28.8 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 484

Bu Salgın Ne Zaman Biter?

Tabiattaki birçok olay gibi, salgın da bir çan eğrisini
izler. Yavaş yavaş başlar. Gittikçe hızlanır. Sonra artış hızı yavaşlar. Bir
tepe noktasına varılır. Hani kulağa daha “bilimsel” gelsin diye İngilizce’sini
söyleyip “pik-pik” diyorlar ya. İşte ondan. İngilizce “peak”, Türkçe’deki
zirvedir, tepedir. Tepe aşılınca başlangıcın aynadaki aksi tekrarlanır ve önce
yavaş, sonra hızla aşağı iner ve söner. Günlük vaka sayısındaki gidişat böyle.

Peki, toplam vaka sayısı?  O, bu çan eğrisindeki her bir
gününün toplamıdır ve ona S eğrisi diyoruz. Altından ve üstünden iki tarafa
sündürülmüş bir S harfine benzer. O, yavaş-hızlı-duraklama-yavaş sırasını
izler. Aşağıya çan ve S eğrilerini yerleştiriyorum.























Bunlar ideal eğriler. Günlük vaka sayımızın çan, toplam vaka
sayımızın S gibi ilerleyip – inşallah- bitmesi beklenir. Fakat gerçek, pek
ideale uymaz. Aşağıda salgınla en iyi mücadele edenlerden Güney Kore’nin günlük
ve toplam vaka sayısı grafiklerini veriyorum. İdealle karşılaştırın.





Çubuklu grafik çan eğrisine, tespih gibi olanı S eğrisine
benziyor-mu? Hem evet, hem hayır. Salgın çan eğrisini tamamlamış, fakat sonra
küçük küçük çanlar tekrar etmiş. S eğrisi de tam yatay duruma geçecekken hafif
yükselişler devam etmiş.

Silikon vadisi yıldızı ve son ayların COVID19 uzmanı
 Tomas Pueyo, bu grafiklerdeki gibi bir gidişe, “Çekiç ve dans
diyor. Önce, toplu mekânların kapatılması, sokağa çıkma yasağı gibi sert
tedbirlerle salgına ağır bir çekiç indiriliyor. Sonra gidişe göre
salgınla-önlemler arasında bir dans. Gerçi Güney Kore sert tedbir almadı. Onun
bilgiye ve teste dayanan bir stratejisi vardı. Fakat sonuç yine çekiç ve dans…

Gerçek şu ki, virüs herkese bulaşıp, bütün nüfusa bağışıklık
kazandırana kadar önlemler devam edecek. Sürü bağışıklığı dedikleri… Bu köşede,
salgının başındaki bir yazımda, “Her nefs virüsü tadacaktır” demiştim.
Hâlâ diyorum. Ümidimiz buna gerek kalmadan bir aşının bulunup, uygulanıp,
bağışıklığı virüssüz kazanamamız. Aşı da nefsimizin virüsü tadışı ama tehlikeye
girmeden. Şu anda virüse dayanıklı insan sayısını arttıramadığımıza göre,
virüsün ulaşabileceği insan sayısını düşürüyoruz. Aşı gelene kadar oyalama
muharebesi veriyoruz. Bir ümit de etkili bir ilacın keşfinde. (Alıntı: Milli Düşünnce Merkezi)

Yine Yasaklar ve Cezalar

0

  Muhterem okuyucular ehemmiyetine
binaen şu hususu ifade edeyim ki,  Benim
yazdıklarım, bundan önceki yazdıklarımda da olduğu gibi tamamen hayatın içinden
alınmış hadiselerdir. Maksat ve gayem hiçbir şahsı veya kurumu tenkit etmek
olmayıp, Halkın içinden sade bir vatandaş olarak, bildiklerimi ve gördüklerimi
Siz değerli okuyucularıma intikal ettirmekten ibarettir. Tabii ki,  takdir Sizlerindir.

            Yazacağım
birinci husus, sokağa çıkma yasağını ihlal edenlere verilen para cezaları ile
alakalıdır. Bildiğiniz üzere, yasağı ihlal edenlere 3.150.oo TL. Para cezası
verilmektedir. Türkiye şartlarına göre verilen bu cezalar çok yüksektir.
1.500.oo TL. Emekli aylığı alan yüz binlerce kişi bulunmaktadır. Bilhassa, Bağ
Kur Emeklilerinin tamamına yakını bu gruba girmektedir. Hasbelkader bu yasağı
ihlal etmek gafletinde bulunanlara, hiç gözünün yaşına bakılmadan bu ceza
kesilmektedir. Kesilen 3.150.oo TL ceza, bir emeklinin en az iki aylık maaşına
tekabül etmektedir. Bu ceza onun için adeta yıkım olup, bir nevi onu açlığa
mahkum etmek manasına gelmektedir. Bu itibarla,  önemli olan husus şudur ki, her ne sebep ile
olursa olsun kendisine ceza kesilenler ister istemez iktidar muhalifi olmaktadır.
 Bu arada çok fevri, haksız uygulamaların
da yapılmakta olduğunu görüyoruz ve duyuyoruz. Bir Kaç gün önce kendisine
inanıp güvendiğim, bir arkadaş anlattı. Mahallelerinde oturduğu apartman
dairesinde sıkılıp,  evinin önüne çıkan
birisine 3.150.oo TL. Ceza kesmişler. Allaha aşkına bu işin tasvip edilir bir
tarafı var mıdır? Genelgenin uygulayıcısı olan, vazifeli memurlar maalesef vur
deyince öldürüyor. Şimdi kapısının önünde ceza kesilen adamın durumunu bir düşünün.
 Kendimizi onun yerine koyalım. Bu adama
ne denirse densin onu ikna etmek mümkün olmayacaktır. Bu hadiseye, münferit bir
mesele olarak bakmamak lazım. Zira, Memleketin bir çok yerlerinde her gün buna
benzer bir çok hadise meydana geldiğini duyuyoruz. İki hafta öce konulan iki
günlük sokağa çıkma yasağında, yasağı ihlal eden 20.000 kişiye, bir hafta sonra
ki, sokağa çıkma yasağında ise, 35.000 kişiye ceza kesildi haberini duyunca
yüreğim cız etti. Yüreğim nasıl cız etmesin ki. Bu 55 bin kişinin aile
fertlerini dikkate aldığımız takdirde bu husus en az yüz elli bin kişiyi
alakadar eder hale gelmektedir. Bu uygulama bundan sonra da devam edeceğine
göre, durumun vahametini artık siz hesap edin Seçimlerde bazı yerlerde çok az
bir fak ile seçimin kaybedildiği nazarı itibara alınacak olursa. Bu rakamların
ne kadar ehemmiyetli olduğu kolayca anlaşılacaktır.  Böyle bir uygulamadan ise, muhalefetin
ziyadesiyle memnun olacağı muhakkaktır

            Acizâne kanaatime göre, alınan bu kararlarda ve yapılan bir tuzak olma
ihtimalinin olabileceğini düşünmekten kendimi alamıyorum. Bir taraftan da
diyorum ki, karşımızda Halkın %50 sine yakınının oyunun almış bulunan bir
İktidar Partisi bulunmaktadır. Birçok müşaviri ve her konuda uzmanları olduğuna
göre, her hal de alınan kararların ne getirip ne götüreceğini enine boyuna
tartışıp, muhakemesini yapmışlardır diye düşünüyorum. İnşallah böyledir. Bu hususta
söyleyeceğim husus şudur. Bu cezalar bu kadar yüksek olacağına, makul bir
miktar olsa daha iyi olurdu herhalde.  Yasakları ihlal etmeye niyeti olanlar, nasıl
olsa öyle de olsa, böyle de olsa, ihlal ediyorlar.

            Bir de
Sokağa çıkma yasağı konulan 65 yaşın üzerinde bulunan vatandaşların maruz
kaldığı mağduriyetler var. Bu mağduriyetler nasıl telafi edilecek bilmiyorum,
Şöyle ki, Bugün 65 yaşın üzerinde bulananlar, getirilen yasaklar sebebiyle sağlıkla
alakalı hiçbir meselelerini halledemiyor. Kesin
olarak iddia ve ifade ediyorum ki, bu yaş grubunda olanların en az % 90 nın
muhtelif sağlık kurumlarında ya randevusu vardır,
veyahut da devam eden tedavileri bulunmaktadır. Bu gün bırakınız bir
sağlık kurumundan yeni bir randevu almayı, eski tarihlerde almış oldukları
randevuları dahi iptal edilmektedir. Ben kendime göre az çok sağlıklı birisi sayılırım.
Bu durumu, beni tanıyanların bildiğini tahmin ediyorum. Allah’a şükürler olsun ki,
yaşıma göre, akli melekem yerinde olup, hareket kabiliyetimde hiç bir şey
kaybetmedim diyebilirim. Fakat dış görünüşüm böyle olmak ve bilinmekle beraber,
Ben şimdi görünmeyen, bilinmeyen tarafımı
olduğu gibi anlatayım.

            1- Bundan beş altı sene kadar önce
Kocaeli Ünv. Hastanesin de bana kanser teşhisi 
koydular. O tarihten beri her üç ayda bir Üniversitenin HEMOTOLOJİ bölümüne tedavi ve kontrol
için gidiyorum. Bu Nisan Ayı içinde de Ultrason
filmi çektirdikten sonra yine gitmem icap ediyordu. Fakat şimdi, ne film çektirebiliyorum,
ne de Randevu alıp HEMOTOLOJİ bölümüne gidebiliyorum,  Halbuki benim kanser riski, verilen
raporlardan anlaşıldığına göre sınırda olup, biraz daha ilerlemesi halinde ilaç
tedavisine, veyahut da lüzumu halinde Kemoterapiye başlanması icap etmektedir.

