3.8 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 130

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli’nin Eserleri

(Birinci Bölüm)

Genel geçer kaidedir: Çok okuyanların ekseriyeti bir müddet sonra yazmaya başlar.  Çiftçigüzeli’nde de öyle oldu.

Gazeteciliğe ve yazı hayatına; demokrasimizin kalbine hançer saplandığı, beynine kurşun sıkıldığı 27 Mayıs 1960 askerî darbesi sonrasında başladı. Henüz 15 yaşında idi.

Çiftçigüzeli’nin ilk yazıları, Kilis’in Huduteli Gazetesi’nde yayınlandı.  Gazete, Demokrat Parti’yi destekliyordu ve yazarımız, ‘Bay Zırvası’ imzasıyla bürokrasi ve eğitimdeki çarpıklıkları mizahî bir dille anlatıyor, ayrıca ‘Pırıltı’ başlıklı haftalık bir sâhifeyi de yönetiyordu. Bir başka görevi daha üstlenmişti:  Gaziantep Ülkü Gazetesi’nin Kilis Muhabiri olarak haberler geçiyordu.

Çıraklık dönemini aştığını düşünerek İstanbul’da yayınlanan ve Hasan Tuncay’ın Yazı İşleri Müdürü olduğu Babıali’de Sabah Gazetesi’nin muhabirliği için müracaat etti. Fakat sorgulayıcı yönü sebebiyle arzusu 3 yıl sonra gerçekleşti:

Millî Savunma dersinin hocası Albay’a, bir soru sormuştu: 

 “Annemin de alyansını verdiği, altınlar ne oldu? Ankara’da lojman yapıldığı doğru mu?”  Şimşekleri üzerine çekmişti. Aynı heyecan ve endişeyi taşıyan 9 öğrenci arkadaşıyla beraber 15 gün nezârette kaldı. 3 arkadaşının tutuklanmasıyla neticelen yargılamada daha sonra hepsi beraat etti.

Ancak darbe yanlısı hükümetin Millî Eğitim Bakanı İbrahim Öktem’in tâlimatı ile öğrenciler Kilis Lisesi’nden uzaklaştırıldı. Bu öğrenciler Gaziantep, Malatya Adıyaman ve Adana’ya mecburî tasdiknâme ile yolcu olurken Mehmet Cemal Çiftçigüzeli önce Çorlu’ya gitti, sonra İstanbul’a geldi, Vefa Lisesi’nden mezun oldu. 

Bu dönemde, daha lise talebesi iken Marmara Kıraaathânesine ve ‘Küllük’ denilen mekâna gidip gelmeye başladı. Başta Necip Fâzıl Kısakürek, Mehmet Şevket Eygi, Mehmet Emin Alpkan, Ziya Nur Aksun, Eşref Edip, Nizâmettin Nazif, Ziya Uygur, Muammer Ayaşlı, Şule Yüksel Şenler, Refik Özdek olmak üzere değişik vesilelerle devrin tanınmış gazeteci, yazar ve mâruf insanlarıyla tanıştı. Büyük Doğu Fikir Kulübü’ne 147 numara ile üye kaydedildi.

Hem üniversitede okuyup, hem de fiilen gazetecilik yaptı. Profesyonel olarak Babıali’de Sabah’ta muhabir olarak göreve başladı. Bir ara MTTB’de Basın Yayın Müdürü oldu, teşkilatın Millî Gençlik Dergisi’ni yayınladı. Öğrenci olaylarını hem gazeteci olarak tâkip etti, hem hareketli bir genç olarak olayların içinde bulundu.

Talebe eylemleri boykot ve işgallerle büyüyünce, hükümetin dikkatini çekmek ve problemlerin çözümüne yardımcı olmak üzere MİLLÎ BİR EĞİTİME DOĞRU adlı kitabı yazdı. Kitap, Millî Türk Talebe Birliği tarafından 1967 yılında yayınlandı. 

Millî Türk Talebe Birliği’nin “Hak kazanılmasına evet, anarşiye hayır” sloganından yola çıkan Mehmet Cemal Çiftçigüzeli bu çalışmada “Türkiye’deki üzücü durumun asıl sebebinin ahlâkî olduğunu, ahlâkî buhranla da katlandığını, bunun sebebinin de Millî Eğitim politikasının millî olmamasından kaynaklandığını, tamamiyle sil baştan değiştirilmesi gerektiğini” savunarak âcilen gençlik kurultayına gidilip, gençlik meseleleri enstitüsünün ve gençlik bakanlığının kurulmasını teklif etti.  Bu teklifi, 2011 yılında Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın kurulmasıyla gerçekleşmiş oldu.

Yazarımızın ikinci kitabı TALEBENİN EL KİTABI’dır. 1971 yılında yine MTTB tarafından yayınlandı.

Bu kitap özellikle İstanbul’da okuyan bir üniversite öğrencisinin ihtiyaçlarını karşılayacak kurumları tanıtıyordu. Bu kurumlar; İstanbul Üniversitesi fakültelerinin talebe yurtları, pansiyonlar, kütüphâneler, ders çalışma mekânları, öğrencilerin bütçesine uygun lokantalar, kitapçılar, kırtasiyeciler, gençlik kuruluşu genel başkanlıkları, müzeler, târihî mekânlar, âbideler, tiyatrolar, sinemalar, otobüs ve troleybüslerin hatları ve numaraları, tren ve vapur seferleri, hamam ve asri banyolar, mesire ve piknik yerleri, polis, ilk yardım, imdat gibi önemli noktalar hakkında bilgiiler ihtiva ediyordu. Okunması mutlaka gerekli bazı eserlerin isimleri ve yazarları hakkında üniversiteli gençler bilgilendiriliyordu.

2-TOHUM BANKASI adındaki araştırmasında ise Ankara’da sun’i ilkah yoluyla çocuk sâhibi olunması konusundaki gelişmenin arka planı inceleniyor. Hacettepe Üniversitesi’nde ABD katkısı ve uygulamasıyla teşvik edilerek kurulması istenen Tohum Bankası’nın içyüzü ve hayata geçildiğinde bu politikanın sebebiyet vereceği tehlikelere dikkat çekiliyor ve buna karşı tavır alınması gerektiği anlatılıyor. 

Yazarına göre sun’i ilkah yoluyla yeni nesil ya kısırlaştırılıyor veya Türk özellikleri dumura uğratılıyor.

Tohum Bankası isimli kitap İsmail Selçuk mahlasıyla Fatih Yayınevi tarafından 1970 yılında neşredildi.

Tohum Bankası meselesinin temeli, İttihat ve Terakki Partisi kurucularından 1864 – 1932 yılları arasında yaşayan Dr. Abdullah Cevdet’in, Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk toplumunu modernleştirmek için Avrupa’dan damızlık erkek getirilmesini teklif etmesiyle atılmıştı. Bilindiği gibi Abdullah Cevdet İngiliz Muhipleri (Sevenleri) ve Kürt Teâli (Yükseltme) isimli cemiyetlerin kurucusu ve aynı zamanda ateist idi.

Çiftçigüzeli’nin hazırladığı kitap tesirini gösterdi ve Tohum Bankası’nın kurulmasından vazgeçildi.

Sayın Çiftçigüzeli’nin yazdığı, Yunus Emre Yayınevi’nin neşrettiği

3-YÜZ ALTMIŞ ÜÇ adlı çalışma ise Türk Ceza Kanunu’nun 163. Maddesinin antidemokratik ve inanç hürriyetini kısıtlayıcı hükümler ihtiva ettiğini ortaya koyuyordu. Bu kanun, Müslümanların ayağına takılan pranga idi. 

6187 sayılı kanun ise cezâları ağırlaştırıyordu. 

Sayın Çiftçigüzeli’ne ve eseri birlikte hazırladığı Mehmet Çetin’e göre 163 madde, inancın önüne çekilen bir duvardır.  İnsanı mahkûm eden bir hükümdür. Kafeste hürriyet anlayışı, inancın gönüllere gömülmesi veya mezarlıklara ve camilere hepsedilmesi, sosyal hayattan sürgün edilmesidir. 163 madde inançlı insanları, eli silahlı zorbalarla, inancın, küfür sistemleriyle bir tutulması, Firavun zulmünün, Nemrut kininin meşrulaştırılmasıdır.

 Bu maddeden yargılanan tanınmış şahıslar arasında Necip Fâzıl, Eşref Edip, Bekir Berk, Beziüzzaman, Abdulkadir Badilli, Abdullah Yeğin, Abdurrahman Zabsu, Şemsettin Yeşil gibi onlarca avukat, hekim, hâkim, savcı, yazar, akademisyen ve işadamı da bulunuyor. Kitapta, bu kanundan mağdur olan insanlarla yapılan röportajlar da yer alıyor. 163 isimli kitabının ön sözünü Ergun Göze yazmıştır.

Kitapta ayrıca 163’ten tutuklanan, mahkûm olan, mağdur edilenler isim isim zikrediliyor. Konya’da dövüldüğü için aklını oynatarak aylarca tedâvi altında tutulan tüccar Sait Gecegezen ile Nazilli’de dayaktan hayatını kaybeden Terzi Mehmet Oğuz’un hikâyesine de yer veriliyor. 

Anayasaya göre kişinin dokunulmazlığı, vicdan ve dînî inanç ile kanaat hürriyetine sâhip olunmasının hatırlatıldığı araştırmada 141, 142 ve 163. Maddelelerden hakkında dâvâ açılan diğer düşünce mağdurlarının da istatistikî bilgileri veriliyor.

Bu kitap 1974 yılında basılmıştır.

Turgut Özal 1983 yılında iktidara gelince; 3 hürriyete öncelik veriyordu: 1-Teşebbüs hürriyeti, 2-Din ve vicdan hürriyeti, 3-Düşünce ve ifâde hürriyeti.

Sayın Çiftçigüzeli’nin başlattığı mücâdele, Özal döneminde başarıya ulaştı ve bahsi geçen bütün maddeler, Türk Cezâ Kanunundan kaldırıldı.

4-MUHTEREM BAŞKAN, Mehmet Cemal Çiftçigüzeli’nin 20 baskı yapan bir biyografik çalışmasıdır.

Tanzimat’tan günümüze dine ve dindara endeksli siyâsî parti çalışmaları, Millî Nizam Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın şahsında ‘Bağımsızlar Hareketi’ ile başlatılan, yeni bir teşebbüsün, Anayasa Mahkemesi tarafından önlenişi anlatılıyor. 

Kitapta siyâsî harekete katkı veren yahut tenkit eden mâruf insanların, yazarların,  gazetecilerin ve kuruluşların da görüşlerini bulmak mümkün.

Sayın Çiftçigüzeli’nen telif ettiği kitabın tesirinin olup olmadığı hakkında hüküm vermek mümkün değilse de, gelişmeler, onun düşüncesi istikametinde oldu, İslâmî görüşler Millî Nizam Partisi’nden sonra sırasıyla; Millî Selâmet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi’nin ardından kurulan Saadet Partisi ve Yeniden Refah Partisi ile siyâsete devam etmektedir. Millî Görüş hareketinden ayrılarak kurulan partiler ise Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ve Halkın Sesi Partisi (HAS Parti) şeklindedir.

O dönemdeki Türkiye Odalar Borsalar Birliğinin traji-komik yanlış tutumları kitapta yer alıyor. Birincisi komünizmle mücâdele ettiği savunulan Çetin Altan’a verilen yüklü paralar. İkincisi komünist olduğu iddia edilen Mehmet Şevket Eygi ve Necip Fâzıl gibi antikomünist yazarlara iftiralar isnat edilmesi…

Kitabın çok baskı yapmasında yazarın çok akıcı bir dilinin olması da önemli rol oynamıştır.

5-KAVGAMIZ, Mehmet Cemal Çiftçigüzeli’nin İslâmcı, Ülkücü ve Devrimci gençleri, kuruluşlarını, mücâdelelerini, birbirleriyle acımasız kavgalarını ve nihâyet hayatlarını kaybeden binlerce gencimizin isimlerini dehşet listesinde hatırlatıyor. Bir bakıma bütün dünyâda baş gösteren talebe hareketlerinin, objektifine odaklayarak Türkiye’deki resmini çekiyor. (İlk baskı 1974, ikincisi 1976) yılında yapılmıştır.

Çiftçigüzeli sâdece ilgilendiği millî düşünceler hakkında kitap yazmakla yetinmiyor. Gazetecilik mesleğinin gelişmesi için ufuk turlarına da çıkıyor: Bunlardan biri de

6-TELETEKS HABERECİLİĞİ’dir. ‘TRT TELEGÜN DERS VE KURS NOTLARI’ isimli çalışması, teknolojinin gelişmesiyle televizyonlarda yazı ve grafikle yapılan haber yayınlarındaki muhabirlere ve alâkalılara el kitabıdır.

