3.8 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 128

Âlemde Adalet

     Adalet iki şıktır. Biri müspet, diğeri menfidir. Müspet ise; hak sahibine hakkını vermektir. Şu kısım adalet, bu dünyada açık bir şekilde kendisini göstermektedir. Çünkü, her şeyin istidad, fıtrî ihtiyaç ve ıztırar / zorunluluk lisanıyla; Fâtır-ı Zülcelal / Celâl sahibi Allah’tan istediği bütün taleplerini, vücud ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu; özel mizanlarla, muayyen / belli ölçülerle veriyor. Demek, adaletin şu kısmı, vücud ve hayat derecesinde kat’i ve kesindir.

     İkinci kısım menfidir ki: Haksızları terbiye etmektir. Yani, haksızların hakkını; onları cezalandırarak veriyor. Şu şık, gerçi tamamıyla şu dünyada zuhur etmiyor. Fakat, o hakikatın vücudunu hissettirecek bir surette; sayısız işaret ve emareleri vardır. Meselâ: Âd ve Semud Kavminden tut, tâ şu zamanın inatçı kavimlerine kadar; onlara haddini bildiren, gayet yüksek bir adaletin hükmettiğini kesin olarak gösteriyor.

     Bazan zulüm içinde adalet tecelli eder. Yani insan bir sebeble bir haksızlığa, bir zulme maruz kalır; bu sebeb haksız, bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu olay, adaletin tecellisine bir vesiledir. İlâhî Kader başka bir sebebden dolayı cezayı, mahkûmiyeti hak etmiş olan o kimseyi; bu def’a bir zalim eliyle cezaya çarptırır, felakete düşürür. İşte bu, İlâhî adaletin ta kendisidir.

     Kader, hakiki sebeplere bakar, adalet eder. İnsanlar, zahirî gördükleri illet ve sebeplere, hükümlerini bina eder; kaderin aynı adaletinde zulme düşerler. Meselâ: Hâkim seni hırsızlıkla mahkûm edip hapsetti. Halbuki, sen hırsız değilsin. Fakat, kimse bilmez gizli bir katlin / öldürmen var. İşte, İlâhî Kader de seni o hapisle mahkûm etmiş. Kader, o gizli katlin için mahkûm edip adalet etmiş. Hâkim ise, sen ondan masum olduğun hırsızlığa dayanarak mahkûm ettiği için zulmetmiştir. İşte bir şeyde iki cihetle Kader ve İlâhî Varlığın adaleti ve insan kesbinin / kazancının zulmü göründüğü gibi, başka şeyleri buna kıyas et. Demek, Kader ve İlahî Varlık; mebde’ /başlangıç ve münteha / sonuç, asıl ve ayrıntı, sebep ve neticeler itibariyle şer, çirkinlik ve zulümden uzaktır.

     Hükümet daireleri içinde en ziyade hürriyetini muhafaza etmekle ve dış tesirlerden en çok uzak kalmakla, taraflara hissiyatsız bakmakla mükellef / yükümlü olan elbette mahkemedir. Evet her yerde, adliyede mal ve can mes’eleleri var. Eğer hâkim şahsen, hissî olarak hiddet edip bir katile ölüm cezası verse, o hâkim katil olur. Demek adliye memurları, hislerden ve dış etkilerden bütün bütün âzâde ve serbest olmazsa, sureten adalet içinde müthiş günahlara girmek ihtimali var. Hem canilerin, kimsesizlerin ve muhaliflerin de bir hakkı var. Ve hakkını aramak için, gayet tarafsızcasına bir merci / başvuru merkezi isterler.     

     Bir zaman bir hâkim, bir hırsızın elini kestiği vakit; hiddet eseri gösterdiği için, ona dikkat eden âdil âmiri onu o görevden almış. Çünkü din namına, İlâhî Kanun hesabına kesse idi, nefsi ona acıyacak idi. Ve kalbi hiddet etmeyip, fakat merhamet de etmiyecek bir tarzda kesecekti. Demek, nefsine o hükümden bir hisse çıkardığı için adaletle iş görmemiştir.

     Hz. Ömer, hilafeti zamanında, âdi bir hristiyan ile mahkemede birlikte muhakeme olundular. Halbuki o hristiyan, İslâm hükümetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlara muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki, adalet müessesesi; hiçbir cereyana / akıma kapılmaz, hiçbir tarafgirliğe kaymaz. Bu, din ve vicdan hürriyetinin bir ana umdesi / temel fikridir ki; komünist olmıyan Doğu ve Batı’da, bütün dünya adalet müessese ve kurumlarında cari / geçerli ve hâkimdir.

     “Ve la teziru vaziretün vizre uhra.” (En’am: 164) / “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” Kesin hükmü, Kur’an’ın bir esas kanunudur. Muhabbet ve hakiki kardeşliği sağlar. Milleti ve memleketi büyük tehlikeden kurtarır. Bu kanun: “Birisinin hatasıyla başkası mes’ûl olamaz!” der. Kardeşi de olsa, aşireti ve taifesi de olsa, partisi de olsa, o cinayete şerik / ortak sayılmaz. Olsa olsa o cinayete bir çeşit tarafgirlikle yalnız manevi günahkâr sayılır. Dünyada değil ama Âhirette sorumlu olur.

     Evet, birisinin hatasıyla, başkası veya akrabası hatalı olmaz, cezayı hak etmez.

     İlahî iradenin bir düstur ve prensibi olan bu temel kanunu aman unutmayalım.

     Yurtta ve dünyada bu hususun, iyice yerleşmesi için, var gücümüzle çalışalım.

     “El için yanma nara, yak çubuğunu bak safanı ara!” demekten uzak duralım.

Cengiz Aytmatov ve Muhteşem 3 Eseri:

 BEYAZ GEMİ   

ELVEDÂ GÜLSARI 

TOPRAK ANA

 (Birinci Bölüm)

CENGİZ AYTMATOV

12 Aralık 1928 târihinde Kırgızistan’ın Talas vâdisinde yer alan Şeker Köyü’nde ailenin ilk çocuğu olarak dünyâya geldi. Onun hayatı, yazdığı romanlardan daha fazla okunmaya değer hâdiselerle doludur.     

Babası Törekul Aytmatov; seçkin bir devlet adamıydı. Rejim aleyhtarlığı sebebiyle cezâlandırılacağını tahmin ederek eşinin ve çocuklarının mukadder acı bir olaya şâhit olmamaları ve zarar görmemeleri için onları, Moskova’daki parti yönetiminin haberi olmadan Talas’a Ata-Yurt’a gönderdi. Zira Rusya’da irkî ve dînî mensûbiyeti sebebiyle uydurma suçlarla tevkif edilen, göstermelik bir muhakeme sonunda katledilen insanların çocukları öksüzler yurdunda toplanıyor; eşleri ise, çalışma kamplarına gönderilerek büyük hakaretlere ve tecavüzlere mâruz bırakılıyordu. Birçok kadının dayanamayarak intihar ettiği bu kamplardan birinde 22.000’den fazla ‘halk düşmanı karısı’nın hapsedildiği bilinirdi. Aytmatov, dostu ve meslektaşı Şahanov*’a şöyle anlatmıştı: ‘Henüz altı aylık olan küçük kardeşim Rosa ile birlikte dört kardeştik. Babam Bizi Kazan garına götürdü. Tren oradaydı. Kapıları açıktı. Vagonun biri bize rezerve edilmiş bölümlerden oluşuyordu. Altlı üstlü ranzalar vardı. Babam bunlardan ikisine bizi yerleştirdi. Ve vedalaştı. Annemin nasıl ağladığını ve babamın kendisine nasıl güçlükle hâkim olabildiğini görüyordum. Bu arada tren hareket etti ve yürümeye başladı. Babam uzun müddet, gücünün yettiği kadar pencerenin yanı sıra koştu, bize el salladı, salladı… Ben ranzanın üst tarafındaydım, her şeyi anlamıştım, en azından hissetmiştim birbirimizi bir daha asla göremeyecektik.’

Stalin diktası sebebiyle babasından koparılışının izlerini ömür boyu hafızasında taşıyan Cengiz Aytmatov’un mâruz kaldığı haksızlıklar, bununla da sınırlı kalmadı; sadece Törekul Aytmatov’un kardeşi olduğu için amcası Rızkulbek, rejim tarafından benzer gerekçelerle suçlanarak 1937’de öldürüldü. Dokuz yaşında iken kimsesiz ve savunmasız kalan Cengiz Aytmatov, İlgiz isimli bir erkek, Lyutsiya ve Roza isimli iki kız kardeşi ve annesinden oluşan ailenin bütün yükünü tek başına üstlenmek mebûriyetinde kaldı. Titrek, yürekli bir çocuğun zayıf ve nârin omuzları, bu ağır yükü taşımak kadar okulda, işyerinde ve toplumun her kesimindeki vebalı dışlanmalara, yok saymalara ve aşağılanmalara da katlanmak mecburiyetindeydi.