            2 -En az 15 senedir Şeker Hastalığı ( DİYABET
) sebebiyle Kocaeli Ünv. Hastanesinin Diyabet bölümünde tedavi ve kontrollerimi
yaptırıyordum. Bu hastalığım için de yine Nisan Ayı  içerisinde randevu alıp gitmem icap ediyordu.
Fakat bütün randevu yolları kapalı olduğu için bir türlü randevu alıp
gidemiyorum. Bu hastalıkla alakalı kan ve idrar tahlillerini de yaptıramıyorum.

3 – Bundan iki
ay kadar önce yedi bin TL. Ödemek suretiyle, 
özel bir hastanede iki gözümden katarak ameliyatı oldum.  Fakat şimdi ise, ameliyat sonrası yapılması
icap eden lüzumlu kontrollerimi yaptıramıyorum.

4- 1980 yılından
beri GLAKOM hastasıyım. GLAKOM bir göz hasalığı olup, tedavisi
yapılıp, takip ve kontrolü yapılmadığı takdirde körlüğe sebep olmaktadır.

Bunun tedavi imkânı da yoktur. Bu hatsallığım sebebiyle bundan 6 ay kadar önce
zar zor 16. Nisan 2020 tarihi için randevu almıştım. Elimde randevu kağıdı bulunmaktadır..
Fakat buna rağmen, Nisan ayının başlarında Hastaneden telefon ederek “ Musa Bey Sizin 16. Nisan. 2020 tarihindeki
randevunuzu iptal ettik”
dediler. Peki benim durumum ne olacak diye
sorduğumda ise, biz bilemeyiz cevabını aldım. Hal böyle olunca, şu hususu samimiyetle ifade edeyim ki, tedavi
olamadığım için kör olup, kör olarak yaşamaktansa, kanser hastalığım ilerleyip,
aylarca yatakta yatmaktan ise, Allah yazdıysa Koronovirüs hastası olup, birkaç
gün içinde ölmeyi tercih ederim.
Şu da var ki, inancımıza göre bir insanın
ne zaman, nerede ve nasıl öleceğini Cenab-ı Allah’tan başka kimse bilemez.

Benim durumum böyle olduğuna göre,
diğer 65 yaş üstünde olanların durumlarının benden daha beter olduğunu adım
gibi biliyorum. Şimdi, lütfen, yetkileri
sınırsız, mesuliyetleri sıfır olan, Bilim Kurulu üyelerine ve yasakları
koyanlara Soruyorum.
  Benim ve benim
gibi ayni durumda olan milyonlarca insanın durumu ne olacak. Masa başında
oturup, hiçbir ilmi araştırma ve anket çalışması yapmadan, ona yasak
koyun,  buna yasak koyun, riayet
etmeyenlere de şu kadar ceza verin demek, çok kolay. Hükümetin bu nevi tekliflere
aynen uymayıp, müdahale etmesinin faydalı olacağına kanaatinde bulunmaktayım.  Bir
önemli hususta şudur ki, bu yaşlı insanlardan bazıları, tedavi edilemedikler
için öldükleri takdirde, bunun vebali kime ait olacaktır

Son günler de çıkan haberlere göre birde 65 yaş
üstünde bulunanlara, sokağa çıkma yasağı olan günlerde olmak üzere, 3 saat izin
verilecekmiş. Ben buna şiddetle
karşıyım.
Sokaklarda İnlerin Cinlerin top oynadığı, her tarafın kapalı
olduğu bir günde yaşlılar deli danalar gibi sokaklar da dolaşıp da ne yapacaklar
ki. Çok affedersiniz, hani bazı hayvanları biraz hava alsınlar diye belli
saatler de sokaklarda gezdirir ya, ben verilecek olan 3 saatlik sokağa çıkma
iznini biraz ona benzetiyorum. Verilecekse doğru dürüst çarşının pazarın açık olduğu
bir günde verilsin. Hiç olmazsa bazı işlerimizi halledelim. Aksi takdir de, hiç
verilmesin daha iyi.   

Türk Tıbbı ve Türkçe

     Türkiye devi
uyanıyor. Zaten uyanmak zorunda. Her konuda her sorunda, daha da kararlı olarak
ben de varım demesi gerektiğini biliyor; buna inanıyor ve bunu diyor aynı
zamanda.

     Nitekim dev bir
ilim adamımız, kendi dalında dev bir eser, dev bir yapıt ortaya koymayı başarmıştır.
Türkiye bununla ne kadar övünse yeridir.

     Her alanda böyle evlâtları zuhur ettikçe
Türkiye dostları sevinecek, çekemeyenler hasetler içinde  kıvranacaktır.

     Âdeta ikinci bir
Şemsettin Sami ortaya çıkmış. Tıp sahasında, yüreklere su serpmiş. En zor ve en
çok ihtiyaç duyulan bir ilim dalında, Türkçe’nin bunda da söz sahibi olacağını;
olması lâzım geldiğini kanıtlamıştır. Var olsun sağ olsun. Vatana millete kutlu
olsun.

     Diğer branşlardaki
ilim adamlarımıza da örnek olsun diyor; Türk ilim ufkundan daha nice ilim
güneşleri doğsun istiyoruz. İhtiyacımız var. Kaldı ki ihtiyaç terakkî ve
ilerlemenin hocasıdır.

     Çünkü ihtiyaç
arttıkça arayış başlar. Arayış ise bir sonuca insanı sürükler. Hele bir de
üstüne üstlük merak kamçısı üstümüzde şaklarsa ve şaklıyorsa; daha nice
bilimsel başarıdan başarıya koşacağımız muhakkak ve inşallah mukadderdir de.

     Çünkü biz
istiyoruz. İstemekle kalmıyor, gereken çalışmayı yapıyoruz. Öyleyse mecrada
olana netice müyesser olacaktır.

     Buna inanıyoruz.
İnandığımız için güçlüyüz. Güçlü olduğumuz için başarılıyız. Başaracağız.

 

     Çünkü istek, karar
ve çaba;

     Götürür bizi, er
geç sonuca.

 

     Nice böyle ilim
adamlarımız çıkar,

     Karanlık denilen
bilgisizliği yıkar.

 

     Nitekim Prof. Dr.
Cemal Mıhçıoğlu bu millî ihtiyacı çok güzel şekilde dile getiriyor:

     Bugün hekimlik
dilimiz İngilizce, Fransızca, Lâtince, bir ölçüde de Almanca’dan gelme
sözcüklerin…kaynaştığı alacalı bulacalı bir bohça görünümündedir.

     İngilizce
sözcüklerin Fransızcalaştırılarak, Fransızca sözcüklerin İngilizceleştirilerek,
her ikisinin birden Türkçeleştirilerek ya da yanlış söylenerek bozulup
yozlaştırılmış biçimde kullanılması, durumu bilenleri aşırı ölçüde tedirgin
eden yaygın bir uygulamadır.

     Ağaç dallarının
birbirine girdiği, sarmaşıkların sımsıkı sardığı türlü börtü böceğin dolaştığı
bir cengel ormanını andıran bu dili öğrenmek de, öğretmek de günümüzde başlı
başına bir soruna dönüşmüştür.

     Türkiye’deki orta
öğretim kurumlarının kaymağını oluşturan gençler, Tıp Fakülteleri’mizde,
kökenini bilmedikleri için kendilerine hiçbir şeyi çağrıştırmayan yüzlerce,
binlerce yabancı sözcüğü belleklerine yerleştirebilmek için olağanüstü
yıpratıcı bir çaba göstermek durumunda kalmakta, zaten çok yorucu olan Tıp
Öğretiminin yükü bu yüzden daha da ağırlaşmaktadır.

     Bu durumda
hekimlik dilinin Türkçeleştirilmesi, artık yalnız ulusal onuru zedelemekten de
geri kalmayan çirkin bir kargaşayı ortadan kaldırıp ulusal dili egemen kılmak
bakımından değil, anlayıp öğrenmeyi kolaylaştırmak bakımından da kaçınılmaz bir
zorunluluk olmuştur.

     Türkçe köklerden,
Türkçe ekler kullanılarak türetilecek, kavramların anlamını da açıklayıcı
nitelikteki bilim sözleri, gerçekten Uluslararası nitelik taşıyan Latinceleriyle
birlikte sunulduğunda tıp öğreniminin yepyeni bir ruh, yepyeni bir görünüm
kazanacağından kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

X

     Atatürk’ün
1930’larda yeni bir hızla başlattığı dil devrimi, güç bir öğrenimi, güç bir
çalışmanın izlediği hekimlik alanını yeterince etkileyememiş, bunda hekimlik
uğraşının kendine özgü içe

kapalılığının yanı sıra, çok dar uzmanlık alanlarına bölünmüş
olmasından kaynaklanan engellerin de etkisi olmuştur.

     Dr. Süreyya
Ülker’in oluşturduğu bu sözlük (Ülker Tıp Terimleri Sözlüğü), yalnız…bir
birikimi toplu olarak bir araya getirmekle kalmamakta, yazarın kendisi de
birçok bilim sözüne karşılıklar önererek boşlukları doldurmağa çalışmaktadır.

     Not: Eserin temin
edileceği telefonlar:

     0 212 279 10 26 –
279 16 07

     0 212 585 61 91 –
585 67 46

Diyanet de, Baro da Eleştirilebilir

Gerçek gündem bunaltıcı. Diyanet
İşleri Başkanı
Ali Erbaş’ın hutbesi ve buna tepki gösteren Ankara Barosu’nun
bildirisi
imdada yetişti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümet gündemi değiştirme fırsatı yakaladı.