TRT tarafından açılan kurslara devam edenlere verilmek üzere 1990 yılında yayınlanmıştır.

Aynı zamanda TRT Teleteks-Telegün haberleri Müdürü olan Mehmet Cemal Çiftçigüzeli’nin bu eseri, Teleteks-Telegün sahasında yayınlanan ilk kitaptır. 

Yazar Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Sovyet blokunun dağılmasıyla 1991 yılında bağımsızlığını ilân eden Azerbaycan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan ile Özerk Cumhuriyetler Tataristan ve Kırım’a yaptığı seyahatleri;

7-YILDIZLAR YENİDEN PARLIYOR adındaki eserde topladı.

Türk Dünyasının problemlerini, halkının meselelerini, aydınlarının sıkıntılarını ve çözümlerini değerlendirirken kitle iletişim araçlarının etkisine dikkat çekiyor, özellikle İstanbul Türkçesi ile konuşan Ahıska Türklerini her gittiği yerde arayarak buluyor ve röportajlar gerçekleştiriyor.

Yıldızlar Yeniden Parlıyor’a söz konusu dönemin bir belgeseli diyebiliriz. Kayıhan Yayınları tarafından 1994 yılında yayınlanmıştır.

Dikkat çekicidir ki Yıldızı Parlayanlar arasında Türkmenistan’ın adı geçmiyor. Çünkü aynı soydan geldiğimiz, inanç ve kültür birliğimiz bulunmasına rağmen Türkmenistan maalesef Türk Dünyası’na kapalıdır.  Sefer Murad Türkmenbaşı’ndan sonraki Cumhurbaşkanları Gurbangulu Berdimuhamedov’un ve görevini devrettiği oğlu Serdar Kurbanguluyeviç Berdimuhammedov’un döneminde de müsbet bir gelişme sağlanamamıştır.

 (DEVAM EDECEK)

Prof. Dr. SÂDIK K. TURAL ‘ANLATMAK’ Kelimesinin Engin ve Derin Mânâlarını Anlattı.

(DÖRDÜNCÜ BÖLÜM)

Oğuz Çetinoğlu: Batıda 20 yüzyılın başlarında expretion diye bir kavram çıktı, etkileri yaklaşık 1960’lara kadar devam etti. Konu ile alâkadar olduğunuzu biliyorum.  Bu görüşte olanların tezi hakkında okuyucularımızı bilgilendirir misiniz?

Prof. Dr. Sâdık Tural: İnsanın iç dünyâsındakilerin hepsini; müdâhale etmeden, fazla arındırmadan, çok fazla değiştirmeden anlatmak gerekir.

İki adet dünyâ savaşının yakıp yıktığı Avrupalı halkların -özellikle de Almanların- travmalı dünyâlarının anlatılması hikâye, novel, piyes ve sinema eserlerini biçimlendirdi. Bu anlayışın bir yanıyla ideolojiye, bir yanıyla da hikmete açık taraflarının olduğunu vurgulamak istiyorum.

Eserlerini dönerek okumaktan mutlu olduğum Franz Kafka’nın Milena’ya Mektuplar başta olmak üzere romanlarını okuyanlar, anlatma ihtiyacının nasıl giderilmeye çalışıldığını kolayca anlayacaklardır. Ekspresyonist anlatımın bizim edebiyatımızda da çok güzel örnekleri var: Peyami Safa’nın Yalnızız, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar, Atila İlhan’ın Dersaadette Sabah Ezanları, Tarık Buğra’nın Gençliğim Eyvah romanları…

Nazım söyleyen bunu ezgiyle sunan insanlara üç bin yıldır ırçı, yırçı, aytımçı denildiği kabul edilmektedir. Türk dilinin en eski zamanlarında âşık kelimesini karşılayan kavram adı neydi? Bunu tam bilmiyoruz; ben emreg olduğunu düşünenlerdenim. Şâir kavramını karşılayan ozan kelimesinin 14. yüzyıl ortasından sonra çıktığı düşünülüyor. Emregler ve ozanlar,  nesri az nazmı çok bir ifadelendirmeyle anlatma ihtiyaçlarını ve halkın dinleme ihtiyaçlarını gidermiş olmalılar.

İnsanların birbirine hem hoşça vakit geçir(t)mek hem de bu arada kendi bilgisini görgüsünü sezgisini ortaya koymak için olay ve merak ile bezeli anlatmalar birer yaygın eğitim aracı ve yöntemidir.  Dede Korkut hikâyelerinde görüleceği üzere, herkesin bir kısmını bildiği çok eski bir vak’ayı, merak unsurunu da gözeterek anlatım düzenine Türk kökenli topluluklarca ne ad veriliyordu? Bu türden metinleri nesirli veya nazım karışık olarak sunan kimselere hangi isim, unvan veriliyordu’ Bu soruların cevabını bilmiyoruz. Kendileriyle bunu tartıştığım Şakir İbrayev (Kazak prof.) ve Abdildacan Akmataliev (Kırgız prof) ‘akun veya akunçı olmalı’ demekte ısrar ettiler. Manas destanından parçalar anlatanlara yüzyıllardır akun/akın dendiğini de söylediler.   Arapça’dan aldığımız vak’a kelimesi, âsâyiş ve adâlet ile tıp uzman ve görevlilerince kullanılmaktadır. Gerçekleşmiş ve dikkatle ilgilenilmesi gereken, olumsuzlar da taşıyan olaylara da vak’a denilmiştir.

Türk dilinde tahkiyeli ifadenin en eski karşılığı nedir, bilmiyorum; ama, bazı insanların ölümünden sonra özellikle de ağıtçı, sığıtcı, yugıtçı denilen insanların o şahsa ait küçük anekdotları günlerce manzum sayılacak bir tarzda anlattıkları biliniyor. (Anadolu’da bu türden ağıt yakma, ağıt etme yoluyla tahkiyecikler sunma işlemleri 20. yüzyıl sonlarına kadar yaşadığının şahidiyim.) Küçük bir olaya dayalı hikâyelendirme işlemine keleçü denildiğini düşünüyorum. Keleçü sözü Yunus Emre’nin bir nazmında ve daha sonraki eserlerde de hikmetli (vak’alı) söz anlamına gelmektedir.

Şâirleri de kapsayan edip kavramına sığınarak söyleyelim ki, hikâye, roman, piyes, senaryo yazarları insanın iç dünyâsındaki olumsuz etkilenmelere bağlı çöküntü veya saldırganlaşmaları; ölüm karşısındaki çaresizlik ve aczi; sevilenle aynı frekansta ve ritimde olamamanın bunalımları; despotik rejimlerin yahut ayarı bozulmuş istikrarsız toplumların içinde yaşamaktan doğan sıkıntıları anlatmaya çalışıyorlar. Bu yüzden başkalarının her gün yaşayıp bir takım fikirler ve tepkiler ürettiği hâlde bütünlüklere dönüştürüp kalıcı kompozisyonlar hâlinde yazamayışını âdeta gidermek adına edipler ortaya çıkmaktadır. Bingöl Çobanları’nda, Han Duvarları’nda, Hancı’da anlatılanları hatırlayınız… O şiirlerdeki her duygu seyirmeleri ve onları var eden olaycıklar okuyucunun, dinleyicinin içinde yankılanmaktadır.

Anlatmak ihtiyacını bir basamak ileri götürerek şunu söylemeliyiz: Diğer insanlara mutlaka duyurulması gerekenlerin yaşantılar üzerinden gösterilip bilgilendirilmesi, hem de bu yolla okuyucunun, dinleyicinin, seyircinin duyulması görülmesi istenenler güzel şeylerse benimseyip yapmasını, kötü şeyler ise yapmamasını hatırlatan öğütleyen bir anlayış hâkimdir.

Destanlar, merkez kişi ve olayları bakımından bir halkın benlik ve kimlik özellikleri bu ikiliyi fert ve toplum ölçüsünde biçimlendiren acıları sevinçlerin kahramanlıkların ve korkaklık veya hâinliklerin yansıdığı metinlerdir. Destanlar, toplumun her ferdinde yankı yapıp etki etmesi övünülecekse de, dövünülecekse de ortaklaşalık oluşturma niyetli anlatma ihtiyacının, dinlettirilme beklentisinin yansımalarıdır. Bu epik karakterli vak’alı metinlerden çok fazla yoktur. Birer yarı bağımsız hikâye hâline gelmiş olan Dede Korkut parçaları 1450 yıl öncesine dayanan metinlerdir.  

Bizde vak’a anlatmaya dayalı işlev iki şekilde gerçekleşmiş: Meddahlar ve/veya kıssahanlar ile hikâye tasnif etmiş âşıklar.

Kıssahanlar, meddahlar, bir kısmı İran’a, bir kısmı Çin’e, Hindistan’a dayalı, bir kısmı Türk yurtlarının tamamında farklı varyantlarla yaşatılan hikâyeleri yeniden tasnif ve tanzim ederek, kendine göre iç içe geçirerek anlatan hafızası çok güçlü insanlardır. 

Anlattıkları, masala, epik karakterli destanlara da, yaşanan zamanın başka mekânlarda gerçekleşmiş, ilgi görmüş aşk unsurunu öne alan hikâyelere de dayanabilir. Kırk Vezir hikâyelerini veya Hz. Ali Cenklerini yahut Köroğlu’nun ile keleşlerinin alplıklarını anlatan meddahlar, çok itibar görerek yaşamışlardır.

İkinci grup hikâyeler din veya inanç uluları etrafında gelişen tahkiyeli metinlerdir. Kur’ân’na dayanan kıssalar büyük şâir veya bilgeler tarafından tekrar ele alınmıştır.

İnanma/iman adlı arınmayı heyecanla besleme niyetli bu tahkiyeli metinleri Resulullah’a ait olanlarına hilye veya siyer adı verilir. Hz. Ali’nin cenkleri ile Hz. Hüseyin ve Kerbela konusunda çok eser vardır. 

Üçüncü grup ise bir ünlü aşığın genellikle aşk temasının kurup geliştirdiği bir vak’ayı, manzum olan kısımları saz eşliğinde ezgiyle türküleştirip, ağıtlaştırıp sunmasıdır. Âşık tasnifli, âşık düzenlemeli hikâyeler dediğimiz bir aşığın çalıp söylediği hikâyeler, Batıdaki romanslara biraz benziyorsa da bizim tahkiyemizde, hırsızlığı meşrulaştırma ve cinsellik yoktur. Romance kelimesi İspanya ile Hindistan arasında gidip gelmelerle, göçerlikle tanınan halka ait, basit maceralı anlatımlar imiş. Romanslar, Şükrü Elçin Hoca’nın taş baskılardan derleyip tahlil ettiği ‘realist mensur İstanbul hikâyeleri’nin (bunlarda cinsellik de vardır) benzerleridir. Bu anlatımlar halkın câhil tabakası arasında yaşarken, bazı unsurları temizlenip aydınlara da hitap eden vak’alı eser hâline dönüşünce, novel denilmiş. Nesirli bu yapıya novel adı verilirken, roman kelimesi de yaşamış. 150 yıldır bizler de roman kelimesini benimseyip kullanmışız. Cervantes’in Don Kişot adlı eseri roman, novel adlı modern tahkiyeli eserlerin ilk örneği sayılıyor. Bu eser traji-komik’i edebiyattan sayılan metin hâline getirme başarısının örneğidir.

1800 yılların başlarından itibaren, önce Avrupa’da sonra ağır ağır bütün dünyâda insanların iletişimleri daha kolaylaşmaya başladı; bunun üç önemli sebebi olduğunu düşünüyorum: Basım yoluyla metinlerin yayımlanması; daha çok seyahat etmek ve yer değiştirmek; görmek, göstermek, duymak, duyurmak kısaca anlatmak ihtiyacıyla var edilenlerin başkasının sadece ilgisini çekmek değil aynı zamanda onu bilgilendirip yol göstermek niyetiyle bütünleştirmesi…

Gazetenin ağır ağır kendine bir kültür alanı açması kısa hikâye ve roman adını verdiğimiz metinlerin tefrika edilmesiyle yaygınlık kazandı. Edebî dilin nesirdeki varlığı yeni bir alan kazanmış oldu.

Çetinoğlu: Anlatma ihtiyacının nesirli bir edebî dille gerçekleştiği yapılarda (kısa hikâye, hikâye, roman, piyes) hangi ögeler aslî ve hangileri yardımcıdır veya az etkilidir?

