28.8 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 485

Komplo Teori

Filozof olmak gibi bir derdim yok
lâkin soyut kavramlar üzerinde düşünmek bana her zaman iyi geliyor. Düşünüyorum
sonrasında bir konu hakkında karar veriyor ve sorguluyorum. Üzerinde karar
kıldığım konunun dünyada somut olarak uygulanan bir örneği var mı, ya da
uygulanabilirlik ihtimali var mı? Çevrenizde veya daha uzaklarda olup-bitenler
konusunda fikirler oluşturuyorsunuz ama her zaman İnandığınız fikirler sizi
gerçeğe götürmüyor, yanılabiliyorsunuz ancak, 
zaman zaman bilim adamları da yanılmıyor mu, bir bakmışsınız doğru bilinen
bir tez, yıllar sonra başka bir tez tarafından çürütülebiliyor.

Soyut kavramlar dedim evet,
soyuta başvurmadan, somut kavramlar elde edileceğini sanmıyorum, olsa olsa bir
başka düşüncenin ürününü kopya etmiş olursunuz. Prof.Dr. İskender Öksüz Hoca
da: “Soyutu kavrayamayan topluluklar,
somut ve basit çözümler arar.
” Görüşünde.

Neden Komplo teori, bu da nereden
çıktı diyenlere anlatayım. Yeniçağ Gazetesi yazarlarından Sayın Arslan Bulut,
bu KOVİD-19 hakkında sürekli yazılar yazıyor, kamuoyunun dikkatini bazı
noktalara çekiyor. Arslan Bulut, yazdığı her yazıyı, bilimsel gerçeklere dayandırıyor,
ya bilim adamlarının görüşlerinden yola çıkıyor, ya da bilimsel
değerlendirmelerde bulunuyor. Dünyayı bir kasırga gibi kavuran KOVİD-19 Virüsü,
Çin’in Wuhan kentinden yayılmasına rağmen, bütün dünyada bu salgın her gün
binlerce can alırken, bu gün itibariyle bu kentte vaka sıfırlamış ve Çin, bu
salgın halindeki virüsün aşısını dünyaya pazarlıyor.

Bu gelişen olaya parmak basan
Arslan Bulut haklı olarak soruyor: “Virüsü
üreten ekibin bulduğu aşıya güven olur mu
?” Kaldı ki İngilizler ve ABD’li
bazı araştırmacılar da bu virüsün Wuhan’daki laboratuvarda üretildiğini iddia
ediyorlar. Bütün bu gerçekleri köşe yazılarında dile getiren Arslan Bulut,
Komplo Teorici olarak suçlanıyor.

Dünya da son yıllarda enteresan
gelişmeler oluyor, insan düşünmeden edemiyor, bu yaşanan olayların hepsinin
birer tesadüfen olageldiğine. Dilerseniz kronolojik sırayla son kırk yılda
gelişen bazı olaylara bir göz atalım. Sakın bunlar da komplo Teori olmasın.

·        
1980 Ağustosunda darbeye meşruiyet kazandırmak
için sivil giydirilmiş bazı askeri öğrenciler, resmi üniformalı askeri
öğrencilere saldırdı. (Sivil Örümceğin Ağında-Mustafa Yıldırım)(Askeri öğrencilerin
kendi aralarında canı sıkılmış olmalı ki, “gelin birazda askercilik oynayalım
diye düşünmüş olmalılar herhalde.)

 

·        
2 Ağustos 1990 yılında Irak lideri Saddam
Hüseyin, Kuveyt’i işgal etti. Daha Irak askerleri Kuveyt’e girer girmez, ABD
televizyonları olayı dünyaya naklen servis ediyordu. Güya Irak askerleri bir
çocuk hastanesine girmişler çocukları katlediyorlardı. Hastanenin görüntüsü
içler acısıydı. Yerlere serpiştirilmiş çocuklar kan revan içinde, Kuveyt Büyükelçisinin hanımı hemşire rolünde çığlıklar
atarak sağa sola koşuşturuyordu. Sonuç, BOP projesi kapsamında Irak işgal
ediliyor, Türkiye de bundan nasibini alıyor ve PKK, ABD sayesinde Kuzey Irakta
kendisine zemin oluşturuyordu. (Öyle bir algı oluşturuluyordu ki, kimsenin
aklına şu gelmiyordu, Kuveyt’e saldırmak için Saddam’ı kışkırtan, iştahını
kabartan kimdi, ABD büyükelçisinin karısının çocuk hastanesinde hemşire
kıyafetiyle ne işi vardı?)

 

·        
 11 Eylül
2001 yılında ABD de ikiz kuleler vuruldu ve başkan bush: “Haçlı savaşlarını başlatıyorum” diyerek Afganistan ve Irak’ı 2. Kez
işgal ederek son darbeyi vurdu.(Başkan Bush, kazın geleceği yerden tavuğu
esirgememiş olmalı ki, BOB Projesini hayata geçirmek için, kendi
vatandaşlarından üç bin kişiye yakın insanını  feda etmişti.)

 

·        
Erdoğan İstanbul’a ilk belediye başkan
seçildiğinde BBC ve ABD basın kuruluşlarından Banu Avar’ı ararlar.(Banu Avar o
yıllar TRT’nin yabancı basın mihmandarı.) “Refah partisi hakkında bir belgesel
çekeceğiz, bizi bu partinin ileri gelenleriyle görüştürür ‘müsünüz?” Banu Avar:
tamam genel başkan Necmettin Erbakan’a haber vereyim.” Der. Karşıdakiler: Hayır
hayır olmaz, biz Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Fehmi Koru ile görüşeceğiz.”
Derler. (acaba kader ağlarını Erbakan Hoca’ya doksanlı yılların başında mı
örüyordu, ne dersiniz?)

 

·        
28 Şubat 1997 yılında, Milli Güvenlik Kurulu
toplanıyor 9 saat süren toplantı neticesinde devrin hükümetinin yerine
getiremeyeceği yükümlülükler sunuyor ki, sonradan gelişen olaylarla
Erbakan-Çiller hükümeti istifa ediyor. Garip tecelliye bakınız ki, MGK’nın
şahin paşalarından Çevik Bir, 2002 de işbaşına gelen AKP hükümetinin İsrail
danışmanlığına getiriliyor.

 

·        
Ergenekon davalarında tutsak edilen Türk ordusu!
Tutsak edenler tamam 15 Temmuz FETÖ darbesiyle anlaşılacaktı da, ya o günlerde
iktidarda ki muktedirlerin savcılığa soyunmuş olmaları acep ne ile izah edilir?

 

Kalın sağlıcakla.

Tuvalet ve Banyo Kültürü

SSCB yıkılmaya başladığı
yıllarda, Gürcü kökenli bir doktor
arkadaşım Gürcistan’a akrabalarını
ziyarete gitmişti. Dönüşte anlattığı bazı olaylar bana çok tuhaf gelmişti.

“Akrabalarımızın evinde uygun
banyo olmadığından, birlikte Osmanlı’dan kalma hamama gittik. Hamamın büyük salonunun bir tarafında kadınların, bir tarafında erkeklerin çırılçıplak
yıkandığını
görünce içeri girmek istemedim. Peştamal istedim, yoktu. Akrabalarım
‘insanın doğal haliyle görünmesinde ne
var ki?’
dediler. Ben de, onlar yadırgasa da, mecburen yanımdaki mayo ile
girdim.”

“Daha sonra çarşı içinde gezerken
umumi tuvaletlerde hiç kapı olmadığını,
içinde ihtiyaç gideren insanların görünmekten hiç rahatsız olmadığına şahit
oldum.”

“Biz aynı soydan gelsek de
akrabalarımla farklı bir kültür ve
medeniyete
ait olduğumu fark ettim” demişti.

Belki de şimdi Gürcistan’da bu
anlayışlar değişmiştir. Ama bu hatıradan tuvalet
ve banyo kültürünün
bir medeniyet anlayışı olarak ne kadar köklü etkileri
olduğunu fark etmiştim.

****

Romalılarda
Umumi Tuvaletler

Küresel
virüs salgınının
başlangıcında Avrupa
ve ABD süpermarketlerinde tuvalet kâğıdı
reyonları adeta yağmalandı.
Bunun sebebi bu ülkelerde tuvalet sonrası su ile taharet alışkanlığının olmaması
ve bu yüzden bol tuvalet kâğıdı kullanılmasıydı.

Ortaçağ Avrupa’sının ömür boyu
yıkanmama anlayışı çoktan yıkıldı ve bu ülkelerde insanlar çok sık banyo yapar
oldular. Fakat halen Avrupa’da (ABD ve Uzakdoğu ülkelerinde de) tuvalet sonrası su ile taharet alışkanlığı yok.

Oysaki Batı Medeniyetinin kökeni
olan Romalılarda bile, mahremiyet anlayışı olmasa da, bugün
bize çok garip gelen, bir taharet / temizlik alışkanlığı vardı.