Bir yanda toplumun can derdi ve evlere
kapanma sıkıntısı. Milyonlarca
yeni işsizin açlık korkusu, işi bozulan esnafın, iş adamının sabit giderlerini karşılama güçlüğü… Diğer tarafta küresel salgına hazırlıksız ekonomik yapının yaşattığı imkânsızlıklar… Vatandaşlarının temel ihtiyaçlarını
karşılamakta zorlanan bir devlet…

Ankara Barosu’nun
bildirisine
karşı elbette Diyanet veya basın yeterince cevap
verebilirdi. Ama CB Tayyip Erdoğan ve ekibi bunca işlerinin arasında bu olaya
zaman ayırdılar. Şiddetli reaksiyonlar gösterdiler, suç duyurusunda bulundular.

Bu beyanlarında laik bir devletin yöneticileri gibi değil, İslam
dininin koruyuculuğu görevini temsil eder gibi
ifadeler kullandılar.

Özellikle CB Erdoğan “Diyanet İşleri Başkanımıza yapılan saldırı devlete
yapılan saldırıdır”
ifadesiyle bu makamı işgal
eden şahsı adeta
la yüs’el (sorumlu tutulamaz, eleştirilemez) bir hale getirmeye çalıştı. İran’da
Şii anlayışının temsil makamı olan
Ayetullahlar gibi, Diyanet İşleri Başkanının “masum”, “günah işlemez” bir statüsü varmış
gibi cümleler kullandı.

Oysaki Diyanet İşleri
Başkanı
İslam’ın ve Müslümanların bütününü temsil etmez, din hizmetlerinin
yürütülmesi için atanmış bir memurdur. Yani O’nun iş, ifade ve tavırlarını
beğenmeyen herhangi bir Müslüman veya herhangi bir insan O’nu eleştirebilir.

*****************************

Ali Erbaş Siyasi Bir Kimlik
Gibi…

Ali Erbaş bir nevi siyasi
kimlik görüntüsü verdiği için belki de en çok eleştiri alan Diyanet İşleri
Başkanıdır.

Türk ve Atatürk düşmanı Fesli Kadir’i cüppesiyle ziyaret etmek, siyasi iktidarın tezlerine uygun hutbeler okutmak, Çanakkale, Kurtuluş
Savaşı anmalarında ve milli bayramlarda bile
Atatürk’ü görmezden gelmek, bazı mensuplarının camileri
siyasi propaganda alanı gibi
kullanmasına göz
yummak gibi fiilleri biliniyor.

Biz Diyanetin ve Ali
Erbaş’ın toplumun en temel dini ve ahlaki boyutlu problemleri olan
yolsuzluk, rüşvet, iltimas gibi günahlardan
söz ettiğine pek şahit olmadık.

Kadrolaşmada ve devlet imkânlarını
kullandırmada
liyakat yerine yandaşlığın esas alınmasına, kamu malının israfına, siyasette
yalan ve iftira
metotları kullanılmasına ve
kul hakkına dair eleştirilerini de pek duymadık.

İktidara yakın vakıf ve
derneklerde işlenen
çocuk tecavüzlerine dair
de hutbe veya bildiri yazdığını da hatırlamıyoruz.

Oysa bunların hepsi de
dinimiz
İslam’a göre en büyük günahlardandır.

Biz de DİB’nın bu eksik ve
hatalarını eleştirebiliriz. Hatta eleştirmeliyiz. Bu da “devlete saldırı”
demek değildir. Bir devlet memurunu görev alanı içine çekmeye çalışmaktan
ibarettir.

****

Bu eleştirilerimize rağmen açıkça
ifade etmek zorundayız.
Ali Erbaş’ın hutbede zina
ve eşcinselliğe dair söyledikleri İslami hükümlerdir.
Hatta bu eylemler sadece İslam’ın değil diğer bütün dinler ve geleneksel ahlaki
akımlarda kınanan, olumsuz bulunan fiillerdir.

Hutbeye karşı yapılan Ankara Barosu bildirisinin içeriği ve üslubu olayın bir boyutudur.
Erdoğan ve ekibinin tavrı ve beyanları ayrı bir boyutudur.

İkinci boyuta dair uyarılarımızı
tartışmaya açınca bazı samimi dindar arkadaşlarımız bile “Allah’ın emrini inkâr
mı ediyorsun?”
tarzı rahatsızlık belirtileri gösteriyorlar.

Doğru bir söz, doğru
biri tarafından, doğru zamanda söylenirse
kamu vicdanında
kabul görür.

Söz konusu hutbe için Ali Erbaş yanlış adam
olduğu gibi, zamanlaması da yanlıştır.

Muhtemelen yaşamakta
olduğumuz
virüs salgınının sebebini zina ve
eşcinselliğe bağlamak
için böyle bir zamanlama seçildi.
Daha önce depremleri de aynı sebebe bağlayanlar olduğu gibi.  Eğer Diyanet bu anlayışta ise, bu doğru
değildir, bilime ve gerçekliğe aykırıdır.

Buna rağmen Ankara Barosu adına yapılan açıklamanın dili kışkırtıcı,
içeriği sorunludur.

*******************************

Zina ve Eşcinselliğe dair
Erdoğan ve AKP’nin Yaptıkları

Eski Ceza Kanunumuzda (Atatürk
zamanından beri) zina suç olarak düzenlenmişti. 2004 yılında yeni TCK
ile Başbakan
Erdoğan ve AKP iktidarı zinayı
suç olmaktan çıkardı.

Ak Parti iktidarının 2012’de
imzaladığı
İstanbul Sözleşmesi adlı metinde “cinsel yönelim ve
cinsiyet kimliği temelli tüm ayrımcılık
biçimleri”
reddediliyor. “Devletler
her türlü cinsel yönelimi yasal güvence altına alır”
hükmü yer alıyor.

LGBT denilen “cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği” toplumun genelinden farklı olan lezbiyen, gey,
biseksüel, transseksüeller için bu sözleşme hukuki bir zemin
oluşturuyor.

İstanbul Sözleşmesi iktidara yakın muhafazakâr çevrelerce “ailesiz toplumun hukuki altyapısı” ve “eşcinsel
ilişkilerin koruma altına alındığı bir sözleşme”
olarak değerlendiriliyor. Sözleşme
metninin içeriğinde “LGBT ilişkilerini olumsuzlayan, bu olumsuzluğu nesilden
nesile aktaran, bunu yayan
dini, örfi bütün metinlerin ortadan
kaldırılması için tedbiri devlet alır”
deniyor. “Bu metinle birlikte
bütün
Kur’an, Hadis, Sünnet kaynakları hatta ilmihaller bile yasaklanmış
oluyor”
diye eleştiriliyor.

Taraf ülkelerin çoğu, hatta
ülkelerinde eşcinsel evliliklere izin veren devletler bile, çeşitli çekinceler
koyarak bu metni imzaladığı halde
AKP hükümeti herhangi
bir çekince koymaksızın imzaladı.

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş tartışılan hutbesinde, bu sözleşmenin imzalanmasına dair bir yorumda bulunmadı.

****

Devleti yönetenlerin sözleri yerine eylemlerine bakarsak daha doğru değerlendirme yaparız.

Erdoğan ve ekibinin Ankara Barosu’nun bildirisine karşı beyanları
önceki eylemleri ile çelişmektedir.

Ankara Barosu “İslam’a
saldırı” izlenimi veren, “
incitici, kışkırtıcı ve
rahatsız edici”
bir üslup yerine, “Ali Erbaş’ın ifadeleri İstanbul Sözleşmesi’ne aykırıdır”
şeklinde hukuki bir tez üzerinden eleştirebilirdi.

O zaman bu sözleşmeye imza
atan AKP kanadının edecek sözü olmazdı.

Koronanın Unutturdukları

        Korona salgının dünyayı etkisi altına aldığı
süreç neredeyse 4 ayı geçti. Bu ölümcül virüsle mücadelemiz tüm hızıyla devam
ediyor. Dünya Sağlık Örgütünün yapmış olduğu açıklamaya göre bu salgının
bitmesi daha bir hayli zaman alacak. O nedenle başta ülkemiz olmak üzere, tüm ülkelerinin
yapmış olduğu mücadelenin eksilmeden devam etmesi gerekiyor.

       Geride bıraktığımız bu dört aylık süreçte,
Korona denilen bu illet öylesine önemli konuları unutturdu ki; ne dünya
genelinde, ne de ülkemizde hiç konuşulmuyor, gündeme dahi gelmiyor!

       Ancak bu önemli konular hala yaşıyor, tüm
çıplaklığı ile karşımızda duruyor. Bugünlerde bunları unutmuş olabiliriz ama
inanınız Korona salgınının o çarpıcı etkisinden kurtulur kurtulmaz, o konular
kendilerini öylesine hatırlatacaklar, etkilerini öylesine hissettirecekler ki;
o zaman Korona unutulup, ülkelerin, ülkemizin ana gündeminde bu konular olacak…

       Pekiyi, Koronanın unutturduğu bu gerçekler
nedir? Koronalı günlerden sonra yaşamımızı nasıl etkileyeceklerdir?

       Bu salgın sonrasında bizi bekleyen en önemli
konu, ekonomide yaşayacağımız sıkıntılı dönemdir. Bu ölümcül salgınla mücadele
için kapatılan yüzbinlerce iş yerlerinin açılabilmesi için alınacak tedbirlere
uyum sağlanması, ihracatta kaybedilen milyarlarca doların yeniden
kazanılabilmesi, ekonominin bel kemiğini oluşturan sanayi ve tarım alanındaki
üretim değerlerimize yeniden ulaşılabilmesi oldukça uzun bir zamanı gerektirecektir.