Aytmatov âilesi, Törekul Aytmatov’un katledildiğini yirmi yıl sonra öğrendi. Cengiz Aytmatov’un, tutunacak hiçbir dalı kalmamış olsa da; atalar yurdu niteliğine sâhip olan bu mekân, onu ve ailesini vebalı dışlamaların lânetinden korudu. Aytmatov, atalar ruhunun yandığı ocakta söze tutundu, böylesine mukaddes bir yerde atalar ruhu, söze dönüşerek zamanı aştı ve babaanne Ayımkan ve ‘Karakız Apa’nın anlatılarıyla Aytmatov’a ulaştı. Kırgız toprağının kişileşmiş biçimi olan bu iki insan, küçük Cengiz Aytmatov’a yalnızca masallar, efsaneler anlatmakla, mâniler, türküler söylemekle kalmadı; onun yaralı şuurunu bir psikiyatrist gibi sağlığına kavuşturdu. Böylece Aytmatov, ateşten semender* nitelikli bu değerlerin referansında koruyucu ve doğurgan bir sığınak olan söze dönüşerek, öyküsünü dinlediği toprakların adına geleceğe aktı.

Çocukluk dönemlerinden itibâren çalışmak mecburiyetinde kalması onu, iyi bir gözlemci yaptığı gibi bu yetenek, sonraki yıllarda yazacağı eserlere de malzeme oluşturdu. İkinci Dünyâ Savaşı’nın ağır şartları ile 1942’de okulu bırakarak köyüne geri döndüğünde Köy Sovyet’i (Kolhoz) sekreterliğine tâyin edildi. Burada -13 yaşında- cephe gerisi hizmetleri yürüten Aytmatov, bu süreçte vergi memurluğu/muhasebecilik ve Rusça öğretmenliği yaptı. Cephe gerisinde evladını/eşini yitirmiş, aç perişan, çâresiz insanların yüzüne yansıyan acıyı bizzat gözlemleyerek büyüyen Aytmatov, bu gözlemlerinin hâfızasında yarattığı etkiden, hemen hemen bütün eserlerinde faydalandı. Ruhunda derin yankılar uyandıran bu trajik gelişmeler; onu, ileride yazacağı öykü ve romanlarında bir savaş metafiziği kurmaya zorlayacaktı. Dolayısıyla gelenekli kültürün yaşayan tarafının yanı sıra İkinci Dünyâ Savaşı da Aytmatov’un yazarlık serüvenini şekillendiren önemli bir dönüm noktası oldu. İkinci Dünyâ Savaşı, yirmi milyona yakın insanını kaybeden Sovyetler Birliği’nde büyük bir trajedinin yaşanmasına sebebiyet verdi; açlık, acı, hüzün, yoksulluk, savaş travması ve arka arkaya yaşanılan kayıplar, bütün bir ortak payda hâline gelerek Aytmatov hikâyelerine yansıdı.

Cengiz Aytmatov, İkinci Dünyâ Savaşı’nın bitiminde 1946’da Cambul’daki Veteriner Okulu’na kaydoldu ve iki yıl okuduktan sonra 1948’de Kırgızistan Frunze’deki Tarım Enstitüsü’ne devam etti. Aytmatov, bu enstitüde iken hocasının tavsiyesi ile şiirden hikâyeye yöneldi. 1952’de Rusçaya çevrilerek Pravda’da yayımlanan ilk hikâyesi ‘Gazeteci Cyuda’yı yazdı. Daha sonra yazdıklarıyla edebiyat eleştirmenlerinin dikkatini çeken Aytmatov, yazı yeteneğini daha da geliştirmesi için, yaratıcı yazarlık dersleri veren Moskova’daki Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne dâvet edildi. 1956-1958 yılları arasında Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne devam etti. 1957’de ‘Yüzyüze’ başlıklı hikâyesini yazan Aytmatov, bu hikâyesinde insanın duygularıyla aklı arasında yaptığı seçimi tezli bir biçimde sorguladı. 1958’de ise asıl çıkışını yaptığı ‘Cemile’ başlıklı hikâyesini kaleme aldı ve hikâye, Sovyetlerin en tanınmış edebiyat dergisi Novy Mir (Yeni Dünyâ)’de yayımlandı. Devrin Sovyet edebiyat dünyâsında geniş yankılar uyandıran hikâye, haksız tenkitlere de mâruz kaldı. Eleştirilerin ve tartışmaların ortasında hikâye, Fransız eleştirmen Louis Aragon’un dikkatini çekti. Aragon, Cemile’yi ‘dünyânın en güzel aşk hikâyesi’ sözleriyle nitelendirerek Fransızcaya tercüme edip geniş bir takdimle yayımladı.

Dünyâda büyük yankı bulan Aragon’un sunuşundan sonra Aytmatov’un eserleri, dünyâ dillerine çevrildi ve tartışmalar da kendiliğinden sona erdi. Artık Cengiz Aytmatov, aldığı ilhamla dünyâya doğru akmakta; insanın zamanla, mekânla, sosyal ve siyâsî kimliğiyle değişmeyecek olan yönlerini, ezelden ebede yönelmiş gerçeğini anlatmaktaydı.

Stalin’in ölümünden sonra başlayan normalleşme sürecinde Kruşçev’in uyguladığı Anti-Stalinist politika, Aytmatov’un daha rahat hareket etmesine zemin hazırladı. 1957’de Sovyet Komünist Partisi’ne ve Sovyet Yazarlar Birliği’ne, 1958 yılında Moskova’da Edebiyat Fakültesi’ne kabul edildi. 1959 yılında Novy Mir’in editörlüğünü yaptı ve buradaki görevi 1967 yılına kadar devam etti. Novy Mir’den sonra Literaturnyi Kırgızistan dergisi editörlüğü ve beş yıl boyunca devam eden -1960-1965 yılları arasında- Pravda Gazetesi Orta Asya muhabirliğini yaptı.

Aldığı armağanlar:

1963 yılında ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ başlıklı hikâyelerden oluşan Steplerden ve Dağlardan Hikâyeler başlıklı hikâyeleriyle Lenin Edebiyat Ödülü’ne lâyık görüldü. 1968’de Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü’nü aldı ve aynı yıl Kırgızistan millî yazarı seçildi. 1969’da Asya-Afrika Halkları Kültürel Dayanışma Teşkilatı Başkan Yardımcılığına seçildi. 1978’de Yüksek Sovyet Prezidium’u tarafından ‘Sosyalist İşçi Kahramanı’ olarak mükâfatlandırıldı. Avrupa İlim, Sanat ve Edebiyat Akademisi ve Kırgızistan İlimler Akademisi üyeliklerinin yanı sıra Issık-Göl Forumu Başkanlığı gibi pek çok üst düzey üyeliklerde bulundu ve armağanlar aldı. Milletlerarası ilk armağanları olan Etruriya (İtalya-1979) ile Jawaharlal Neru Armağanını (Hindistan-1985) da bu yıllarda aldı. 1983’te, Gün Olur Asra Bedel ile ‘Büyük Sovyet Edebiyat Armağanı’nı ikinci defa kazandı. Daha sonra pek çok armağanlara lâyık görüldü. Sivil toplum kuruluşlarında ve komitelerde sekreter ve başkanlık yaptı. Kırgızistan’ı Sovyetler Birliği’ni ve Rusya’yı Lüksemburg, Hollanda ve Belçika’da büyükelçi olarak temsil etti.

Kürkürü ırmağının dağlardan aldığı ilhamı kulağına fısıldadığı bu küçük çocuk, 80. yaş yılını kutlamaya hazırlandığımız kendisinin de Gün Olur Asra Bedel romanının film çekimleri için Tataristan’ın başşehri Kazan’a gittiği bir zamanda -16 Mayıs 2008- târihinde rahatsızlandı. Ve böbrek yetmezliği teşhisiyle tedavi için Almanya’ya götürüldü. Nürnberg şehrinde tedavi gören Cengiz Aytmatov, 10 Haziran 2008’de ebedî âleme intikal etti. Evli ve dört çocuk babası olan yazar, 1937’de babasıyla beraber 137 aydının gizlice kurşuna dizilip gömüldüğü Bişkek’teki Ata-Beyit’te toprağa verildi.

Cengiz Aytmatov’un Manas Destanı başta olmak üzere Kırgız kültürünün binlerce yıllık sözlü geleneği olan masallar/efsâneler/ türküler/inanmalar olmak üzere kitap hâlinde yayınlanmış eserleri:

Yüz Yüze (1957), Deve Gözü (1960), İlk Öğretmen (1961), Al Yazmalım Selvi Boylum (1963), Toprak Ana (1963), Kızıl Elma (1964), Elveda Gülsarı (1968), Oğulla Buluşma (1969), Beyaz Gemi (1970), Fuji Dağının Tepesi (1973), Erken Gelen Turnalar (1975), Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek (1977), Gün Uzar Yüzyıl Olur (1980), Dişi Kurdun Rüyaları (1986), Beyaz Yağmur (1990), Cengiz Han’a Küsen Bulut (1990), Yıldırım Sesli Manasçı (1990), Kassandra Damgası (1995), Kuz Başındaki Avcının Çığlığı (1997), Çocukluğum (1998), Sokrat’ı Anma Gecesi (2000), Sultan Murat (2016).

Eserlerini kendisi olma kaygısının refakatinde biçimlendiren Cengiz Aytmatov, evrenin şuurunda gelecek adına yanan bir çıraydı. Suların, toprağın, ateşin ve rüzgârın sırrını ödünçleyen bu bilge insan, anlatılarına dönüşen varlığıyla daha nice yüzyıllar yaşamaya ve bir sis çanı gibi insanlığı uyarmaya devam edecekti.

