13.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 437

Eski Bir Mili Eğitim Bakanı Adına Yapılan Hikâye Yarışması

0

Muhterem
okuyucularım, bugün Mili Eğitim Bakanlığı ile alakalı bir mevzudan bahsetmek
istiyorum.  O da şudur.

Son yıllarda İmam Hatip Liselerin de
talebe sayısı azaldığı gibi Seçmeli Kur’an, siyer, temel dini bilgiler
derslerini seçen öğrenci sayısının Bakan Ziya Selçuk döneminde azalmış olduğu
hususu bazı basın ve yayın organlar tarafından ifade edilmektedir.  Ayrıca bu konu ile alakalı olarak sorulan
sorulara Bakan Beyin cevap vermekten de ısrarla imtina ettiği söylenmektedir.

İmam Hatip Liselerinin öğrenci
kaybı, seçmeli Kur’an, siyer, seçmeli dini bilgiler derslerinin önemsenmemesi
ve seçtirilmemesi yetmiyormuş gibi Ziya Selçuk, geçen sene, 1950 öncesi tek
parti döneminin değişmez Milli Eğitim Bakanı
Hasan Ali Yücel
adına, öğretmenler arasında hikâye yarışması tertip etmiş.
Bu yarışmanın ilki, 16.11.2019 tarihinde yapılmış olup, bu yarışmanın birincisi
Ankara’dan öğretmen Müzeyyen Alver, ikinci yarışma da 18 Kasım 2020 tarihinde
yapılmış ve bu yarışmanın da birincisi Mustafa Soyuer olmuştur.

Ben bu haberi okuyunca şaştım
kaldım. Zira Ziya Selçuk CHP’li bir bakan mıdır ki, Köy Enstitülerinin kurucusu olan birisi adına, öğretmenler arasında
hikâye yarışması tertip edebiliyor. Geçmiş yıllarda CHP kontenjanından bakan
olan Milli Eğitim Bakanları tarafından dahi böyle bir yarışma yapıldığını ne
gördüm ne de duydum. Amiyane tabirle Milli
Eğitim Bakanının yaptığı iş, Müslüman mahallesinde salyangoz satmaktır.
  Artık yarışmalarda birinci gelen öğretmenler
ile ne kadar gururlansak azdır! Öyle tahmin ediyorum ki, yarışmalarda birinci
gelenlere mutlaka mükafat olarak paralarda ödenmiştir.

Milli
Eğitim Bakanı’nın kendi başına, böyle bir icraatta bulunmasına göz yumulması, AK
PARTİ’nin kendi ayağına kurşun sıkmaktan farksızdır.
Böyle bir şeye nasıl müsaade
ediliyor? Bakan Bey bu cesareti nereden alıyor bir türlü anlayamıyorum. Muhafazakâr
seçmenlerden oy almak suretiyle seçilen üçyüze yakın Millet Vekilini bir tarafa
bıraksak bile yıllarca Milli Eğitim Bakanı olarak vazife yapmış bulunan ve
milliyetçi ve muhafazakâr olarak bilinen ve kendilerini  de yakından tanıdığım, değerli Nabi Avcı ile Muhterem Köksal Toptan’ın bu hususta
söyleyecekleri hiçbir şey yok muydu acaba diye çok merak ediyorum.

Bu
arada şu hususu ifade edeyim ki, AK PARTİ bir gün iktidardan düşerse, bunun yegâne
müsebbibi Ziya Selçuk ve bunun gibi icraatta bulunanlar olacaktır.
Bundan kimsenin, hiçbir şüphesi
olmasın.

Âcizane kanaatime göre, İllaki bir
Milli Eğitim Bakanı adına Hikâye Yarışması tertip edilecekse, bu husus da hiç
tereddüt etmeden ilk akla gelecek ismin, Rahmetli
Adnan Menderes Hükümetlerin de
Milli Eğitim Bakanı olarak, vazifesini dirayet,
liyakat ve muvaffakiyetle ifa eden, İmam Hatip Okullarının açılmasında büyük
gayret ve emeği geçen, Yassıada duruşmaları esnasında şaibeli bir şekilde vefat
eden, muhtemelen de şehit edilen, MerhumTevfik
İleri
olması icap ederdi.

Değerli okuyucularım, bu
hususlar ile alakalı olarak duygu ve düşüncelerimi sizler paylaşmak istedim.

KM Sayacını Oynamak Motoru İyileştirmez

Bazı kişi veya suç
örgütleri kilometresi yüksek ya da ticari taksi olarak kullanılmış ikinci el
araçları düşük fiyatlara satın alıyorlar. Daha sonra bu araçların kilometre
sayaçlarını düşürerek
“az kullanılmış, temiz araç” diye satıyorlar. Böylece
araç başına 30 bin TL civarında haksız kazançlar elde edebiliyorlar.

İkinci el araç
satışında, “nitelikli dolandırıcılık suçu” oluşturan kilometre sayacının
oynanmasından
başka, aracın hasar ve kusurlarının gizlenmesi gibi ahlaki
olmayan tavırlar
da yaygın.

Hasarlı ve sorunlu
araç bilgileri tüketicilerden saklandığından, yüz
binlerce mağduriyet vakası yaşandı. Bunun için bir düzenleme yapıldı. Nisan
2019’dan itibaren, ikinci el otomobil satışında ekspertiz raporu zorunlu hale
getirildi.

Görünen o ki,
sayısı hiç de az olmayan bir kısım insanlarımızın ticari ahlakı zayıf. Ticari
güven ortamını sağlamak için yasal düzenlemelere ihtiyaç duyuldu.

İkinci el araçlar
artık alım satım öncesinde Bakanlıkça yetkilendirilmiş ekspertiz
tarafından muayene ediliyor. Ayrıca satıcılık ve ekspertizlik için de standartlar
getirildi.

Bu uygulamanın
amacı insanların güvenli bir ticaret yapabilmesini sağlamak, alıcıların
kandırılmasının önüne geçmek.

Güven, satıcının söz ve
yemini ile değil, “hizmet yeterlilik belgeli” yani belli standartları
karşılamakta olan muayene istasyonlarından alınan raporlarla sağlanabiliyor.

*****************************

Haksız Kazanç

Eğer bir haksız
kazanç niyetiniz yoksa, kendi aracınızın 180 bin olan km’sini 80 bine düşürmek
ister misiniz?