      Ülkemizi ayakta tutan ekonomik gücümüz;
aslında alış verişte bulunduğumuz diğer ülkelerin bu salgın döneminde yaşadıklarına
da bağlı olacak, bu ülkelerle yapılacak ticaret şartları; onların ekonomik
yapısının,  korona tedbirlerinin
etkisinde kalacaktır!

      Hiç şüphesiz, her ülkenin ekonomisine en
büyük desteği sağlayan sektörler vardır. Bizim için de bu sektörlerin başta
geleni Turizm sektörüdür. Dünya güzeli ülkemiz, bu yönüyle turistler tarafından
en çok tercih edilen ülkelerin başında gelmektedir.

     Ama önümüzdeki
yaz aylarından elimizde kalan süreçte ülkemize gelmeyi düşünen turistler
öncelikle Koronanın varlığına, ülkemizdeki etkinliğine bakacak ona göre karar
verecektir. Görünen o dur ki, turizm sektörümüzü de sıkıntılı bir süreç beklemektedir.
Bir dönem Rusya ile yaşadığımız sorunların Turizm sektörümüzü nasıl etkilediği
unutulmuş değildir.

      Eğitim konusunda da yaşananlar hepimizce
bilinmekte, çocuklarımızı bu salgın döneminde hassasiyetle koruyan ülkemiz, bu
yılın eğitim dönemini bitirmiş, önümüzdeki yılın hazırlığını yapmaktadır.

      Yukarıda sıraladığım gerçeklerin yanı sıra, en
çarpıcı olanı ülkemizde yaşanan işsizliktir. Ülke genelinde giderek artan işsiz
sayısı Korona sonrasında daha da artmış, kapanan/kapatılan yüzbinlerce iş yeri,
işsizler ordusuna binlerce insanımızı daha katmıştır!

       Koronanın unutturduğu bir diğer gerçek; terör
olayıdır. Ülke genelinde beli kırılmış olsa da PKK/YPG terörü belası zaman,
zaman kendini hatırlatmakta, o kanlı eller; hala vatandaşlarımızın yaşamına
alçakça kastetmekten geri durmamaktadır.

      Salgınla birlikte ülkemizde bulunan
milyonlarca sığınmacı gerçeği de yok olmuş değildir! En son Yunanistan
sınırında yaşadıklarını ekranlara taşıyan haber kaynakları, bugünlerde o
insanları çoktan unutmuş gibidir!

       Yine Suriye sınırımızın ötesinde yaşanan
savaş, Esed rejiminin halkına layık gördüğü insanlık dışı uygulamalar, bu
süreçte yürütülen askeri harekâtlar, ABD ve Rusya ile yaşadığımız bölgesel
sıkıntılar ne durumdadır, nasıldır? Ardımızda kalan dört aylık süreç, bu konuyu
da gündemin dışına itmiştir!

      Doğu
Akdeniz’de süregelen enerji odaklı anlaşmazlıklar, Kıbrıs konusuyla ilgili
yaşananlar, Yunanistan’ın Ege’deki adalarımızı ele geçirmesi, hava-kıta
sahanlığı gibi konularda anlaşmalar hilafına oynadığı oyunlar, kara sınırımız
boyunca sığınmacılara uyguladığı insanlık dışı muameleler, bunların tümü
Koronanın gölgesinde kalmış, hatırlanmaz olmuştur…

    
Koronalı günlerden sonra bu gerçekler yeniden gündemimize girecektir.
Dolayısıyla her birisi önemli sonuçlara gebe bu gerçeklerin ülkemiz, toplumuz
üzerindeki olası olumsuzluklarını göğüsleyeceğimiz, etkin tedbirlerin şimdiden
alınması gerekmektedir.

     Ülkemizi yönetenler; özellikle hayatımızın
normale dönmesi için gereken hazırlıkların başladığını, etkin tedbirlerin
alınacağı yönünde şimdiden açıklamalar yapmaya başlamışlardır. Bu hazırlıkların
neler olduğunun bilinmesi herkes için hayati öneme haizdir.

     Önümüzdeki süreç göstermektedir ki; Korona
salgınının kontrol altına alınmasıyla birlikte normalleşmeye başlayan
hayatımız, hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak; yaşam şartlarımız bir başka
yörüngeye oturacaktır.

     Devletimizin aldığı etkin ve başarılı
tedbirlerle birlikte, sağlık çalışanlarımızın hayatları pahasına vermiş
oldukları mücadele sonucunda kontrol altına alınan Korona salgını sonrasında,
bizleri bekleyen en önemli şey yukarıda sıraladığım gerçeklerle başa çıkmak ama
hepsinden önemlisi yaşam şartlarımızı bizi bekleyen bu yeni sürece göre
ayarlamak olacaktır.

    Sadece ülkemizin değil, dünyanın yaşam
şartlarını bir başka boyuta taşıyan Korona salgınından sonraki hayatımız,
ekonomik gücümüzle doğru orantılı gelişecek, davranış biçimimiz buna göre şekillenecektir.

Türk Milliyetçilerine Düşen Görevler ve Sorumluluk Duygusu

     Türk milliyetçileri
hiç şüphesiz ki, Türk Milletinin sinesinden çıkmış bir büyük fikrin ve davanın
temsilcileridir.  Birtakım gruplar bir
yana bırakılacak olursa;  toplumun büyük
bir ekseriyeti için milliyetçilik, milli tarih, milli kültür, vatan ve bayrak
şuurunu içinde barındıran asli bir düşüncedir. Bu fikrin müdafaasını yapanlar
da Türk Milleti’nin vazgeçilmez temsilcileridir. Türk Milliyetçileri olarak,
savunulan davanın temel değerlerini, düşünce ve fikirlerini öne çıkarıp
geliştirerek büyümesini sağlamak olmalıdır. Bu kutlu davanın nihai hedefi,
insana saygı ve sevgiyi esas kabul eden, hak, hukuk, kardeşlik, adalet,
demokrasi gibi kavramları üstün tutan bir nizamı ortaya koymaktır.

     Öte yandan
1930’larda tarih ve dil tezleriyle Osmanlıyı ve Selçukluyu göz ardı eden bir
milliyetçilik anlayışı başarıya ulaşamamış ve Mustafa Kemal Atatürk bu tezleri
ortadan kaldırmıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün milliyetçilik anlayışına bakacak
olursak: “ Ben her şeyden önce bir Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum, böyle
öleceğim. Türk birliğinin, bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben
görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk
Birliğine inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk
Birliği ile açacaktır. Dünya sükûnunu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türk’ün
varlığı bu köhne âleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek o
zaman görülecek.” (1) Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Atatürk’ün milliyetçilik
anlayışı ne kadar asil ve kudretli. O günlerdeki anlayışa bakın.

     Yine bu konuda Atatürk’ün
manevi kızı ve Cumhuriyetin ilk tarih profesörü olan Afet İnan da şunları
söylüyor: “ Türk Milliyetçiliği ilerleme ve gelişme yolunda ve beynelmilel
temas ve münasebetlerde, bütün muasır milletlere muvazi ve onlarla bir ahenkte
yürümekle beraber, Türk İştimai Heyetinin hususi seciyelerini ve başlı başına
müstakil hüviyetini mahfuz tutmaktır.” (2) Görüldüğü gibi o dönemdeki birlik ve
beraberliği ve Türk Milliyetçilerinin dünyaya nasıl baktıklarını çok güzel bir
şekilde izah etmiştir. O dönemin şartlarında, Türk Milliyetçileri birbirlerine
çok sıkı bir şekilde bağlanmışlardı. Bu konuda müspet düşünmeyenler de elbette
vardı. Kambur İzzetler, Hüsniyadisler, Damat Feritler, İskilipli Atıf Hocalar
gibi.

     Fakat günümüze
baktığımızda ve üzülerek belirtmek gerekirse, Türk Milleti’nin büyük
çoğunluğunun manevi desteğine sahip olan Türk milliyetçilerinin safları,
zararlı, yıkıcı ve bölücü fikir cereyanları ile mücadele de üstün başarı
sağlayacak derecede sık değildir. Bu fikri temsil ettiğini belirten kişi ve
kuruluşlar, birbirinden habersiz, birbiriyle kavgalı,  irtibatsız, kimin ne yaptığı belli olmayan
davranışlar sergilemekte ve aralarında görüş, düşünce ve metot farklılıkları
oluşmakta, bu da bizleri derinden üzmektedir.

     Bu durumdan nasıl
ve ne şekilde kurtulmak gerekiyor? İşte burası çok önemli. Milliyetçi Sivil
Toplum Kuruluşları’nın bütün gayret, çalışma, faaliyet ve güçleriyle aynı
hedefe yönelmeleri gerekmektedir. Böyle bir davranış ve çalışmanın ise, çok
büyük faydalar sağlayacağı zaman içinde görülecektir. Oyunu kuralına göre
oynadığınız zaman başarılamayacak hiçbir şey yoktur.

     Meseleye değişik
bir cepheden baktığımızda; her Türk Milliyetçisi üstün görev ve üstün
sorumluluk duygusu içinde hareket etmeli ve üzerine düşen asli görevleri
mutlaka yerine getirmelidir. Bunlar; Bizi biz yapan değerleri korumak, yaymak
ve geliştirmek, demokrasiye alternatifsiz bir rejim olarak bakmak, hukuk
devletinden ayrılmamak, halka tepeden bakmamak, kendi milli kimliği konusunda
kendini özürlü hissetmemek, milli tarihe bir bütün olarak bakmak, Türkiye
dışında yaşayan Türklere sahip çıkmak, milli mutabakatların geliştirilmesi için
çalışmak, bağımsızlık ve egemenlik konusunda hassas olmak, haksız ve belgesiz
sözde Ermeni soykırımı iddiaları karşısında durmak, Türkiye’nin çıkarları
karşısında tarafsız kalmamak, bölücü ve ırkçı terörü lanetlemek, ölülerine ve
dirilerine sahip çıkarak gelecek nesillere örnek olmak,  v.b. görevler olmalıdır.