Roma devrinde zengin
vatandaşların evinde sandalye şeklinde taşınabilir
tuvaletler
vardı. Zengin Romalıların ziyafetlerinde bile tuvaleti gelen
biri, kölesine işaret edip yanına bir oturak ya da kap getirtip ihtiyacını
oracıkta giderebilirdi. Zamanla kanala bağlı tuvaletler yapıldı.

Roma medeniyetinin göstergesi
olan antik kentlerde ilginç
bulgulardan biri “LATRİNA” denilen umumi
tuvaletler
dir. Şehir hayatının vazgeçilmez ihtiyaçlarından olan bu umumi
tuvaletlerin bizi en çok şaşırtan özelliği “def-i
hacet”
yapan insanların arasında
bölme olmaması idi.
Dahası insanlar buraları küçük veya büyük abdestini
yaparken birbirleriyle sohbet ettikleri bir
nevi sosyalleşme mekânı
olarak kullanıyorlardı.

“Romalılar latrinalarda toplanıp
bir yandan ihtiyaç giderirken, bir yandan da komşularıyla dedikodu yapıyor,
siyaset tartışıyor ve iş anlaşmaları yapıyorlardı.”

Sandalye yüksekliğinde U şeklinde, taştan veya ahşaptan
yapılmış, bir sedir düşünün. Kaynaklara
göre, aralarında birer adım mesafe ile açılmış deliklerin üzerinde, insanlar mahremiyet kaygısı olmadan oturup,
sohbet ederek dışkı ve idrarlarını boşaltırlardı. Ayaklarını bastıkları kısmın
az önünde yapılmış, U şeklindeki dar su kanalından devamlı su akıtılır, bir
değneğin ucuna sarılmış bez veya sünger bu suyla ıslatılarak mahrem yerlerin taharet/
temizlik işlemi yapılırdı. Her tuvalete gelene ucunda bez veya sünger sarılı bu
değnekten verilir, çıkarken de görevliye geri verilirdi.

Bu tuvaletler ve yapılan işlemler
bize çok garip gelse de, umumi
tuvaletlerin yapılması ve taharet için su kullanılması
önemli bir medeni
aşama sayılıyor.

****

Avrupa’da
Tuvalet ve Banyo

Putperest Roma Medeniyeti
yıkıldıktan sonra yerine gelen Ortaçağ Hıristiyan Avrupa’sında temizlik daha da
kötü hale gelmiş. Evlerinde tuvalet ve
banyo olmayan
Hıristiyan Avrupalıların lazımlıklara
tuvalet ihtiyacını giderdikleri, su ile
taharet
yapmadıkları ve lazımlıkları
sokaklara döktükleri
biliniyor.

“Halt
etmek”
tabiri lazımlıkları
evlerin pencerelerinden sokaklara dökenlerin, geçenleri uyarmak için “halt” (dur) diye bağırmasından doğmuş.

Fransa’nın meşhur Versailles (Versay) Sarayında bile tuvalet olmadığı için uzun yılların getirdiği bir
kokunun olduğunu gezenlerden duydum. Topuklu
ayakkabı ve parfümün
icadının sebebi de sokakların pislik içinde olması
imiş.

Fransa Krallarının dar bir taht
biçiminde yapılmış oturaklarının üst kısmına zil monte edilmesinin
amacı da ilginç.
 Kral oturağı kullandıktan sonra zil ile hizmetçileri
çağırır, mahrem yerlerinin temizliklerini yaptırırmış.

Türk ve İslam medeniyetinde ise evlerde tuvalet ve
banyo alışkanlığı hep vardı. Şehirlerde ise cami avlularında muhakkak
umumi tuvaletler yapılırdı. Bu tuvaletlerde mahremiyet ve su kullanımı olmazsa
olmaz özelliklerdir.

İslam toplumlarında sabunun,
deterjanın, kaşığın, çatalın olmadığı devirlerde el yıkansa bile tam hijyen
olmayacağı düşünülmüş olmalı ki, taharet için sol elin, yemek için sağ
elin kullanılması 
geleneği oluşmuş.

Türkler klozet kullanmaya
başladığında ilk yaptıkları şey bu kullanışlı eşyaya bir taharet musluğu monte etmek oldu. İran ve
Azerbaycan’da 
ise bir spiral boru ucuna takılmış kollu bir musluk türü
geliştirilmiş.

Günümüzde Müslüman olmayan
ülkelerde tuvalet sonrası temizlik için “Bide”
denilen bir eşya kullanılmakta. Bide tuvaletin yanında olur ve biraz ona biraz
da lavaboya benzer. En çok Japonya, Güney Kore, Güney Avrupa ve Latin Amerika
ülkelerinde kullanılmaktadır.

Ama Avrupa veya ABD’de hala
klozetlerde taharet musluğu yoktur. Çoğu tuvalette de “bide” bulunmaz. Bu
yüzden bu ülkelerde umumi tuvalete, yanında bir şişe su ile giren birini
görürseniz biliniz ki O büyük ihtimalle Türk’tür.

Salgın sebebiyle öğrendik ki, temizlik
alışkanlıkları çok önemli.

Bizim insanımızın yemekten
önce ve sonra
 olduğu gibi tuvaletten sonra da mutlaka
elini sabunlu su ile yıkamasının sağladığı faydaları virüs
salgını dolayısıyla iyice öğrendik.

Son zamanlarda unutmaya
başladığımız, gelen misafirlere hemen kolonya ikram edilmesi âdetinin
güzel bir davranış olduğunu öğrendik.

Uzun süre evden dışarı çıkmayınca
böyle “siyaset dışı” konuların da “önemsiz” olmadığını öğrendik.

Öyleyse suya sabuna dokunmaya
devam edeceğiz.

Ramazan: İsyanın Tam Zamanı

Bu
yazıyı aslında daha önce yazmalıydım zira Ramazan-ı Şerif her sene olduğu gibi
bu sene de son sürat gelip geçiyor. Dördüncü iftara ve beşinci teravihe
ulaştığımız bir günde Ramazan yazısı yazmak biraz tuhaf geliyor. Misafirinizle
saatlerce karşı karşıya oturup ancak ondan sonra “Hoş geldin” demek gibi…
Ancak öyle misafirler vardır ki teşrif ettiklerinde hasbıhal etmekten takdim
etmeye fırsat bulamazsınız. Ramazan da öyle bir misafir işte…

            Ramazan-ı Şerif geldiğinde onun
huzur veren atmosferini anlatmak adettendir. Çünkü Şehr-i Ramazan huzur
mevsimidir. Gelmesiyle havalar başkalaşır, haneler başkalaşır, sofralar
başkalaşır, ruhlar ve vicdanlar başkalaşır. Başkalaşmalıdır da… Ama bu yazı
Ramazan’ın getirdiği huzura değil getirmesi gereken huzursuzluğa dairdir.

            Huzur isyandadır ve isyanın verdiği
huzuru Müslümcü Hareket’in belki de en önde gelen sözcüsü değerli Üstadım
Süleyman Pekin Bey’in kaleminden defaatle okumuşsunuzdur. Okumadıysanız da
mutlaka okuyun. İsyanın felsefesi ve ete kemiğe bürünmüş hali Müslümcü
Hareketse zamanı da Şehr-i Ramazan’dır, üstelik tam zamanı…

 

İsyan, Peki ama Nasıl?

 

            Tarihte bütün dinler isyan ile
başlar, isyan ile yayılır. Hz. İbrahim’in (A.S.) Nemrut’a ve putperestliğe, Hz.
Musa’nın (A.S.) Firavun’a Mısırlıların kendi soyuna tepeden bakmasına, Hz.
İsa’nın (A.S.) mensubu olduğu İsrailoğlulları’nın maddeciliğine, Resulullah’ın
(S.A.V.) ise insanlığa yakışmayan her şeye isyan ettiğine şahit oluruz. Peki
bizim isyanımız ne? İsyan deyince ne anlıyorsunuz? Kadere isyan, otoriteye
isyan, ana babaya isyan??? Hayır! Bizim konumuz bunlar değil, en azından
şimdilik değil! Gerçek ve halis isyan kişinin kendi benliğine yönelttiği
isyandır. Kendi eksikliklerine, kusurlarına ve hatta fazlalıklarına yönelik bir
isyan…

            Oruç tutmak bedene karşı bir
isyandır mesela, açgözlülüğe karşı bir direniştir. Gecenin yarısı sahura
uyanmak uykuya isyandır. İmkânın varken önüne konan sofralara dokunmamak mideye
isyan! Yeterli mi? Asla! Bu ayda, hiç değilse bu ayda, kendisi imkân sahibi bir
açken, imkân sahibi olmayanların açlığına kafayı takıp cimriliğe de isyan
etmelidir insan.