Cengiz Aytmatov’un parıltılı düşüncelerinden bâzıları:

*Nerede, hangi zamanda, hangi mekânda olursa olsun ve hangi mensubiyete bağlı bulunursa bulunsun; insan türünden birine verilen zarar, bütün insanlığa verilmiş zarardır.. Doğrusu insan, başkalarını anlatırken hep kendini arardı. Aytmatov da başkalarının öyküsünü anlatırken hep kendini bulmaya çalıştı. Simurg kuşu gibi, hem bütün insanlarda kendini hem de kendinde bütün insanlığı duymaya çalıştı.

*Dünyânın tamamının problemlerine ışık tutmak için gayret etti. Aytmatov’u başarılı kılan en önemli etken, mahallî ve millî değerleri cihanşümul bakış açısıyla anlatma yeteneğiydi. Zira nasıl damla, deryânın bütün özelliklerini içerirse, insanî açıdan millî bir değer de pekâlâ beynelmilel mânâda insanî açılımları taşıyabilirdi. Önemli olan basit, sıradan insanların içindeki büyük insanı yakalama ve anlatabilme kudretine erişebilmekti. Aytmatov bu kudretini aslâ mahallî ve folklorik söyleme takılıp kalarak yansıtmadı; yazarın anlatılarında folklorik malzeme, kendi anlatımıyla doku uyuşmazlığına girmezdi.

*Beynelmilel düzenin minyatür bir modeli olarak tasarladığı Şeker Köyü’nü, kurduğu zaman-mekân ötesi bağlantılarla bir insanlık laboratuvarına dönüştürdü; eserlerindeki kişi ve olayları, bütün insanlığın serüvenine ortak bir payda oluşturacak kadar tarafsız bir bakış açısıyla metne taşıdı.

*Aytmatov kalemini, hiçbir zaman ideolojik şartlanmaların ve şahsî hırsların kullanımına vermedi. Öyle ki, babasını, amcasını katlederek çocukluk hayallerini elinden alan ve bütün Sovyetler Birliği’ni modern bir hapishaneye çeviren Stalin’e bile doğrudan saldırmadı. O, dünyâ problemlerinin kesiştiği bir prizma gibi insanlığın bütün sevinç ve acılarını kendinde tecrübe ederek yansıttı.

*Bütün ideolojik, siyâsî ve dînî şartlanmaları, mankurtlaşan insanın yeniden kendine dönebilmesini, örtük nitelikli kurtuluş/dönüş imgeleri olarak sundu.

Prof. Dr. Ramazan Korkmaz’ın hazırladığı metinden faydalanılmıştır.

*Şahanov: Muhtar Şahanov:1942 yılında Kazakisitan’ın Çimkent vilâyetinde doğdu. Bürokrat, büyükelçi, şâir ve yazar. Genç yaşından itibaren Kazakistan’ın bağımsızlık mücâdelesinde önemli roller üstlendi ve başarılı oldu.

*Semender: Masal ve destanlarda adı geçen, ateşe atıldığında yanmadığı ve hattâ ateşi söndürdüğü ileri sürülen bir sürüngen.

(Devam Edecek)

G ü d ü m l ü m

Sür beni atım yatağına ömrün

Gri bir kurşun ol göğsüme gir!

Yürü sonsuzluğuma sis üzerinde

Zinde bir ölüm ol ruhumu emzir

 Sansasyonel bir ağıt tünedi güne

Gene silme tepesinde anıttır şiir

 Dağların kahrını omza vurmuşum

Oturmuşum suyun başına kelepir

 Eririm, tetiklenirim katlime emir

Katilimdir kendimin kendim katilimdir

—                  9 Kasım 1993 – Konya Akşehir 

Kırk  Hadis’ten  Seçkiler

     – Ameller niyetlere göredir. Herkes için niyet ettiği şey vardır…

     – İslâm beş esas üzerine bina olunmuştur. Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve ramazan orucunu tutmak.

     – İman, yetmiş küsur şûbedir. En üstünü Lâ ilâhe illallah demek, en aşağısı da yoldan eziyet verici bir şeyi kaldırmaktır. Utanmak da imândan bir şubedir.

     – Sizden biriniz, ben ona babasından, oğlundan ve bütün insanlardan daha sevimli olmadığım sürece iman etmiş olamaz.

     – Kimde şu üç şey bulunursa, imanın tadını alır: Allah ve Rasûlü’nü diğer her şeyden daha çok sevmek, bir kulu sadece Allah için sevmek, Allah onu kâfirlikten kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmekten, ateşe atılmaktan korkarcasına korkmak.

     – Allah’ın kullar üzerindeki hakkı, O’na ibadet etmeleri ve başka bir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakları ise, Allah’a başka bir şeyi ortak koşmayan kişilere azap etmemesidir.

     – Yedi helâk edici büyük günahtan sakının: Allah’a şirk (ortak) koşmak, sihir yapmak, insan öldürmek -ki hukûkî yollarla olan dışında Allah bunu yasaklamıştır-, fâiz yemek, yetim malı yemek, savaş günü kaçmak, iffetli kadınlara iftira etmek.

     – Cenâb-ı Hakk, ümmetimin aklından geçip de yapmadığı veya söylemediği şeyleri affetmiştir.

     – Kul, Cennet ehlinden olduğu hâlde cehennemliklerin amelini yapar, Cehennem ehli olmasına rağmen de cennetliklerin yaptığı işi yapar. Ameller sonlara göredir (günahkâr bir kişi ömrünün son döneminde tevbe ederek Cennetlik olabilir, bunun tersi de mümkündür).

     – Kim bu işimizde (dinimizde) onda olmayan (dinin ruhuna uymayan) bir şey uydurursa o reddedilir.

     – Allah bir kişinin hayrını isterse, onu dinde ince anlayışlı yapar. Ben yemin ederim Allah verir.

     – Kim abdest alır ve abdestini güzelce tamamlarsa bedeninden hataları ve günahları çıkar, hatta tırnak altlarından bile çıkar.

     – Birinizin kapısı önünden nehir aksa ve o kişi bu nehirden her gün beş defa yıkansa onda kirden eser kalır mı?…İşte beş vakit namaz da böyledir, Allah onlar ile hataları siler.

     – İkindi namazını kaçıran kişi, ailesini ve malını kaybeden gibidir.

     – Sabah akşam namaz kılan Cennet’e girer.

     – Müslümanın müslüman üzerinde beş hakkı vardır: Selâm vermek, hastalanınca ziyaretine gitmek, cenazesine iştirak etmek, davetine icabet etmek, aksırınca rahmet dilemek.

     – Müslümanın mâruz kaldığı her dert, hastalık, keder, hüzün, eziyet, gam, hatta kendisine batan her diken sebebiyle Cenab-ı Hakk onun hatalarını örter.

     – Şehitler beş gruptur: Tâûndan (salgın vebâdan) ölen, karın ağrısından ölen, suda boğulan, göçük altında kalan ve Allah yolunda şehid olan kişi.

     – Bir kişi Allah yolunda, bir gün oruç tutarsa, Allah onun yüzünü ateşten (Cehennem’den) yetmiş yıl uzaklaştırır.

     – Sizden biriniz bir mescide girdiğinde, oturmadan önce iki rekat namaz kılsın.

     – Cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi kat daha üstündür.

     – Hz. Peygamber namazda o kadar çok ayakta kaldı ki, ayakları şişti. Kendisine: Niçin böyle yapıyorsun, oysa senin geçmiş ve gelecek günahların bağışlanmıştır, denince o: Çok şükreden bir kul olmayayım mı? Diye cevap verdi.

     – Allah’ın en çok sevdiği ameller, az da olsa devamlı olandır.

     (İmâm-ı Rabbânî, Mânevî Yolculuklar, Çeviren ve Yayına Hazırlayan: Prof. Dr. Necdet Tosun,

s: 43 – 48)

Esad Sonrası Suriye

Beşar Esad 13 yıllık bir direnişten sonra en güçlü olduğu zannedilen bir zamanda yıkıldı. Esad daha düne kadar, T.C. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın görüşme taleplerine karşı, üstenci bir üslupla, “işgal etiğiniz yerlerimizden çıkın öyle görüşelim” diyordu.

Aynı Esad, henüz bir devlet bile olmayan, HTŞ kuvvetlerine 12 gün içinde hiç savaşmadan ülkenin en önemli şehirlerini teslim etti. Kendisi de ülke dışına kaçtı. (HTŞ, Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu/ SMO ile birlikte hareket ediyor.)

Aslında bütün gücünü Rusya ve İran’dan aldığı desteğe bağlı olduğu anlaşılan Esad Suriye’si öz kaynakları ve kendi insan gücüne dayanmayan totaliter yönetimler için ibret teşkil etmeli.

Mart 2003’te çöken Saddam’ın yönettiği Irak’ın ordusu gibi, Suriye Ordusu da savaşmadan çöktü. Kurtarılan / fethedilen şehirler normal savaşlarda şiddetli çatışmalar ve sonrasında yenen tarafın düzenli ordu birliklerinin işgali görüntülerine sahne olur. Oysaki Halep, Hama, Humus ve Şam’ın HTŞ güçleri eline geçişinde -düzenli birlikler değil- motosikletli, otomobilli, kamyonlu eli silahlı üniformasız insanların ve sivil kişilerin adı geçen şehirlere akın akın gidişlerini izledik.

Rusya’nın Ukrayna’da gücünü önemli ölçüde kaybettiği, İran’ın Suriye’de ve İsrail’le çatıştığı alanlarda güç kaybettiği için müdahale dahi edemediği, Esad’a bağlı rejim ordusundan komutanların çoğunun muhalefet kanadına geçtiği görüldü.