Prof. Tural: Öncelikle ileten üzerinde duralım:

İleten, bilgisi görgüsü birikimi sezgisi ve dile olan hâkimiyeti bakımdan kendisini yeterli sayanlar tahkiyeli eser var etmektedirler. Roman, hikâye, piyes veya senaryo yazarları kendilerinin gözlemlediği bizzat yaşadığı, duyduğu ama içinde başka insanların da duymasını gereken incelikler bilgiler davranışlar ve değerler bulunduğuna inandığı halleri bir vakanın üzerinden anlatmak istiyorlar. Bunu anlatan insanların mizaçları çok önemli. O mizacın yanı başında, okumaya işitmeye ve yaşamış olmaya dayalı birikimleri çok önemli.

Öncelikle çok yakın çevresinden duydukları, bizzat yaşadıkları, gözlemledikleri ve okudukları bilgilerden bir kısmını, mizacının süzgecinden geçirerek vak’aya dayanarak anlatmaya ihtiyacını duyanlar özel bir gruptur. Edebî eser yaratanların mizaçları, şahsiyet gelişimleri ve sosyal-kültürel yapıları üzerinde çok fazla ileri geri söz edilmiştir, genellemeler yapılmıştır. Her edebî şahsiyet kendine mahsustur, ayrı ve özel bir dünyâdır bağımsız olarak ele alınabilir. Eserden yazarın biyografisine gidilebileceği gibi hayat hikâyesinin inceliklerinden eserlerine de gidilebilir: Eseri var edenin, İLETEN’in benlik ve kimlik bilgileri oluşturulabilir.

Tahkiyeli eserlerdeki İLETİ’nin birincil, veya ana ögelerini öncelikle, sonra da ikincil saydığımız tamamlayıcı, zenginleştirici ögelerini aramak, bulmak değerlendirmek, metnin benzerlerine göre konumunu hükme bağlamak edebiyat biliminin görevidir. İnsana, insanı, zamanla, mekânla ve diğer insanlarla kurduğu ilişkileri olay(cık)lara bağlı olarak anlatmak ihtiyacının kalbi, ana omurgası, beyni İLETİ’dir. İletinin muhatabı olan İLETİYİ yansıtan, anlatımı oluşturan, metnin harcı olan kelimelerin tamamını bilmiyorsa anlaması mümkün olmayacak, yeteri kadar etkilenmeyecektir. Her metin, okuyan, dinleyen veya seyreden bediî tefekkür özellikli iletiye muhatap olan, kendi birikimine göre anlatılanla ilgi ve ilişki kurmaktadır.

 Tahkiyeli eserlerin İLETİLEN adını verdiğimiz okuyucu, dinleyici, seyirci unvanlı, nitelikli insanlar, yaşlarına, cinsiyetlerine, mensup oldukları kültür tabakalarına göre gruplandırılabilir. Okuyucu, dinleyici, seyirci ögesi yanında, eserin basım ve duyurulması, tanıtım ve eleştirilmesi, satılması da İLETİLEN’le ilgi meraklar dizisindendir. 

Edebiyatı bir bağımsız araştırma alanı sayanlar için en önemli çalışma ve incelemeler ise İLETİ ögesi üzerindendir; çünkü, bu değerlendirmeler edebiyat Târihine girecek eserlerin sicil bilgisidir. Tahkiyeli eserler birer bediî tefekkür örneğidirler. Tahkiyeli eserlerdeki bediî tefekküre aracılık eden İLETİ ögesi nelerden oluşuyor, niçin oluşturuluyor ve nasıl anlatılıyor ana soruları edebiyat bilimcilerin meselesidir.

İletilen bir karakol veya mahkeme tutanağı yahut bir hekiminin hasta hakkındaki kayıtları değildir. Anlatılmak, iletilmek istenen mizaç denilen büyük imbikten geçirilerek bediî tefekkür sayılan bir yapı oluşturulmuştur. Tefekkür, fikir yürütme dediğimiz zihin işlemleri, düşüncenin hayalin sezginin ilhamın yeni hükümlere yol açmasıdır. Edebiyat metinlerinin anlatmaya dayalı olanlarının tamamı -çok örtülü metinler olan şiirler de dahil- bediî tefekkür mahsulleridir.

Çetinoğlu: Bu röportajımızı sona erdirecek düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Tural: İnsan gerçek sandıkları ve saydıkları ile değişmez hakîkat, derin hikmet arasında gelgitler yaşayan bir canlı. Bu hâllerin bir kısmı hikâye etme yoluyla oluşturulmuş metinlere yansıtılmaktadır. Bu yansımaların da taşıyan özel bir yapı olan tahkiyeli metinlerin tahlilinin yöntemli olması gerektiği açıktır.

Metnin tahlili ana duygu ve duygulandırmalar, ana hayaller ve hülyalar, ana düşünceler ve fikir yürütmeler, yorum üretmeler, bu ögeleri kişi ve olay ögelerine bağlamak işlemlerine ait inceliklerin tahlilidir. 

Bediî tefekküre aracılık eden İLETİ’nin birincil ögelerinden biri ana çizgileriyle vak’a, diğeri olaydaki hareket unsurlarına doğrudan veya dolaylı olarak katılan, olumlu ve olumsuzlukları ile ilgiyi canlı tutan insanlar (tip, karakter, figüran), varlıklar, görüş açısı/bakış açısı, ana fikir, meraklar ve bunların dizilimiyle anlatanın kimliğidir.

Zaman, mekân, eşya, alıntılar, ritüeller, olağanüstülükler ile başka metinlerden alıntılar, mahallî söyleyişler başta olmak üzere bir takım ikincil unsurlar, tahkiyeyi bezeyen, ileti’ye estetik değer katmaya yardımcılık eden ögelerdir.  

Okuyucunun, dinleyicinin, seyircinin ilgi gösterip, ilişkiye geçtiği, bir vak’a etrafında oluşturulmuş bilgiler, tespitler, yorumlar çok özel bir eğitim iklimi yaratmaktadır. Hikâye, roman/novel, piyes ve senaryolar sosyolojiye, sosyal psikolojiye ve Târih araştırmalarına yardım edici kaynaklar bilgisidir. Bu eserler toplumun fotoğrafıdır, videolarıdır; sadece gerçeğimsileştirilmiştir.  Târihçi ve eğitimci bu kaynaktan yararlanmayı bilmelidir. Pek azı edebî değer sâhibi olan başarılı sayılabilen konusunu Târihten alan kısa hikâye, roman ve piyesler ise Târihçinin ihmal ettiğini varlık alanına çıkarma işlevli eserlerdir.  Modern tahkiyeli eserler, hem örgün eğitime yakın bir etki ile değişim ve dönüşümlere yol açmakta, hem de mevcuda ait kişi olay ve durumların altını çizmektedir.

Edebiyat Târihi bir toplumun edebiyattan sayılan kaynaklarına dayanarak az tartışmalı hükümlerle var edilmiş bir büyük metindir. Edebiyat bilimi araştırıcıları ortak kavramlarla, ortaklaşmış yöntemlik sorularla metinleri tahlil ettikçe, edebiyat târihimizin aslî malzemesi olan muteber hükümler de,  az eksikli olarak gün yüzüne çıkacaktır.

Prof. Dr. SADIK KEMAL TURAL 1946 yılında Kırıkkale’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini aynı şehirde tamamlayıp fark derslerinin imtihanını vererek İlk öğretmen okulu diploması aldı. Atatürk Üni. Edebiyat Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu.  Ocak 1972’de, Hacettepe Üniversitesi’nde Türkçe dersleri öğretim görevlisi,1978’de Edebiyat Doktoru, 1983’de Doçent, 1988’de Profesör oldu. Kadrosu Hâcettepe Üni.de kalmak kaydıyla Devlet Plânlama Müsteşarlığı’nda, ardından da, bir  proje için10 ay Almanya’da bulundu. 1989’da geçtiği Gazi Üni. Fen-Edebiyat Fak.nde Sanat Târihi ve Felsefe bölümleri ile Gazi TÖMER’in kurucu başkanlığını, TDE Bölümünün  başkanlığını yaptı. Hacettepe, Selçuk,  Gazi ve Abant İzzet Baysal Üniversitelerinde, lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi.  1989’da önce, Atatürk Kültür Merkezi üyeliğini, Eylül 1995’ten itibaren 3 Ocak 2002 târihine kadar AKM Başkanlığı’nı, 1996-2003 yıllarında UNESCO Türkiye Millî Komisyonu ‘Yönetim Kurulu Üyeliği ve Kültür Komitesi Başkanlığı’nı üstlendi.    Eylül 2000 târihinde tayin edildiği Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı unvanlı görevinden, Mayıs 2009’da alındı, 1 Mart 2011’de emekli oldu. Türkiye’de ve yurt dışında, yüzü aşkın millî ve milletlerarası paneller, sempozyumlar, kongre ve bilgi şölenleri düzenledi, bildiri verdi, tartışmacı olarak yer aldı, dergi yöneticiliği yaptı, toplantıların kitaplarını hazırladı. Ortaklaşa 4, kendi imzasıyla 12 kitap yayınladı. Eserleri ve çalışmaları sebebiyle kendisine Türkiye Millî Kültür Vakfı, Kayseri Sanatçılar Derneği, Türk Ocakları Genel Merkezi, Kazakistan Bilimler Akademisi, Motif Halk Oyunları Eğitim Derneği/Vakfı, Türk Folklor Araştırmaları Kurumu, Kazakistan Bilimler Akademisi, Kırgızistan Devleti Millî Devlet Üniversitesi, Kazakistan Ahmet Yesevi Üniversitesi, Türkmenistan Bilimler Akademisi, Dağıstan Bilimler Akademisi tarafından armağanlar, Sivil Toplum Kuruluşları Platformu, Türk Edebiyatı Vakfı v.b. kuruluşlar tarafından çeşitli ödüller ve unvanlar verildi. Ayrıca Kazakistan ve Kırgızistan Devlet Ödülü’ne lâyık görüldü. İLESAM’ın ve TEKAR’ın kurucularından ve Eğitim Dostları Vakfı’nın Mütevelli heyet üyelerindendir.  Kütüphanesindeki eserlerden 15.550 kitap, 11.100 adet süreli yayını Çankırı Karatekin Üniversitesi’ne, Eski Harfli Türkçe basma ve bazıları yazma 1450 kitap ile 250’ye yakın sözlük ve ansiklopedik sözlük gibi kaynak eserleri  Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki Millet Kütüphânesi’ne bağışlamıştır. . 

(BİTTİ)

ABD’nin Türkiye ve Kürdistan Planı

Türkiye’de yeni açılım süreci başlatma girişiminin Ortadoğu’daki gelişmelerle çok yakın bağı olduğu açık. Bu gerçek içeride çok seslendirilmese de dışarıda çok daha açık bir şekilde dile getiriliyor.

Şimdi Prof. Dr. İskender Öksüz’ün köşe yazısında aktarılan bir röportajda anlatılanlara bakalım.

Irak Kürdistanı’nın Rûdaw ajansına verdiği röportajında (https://bit.ly/Rudaw-Semavi) Temel Strateji Araştırma Merkezi Başkanı Abdurrahim Semavi’nin anlattıkları ilginç.

“Türk hükümetinin 15-16 aydır hazırladığı bu proje sadece Türkiye’deki Kürt sorununun çözümüne yönelik değil. Projeye göre Ortadoğu Kürtleriyle büyük bir ittifak kurulacak, Doğu, Batı ve Güney, Kuzey Kürtleriyle (İran- Irak- Suriye ve Türkiye’deki ayrılıkçı Kürtler kastediliyor) ittifak kurulacak. Bu projenin hazırlığıdır. Bunu ifade etmek istiyorum.”

“Proje 5 yıl içinde yapılacak. Türkiye halkı ve Kürtler projeye hazır olana kadar proje adım adım inşa edilecek… 5 yıl içerisinde sadece Kandil’de olanlar değil, diasporada yaşayanlar da geri dönecek ve onlara da geri dönüş yolu açılacaktır.”

***********************************

ABD’nin Demirel’e Teklifi

Yukarıda anlatılan plan yeni değil. ABD’nin Eski Dışişleri Bakanı Hanry Kissenger’in, zamanın Başbakanı Süleyman Demirel ve Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’e yaptığı teklifin benzeri.

Süleyman Demirel bu anısını kendisi anlatmıştır. Hanry Kissenger İstanbul’a geldiğinde Demirel ve Çağlayangil ile Hilton Otelinde kahvaltıda bir araya gelirler.

Kissenger “Sayın Başbakan size hiç savaşmadan toprak kazandırmayı planlıyoruz” demiş. Demirel “Nasıl olacak o iş?” diye sormuş.