            Hak karşısında umursamaz davranıp
güç karşısında, otorite karşısında rükuya eğilen, secdeye kapanan alnına isyan
etmelidir. Haklıyla haksızın mücadelesinde daima haksız olan güçlüye meyleden
kalbine isyan etmelidir. Hatalarına sürekli arka çıkan, her hatasına bir
mazeret üreten aklına isyan etmelidir. Yanlışı kendisine doğru olarak gösteren
gözlerine isyan etmelidir. Kendisine doğrular anlatılırken kapanan kulaklarına
isyan etmelidir. Öteden beri haksızlık karşısında lal kesildiği için haksızlık
karşısında susan o dillerine isyan etmelidir.

            Tembelliğine isyan etmeli,
üşengeçliğine isyan etmeli, gevşekliğine isyan etmelidir!!! Gamsızlığına isyan
etmeli, umursamazlığına isyan etmeli, görüp de görmezden gelmesine isyan
etmelidir!!!

 

Huzur İsyanda

 

            İslam kendine isyan edenlerin
dinidir. Başka vicdanların avukatı kendi vicdanının savcısı olanların dinidir. Sürekli
bir şeylerden şikayet ediyor, bir şeylerin değişmesi gerektiğini söylüyoruz.
Halbuki asıl değişmesi gereken şey tam orada, aynanın karşısında. Bütün
mutsuzluğun, huzursuzluğun kaynağının elalemle uğraşmak olduğunu bir görsek ve
kendi içimize bir dönsek o isyan hareketinin başlaması işten bile değil. Ezeli
kelamda bile demiyor mu zaten?

 

            “Şüphesiz ki, bir toplum kendi
durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.”
(Ra’d-11)

           

            Kendimizi değiştirmeye isyanla
başlayalım. Kesinlikle göreceksiniz ki huzur isyanda…

M ü t e f e r r i k

Konular gerçeğe birer eşik,

     Müteferrik, farklı
ve değişik.

 

     İkiyüzlü
şövalyeler denen Batı;

     Sürdükçe sürüyor
üstümüze atı!

 

     Ne teslimiyet
dinler, ne gönül ne hatır.

     Çünkü, almıştır
gizli yerden emri: “Batır!”

 

     Bütün iyi niyet,
tüm çaba, alttan alma hep nafile,

     Bunca taviz
yetmez, AB denen doymaz Fil’e!

 

     Her şeye rağmen,
Aç Canavar’a gösterilen sevgiyle,

     İştahı daha da
artıyor! Yarabbi bu nasıl çile?

 

     “Ver!” dedi:
Verdikçe verdik, onulmadı hiç yarası!

     Üstümüzde yer
etti, çıkmadı bir türlü karası.

 

     Ege dediler, olur
oturun hele anlaşırız dedik.

     “Kıbrıs’ı verin!”
dediler. Masadan kalksınlar istemedik.

 

     Azınlıklar, azın
azın azsınlar dediler!

     Yavaş yavaş,
kuyunuzu kazsınlar dediler!

 

     Her köşede
açsınlar birer kilise!

     Hristiyanı dert
etmeyin yok ise!

 

     Hele bir yer
edinelim, bakın neymişiz biz!

     Size neler
edermişiz, o gün gösteririz.

 

     Fener Rum
Patrikhanesini tanıyın, olsun Ekümen!

     Sakın ha, bu da
nerden çıktı edemeyiz kabul demen!

 

     Durun durduğunuz
yerde, bakmayın sağa sola.

     Gerekmez yol
bulmak için, kendinize pusula.

 

     Ne demek yönelmek
Rusya ve İran’a?

     Yönünüzü dönmek
isteyiş Turana!

 

     Sorar ABD, ne
demek kardeş ülke İran, Irak, Suriye?

     Olmuşken ta
ötelerden çıka gelip aranızda devriye!

 

     Güçlüyüm, öyleyse
haklıyım, herkes olmalı yanımda!

     Çıkarım için,
hâkimiyet kurmak akıyor kanımda!

 

     Mutlaka,
Türkiyenin ipleri; olmalı daim bende!

     Türkiye yaparsa
da, Türkiyesiz yapamaz ABD(e).

 

 

     Bir gariplik sezer
ve düşünmeye başlar hükûmet;

     Demek ki der içten
içe, bizde değilmiş keramet.

 

     Öyleyse der, var
bu işte, ince mi ince bir hikmet.

     Olanlar, sırf
bizden kaynaklanmaktan değil ibaret;

 

     Dışardan üfleyip,
içerde oynatması var!

     Batının
kafasında,Türkiyenin batması var!

 

     “Böl parçala yut!”
Batının alâmeti fârikası.

     Bundan kurtulamıyor
hiç, ne Asyası ne Afrikası.

 

     Aynı oyun, ne
bitmez tükenmez bir hazine.

     Ne acı ki,
düşüyoruz bu tuzağa yine.

 

     Demek ki, hangi
iktidar olsa Batı için hedef.

     Çare; hain ikiyüzlüleri
etmek vatandan def’.

 

     İşte, ABD’nin ve AB’nin
budur hep huyu.

     Kazmak kendi
içimizde, kuyu üstüne kuyu!

 

     Sureti Haktan
görünerek insanımıza dıştan,

     Dem vurur
hukuktan, demokratik eşit yaşayıştan.

 

     Ama, bunun altında
yok işlemediği hiçbir denaet!

     Sen cancağızım,
körü körüne durma ona sena et!

 

     Ne yaparsak
yapalım, onların nazarında biz;

     Olamayız asla bir
tanem, kabul gören aziz.

 

     AB’nin eşitlikten
anladığı, çifte standart!

     Sen Avrupa
resmiyetini; sadece bununla tart.

 

     Polis her şey
demek Avrupada, bunu bilmeyen mi var.

     Türk polisi sırf
asâyişi koruyor, değil canavar.

 

     Karşıysa Kahraman
Rauf Denktaşa içten dıştan çok herze-gular:

     AB muhibleri,
Washington patronları, AB gibi olgular.

 

     Hayır gelir mi
hiç, böyle bir gecenin sabâhından?

     Gökte, melekler
titremez mi, mazlumların âhından?

 

     Yunanistan
onaylıyorsa dış politikamızı!

     Ters yöne
çevirmeli dış siyaset patikamızı.

 

     Ismarlanmış Kıbrıs
politikası İngilize!

     Vuracak hâl mi
kaldı kardaş artık dizimize?

 

     Maliye, IMF,
Kıbrıs BM’ye emanet!

     Kuzum, sen ne güne
duruyorsun biraz gayret.

 

 

     Üstüne ölü toprağı
mı serpildi, artık uyan.

     Kulak kabartsın
hemen sesimi duyan.

 

     Gidecek vatandır,
inecek bayrak, düşecek olan sancak!

     Sen ben sahip çıkarsak,
son bulur bütün bunlar ancak.

 

     Ağızlarından
çıkarttılar sonunda baklayı.

     Tarihte geldik,
böyleleri haklayı haklayı.

 

     “Türkiye Avrupanın
hasta adamı!”

     Deniyor, acaba
batacak ada mı?

 

     İçleri vurdu dışa,
olduğu gibi nihayet.

     Allah bizimledir,
bekliyoruz Haktan inayet.

 

     Çünkü, kimmiş
hasta adam, zaman onu gösterecek.

     Dünya âlem, asıl
barışı kuzum, bizden görecek.

Yolsuzluk Kültürü Okulda Kopya ile Başlıyor

Uluslararası Yolsuzluk Algı İndeksi, sırf biz
kendimizi kötü hissedelim diye bize düşman Yahudi ve Masonlar tarafından icat
edilmiş, Yahudi Rockefeller’in para verdiği bir çalışmadır.

Kolinda Grabar- Kitaroviç, 2020 Ocak ayının
başında, bir basın toplantısı yaptı. O tarihte Hırvatistan’ın cumhurbaşkanydı.
Gazetecilerin hükümetteki yolsuzluklar hakkındaki sorularına cevap verdi: “Toplumun
tüm kesimlerine hâkim olan bir yolsuzluk kültürü var. Sadece siyasetle sınırlı
değil. Daha okulda başlıyor. Kopya çeken çocuklar kahraman gibi görülüyor.
Kopya için hazırlıklı gelenlere ‘çalışkan kunduz’ deniyor. Çocuklar bu yaşlarda
sistemin etrafından dolanmayı öğreniyorlar
.”

Yolsuzluk denilince, haberi hazırlayan gazetenin
aklına hemen Uluslararası Yolsuzluk Algılama Endeksi gelmiş ve habere
eklemişler. Hırvatistan 180 ülke arasında 63’üncü sırada ve temizlik puanı 100
üzerinden 47.

Türkiye nerede? Biz 91’inciyiz. Aslında sıralamada
daha aşağıdayız çünkü tekrarlayan dereceler var. İki tane birinci gibi.
Temizlik puanımız 100 üzerinden 39. 2012’den beri 10 puan gerilemişiz.