****

Türkiye’de sığınmacılara karşı kamuoyu oluşturmada öncü olan Prof. Dr. Ümit Özdağ, Zafer Partisi kurultayında yaptığı açıklamada Esad rejiminin sona ermesini yorumladı:

“Erdoğan şöyle söyledi: ‘Kazasız belasız bir Şam’a varsalar…’ Bunun bir savaş olmadığını bundan daha iyi kimse açıklayamazdı.

HTŞ’nin baskın saldırısı eğer AKP’nin bilgisi dışındaysa burnunuzun dibinde neyin olduğunu bilmiyorsunuz demektir. HTŞ Saldırısı bilginiz dahilindeyse Amerika ve İsrail ile ortak operasyon yapıyorsunuz demektir. Biliyoruz ki bu sizin bilginiz dahilinde oldu. Demek Netanyahu ile aranız o kadar bozuk değilmiş.

IŞİD’in oynadığı rolü, HTŞ’nin oynadığını görüyoruz. HTŞ, eski El-Kaide, bunu da inkâr etmiyorlar zaten. Şam rejimi düştü, şimdi Suriye’de yeni iktidar ve toprak paylaşımı savaşı başlayacak. Özetle PKK / YPG terör ordusu Suriye’de altın vuruşu yapmaya hazırlanıyor.”

****

Şu sıralarda Rusya’nın bir anlaşma sonucu mu yoksa güçsüz kaldığı için mi müdahale etmediğini bilmiyoruz. Ama “sıcak denizlere inme hayalini” tam da gerçekleştirmiş iken bundan kolay vazgeçeceğini düşünmek mantıklı değil.

Bu savaştan Suriye’den sonra en zararlı çıkanın İran olacağı kesinleşti gibi. Yıllardan beri yaptığı büyük fedakarlıklarla bölgede kazandığı gücü yakında sıfırlanacak görünüyor.

ABD’nin ise PKK/PYD devletini kurup, Türkiye’nin tanımasını ve desteğini sağlayıp bu garnizon devleti güçlendirmeden bu coğrafyadan çekilmesi beklenmiyor. İsrail ise bu projenin ortağı olarak gelişmelerden memnun.

**********************************

Suriyeli Sığınmacı ve Kaçakların Ülkelerine Dönüşü

Suriye’de Esad rejiminin sona ermesinin Türkiye’ye bir hareket alanı kazandırabileceği öngörülüyor.

Bu gelişmelerden sonra Dışişleri Bakanı Hakan Fidan “Ülkelerini terk etmek durumunda olan milyonlarca Suriyeli artık ülkelerine geri dönebilirler” dedi.

Aynı konuda Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ “Saray rejimi ülkemizin öyle bir jeopolitik tuzağa düşmesine yol açmıştır ki Cumhuriyet tarihimizin ortaya yaşamsal kriz çıkartacak kadar ağır bir hatası olmuştur. Önümüzdeki dönemde ülkemiz, Erdoğan’ın Suriye’de yaptıklarının bedelini ne yazık ki ödeyecektir. Ama artık ‘Esad gitmeden Suriyelileri gönderemeyiz’ bahanesi ortadan kalkmıştır.”

Suriye’de Esad rejiminin çökmesinden sonrası için muhtemel gelişmeleri öngörmek çok önemli.

Taha Akyol’un isabetle belirttiği gibi, “Şimdi iki tehlike var: Afganistan’da Rus işgali bittikten sonra birbirlerinin kanını emen mücahit örgütleri gibi muhalifler birbirine düşer mi? HTŞ Talibanlaşır mı? İkisi de yeni bir felaket olur?”

“HTŞ’nin Talibanlaşması iç savaşı bu defa farklı bir zeminde, muhalifler arasında veya din-laiklik geriliminde yeniden körükleyebilir ve Türkiye’nin on yıllık göçmen faturasını kabartabilir. Yeni bir felaket olur.”

Bu durumda “hele bir neler olacak görelim, tam bir istikrar olsun, gerekirse ondan sonra Suriyeli sığınmacıları gönderelim” diye düşünmemiz doğru olmaz, kanaatindeyim.

Mademki “Türkiye’ye sığınan Suriyeliler Esad rejiminden kaçtıkları için geldiler”, en kısa zamanda ülkelerine dönmeleri sağlanmalıdır. Bundan sonraki gelişmelerde kendi ülkelerinde karar verici olmaları daha doğrudur.

********************************

Öcalan Açılımı Ne Olacak?

Daha önce de yazdığım gibi, Türkiye’de yeni açılım süreci başlatma girişiminin Ortadoğu’daki gelişmelerle çok yakın bağı olduğu açıktır.

Erdoğan ve Bahçeli ikilisinin Öcalan Açılımını başlatması, Suriye’de başlayan yeni dönem hakkında önceden bilgileri olduğunu gösteriyor.

ABD’nin PKK/PYD devletini destekleme karşılığında Türkiye’ye veya Türkiye’yi yönetenlere bazı imkanlar sağlaması söz konusu olabilir.

Ne diyorlardı? “Bu proje sadece Türkiye’deki Kürt sorununun çözümüne yönelik değil. Projeye göre Ortadoğu Kürtleriyle büyük bir ittifak kurulacak.” “Proje 5 yıl içinde yapılacak. Türkiye halkı ve Kürtler projeye hazır olana kadar proje adım adım inşa edilecek…  (https://bit.ly/Rudaw-Semavi)

O halde büyük proje için Suriye’deki son gelişmeler bir fırsat olarak kullanılacaktır.

Çünkü ben HTŞ’nin de PKK/PYD’nin de patronunun aynı olduğunu, aynı merkezden yönetildiğini düşünüyorum.

Doç. Dr. Ömer Lütfi Taşcıoğlu’nun Tahlilleri ile Türkiye’ye Yönelik Dış ve İç Tehditler ve Alınacak Tedbirler

(İkinci (Son) Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: YSK DEM partili Belediye Başkan ve Meclis üyelerinden haklarında hukuki takibat bulunan bazı kişilerin de yerel seçimlere katılmalarına izin verdi. Daha sonra İçişleri Bakanlığı bu belediyelere kayyım tâyin etti. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Doç. Dr. Ömer Lütfi Taşcıoğlu: 2015 yılında Hendek Operasyonları sırasında ‘terör örgütü PKK’ya yardım’ suçundan 5 yıl, ‘PKK sizi tükürüğünde boğar’ sözleri sebebiyle de ‘örgüt propagandası yapmaktan’ 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırılan DEM Partili Abdullah Zeydan; 2023 yılının Nisan ayında Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesine başvuruda bulunarak 4 Nisan 2023’te memnu haklarının iâdesi kararını çıkartmış ve Belediye Başkan adayı olarak 31 Mart 2024 yerel seçimlerine katılmıştır.

Ancak Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi Zeydan hakkında verdiği kararın ‘Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ‘görüldü’ işleminin yapılmaması sebebiyle kararın usulen kesinleşmiş sayılamayacağını belirterek Zeydan’a daha önce iâde edilen memnu hakkının geri alınmasına hükmetmiş ve bu karar üzerine Van İl Seçim Kurulu mazbatanın en çok oy alan ikinci aday olan Abdulahat Arvas’a verilmesine oyçokluğuyla karar vermiştir.

Zeydan’ın mazbatasının iptalini tâkiben DEM Parti Yüksek Seçim Kuruluna (YSK) itirazda bulunmuş ve DEM Partinin kışkırttığı Zeydan destekçileri sokaklara dökülerek terör eylemlerini başlatmıştır. Terör eylemleri devam ederken DEM Partinin itirazını görüşen YSK; Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin Zeydan’a iâde edilen memnu hakkın geri açılmasına ilişkin kararına ve ‘Anayasa’nın 76. Maddesindeki terör suçundan hüküm giymiş olanlar affa uğrasalar bile seçilemezler hükmüne rağmen’ mazbatanın Zeydan’a verilmesi kararını almıştır.

‘PKK sizi tükürüğüyle boğar’ diyen birisine mahkeme kararı ve Anayasanın âmir hükümleri hilafına mazbata vererek YSK kendi kurumunu halkın nazarında terör örgütü destekçisi birini mükâfatlandıran ve sokağa dökülenlerin baskıları sonucunda kararını değiştirmek mecbûriyetinde kalan bir kurum durumuna düşürmüştür.

Ben 1915 yılında Van’dan Ermeni zulmünden canlarını kurtarmak üzere vatan topraklarını bırakarak batıya göç eden Vanlı bir ailenin torunu olarak; Ermeni zulmünden en büyük zararı gören ve 217.132 şehit veren Van vilâyetine ‘Şehit Van’ adının verilmesi için Meclis’te grubu bulunan partilere (DEM Parti hâriç) iletilmek üzere bir kanun tasarısı taslağı hazırlamıştım. YSK’nın son kararından ve Van’daki bölücülerin sokak eylemlerinden sonra söz konusu tasarıyı işlerliğe koymayı bu şahıs Belediye Başkanlığından ayrılıncaya kadar ertelemeye karar verdim. Bir Vanlı olarak; terör örgütü PKK’yı övdüğü ve kendi ordusuna hakaret ettiği açıkça görülen bir şahsın Van Belediye Başkanı olarak görev yapmasından Vanlılar adına utanç duyuyorum.