Kissenger “Kıbrıs, Batı Trakya, Ermenistan, Oniki Adalar, Gürcistan, Süleymaniye ve Kerkük’ü size bağlayıp, büyük bir federasyon kuruyoruz” demiş. “Bölgede bu büyüklükteki coğrafi alanı ekonomik olarak yönetemeyen bir devlet ayakta kalamaz” fikrini ortaya atmış.

 Demirel Çağlayangil’e bakmış. Hiç oralı değil. Dönmüş Kissinger’a “o bize bağlayacağınız devletçikler yarın bir gün ayrılırken ne kadar toprak götürürler?” diye sormuş.

Kissenger bu soruya çok kızmış ve “toplantı bitmiştir” deyip çıkmış.

Demirel bu olayı anlattığı arkadaşlarına şöyle demiş: “Bu emperyalist güçlerin planında gelecekte bizi Yugoslavya gibi federasyon yapıp, bu yolla parçalama düşünceleri var. Biz bir dönemi tamamladık gidiyoruz. Aman sakın bir gün federasyon teklifi ya da dayatması ile karşılaşırsanız bunu asla kabul etmeyin” diye uyarmış.

***********************************

Uluslararası Bir Sorun Olmaktan Çıkarmak İçin

Yaşadıklarımızdan bu projenin Turgut Özal ve Tayyip Erdoğan’a da teklif edildiği anlaşılıyor. Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay karşı çıkıp istifa etmese, Özal, Türkiye’yi ABD’nin yanında Körfez Savaşı’na iştirak ettirecekti. Çünkü “Bir koyup üç alacağız” diye hayal ediyordu. “Federasyonu tartışalım” demiş tepkiler üzerine vazgeçmişti.

Erdoğan’ın bize çok pahalıya mal olan Suriye politikasını belirleyen şey “Şam’da Emevi Camisinde namaz kılma” hülyaları oldu.

İlk bakışta çok cazip gelen bu teklifin Türkiye’yi nihayetinde küçülteceğini göremeyenler hayallerini bakın ne gibi açıklamalarla pazarlamıştı:

Günümüz MİT Başkanı İbrahim Kalın, Zaman gazetesinde, “Yeni bir coğrafi tasavvura doğru” başlıklı yazısında neler yazmış bir bakalım.

“Yeni coğrafî tasavvur, küresel sisteme entegre olmuş ulus-devlet yapısının dar ve indirgemeci kalıplarını aşmamızı zorunlu hâle getiriyor. Osmanlı’nın yıkılış sürecinde ortaya çıkan suni Orta Doğu haritası, bir asırdır çözümden çok sorun üretiyor; istikrardan çok çatışmaya yol açıyor, barıştan çok savaşa zemin hazırlıyor. Aynı şekilde ulus-devletin empoze ettiği indirgemeci ve tek boyutlu etno-seküler birey ve vatandaşlık tanımları da inandırıcılığını yitiriyor. Bin küsur yıllık ortak tarihî tecrübeyi, kültürel etkileşimi ve medeniyet inşasını çatışmacı kimliklere dönüştüren bu paradigmanın bugünün gerçekleriyle örtüşmediği aşikârdır.”

“Terör, bölgesel geri kalmışlık ve kimlik siyaseti sarmalına dolanmış bir sorunu çözecek ulusal zemini inşa etmeden ve Türkiye sathında bir asgari müşterek oluşturmadan sınırın ötesine bir güven ve huzur eli uzatmanız mümkün değildir. Kürt sorununu bölgesel ve uluslararası bir sorun olmaktan çıkartmak için Türkiye cesur, özgürlükçü ve kararlı bir siyasî ve toplumsal irade göstermek zorundadır.”

***********************************

Planın Devamı Açıklanıyor

 “Öcalan” TBMM’de görüşsün” veya “DEM’liler Öcalan’ı İmralı’da hapishanede ziyaret ederek mesajını kamuoyu ile paylaşsın” gibi konuları “cesurca” gündeme taşıyanlar aynı hayallere kapılmış veya aynı planı benimsemiş gibi görünüyor:

MHP Genel Başkanı, Devlet Bahçeli, 5 Kasım 2024 konuşmasında, “Millî hedefimiz, tıpkısının aynısıyla Osmanlı Barışı’na benzer bir Türk Barış kuşağının kale duvarları gibi etrafımıza çekilmesi, Türk coğrafyalarının ve insanlığın tam bir huzura kavuşmasıdır.

Osmanlı İmparatorluğu yerel kültürleri ve etnik toplulukları bünyesinde nasıl bir arada tutup barış ve sükûnet ortamını tesis etmişse, ecdadımızın ayak izlerini takip ederek Türk Barış devrinde aynısı yaşanabilecektir” dedi.

İbrahim Kalın’ın yıllar önce söylediklerine ne kadar da benziyor, değil mi?

****

Bu hayaller satılarak, 1- DEM desteği alınarak Erdoğan’ın bir kere daha (ya da ömür boyu) Cumhurbaşkanı seçilmesinin yolu açılacak. 2- Yeni Anayasa ile “milli devlet” yapısı yerine federatif bir devletin temelleri atılacak.

Tayyip Erdoğan’ın “Milletin çeşitliliğini ve zenginliğini yansıtan bir anayasa hedefliyoruz” ifadesi sebepsiz değil.

Gerisini yukarıda bahsi geçen Abdurrahim Semavi’den okuyalım:

“Ortadoğu projesinde Kürtlerin Ortadoğu’daki coğrafyası anayasaya adil bir şekilde dahil edilecek ve tanınacak. Dünyanın dengesini değiştirecek bir proje inşa edilecek. Türkiye hükümeti, Türkiye devleti bunu göze aldı. Ne olursa olsun geri dönüş yapmayacak. Türkler bu projeden geri dönmeyecekler. … Rojava’nın statüsü yok edilmeyecek. Türkiye ile birlikte statüsü belirlenecek; anayasal ve hukuki müzakereler buna göre yürütülecek ve yönetilecek.” “…5 yıl içinde Ortadoğu’da Suriye diye bir devlet olmayacak, tarihte de var olmayacak.”

Peki, bunlardan halkımızın, Türk vatandaşların ne zaman haberi olacak?

Kurbağanın suyu yavaş yavaş ısıtılacağı için, haberi olduğunda da artık refleks gösteremeyeceği zaman.

Kıssadan Hisse

Hatırlatmak isterim;

Türkiye efsanesi Köy Enstitüleri, 1940 yılında iş ve eğitimi bir araya getirmek, öğretmenler yetiştirmek amacıyla Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından kurulan sistemdir. Köy Enstitüleri, tarıma el verişli bölgelerde, entelektüel öğretmenler yetiştirmek için köylülerin katkılarıyla oluşturuluyordu

Araştırmalara göre; Köy Enstitüleri sayesinde 1940 ve 1946 yılları arası 15 bin dönüm tarla tarıma elverişli hale getirildi ve bu tarlalarda üretime başlandı, 750 bin fidan dikildi, 1200 dönüm bağ oluşturuldu, 150 büyük çaplı inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 100 km yol, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 20 uygulama okulu ve 12 elektrik santrali yapıldı.

Tarım ve hayvancılığı darbe vuran; bugünkü ekonomik darboğazına girmemizin başlangıcı sayılacak Amerikan patentli zihniyeti kavrayalım:

Eğer Köy Enstitüleri kapatılmasıydı ülkemiz başta eğitim olmak üzere her alanda daha gelişmiş bir ülke olurduk.

Cumhuriyetin en başarılı eserlerinden biri olan Köy Enstitüleri sisteminden alınacak birçok ders vardır. Geçmişte başarıyla uygulanmış bu sistemden bugün de yararlanılabilir.

,

Serbest Pazar Ekonomisi/ Liberal Ekonomi adıyla seksenli yıllardan başlayıp bu iktidarın elinde ivme kazandırılan ekonomik yapımızın Üretimi değil Tüketimi esas alan; istihdam yaratmayan, liyakate önem vermeyen, Üniversite Mezunu Gençler arasında işsizliğin zirve yaptığı bir süreçten geçiyoruz.

Toprağı zengin Tarım ve Hayvancılığa elverişli topraklarımızın atıl bırakılarak ya da inşaat sektörüne açılarak Hayvansal ve tarımsal ürünleri ithal eder duruma düşürüldük. İthalat ve İhracat arasındaki dengesizlik cari açık vermemizde zirvededir.

*

Yıllarca. Genç Cumhuriyetimizin ürettiklerini, fabrikalarını satarak ayakta durmaya çalışıyoruz. Denildiğine göre bir Hollanda toprağı kadar Tarım Alanını betonlaştırmış ya da çorak duruma getirmişiz. Gittikçe küçülen ekonomik pastamızdan fert başına düşen kısmının azaldığını; adil paylaşımın dibe vurduğunu; ekonominin lokomotifi orta sınıfın fakirleşmesiyle yokluğu halk olarak birlikte yaşıyoruz. İstihdama, üretime dayanmayan İktidarın bel bağladığı İnşaat sektörü de dibe vurdu; Karadeniz yaylaları zengin Araplara kiralanmaya devam ediyor. Kısacası üretmeden varlıklarımızı satarak, kiraya vererek borçlanarak ayakta durmaya çalışıyoruz…

*

Netice de halkın tüketeceği her şeye zam üstüne zam yapılıyor; fırsatçılar kazanıyor sabit gelirli perişan….

Bu karamsar tablo, ABD ve İngiltere’de ilkokul çocuklarına okutulan, Rus kökenli bir halk masalını hatırlattı:

Kırmızı İbikli Küçük Tavuk.

Kırmızı ibikli küçük tavuk, gezinirken buğday tanesi bulur, o buğdayı tarlaya ekebilmek için çiftlikteki öbür hayvanlardan yardım ister, hiçbiri yardım etmez, kırmızı ibikli küçük tavuk mecburen iş başa düştü der, kendisi eker, kendisi büyütür, kendisi hasat eder, kendisi değirmene taşır, kendisi un yapar, neticede ekmek yapar. Mis gibi ekmek kokusu etrafa yayılır. Kırmızı ibikli küçük tavuk “Beraber yiyelim mi?” diye sorar. O hiç yardım etmeyen öbür hayvanların ağzı sulanır, “Eveeeet yiyelim” derler. Kırmızı ibikli küçük tavuk acı acı gülümser, “Yok öyle yağma” der, bir lokma bile vermez.

*

Bu masalı okuyan Amerikalı, İngiliz ve Rus çocuklar kıssadan hisse çıkarırlar, ders alırlar, çalışmayana, üretmeyene, karnını doyurmak için başkasından medet umana ekmek mekmek olmadığını kavrarlar.

E herkes çocuk değil tabii.

Büyüklerin de okuması için bu masalın bir başka versiyonu var.

Küreselleşme karşıtı aktivistler tarafından revize edildi, UNICEF’in sitesinde yayınlandı… Ki, büyükler de anlasın!

Kırmızı ibikli küçük tavuk, gezinirken buğday tanesi bulur, o buğdayı tarlaya ekebilmek için çiftlikteki öbür hayvanlardan yardım ister.

Ördek “Sen buğdayı filan boş ver, sana kahve tohumu satayım, acayip para kazanırsın, istediğin kadar buğday alırsın” der.

Domuz “Sen buğday yerine kahve ek, nasıl satarım diye merak etme, ben senin adına pazarlarım” diye seslenir.

Fare iyice cesaretlendirir, “Buğdayla uğraşma, kahve ekebilmen için istediğin kadar borç vereyim, ufak ufak ödersin” diye akıl verir.

Kırmızı ibikli küçük tavuğun aklına yatar.

“Kahve üretiminden anlamam ki, nasıl yapacağım” diye sorar.

Ördek “Sana gübre satayım, çok çabuk büyür” der.

Domuz “Böceklerden korumak için ilaç satayım” diye seslenir.

Fare gene finansal açıdan yaklaşır, “Gübre ve ilaç alabilmen için sana istediğin kadar borç vereyim, ufak ufak ödersin” diye akıl verir.

Neticede hasat vakti gelir.

Kırmızı ibikli küçük tavuk “Şimdi ben ne yapacağım bu kahveyi” diye sorar.

Ördek “Paketlemek için benim fabrikama getirebilirsin” diye akıl verir.

Domuz “Kusura bakma, herkes kahve ekti, fiyatlar acayip düştü, senin kahve beş para etmez” diye seslenir.

Fare ise “Borcunu öde artık” der!

Kırmızı ibikli küçük tavuk, ibiğini kaptırdığını fark edince…

“Aç kaldım, ekmek verecek yok mu” diye ağlar.

Ördek “Ekmek kolay da, alacak paran var mı” diye sorar.

Domuz “Herkes kahve ekti, buğday karaborsaya düştü, kusura bakma, istersen ekmek yapman için sana ithal buğday tohumu satayım” der.