Diyelim ki
yaptınız. “Kilometre sayacını düşürdüm, artık 180 bin km için değişmesi gereken
parçaları değiştirmeme ve bakımlarını yaptırmama lüzum kalmadı” der misiniz?

Aklı başında hiç
kimse böyle düşünmez. Sayacı düşürmekle motorun iyileşmeyeceğini;
kaportanın, lastiklerin ve diğer aksamın daha iyi hale gelmeyeceğini herkes
bilir.

Sağlık Bakanlığı verilerinin, TÜİK’in
açıkladığı enflasyon, işsizlik, büyüme rakamlarının ve bağımsız olması gereken
kurumların açıkladığı verilerin doğru olmaması da buna benzetilebilir.

Doğru olmayan
verileri açıklayanlar, bu rakamları açıkladıkları için, gerçeğin değişmeyeceğini
bilirler.

Koronavirüs verilerinin
açıklandığı turkuaz tabloda, vaka sayılarını hasta sayısına çevirip iyimser
bir hava yaratanlar
verileri değiştirmekle salgının hafiflemediğini
biliyorlardı. Ancak buradan siyasi başarı hikayesi yaratarak haksız kazanç
elde etmeye çalışmışlardı.

TÜİK’in açıkladığı enflasyon
rakamlarının
çarşı pazarda yaşadığımız enflasyona hiç uymadığı çok açık.
TÜİK rakamları dar gelirlilerin geçim problemini çözmüyor. “İşsizlik azalıyor”
açıklamaları üniversite mezunu her üç gencimizden birinin işsiz olduğu
gerçeğini değiştirmiyor.

Ama TÜİK’in
açıklamaları üzerinden haksız siyasi kazançlar elde etmek istenmesi
güvenemediğimiz rakamların açıklanmasına sebep oluyor.

Bağımsız bir
yargımız, güvenilir kuruluşlarımız ve tarafsız bir medyamız
olsaydı, bu
haksız kazanç
kapısını kapatabilirdik. Devletimize ve kurumlarımıza daha
çok güvenebilirdik.

Yapamadık ama
yapmak zorundayız.

İnanın güvenliğimiz
de, sağlığımız da, refahımız da buna bağlı.

*****************************

Aracın Şoförü Güven
Vermezse…

Diyelim ki bir iş
adamısınız. Şoförünüzle bir başka şehire seyahat edeceksiniz. Şoförünüzün
görevi aracınızı güvenli ve konforlu bir yolculuk için hazırlamak ve belirlenen
menzile götürmektir.

Yolculuk esnasında
belirtilerden aracın bakımlarının yapılmadığı şüphesine kapılıyorsunuz. Şoförünüz
trafik kurallarına uymuyor, kırmızı ışıkta geçiyor.
Ama bu ihmal ve
ihlallerinin
hiçbirini kabul etmiyor.

Aracın kliması
bozuk, içerisi buz gibi, üşüyorsunuz. Şoförünüz “siz yanılıyorsunuz,
içerisi 23 derece”
diyor.

Herhalde
şoförünüzü ilk fırsatta değiştirmeyi düşünürsünüz, değil mi?

Devlet
mekanizmasını
anlamak için, örneğimizdeki işadamını millet,
aracınızı devlet, şoförü de iktidar
olarak değerlendirebiliriz.

Av. Gürkan Uysal
kardeşim “devleti otomobile, hükümeti şoföre” benzeten makalesinde acemi
şoförün verebileceği zarar üzerine yorum yapmıştı. Ben doğru söylemeyen,
yanıltan şoförün
acemi şoförden bile tehlikeli olabileceğine dikkat çekmek
istiyorum.

Millet olarak devletin
bütün kurumlarının döküldüğünü görüyoruz ve iktidarın verdiği bilgilerin
doğruluğundan kuşkuluyuz.

Ama iktidar “her şeyin
yolunda olduğunu, batının bizi kıskandığını” söylüyor.

Uluslararası ticari ve siyasi
ilişkilerde de güven duygusunu temin etmek üzere kurulan bağımsız kuruluşların
raporlarına
bakıyoruz.

Ülkemizin
dışarıdan aldığı borcun maliyetini belirleyen CDS Risk Primi son derece
yüksek. En yüksek faizle borçlanan ülkelerdeniz. Yatırım yapılabilirlik
seviyesini dolayısıyla döviz girişini etkileyen derecelendirme
kuruluşlarının Türkiye raporlarındaki tespitler tam bir felaket!
Türkiye’ye
dış yatırım gelmiyor.

İktidara biz
güvenemiyoruz. Yabancılar da güvenmiyor.
Biz gözlemle, onlar ölçerek
değerlendiriyorlar.

Bu güvensizlik
ekonomiden dış politikaya olumsuz yansıyor. Ekonomide buhran, dış
politikada
yalnızlık içinde, horlanma ve yaptırımlara
muhatap haldeyiz.

Bu güvensizlikle
devam etmemiz mümkün değil.

Termometreye hohlasak oda ısınır mı?

Sistemlerin girdileri vardır; bir de çıktıları. Girdileri
değiştirerek çıktıları istediğiniz hale getirmeye çalışırsınız.

 

Mesela, güneşli bir gün, kaç pencerenizin perdesini açtığınız
girdidir. Çıktısı, odadaki ışık miktarıdır. Araba kullanırken gaz pedalına kaç
santim bastığınız girdidir; arabanızın hızı çıktıdır. Kaloriferdeki suyun
sıcaklığı girdidir; evinizin kaç derecede bulunduğu çıktı…

 

Gerçeğin otoritesi yerine otoritenin gerçeği

İstenilen çıktıyı almak için girdileri ayarlamak yerine,
çıktılarla oynamak, çıktıları gizlemek ahlâklı bir davranış mıdır? Nefesi
tıkanan arabanın hız göstergesini arkadan bir düzeneğe bağlayıp saatte yüz elli
kilometre gidiyoruz desek, yolcular mutlu olur mu? Hani bir zamanlar ikinci el
arabaların kaç kilometrede olduğu anlaşılmasın diye kilometre saati
ayarlanırdı.

