâdisinden mezun olduktan sonra 1913’te Darülfünun-ı Osmanî Hukuk Mektebini bitirdi. Daha sonra Edirne Türk Ocağı başkanlığı vazifesini de üstlenecek olan İsmâil Habib, daha talebelik zamanında bu müessesenin kuruluş yıllarında önde gelen aydın ve düşünürleriyle tanışma fırsatı buldu. 1914’te edebiyat öğretmenliğine tâyin edildiği Kastamonu’da hem İttihat ve Terakki kulüp müdürlüğünü hem de cemiyetin yayın organı Köroğlu gazetesinin başyazarlığını üstlendi. Kurtuluş Savaşı yıllarında Millî Mücâdele’yi destekleyen Balıkesir’de İzmir’e Doğru, Kastamonu’da Açıksöz gazetelerinde başyazarlık yaptı. Kastamonu ve Ankara Lisesinde edebiyat öğretmenliği, Edirne’de maarif müdürlüğü, Antalya ve Adana’da maarif eminliği görevlerinde bulundu. Maarif eminlikleri kaldırılınca Galatasaray Lisesi edebiyat öğretmenliğine tâyin edildi. Bu okulun öğretmeni iken 1943 yılında Sinop’tan milletvekili seçildi. Uzun yıllar Cumhuriyet gazetesinde yazıları neşredilen İsmâil Habib Sevük’ün ‘Türk Teceddüt Edebiyatı Târihi’, ‘Edebî Yeniliğimiz’, ‘Yurttan Yazılar’, ‘Atatürk İçin’, ‘O Zamanlar’, ‘Türk Güreşi’, ‘Dil Davası’, ‘Yunus Emre’ ve ‘Mevlânâ’ gibi kitapları yayınlanmıştır. İsmâil Habib Sevük 17 Ocak 1954 târihinde vefat etmiştir.
İKTİBAS:
PEHLİVANLIĞIN ZİRVE DÖNEMİ VE İSTANBUL’DA GÜREŞ
OĞUZHAN MURAT ÖZTÜRK
Bazı sporlar bazı milletlerle birlikte anılır. Söz gelimi futbol denince akla Brezilya, basketbol denince ABD gelir, Türkler ise güreşi ata sporu olarak benimsemiştir. Kültür târihimizin eşsiz eserleri olan Dede Korkut boylarında, Evliya Çelebi’nin meşhur Seyahatname’sinde, Divanü Lugat-it-Türk’te güreşe dair bir şeyler okumak mümkündür. Panayırlarda, düğünlerde hattâ yeşil bir çimen bulunan her yerde güreş karşımıza çıkabilir. Hemen her konuda atılım yapma irâdesini taşıyan ve spora da imkânlar ölçüsünde yatırım yapan genç Türkiye Cumhuriyeti, bu yatırımlarından sâdece güreşten karşılık aldı dersek abartmış olmayız. Güreşçilerimiz, özellikle 1948 Londra ve 1960 Roma olimpiyatlarında kazanılan altın madalyalarla hem ata sporu tâbirinin hem de bir dönem Avrupa’da dillere pelesenk olan ‘Türk gibi kuvvetli’ sözünün hakkını verdi.
Güreş ve ata sporu eşleşmesi yapsak da bugün olimpik güreşin bizim ata sporu dediğimizle pek örtüşmediğini söylememiz gerekiyor. Türk güreşi denince Anadolu’nun her tarafında rastlanan karakucak güreşi ve esasen bir Rumeli güreşi olan yağlı güreş akla gelmektedir. Hatay’da yapılan aba güreşinin Orta Asya’dan taşınan bir gelenek olduğu düşünülse de bu güreş türünün geneli kapsadığı söylenemez.
Yazımıza konu olan güreşlerin zirve dönemi hemen herkesin ittifak ettiği gibi Sultan Abdülaziz Han dönemidir. Kazanmak için rakibin sırtının yere getirildiği, yere ‘göbeği güneşi gördü’denilecek derecede açık düştüğü veya bir pehlivanın rakibini havaya kaldırarak üç adımı atması gibi usullerin olduğu yağlı güreşleri, Sultan Abdülaziz o kadar sever ki dönemin hemen hemen bütün namlı pehlivanlarını sarayda istihdam eder. Pehlivanlara geçimlerini sağlamak için şamdancılık, hamlacılık, tablacılık, kuşçuluk, gibi saray işleri de tesis etmesinin yanında, kalmaları için akaretler de inşa ettirmiştir. Lâkin padişah huzurunda yapılan güreşler meydan güreşlerinden farklıdır. Her şeyden önce bu güreşlerde birtakım kısıtlayıcı kurallar söz konusudur. ‘Huzur Güreşi’ adı verilen bu güreşlerde pehlivanlar padişaha arkalarını dönemezler, padişaha da meydan okumak anlamı taşıyacağından nara atamazlar. Yine meydandaki gibi davul zurnanın güreşin temposuna göre ayarladığı ritim duyulmaz bu güreşlerde; saray sazendelerinin daha mutedil ve sâkin musikisi işitilir. Normal güreşlerde birbirlerini kıyasıya mağlup etmeye uğraşan pehlivanlar, ‘Huzur Güreşi’nden memnun kalır mıydı, bilinmez. Ne de olsa bu güreşler olur olmadık zamanlarda kesilebilir, sık sık müdâhaleye uğrayabilir, ortalık tam kızışmışken bir anda padişah irâdesiyle sonlandırılabilirdi. Meşhur Kel Aliço’nun padişahın âniden bitirdiği bir güreş sonrası öfkesini gizleyemediği ve tavrından dolayı saraydan uzaklaştırıldığı rivâyetler arasında… Yağlı güreşe tutkun olan Sultan Abdülaziz’in de yağlanıp kispet giyerek meydana indiği ve meşhur pehlivanlarla güreştiğine dâir pek de güvenemeyeceğimiz bir rivâyet de mevcuttur.