       Türk
milliyetçilerinin tasada, kederde, kıvançta, iri, diri ve tek vücut olmaları
ancak bu şekilde sağlanabilir.

Kaynaklar:

(1)   
Atatürk’ün konuşması, Ziraat Bankası Lokali, 29
Ekim 1933, Ankara.

(2)   
Afet İnan, T. T. K. Belleten, Cilt: xxxıı, No:
128, S. 557, 1968, Ankara.

Soykırımı Yalanı ve Ortak Komisyon Merakı!

Soykırımı belirli bir topluluğu, etnik gurubu, milliyet,
mezhep veya din mensuplarını sistemli bir yok ediş sürecidir. Bu yok edişin
kültürel ve fiziki yönleri vardır. Soykırımı bir çeşit tarihten silme
hareketidir. BM 1948 yılında soykırım suçunu “Uluslararası Soykırımı Suçlarını
Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi”nde kabul etmiştir. Türkiye de 1951 yılında
bu sözleşmeye imza atmıştır. Soykırımı boş vakitleri değerlendirme konusu
değil, hukuki bir kavramdır ve yargı konusudur; yargı kararı gerektirir. Bir
suç tarifidir. AİHM’nin lehimize olan kapı gibi kararı ortadadır. Bu kararın
alınmasında emek verenleri unutmamak ve onlara saygı göstermek gerekir. 1948
öncesi soykırımı (Genocide) kavramı ortada yoktur. Bunun yerine, silahlı
isyancı, vatana ihanet ve yabancılarla işbirliği gibi konular gündemdeydi.
Tehcir de soykırımı değildir. Her devlet tarihte böyle bir tedbiri almıştır.
Tehcir ile bazı vatandaşlar ülke sınırları dışına da çıkarılmaz. Osmanlı haklı
güvenlik gerekçeleriyle terör örgütü mensubu bazı Ermenileri tehcire tabi
tutmuştur. Eski bir dışişleri bakanı ve başbakanın Osmanlı tehcirini yanlış
bulmasını anlamak da zordur. Yakın tarihi incelemeden ortak araştırma komisyonu
talebinde ısrar etmek, sorunu anlayamamak ve Ermeni iddia ve taleplerini hesaba
katmamaktır. Türkiye karşıtı bazı Ermeniler toprak, tazminat ve tanıma
beklemektedir. Bu komisyon lafından artık uzaklaşmak ve gerçekçi olmak gerekir.
Emperyalist bir yalan olan soykırımı iddialarının peşine takılmak şehitlerimize
ve tarihimize hakarettir. Osmanlı Müslüman vatandaşlarını öldüren, kamu
kuruluşlarını tahrip eden Ermeni terör çetelerine karşı meşru müdafaa hakkını
kullanmış; bugün biz ne yapıyorsak dün de onu yapmıştır. Dün de bugün de
Batıdan farklı olarak Osmanlı’da da, Cumhuriyet Türkiye’sinde de yaşa-yaşat,
koru-kolla anlayışı ve engin hoşgörü hâkimdir. Ötekileştirme ve ırkçılık
Batı’nın sosyal bir hastalığıdır. Eğer Ermeniler ötekileştirilmiş olsaydı Osmanlı’da
dışişleri ve asker dâhil bürokrasinin üst kademelerine getirilebilir; sarayın
altın işleri onlara havale edilebilir ve tab-i sadıka yapılırlar mıydı?
Ayrıştırılmayanlar kendi kendilerini ötekileştirip dün Osmanlı’ya bugün de
Türkiye Cumhuriyetine ihanet etmemelidirler. Dönem dönem Ruslar ve İngilizler
tarafından kullanılma hastalığını terk etmelidirler. Ermeni terör örgütü Asala
ve PKK ile mücadele anlayışımız iyi anlaşılmalıdır. Her ciddi devletin yapması
gerekenleri dün yaptık ve bugün de yapıyoruz. Bugün de vatandaşlarımızın can ve
mal güvenliğini, sınırlarımızı ve kamu düzenini yurt içinde ve yurt dışında
haklı olarak koruyoruz. Dün karşılıklı savaş halinde ölen Ermeniler Ermeni
oldukları için değil; isyancı ve devleti hedef alan ve kamu düzenini yok etmeye
çalıştıkları için öldürülmüşlerdir. PKK da bundan farklı değildir. Bu bakımdan,
tarihi gerçeklerin ışığında mesajlar verirken dikkat etmeye ve Türkiye düşmanı
Ermeni cephesini ümitlendirmemeye çalışmalıyız. Osmanlı Ermenilerinin acısını
paylaşırken terör örgütlerinin bütünüyle Ermenileri temsil etmediğini
vurgulayarak tek taraflı acı paylaşma yanlışlarından da uzaklaşmalıyız. Daha
önce “Adil bir insani ve vicdani duruş… bu dönemde yaşanmış tüm acıları
anlamayı gerekli kılar” ifadesi 24 Nisan 2020 açıklama ve mektubunda da yer
almalıydı. Not: Bu konuda Sayın Av. Hüseyin Özbek’in ve Milli Merkez Genel
Sekreteri Sayın Haluk Dural’ın makaleleri mutlaka okunmalıdır.

Foucault Bağlamında İktidarın Görünmezliği

“Akil” dostun kıymetini dün
bir kez daha anladım. Değerli meslektaşım Av. Özgecan Kunt Facebook’taki bir
paylaşımıma şaka yollu bir yorum yapınca, o şaka bende başka çağrışımlar yaptı
ve kafamın içinde hemen bir şimşek çaktı. Şöyle ki;

 

            Foucault
Bağlamında iktidarın görünmezliğinden bahsedilir. Foucault, tezini öne sürerken
Samuel ve Jeremy Bentham kardeşlerin tasarladığı Panoptikon’a atıfta bulunur.
Panoptikon, ortasında bir kule olan ve kuleden binadaki herkesin her an
gözetlendiği bir binadır. Zaten kelime anlamı da “bütünü gözetlemek”tir.
Foucault, 20.yüzyılın kapitalist toplum sistemlerinde, artık iktidarın
değişikliği gösterdiğinden söz eder. Artık tek kişilik ve yüzünü sürekli
gördüğümüz bir kral iktidarı yerine, bilinmeyen stratejilerin uygulandığı
göstere göstere cezalar yerine, insanların iktidarın yaptığı gözlem empozisyonu
nedeniyle kendi kendini kontrol ettiği görünmez bir iktidar vardır. İktidar
biçim değiştirmiştir. İktidar artık tamamen farklı bir otorite yöntemi
kullanmaktadır. İktidar artık bir kişinin iktidarı değil “Gözün İktidarı”dır.

 

            İktidarın
bireyselleştirdiği insan, artık demokrasi sisteminde olduğu gibi seçen kişi
değil, var olan iktidara karşı belki de bir tehdittir. Foucault, o kulenin
tepesinde sürekli olarak gözetleyen iktidar imgesinin, aslında vücutsuz kulenin
üzerinde yüksekte yer alan dev bir göz olduğundan söz eder; dev göz iktidarın
gözüdür. Gözetlemekten vazgeçmeyen ancak ne vücudunu gördüğümüz ne de kim
olduğunu bildiğimiz bir imgedir. Çünkü iktidar görünmezdir. Ancak Foucault’nun
bu şekilde temellendirdiği düşüncelere katılmakla birlikte Louis Althusser
başka bir pencere açar.

 

            Bütün
bunlar aklıma Margaret Thatcher’ın şu sözünü getirdi; “İktidar olmak,
hanımefendi olmak gibidir. Eğer hanımefendi olduğunu söylemek zorunda
kalıyorsan, değilsindir”. Thatcher’in sözünü Foucault’un teorisiyle tevhid
ettiğimiz zaman şöyle bir teori çıkıyor ortaya; “Ortalıkta ne kadar az
görünüyorsan o kadar çok iktidarsın, sürekli ortalıkta görünme ve kendinden
bahsedilme ihtiyacı duyuyorsan iktidar değilsin”.

 

            Demek
ki ortalıkta ne kadar az görünürsen o kadar iktidarsın veya mefhumu muhalifiyle
günün her saati her tv kanalında senin konuşmaların yayınlanıyorsa, sokaklarda
sadece senin afişlerin varsa, bilboardlarda sadece senin fotoğrafların varsa,
insanlar tarafından görünmek bilinmek için hala devasa reklam kampanyaları
yapıyorsan, bedeli devletin kasasından ödenen maske-kolonyaya kendi ismini
bastırma ihtiyacı hissediyorsan gerçekten iktidar sen değilsin.

 

            Bütün
bu anlatılanları Rubil Gökdemir Üstadın “Türk siyasetinin üzerindeki vesayet”
ve “demokratik sivil siyasetin kaçınılmaz zorunluluğu” söylemleriyle bir kez
daha tevhid ettiğimizde şu soruyu sormak zorunda kalıyoruz; “Siyasi iktidar
gerçek iktidar değilse, gerçek iktidar kim?” Sahiden bizi aslında kim veya
kimler yönetiyor?

 

İngiliz Generalinin Servetiye’de Ne İşi Vardı?