 

Bir apartmanda bir dairemiz var diyelim. Apartman yönetimi
toplanan aidatları çarçur etmiş. Şimdi belediyeden gaz alacak parası yok.
Girdi-çıktı hikâyesine göre kalorifer kazanındaki suyu yeterince ısıtamıyor. Bu
durumun tek çaresi, çarçur ettiği paralar yerine para bulup gaz almaktır.
Girdiyi olması gereken seviyeye getirmek; dairelerde tekrar 20 küsur derece
sıcaklık sağlamak. Onun yerine çıktılarla oynamayı tercih ediyor. Önce nutuk
atıyor: Onlaaar 15 derece diyor ama sıcaklık 20’nin üstünde; bu kış gününde
komşular bizi kıskanıyor!

 

Mutluluk termometresi

Sonra homurtular artıyor. Parayı birlikte yok ettikleri
yardımcısı bir çare buluyor: “Bir tanıdığım, sıcaklık taksimatını istediğin
gibi ayarlayabileceğin termometre yapmış!” Hemen o termometreden birkaç tane
alınıyor. Gerçeğin 8 derece üstünde göstermeye ayarlanıyor. Koridora ve en çok
şikâyet eden daire sakinlerine veriliyor. “Bundan sonra sıcaklık ölçme
standardımız bu termometrelerdir. Bizim apartmanımıza soğuk diyenler, bize
düşmandır, kötü niyetlidir, dış güçlerdir.”

 

Bir gün, yönetici, kapıcıyı kovar. Niçin diye soranlara,
“Laf dinlemiyordu. Kaç defa söyledim, dairelerin soğumasının sebebi kazanın
içine gereğinden çok doğal gaz üflemektir. Dinlemedi…“, der.

 

 

 Bunlar misaller,
fanteziler. Yukarıdaki örnekler gibi “tek girdiye tek çıktı” sistemlerine gerçek
hayatta pek rastlanmaz. Apartmanın kalorifer kazanının ne kadar kireçlendiği,
kazandan çıkan su kadar, giren suyun sıcaklığı, pompanın debisi, duvarların ısı
tecridi, pencerelerin boyu ve tek cam-çift cam oluşu… Sonra girdilerin hepsini
canınızın istediği gibi değiştiremeyeceğinizi, çünkü bazılarının birbirinden
bağımsız olmadığını; biri değişirken öbürünün sabit kalamayacağını görürsünüz.

 

Bazen insana, eve, şehre, ülkeye, ekonomiye, hemen her şeye,
sistem gözüyle bakmak yararlıdır. Hangi girdileri daha kolay, daha düşük
maliyetle değiştirebilirsiniz? Hangi girdideki değişiklik çıktıyı en fazla
etkiler? Hangi girdiler birbirine bağlıdır? Mesela ekonomide, faiz, kur ve
enflasyonun üçünü birden kontrol edemeyeceğiniz belirlenmiştir. Ne kadar
konuşursanız konuşun.

 

 

 Ve termometreyle
oynayarak odanın sıcaklığını arttıramazsınız.

 

Laf kolay, gerçekler
zor

Biyolojiden ekonomiye insanlar sistemin içini bir kara kutu
gibi ele alırlar ve sadece dışarısıyla ilgilenirler. Bazen bu yaklaşım, maksadı
sağlamaya yetmeyebilir. O zaman sistemin içine girip onun işleyişini
değiştirmeniz gerekir. Kalorifer kazanını yenilemek… Arabanın motorunu tamir
etmek… Ekonominin borçlanarak büyür hâlini, ihracat yaparak büyür hale
çevirmek… Bunlar daha zor işlerdir tabi.

 

İşte hem neyin, hangi değişikliğin ne kadar etki yapacağını
belirlemekte bilim bize bir yol gösteriyor: Modelleme ve simülasyon. Yaşasın
bilgisayar! Böyle işler bir zamanlar aylar, yıllar alırken şimdi birkaç gün
içinde yapılabiliyor. Basit hallerde bir Excel tablosu yetiyor. Daha
karmaşıkları programlayabiliyorsunuz.

 

Modelleme, sistemin gözlediğiniz, tahmin ettiğiniz
işleyişini makinede kurmak demektir. Öyle ki bir kere kurdunuz mu girdileri
istediğiniz gibi değiştirip programın size ne sonuç verdiğine bakabilirsiniz.
Hatta girdilere göre çıktıların grafiğini bile çizebilirsiniz. Bir model
üzerinde bunları yapmaya da simülasyon diyorlar. Faiz şöyle olursa, döviz ve
enflasyon ne olur? Şu kadar gün kapanırsak, hasta sayısı nereye gelir? Halkın
yüzde 10, 20, 30, … 70’i bağışıklık kazanmışsa bulaşma hızı nereye düşer? Yüzde
kaçta bulaşma sayısı artık artmaz, kendiliğinden azalır?

 

 

 Bunları inceler ve uygularsınız. Veya kaputun altına girip
elinizle hız göstergesi üzerinde oynarsınız. Veya hasta sayısını az gösterir, hiç
bildirmezsiniz. Veya mevcut olmayan bir marketteki fiyatları enflasyona temel
alırsınız; almayan olursa da görevden alırsınız. (Alıntı: Milli Düşünce
Merkezi)

Onların Acıları Sessiz ama Çok Derindir

    ‘’Tam 57 yıl geçmiş o derin acının ardından…
Sırf Türk oldukları için anaların, babaların, evlatların diri, diri toprağa
gömüldüğü o kanlı Noel unutulmuyor! Bizler unutsak bile tarih sayfaları
unutmuyor. Kaldı ki, Kıbrıs’ta insanlık suçunu işleyen bu Rum çeteleri bugüne
değin yargılanmamışsa, adanın Güneyindeki yönetim bu insanlık suçunu işleyenler
adına en azından bir özür dahi dilememişse…’’

        Neredeyse iki nesil geçti 21 Aralık 1963’te Kıbrıs’ta yaşanan Türk’leri
yok etme katliamından bugüne…

         Her Aralık ayı
geldiğinde; ‘’Kanlı Noel Olayları’’, o insanlık ayıpları hatırlanır. Adanın
kuzeyindeki pek çok evden sessiz çığlıklar yükselir; Kıbrıs’ın her yanına tarihin
derinliklerinden gelen çığlıklar yayılır…

         Her
21 Aralık; Kıbrıs’ta yaşanan insanlık trajedisini, Rum’un acımasızlığını,
Kıbrıs Türk halkının bir gece içerisinde nasıl topyekûn yok edilmek istendiğini
anlatır!