Sultan Abdülaziz döneminde popülerlikleri ve refahları zirvede olan pehlivanları sıkıntılı bir dönem beklemektedir. 93 günlük Beşinci Murad döneminden sonra tahta çıkan Sultan İkinci Abdülhamid ne amcası gibi güreşe meraklıdır ne de kalabalıkların toplandığı organizasyonlara sıcak bakmaktadır. Üstelik Sultan Aziz döneminde sırf padişah güreşten hoşlanıyor diye pehlivanları himâye eden beyler ve paşalar da ellerini pehlivanların üzerinden çekmiştir. Sâdece İstanbul’da değil Anadolu’da gerçekleşen güreşler bile dağıtılmakta, pehlivanlar sıkıntılı günler yaşamaktaydı. Pehlivanlar için memleket dışına çıkmaktan başka bir seçenek kalmamıştı. Avrupa salonlarında boy gösterecek pehlivanlar (öncüsü Kazandereli Memiş’ti) ‘Türk gibi kuvvetli’ sözünü hafızalara kazıyacak başarılara imza atacaktır. Yâni şunu rahatlıkla söylemek mümkün: Pehlivanlık yurt içinde zirve dönemini Sultan Aziz, yurt dışında ise Sultan Hâmid döneminde yaşamıştır.
Güreşçilerimiz ilk başlarda bu yabancısı oldukları güreş stilini icra etmekte zorlansa da kısa zamanda yeni tarza alışır. Fransızların güreşçısi ve Koca Yusuf’un insanüstü kuvvetiyle tanışanlardan Paul Pons, ‘Türklerin gelişi bize mesleğimizin değerini hatırlattı’ diyecektir. Zira Folies Bergere, Cirque d’hiver gibi salonlarda Türklerin gelişinden evvel, daha çok gösteri mâhiyetinde güreşler yapılmaktaydı. Türkler ise kazanma odaklıydı ve seyircileri heyecanlandırmak veya güreşi uzatmak gibi gayeleri yoktu. Meşhur Paul Pons, La Lutte Türkler için şöyle yazacaktı: ‘Onlara şike teklif etmek imkânsızdı. Tek bir şeyden anlıyarlardı: Rakiplerini yenmek ve yenilmemek. Tek bir prensipleri vardı: ‘Çabuk, çabuk’
Koca Yusuf’un, Adalı Halil’in, Kara Ahmet’in, Filiz Nurullah’ın, Kurtdereli Mehmet ve de bu günlerde sosyal medyada bir hayli ilgi çeken Kızılcıklı Mahmut’un Avrupa ve Amerika’da yaptığı güreşler dönemin basınına da yansımıştı. Hattâ ‘Güreşlerden hoşlanmıyor’ denilen Sultan Hâmid Han dahi bu güreşleri tâkip etmiş ve güreşçileri çeşitli nişan ve madalyalarla ödüllendirmişti
Paris’te büyükelçilik vazifesinde bulunan Sâlih Münir Paşa, hatıralarında Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın önceleri Paris’teki güreşçilerin kıyafetlerinin çirkinliğinin devleti küçük düşürdüğüne dâir söylentileri kendisine sorduğunu, paşahınsa Rumelili pehlivanların mahallî kıyâfetleriyle burada bulunduğunu ve haysiyetlerine dokunacak bir durumun olmadığı cevabını yazar. Paşa İstanbul’a döndüğündeyse Sultan kendisine şöyle der: ‘Pehlivanların kıyafetleri hakkında yazdıklarına inanmıştım. Pehlivanların, gene Avrupa’ya gitmek üzere üç kişi olarak İstanbul’a geldiklerini duydum. Bizim küçük tiyatroya getirttim. Vakıa senin yazdığın gibi kıyafetlerini pek zarif ve yakışıklı buldum. Güreşlerini de seyrettim, memnun oldum.’