Fare ise avukatıyla gelir, “Borcuna karşılık tarlanı haczetmek zorundayım, uslu tavuk olursan artık benim olan tarlamda yevmiyeyle çalışıp buğday yetiştirmene izin veririm” diye akıl verir.

Şimdilerde maalesef, kırmızı ibikli küçük tavuk, eskiden kendisine ait olan tarlada ırgat olarak çalışıyormuş.

Yevmiyeydi almaya gittiğinde, ördek, domuz ve farenin aslında senelerdir şirket ortağı olduklarını öğrenmiş.”

Böyle bu işler.

Dünyanın en bereketli topraklarına sahip olan, kendi kendine yeten yedi mucizevi ülkeden biri olan Türkiye’yi, kırmızı ibikli küçük tavuğa çevirdiler!..

Önce Farklılaştırır Sonra da Aynılaştırırız

Önce Farklılaştırır Sonra da Aynılaştırırız

Tuhafız hem de çok tuhafız. Okullarda yıllarca eğitim verilir. Neden? Kendini ifade edebilen, öz güvenli, yaratıcı, farklı düşünen, araştıran, sorgulayan, inisiyatif alabilen, aktif, lider vasıflı, ülküsü olan (özellikle yeni maarif modelinde vurgulanan bir nitelik) özgün bireyler yetiştirmeye çalışırız. Bilhassa özgün olacak ki var olan düzene yeni bir nefes yeni bir ses olsun. Sonra da korkarız o yarattığımız muhteşem eserden. Büyüyüp serpilip iş hayatına atıldığı zaman başlarız onu törpülemeye. Kısacası önce farklılaştırmaya sonra da aynılaştırmaya çalışırız. İp gibi nizamında duran hareketsiz bedenler, sessiz diller, ışığı sönmüş gözler isteriz. Korkarız farklı bir sesten, farklı bir bakıştan ve düşünceden. Korkarız dimdik duruştan. Dalgasızdır, dümdüzdür deniz. Hiçbir şey o hareketsizliği ve sessizliği bozmamalı. İtaatkâr bilinçler bu düzeni korumak için yargılamamalı, soru sormamalıdır. Sadece yapılanı onaylamalı ve önüne sunulanı kabul etmelidir.

Bu durum bana insanın biyolojik gelişim sürecini hatırlattı. İnsan doğar. Bebek olur, çocuk olur sonra genç ve yetişkin. Yetişkin çağına gelene kadar bilgi ve görgüsünü katlayarak tecrübelerle süsleyerek ilerler. Ve nihayetinde altın çağını yaşar. Sonra o malum dönem hazan mevsimi, yaşlılık gelir. Yapraklar, bilgiler, görgüler, kudret, heyecan, bellek, bilinç birer birer terk eder dalları. Kurumuş gövde yine bir çocuk saflığıyla ve güçsüzlüğüyle görmeye başlar dünyayı. O koca umman çekilir, kuru dere yatağına dönüşür. Göz görmez, kulak duymaz, akıl idrak etmekten yoksun kalır. İnsanoğlu hiçbir şey bilmeyen aslına, zayıflığına yeniden rücu eder. İşte eğitim sistemindeki onca çaba ve gaye iş hayatında hiç olur, heba olur. Yine aslına rücu eden nesiller peyda olur. Ülkem başlar gerisin geri gitmeye. Sinmiş insan; sesini, pırıltısını kaybetmiş neslim bırak üretmeyi, muasır medeniyetler seviyesine çıkmayı önünü görmekten aciz kalır. Düşmüştür ekmek davasına. Yasaklardan, sözde kurallardan, koltuk egosundan korkar. Farklılaşmaktan, bir işin ucundan tutmaktan ürker. Ve aşındırmaya başlar yatağını, siner kabına. Tutabilen ayakları tutmaz, görebilen gözleri görmez, duyabilen kulakları duymaz olur. Yaşlılıktaki gibidir. Ama bu defa meleke var iken yoktur. “Mış” gibi yapar. Bir türkü çalar uzaktan duyup da duymamış, görüp de görmemiş gibi yapar. İyidir böyle! En azından kafası rahattır. Hem köhne düzenin nizamı hem de yüreğinin huzuru bozulmaz. Keyfekeder talimatlara elifi elifine uymaya başlar. Uymayıp da ne yapacak. Sesi gür insan sevilmez ki. Yerini korumak zorundadır. Aksi halde barınamaz. Gün gelir bağırmak gelir içinden ama nafile! Zamanla sesini de kaybeder, şarkı söylemeyi unutur.

            Devletimiz ilmek ilmek yıldızlar dokuyup o yıldızları gökyüzüne yükseltirken derebeyi nitelikli koltuklar o ışıkları, neslin ışığını itinayla söndürürler. Emekle büyütülmüş, yeşermeye yüz tutmuş ağacı tam meyve verecekken kökünden keserler. Özellikle eğitimcilerin bu duruma düşmesi çok sıkıntılı ve tüyler ürpertici. Tüyler ürperticidir çünkü nesil, gelecek, ülke, vatan onlara emanet ve onların elinde şekilleniyor. Ve müthiş bir örnek teşkil ediyorlar. Öykü yazmak biraz da öykünmekle başlar ya. Öğrenciler de kendi öykülerini yazmadan önce öğretmenlerine öykünürler. Boynundaki ay yıldızlı kolyesinden tutun da yürüyüşüne, duruşuna kadar öykünürler. Bu durum engel olunmazsa daha da kötüye gidecek ve gün gelecek o öğretmen kendinde olmayan tavrı da veremeyecek “mış” gibi de yapamayacak. Onca emeğin kör bir kasabın kör bıçağında kurban olmaması için bıçağı tutan ellerin görülmesi ve iyileştirilmesi gerekir.

Prof. Dr. SÂDIK K. TURAL ‘ANLATMAK’ Kelimesinin Engin ve Derin Mânâlarını Anlattı.

(ÜÇÜNCÜ BÖLÜM)

OğuzÇetinoğlu: Hangi türden metinler tercih ediliyor?

Prof. Dr. Sâdık K. Tural: Geçmişte olmuş olayların bir kısmı, mit veya epos özellikleri taşıyan destanlar ile daha farklı bir düzeni bulunan masallardır. Din kavramına bağlı kişileri merkeze alan anlatma ihtiyacını karşılayan kıssalar ve menkıbeler ise muhatap edindiği kültür tabakasına göre farklı bir yapı ve dil kullanımı göstermektedir. Değer ve davranış aktarımını, insanlaştırıcı süreçleri semboller ve kavramlar üzerinden hayvanların dünyâsı üzerinden anlatan hayvan hikâyeleri (fabl) de ayrı bir gruptur.

Çetinoğlu: Anlatma işini meslek hâline getiren meddahlar vardı.

Prof. Tural: Bunların bir kısmı meddah veya kıssahan unvanlı kişiler tarafından başkalarına sunulmuştur; bir kısmı da içine manzum ve nağmeli parçalar konularak sunulan ‘âşık tasnifli hikâyeler’ hâlini alarak yaşayagelmiştir.

Yazarının şâhit olmadığı kişi, olay, durum, zaman ve mekânların anlatılması ihtiyacıyla var edilen Târih konulu tahkiyeli eserler (piyes, opera; roman, hikâye, senaryo; sinema, TV dizisi)  vak’aya dayalı anlatımlardır. Târih konulu modern tahkiyeli eserlerde, târihin gerçeğinden ayrılmak ihtimali çok fazladır; konusunu Târihten alan (?) roman, hikâye, piyes ve senaryolarda, romanesk veya novelette denilen, basite, bayağıya, ölme ve öldürmelere, bazı kişi ve grupları aklama inadına ve/veya cinselliğe teslim olan yapılar edebiyat bilimcinin değerlendirme alanı dışındadır.

Anlatmak ihtiyacının karşılanması anlatanın tespit ve tahlilleriyle öne çıkmasını sağlamakta; görülmesi, gösterilmesi, altının çizilmesi gereken değer ve davranışların iletilmesini gerçekleştirmektedir. Tahkiyeli eserlerdeki kişi, olay, durum ve çatışmalara bağlı unsurlar, yetersizlik, çaresizlik veya gizli olanı, bilinmeyenleri açıklama (itiraf), kendi olma kendi kalmada örnek alınacakları tercih et(tir)me özelliği, niteliği taşımaktadır.

İnsan anlatma ihtiyacına bağlı olarak niyetini veya gayretini planlamaya esas olan bir soru ve/veya bildirme cümlesiyle ortaya koymaktadır. Neyi/kimi, niçin ve nasıl anlatmalıyım? Bu anlatma niyeti ve gayreti bediî (estetikleştirme) işlemlerinden geçirilmeye bağlı gerçekleş(tir)meler, dil adlı malzeme alanını hem genişletir, hem zenginleştirir. NE anlat(mış)tı NİÇİN anlattı, NASIL anlattı sorularına ve cevaplarına bağlı işlemler, edebiyat yoluyla iletişim alanını oluşturuyor.

Hangi toplum tabakasında, ne zaman yaratılmış olursa olsun edebiyattan sayılan metinlerin dilin imkânlarıyla yansıtılan insanlaştırıcı, iletişim kurucu değer ve davranışlar olduğu açıktır. Malzemesi edebî dil olan anlatma ihtiyacını karşılayan sanat eserleri sapma ve sapıtmaları önleyen, marjinalliği durduran, insanlaştıran birer uyarıcıdır. Bu gerçekliğin diğer sanat dalları için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Edebiyattan sayılan metinler, zihniyet farklarına bağlı sürtüşme ve çatışmaların gösterilerek anlamlandırılıp anlamlandırılmasını isteyen bekleyen dilin özenle kullanıldığı ifade bütünlükleridir.

Çetinoğlu: Anlatma ihtiyacının kökeninde neler var?

Prof. Tural: İnsanlar, duyduklarını, bildiklerini, öğrendiklerini başkalarına nakletmek, bildirmek istiyor. Bu haber verme, bildirme, anlatma bir tebliğ yapısı ve üslubuyla değil, içinde vak’a bulunduran, hikâye(cik)ler aracılığıyla gerçekleştirildiği nispette ayrı bir ilgi görüyor. Hayatın sert akışı karşısında ona özel bir tat katma, bir tür güzelleştirme niyeti ve gayreti, anlatanı ve dinleyeni özel bir iklime taşıyor diyebiliriz. Bu güzelleştirerek anlatma çabası, farklı kişilere ait, fakat benzer özellikler üzerinden zihniyet çeşitlerinin yansıtılmasına aracılık ediyor. Duyguya dayanan, heyecanla beslenen, güzel ifade edilmeyle biçimlenen bu anlatma çabası hem iletişim sağlıyor, hem de toplumlaşmaya katkıda bulunuyor.

Vurgulanması gereken şudur: Özgün nitelikli, kalıcı özellikli sanat ve edebiyat eserleri, estetik hassasiyetle temellendirilip biçimlendirilen kompozisyonlardır. Edip unvanını  verdiğimiz insanlara ne yapıp ne yapmayacaklarını değil, kalıcı ve yaygınlaşıcı metinlerin temel özelliklerini söylemeye çalışıyoruz. Edebiyattan sayılan eserlere faydacı bir anlayışla yaklaşmayı değil, aslî özelliğe işaret etme anlayışıyla fikir yürütmeyi benimsiyorum. Şu örneği vermeyi uygun buluyorum: Su içmek elzemdir; ancak, kirlenmemiş, hastalık yapan bulaşmalara maruz kalmamış, temiz ve PH değeri insana uygun suları içmek hayatiyet için elzemdir. Edebiyattan sayılan eserlerin birer pınar olduğunu söylemek yanlış mıdır?

Malzemesi dil olan estetik uyarımlar yapabilen anlatma ihtiyacını karşılayan eserler, iç aynamıza yansıyan sorular, cevaplar, meraklar ve heyecanlar aracılığıyla benzeşirlik iklimi var etmektedirler, etmelidirler.

Çetinoğlu: Anlatma ihtiyacı karşılanırken dikkat edilecek hususlar olmalı…

Prof Tural: Anlatma adını verdiğimiz sözlü veya yazılı iletiye bağlı kompozisyon, anlatanın ilgi çekme niyetiyle yapılandırılmaktadır. İlginilmek, beğenilmek, başkalarının dikkatini üzerinde toplayarak saygı ve îtibar görmek her insan için -dozu farklı bir -beklenti ve çabadır. Söze dayanan kompozisyon var edenler anlatımı güzel ve etkili kılmak için özen göstererek bir iklim yapılandırırlar. Bu yapılandırma hayatın gerçeğinin yaşanmış veya yaşanmakta olanın aynen anlatılması değil gerçeğimsileştirilmesidir. 