       Her
yıl, Aralık ayının son haftası:  KKTC’de ‘’Şehitler
Haftası’’ olarak anılır.

  O
dönemde yaşananlar, dünya var olduğu sürece bu katliamları gerçekleştiren Rum
çetelerinin alnında kara bir leke olarak kalacaktır!

        Kimileri o günleri hiç hatırlamaz,
hatırlamak dahi istemez!

       Ama ya onlar?

       O
gece canından çok sevdiklerini kaybedenler, onların unutması mümkün müdür?  Onların acıları sessiz ama çok derindir.
Onların gözyaşlarını göremezsiniz. Onların beyninde yaşadıkları fırtınaların,
kalplerinden kopup gelen isyanların sesi duyulmaz!

      Bir an kendinizi onların yerine koymaya
kalksanız, ne yapacağınızı bilememenin şaşkınlığını yaşarsınız, nefesiniz
daralır, hayatınız kararır. Ne hazindir ki, onlar bu acıları hayatlarının en
değerli varlıkları olarak yaşamaktadırlar.

      Her 21 Aralık geldiğinde ada tarihi boyunca
katledilen binlerce Kıbrıs Türk’ü, onların geride kalan yakınları gelir aklıma.

      Kahrolurum.

      Ama
bir de bu katliamları yapanlar, gelir aklıma!  O kadar çok neden sorusu sıralanır ki karşıma.

       Hiçbirisine
yanıt bulamam. Sadece insani duygularımın isyanını duyarım. Hele ki, bir de Atlılar-Muratağa-Sandallar
katliamında daha 16 günlükken diri diri toprağa gömülen Selden bebeği
düşündüğümde o isyanıma vereceğim yanıt: Bu katliamlar sadece bir insanlık suçu
değil, aynı zamanda alçaklıktır, kahpeliktir olur.

      O
acılı günleri yaşayan Kıbrıs Türk’ünün çoğu hayatta değil, olanlar ise sessiz
ve mahzun… Hayatta olanını bulsan da sorsan o acılı günleri; o gün yitip giden
anasını, babasını, kardeşini, evladını kaybeden o asırlık çınarlara.

      Sana şöylece bir bakarlar! Tek bir söz dahi duyulmaz
onlardan ama o bir bakış, o bakış var ya! İşte tüm acılarını o bakışla
anlatırlar. Onlar yaşadıkları acıları unutmadan; vicdanları alacaklı, yürekleri
yanık yaşarlar…

      Ya bu insanlık suçunu işleyenler? Adanın her
yanından duyulan o acılı çığlıkları duymazlar mı?   Katlettikleri insanlara yaşattıkları acıları
hatırlamazlar mı?

       Bu
cinayetleri işleyenler bu insanlık ayıbını çoktan unutmuş olsalar bile ne ada
toprakları, ne de tarihin şaşmaz hafızası unutmayacak, affetmeyecek. Ve inancım
odur ki; bu soykırımın hesabı ödenmeden, adadaki bu acılı çığlıkların sesi
kesilmeyecek.

      Ya
sizler?

        Yıllardır bu gerçekleri görmezden gelen,
yaşanan bu soykırıma sessiz kalan barış havarileri, batılı devletler!  Hukukun üstünlüğü sadece sizler için mi
geçerli?

        Ya
tarihin derinliklerinden gelen bu çığlıklara ne demeli?

        
(Bk. Tarihten Gelen Çığlık,
Atilla Çilingir 2010)

Yazar Mehmet Nuri Yardım ile Yeni Kitabı Kedinâme Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu:Kedinâme’ isimli kitabınız yayınlandı.
Bu kitabın yazılması düşüncesi nasıl doğdu?

Mehmet Nuri Yardım: Doğrusu her şey, bizim eve gelip ailemize can
yoldaşlığı yapan Lokum’la tanışmamızdan sonra başladı. Kedimiz henüz bebekti ve
yolda yalnız kalmıştı. Çocuklar başına üşüşmüşken hanım görüyor ve alıp eve
getiriyor. Göbeği bizde kesildi, maması alındı. Henüz gözleri kapalıydı. Mini minnacıktı.
Sonra büyüdü, serpildi, gözleri açıldı ve mama yemeye başladı. Bizim ailemizin
de bir ferdi olup çıktı. Malumunuzdur Peygamber Efendimiz kediler için “Onlar
ev halkındandır.” buyurmuştur. Bizim iki evladımız vardı, Fatih Kerem ile Ömer
Faruk. Lokum’la üç erkek evladı oldular. Üçünü de çok seviyoruz şimdi. Tabii 10
yaşına girdi geçenlerde Lokum. Yani dokuz senedir aynı evi, aynı mekânı
paylaşıyoruz. Kitap ilhamı ondan geldi. Ben çalışırken arada bir yanıma
geliyor, bilgisayarıma, kitaplarıma bakıyordu. Zamanla çalışma odama yapılan bu
mutat ziyaretler çoğaldı. Beş yaşındayken onunla ilgili günlük yazmaya
başladım. Sonra bunlar gelişti. Bir gün onu seyrederken “Niçin bir kedi kitabı
olmasın?” dedim kendi kendime. O düşüncenin doğuşuyla araştırma safhası
başladı. Meğer derya bir konu imiş. Dünyada kedilerin tarihi, İslam tarihinde
kediler… Doğu’da, Batı’da… Tasavvuf dünyasında… Yazarların, şairlerin,
sanatçıların kedilerle dostluğu. Kedi için yazılan, şiirler nesirler. Bir de
baktım ki yazdıklarım birkitap boyutuna gelmiş. Bu arada kitabın bir bölümünü
de “Lokum’un Günlüğü”ne ayırdım. Velhasıl hoş bir kitap ortaya çıktı şükürler
olsun. Ve çok da ilgi gördü. Demek ki böyle bir kitap bekleniyormuş. Birçok gazeteci
yazar dostum, kedili fotoğraflarını, kediler için yazdıkları şiir ve yazıları
bana göndermeye başladılar. Sosyal medya hesabımda Lokum’u paylaştıkça
dostların desteği de arttı ve Kediname vücut
buldu. Akıl Fikir Yayınları da bu
kitabı okuyucularla buluşturdu.