Haydarpaşa’dan İzmit’e hareket eden Sâlib-i Ahmer (Kızılhaç) Treninin İngiliz ve Yunan yaralı
askerlerini alarak geri döndüğü ve Bahçecik ile Ovacık
(Yuvacık) arasındaki müsâdemede (çatışmada) öldürülen İngiliz Generalinin İzmid’e
götürülerek defnedildiği..
” [DH.EUM.SSM. / 43 – 44]

            Tarih: 1338 – Z – 11 (26 Ağustos 1920 – Perşembe). Bu da bizim 26 Ağustos’umuz
olsun; Malazgirt’ten 8,5 asır sonra
ve Büyük Taarruz’dan 2 yıl evvel..

            Bizimkiler (Kuva-yı
Milliyeciler
) Kurtuluş Savaşı’nda Servetiye
Karşı Mevzilerinde
(Bahçecik Cephesi) bu adamı, yanındaki Yunan Komutan ve her iki tarafa ait
epeyce askeri vurdu. Bu olaydan kısa bir zaman sonra Kuvvacı Müfrezede Reislik yapan Kara Fatma (Seher) Değirmendere
Cephesi’nde
(Gölcük) ‘Gâvur’la
(İngiliz, Yunan ve gayri senden yana olmayıp ta gayrıyla iş tutan) boğuşurken
yaralanacaktır, oğlu Seyfeddin’i de
şehit verecektir. İnönü Savaşlarında
da yaralanan bu Yiğit Kadın buralara
ne için gelmişti veya kim tarafından gönderilmişti?

            İngilizlerin Tersane
Bahçesi’nde
(Saat Kulesi önü) Müslüman
Türkleri
duvara düzüp kurşuna dizme imtiyazına son vermek için 80 sene önce kim, ne yaptı? Bugün kim, ne yapar acaba?

            Bakalım bunları yeni
Türk Tarih Kurumu Başkanı biliyor
mu? Mustafa Armağan ekolü olduğu
söylenen bir tarihçiyi bu şanlı kurumun başına getirmekte maksat nedir; kokusu Millî Bayramlarda çıkar. Zamanlamasına bakarsak (24 Nisan)
Sözde Ermeni Soykırımı piyasasında yeni bir aşamaya
hazırlanıyoruz diye düşünüyor insan.

            Tarihçi olunca
soranlar tük tek oluyor (okullar açık olsaydı sınıf sınıf olurdu) ya ben
sorulmadan söyleyeyim: Fatih Tezcan’ı
bırakın Hasan Cemal’a bakın
. Bu tip herifler bir işaret fişeğidir.
Peşine bizim Cumhurbaşkanının Ermeni Patriği Maşalyan’a üzüntülerini bildiren mektubunu da koyarsanız yarınlarda
bizim TTK “Tarihimizle Yüzleşiyoruz
diye bir kampanya düzenleyebilir mi; yok yok, o kadar da yüzsüzlüğe giremezler
herhal..

            Gerçi 2002’den
beri bu gözler neleri gördü
; gayri şaşırmaya şaşırmak yok, şaşırmamaya şaşırmamak
var. Zaten Küremiz de Korona sonrası için yeniden
planlanıyor; söveceklerimizle seveceklerimiz yer değiştirebilir. Misal:
Kedicikli MehdiYahudilik ve Masonluk, bir de Evrim’e
söve saya geldi bugünlere. Yahudilerle
işbirliğine
girdi ve deyman Masonlaştı;
yakında Evrim de ilâhi kanundur derse şaşırmayın. Mısıroğlu-Tezcan
gibilerin argümanı ne: Mustafa Kemal
İngilizlerin adamıymış.. Yazın bir kenara (2018 Kasımında da demişiz): Atatürk’e düşmanlık 1919’dan beri İngiliz
İstihbaratının kontrolündedir.
Akademik çalışmalarda tüm ayrıntılara
ulaşabilir ve “aaa, günümüze ne kadar da benziyor” diye hayrete
kapılabilirsiniz.

            Fakat İngiliz
Safsatasına
niye ülkemizde imkân veriyorsunuz; Kraliçeci Ekip’in yeni dönem
için güçlü namzetliğine karşılık, pazarlık için mi? Ermeni Lobisi’nin Türkiye’de ve ABD’de Ermenistan’dakinden bile
daha güçlü
olduğu düşüncesinde miyiz? Türkiye’deki Musevî ve Rum Lobisi
üzerinden de yeni selamları ve jestleri bekleyelim mi?

            DİB Başkanı’nı talimatlandırıp klasik Cağape zihniyetinin de üstüne balıklama dalacağını bilerek sosyal medya üzerinden (hemi herkes
evdeyken) bilhassa yeni bir Kamplaşmanın
ayak seslerini duymaktayız. Hazır hapishanelerde 90 bin kişilik boş yer açılmışken.. 84 milyon evde hapisiz, tam virütük
hasta etme süreci üzerinde bol
okumalı,  bol tartışmalı ve durup
düşünmeli bir iklime girmişken birileri Pandemi
yerine Pandomim
oynamaya başlamış görünüyor.

            Yeni vetire
için sert bir fasıla planlanıyor sanki. İki tarafın da tarafgirliği (iş
zihniyeti) aslında birbirinin teminatı. Oysa 2 hamleyle Koronal
işsiz-güçsüzlüğü
ve yokluk ile
varlığı paylaşımsızlık
dahil bütün
yaraları sarma
teşebbüsünde bulunabilirdik (‘Uf oldu’ denince ‘öpeyim
geçsin’ kabilinden).

BİR: 23 Nisan’da yakalanan yoğun
duygu atmosferini
bütün cami
hoparlörlerinden Millî Marşımızı
çaldırarak tüm yurtta sesten mürekkep / muazzam bir
yürek titreşimine
döndürebilirdik; oysa her ezan sonrası birkaç
dakika zaten Korona Tedbirlerine ayrılıyor. İKİ: Diğer Belediyelerin de karınca – kararınca yapmaya çalıştığı ama Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin veresiye
defterindeki borcu
kapatmaktan iftarını paylaşmaya varan “İyilik Hastalıktan Daha BulaşıcıdırKampanyasını alıp Türkiye sathına yayabilseydik, sath-ı
münafaa
yapabilseydik şimdi gözyaşları
içerisinde
hayata gülümsüyor
olacaktık. Türk Vatandaşı olmak, Ramazanlaşmak
ne güzelmiş diyerekten ve 1 aydır 1 maskeyi bile gönderemeyen Devletimize de dualar ederek..

            Hâmiş: Yaza
normalleşmek nasip olursa balığa
çıkmaya niyetliyim; hem de oltayla. Dere – göl farketmez, sazan olsun yeter. Oltaya yem
olarak renkli tüy bile taksanız
bizimkiler gelir.

Birinci Dünya Savaşında İZMİR Savunması

0

28 Temmuz 1914’te başlayıp 11
Kasım 1918’de sona eren Birinci Dünya Savaşı, dünya tarihinde yaşanan en kanlı
ve dünya siyasetinde çok mühim değişikliklere yol açan savaştır. 40.000.000’a
yakın insan öldü, bir o kadarı yaralandı. Cephede yaralandığı için sonradan
ölen, savaş yıllarının çok kötü şartları içerisinde açlıktan, tedavi imkânı
bulunamayan hastalıklardan ölenlerin sayısı bu rakama dâhil değildir. Bu
korkunç savaşın dehşet verici tesirleri, Osmanlı Devleti topraklarının her
metrekaresinde en acı şekliyle hissedildi.

İzmir, bu acıları yaşayan
şehirlerimizden biridir. Savaş sonrasında Yunan işgali sebebiyle en ağır
tahribat İzmir’de oldu.

Asıl mesleği eczacılık olmakla
birlikte ve Balıkesir doğumlu olmasına rağmen İzmir’de mesleği ile alâkalı
görevini ifa ederken şehrin tarihi hakkında araştırmalar yapan Celal Öcal,
Sancakkale’nin, İzmir’in müdafaasında mühim bir yeri olduğu bilgisine ulaştı.
Burada şehit olanlar için Türk Dünyası Kültür ve İnsan Hakları Derneği başkanı
sıfatıyla T.C. Genelkurmay Başkanlığı’na bir dilekçeyle başvurarak, ‘Sancakkale
Şehitlerini Anma Haftası’ tertip edilmesi talebinde bulundu.  Gerekli ilgiyi uyandıramayınca, şehitlerin
aziz hatırasına ithâfen ‘Birinci Dünya
Savaşı’nda İzmir Savunması
’ isimli eserini hazırladı.

Söz konusu kitap, 15, 5 X 23
santim ölçülerinde, 416 +16 sayfadır. 
Son 16 sayfada, askerlik, bayrak ve savaşla alâkalı renkli fotoğraflar
bulunmaktadır.

Birinci Dünya Harbi Şehit ve
Gazilerimize, Cumhuriyetin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e, KKTC Kurucu
Cumhurbaşkanı merhum Rauf Denktaş’a, merhum babası Hava Astsubay Nurettin
Öcal’a ithaf edilen kitap, takdim, önsöz yazıları ve ekler dışında 4 bölümdür.

Birinci Bölümde: İzmir’in
Savunulması, Türk Havacılığı, 1915 Yılı Ege Bölgesi’nde Hava Harekâtı, 1916 ve
1917 Hava saldırıları ile 1918 Yılı Ege Bölgesi’nde Hava Harekâtı;

İkinci Bölümde Mondros Mütarekesi
Dönemi, İzmir’in İşgali, Türk Denizcileri’nin İstiklal Harbi’ndeki
kahramanlıkları;

Üçüncü Bölümde: Şehitlikler,
İzmir’i Savunan Topların İzmir’e Kazandırılması, Sancakkale ve Uzunada;  

Dördüncü Bölümde: En Yaşlı Türk
Pilotlarına Şükran Ziyaretleri, Avrupa ve Türkiye’de Birinci Dünya Savaşı’nın 100.
Yılı Anma Törenleri, İzmir Üzerinde Tespitler, Savaşın Psikolojik Yönüne de Önem
Veren Osmanlı Harbiye Nezareti’nin Resim Sanatının Değerlendirilmesi, Sakız
Kaptan’ı Derya Nasuhizâde Ali Paşa Şehitliği hakkında bilgiler bulunuyor. Her
bölüm, mevzu ile alakalı resimlerle desteklenmiştir.