Kopyaya sıfır vermenin cezası var

Bizim okullarımızda kopya var mı? Ülkede yolsuzluk
var mı? Kopya ile yolsuzluk arasında sebep- sonuç ilişkisi varsa bu bizim için
iyi bir haber mi, kötü mü? Lütfen önce kendi okul hayatınıza, çocuklarınızın
okul hayatına bakarak bu sorulara cevap vermeye çalışın. Bizde kopya çekilir
mi? Kopya çekene hangi gözle bakılır? “Ahlaksız! Atılmalı!” diye mi, yoksa “Bak
kerataya, nasıl da halletmiş işini!” diye mi? Yakalandığında ne yapılmasını
istersiniz? Sıfır almasını mı? Okuldan atılmasını mı? “Seni gidi” denip
bırakılmasını mı?

Sıfır derken dikkatli olun. Sıfırı alan öğrencinin
gelip sizi bıçaklayıp öldürmesi de kültürümüze girdi. İki yıl önce, Ankara’da
gencecik bir hoca, Ceren Damar Şenel, tam bu şekilde katledildi. Ceren Hoca’ya
rahmet olsun. O bir öğrenciye kopyadan sıfır vermişti. Ben 300 öğrencinin
uzaktan eğitimde toptan kopyasıyla, ödevde de toptan intihaliyle karşılaştım.
Ne oldu? Ben öğrencilere sıfır verdim. Okul idaresi de benim işime son verdi.
Yazık değil miydi çocuklara? Hem onlar Vakıf Üniversitesi’nin gelir kaynağıydı.
Lütfen şu (https://millidusunce.com/misak/ceren-hocanin-ardindan-sistem-boyle/)
veya şu (https://www2.karar.com/gorusler/sistem-boyle-1088929)
bağlantıya göz atın.

O makalede, bizim kopya kültürümüzle ahlakın
“tefessüh ettiği” Batı’nınkini karşılaştırmış, ve orada kopya çekenin okuldan
atıldığını, hocanın sınav sırasında sınıfı rahatlıkla terk edebildiğini, aynı
sınavı alacaklarını bilen öğrencilerin aralarında sınavdan bahsetmenin bile hoş
karşılanmadığını da anlatmıştım. İntihalci hocanın işine son verileceğini,
dolayısıyla böyle hırsızlıklara pek rastlanmadığını yazmıştım. Biz intihalciyi
rektör yapıyoruz. Dolayısıyla bir daha intihal yapmasına gerek kalmıyor. Bu da
bir yöntem.

Kopya çeken doktor sizi ameliyat edecek

Hoşgörü taraftarı olanlara, “Bakın” diyorum,
“bunlar mühendis olacak, sonra fabrika, gökdelen yapacak ve bunlar patlayacak,
yıkılacak, altında siz veya sevdikleriniz kalacak.” Yüzüme, “Bu adam sıyırmış”
edasıyla bakıyorlar. Bu noktada aklıma İzmir Atatürk Lisesi’ndeki cebir hocamız
“Kroş” geliyor. (Asıl ismini hatırlayamadım. O hep Kroş’tu. O hocalara neler
borçluyum!) Sayfalar dolusu cebir ifadesi sadeleştirmeleri yapardık. Sonuç
yanlışsa sıfır alırdık. İtiraz ederdik: Ama hocam bir işaret hatası, gerisi
doğru. Ve hoca eliyle batışı göstererek şöyle derdi: “Bir işaret hatasıyla
tasarladığınız denizaltı batar ve bir daha çıkmaz!

Bakın, kopya çeken doktor sizi ameliyat
edecek!
” Bu defa işi biraz daha ciddiye alır gibi oluyorlar. Mevzubahis
özüyse gerisi teferruattır değil mi? Tabi tıp eğitiminin sınıfta kâğıt
doldurmaktan ibaret olmadığını faş etmiyorum. Biraz sarsılsınlar… Sonra, bu
kopyacıların diplomat, kumandan, siyasetçi, en en üstlerde yönetici
olabileceğini, vatanı, milleti ameliyat edebileceklerini söylüyorum. “Sıyırmış
bu!
” bakışı geri geliyor. Yani, diplomayla memleket idaresinin ne ilişkisi
var!

Bunlar hep komplo!

Bundan sonra bu misallerime eski başkan
Grabar-Kitaroviç Hanım’ın tesbitini ekleyeceğim: “Bakın. Kopya ilerde
yolsuzluğa götürüyormuş insanı
.” Kibarca gülümseyip saatlerine
bakacaklardır. Yolsuzluktan kim ölmüş? Yapmayan mı var. Ne yani?

İki düşünceyle moralimizi düzeltelim. Uluslararası
Yolsuzluk Algı İndeksi, sırf biz kendimizi kötü hissedelim diye bize düşman
Yahudi ve Masonlar tarafından icat edilmiş, Yahudi Rockefeller’in para verdiği
bir çalışmadır. (Rockefeller’in Hrıstiyan olduğunu çaktırmayın.) Adı üstünde
“Yolsuzluk Algı İndeksi”. İki: İndeksteki sözde gerileme,
ileri atılmak üzere hızlanma hazırlığımızdır. Pek yakında en yukarılara sıçrayacağız.
Tepelere, Danimarka, Yeni Zelanda ve Finlandiya’nın yanına.

Kilit nokta şu: Bu ülkeler, kopyadan yolsuzluğa bu
davranışları yaramazlık veya kabahat değil, ahlaksızlık ve hırsızlık olarak
değerlendiriyor. Ülke deyince hem kanunları hem de halkı.

Biz, Hırvatlar, daha doğrusu puan ve sıralamada
bizim civarımız, “Keratalar!”, “Canım yapmayan mı var?”, “Kopyanın,
intihalin, yolsuzluğun ahlakla ne ilgisi var?”
 diye bakarız. (Alıntı: Milli Düşünce Merkezi)

Onun Işığı Sönmedikçe

      23
Nisan’da Egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğunun simgesi
T.B.M.M’nin 100’ncü kuruluş yıldönümünü 83 milyon tek yürek olduk, büyük bir coşkuyla
kutladık. 23 Nisan aynı zamanda çocuklarımıza armağan edilmiş önemli bir bayram
günüydü. Bunun sevincini de çocuklarımızla birlikte yaşadık.

     Bizleri
tebaa olmaktan, millet olma vasfına taşıyan bu önemli günü; Korona salgını
nedeniyle okullarımızda, meydanlarımızda, sokaklarımızda kutlayamamıştık ama evlerimizin
balkonlarından, pencerelerimizden taşan sevgi sözcükleriyle, büyük bir coşkuyla
kutladık.

     Hem
de bizi, birlik beraberliğimizi en güzel anlatan istiklal marşımızı söyleyerek,
gecenin rengini aydınlatan ay yıldızlı bayraklarımızı sallayarak…

     Milletçe kutladığımız bu coşkulu gecede
pırıl, pırıl parlayan çok güçlü bir ışık daha vardı her tarafa yansıyan. Bizler
farkında değildik ama ışıltılarıyla her zaman yanımızda olan o bir çift mavi
göz yaşananların farkındaydı…

      Evlerimizden
yayılan o muhteşem bayram coşkusunu izleyen o gözler giderek belirginleşti,  anlamlı, mutluluk dolu ışıltısıyla; adeta her
bir eve umut dolu mesajlar gönderdi.

     Hiç
dikkat ettiniz mi?

      Milletçe ne zaman dara düşsek, ne zaman çok
zor bir dönem yaşasak, ne zaman umutsuzluğa kapılsak; hep onu anlatan, hepimize
umut veren, onun eşsiz önderliğini yansıtan özel bir gün koşar yardımımıza…

      Koronalı günlerin karamsarlığını
hissettiğimiz bu süreçte de; 23 Nisan’ın coşkusuyla ferahlamış, bu özel günün
mutluluğunu yaşamıştır Türkiye.

     Çünkü
hala onun ışığı ile aydınlanır bu ülke,

     Çünkü hala onun eserleri yol gösterir bu
ülkeye.

     Hatırlayın 23 Nisan gecesinin coşkusunu,
hatırlayın hançeremizi yırtarcasına haykırdığımız o adı.

  Her coşkumuzda o, her sevincimizde onun ismi
var.

     Ne
güzel, ne soylu bir isim; Türk Milletinin Atası:  Gazi Mustafa Kemal Atatürk.

     Milletimizin yüreğine öylesine kazınmış ki onun
adı; hiçbir güç, hiçbir makam sahibi ne onun ismini, ne eserlerini, ne de ona
olan sonsuz sevgimizi unutturabilir.

      Önümüzdeki ayın adı Mayıs;  hemen ortasında yeni bir bayram coşkusu,
umudu anlatan kutlu bir gün daha var.