Çetinoğlu: Kedi nasıl bir… (‘hayvan’ demeye dilim varmıyor) Nasıl bir canlı, nasıl bir dost? Diye
sorayım. Anlatır mısınız?

Yardım: Çok haklısınız. Hakikaten ben de ‘hayvan’ diyemiyorum.
Çünkü maalesef insanlar bu kelimeyi biraz hakaret/küfür anlamında kullandılar,
hatta kirlettiler. Hâlbuki hayvanların insanlara o kadar çok faydası var ki?
Koyun, keçi, balık, kuş… Bir düşünecek olursak insanlara faydası dokunan bizim
ayrılmazlarımız aslında. Evcil hayvanların yanısıra gökyüzündeki bütün kuşlar
bizim ilham kaynağımız değil mi? Ya atlar, katırlar, eşekler halkımızın,
bilhassa köylümüzün ve ziraatçılarımızın yükünü paylaşmıyor mu? Tabii bir atı
evde besleyemezsiniz, ancak bahçeli eviniz olursa belki… Ama kediler ufak tefek
oldukları için her eve sığabiliyor. Üstelik kanaatimce insana en yakın
yaratılmış candır kedi. Neden derseniz köpek bile evde sıkılır ve hergün
mutlaka dışarı çıkmak ister. Düşünün bu salgın günlerinde köpeği eve hapsedebilir
misiniz? Ama kediler öyle değil. Yıllarca evde uslu uslu oturur. Evin içinde
dolaşır durur da canı sıkılmaz. Dışarıyı asla aramaz, merak etmez. Bizim Lokum
sadece aşıları için evden dışarı çıkarıldı bugüne kadar. Onun dışında hep
bizimle beraber. Evi en çok paylaşan da o. Malum bizler zaman zaman evden çıkıp
dönüyoruz. Ama o evimizin sadık bekçisi.

Çetinoğlu: Sizde kedi sevgisi
ne zaman, nasıl oluştu?

Yardım: Bu muhabbet, çocukluktan başladı. Ben Siirtliyim. Bizim
Siirt eskiden bembeyaz görünümlü kerpiç evlerden meydana geliyordu. Evler tek
veya iki katlı, bahçeli, avlulu, çatılı, havuzlu olurdu. Her evin kedisi veya
kedileri vardı. Ama biraz serbestti bizim çocukluğumuzdaki kediler. Evden sabah
çıkar, dolaşırlar akşam dönerler. Asla kaybolmazlar. Onlar bizim sadık can
dostlarımızdı ve hepsi de çok kanaatkârdı. Meselâ şimdi modern zamanların
kedileri sadece mama yiyor. Ama bizim çocukluk kedilerimiz evde ne pişmişse onu
yerdi. Evde yemek yenir, artan bütün yemekler onlara ikram edilirdi. Hiç
unutmam. Bir gün kedimiz bir suç işlemişti. Yemek mi, süt mü dökmüştü hatırlamıyorum
ama cezalandırıldı. Cezası da şehrin en uzak köşesine götürülüp bırakılmasıydı.
Üstelik bu sevimsiz görev, bana verilmişti. Çok üzüldüm ama çaresiz bir şekilde
aldım, şehrin uç bir noktasına kadar taşıdım, oraya bıraktım, geldim. Kısa bir
süre sonra ne görelim? Kedimiz eve dönmemiş mi? Onca yolu nasıl yürüdü, evimizi
nasıl buldu, anlayamadık, hepimiz şaşırdık kaldık. Bir de özür dilercesine,
hüzünlü bir sesle “Miyaaavvv” deyişi vardı ki, içimiz eridi gitti. Âdeta, “Söz
bir daha bir şey dökmem, dikkat ederim, lütfen beni tekrar eve alın.” dercesine
acıklı acıklı miyavlıyordu. Tabii ailece hemen affedildi ve kapı açılıp içeriye
alındı. Sevincine diyecek yoktu, tabii benim de… O gün bugündür içim kedi
sevgisiyle doludur.

Çetinoğlu: Yurt dışında
yüzlerce cins kedi var. Türkiye’de ‘Van
kedisi
’ ve ‘Ankara kedisi
biliniyor. Araştırmışsınızdır; dış görünüş haricindeki özellikleri
karakteristikleri nelerdir?

Yardım: Tabii belirttiğiniz gibi Van ve Ankara kedileri meşhur. Ama
Türkiye genelinde kedilerin farklı cinsleri, renkleri olsa da hepsi seviliyor.
Tekirler malum bizde yaygındır. Bizimki de tüylü tekir. Aslında kedisever
iseniz cinsine, rengine bakmıyorsunuz bile. Hatta bazıları özellikle gözü
görmeyen, ayağı sakat olan, kuyruğu kesik kedileri bulup onlara bakıyor. Büyük
sevap tabii. Sizin için bir bakıma evlat gibi oluyorlar artık. Aileler, nasıl
engelli çocuklarına, bıkmadan usanmadan canla başla bakıyorlarsa biz de kedileri
aynı titizlikle seviyoruz. Allah bu sevgiyi her insanın yüreğine nakşetsin
inşallah.

Çetinoğlu: Bâzı kedilerin asil
ve mağrur duruşları var. Irk özelliği midir, bakımından, ihtimamdan, terbiye
edilmesinden ve beslenmeden kaynaklanan bir hususiyet midir?