Dinleyenin/okuyanın ilgisini çekip merakının giderilmesini sağlayan anlatma eylemi, şu vakitte, şu yerde, şu şahıslar’ın rol aldığı, şu hadiseler oldu veya olmuş veya olacakmış ögelerini taşımaktadır. Okutma, dinletme bekleyenler, bir olaycık, olay, olay örgüsüne dayanması gerekiyor; anlatma ihtiyacının da, dinleme ihtiyacının da temelinde olay ögesi var.

Bir vak’a etrafında anlatılan bilgilendirmeleri duygulandırmayla bezeyen tahkiyeli eserleri gelenekli tahkiyeli eserler, modern tahkiyeli eserler olmak üzere ikiye ayırmak gerektiğine inanıyorum. 

Bizde hikâye etme ve öyküleme kavramları kullanılmaktaysa da -doğrusu hikâyelendirmemeyle anlatım, hikâyelendirmeli metin olabilir- ben estetik hassasiyetin biçimlendirdiği gerçeğimsilikle bezeli olay(cık) taşıyan metinlere tahkiyeli eserler denilmesini savunageldim. 

Çetinoğlu: Batılı ülkelerde de aynı sanat var mı?

Prof. Tural: Batı dillerinde vak’a unsurunun ön plana çıktığı her türden anlatmayı karşılarken zaman içinde, yalnızca modern tahkiyeli eserlere ait anlatmaları karşılayan bir kavram var: Narration. Narrasyon kavramı, ilgiyi ve beğeniyi var etme çabasının ön plana çıktığı estetik heyecanların yapılandırdığı  olayların anlatılmasıdır.   

Mit, masal, destan, kıssa, menkıbe gibi anlatıcının önceden edinilmiş alışkanlıklara gelenek sayılan kuralsılara dayanan vak’alı metinler, gelenekli tahkiyeli eserlerdir. Üç yüzyıla yakın bir zamandır var olan novel, romans, roman, piyes, senaryolar ise modern tahkiyeli eserlerdir. Bunların yapılarının aslî unsurları ve yapılandırma gayretindeki incelikler konusunda telif, tercüme veya tercüme kokulu çeşitli teorik kitaplar bulmak mümkündür. 

Zaman ve mekân belirleyerek -çoğunlukla çok dar çevrede- gerçekleşmiş olaycıklardan en önemlisi sevdiklerimizin veya sevmediklerimizin hastalanması veya ölmesidir. Anlatma ihtiyacını var eden gerçekliklerden birincisi budur. İnsanın ezeli ve ebedi korkusu ölmektir, ölümdür. Ölüm dışındaki bütün gerçeklikler geçicidir ve ölmek dışındaki olay ve durumların tamamı bir rüyadan ibârettir. Ölmek mutlak kayıptır. Hastalık da sağlığın huzurun, mutluluğun kaybıdır. Kendisine, çok sevdiklerine ait ölüm ve ağır hastalık hâllerinin insanın iç dünyâsında ürkütücü, korkutucu, depremsi etkiler yaptığını bilmeyen yoktur. Sevdiği insandan mekândan çevreden ayrılma da bir tür kayıptır. Çok sevdiği insandan ayrılma da depremsi etkiler yapabilmektedir. Diğeri ise, herhangi bir konudaki başarı veya başarısızlıktır.

Çetinoğlu: Anlatma ihtiyacı, eğitim hâline dönüştürülebilir mi? Bir de anlatımda hikmetli sözlerin kullanılması meselesi var…

Prof Tural: Gerek olumlu gerekse olumsuz olay ve durumlar ile kişilere ait bilgi sunumu bir tür eğitimdir. Örgün eğitim öğrenme süreçlerinin içinden geçerken soru soran, sorularına cevap arayan bilinçli insan oluşturulması değil midir? Yaş guruplarını dikkate alarak kendi olma gerçekliğinin gerektirdiği hikmetleri kazanmak hem örgün eğitimin hem başta edebiyattan sayılan metinler olmak üzere yaygın eğitimin hedefi olmalıdır.

Her türden inançların ötesinde ve üstünde saydığım kavramlardan biri olan hikmet, ‘yaratılma sebebini arama’, ‘sevme adlı yönelişin ne olduğunu öğrenme’, ‘kendi olmanın sınırlarını idrak etme’ olarak sıralanacak değişim ve dönüşüm bilgisidir. Bu üç hikmete ulaştırıcı bilgi arayışı üzerinde düşünmemiş olanların yazdıklarının söylediklerinin ömrü kısadır. Hikmete ulaştırıcı bilgilerin kaynağı ve türleri konumuzun dışındadır. Hikmetli bilginin peşinde olma çabasının anlatma ihtiyacına, paylaşma arzusuna bağlı yansımaları, edebiyat metinlerini tahlil edenlerin bilmesi gerekenlerdir.

Hikmet kavramına sûfilerin yaklaşımına veya felsefecilerin süzülmüş imbiklenmiş bilgi olarak tanımlayışına yakın düşüncelerin sâhibiyim. Özlüce söylemeye çalışayım: Hikmet insana, insanla Rabbi arasındaki bağlara ait en derindeki sırlara doğru yönelmenin kazandırdığı bilgidir.

Vahyin muhatabı olma hakkı kazanan resuller ve nebiler o bildirimlerde yer alan hikmetli bilgilerin harfine dokunmadan nakletmek mecbûriyetindedir. O hikmetler ve onlara zemin oluşturan olaylar Rab katından gelen Ruhül-kuds da denilen Cebrail’in bildirimleridir. İlahî hüküm ve hikmetler tartışmazlık alanıdır; vahyin muhatapları iman sâhipleridir.

Çetinoğlu: Bilginlerin ve bilgelerin durumundan da söz eder misiniz?

Prof. Tural: Bilginler bilgeler ve şâirler ile tahkiyeli eser yazarları varlıklar dünyâsından kendilerine ulaşan bilgilerin uyarımların adlandırılmasını ve anlatılmasını farklıca yapmak hakkını kullanırlar. Bu onların hür irâdeleriyle gerçekleştirdiği bir adlandırma, anlamlandırma ve anlatmadır. Hürriyetlerinin kısıtlandığını söylemlerinin tehlike doğuracağını düşündüklerinde, anlatmak ihtiyaçlarını hayvanları aracı kılarak gerçekleştirmişler. İnsanların anlatmak ihtiyacının sonucu olan başkasıyla paylaşma dürtüsünü hayvan hikâyeleri üzerinden gerçekleştirerek istiare, telmih ve kinayenin hâkim olduğu metinler var etmişlerdir. En ünlüsü Kelile ve Dimne ile Tûtinâme’dir. Son devirde ise, G. Orwel’ın ‘Hayvanlar Çiftliği’ adlı yüz dile çevrilen eseridir.

Edebiyattan sayılan metinlerdeki adlandırma anlamlandırma ve anlatma ihtiyacı başka türden bir paylaşma alanıdır. Aynı olaya, duruma, varlıklara veya kişilere ait adlandırmalar anlamlandırmalar ve düşündürme inandırma nitelikli anlatımlar kişiden kişiye değişiyor. Anlatılanı ve anlatımı farklı kılan bu durum ise olay ve merak ögesine bağlı yapılandırmada heyecan ögesini öne çıkarmak niyetinden doğuyor. Dilin inceliklerinin kullanılarak var edilen estetik yapılandırmalar, vak’ayı ve onun unsurlarını bediî tefekkür adlı işlemlerin ürünleşmesine yol açıyor.

Şâirler vak’aya değil izlerine veya izlenimlerine dayanarak onlardan aldıkları çağrışımlara dayanarak duygularını düşüncelerini hayallerini kısaca tefekkürlerini ortaya koyuyorlar.

Tahkiyeli kompozisyonlar ise merak unsurunun biçimlendirdiği bir vak’aya dayanıyor. Merakı oluşturan ve geliştiren ise hikâyeyi anlatanın görüş açısıdır. Anlatan, hem dinleyenlerin kültürel birikimini dikkate alan, hem de onlara bilmedikleri, ilgilerini kesmedikleri bir hikâyelendirmenin parçası kılma işlemlerini gerçekleştiriyor. Gerek gelenekli tahkiyeli metinleri anlatanlar, gerekse modern hikâyelendirmeleri yazanlar, muhataplarının ilgi, takdir ve övgüsünü bekliyorlar.

Öncelikle şiir nitelikli bütünlükler hikmete dönük yanları ile bilgelik yansımalarıdır; tahkiyeli eser yazarları da bir bilgenin mırıldanması gibi dikkat edilmesi, duyarlılık gösterilmesi gerekenleri sezdiren tefekkür ettiren bilgelik tadı veren metinler yaratmaktadır.

Edebiyattan sayılan eserler, yazarların kendi hayatına gözlemlerine veya işittiklerine yahut okuduklarına dayanan vak’alardır. Bu vak’alar,  hem  metni var edenlerin yaşadıkları depremsileri, hem de başkalarını sarsan sevinç, kıvanç, mutluluk, övünç, haz, zevk ve ümit tablolarını,  hüzün, elem, üzüntü, kaygı,  korkuları  anlatmayı üstlenirler. Edebiyattan sayılan metinlerin her birisi iç dünyânın dışa taşınabilir olanlarının söze emânet edilmesidir.

(DEVAM EDECEK)

Seyfi üryan tutmak beyanı husumet midir?

Bakınız, bütün davranışları hemen kötülüktendir diye etiketlemeyiniz. Geçen yazımda Bonhoeffer’e atıf yaparak anlattığım gibi ters davranışlar kötülükten değil aptallıktan, cehaletten de kaynaklanabilir. 

Cehalet insanı yanıltır. Bilmediğiniz için kalkıştığınız yanlış işler, sarf ettiğiniz saçma sözler, kötü niyetinize yorumlanır. Onun için özellikle protokol ve gelenekler hususunda bilgilenmelisiniz. Mesela bilmelisiniz ki subaylar her zaman değil ama tören kıyafeti giydiklerinde kılıç taşırlar. Bu gelenektir. Yoksa birilerini tehdit için değildir. 

Subayların muayyen zamanlarda kılıç çekmeleri de tehdit için değildir. Tehdit sanmak paranoya denilen zihin çarpıklığına işaret eder. Mesela asker düğünlerinde yeni evliler, askerlerin çektikleri ve çatarak görkemli bir geçit kıldıkları kılıçların altından geçerler. O kılıçları damat veya geline, “Doğrarız sizi ha!” demek için çekmiyorlar. Onlara selam veriyorlar. Onları koruyacaklarına işaret ediyorlar. Onları kucaklıyorlar. 

Aksini düşünmek cehaletten midir… Hadi Bonhoeffer’e takılmayalım da cehalet demiyelim; kültür farkı diyelim, politik açıdan daha doğru olur. Ama bu kadar da olur mu? Hani 18. asırda, bilemediniz, biraz zorlayalım, 19. asırda olabilir. Ama 20. asırda! Epey bir zorlamak lazım. 

Paris neden büyük görünür?

Şimdi 18. asır nereden çıktı diyeceksiniz. Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Paris hatıralarından çıktı. Meşhur Paris Sefaretnamesi’nde bulunan ve bulunmayan anekdotlar  var. Osmanlı, 18. asra kadar kimselere elçi göndermez. Çünkü yeryüzündeki tek devlet odur. Kendi kendine verdiği adla, Devlet-i Aliye’dir. Bu “tek devlet benim” tutumu Roma’dan mirastır. Osmanlı, Avrupa devletleriyle antlaşma yapmaz. Onlara ancak tek taraflı “Ahidname” verir. Kendi ahdidir, verdiği sözdür ahidname. Yoksa onlarla sanki eşitlermiş gibi karşılıklı oturup tartışacak, antlaşma imzalayacak değildir. Fakat 1699 Karlofça’dan sonra artık bu iddiayı sürdürmenin imkânı kalmaz ve elçi göndermeler başlar. İşte Osmanlı’nın Avrupa’ya yolladığı ilk elçilerden biridir Yirmisekiz Mehmet Çelebi. 

Çelebi anlatır: 

“Paris aslında İstanbul kadar büyük değildir. Fakat binaları üçer, dörder, hatta yedişer kat olarak yapılmıştır. Her katta çoluk çocuğuyla büyük bir kalabalık oturmaktadır. Sokaklarda da halk çok kalabalık görünür, bunun sebebi kadınların sokaklarda evden eve dolaşmalarıdır. Paris’te kadınlar katiyen evlerinde oturmazlar. Kadın erkek birbirine karıştığından, halk kalabalık görünüyor.   