      Adı; Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı,
19 Mayıs’ta kutlanacak. İşte yeni bir bayram coşkusu, ondan gelen büyük bir
mutluluk daha; yine milletçe coşacak, Koronalı günlere inat belki de bu defa
bayramımızı meydanlarda, sokaklarda kutlayacak, elde ay yıldızlı
bayraklarımızla Atamızın adını büyük bir sevinçle bir kez daha haykıracağız.

      Bağımsızlığımıza
giden o ilk adımı atan Mustafa Kemal ve arkadaşlarını anacağımızın o özel günün
bayram sevinci; Korona salgınını yaşadığımız bu karamsar günleri aydınlatacak,
yeni bir mutluluk daha getirecek evlerimize.

     Çevirin tarih sayfalarımızı, bakın milletçe
kutladığımız milli bayram günlerimizin coşkusuna. Her birisinde onu adı, onun
imzası.

     Önderlik
ettiği milletimizin makûs talihini değiştiren, yoktan var ettiği Türkiye
Cumhuriyeti Devletini, bu güzel vatanı bizlere hediye eden, böylesine büyük bir
dünya lideri başka hangi ülkede var?

     Evet, bu süreçte çevremiz korona salgını ile
çevrili ama korkmuyoruz. Güçlü Türkiye’nin temellerini atan Atatürk’ün; ‘’Beni
Türk Hekimlerine Emanet Ediniz’’ sözlerini hatırlıyor, tüm sağlıkçılarımızın
üstün başarısıyla bu salgını yeneceğimize inanıyoruz.

    Gazi Mustafa
Kemal Atatürk’ün ışığı yandıkça hiçbir şeyden korkumuz yok. Çünkü ne zaman
sıkışsak, ne zaman dara düşsek, onun sönmeyen ışığından güç alıyoruz.

Kopyadan Yolsuzluğa, Sosyal Ahlaksızlık

Belden yukarı ahlaksızlık anlayışımıza yabancı gibi. Onun
için “sosyal ahlaksızlık” diyorum. İnsan ilişkilerinde cinsî olmayan her türlü
ahlaksızlığı kastediyorum.

Toplumu koruyan, bir arada tutan ahlak kurallarının çıkar
için çiğnenmesini kastediyorum. Fırsat eşitliğini, adaleti sağlayan kuralların
çiğnenmesini. Rüşvet, yalan, yolsuzluk, kopya, intihal, torpil, akraba, yandaş
kayırmacılığını. İşte bunlar, toplum ahlaksızlığıdır, sosyal ahlaksızlıktır.
Kişinin ahlaksızlığı kişiyi ilgilendirir. Bunlar herkesi. O yüzden bunlar,
belden aşağı ahlaksızlıktan daha ahlaksızdır. 

Sosyal Ahlaksızlık Bulaşıcıdır

Diyelim bir kişi, torpille bir yere geldi. Ve o yerin adamı
değil. Liyakatsiz. Fakat burnu havada geziyor. Böyle tipler, arkalarındaki
torpili açık açık pazarlarlar. Bir cins teşhirciliktir bu. Sonra siz o kuruma
artık, “Burası sizin evlatlarım.” veya “Çalışın, başarın, hedeflerimize
ulaşmamıza katkı yapın, yükselirsiniz!” gibi nutuklar atamazsınız. İnsanlar
salak değildir. Aradan birkaç yıl geçince kadronun tamamı kokuşmuş hale gelir
zaten. Ve kurumu, kurumun görevini bir yana bırakır, tamamen size yaranmaya
odaklanırlar. Belki sizin istediğiniz de buydu zaten.

Liyakatin her şey olduğu kurumlarda, mesela üniversitelerde,
torpilliler, aşağılık duygularının itişi ile liyakatli avına çıkar. Onları
kurumdan uzaklaştırırlar. 

Bu hal ülke çapında yayılırsa halen okuyan veya hayata yeni
atılan bir gencin idealleri ne hale gelir dersiniz? Olması gereken, “Ben, en
iyi şu, en bilgili ve başarılı bu olacağım” ülküsüdür.

Fakat ortam ona bu düşüncelerin fantezi olduğunu gösterir.
Kendine bir dayı bul. Partiye yaman. En başarılı kopyacı, en yaman yağcı, en
militan trol ol. Gemisini yüzdüren kaptan. Atı alan Üsküdar’ı geçer! 

Diktadan Sosyal Ahlaksızlığa

Bu kültür, ülkenin tamamını kaplar. Bu kültür bir şey
üretemez. Üretse, ürettiği dünya ile rekabet edemez. Bu kültür ancak, halkın
yarattığı değerlere ağır vergiler getirir ve sonra onları kendi arasında
afiyetle yer, yutar. Paranın bir kısmını da propagandaya, algıya harcar. Bu son
kalem sosyal ahlaksızların sigortasıdır. 

Nasıl üretsin ki? Üniversiteleri eş, dost, akraba ile
dolmuş. Öğrenciler kopyayla veya daha beteri rüşvetle diploma alıyor. Tayinler
“mülakatla” yapılıyor. Tayin listeleri mülakat jürilerine önceden veriliyor.
Bunlar mı üretecek? Üretmese daha iyi. Bir önceki yazıma bakınız, Kroş’un
dediği gibi “onların tasarladığı denizaltı dalar ve bir daha çıkamaz”. 

Maalesef bu halde ülkeler var. Bazıları şanslı.
Topraklarında dünya piyasasında para eden kaynaklar var. Onları satıyor, çoğunu
akrabalara, bir kısmını da halka sızdırıp geçinip gidiyorlar.

Bu kadar talihli olmayanlar sürünüyor. Sürünmeye karşı
savunmaları da despotluk ve algı mühendisliği. George Friedman’ın Leksus ve
Zeytin Ağacı’nda anlattığı gibi bunlar ülkelerini başarılı ülkelerle
kıyaslatamazlar, kıyaslayamazlar. Bu işlerine gelmez. Onun yerine “Babalarınızın
zamanından iyi değil misiniz? Onların zamanında buzdolabı mı vardı?” gibi
söylemlerle kendi geçmişleriyle kıyaslatırlar. Fakat insanlar aptal değildir.
Olan biteni görür, hissederler. Bu görmeye karşı tedbir de dayatma düzenidir. O
ülkelerdeki otorite tenkidi, gerçeğin dillendirilmesini cezayla, şiddetle
karşılar. 

O Büyürken Ülke Küçülür

Bu karanlık tablonun bir örneğini öyle bir ülkeden gelen bir
öğrencinin ağzından dinlemiştim. “Bizde”, diyordu, “bütün diplomalar parayla
alınır.” Hangi diplomanın kaç para ettiğinin piyasası da varmış. O ülkeden çok
öğrencim oldu. Hemen hiçbiri ders verdiğim Türk üniversitesini
bitiremedi. 

Bir başkasında parayla öğretim üyeliği satılmış. Alana,
ahşap işleme dersi düşmüş. “Ama ben hayatımda ahşap işlemedim”, deyince, “Şu
kitabı al, her bölümün bir kısmını oku, geri kalanını da ödev ver” demişler.
“Hoca” kendi anlattı bana.

Ülke adı vermek istemiyorum. İkisi de eski Sovyet ülkesiydi.
İster komünist, ister faşist, ister dinci olsun; dikta, sosyal ahlâkı sıfırlar.
O rejimler devrilip gittikten sonra da ahlaksızlık sürer.

Kültür yapışkandır. Kolay değişmez. Hani rahmetli Sabri
Ülgener Hocamızın “zihniyet” dediği şey işte bu… 

Lütfen düşünün. Okulların çoğunun böyle olduğunu farz edin!
Bu gençler on, yirmi, otuz yıl sonra artık genç olmayacak. O eski genç, şimdiki
orta yaşlı ve ihtiyardır. Bu dandik diplomaların sahipleri veya diplomaya
bakılmaksızın nesep asabiyesi ile tayin edilenler, kendi ülkelerini 21.
yüzyılda dünya ülkeleriyle rekabet ettirebilir mi? Bu sahte diploma
sahiplerinin yönetimin, sanayinin, ticaretin direksiyonuna oturduğu ülkelere
rekabetçi üretim, refah, kalkınma gelebilir mi? Ya ne olur? Bilgi istemeyen,
marifet istemeyen ürünleri, açlık şartlarında çalıştırılan halka ürettirip
onları haciz fiyatlarıyla satarlar. Millî paranın değer kaybetmesi, haciz
demektir- bir düşünün. Sonra, varsa, tabiî kaynaklarını satarlar. Topraklarını,
ülkelerinin hakkını, egemenliğini satarlar. Ve yerler. Halk sürünürken bu
azınlık, içinde yaşadıkları debdebeyle övünerek hükmeder. Çünkü “görmemiş”tir.
Ülke ve halk küçülürken sosyal ahlaksızlık büyür.  (KARAR Gazetesinden
alınmıştır)

Sosyolog Dr. Abdülkadir Sezgin ile Türkiye’nin Alevî Meselesini Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye’ye patinaj yaptırmak isteyen Hıristiyan batı,
sunî bir Alevî Meselesi oluşturmaya, geliştirmeye ve gaile hâline getirmeye
çalışıyor.  Alevî-Sünni bütünleşmesi için
çalışan bir din adamı olarak gelişmeleri yakından takip ettiğiniz biliniyor.
Nedir, neler oluyor anlatır mısınız?