Yardım:  Efendim bütün
kedilerin ortak vasfıdır bu asalet, soy güzelliği… Hakikaten abartmıyorum,
şahsiyet sahibidir kediler. Yani yağcılık yapmayı, yaltaklanmayı sevmezler.
Sizinle dostturlar. Size kendilerini sevdirirler. Ama ölçüyü kaçırdınız mı bu
sefer de patiğini hemen elinize vurur. “Yeter artık, samimiyetin de bir ölçüsü
olmalı. Beni rahat bırak” dercesine mesafe koyabiliyorlar. Ben onların bu
huyunu çok anlamlı buluyorum. Evi sahiplenirler. Eşyayı da… Eşyanın yeri
değişince kuşkulanırlar, koklar, yoklarlar. Velhâsıl bir âlemdirler. Ama
kesinlikle kimlik ve kişilik sahibidirler. Keşke omurgasız bazı insanlar,
kedilerin bu soylu hâllerine bakıp hiç olmazsa bu yönlerini, bu özelliklerini
örnek alsalar…

Çetinoğlu: Bildiğinizi tahmin
ederim. Bir kitabevinde çok sayıda kedi vardı. Oturup kitap incelerken yanıma
gelirler, kucağıma oturmak için izin ister gibi bakarlardı.  Bir tânesine ‘Hadi gel bakalım’ diyecekken
cümlemi bitirmeden kucağıma gelir ve az sonra da uyurdu. İşim bittikten sonra
uyandırmaya kıyamazdım. Bir gün Fatih Cami’nin avlusunda öğle ezanını beklerken
kedi, önce oturduğum sıraya çıktı, ilgilenince de kucağıma yerleşti ve uyudu…
Ezan okundu ancak, farz kılınacağı zaman mecbûren uyandırdım. Bazı kediler ise
insan görünce kaçıyor. Hep merak ederim ‘neden’ diye…

Yardım: Efendim kediler hissediyor. Hisleri hakikaten güçlü. Kendilerini
sevenleri, sevecekleri anlayabiliyor, sezebiliyorlar. Ben de yıllar önce bir
misafirliğe gitmiştim. Arkadaşlarla otururken evin biricik kedisi geldi. Onca
kişi arasında iki kişiyi ziyaret etti, kucaklarında oturdu. Biri bendim. Sonra
diğer arkadaşa sordum. Meğer onun da kedisi varmış. Yani bir bakıma misafirler
arasında kedi besleyenleri nasıl olmuşsa sezmiş ve bize yanaşıp gelmişti.
Bilirsiniz uyuyan kedi uyandırılmaz. Hatta Hazreti Peygamber, kucağında uyuyan
kediyi uyandırmaya kıyamaz, elbisesini makasla keser ve onu o hâliyle minderde
bırakır, uykusunu bölmez. Bu en büyük Peygambere yakışan muhteşem bir
inceliktir. Kedisever sahabe Ebu Hureyre’yi bu merakı dolayısıyla teşvik
etmiştir. Onun için Peygamber Efendimizin âdeta bir sünneti gibi kediler
sevilmiş, kollanmıştır. Asırlarca birçok tekkede, dergâhta kediler beslenmiştir.

Çetinoğlu: Kedi eğitimi
hakkında neler söylemek istersiniz?

Yardım: İnanın o kadar kolay ki. Bizim Lokum daha ilk günlerden
itibaren tuvaletini, banyoda gösterilen yere yapmaya başladı. Hiç bizi üzmedi,
yormadı. Maması da mutfaktaki köşede duruyor. Küçük havuzundan da suyunu
içiyor. Kediler yeni ortamlarına çok çabuk alışıyorlar ve hemen yeni hâle adapte
oluyorlar. Bazıları bu korkuyla evlerine kedi almak istemiyor ama inanın evi
pisletmedikleri gibi çok da temizler. Gün boyu zaten yalanıp dururlar. Kir
kalır mı üstlerinde? Dolayısıyla ağır bir eğitim almalarına gerek yok. Yeter ki
ihtiyaçlarını karşılayacakları kapları belli olsun ve sabit yerde dursun.
Gerisini onlar kolaylıkla hallediyorlar. 

Çetinoğlu: Kedi nankördür’ deniliyor. Yorumlar
mısınız?

Yardım: Haşa, asla ve kat’a nankör değiller. Aksine çok vefalı ve kadirşinastırlar.
Meselâ sık sık teşekkür edercesine gelip size yanaşır, hatta sırnaşırlar. Ama
severken ölçülü sevmekgerek. Öyle yarım saat boyunca başını okşarsanız sıkılır
ve patisinin tırnaklarını size bile gösterir. Biz artık kedimize
alıştık.Lokum’un ne zaman ve nasıl kızacağını bile tahmin ediyor, itiyatlarına
hürmet ediyor, ona fazla karışmıyoruz. Böyle davrandığınızda o vakit aranız iyi
oluyor. Gelip yanınızda, karşınızda, koltukta, divanda, kütüphanenizde
oturuyor, sizi seyrediyor, arasıra mırlıyor, miyavlıyor. Velhâsıl çok güzel bir
arkadaş oluveriyor sizin için. Bence bu salgın döneminde kedi besleyenler çok
şanslıydı, canları hiç sıkılmadı. Bizim de öyle. Zira evimizde çocukların dışında
bir can yoldaşımız daha vardı. 

Çetinoğlu: Sizin kedinizin mârifetleri
nelerdir? Siz mi eğittiniz, ırkî özelliklerinden mi?

Yardım: Dediğim gibi kedimiz cins bir kedi değildi, para verilerek özellikle
aranıp bulunmadı, hasbelkader karşımıza çıktı, kaderi bizimle birlikte yaşamakmış.
Üstelik kaç çeşit ırkı var inanın onu da bilmiyorum. Biz Lokum’u kedi olduğu
için sevdik, aldık, o da bizi kırmadı, geldi, evimize neşe kattı. Tam on
senedir güle oynaya birlikte yaşıyoruz. Cenabı Allah bizleri ayırmasın,
muhabbetimiz daim olsun.

Çetinoğlu: Kediniz size ‘Kedinâme’yi yazma ilhamı vermiş olmalı.
Başka ilhamlar da veriyor mu? Şiir yazmak, ağacı tırmanmak onunla oynamak… gibi

Yardım: Kediname yayınlanıp
da herkes tarafından ilgi görünce malzemem artmaya başladı. Şair olsaydım, ona
her gün bir şiir yazmak isterdim. Ama ben nesri daha çok seviyorum. Yine ona
dair bir şeyler karalıyorum, araştırmalarımda bazı yazarların kedi metinlerini
buluyorum, yeni tercüme/telif kitaplarına bakıyorum. Elimdeki mevcut
materyallerden anlaşılıyor ki ileride ikinci bir kedi kitabı gelebilir. Bu ilhamı
veren Lokum’a candan teşekkür ediyorum. O olmasaydı bu çalışmalar elbette hiç olmayacaktı.
Ona borçluyum.