Daha sonra İstanbul Esenyurt, Mardin, Tunceli, Ovacık, Batman, Halfeti ve Bahçesaray’ın DEM Partili Belediye Başkanları görevden alınarak Belediye Başkanlıklarına kayyım tâyin edildi. Kayyım tâyinlerini gerekli ama yetersiz buluyorum. Terör suçundan hüküm giymiş adaylara mazbatalarının verilmesi YSK’nın büyük bir ayıbı ve vebâlidir. Bu kapsamda bu kararları veren YSK üyelerinin de yargılanmaları gerektiğini düşünüyorum.

Çetinoğlu: Bütün bu değerlendirmeler ışığında çözüm önerileriniz var mı?

Doç. Dr. Taşcıoğlu: Yukarıda belirttiğim tehlikelerin önlenebilmesi için alınabilecek tedbirler şunlardır:

1-PKK terör örgütü ile ilişkileri artık ayyuka çıkan HDP ile ilgili her türlü bilgi ve belgeler önüne konduğu halde sözde iş yükü bahânesiyle HDP dâvâsını ele almayarak terörün devâmına dolaylı yoldan destek sağlayan Anayasa Mahkemesi’nin önceki Başkanı ve Başkanla birlikte HDP lehine oy kullanan üyeleri, ayrıca Anayasaya aykırı olarak Van Belediye Başkanlığı mazbatasını seçilme yeterliği olmayan adaya veren YSK üyeleri yargılanmalıdır. Ancak söz konusu yargılamanın Anayasa ve AYM’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki 6216 sayılı Kanun gereğince Yüce Divan sıfatıyla AYM tarafından yapılacak olması AYM yargıçlarının kendi Başkan ve üyelerinin fiillerine uyan müeyyideleri uygulamaları ihtimalini zayıflatan niteliktedir. Yine de AYM’nin bahsi geçen başkanı ve üyeleri ile Anayasayı çiğneyen YSK üyeleri için suç duyurusunda bulunulması devletin bekası açısından gereklidir ve en azından Türk milletinin HDP’yi kapatma dâvâsını sürüncemede bırakan AYM’nin önceki Başkan ve üyelerinin ve Anayasayı ihlal eden YSK üyelerinin yaptıklarını affetmeyeceği gerçeğinin görülmesine vesile olacaktır.

2-Meclis Başkanlığı ve Meclis’te grubu bulunan partiler Anayasa’dan ‘Türk’ ifâdesini çıkarmak ve Anayasa’nın değiştirilemez ilk dört maddesini işlersiz hâle getirmek üzere tasarlandığı anlaşılan Anayasa değişikliğinden vaz geçmelidir.

3-ABD’nin ve İsrail’in ülkemizin güneyinde PKK/PYD/YPG/IŞİD ve benzerleri üzerinden kendilerine bir kara ordusu kurmaları ve içerden de iş birliği ile ‘Metal Fırtına’ kitabındaki kurguda olduğu gibi Türkiye’yi hem güneyden hem de Yunanistan üzerinden batıdan kuşatmaları engellenmelidir. Bu maksatla Suriye ile iş birliği yapılmalıdır.

Aksi halde müstakbel bir harpte Türkiye birden fazla cephede savaşmak ve 1915’te olduğu gibi ayrılıkçı unsurlarla mücâdele için geri bölgesine kuvvet ayırmak mecburiyetinde kalacaktır.

Bu kapsamda Türkiye hem ikili ilişkilerde hem de NATO toplantılarında ABD’nin, İsrail’in ve Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik terör eylemlerini desteklediklerini ve bu durumun devamı hâlinde Türkiye’nin terörle mücâdele ederken teröre destek ve eğitim veren ABD, İsrail ve Yunan unsurlarını da ateş altına almak mecburiyetinde kalacağı ve bunun sorumlusunun Türkiye olmayacağı mesajı ilgili ülkelere iletilmelidir.

4-Mahallî idârelerin gelir kaynaklarını düzenleyen 5779 ve 63360 sayılı kanunlarda gerekli değişiklikler yapılarak İl Özel İdarelerine ve Belediyelere genel bütçe vergi gelirlerinden tahsis edilen paylar mâkul seviyede aşağı çekilmeli, belediye başkanlarının kamu kaynaklarını arzu ettikleri gibi sorumsuz şekilde harcamalarının önüne geçilmeli ve belediyeler rant kapısı olmaktan çıkarılmalıdır. Bu kapsamda Belediyelerin ihtiyaç duydukları kaynaklar nüfusları ve alt yapı ihtiyaçlarıyla orantılı olarak merkezi yönetim tarafından tahsis edilmelidir.

5-Belediyelerin ve medyanın yabancı ülkelerin kontrolü altına girmesine yol açabilecek olan yabancı ülkelerden borç, yardım ve bağış almalarının önlenebilmesi için Belediyeler Kanunu’nda ve Basın Kanunu’nda gerekli düzenlemeler yapılmalı ve etki ajanlığı yasası süratle çıkarılmalıdır.

6-Ağır ekonomik kriz altında ezilen halk kitlelerinin insanca yaşayabileceği bir ortamın sağlanabilmesi için geçmişte özelleştirilen petrol, doğal gaz, elektrik, ulaştırma, haberleşme ve benzeri kuruluşlar ile özel sektöre devredilen madenler devlet tarafından geri alınmalı ve bunların sundukları hizmetlerin fiyatları devletin denetimi altında tutulmalıdır.

7-Ekonominin başına uluslararası ekonomik kuruluşların çıkarlarına göre hareket eden kişiler yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk milletinin çıkarlarını öncelikleyen kişiler getirilmelidir.

Yukarıda belirtilen tedbirler alınmadığı takdirde Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasının tehlike altına gireceği gerçeği gözden uzak tutulmamalıdır.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Efendim.

  Doç. Dr. ÖMER LÜTFİ TAŞCIOĞLU 1970 yılında Kara Harp Okulu’ndan mezun olduktan sonra 1974 yılında Hava İndirme Tugayı 1. Paraşüt Taburu’nda Kıbrıs Barış Harekâtına katıldı. Kara Kuvvetlerine bağlı çeşitli birliklerde ve Genelkurmay Plan ve Prensipler Başkanlığı’nda görev yapan Taşcıoğlu Birinci Körfez Savaşı döneminde TSK’nin Amman Askerî Ataşeliği görevini icra etti. 1991-1995 yılları arasında terörle mücâdelede görev alan Ömer Lütfi Taşcıoğlu 31 yıl hizmet yaptığı Türk Silahlı Kuvvetleri’nden 30 Ağustos 2001’de kadrosuzluk sebebiyle emekliye ayrıldı ve emekli olduktan sonra Genelkurmay Başkanlığı Stratejik Araştırma Merkezi (SAREM)’ de görev yaptı. Kara Harp Okulu’ndan, Harp Akademileri’nden, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olan Ömer Lütfi Taşcıoğlu, ‘Belgelere Göre Türk Ermeni İlişkilerinde Katliam ve Soykırım İddiaları’ konulu doktora tezini 2014 yılı Haziran ayında Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Milletlerarası İlişkiler Bölümünde tamamladı ve 2020 yılında Milletlerarası İlişkiler alanında Doçent unvanını aldı.   Ö. Lütfi Taşcıoğlu 2018-2020 yılları arasında Ufuk Üniversitesi İktisâdi ve İdârî Bilimler Fakültesi Siyâset Bilimi ve Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nde ve 2018-2022 yılları arasında Ankara Hacı Bayram Veli (HBV) Üniversitesi Târih Bölümünde misâfir öğretim üyesi olarak görev yaptı. 2024 yılı Güz Döneminden itibâren Başkent Üniversitesi Milletlerarası İlişkiler Bölümünde misâfir öğretim üyesi olarak göreve başlayacaktır. Ömer Lütfi Taşçıoğlu’nun; Türkiye-AB ilişkileri, Türkiye-ABD ilişkileri, Türk-Ermeni ilişkileri, Kıbrıs, Ege ve Doğu Akdeniz problemleri, Türk-Yunan ilişkileri konularında Türkçe ve İngilizce dillerinde yazılmış 33 makalesi ve 7 Milletlerarası kitabı mevcuttur. ‘Türk-Ermeni İlişkilerindeki Târihî Gerçekler” adlı kitabı 7 yabancı dile çevrilmiştir.            Fanatik Ermeniler ve Yunanlılarla Mücâdele (FEYM) Grubu’nun Başkanı olan ve Ermeni soykırım kararlarının alınmasını önlemek maksadıyla Papa Francis’e, ABD Kongre üyelerine, Avrupa Parlamentosu milletvekillerine ve Mısır Arap Cumhuriyeti Parlamentosu’na gönderilen yazıları kaleme alan Ö. Lütfi Taşcıoğlu Millî Strateji Araştırma Kurulu (MİSAK) Yönetim Kurulu’nun, ANKA Enstitüsü İlmî Danışma Kurulu’nun ve Türk-Ermeni Konusunu Araştırma (TEKAR) Vakfı Mütevelli Heyeti’nin üyesidir.

Beyinler Göçüyor

Toplum Çalışmaları Enstitüsünde  bu defa da beyin göçü konulu bir rapor geldi. Enstitü, kâr gayesi gütmeyen bir sivil toplum kuruluşu. Kamuoyu yoklamaları yapıyor fakat başka faaliyetleri de var. Belirli konularda, daha önce yapılmış çalışmaları birleştirip uzman raporları hazırlıyorlar. Anketlerin, istatistiklerin birleştirilip yorumlanmasına verilen isimle “metaanaliz” yapıyorlar.