“Dükkânlarda oturup alış veriş yapanlar da hep kadınlardır. Dükkânların içi ağzına kadar çeşit çeşit eşyalarla doludur.”

Çelebi doğru söylüyor. İstanbul o tarihte nüfusça Avrupa’nın en büyük şehridir.  Yılmaz Öztuna’ya göre Paris, ancak 1825’te İstanbul’u geçecektir. 

Davet edildikleri saraylarda da kadınları bir tuhaftır: “Sineleri üryan, bakışları davetkâr.” 

Çelebi’nin görevi Ramazan’a rastlamıştır. Heyet iftar yapacaktır. Kâfirler iftarı seyretmeyi arzu eder. Elden bir şey gelmez peki deyip davet ederler. Arkadan teravih namazını öğrenirler. Teravihi de seyretmek isterler. Çelebi pek de mutlu değildir ve anlatır: 

Çelebi’nin Fransız kadınlardan çektiği

“Akşama yarım saat kala bir de ne göreyim, altın ve ziynete batmış iki yüze yakın kadın konağımızı basıp,  içeri girerek karşılıklı sandalyelere oturdular. Konağımız âdeta kadınlar evine döndü. Dolup dolup taştı.  Arkadan, iznimizi duyan başka kadınlar da gelmeye başladılar. Bir anda birkaç bin kadın arasında kalıverdik; konağımız böylece bir düğün evi halini aldı.   

“Binlerce kadının azap verici bakışları arasında güç belâ iftar açarak yemeğimizi yedik. Daha sonra teravih namazını kıldık. Teravih kıldığımızı da ertesi gün duymuşlar, yine iftara yarım saat kala, iki bine yakın kadın kız konağımızı bastılar. Her birinin ellerinde şekerleme ve çörekler vardı. İftarımızı açıp,  yemeğimizi yedik. Muhterem misafirlerimiz bir türlü gitmek bilmiyorlar, gece ta saat üçe kadar yanımızda kalıp bizleri rahatsız ediyorlardı. Meğer teravih namazını kılmamızı bekliyorlarmış. Yapacak başka işimiz ve çaremiz kalmadı, mecburen kalktık abdest alıp teravih namazımızı kıldık.   

“İzin istemekte daha sonraki geceler de devam ettiler…    

“Biz de gece geç saatlere kadar oturup cemaatle ilâhi okuyor, tesbih çekiyor, sonra da kalkıp, Fransız kadınlarının hayran hayran bakışları arasında teravih namazını kılıyorduk.”   

Maksat ve algı

Rivayet odur ki Çelebi ve Osmanlı heyetinin karşılanma merasimi sırasında bir askerî birlik kılıçlarını çekip yüzleri hizasında, önlerinde tutarlar. Aynı selam bugün tüfekle veriliyor. Tüfek önde tutuluyor. “Silah takdimi – presenting arms” denilen bir merasim. Bu hareket muhtemelen, “Silahım sizindir, silahımla emrinizdeyiz.” etimolojisine sahiptir.

İşte bu selamla karşılaşınca Çelebi irkilir. Sonra durur, elini beline koyar ve kılıç çeken askerlere döner ve kükrer: “Seyfi üryan tutmak beyanı husumettir. Sokasız anları kınlarına!” (Kılıcı çıplak tutmak düşmanlık beyanıdır…)

Nedense bu günlerde tekrar hatırladım. 

Seyfi üryan tutmak beyanı husumet midir? – Milli Düşünce Merkezi

Prof. Dr. SÂDIK K. TURAL ‘ANLATMAK’ Kelimesinin Engin ve Derin Mânâlarını Anlattı.

(İKİNCİ BÖLÜM)

Oğuz Çetinoğlu: Maslov ‘Anlatmak ihtiyacı’nı basamaklarının hiçbirine yerleştirmemiş…

Prof. Dr. Sâdık K. Tural: Maslov’un yaptığı bu piramitte, sağlıklı sayılan her insanda ergenlikten ölünceye kadar bütün dönemler için geçerli olan muhtaçlıklar listelenmiştir… Temel ihtiyaçlar sayılan beslenme, sağlık, meslek sâhibi olma gibi Maslov’un alt basamaklarda yer verdiği ihtiyaçların birçoğu gerçekleştirilmeden zekâ merkezleri enerjilenemez. Beslenme, boşaltım, sağlık nasıl zorunlu ihtiyaçlar olarak görülüyorsa, özgüven, iş bitirmek, başarılı olmak da zorunlu ihtiyaçlar sayılmalıdır.  Maslov’un ihtiyaç saydıklarına ek olmak üzere ben de ‘anlatmak ihtiyacı’ maddesini eklemek istiyorum. Her yaşta farklı yansımaları olan anlatma ihtiyacı da her basamakta etkili birincil bir ihtiyaçtır. 

Edebiyattan sayılan metinlerin tahlilini yapmaktan sorumlu olan araştırıcıların Maslov’un ihtiyaçlar hiyerarşisiyle ilgili piramidinden haberdar olmalıdır.

Kelime denilen araçlar, ya soru veya hüküm bildiren ifâdeler yoluyla iletişim kurmaktadır. Genel olarak edebiyattan sayılan bütün metinler, özel olarak şiir, ‘hikmet’ nitelikli, ‘beyan’ özellikli ifâdelerin yansıma alanıdır. Şiir ‘hikmet’ nitelikli ifâdeyi özel bir beyan iklimine dönüştürürken örtülü söylemeyi esas almaktadır. Mazmun ve mecaz şiirin varlık alanının kurucu ögesidir. Faruk Nâfiz Çamlıbel’in ‘Şâire Kaside’ adlı nazmında

 ‘Eşyayı tanırken hepimiz sâde dışından 

Esrarına yol bulduk onun anlatışından

mısraları şiir ile hikmet bilgisi arasındaki ilişkiye işâret etmektedir.

Çetinoğlu: Bir de ‘hikmet’ meselesi var…

Prof. Tural: Hikmet, insanın iç aynasındaki isi, pisi, tozu temizleme, ruhun nefsin boyunduruğundan kurtarma niteliği taşıyan olumlu enerjilere kaynaklık eden bilgiler, hükümlerdir. Hikmet ahlâk, erdem, edeb kavramlarına bağlı değerler davranışlar kuran, geliştiren, koruyan her türden beyan nitelikli ifadelerdir.

Hikmet, inançların ötesinde ve üstünde bir hakîkat olan ‘Yaratılma sebebini arama’, ‘Sevme adlı yönelişin ne olduğunu öğrenme’, ‘Kendi olmanın sınırlarını idrak etme’ olarak sıralanacak değişim ve dönüşüm bilgisidir.

Hikmet kelimesini sûfilerin ‘arayış’ anahtarı saydığım yaklaşımını veya felsefecilerin süzülmüş imbiklenmiş bilgi olarak tanımlayışını unutmadan söyleyeyim:  Hikmet insanla ilgili en derindeki sırlara doğru götürücü ışıktır.

Ağıtlar, türküler, demeler ve nefesler ile ilâhiler hikmetli beyanlardır. Nazım, heyecan unsurunun üst seviyede öncü ve önder olduğu metinler olduğundan hikmet bir özel harç kıvamıyla örtüleri artırılmış bir yapı kazanan beyana dönüştürülmektedir.

Tahkiyeli eserlerde ise beliğ teşbih ve kinâye ögeleri başta olmak üzere, günlük iletişimin verdiği imkânlara bağlı söz ve mâna sanatları birer güçlendirici, bezeyici araç olarak kullanılmaktadır. 

En eski tahkiyeli metinler olan mit, masal, destan, menkıbe gibi eserlerde vak’adaki olay unsuru, mecazlı bir anlatıma aracılık etmektedir. Eski tahkiyede, gerek vak’anın yürütülmesini üstlenen varlıklar, gerekse zaman, mekân ile eşya nitelikli unsurlar, telmih, tevriye ve kinayeyle sunulur. Gelenekli tahkiyede ‘temsil’ et(tir)me anlayışı hâkimdir; bu temsil et(tir)me, gösterilmek istenen olumlu veya olumsuz değer ve davranışların tebliği ve telkinine aracılık etmektedir.

Gelenekli tahkiye alttan alta özgüven duygusu, iyi niyetli, hoşgörülü, ahlâklı, erdemli olmayı ve ilâhî adâlete inanmayı öğütlemektedir. Masal, halk hikâyesi ve destan metinlerini çokça okumuş olanlar, arka plandaki bilge konumlu anlatıcıyı idrak ederler, gerisi teferruattır. Gelenekli tahkiyede iç konuşmalar bulunur; bunlar iç çatışmalar, depresyonun gösterilmesi değildir.  Eserin başında atak, girişken, cesur, dürüst, merhametli, şefkatli, yardımsever, fedakâr ve tutkun olan da, tembel, korkak, aciz, yalancı, merhametsiz, insafsız, hasetçi, nefret taşıyan da, aynı rollerini, davranışlarını eserin sonunda da sürdürmüş olurlar. Gelenekli tahkiye trajik veya dramatik yahut komik olanı yakalama ve dinleyicide/okuyucuda etki yaratması konusunda abartıdan, olağanüstülüğe sığınmaktan çekinmez. O yapının gereği olan hikmet nitelikli bilgiyi hedefte tutmak ve okuyucuyu/dinleyiciyi ona ulaştırmaktır.

Halkın adâlet, güvenlik içinde çilesi az bir hayat yaşaması, sayıları bini bulan üst yöneticinin görevidir.  Üst yöneticilerin kibriyle halktan kopmasını önlemek için, hem de halkın ve ayarı bozulanların uyarılması için tahkiyeli eserler -özellikle de gelenekli tahkiye- çok önemli bir edebî, felsefî ve sosyolojik yaygın eğitim aracı olagelmiştir.  Kırk Vezir Hikâyesi gelenekli tahkiyenin temsilcilerindendir.

Modern hikâye, roman, piyes gibi metinlerde ise hırs, haset, riyâ ve kibirle bunlara bağlı iç ve dış çatışmalar vak’anın varlık sebebidir. Modern tahkiye gelenekli yapıdaki ayıklama ve arındırmayı tecrit ve temsil ögelerine bağlı yapılandırma hedefinden uzaklaşmıştır. Modern tahkiyeli eserler, İnsan denen varlığın her türden hırs, haset ve riyalarına bağlı örtülü ve açık mücadeleleri, sürtüşme ve çatışmalar üzerine kuruludur. Bu çatışmaların getirdiği çöküntü ve çirkinleşmeler ile insanlıktan uzaklaşmalar da ön plana çıkabilmektedir. Tezat, çatışma modern tahkiyeli eserlerin vazgeçilmezidir; bütün mesele bu tezadı hangi kelime ve cümlelerle anlatılacağıdır. Ahmet Mithat’ın Felâtun Beyle Rakım Efendi, Mizancı Mehmet Murat’ın Turfanda mı Turfa mı? Recaizade Ekrem’in Araba Sevdası adlı romanları bir şablon üzerinden gösterilecek karşıtlıklara dayanır. Psikolojik tahlillerin eseri derinleştirmesine rağmen Peyami Safa’nın Fatih Harbiye ve benzerleri çok fazla olan bazı eserler, tezatları anlatma üzerine kurulmuştur.

Çetinoğlu: Tezatlara muhalif misiniz?

Prof. Tural: Tezatlara karşı çıkmıyorum, dozuna işâret ediyorum. Sanatkârın hürriyeti vardır; bu ifâdeye katılıyorum. ‘Sanatkârın istediği veya ona tanınan nasıl bir hürriyettir?’ diye sık sık bana soruluyor. Edebiyat eseri veren ve bu işleviyle sanatkâr unvanı taşıyan ediplerin hürriyeti nasıl ifâde edilmelidir?

Roman, kısa hikâye yazarlığı ve şâirliği yanında,   edebiyat Târihçimiz Ahmet Hamdi Tanpınar’ın anıt eserlerden sayılan 19. Asır Türk Edebiyatı Târihi adlı çalışması, edebiyat bilimciler ve Târihçiler için bir başvuru kitabıdır. Eserin başındaki ‘Nev’ilerin Tekâmülü’ bölümündeki ve şahısları ele aldığı kısımlardaki tahkiyemizin geçirmekte olduğu değişim ve dönüşümleri sezdiren ifadeler, çok değerlidir.