Çetinoğlu: Kedi bakımı hakkında
kedisever adaylarına tavsiyeleriniz nelerdir?

Yardım:
Kitapta bir projemden bahsediyorum. O da şudur: İstanbul’da sokaklarda sahipsiz
yaklaşık 1 milyon kedimiz var. Yaşadığımız bu büyük şehirde de yine yaklaşık 1
milyon civarında ev mevcut. Dolayısıyla her ev bir kedi edinse, o zaman
dışarıda, sokakta, soğukta hiç kedi kalmayacak. Hepsi de sıcak ortamlarda
yaşamaya başlayacaklar. Bunun için kampanyam, “Her eve bir kedi!” şeklindedir.
İnşallah bunda muvaffak olurum. Ama en azından kedilerimizin yarısını bile
sokaklarda araba altlarına sığınan perişan ve aç kedileri evlere
kazandırabilirsek bu bile beni bahtiyar edecektir, bakalım ya nasip! Kedisever
adayları dostlarıma naçizane ilk tavsiyem: “Çekinmeyin, hemen bir kedi edinin.
Göreceksiniz ki hayatınız değişecek, çok anlamlı, çok tatlı, sevimli vehuzurlu
bir yaşayınız olacak. Memnun kalmazsanız, dünyanın sonu değil, yine
bırakabilirsiniz. Ama inanıyorum ki o kedi sıcaklığını yaşadıktan ve dostluğunu
gördükten sonra artık can dostunuzu bırakamayacaksınız.”

 

Çetinoğlu: Kedilerle alâkalı
bâzı problemler olduğu biliniyor. Tüyünün dökülmesi, halı ve koltuk yüzlerini
aşındırması, mutfakta tezgâh üstünde unutulan ciğerin tadına bakması gibi…
Önlenebilir mi?

Yardım: Sondan başlayayım, zamane kedileri artık ciğerci değil.
Ciğerleri sevmiyorlar, hatta et yemeklerini de. Zaten mamalarında balıketi var.
Dolayısıyla ona alışıyorlar. Mutfakta başka yiyeceklerin tadına bakmıyorlar.
Onun garantisini rahatlıkla verebilirim. İkincisi, halı, koltuk yüzlerini
aşındırma meselesine gelince. Küçük ahşap bir tırmalama iskemlesi aldık, salona
koyduk. Tırmalama ihtiyacını da o şekilde gideriyor. Yani perdelerimize,
halılarımıza zarar vermiyor. Tüy meselesine gelince… Eh biz insanların tüyleri
yok mu? “O kadar kusur kadı kızında da olur.” derler ya… İnanın o da mesele
değil. Tüy toplama yapışkanları var… Pat pat pat topluyorsunuz, nerede oturmuşsa
o tüyleri hemen alıp atıyorsunuz. Yani çok zor değil. Üstelik seven ne yapmaz?
Ama ille de tüyünden huylananlara hatırlatayım ki tüysüz kediler de var, onları
bulup beslesinler.

Çetinoğlu: Kediler kuru mama
ile besleniyorlar. Mahzurları ve faydaları nelerdir?

Yardım: Menüleri tek çeşit. Bazen hanıma onu söylüyorum: “Yahu biz
insanlar aslında ne kadar nankörüz. Bir de kedilere nankör diyor bazıları. Biz
hergün envaiçeşit yemek yiyoruz. Et yemekleri, bakliyat, sebzeler, meyveler,
kuru yemişler… Meşrubatlar, ayranlar, çaylar, kahveler… Yine de hâlimize şükretmiyoruz
da şu garip Lokum tek menülü bir maması var. On senedir büyük bir sabırla,
hatta aşk ve şevkle onu yiyor, bir kere bile şikâyet etmedi? Hadi bakalım kim şekvacı,
kim şükrediyor, bir düşünelim bakalım… Hatta mizah da yapıyorum: “Hanım ya sen
pazara çıktığında Lokum da sipariş listesini eline tutuştursaydı, ne yapardın?”
Bunun üzerine gülüşüyoruz tabii…

Çetinoğlu: Kuru mamalar,
kedilerin aslî görevleri olan fâre yakalamada pasif olmaya yönlendiriyor mu?

Yardım: Valla fareler hiç görünmüyor, tarihe karıştılar galiba.
Dolayısıyla kediler de onları tanımıyor. Apartmanlarda pek bulunmuyor fareler. Eskiden
oturduğumuz ahşap veya kerpiç/taş evlerimizde fazlaca varlardı. Ama ben
apartmanlarda pek duymadım. Dolayısıyla kedilerin o eski asli görevleri de
bugün bir bakıma yok hükmündedir. Ama bizim Lokum uçan bir sineği, bir kırmızı karıncayı
görünce huylanıyor, onu takip ediyor, evden uzaklaştırıncaya kadar takip
nöbetini bırakmıyor. O uçan hayvancık gitmeden de gözüne bir damla uyku
girmiyor. Böyle bir vazifeşinas aynı zamanda…

Çetinoğlu: İhtiyaç giderme
alışkanlıklarının kazandırılması için özel bir yöntem söz konusu mu?

Yardım: Tuvalet kutusu banyoda. Kimisi balkonda bırakıyor. Onun
dışına çıkmıyor, yani başka yerde tuvaletini yapmıyor. Hatta bir hatıramı
paylaşayım. Bir gün banyoda tıraş oluyordum. Baktım ki Lokum kapının önünce
acıklı acıklı miyavlıyor. Merak ettim, kapıyı açıp baktım. Kapıya açmamla
banyoya dalması bir oldu. Hemen kutusuna gitti, tuvaletini yaptı. Meğer çok
sıkışmış garip. Düşünebiliyor musunuz bu kadar edeplidir. Yani “Bana ne,
tuvaletimin kapısı kapalı, öyleyse salonda o işi yapabilirim demiyor.” Geliyor,
sesleniyor, beni uyarıyorve maksat hasıl oluyor. İşte bu kadar düşünceli ve
duyguludur bizim Lokum’umuz…

Çetinoğlu: Çocukken babam
anlatmıştı: Sabah ezanı okunmaya başlandığı anda yatağının yanına gelir,
kalkıncaya kadar miyavlarmış. O zaman akıl edip soramamıştım. Sonra da unuttum.
Ne zaman bir ev kedisi görsem babamı ve kedisini hatırlarım. Kedinin ezan
sesine hassasiyetini yorumlar mısınız?