1897 ramazanında tiyatro seyirliklerine güreş müsâbakaları ekleneceki. Bu müsâbakalar Batı tarzında planlanmıştı. Türk güreşçileri de Batılı rakipleriyle boy ölçüşecekti. 21 Şubat 1897 târihinde teravih namazından çıkanlar Avrupa’daki başarılarıyla genç yaşında şöhrete ulaşan, ‘Cihan Pehlivanı’ unvanı alan, Fransızların ‘karamel’ adını verdikleri Kara Ahmet’in İtalyan jimnastikçi Miloni’yle güreşeceğine dâir ilanı gördü. İlanı okuyanlar hayli şaşırmış olmalı. Çünkü bu, Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın padişahlığının 21. Yılında halk önünde yapılan ilk güreş müsâbakasıdır.
Cumhuriyet Döneminde:
Cumhuriyet kurulunca karşımıza güreşe meraklı bir başka isim çıkar: Gazi Mustafa Kemal Atatürk. Atatürk’ün Çankaya’daki sofraları bile bir anda güreş meydanına dönüşebilirdi. Gazi, yapılı erleri güreştirip seyrederdi. Kendisi de zaman zaman Nuri Conker’le güreşirdi. Bir keresinde Gazi’nin iki büyük zevki olan musiki ve güreşi ustalıkla icra eden Tamburacı Osman Pehlivana mâiyetindeki askerlerden biriyle güreşmesini söylemişti. Kıran kırana boğuşma sonrası tam güreşi kazanacakken bırakan Tamburacı’ya neden böyle yaptığını soran Atatürk pehlivandan ‘Paşam ben bu aslanın sırtını yere getiremem çünkü o sizin evlâdınız’ cevabını alacaktı. Tamburacı ayrıca gözleri dolduğu görülen Atatürk’ün ellerini hürmetle öpecekti. 1935 yılında Almanya’nın Dortmund Güreş Kulübü sporcularını 7-0 yenen güreşçileri Florya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne dâvet eden Atatürk, sohbetlerinden sonra dönemin meşhur güreşçilerinden Çoban Mehmet’e şaka yollu elense çeker. Lâkin başarılı güreşçi bir gaflet anında yakalanır ve sendeler. Herkes gibi bu işe Gazi de şaşırmışsa da güreşçinin gönlünü almak ister: ‘Anladım sen böyle yumuşak duracaksın. Kendini kuvvetsiz gösterip benimle güreş yapıp yeneceksin, değil mi? Seninle güreş tutsak beni de yenebilir misin?’ Çoban Mehmet, Atatürk’e tarihî bir cevap verir: ‘Sizi yedi düvel yenemedi paşam, ben nasıl yenebilirim?’
Atatürk güreşi millî sporumuz olarak görmüş ve bu şiara lâyık olunmasını da güreşçilerden beklemiştir. Seyrettiği bir müsâbakada Finlandiyalı rakibini yenmesine rağmen Arabacı İsmail adlı güreşçinin kaçak güreşmesine, zaman zaman minderden kaçmasına çok öfkelenmiş, ‘Böyle Türk güreşçisi olmaz, bunu bir daha takıma almayın!’ demekten kendini alamamıştır.
Atatürk yağlı güreşe de önem vermekteydi, özellikle Cumhuriyet devrinin en büyük başpehlivanlarından Tekirdağlı Hüseyin’in güreşlerini seyretmekten keyif almaktaydı. Pehlivanın oğluna bisiklet hediye etmişti.
Atatürk, Ankara’da yağlı güreş müsabakalarının düzenlemesine de önayak olmuştu.
Cumhuriyet döneminde yapılan yağlı güreşlerde şeref misâfiri olarak dâvet edilen, zaman zaman da hakemlik görevini üstlenen efsanevi bir pehlivan mevcuttu: Kurtdereli Mehmet. Ankara’da bugün adı Çocuk Esirgeme Kurumu olan Himaye-i Etfal yararına yapılan güreşlere de bu şekilde katılan Kurtdereli Mehmet, Anadolu Ajansı’na verdiği röportajda ‘Güreşirken arkasında Türk milletini hissettiğini’ ve ‘Onun şerefini korumak için her şeyi yaptığını’ söylemişti. Bu sözler Gazi’nin kulağına gitmiştir. Pehlivanın sözlerinden duygulanan Atatürk, Kurtdereli’ye yazdığı mektupta daha sonra pehlivanın kabrini de süsleyecek olan şu ölümsüz satırları kaleme alır:
‘Kurtdereli Mehmet Pehlivana: Seni, cihanda büyük ün almış bir Türk pehlivanı olarak tanıdım. Parlak başarılarının sırrını şu sözlerle izah ettiğini öğrendim: ‘Ben her güreşte arkamda Türk Milletinin bulunduğunu ve Millet şerefini düşünürdüm…’ Bu dediğini en az yaptıkların kadar beğendim. Onun için senin bu değerli sözünü Türk sporcularına bir meslek düsturu olarak kaydediyorum. Bununla senden ve sözlerinden ne kadar memnun olduğumu anlarsın. Çoluk çocuğun için sana ufak bir armağan gönderiyorum. O, bu mektubumla beraberdir. Pehlivan! Ömrün tam sağlıkla uzun sürmesini dilerim.’
Oğuzhan Murat Öztürk: İstanbul Dergisi, S: 19, s: 62-65. İstanbul Eylül 2014