Türkiye’nin Beyin Göçü Raporu’unda da böyle çalışılmış: Dünya Kalkınma Raporu, Eurostat, OECD, Dünya Bankası, YÖK, TÜİK ve daha birçok kurum ve yayından yararlanılmış. 

Önce genel olarak hangi ülkeler daha çok göç alıyor, hangileri daha çok veriyor diye sorulmuş. 2020 itibarıyla çok göç almış beş ülke; ABD, Almanya, Suudi Arabistan, Rusya ve Birleşik Krallık. En çok göç verenler Hindistan, Meksika, Rusya, Çin ve Suriye. Her iki listede de Rusya’nın bulunması ilgi çekici. 

Beyin göçü ne ve ne kadar?

Önce beyin göçünün tarifini yapmalı. Beyin göçünü alelade göçten ayıran özellikleri belirlemek gerekiyor. Tarif şöyle: “Eğer bir ülkeden göç edenler arasında, yüksek tahsillilerin oranı ülkedeki yüksek tahsilli oranının üstündeyse o ülke beyin göçü veriyor demektir.” Yani nüfusun ortalaması değil, bir bakıma beyince zenginleştirilmiş bir bölümü ülkeyi terk ederse bu beyin göçü oluyor. Süt ve kaymak benzetmesi çok uygun. Süt kabına bir kepçe daldırılıp ne gelirse alınmıyor. Kaymak sıyrılıp göçüyor. Göç veren ülke de beyin fakirleşmesine uğruyor tabii. Grafikte Türkiye’yi buluyoruz. Yurt içinde, yükseköğrenimlilerin nüfusa oranı %9 görünüyor. Göç edenlerde, yükseköğrenimli oranı %21. Lafla, hamasetle değil, rakamlarla apaçık görünen bir beyin kaybı var. Çin (%3-%47) ve Hindistan’ın (%7- %39) kaymağı sıyırma sürecini daha da açık gösteriyor. 

Beyin veren ülke tarafını ölçtüğünüzde durum bu. Alan ülkelere de bakılmış. Alan ülkeler kaymağı ne kadar sıyırıyor? Bunun ölçüsü de şöyle konmuş. Diyelim ki ülkeye göçle gelmiş 100 kişiden 20’si yüksek tahsilli. Bunlar arasında dışarıda doğup da gelenlerdeki yüksek tahsil oranına bakılıyor. Bu taze göçmenlerde, eğitimli oran %20’nin üstündeyse ülke elindeki göçmenlerden daha kalitelisini ithal ediyor demektir. Eğitimlileri almada başı çeken ülkeler; Yeni Zelanda, Avustralya, İsviçre, Kanada, Avusturya, İsrail ve Norveç. Ellerindekinden daha az tahsillileri almış ülkeler de var. Beyin ithalinde başarısızlar: Meksika, Kolombiya, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan.

Geri kabul

Geri Kabul Anlaşması’nı hatırlıyor musunuz? Türkiye’den Avrupa’ya giden kaçak göçmenler Avrupa’da yakalandığında, bunları Türkiye geri kabul edecekti. Geçende eski Alman Şansölyesi Angela Merkel de bu anlaşmamızdan bahsetti. Avrupa, Türkiye’deki göçmenlerden kalitelileri seçip alma hakkını saklı tutuyordu. Pek övüneceğimiz bir anlaşma değil herhâlde. Neyse biz, Karlofça, Ayastefanos, Sevr görüp de batmamış bir ülkeyiz. 

Toplum Çalışmaları Enstitüsünün raporuna dönersek: Müzmin âdetimizdir. Olumsuzlukları sıralayıp “Vah vah. Bak batıyoruz işte.” deyip toplantılarımızı sonlandırırız. Raporu hazırlayan Yağmur Uzunırmak, işi vah vah’ta bırakmamış, niçin gidiyorlar ve ne yapmalıyız sorularına da cevap aramış. 

Gidişin önde gelen iki sebebi, daha müreffeh bir hayat arzusu ve gidenlerin Türkiye’deki iş çevresi için fazla nitelikli olması. Daha zengin olsak… Bir türlü beceremediğimiz bir iş. Kendimizle iyi yarışıyoruz da marifet dünyayla yarışmak. Raporda 1961-2023 arasında dünya ortalamasının üstünde büyümekle birlikte pek pek övünülecek sonuçlar almadığımız görünüyor. Allahtan zengin ülkeler daha yavaş büyüyor da ortalama aşağı çekiliyor. İrlanda ve Güney Kore ile Türkiye’yle mukayeseli büyüme, büyüyememe grafiklerini “Aya Sert İniş” başlıklı yazımda vermiştim. Bu işin “daha müreffeh bir hayat arzusu” kısmı. 

Peki çare?

Üstün donanımlı gençlere iş arzının bulunmaması ikinci ciddi sebep. Bir uzmanlık konusunda bilim, teknoloji, endüstri, finansmanın bir arada bulunduğu öbeklerin yokluğu. Buna o işin ekosistemi de deniyor. Michael Porter’in, Ülkelerin Rekabet Avantajı çalışmasında uzun uzun anlattığı öbeklerin yokluğu. (The Competitive Advantage of Nations- henüz zahmet edip çevirmemişiz.)

Yağmur Uzunırmak’ın bir sorusu daha var: Bu gidenler yüksek eğitimli idi. Gittikten sonra hem insan sermayesi hem de kurdukları ilişki ağları açısından birikimleri azalmadı, arttı. Acaba Türkiye onlardan yararlanamaz mı? Buna olumlu cevap vermiş ülke örnekleri var. Mesela Hindistan’da, gidenlerin bir kısmı yıllar sonra geri dönüp birikimlerini Hint işletmelerine dönüştürmüşler. Hatta geri dönmeden bile ülkelerine yararlı olabiliyorlar. Uğur Akçiğit hocanın ve arkadaşlarının Türkiye Akademik Diaspora Raporu: Beyin Göçünden Beyin Gücüne çalışmasında gösterdiği gibi. Giden akademisyenin verimi ortalama %27 artmış ama Türkiye’de iş birliği yaptığı arkadaşlarının verimi de buna yakın oranda yükselmiş. 

Doğru adımlarla beyin göçünü bile beyin zenginleşmesine ve onu ülke zenginleşmesine çevirmek mümkün. Türkiye Yüzyılı propaganda ile değil, beyinlerle yükselir. Beyinler göçüyor – Milli Düşünce Merkezi

Şeyh Nazım Kıbrısi

 Şeyh Nazım Kıbrısi (1922 Larnaka-2014 İstanbul), Nakşibendî tarikatı lideridir. İstanbul’da Nakşibendî tarikatına girer. Bu süreçte Sultan Ahmet Camii’ne gittiğini ve orada sıkça Hz. Muhammed’in ruhaniyetiyle buluştuğunu anlattı. Sonra Hz. Muhammed’in verdiğini iddia ettiği izinle Şam’a gider. Ardından Kıbrıs’a döner. Ezanın Arapça okunmasının yasak olduğu süreçte Kıbrıs’ta minareye çıkarak Arapça ezan okur. Hakkında 114 dava açılır. Adnan Menderes döneminde TBMM’de çıkarılan bir yasayla ezanın Arapça okunması serbest bırakılır.

 Böylece Kıbrısi hakkında açılan tüm davalar düşer! 30 Mart 1954’te Kıbrısi Türk köylerinde “Kıyametin kopması yakındır! Cennetten bir hasırlık yer almak istiyorsanız malınızı hemen satıp Şam’a gidin.

 Fakat malınızı TÜRKLERE DEĞİL RUMLARA SATIN!” Kıbrıs Türk halkını Kıbrısi’ye karşı uyaran Dr. Fazıl Küçük olmuştur. 1970’li yılların başında Kıbrısi hakkında yakalanma kararı çıkarılır. Gerekçe şuydu:”

Kıbrıslı Türkler, Rumlarla çarpışırken Kıbrısi Rum bölgelerinden rahatça geçerek camilere gidip vaaz vermektedir”. Kıbrısi uzun süre Londra’da yaşar. Adı sık sık skandallara karışan Asil Nadir’le işbirliği yapar. Kıbrısi sermayesinin önemli bölümünü bu işbirliğiyle elde etmiştir. Suudi-ABD ortak petrol şirketi ARAMC O’NUN fonlarıyla beslenen RABITA örgütüyle iş ilişkisi kurmuş; Rauf Denktaş’ın 1978’de açıkladığı üzere RABITA’ DAN 672 bin dolar yardım almıştır. İngiliz hayranı, Rum işbirlikçisi Kıbrısi’nin RABITA ilişkisini sağlayan kişi Hüseyin Ataş Kıbrısi ile KORKUT ÖZAL arasındaki bağlantıyı da kurmuştur. Kıbrısi Turgut Özal’ın eşi Semra Özal’ın türban takmaması yolunda İslami fetva bile vermiştir!