Ek başlıklı bölümde: Prof. Dr.
Ümit Özdağ’ın ‘İzmir Sancakkalesi ve Şehitliği’ başlığı ile 6 Mart 2015 tarihli
Yeniçağ Gazetesi’nde yayınlanan makalesi bulunuyor.

Kitabın yazarı Celal Öcal;
‘Önsöz’ başlıklı bölümde: Türk Dünyâsı Kültür ve İnsan Hakları Derneği olarak
Sancakkale Şehitlerini Anma Haftası tertip edilmesi için İzmir Valiliği, Ege
Ordu Komutanlığı, Narlıdere ve Balçova Belediyeleri ve T.C. Genel Kurmay Başkanlığı
nezdindeki teşebbüslerinden netice alamadığını belirtiyor. Muhtemelen adı geçen
kurumların, makul görülecek gerekçeleri vardır. O gerekçeler, bu kitabın
yazılmasına vesile olmuştur, iyi de olmuştur. Aksi takdirde Celal Öcal, eserini
yazma teşebbüsünde bulunmayacaktı. Ümit edilir ki, binbir emekle hazırlanan
eser, Sancakkale Şehitleri Anma Haftası tertip edilmesine vesile olur.

İLERİ YAYINLARI:

İstiklal
Yayıncılık. Yıldız Sanayi Sitesi Kat: 3 Nu: 131, Cevizlibağ İstanbul.  Telefon : 0.212-292 65 26 Belgegeçer:
0.212-292 65 27 e-posta:
bilgi@ileriyayinlari.com.tr // www.ileriyayinlari.com.tr 

 

CELAL ÖCAL:

     1949 yılında Balıkesir’de doğdu. Babası
Nurettin Öcal Hava Astsubayı idi. 

     İlk ve Orta Okul tahsilini babasının
Şark Hizmeti sebebiyle Diyarbakır Ziya Gökalp İlk ve Ortaokulu’nda tamamladı.

     Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesini
1979 yılında bitirdi.

     Askerlik görevini yaptıktan sonra Sosyal
Sigortalar Kurumu Kırklareli Hastanesi’nde meslekî çalışma hayatı başladı.
Adapazarı Depreminde yardıma giden ilk sağlık ekibinde görev yaptı.

     İzmir Tepecik Ege Doğumevi ve Kadın
Hastalıkları Hastanesi’nden emekli oldu.

1992
yılında kurucularından olduğu İzmir’de bulunan Türk Dünyası Kültür ve İnsan
Hakları Demeği’nde uzun yıllar başkanlık ve yöneticilik yaptı.

     Türk Dünyası Dostluk, Kardeşlik ve
İşbirliği Kurultaylarında İzmir delegesi olarak bulundu ve değişik konularda
tebliğ verdi.

     Türk târihi ve kültürü ile ilgili
çeşitli makaleleri Orkun, Türk Dünyası Tarih, Töre, Türk Yurdu, Tarih ve
Düşünce dergilerinde, İzmir mahalli gazetelerinde yayımlandı.

     ‘Kurtuluş Savaşımıza sanatıyla katkıda
bulunan İtalyan ressam Vittorıo Pısanı’ isimli kitabı bulunan Celal Öcal evli
ve üç çocuk babasıdır.

    

 

  

Türk –
Batı Kavgası

Velût yazar Süleyman Kocabaş’ın 9 ayrı seride telif ettiği 76. kitabının adı,
muhtevâsı gibi hayli zengin: ‘Bir
Medeniyet Analizi ve Türk-Batı Kavgası / ’Cellâdına Âşık Olmak’ /Yeni Bir Bilge
Kağan Mesajı ve Çağrısı: ‘Ey Türk Kendine Dön’

Ziraat Yüksek Mühendisi olan Süleyman
Kocabaş, inancı kavi bir Müslüman’dır, vatan-millet-bayrak sevdalısı bir Türk
münevveridir. İlim âşığı olması sebebiyle üstün bir gayret göstererek kendi
kendine Osmanlıca ve İngilizce öğrendi. Üslûbu tatlı-sert, yazıları ilmî
olmakla birlikte her eğitim seviyesinde okuyucunun anlayabileceği bir Türkçe
ile yazar. Bu sebeple çok okunur.

13 X 19 santim ölçülerinde, 176 sayfalık
eseri, Aralık 2019’da yayınlandı. 52 başlık altında toplanan ‘İçindekiler’ listesindeki her bir bölüm,
okuyuculara yaldızlı dâvetiyeler çıkarıyor.

Fikir edinilmesine yardımcı olmak
maksadıyla birkaç örnek:

*Türkler Niçin Müslüman Oldular ve Millet
Olma Süreçlerini Nasıl Tamamladılar?  *İslâm Dünyasında Hâkimiyetin Müslüman
Türklere Geçişi *Selçuklular ve Osmanlılar Neden Daha İleri İlim ve Teknik
Hamle Yapamadılar? *Osmanlı Devleti ve Medeniyeti *Batı Medeniyeti İle Büyük
Hesaplaşma *Türk-Batı Kavgasında ‘Özne’ Olmaktan Çıkarak ‘Nesne’ Hâline
Gelmemiz Süreci *Avrupa’da Zulüm Gören Yahudilerin Osmanlı Yönetimine
Sığınmaları *Avrupa’da Osmanlı Yönetiminin Câzibe Merkezi Hâline Gelmesi
*Osmanlının İnsanlığa kazandırdığı Altın Çağ *Altın Çağın Sona Ermesi ve
Dünyâmızın Batı Emperyalizminin Elinde Zindanlaşması *Modern Batı Medeniyetinin
Özellikleri *Vahşi Batı Medeniyeti *Osmanlının Baş Cellâdı ve Kabir Kızıcısı
İngiltere *Celladına Âşık Olan Jön Türkler *Abdullah Cevdet ve Damızlık Erkek
Meselesi *Yeni Bir Bilge Kağan Çağrısı *Yabancılara Toprak Satmak *Müzik, Kılık
Kıyâfet-Yeme ve İçme, Rejim ve Ortak Pazar Hikâyeleri…

Görüldüğü gibi Türkiye’nin ve Türk
Milletinin problemlerini kendisine dert edinenlerin öğrenmek istediği konular,
kitabın muhtevasını oluşturuyor.  

Asıl bilgiyi
detaylarda aramak üzere, Süleyman Kocabaş kitabının özetini arka kapakta veriyor:

Milletlerarası kavgalar tarihinde, en uzunu
ve sürekli olanı, günümüz itibariyle 1643 yıllık (376-2019) Türk-Batı kavgası
olmuştur.

Karadeniz’in kuzeyinden geçerek Doğu-Batı
Avrupa’ya gelen Şaman Türklerinin kavgası 874 yıl (376-1250) devam etmiş,
sonunda asimile olmuşlardır.

Karadeniz’in güneyinden Anadolu, Orta Doğu,
Balkanlar ve Kuzey Afrika’ya gelen Müslüman Türkler-Batı kavgası ise 851 yıl
(1071-1922) devam etmiştir.

Bu birinci ve ikinci Dönem mücadeleleri,
1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti döneminde de bitmemiştir.

Günümüz Türkiye’si Batı medeniyeti ile
kültür ve sosyal etkileşimden olarak; 1-Millî kültürümüzü unutarak Batı
kültürlerine (Anglo Sakson ve Frenk kültürleri) özenti sonucu Şaman Türkleri
gibi sosyal asimilasyona uğramak, 2-Coğrafi olarak da bölünmek tehlikeleri ile
karşı karşıyadır.

Elinizdeki kitap, ‘1643 yıllık mücadele
süreci yanında, bugün de karşı karşıya bulunduğumuz türlü çeşitli problemlerden
nasıl kurtulabileceğimizi araştırıyor, alternatifli çözümler sunuyor.

Süleyman Kocabaş, işin künhüne varmış bir
halk filozofu olarak dobra dobra, nalına da mıhına da vurarak apaçık anlatıyor.
Kolayca anlaşılıyor: Yabancı isimli alış veriş merkezlerinde vakit öldürenler,
yabancı isimli sitelerde oturanlar kendi millî değerlerine yabancılaşırlar ve önce
asimile sonra da yok olurlar.   

VATAN YAYINLARI –
SÜLEYMAN KOCABAŞ:

Cumhuriyet
Mahallesi, Tennuri Caddesi, Uğur Sokağı, Kılıç İşhanı Nu: 8-303 Melikgazi
Kayseri.

 0.537-564 30 55 e-posta: vatanyayinlari38@gmail.com  // www.kocabassuleyman@gmail.com 

 

16. YÜZYIL OSMANLI
EKONOMİSİNDE PİYASA’NIN KARŞITI PAZAR:

Osmanlı Devleti’nde pazarlar câmiden sonra şehrin en temel unsurunu
oluşturmaktadır. Ve çarşılar camilerin hemen yanında yer almaktaydılar. Alâka
çekicidir ki, İslâmiyet’te dürüst ve kaidelere uygun yapılan alış-veriş ibadetten
sayılır. Demek ki, kuruldukları güne göre isimlendirilen bu pazarlar,
Osmanlı’yı Avrupa’dan ayıran en önemli kurumlardan biridir. Çünkü Avrupa’daki
piyasa din de dâhil olmak üzere bütün hayatı ekonomik faaliyetlerin
belirleyiciliğine bırakırken, Osmanlı’daki pazar, ekonomik ilişkileri dinin
açıklamasına tâbi tutar, yâni kaideleri İslâmiyet belirler.