Dr. Abdülkadir
Sezgin:
Ülkemizde yaşayan ve kendisini ‘Alevî
olarak tanımlayan halk aynen Âşık Veysel gibi, ‘Türküm, Müslümanım’ demekte, kendisini ‘Türk Milleti’nin özü
olarak kabul etmektedir.

Alevî dernek ve vakıflarının çoğunluğu ise, Sovyetler
Birliği’nin dağılması sonrasında, Avrupa ülkelerinde dağınık ve teşkilatsız
kalan eski sosyalistlere -Almanya başta olmak üzere- AB ülkelerinde kurdurulan
derneklerin uzantısı olan gruplar gibi görünmektedir.

Bu dernekleri kuranların tamamına yakını yıllar önce
Alevîlikle bağını koparmış, Sovyetlerin çöküşü ile yaşadıkları şoktan
uyandıklarında kendilerini Alevî teşkilatı yöneticisi olarak gören Marksist
ideolojiyi dünya görüşü olarak benimsemiş kimselerdir.

Bu sebeple de Alevîlik konusu incelenip değerlendirilirken
halk ile kuruluşların ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir.

Bu yapılmadığında problem anlaşılamaz ve/ya çözülemez.

Çetinoğlu: Alevî olmayanlar Alevîliği nasıl yorumluyorlar?

Dr. Sezgin:
Üzülerek ifade etmeliyim ki, başta Diyanet İşleri Başkanlığı çalışanları olmak
üzere Alevî olmayan veya kendisini ‘Alevî’
olarak adlandırmayan kesimde son derece olumsuz ve Aleviliği dışlayan yerleşmiş
bir anlayış vardır.

Çetinoğlu: Ülke nüfusunu çoğunluğunu oluşturan bu kesimde Alevîlik
nasıl algılanıyor?

Dr. Sezgin:
Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı yönetici ve çalışanları
arasındaki algılamalar halkın da algılamalarına örnek olacağı için bu kurum
çalışanları arasındaki algılama biçimlerini cümleler halinde sıralamak uygun
olacaktır:

 

-Alevîlik ayrı bir dindir.

-Alevîlik sapık bir din anlayışıdır.

-Alevîlik İslam dışıdır.

-Alevîlik ateizmdir.

-Alevîlik Müslümanlığın içindedir.

-Alevîlik bir kültürdür.

-Alevîlik bir alt kültürdür.

-Alevîlik bir mezheptir.

-Alevîlik diğer tarikatlar gibi bir tarikattır.

Çetinoğlu: Hiçbirinin aklına ‘Alevîlik
din değildir, Alevîlik mezhep değildir, Alevîlik meşreptir
.’ Demek gelmiyor
mu?

Dr. Sezgin:
Şüphesiz bu doğru düşünceye sâhip olanlar vardır. Fakat maalesef azınlıktadır.
Tamamına yakını din eğitim ve öğretimi gören ve doğrudan din konusu ile meşgul
olanlardaki algılama bile bu kadar yanlışlıklar, çelişkiler içermektedir.

İlahiyat fakültelerinde yapılmış master ve doktora
çalışmalarında da ‘Alevîlerin Şiî / Caferî olduğuna dair tezler olması bu
şaşkınlığın eseri olmalıdır.

Toplumun Alevî olmayan katmanlarında da ‘kestiği yenmez’, ‘kendileriyle evlenilmez’ 
şeklindeki algılamanın yaygın olduğu da bilinmektedir.

Din ile ciddî ilişkileri olup olmadığı tartışılan sanatkâr,
programcı gibi insanların rastgele söyledikleri ‘mumsöndü’ sözleri bu alandaki anlamaların ne kadar yanlış olduğunu
göstermesi bakımından çok önemlidir.

Belirtilen sebeplerle öncelikle Alevî olmayanların tamamının
‘Alevî algılama’larını düzeltecek ‘toplumun
din konusunda doğru olarak aydınlatılması’
meselesi bulunduğu kabul edilmelidir.

Çetinoğlu: Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu meseleye olan ilgisi,
câmi cemaatinin alâkasının çok gerisinde. Yavuz Bülent Bâkiler, bir din
görevlisi olmadığı halde, İstanbul’daki bir câmide, Cuma sohbeti olarak,
Alevîlik hakkında konuştu. Namazdan sonra çok büyük bir kalabalık etrafını
sardı. Sorular sordu, teşekkürler edildi, gençler yanında yaşlı insanlarda elini
öpmeye teşebbüs etti.

Câmi görevlisinin ifadesine
göre hiçbir konuşma, Yavuz Bülent Bakilerin konuşması kadar alâka görmemiş.
Demek ki bu mesele, hassasiyet sâhibi insanların gayretleriyle çözüme
kavuşturulabilecek…

Dr. Sezgin: İsabetli
bir değerlendirme. Tekrarlanmasını faydalı görürüm. Fakat söz konusu konuşmanın
Diyanet İşleri Başkanlığı mensuplarına yapılması çok daha faydalı ve hatta
elzemdir. Böyle bir çalışma, problemin çözülmesindeki temel sosyal yapıyı
oluşturacaktır. Bu son derece önemlidir. Fakat Başkanlığın böyle bir çözüme
sıcak bakması mümkün değil gibi görülüyor.

Alevîlik konusunda öncelikle görüş birliğinin sağlanması
gereken en önemli alan Diyanet İşleri Başkanlığı alanıdır.

Bu sağlanmadan Alevîlik meselesi çözülemez. Çünkü din
konusunda devletin ana hizmet birimi Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Bu sıfatla meselenin
çözüleceği yer de Diyanet İşleri Başkanlığıdır.

 

 

 

Dr. ABDÜLKADIR SEZGİN

1948 Yılında Yozgat’ta doğdu. İlköğrenimini Yozgat’ta, orta
öğrenimini Yozgat, Ankara ve İstanbul’da tamamladı. 1971 yılında İstanbul
Yüksek İslam Enstitüsü’nü bitirdi. 1970 yılında İstanbul Şehzade Camii Hatibi
olarak başladığı memuriyet hayatında, Müftülük, Vaizlik, İl Müftü
Yardımcılığı, Din Bilgisi ve Ahlak Öğretmenliği, Diyanet Yayınevi Müdürlüğü,
Başkanlık Merkezinde Uzmanlık, Şube Müdürlüğü, Müfettiş Yardımcılığı,
Müfettişlik ve Başmüfettişlik yaptı

Kasım 2011 de emekli oldu. İstanbul – Eminönü Din Görevlileri
Cemiyeti Başkanlığı yaptı. Cumhuriyetin 50. yılında Müftü olarak bulunduğu
Tekirdağ Malkara ilçesinde ‘Cumhuriyet Camii’ adıyla bir cami yaptırdı.
Trakya bölgesinde ilçede ilk İmam – Hatip Lisesini bu ilçede açtırdı.
Yunanistan, AB ve ABD’nin Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması taleplerine
karşı, alternatif olarak, eğitim dili Türkçe ve Türk soylu Hıristiyanlar ve
diğerlerine hitabedecek şekilde, 1977 yılında; ‘İstanbul Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi’nde Hıristiyanlık bölümü açılması Projesi’ni geliştirdi ve
YÖK tarafından 1999 yılında proje ‘Diğer Dinler Bölümü’ adıyla kabul
edilerek, açılmaya karar verildi. İstanbul Üniversitesi ve İlahiyat Fakültesi
yönetimlerinin ilgisiz ve isteksizliği sebebiyle öğrenci alınmadı ve 2005
yılında öğrencisizlikten kapandı. Yaklaşık
300 camii bulunan Caferi Türklerin din adamı ihtiyaçlarını karşılamak üzere,
Iğdır veya Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde de bir Caferi Bölümü
açılmasına dair projenin kabulü için çalışmaları cemaatin ve Diyanet’in
muhalefeti sebebiyle açılamadı. 1978 yılında, Seyyid Ahmed Arvasi
başkanlığında beş kişi tarafından kurulan Türk Gençlik Vakfı kurucuları
arasında yer aldı, hâlen bu vakfın Mütevelli Heyeti üyesidir.                                                                                                                                                

1987-1991 yılları arasında Prof. Dr. Şaban Karataş
başkanlığındaki Ankara Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu.
1992-1995 yılları arasında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de Din Hizmetleri
Müşaviri olarak görev yaptı. Bakü Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin
açılmasını sağladı ve iki öğretim yılı ‘İlimler Namzedi’ (Doçent) unvanı ile
Öğretim üyeliği yaptı. Azerbaycan’da İmam – Hatip Lisesi’ne benzeyen beş adet
‘İlahiyat Temayüllü Lise’nin açılışını sağladı. Gazi Üniversitesi Türk
Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi’nin 1988-2007 yılları arasında
Bilim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı. Hâlen aynı merkezin danışmanı, İlim
Kurulu Üyesi ve ilmî hakem olarak ilişkisi devam ediyor. Emniyet Genel
Müdürlüğü hizmet içi eğitim programlarına 1996-2001 yılları arasında beş yıl
konferansçı ve öğretim üyesi sıfatıyla katıldı.

Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü’nde,
‘Cumhuriyet Döneminde Dinî Hayatın Meselelerinin Tarihî Kökenleri’ tezi ile
Yüksek lisans yaparak ‘Bilim Uzmanı’ oldu. On ilde, yaklaşık on bin Alevî
denek üzerinde araştırma yaptı ve yaklaşık iki bin Alevî köyü gezdi. İstanbul
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde ‘Türkiye’de Alevîlik – Bektaşîlik
Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma ’ konulu tezi ile de ‘Bilim doktoru ’ oldu.
Yayımlanmış ilmî içerikli 12 kitabı ve yüzden fazla makalesi bulunmaktadır.
Evli, 3 evlât ve 5 torun sâhibidir.

Belli Yaş Gruplarına Konulan Sokağa Çıkma Yasağı

0

Değerli okuyucular, malumlarınız
olduğu üzere, 65 yaş üzerinde bulunan
vatanDaşlara konulan sokağa çıkma yasağı
süresi bir ayı geçmiş
bulunmaktadır. Takdir edersiniz ki, bu zaman dilimi yaşlılar için oldukça uzun
bir süre sayılır. Bu yasağa maruz kalanlar artık, evlerinde de olsa oldukça
sıkılmaya başladılar. Nerede ise,   psikolojileri bozulup, ruhi bunalıma
girecekler.
Üstelik bu yasağın ne kadar daha devam edeceği de belli değil. Amiyane
tabirle ucu açık bulunmaktadır.  Haliyle, bu belirsizlik de ayrı bir huzursuzluk ve tedirginliğe sebep olmaktadır.

            Ayrıca doktorların ifadesine göre, uzun süre hareketsiz kalan ve güneş görmeyen 65 yaş üstü insanlarımızın
D vitamini eksikliği, kas ve kemik problemleri ve bağışıklık sisteminde
zayıflama olacağı (enfeksiyon kapma riskinin artacağı) bildirilmektedir.

            Bu arada ehemmiyetine binaen şu hususu ifade edeyim ki,
yaşlıların sağlık ve sıhhatini koruma maksadı ile alınan yasak kararları, zaman
geçtikçe, koruma gayesine matuf olmaktan çıkmış olup, adeta yaşlılara bir zülüm
haline gelmiş bulunmaktadır.

Bugün
bir TV kanalında Dr. Serdar Savaş
diye uzman birini dinledim. Doktor Bey’in söylediği şu: “Yaşlılar ile alakalı olarak bu kadar katı yasak kararı, dünyanın hiçbir
memleketinde bulunmamaktadır
. Yaşlıları
Koronavirüsten koruyalım derken, onların başka hastalıklardan ölmelerine kendi
elimizle zemin hazırlıyoruz. Mutlaka yasak kararları gevşetilmeli, yaşlılar
rahatlatılmalıdır.

En azından genel sokağa çıkma yasağının olduğu hafta sonlarında bir gün bile olsa,
65 yaş üstü vatandaşlarımızın sokağa çıkmalarına izin verilmeli, yürümelerine,
güneşlenmelerine fırsat verilmelidir”
diyor.

Ne
kadar haklı bir talep değil mi?

Âcizane
kanaatime göre, insanoğlunun hayatında hiçbir zaman karşılaşmak istemeyeceği husus
belirsizliktir. Üç aşağı beş yukarı
süre, az çok belli olsa insanlar ona göre şartlanır, tedbirini de ona göre alırlar.

            Sokağa çıkma yasağı konulduğu tarihten beri hiçbir
işimizi halledemiyoruz. Elimiz kolumuz bağlandı kaldı. Bu işler öyle zannedildiği gibi, söylendiği gibi ısmarlama ile
olmuyor.
Herkesin kendine göre bizzat kendisinin yapması icap eden bir sürü
işi oluyor. Bu itibarla, İşlerini takip edip, halledememenin verdiği sıkıntıyı
tarif etme imkânsızdır. Başına gelmeyen bunu bilemez, anlayamaz.

Bir
aydan beri saç tıraşı filan da
olmadığım için hiç sevmediğim hippi kılıklı insanlara benzemeye başlamıştım. Bu
duruma daha fazla tahammül edemediğim içinde bu gün bu yaştan sonra kafamı,
torunum Enes’e sıfır numara tıraş ettirdim. Bu suretle, adeta oldu kafam bir su
kabağı. Düştüğüm halleri düşünebiliyor musunuz? Bu arada şu hususu da ifade
edeyim ki, yasaklar başladığından beri,
ayağıma ayakkabı ve pantolon, sırtıma ceket giymedim.
Bu husus da tabii ki,
 ayrıca psikolojik olarak insana sıkıntı veriyor.

            KORONAVİRÜS sebebiyle alınan muhtelif tedbirlerin
faydalarına inanmakla beraber, bazı yaş grubuna konulan tedbirlerin bu kadar
katı olmasını bir türlü kabullenemiyorum. Türk Ceza Kanunu hükümlerine
istinaden, işlemiş oldukları suçlar
sebebiyle
cezalandırılıp hapse
atılanlara dahi,
bildiğim kadarıyla,  muayyen zaman aralıkları ile evlerine gitme
izni verilmektedir.
 65 yaş üstü
olanlara, bu kadar dahi hak tanınmayıp, kat’i surette,  her ne olursa olsun sokağa çıkmalarına müsaade
edilmemektedir.

Hiç değilse haftada bir gün dahi
olsa izin verilebilir veya başka bir hal çaresi bulunabilir
diye
düşünüyorum.

ESNAFIN
HALİ

Geçen
gün bir arkadaş facebook’ta yapmış olduğu bir paylaşımda  “virüs sebebiyle meydana gelen
açlık ve yoksulluk tehlikesi, koronavirüs tehlikesini bastırmış, bulunmaktadır”
diyordu. Bu arkadaş yerden göğe kadar haklı.  Şöyle ki, bilindiği üzere, bugün birçok
işyeri kapanmış,  AVM ’lerde satışlar
durmuş,  adliyeler çalışmadığı için bütün
avukatlık büroları kapanmış, buralar da çalışan binlerce eleman aylık
ücretlerinden mahrum kalmıştır. Bunun neticesi olarak da kiralık evde oturanlar
kiralarını dahi ödeyemez hale gelmiş bulunmaktadır. Bu durum ise, en basitinden
ev sahipleri ile kiracı arasındaki ihtilaflarının artmasına sebep olmaktadır.

            20 Yaş Altı

Bilindiği
üzere, bundan bir süre önce de 20 yaş altında bulunanlara sokağa çıkma yasağı
getirilmiş bulunmaktadır. Hadi diyelim ki, biz yaşlılar olarak, konulan bu
yasakların sebebini az çok anlayabiliyoruz. Fakat bunun sebebini hâlihazırda buluğ
çağında olan delişmen gençler ile daha küçük yaşta bulunanlara anlatmak mümkün
değildir. Sebebi her ne olursa olsun, alınan bu yasak kararları onların
hafızalarında hiçbir zaman müspet intiba bırakmayacaktır. Bir de mühim olarak gördüğüm şu husus var ki, gözden kaçtığını tahmin
ediyorum. O da şudur:
 

20
yaşın altında bulunan bütün gençlere sokağa çıkma yasağı getirildiğine göre, bu
yasağa hiç tereddütsüz 40 günlük bebek de, 2 yaşındaki çocuk da  dâhildir. Zira genelgede bu hususta hiçbir
ayırım bulunmamaktadır. Şimdi bu durumda, 25 yaşında bir anne düşünün.  İki yaşında bir çocuğu var. Diyelim ki bu annenin
eşi çalışıyor. Çocuğunu  evde  bırakacak 
kimi kimsesi de olmadığı için çocuğunu 
bebek arabasına  bindirmek
suretiyle çarşıya pazara, bakkala, manava gitmek üzere, sokağa çıktığı takdirde,
muhtemelen polis memuru bu annenin önünü kesip, “hanımefendi 20 yaşından küçüklerin sokağa çıkmasının yasak olduğun
bilmiyor musunuz?
Size bu yasağı ihlal ettiğiniz için 3.150.oo TL ceza
kesiyorum” dese ne olacak. Bazıları “hiç
böyle şey olur mu? Bu kadarı da fazla olur”
diye düşünebilirler… Fakat şu
hususu hiçbir zaman unutmamak lazımdır ki, Devletin
dili yazıdır.
Yasaklar Genelgesinde ve Kanunda ne yazıyorsa o uygulanır.
Bunun aksine herhangi bir yorum yapılamaz.