*

Bu yazıları paylaşmamın sebebi tarikatlar-cemaatlerin CIA-MOSSAD-MI6 bağlantılı milliyetçilik ve laiklik düşmanı olduğunun altını çizmektir. Türk ve Türk Devleti düşmanı emperyalistler ve işbirlikçisi dincilerle başa çıkmanın yolu TÜRK-İSLAM SENTEZİ değildir. ‘’.İslam tarihi kültür kodlarımızdandır . İslam dini bir inançtır. ‘’Türklük milli kimliğimizdir; inanç ise seçimimizdir’’. Zaten Türk-İslam sentezi bize Atatürk’ün miras bıraktığı bir ilke değildir.  Başta laiklik ve milliyetçilik ilkesi olmak üzere Atatürk’ün yolundan ayrılmamalıyız. Milliyetçilik laikliğin; laiklik milliyetçiliğin her ikisi de Türklerin ve Türk Devleti’nin koruyucu melekleridir. Bizim ATATÜRK’TEN başka liderimiz yoktur. Madem öyle neden sonradan gelenlerin uydurduğu siyasi doktrinlerin arkasından gidiyoruz? Gidiyorsak neden Atatürk’e önderimiz, başbuğumuz diyoruz?

 Artık aklımızı başımıza toplayalım, lütfen

Buraya not düşelim; Ezanın Arapça okunması gerekiyor; sebebi İslam Dünyasının ortak dili olmasındandır.

Doç. Dr. Ömer Lütfi Taşcıoğlu’nun Tahlilleri ile Türkiye’ye Yönelik Dış ve İç Tehditler ve Alınacak Tedbirler

(Birinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Ortadoğu, Ege, Doğu Akdeniz ve Kafkaslardaki gelişmeler uzun süredir Türkiye Cumhuriyeti’ni de tehdit etmeye başladı. Ortadoğu bölgesinden başlayarak umumî bir değerlendirmenizle röportaja başlayabilir miyiz? 

Doç. Dr. Ömer Lütfi Taşçıoğlu: Birinci Dünyâ Harbi devam ederken 1916’da İngiltere ve Fransa Sykes-Picot Anlaşması ile Osmanlı toprakları üzerinde çok sayıda küçük devletçik kurmayı ve bölgenin petrol, doğal gaz ve diğer maden zenginlikleri kolayca istismar edilebilecek şekilde bu küçük devletlerarasında paylaştırmayı kararlaştırmıştı. Savaş bittikten sonra Osmanlı Devleti’ne imzalattıkları Sevres Anlaşmasıyla söz konusu planı uygulamaya koyan devletlere karşı Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde verilen kurtuluş savaşı ölümü esarete tercih eden Türk milletinin yenilemeyeceğini dosta ve düşmana göstermiş ve bağımsızlık savaşı verecek milletler içinde ilham kaynağı olmuştur.

İkinci Dünyâ Harbinde ise Türkiye akılcı bir dış politika izleyerek savaş dışında kalmayı başarmıştır.

Savaştan sonra kurulan yeni dünyâ düzeninde savaştan galip çıkan ve nükleer teknolojiye sâhip olan 4 ülke (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya) ile Çin; Milletler Cemiyeti’nin yerini alan Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin veto hakkı olan üyeleri haline gelmiş ve dünyâ bu beş ülkenin kararlarıyla idâre edilmeye başlanmıştır. ABD yönetimi ise 1948’de başlayan Marshall yardımları ile destek verdiği ülkeleri teknolojiye sahip olmayan, ABD’ye bağımlı ülkeler haline getirmiştir. Aynı yıl ABD ve İngiltere’nin girişimleriyle Filistin halkının toprakları üzerinde kurulan İsrail Devleti Yahudi Millî Fonunun paralarıyla satın aldığı ve masum sivil halka uyguladığı katliam sebebiyle topraklarını terk etmek mebûriyetinde bıraktığı Filistinlilerin topraklarında giderek yayılmış ve Filistinlileri kendi topraklarında mülteci durumuna düşürmüştür.   

Günümüzde devam eden ve 45.000’den fazla Filistinlinin katledildiği 105.000’den fazla Filistinlinin yaralandığı İsrail saldırılarının temelleri geçmişte ABD ve İngiltere tarafından atılmıştır. Günümüzdeki İsrail vahşeti de bu iki devlet ve AB ülkeleri tarafından desteklenmektedir.

ABD, İngiltere ve AB ülkeleri aynı zamanda Suriye, Irak, İran ve Türkiye’yi de istikrarsızlaştırarak parçalamak ve bu ülkelerin toprakları üzerinde Kürdistan adını verdikleri ‘2. İsrail Devleti’ni kurmak için bütün güçleriyle çalışmakta ve kurdurdukları terör örgütlerini silahlandırıp eğiterek bu ülkeleri parçalamanın aracı olarak kullanmaktadır.  İsrail’i bu mücâdelede güçlü kılan arkasındaki devletlerin siyâsî ve askerî destekleri ve sâhip olduğu Nükleer, Biyolojik ve Kimyevî (NBC) silahlardır. İsrail’in sâhip olduğu NBC silahlarını ve bunları kullanma konusundaki pervasızlığını ‘ABD’nin Küreselleştirme Politikaları, Ortadoğu’da Türkiye’ye Biçilen Rol’ adlı kitabımda detaylı olarak anlatmıştım. Bu kapsamda Türkiye’nin yapması gereken husus gelişen savunma sanayii hamlelerine bir an evvel nükleer teknolojiyi de eklemek olmalıdır.

Çetinoğlu: Ege ve Akdeniz sorunları ile Kıbrıs konusunda da Türkiye’nin ulusal ve uluslararası hak ve menfaatlerini etkileyen önemli gelişmeler var. Bu konudaki görüşlerinizi de alabilir miyim?

Doç. Dr. Taşçıoğlu: Birinci Dünyâ Harbinde İngiltere Yunanistan’ı taşeron devlet olarak kullanarak Türk topraklarına saldırttı. Yunan işgali 3,5 yıl devam etti. Bu süreçte Yunan ordusu 360.000 Türk’ün evini yaktı ve bir milyon kadar Türk’ü katletti.  Ancak Mustafa Kemal’in önderliğinde Türk ordusu Yunanlıları bozguna uğrattı ve İzmir’den denize döktü.

Geçmişten ders almayan Yunanistan günümüzde de ABD’yi ve AB’yi arkasına alarak Ege ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye ait adaları 2003 yılından îtibâren zamana yayarak işgale başlamış ve bugüne kadar Türkiye’ ye ait 20 ada ile 2 kayalığı işgal etmiştir. Bu adalardan ‘Büyük Ada’nın beş katı, 7 katı büyüklüğünde olanlar var. (https://youtu.be/D1bIfrp76og).

Diğer yandan Yunanistan Balkan harplerinden sonra işgal ettiği Türk adaları ile 1947 Paris Barış Konferansında kendisine hediye edilen Osmanlı’nın mirası Türk adalarını Lozan ve Paris Barış Antlaşması’na aykırı olarak silahlandırmaya ve buralarda askerî tatbikat yapmaya devam etmektedir. Ayrıca ABD’ye verdiği üslerde Türkiye’ye karşı yapılacak bir harekât için hazırlık faaliyetlerini devam ettirmektedir.

Kıbrıs’ta ise Türkleri Rumlara azınlık olarak bağlamak için BM’yi de devreye sokarak Federasyon görüşmelerinin devamı için Türkiye’yi ve KKTC’yi zorlamaktadır.

 Oysa Kıbrıs’ta Rumlarla görüşecek hiçbir konu kalmamıştır. 1974 Başarılı Barış Harekâtı’ndan sonra Kıbrıs Türk halkı hürriyetine kavuşmuş ve sulh ve sükûn içinde yaşamaya başlamıştır (https://www.youtube.com/watch?v=N7SEFYw2vZQ).

 Yunanistan bir yandan da Fener papazını Ortodoksların ekümenik Patriği olarak kabul ettirme ve Türkiye’de Pontus Devleti kurdurma çalışmalarına aralıksız olarak devam ettirmektedir. Yunanistan’ın Türkiye’ye ait adaları işgal etmesine ve kendisine bırakılan diğer adaları da silahlandırmasına göz yumulurken Türkiye’nin Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması için çalışma başlattığına ilişkin haberler basında geniş şekilde yer aldı. Ruhban Okulu’nun ancak YÖK veya MEB’e bağlı olarak açılabileceğini, Yunanistan’ın ve Bartholomeos’un istediği gibi Türk makamlarının denetimi dışında okul açılamayacağını, böyle bir uygulamanın hem Lozan Antlaşması’na hem de Türk Anayasası’na ve kanunlarına aykırı olacağını daha önce ben ve birçok akademisyen açıklamıştık. Bu okul Türk hukukuna aykırı olarak Türk eğitim sistemine tâbi olmaksızın açılırsa bunun hesabını kimse veremez.

Bu haberlerin ardından Fatih Kaymakamı’na bağlı bir memur olan Fener Rum Patriği Bartholomeos’un 15-16 Haziran’da İsviçre’de yapılan Ukrayna Barış Konferansı’na katılarak anlaşma metnine ‘Ekümenik Patrik’ sıfatıyla bir devlet adamı gibi imza atması gündeme düştü.

Yunanistan’daki Türk Müftü Yunan makamlarından izin almadan yurt dışındaki bir toplantıya katılıp sonuç bildirgesine Müslümanların Halifesi unvanıyla imza atsa o Müftüye Yunanlılar ne yapar bir düşünün. Sonra da Fener papazının yaptıklarına karşı Türk makamlarının sessizliğini bir arada yorumlayın lütfen.

Fener Rum papazı Atina’da yapılan ve Türk vatanının parçası olan Gökçeada ve Bozcaada’nın Yunanistan’a ilhakı konferansına da katılarak konferansın açış konuşmasını yaptı. Şimdi tersinden düşünelim; İskeçe Müftüsünün hâlen Yunan toprakları olan Selânik ile İskeçe’nin Türkiye’ye ilhakının tartışıldığı Türkiye’de yapılan bir konferansa katılıp konferansın açış konuşmasını yaptığını tahayyül edebilir misiniz?