Kitabın yazarı Hasan Fehmi
Yılmaz
, sistemin Gazali’den ve İbn Haldun’un İslâm felsefesinden ilham
alındığını belirtiyor. Bu pazarın piyonları kimdi peki? İbadullah modeline göre
hayatını devam ettiren, ancak 16. yüzyılda zamanın gereklerine ayak uydurmak
mecburiyetinde kalarak ekonomik insan modeline dönüşen Osmanlı esnafı elbette.
Belirtelim ki bu esnaf sadece erkekleri değil, kadınları da kapsıyor. Eğer
pazar ve piyasa arasındaki ayrım dikkatinizi çektiyse veya Osmanlı ekonomik
insanı merakınızı celb ettiyse, Osmanlı ekonomisinin ne maksatla ve hangi
ilkeler çerçevesinde yürütüldüğü konusuna ilgili duyuyorsanız, bu kitap ilgi
alanınızda demektir. Kitapta İslam geleneğinin Osmanlı geleneğine etkileri, bu
geleneğin Osmanlı’ya intikal etmesinin sebepleri ve üretim-tüketim –
çarşı-pazardan oluşan ekonomik yapısı üzerine odaklanan 3 bölümde 16. yüzyıl
Osmanlı iktisadî yapısına ışık tutulmaya çalışılmıştır.

2012 yılında basılan kitap, 12 X 19, 5 santim ölçülerinde, 190 sayfadır.
 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT: İstiklal Caddesi Nu: 65 Ankara Han Kat: 3 Beyoğlu, İstanbul. Telefon:
0.212 – 251 05 30 Belge Geçer: 0.212 – 251 00 12 e-posta:
otuken@otuken.com.trwww.otuken.com.tr

 

EDEBİYAT VE SİNEMA EDEBİ ESERDEN BEYAZ PERDEYE:

Orhan Söylemez,
Mehmet Önal, Ertan Erol, Ayşe Sümeyye Turan, Hasan Yürek, Fatih Sakallı, Musa
Demir, Mehmet Kaygana, Kayhan İnan, Öznur Özdarıcı, Harun Ceylan, Fatih
Kuşdemir, Fatih Kanter, Reyhan Gökben Saluk, İsmail Kekeç, Şerefnur Atik,
Gülderen Öztürker Özdemir, Yılmaz Yeşil, Ayfer Yılmaz, Burcu Ceylan Yürek,
Ünsal Yılmaz Yeşildal, Emrah Çıra, Cengizhan Genç, Işılay Pınar Özlük, Dinçer
Apaydın, Canan Uğurdağ, Olena Kazan, Mehmet Özberk

Yukarıda isimleri
yazılı yazarlar, ‘Yedinci sanat’ olarak adlandırılan sinemanın en çok
etkileşimde olduğu sanat dalının, edebiyat olduğu görüşündedir.

Diğer görüşlerini de
şöyle açıklıyorlar: ‘Yazılı birer metin
olan roman ve hikâyeler, senaryolaştırılarak sinemaya aktarılır. Dolayısıyla
sinemaya uyarlanan bir roman ve hikâyenin genel anlamda biçimi değişmiştir.
Filme aktarılan bir roman ile o film karşılaştırıldığında birçok benzerlik ve
farklılık bulunabilirse de netice itibâriyle ikisi de insanî bir durumu, bir
olayı, bir çatışmayı, bir gözlemi ve benzerlerini anlatırlar. Bu hususlar
anlatılırken roman ve film arasında yöntem farklılığı olduğu görülür. Her iki
sanat dalı da bir metinden hareket etmesine rağmen roman başka, sinema
başkadır. Fakat birçok sanat dalı göz önüne alındığında, roman ve sinemanın
etkileşimin en çok görüldüğü sanat dalları arasında yer aldıklarını söylemek
mümkündür
.’

Yazarlar,
edebiyat-sinema etkileşimi üzerine yapılan incelemelere katkı sağlayacaklarını
düşünmüşler. Kitabı temin eden herkese roman ve film tadında bir ömür
diliyorlar.

HAT YAYINLARI:

Selamiali
Efendi Caddesi Nu: 3 Huzur Çarşısı Nu: 15 Üsküdar,  İstanbul

Telefon:
0.216-334 48 30 e-posta:
info@hatyayinevi.com  /  www.hatyayinevi.com  

 

DERKENAR:

ADLARDA
YAPILAN YANLIŞLIKLAR

AYDİL EROL

Yalnız sevgili
yavrularımıza değil; evlerimize, sokaklarımıza, işletmelerimize, yerleşim birimlerimize
de Türkçe ad vermenin boynumuza borç olduğuna inanıyoruz.

Geleceğimizin
bekçisi, gözümüzün nuru sevgili yavrularımıza ad bulmak, ad koymak zaman zaman
mesele hâlini almaktadır. Ata ana olmanın şerefine erişenler veya torun sâhibi
olmanın zevkini tadanlar: ‘O olmasın, bu olsun!’ demekte; kimisinin söylenişi,
kimisinin anlamı –bilinebildiği ölçüde
beğenilmektedir.

Bir Türk’ün
yavrusuna ad verirken, yabancı dillerden gelmeleri değil, Türkçe olanları
seçmesinin, kıskançlıkla onları koymasının millî bir görev olduğuna inanıyoruz.

Çocuk İsimleri Ansiklopedisi’, ‘Çocuk Adları Sözlüğü’ gibi yanlışlıkları
adlarından başlayanlara yahut hatalarla dolu olan kitaplara güvenmek doğru
mudur? Türk Dil Kurumu gibi bir kuruluş bile 50 yıla yakın bir sürede el kadar
bir kitapçık yayınlamış, o da liste olmaktan öteye geçememiştir.

Satışı büyük
birkaç gazetenin bu konuda yayınladığı kitap veya ek de, sözü edilen hataları
tekrarlamaktan başka bir şey yapmamış, 2 gazetenin verdiği 1992 takviminde, 365
günde teklif edilen adların 5’inin Türkçe, kalanların da Arapça ve Farsça,
hatta İbranice olduğu görülmüştür.

Yapılan yanlışlıklar

Arapça
‘Adnan’ı, İngilizce ‘Aylin’’i, İtalyanca ‘Alabora’yı, Rumca ‘Anadolu’yu, Hitit
krallarından birinin adı olan ‘Anittaş’ı Türkçe sananlara; ‘Kamer’’e ‘doktor’,
‘Hümeyra’ya ‘beyazlık’, ‘Tuğrul’a ‘akbaba’yı andırır; gagası ve pençesi çok
güçlü masal kuşu’, ‘Ertuğrul’a da ‘temiz yürekli, doğru insan’, ‘Arsal’a ‘sanatla
ilgili, sanatsal’ diyenlere, ‘Ergenekon’un Türkçe oluşundan şüphe edenlere
rastladığımızı da bu arada belirtmek isteriz. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir
de, karakter âbidesi, iman ve ideal adamı Mehmed Âkif’in ‘Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda’ dediği, her bir karış
toprağı şehit kanlarıyla bulanmış bu aziz vatanda bölücülük rüzgârları
estirmeye, bir başka iklimin havasını hâkim kılmaya yeltenenlerin
yayınladıkları kitapçıkta Türkçe ve Farsça adların bir başka dile yamanmaya
kalkışılmasını görünce hayretten öleyazdık.

‘Aleyna’, ‘Aslı’,
‘Bekir’, ‘Cafer’, ‘Ebulhuda’, ‘Fanila’, ‘Hâşim’, ‘Kezban’, ‘Manaf’, ‘Nâhide’, ‘Nâçar’,
‘Nâmert’, ‘Nanay’, ‘Saime’, ‘Semiramis’, ‘Sibel’, ‘Şeamet’, Volkan’, ‘Yakup’
gibi yabancı dillerden gelme, anlamları tuhaf, gülünç yahut müstehçen olanlar
dururken özbeöz Türkçe adlara yapılan düşmanlığı nitelemek için ‘gaflet’ ve
dahası ‘dalâlet’ kelimelerini yumuşak bulmaktayız.

Yer adlarındaki hatalar

Anadilimizin
izlerini, Türklüğün damgasını taşıması gereken yer adlarındaki uygulama ise
ayrı bir faciadır… Türkçe yer adlarının, üstelik ‘TÜRK’ sözüyle başlayan veya
biten birçok yer adının değiştirildiğini Prof. Dr. Mehmet ERÖZ, ‘Atatürk,
Milliyetçilik, Doğu Anadolu’ adlı eserinde yana yakıla anlatmaktadır.
Garabetler bununla da bitmemiş, Türkçe yer adları değiştirilip yerine yine
Türkçe ad konulmuştur.

1984’te
yapılan Türk Yer Adları Sempozyumu’nda yine ERÖZ’ün dediği gibi: ‘… Isparta,
Antalya başta olmak üzere, Türkçe asıldan gelmeyen bir çok il ve ilçe adının
değiştirilmesi gerekirken, Türk’ün damgasını taşıyan köy adları ile uğraşmanın
mânâsını bir türlü anlayamıyoruz. Urartucular, Hititçiler, Kapadokyalıları;
Didimleri, Priyenleri, Efes’leri, Side’leri, Aspendos’ları diriltmeye
çalışırken; bu işi tamamlıyor ve Bizans’a tapu hazırlıyoruz.