            Seyahat Yasağı

            Bu arada iller arası seyahat yasakları sebebiyle bir
aydan beri Balıkesir’de mahsur kaldım.
Denizli’den gelirken buraya uğramıştım. Fakat geldiğimin ertesi günü yasaklar
başladı. Bu sebeple de o günden beri Balıkesir’de mahsur kaldım.  Burada mecburi ikametim   halen
devam etmektedir.

Muhterem okuyucular, ben hayatın içinden sade bir vatandaş
olarak duygu ve düşüncelerimi yazdım. Tabii ki, takdir sizlerindir. Bu haklı taleplerimizin
yetkili merciler  tarafından mutlaka
nazarı itibara alınması gerektiğine inanıyorum. 

Ölmez Bu Vatan

Avrupa istiyor ki, Türk Milleti’ni meydana getiren Türkleşmiş
/ aynı zamanda Türkçe konuşan Müslim veya Gayri Müslim her unsur, her fırsatta,
otururken kalkarken, yerken içerken, sohbet ederken, alt kimliğini, mensup ve
ilgili olduğu kavmiyeti dile getirsin. Nazara versin, ortaya koysun. Ve hep
gündemde kalmasını sağlasın, zinde kılsın, canlı tutsun. Ki, AB istediği zaman,
düğmeye bastığı an ses getirsin. Türkiye kaos ve karışıklığa düşsün. Sular
bulansın.

     AB bulanık suda
rahatça balık avlayabilsin. Sonu gelmez binbir dayatmalarına bir yenisini daha eklesin.
Türkiye, her geçen gün biraz daha kendilerine bağlansın. Bağımlı olsun. Öyleyse
onlar kendilerine getirilmemeli. İçinden karıştırılmalı. Dıştan baskı altında
tutulmalı. Uyuyan dev, her ne suretle olursa olsun, aman ha uyandırılmasın.
Kıpırdayamaz hâle gelsin. Otur deyince otursun. Kalk deyince kalksın.
Kımıldanmaya fırsat bulamasın. Fırsat verilmesin. Zinhar, başı belâdan asla
kurtulmasın.

     Çünkü onun
potansiyelinden korkulur. Toparlanırsa şayet, yine Âlemi İslâmı toparlar.
Toparlanmasına sebep olur. Onların kendilerine gelmesine neden olur. Onları
peşinden sürükler. Böylece yine başa geçer. Daha doğrusu geçirilir. Âlemi İslâm
onu yine baş tâcı eder. Yine dünya, Türklerin bayraktarlığı altında, İslâm
Âleminin idaresine geçer. Bu ise Hristiyanlık için sonun başlangıcı demektir.
İşte hesaplar hep bu korkuya dayanıyor. Hep bu Türk korkusundan kaynaklanıyor.
Bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başı ağrıyor. Bu gidişle daha da
ağrıyacağa benziyor.

     AB’nin taşları
yerinden oynatması kimi yurttaş ve bireylerimizin gafletle / bilmeyerek oyuna
gelmesine neden oldu, oluyor. Düşünmeden, durup dururken, yerli yersiz alt
kimliklerini ortaya sürmelerine yol açtı, açıyor. Milletin sırf aynı ırk ve
kavimlerden oluşmadığı gerçeği hatırlanmaz oldu, oluyor. Oysa millet; sadece
aynı doğuşta olanların değil, aynı zamanda aynı oluşta olanların da aynı
doğuşta olanlarla yaptığı birlik ve birlikteliğidir. Kaldı ki, millet aynı
doğuşta olanların da aynı oluşu teşkil etmelerine dayanır. Velhasıl doğuş değil
oluş asıldır.

     Nitekim Tufan’da
Yüce Allah; babasının getirdiği dine inanmayan oğlu Kenan’ı Hz. Nuh’un
ailesinden saymamıştır. Kenan, oluşu yüzünden reddedilmiştir. Birliğe dahil
edilmemiştir.

     Çünkü ancak aynı
dili konuşuyor, aynı dine inanıyorsak aynı milleti teşkil ediyor, aynı milleti
oluşturuyoruz demektir. Zira din, dil bir ise millet birdir. Sadece din bir
ise, millet yine birdir. Üstelik aynı vatanı paylaşıyorsak, yine aynı milletin,
tek bir milletin fertleri sayılırız.

     Hemen belirteyim
ki, içimizde ve aramızda yaşayan gayri müslimlerin ayrı dinden oluşları, aynı
milletin fertleri oluşumuza engel değildir. Zira aynı vatanı paylaşıyor, ana
dilleri yanında ayrıca Türkçe’yi yani aynı dili konuşuyorlar. Nitekim şu veya
bu sebeple yurt dışında yerleşen azınlıkların bile, kendilerini hâlâ “Türk”
saydıklarının çok enteresan örnekleriyle karşılaşıyoruz.

     Kaldı ki, milletin
en büyük ve çok önemli dayanaklarından biri de dil birliğidir. Aynı müşterek
dili konuşmalarıdır. Nitekim Hz. Peygamber’e Sahabe sorar: “Arap kimdir ya
Resulallah?”  Cevabı muhteşem olur:
“Arapça konuşandır.” Çünkü Hz. Muhammed’in bizzat kendisi Arap değil
mütearribtir yani Araplaşmış Arap’tır. Türkiye’de ise Türkçe konuşmayan yok
gibidir. Kısaca “Türk kimdir?” diye sorana “Türkçe konuşandır.” demek lâzım.

     Öyleyse durup
dururken, kavmî menşeimizden dem vurmak; temelimize dinamit koymaktan
farksızdır. Büyük Âkif’in dediği gibi:

 

     Hani milliyetin
İslâm idi. Kavmiyet ne?

     Sarılıp sımsıkı
dursaydın a milliyetine.

     Şu bu kavim ne
demek? Var mı Şeriatta yeri?

     Küfr olur, başka
değil, kavmini sürmek ileri!

     Müslümanlıkta
“anasır” mı olurmuş? Ne gezer!

     Fikr-i kavmiyeti
tel’în ediyor Peygamber.

     Bunu benden
duyunuz, ben ki, evet Arnavudum…

     Başka bir şey
diyemem…İşte perişan yurdum.

 

     Kavimlerimizi
nazara vermekle, tarihi tekerrür ettirdiğimizin farkında mıyız acaba?

     Koca Âkif boşuna
demiyor:

 

     “Tarih”i
“tekerrür” diye ta’rif ediyorlar;

     Hiç ibret
alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

 

     Osmanlı Devleti’ni
meydanda mağlup edemeyen Avrupa zâlimleri; Osmanlı Devleti’nde yaşayan Rum,
Ermeni ve Yahudi gençlerini, açtıkları yabancı dilde eğitim veren kolejlerde,
devletlerine karşı kışkırtıcı eğitim ve öğretim uyguladılar. Onları el altından
sinsi ve gizli biçimde örgütlediler.

     Zamanı gelince de düğmeye basmak üzere
sırtlarını sıvazladılar.

     1908
Meşrutiyeti’nin sağladığı hürriyet ortamında meydanlara sürdüler. Hadi bakayım
göreyim sizleri dediler. Osmanlı ülkesini onlara peşkeş çektiler. Ülkeyi yangın
yerine çevirdiler.

     Bunlar yetmiyormuş
gibi -tıpkı bugün yaptıkları şekilde- Türk asıllı olmayan müslüman
vatandaşlarımızı da devletlerine karşı harekete geçirdiler. Galeyana
getirdiler. Önceden ektikleri tohumları yetişmiş bularak devşirmeye başladılar.
Ve olan oldu. Fakat top geri tepti. Her biri tarümar / paramparça ve hak ile
yeksan / yerle bir oldular. Midyata pirince giderken evdeki bulgurdan oldular.

     Aynı oyun
şimdilerde -bu sefer- AB eliyle ve ABD desteğiyle sahneye konuyor. Sahne
Türkiye, figüranlar sen ben…Oyuna gelmeyelim. Unutulmasın ki, Osmanlı
Devleti’ne kalkan el onmadı. Onun hukuken devamı olan Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’ne kalkan el de onmaz. Yine unutulmasın ki, el atına binen çabuk iner.
Hem bunun imkânsızlığını, bu hakikata tercüman olan Mithat Cemal Kuntay ne
güzel ortaya koyar:

 

     Ölmez bu vatan
farzı muhal ölse de hattâ

     Çekmez kürenin
sırtı bu tabut-u cesîmi