 Sanatkâr doğup büyüdüğü, hayatın çeşitli yanlarının ve yönlerinin etkisiyle biçimlendiği bir kültürün parçasıdır. Onu saran bir kültür alanını yok sayamayız. O kültür alanı, farklı yansımalar da bulunduran bazı tabakalardan meydana gelmektedir. Edebiyat eseri veren insanlar, kültür tabakalarından birine veya bir kaçına hattâ geneline hâkim olan çözülmelere, çürümelere, yoksunluklara ve marjinalliklere karşı çıkmak hak ve yetkisine sâhiptir; bu konuda hürriyetinin kısıtlanmaması ortak tezimiz olmalıdır. Bütün mesele edebiyattan sayılan eserler verme niyeti taşıyanların, militanlık etmemesi, militanlık edilmesini hedef saymamasıdır. Hangi türden olursa olsun fanatizm,  grup kin ve öfkesine dönüştüğünde toplum ve istikrar yara alır, hastalanır. Sanatkârlar ahlâkın, erdemin ve kanunların belirlediği sınırlar içinde bağımsızdır. Onun hürriyeti bazı açılardan rind’in bağımsızlığına benzer. Rind, ‘hikmet’in kendisindeki çok etkili yansımalarıyla yaşamayı benimsediği için, Rab dışındaki bütün sınırlandırıcılara kat’iyen yüz vermediği için, tam hürdür, bağımsızdır. Onun hürriyetinin sınırları ahlâk ve erdemdir. 

İnsan olmanın en önemli özelliklerinden birisi bilgilenmeye bağlı olarak zihnin birçok bölümünün işlerliğe geçmesidir. İnsan, daha önceden kazanılmış bilgilerin yardımıyla, yeni durumları,  olayları ve varlıkları adlandırıp anlamlandırmaya çalışmasından sonra, anlatma basamağına geçmektedir. Israrla tekrarlayalım ki, beş duyusu veya onun ötesiyle algıladıkları karşısında insan, üç davranış gösteriyor: Adlandırma, anlamlandırma ve anlatma… Bu üç mutlak ihtiyaca ait yansımalar insandan insana değişiyor. Bu üç işlem dizisi bilginin kaynağı ve edinilmesine ilişkin çabaya göre çok değişiyor: Resuller, nebiler adlandırma, anlamlandırma ve anlatma işlemlerini yapma görevi üstlendiklerinden, üstte yer alanlardır; sonra bilgeler (veliler, sûfiler, hakîmler) sonra bilginler (temel bilimler, fen bilimleri, sağlık bilimleri, sosyal bilimler), sonra diğer insanlar.

İnsan bilgilerinin çeşitliği ve seviyesi, dile hâkimiyeti oranında zekâ adlı ana merkezlerin işlerliğini sağlamaktadır. Fıtrat denilen öz enerji, zekânın ana merkezlerinin işlevlerinin gereği olan işlerliğe kavuşturuldukça, insanlaşma boyutu ortaya çıkmaktadır. Zekâ adlı bilinmezleri bilinenlerinin yüzbinlerce katı olan merkezlerdeki işleyiş sistemlerindeki ışık hızına yakın işlerlik fıtrattan gelen bir özelliktir. Allah’ın var ettiği bilgi yansımalarından biri olan insan, insanın yansımalarının enerji merkezi zekâdır.

İnsanlaşma, fıtrat nitelikli öz enerjiye ulaşma süreçleri, var edilmişliğin sebebini aramaya açık bir zihin sâhipliği ile kendi olmaktır. Kişi ve toplum olarak kendi olmaya yöneltici süreçler, doğru, iyi, yararlı, güzel sayılan bilginin edinilmesini sağlayabilmektedir. Kişi, topluluk, toplum ve insanlık ölçeğindeki ortak bilgi ve benimsemeler önceki hatâların tekrarlanmasını önlemekte, eksiklerin giderilmesini hazırlamaktadır.

Daha önce yaşamış olan insanların biriktirdiği, soyut hükümler ile somut varlıklara ilişkin benimsemeler bilgi sayılmaktadır. Bir kısmı târihî kökence benzeştiklerimizin, bir kısmının ise, çeşitli toplulukların üretip benimsediği bu bilgiler, insan olup insan kalma amacına katkılarda bulunmaktadır. Bilgi edinme bir mecburiyet, bir mutlak ihtiyaçtır. İnsan bu ihtiyacın ve mecburiyetin gereğini yaptığı oranda toplumun bir üyesi, insanlığın değerli bir parçası, benzeşirliğin örneklerinden biri olmaktadır.

Önceki nesillerin miras bıraktığı atasözlerinin, deyimlerin her biri, bildirmek, bilgilendirmek, uyarmak, benzeşerek bir arada tutmak değil midir?

Çetinoğlu: İnsanoğlu hayatının her safhasında ihtiyaç hissettiklerini karşılamak durumundadır. İnsan ve ihtiyaç bağlantısından söz eder misiniz?

Prof. Tural: Her insan daima ihtiyaç ile bağlı, bağlantılı ve sarılıdır. Her insan, zamana, yaşına, cinsiyetine, bilgi birikimine, sosyal ve kültürel konumuna göre başka varlıklara bağlı ve bağlantılıdır Arapçadan alınıp Türkçeleştirdiğimiz kelimelerden biri, ‘ihtiyaç’ adını taşıyor. İhtiyaç, eksikliği duyulan, edinilmesi mutlaka beklenen, yokluğu ve/veya yoksunluğu için tepki verilen maddî veya mânevî varlıklar anlamına gelmektedir. İnsan tür ve işlevleri farklı varlıklara, eşyaya, durumlara ve davranışlara ulaşmak erişmek istemekte, bunları ihtiyaç saymaktır. Modern psikoloji, biyolojik ve psikolojik sağlıklılığın ihtiyaçların karşılanmasıyla doğru orantılı olduğunu gösteren araştırmalar ortaya koydu. Buna karşılık ihtiyaçların giderilmesinde kişinin çabasının derecesi ve doymazlık yüzünden oluşan hırs, haset, riyâ üzerinde nedense durulmadı. Muhtaç olan, ihtiyaç duyan insan,  istediklerinin, beklediklerinin elde ettiklerinin sınırını bilmezse, ahlâksızlaştıran erdemsizleştiren doymazlıktan doğacak tehlikeler araştırılmadı. Ahlâk ve kanun tanımazlığın, benzeşirlikten sapmanın kaynağında doymazlık, hırs, haset, riya olduğu araştırma ölçütlerinden ve hedeflerinden sayılmadı. Vahiy nitelikli dinler ile ahlâk temeline dayalı inançların, insanın doymazlığını ve nankörlüğünü, kendinin dışındakinin hak gasbını aklîleştirme eğilimine bağlı uyarıları görmezden gelindi.

Türkçedeki muhtaç olmak deyiminin içinde, bağlı hattâ bağımlı olmak anlamları bulunmaktadır. İnsan bedenindeki her hücre birbiriyle oranları farklı ilişkiler kurduğu gibi, bazıları bağlı bazıları bağımlı bağlantılarla organların işlevlerinin sürdürmesini sağlıyor.

Sistemin canlılığını devam ettirmesi için, başka varlıklardan aldıklarının ölçüsü, miktarı ve zamanı farklı olması gereken enerjilere ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaçların karşılanmasında ahlâk, erdem ve kanun tanımazlığın örneği olan sapma sapıtma ve alışkanlıklar bir yönüyle edebiyattan sayılan metinlerin yapısını oluşturmaktadır.

Çetinoğlu: Turgut Özel merhum, kurduğu partinin üç hürriyeti yaygınlaştıracağını beyan etmişti: 1-Teşebbüs hürriyeti, 2- Düşünce hürriyeti, 3-Düşünceyi yayma hürriyeti. Anlatma ihtiyacı, bir bakıma üçüncü hürriyet olabilir diye düşünüyorum.

Prof. Tural:   

İnsan, dil adlı aracın tanıdığı imkânlar oranında bilgi edinip, hem kendi gerçekliğinin, hem diğer varlıkların ne olup ne işe yaradıklarına ilişkin gerçeklerin bilgisine ulaşıyor. İnsan, kendisinin, benzerlerinin diğer varlıkların ve eşyanın işlevi, işlerliği konusundaki adlandırma ve anlamlandırma çabasının sonucu olan bilgiyi, anlatmak ihtiyacı ile donatılmış bir varlıktır. Anlatmak ihtiyacı Maslov’un piramidinin her basamağında farklı yansımalarla varlığını, işlevini sürdüren bir mutlak muhtaçlıktır. Merhum Özal Maslov’dan ilham almış olabilir. Renklendirilmiş cümle uygun değilse siliinebilir.

Bu adlandırma, anlamlandırma ve anlatma ihtiyacı bir yanıyla bilim ve bilgelik, bir yanıyla siyâset ve ticâret, bir yanıyla da sanat adı verilen alanlarda geniş kitlelerin paylaştığı kompozisyonlar hâlinde yansıtılmaktadır. Sanat alanındaki anlatarak yansıtmaların büyük bir kısmı da SÖZ adlı malzemeyle var edilenlerdir. Söz adlı, beyan nitelikli anlatma ihtiyacına dayanan kompozisyonlara, edebiyattan sayılan metinler adını vermeliyiz. Edebiyattan sayılan metinlerin çok serbest bir söz ikliminde gerçekleştiğini sanmak yanlıştır. Çünkü anlatma ihtiyacına bağlı işlemler, yaşanılan kültürün içinde, bilinen dilin imkânlarıyla gerçekleştiriliyor.

Adlandırma, anlamlandırma ve anlatma ihtiyacı bir sanatkârın görüş/bakış açısıyla biçimlendirilerek başkalarıyla paylaşır hâle getiriliyorsa edebiyattan sayılan metinler ortaya çıkmış oluyor. Bu metinler ister nazım, ister nesir olsun heyecanı esas alan duygulandırmaya dayanan bir tefekkür zemininde var ediliyor.  İnsanı tanımlamak adına şu hükmü ileri sürebiliriz: İnsan, heyecanlarına bağlı dürtü ve davranışları hayvanlaşmak yerine insan kalmak düzleminde güzelliğe bağlı etkilendirme niyetiyle sözle ve yazıyla anlatma çabası gösteren bir varlıktır.

Anlatma ihtiyacı duyanlar öncelikle işittiği, gördüğü, gözlemlediği, yaşadığı; sonra da okuyarak kazandığı bilgiyi paylaşmaya dayalı bir dürtünün yönlendirmesi altındadır. Birikimlerindeki olumlu veya olumsuz kişi, olay ve durumları anlatmayanlar, anlatamayanlar veya gizleyenler bir süre sonra çeşitli rahatsızlıklarla karşılaşmaktadırlar.

Anlatma adlı durum, edinilmiş bilginin -kendi yorum penceresinden görülenlerin- başkalarına sunulmasıdır. Çeşitli alanlara ait bilgiler farklı sunum yollarıyla başkalarına iletilmektedir. Yakın veya uzak geçmişe ait kişi, olay, durum ve kalıntılara ait bilgiler farklı bilim dalları aracılığıyla meraklısına sunulmaktadır. Târih, arkeoloji ve sanat Târihi başta olmak üzere çeşitli alanlar geçmişte var edilmiş olay, durum ve eşya ile bunların öznesi olan kişi ve toplumlar konusunda araştırmalar yapıp hükümler üretiyorlar. Bu türden hükümleri de, bir hukukî veya tıbbî araştırmaya, soruşturmaya bağlı olan mecburluk ile sınırlanmış anlatmaları da -şimdilik- bir kenara bırakalım. Vak’a unsurunun anlatanın vazgeçilmez saydığı metinlerden, gerçeğimsileştirmelerin öne çıktığı anlatmalar, ayrı bir alan oluşturur. Anlatmak ihtiyacı, işittiğinden emin olunan varlıklarda etkiler yapması, değişim ve dönüşümler uyandırması, benzeşmeyi ve bütünleşmeyi artırması beklentisine ait söze dayalı yansımalardır.

Türk soylu halklar, coğrafyanın zamanın ve şartların değişim ve dönüşümlerine bağlı bir sonuç olmak üzere kendi dilleri konusunda bilinçli bir tutum göstermemiş olsalar da, BEN ve O; kendim ve öteki arasındaki ayrıştırmaya bağlı bir bilinç sâhipliği ile Târih içinde kendine özgü bir yer kazanmıştır. Bir ‘nebi’ olduğunda neredeyse birleşilen Oğuz Kağan adının merkezde olduğu tahkiyeli metinde benlik, kimlik ve erdemi önceliyen bir anlatım görüyoruz. Diğer yandan henüz Avrupa’daki dillerin klanlara ait dilcikler olduğu Târihlerde, bir devlet adamının ağzından anlatılan Orhun Yazıtları 1350 yıl öncesindeki kendilik bilinci ve öteki bilgisinin apaçık yansımalarıdır. Bu iki ulu metne, Korkut Ata metinlerini, Manas destan kolları ile Gur/Gor, Kör oğlu kollarını eklemeliyiz.

(DEVAM EDECEK)