Böyle bir şey yaparsa İskeçe Müftüsünün akıbeti ne olur?

Patrikhâne konusunu ele alırken Atatürk’ün aşağıdaki sözlerini hatırlamakta yarar var:

Bir fesat ve hıyanet ocağı olan, memlekette nifak (münafıklık) ve şikak (bölücülük) tohumu saçan, Hristiyan hemşerilerimizin huzur ve refahı için de uğursuzluk ve felaket sebebi olan Rum Patrikhânesini artık topraklarımız üzerinde bırakamayız. Bu tehlikeli teşkilatı memleketimizde muhafazaya bizi mecbur etmek için ne gibi vesile ve sebepler gösterilebilir? Türkiye’nin Rum Patrikhânesi için arazisi üzerinde bir sığınak göstermeye ne mecburiyeti var? Bu fesat ocağının hakîki yeri Yunanistan değil midir? [1]

Çetinoğlu: Kafkaslardaki gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz?

Doç. Dr. Taşçıoğlu: Kafkaslarda Rusya-Ukrayna savaşı bilinçli olarak kışkırtılmak suretiyle ateşle oynanıyor. Âdeta Üçüncü Dünyâ Savaşı çıkarılmaya çalışılıyor. ABD’nin ve onun izinden giden Fransa’nın Ukrayna’nın Rusya’ya karşı uzun menzilli balistik füze kullanmasına onay vermesi ve Ukrayna’ya cevaben Rusya’nın da kıtalararası balistik füze kullanması mevcut gerilimi tırmandırmaktadır. Söz konusu savaşın bir an önce sonlandırılması ve tarafların barış masasına oturtulması için çaba harcanması bütün dünyâyı yeni bir felaketin eşiğinden döndürecektir. Türkiye’nin bu kapsamda hem NATO üyesi hem de komşusu Rusya ile iyi ilişkilere sâhip bir ülke olarak atacağı adımları dikkatle belirlemesi ve tehlikeyi kendi vatan topraklarına sıçratabilecek adımlar atmaktan kaçınması önem taşımaktadır.

Çetinoğlu: Dış gelişmeleri özetlediniz. Türkiye’deki gelişmeleri de ele alacak olursak son dönemdeki gelişmeleri ve özellikle 31 Mart seçimlerinden sonra Ana Muhalefet Partisinin DEM Parti ile İktidar Partisinin ise Hüdapar ile iş birliğini, terörist başının TBMM’nde konuşma yapması önerisini, DEM Parti eş başkanının son açıklamalarını ve kayyum atamalarını nasıl yorumlamak lazım?

 Doç. Dr. Taşçıoğlu: Bildiğiniz gibi DEM Parti; hakkında kapatma dâvâsı açılan HDP’nin devamıdır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca, HDP’nin kapatılması talebiyle  Anayasa Mahkemesi’ne (AYM)  gönderilen iddianamede HDP için şu ifâdeler kullanılmaktadır: ‘HDP silahlı terör örgütü PKK/KCK’nın emir ve tâlimatları doğrultusunda faaliyet yürüten, yaptıkları veya yapmadıkları bakımından halka değil terör örgütü PKK/KCK’ya hesap veren, terör örgütünün siyâsî görünümlü bir uzantısı, organıdır. Başka bir deyimle HDP; PKK’nın partisidir.’ [2]

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianâmesinde, belediye başkan adaylarının PKK/KCK terör örgütü tarafından belirlendiği, seçildikten sonra iş ve işlemlerinin terör örgütü mensuplarınca yönetildiği ve denetlendiği, örgütün tâlimatları ile belediye çalışanlarından örgüte destek için ‘zekât’ adı altında para toplandığı, belediye araç ve gereçlerinin PKK’nın hizmetine sunulduğu, belediye çalışanlarına çalışmadıkları halde fazla mesai ücreti yazılıp, paraların çalışanın haberi olmadan terör örgütüne aktarıldığı delilleriyle ortaya konulmuştur

(https://www.youtube.com/watch?v=f7m61rtRHoY&t=478s).

 İddianâmede HDP milletvekilleri olan Ferhat Encu, Faysal Sarıyıldız, Leyla Birlik ve Aycan İrmez’in milletvekili adayı olmadan önce 15-20 gün kadar PKK’nın Cudi kampına gittikleri, burada 20 gün boyunca silâh ve ideoloji eğitimi aldıkları ve eğitimi başarı ile tamamladıkları, eğitimi yapamazlarsa milletvekili olamayacaklarının bizzat kendilerine söylendiği de yer almaktadır.[3]

HDP’nin kapatılması için açılan dâvâyı AYM yıllardır gündemine almamakta, HDP dâvâsı sürüncemede bırakılarak âdeta teröre prim verilmektedir. HDP, Yeşil Sol Parti’yi kurmuş ve daha sonra Yeşil Sol Parti adını DEM Parti olarak değiştirerek seçimlere katılmıştır. Oysa HDP için kapatma kararı verilmiş olsaydı HDP’nin genel başkanları ve milletvekillerinin de aralarında bulunduğu 687 partili için 5 yıl süreyle siyâset yasağı konulması, HDP’ye yapılan Hazine yardımının kesilmesi, banka hesaplarına bloke konulması ve verilen yardımların geri alınması mümkün olabilecek ve siyâset yasağı konulanların seçimlere katılması önlenebilecekti.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının istemi üzerine HDP’nin Hazine yardımı bulunan hesaplarına 5 Ocak’ta tedbiren bloke konulması kararı da HDP’nin talebi üzerine AYM Genel Kurulu tarafından kaldırılmış ve bu kararla Türk milletinin vergilerinin terör destekçisi partiye aktarılmasına devam edilmiştir.[4] Yâni iddianâmede PKK’nın partisi olarak gösterilen HDP ve onun türevi olan parti, Hazine yardımı almaya devam etmiştir. Mâliye Bakanlığı da bu konuda inisiyatif kullanmamış ve engelleme görevini yapmamıştır.

Türkiye dışında dünyânın hiçbir ülkesinde terör örgütleriyle irtibatı bulunan, söz konusu irtibat bizzat kendi yöneticileri tarafından açıkça itiraf edilen ve yukarıda belirtilen eylemleri delilleriyle ortaya konulan bir partinin varlığını devam ettirmesi mümkün değildir. Batıda partiler sâdece terörü kınamadıkları için kolayca kapatılırken bizde teröristleri evinde saklayanlar, silahlı teröristleri ve silahlarını devletin makam aracıyla taşıyanlar ve terör örgütünün propagandasını yapanlar devletten milletvekili aylığı almaya, partileri ise hazine yardımı almaya devam etmektedir.

AYM’nin kapatma dâvâsına bakmaya bir türlü zaman ayıramadığı terör örgütüyle iltisakı tespit edilmiş bir partiye iki yıl için ödenen bir milyar yüz kırk milyon TL paranın üzerinde tüyü bitmemiş yetimin hakkı vardır ve bu para Türk askerine ve polisine kurşun olarak dönmektedir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianâmesinde yer alan bilgiler ve HDP yöneticilerine isnat edilen suçlara rağmen söz konusu partinin AYM tarafından kapatılmamasının ihmalle açıklanabilecek bir durum olmadığı ve bilinçli bir tercih olduğu anlaşılmaktadır. HDP’nin kapatılması dâvâsını iş yükü bahânesiyle ele almayarak sırtını terör örgütü PKK, PYD ve YPG’ye dayadığını alenen ifâde eden bir partiye hazineden para yardımı yapılmasına yol açan Anayasa Mahkemesinin eski ve yeni başkan ve üyelerinin yargılanmaları gerekir.

Sonuçta Türkiye’de hukuku koruması gereken en üst makamlardan biri olan AYM eliyle bölücü parti âdeta meşrulaştırılmış ve Türk seçimlerinde kilit parti hâline gelmiştir. Bölücü parti ile iş birliğini oy devşirme aracı olarak kullanma yolunu seçen büyük partiler ise seçimlerde bölücü partilerle ile iş birliği yapmıştır.

HDP ve DEM Partinin terör örgütüne destek faaliyetleri devam ederken MHP Genel Başkanı’nın “terörist başının TBMM’nde konuşmasını teklif eden” çıkışı milliyetçi camiayı ve Türk milletini derinden sarsmıştır. Sonradan yaptığı açıklamalarla ilk konuşmasını tevil etmeye çalışması durumu düzeltmeye yetmemektedir. Cumhurbaşkanının da MHP Genel Başkanının politikalarını öven konuşmaları MHP Genel Başkanının konuşmasının planlı bir biçimde yapıldığı izlenimi vermektedir ve bu durum Türk siyâsetinin geldiği noktayı göstermesi açısından üzücüdür.

(BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU. İKİNCİ VE SON BÖLÜM YARIN YAYINLANACAKTIR.)


[1] Mustafa Kemal Paşa’nın 25 Aralık 1922 tarihli Le Journal muhabiri Paul Ario’ya demeci.

[2] Yargıtay iddianamesi: HDP, PKK’nın partisidir, TRT Haber, 19 Mart 2021.

[3] Yargıtay İddianamesi, HDP, PKK’nın partisidir, TRT Haber, 19 Mart 2021.

[4] AYM HDP’yi sevindirdi, Aydınlık, 19 Haziran 2023.