Yardım: İnanın benzerini biz de yaşıyoruz. Bilhassa sabah
namazlarında. Diğer namazlarda seccade etrafında dolaşmayı seviyor, hatta
hanımı, beni veya abilerini taklit edip seccadeye bazen yapışıyor. Ama
özellikle sabah namazlarında ezan okunduktan sonra onun uyandığını ve bizi de
uyandırdığını söyleyebilirim. Her zaman olmasa da bunu bazen yapıyor. Herhalde
uykuya, yani gaflete daldığımızda o da uyarıcılık görevini ifa ediyor. Zaten
ben kedilerin -belki garip karşılanacak ama- diğer hayvanlara göre biraz ‘dindar’
olduklarını düşünüyorum. Çünkü dolaştıkları yerler genelde cami avluları,
dergâhlar, türbeler, medreseler, sahaf dükkânları ve mezarlıklar… En azından
tarihî mekânlara büyük ilgi duydukları aşikâr. Hem âlimlerimizden Bediüzzaman
Said Nursi, onların ‘mırmır’larının zikir olduğunu ve “Ya Rahim Ya Rahim”
dediklerini risalelerinde yazıyor. Hatta kendisinin de bir kedisi varmış,
ekmeğini bölüştüğü. Adı da Abdurrahim imiş. Bu arada Kediname’de meşhur kedilerin isimlerini ve sahiplerinin adlarının
listesini de verdim. İlginç bir liste ortaya çıktı. Böylece en çok kullanılan
kedi isimlerini de orda görmüş oluyoruz. Hüseyin Rahmi, Tanburi Cemil, Ahmet
Hamdi Tanpınar, Ekrem Hakkı Ayverdi, Sâmiha Ayverdi, Safiye Erol, Münevver
Ayaşlı, Tarık Buğra ve daha birçok şairimizin, yazarımızın, sanatkârımızın,
mütefekkirimizin iyi birer ‘kedisever’ olduğunu da bu çalışma sayesinde
keşfettim. Tabii günümüzde de birçok yazarın, sanatçının kedisi var. Hatta
bazıları bana sitem etti. “Benim de kedim vardı, niçin listene almadın?” diye
şakacıktan sitem ettiler. İnşallah kitabın yeni baskısında bu ihmalleri
gidereceğim. Bu vesile ile Kediname
kitabından sonra yardımlarını benden esirgemeyen, sürekli bana kedi
fotoğrafları, yazıları ve şiirleri gönderen dostlarıma buradan teşekkür
ediyorum. İkinci kedi kitabı biraz da onların bu teşvikleri ve destekleri
sayesinde vücut bulacaktır inşallah. Bu mevzuyu konuşulmaya değer bulduğunuz için
size de çok teşekkür ediyorum efendim. Saygılarımla…

 

MEHEMT
NURİ YARDIM:

Edebiyat Araştırmacısı, Gazeteci, Yazar Mehmet
Nuri Yardım 23 Nisan 1960 târihinde Siirt’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini
tamamladıktan sonra 1980’de girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 1985’te mezun oldu.

1979 yılında basın mesleğine girdi. Yeni
Asya, Doğuş, Tercüman, Türkiye, Hürriyet, Bizim Gazete, Haber Fatih, Orta Doğu,
Yeniçağ ve Milat gazetelerinde çalıştı. Kültür sanat sayfaları hazırladı,
yazılar yazıp röportajlar yaptı. Türkiye Çocuk dergisinin haber müdürü oldu. Kubbealtı
Akademi Mecmuası’nda Yazı İşleri Müdürlüğü, bazı yayınevlerinde musahhihlik,
redaktörlük ve editörlük yaptı.

Kısa adı ESKADER olan Edebiyat Sanat ve
Kültür Araştırmaları Derneği’ni kurdu ve uzun yıllar başkanlığını yaptı.

1 Ocak 2017 tarihinden itibaren TRT
İstanbul Kent Radyosu’nda Haldun Hürel ile birlikte Pazar günleri ‘İstanbul Masalları’ isimli kültür sanat
programını sunuyor.

Pek çoğunun 3., 5. baskıları yapılan 100’e
yakın kitabı yayınlanmıştır. 

Azerbaycan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti

0

 “Hazır
ol cenge eğer ister isen sulh-ü salâh
.”/Abdullah Molla

Azerbaycan, 28 Mayıs 1918’de
Mehmet Emin Resulzade başkanlığındaki Milli Şura tarafından bağımsızlığını ilan
etti. Ancak 2 yıllık kısa bir dönemden sonra Sovyetler Birliği tarafından işgal
edilen Azerbaycan, 70 yıl sonra Sovyetler birliğinden ayrılarak 18 Ekim 1991’de
yeniden bağımsız devlet olarak tarih sahnesinde yerini aldı.

Ermenistan, bağımsızlığını yeni
kazanmış olan Azerbaycan devletinin toparlanmasına fırsat vermeden Dağlık
Karabağ Cumhuriyetini ilan etti ve Rusların da desteği ile bölgeyi işgalle
başladı. Günlerce süren çatışmalar sonucunda, Ermeniler, Dağlık Karabağ’ın
Merkezi Hankendi’ni 28 Aralık 1991 de işgal etti.

Aslında yazının detayına girmeden
neden Dağlık Karabağ diyecek olursak; yörenin Bakır ve Altın madeni olarak
oldukça zengin olduğunu bilen Ruslar, Stalin döneminde Rusya da ve o yörede ne
kadar Ermeni varsa Karabağ’a yerleştirdiler.

Ermeniler Hankendi’ni işgal
ettikten sonra çatışmalar devam etti. Türk Milletinin kalbinde acı bir yara
olarak kalan insanlık tarihinin en vahşi ve büyük katliamı 25 Şubat 1992
yılında Hocalı da gerçekleşti.

Ancak, bu böyle gitmeyecekti tabii,
Türk milleti bu ezikliğin altında daha fazla kalamazdı. 28 Yıl sonra Avrupa’nın
ve ABD’nin şımarık çocuğu Ermeniler, alçakça bir yenilgiyle hüsrana uğradılar
ve Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözünü bir defa daha teyit ettiler: “Geldikleri gibi giderler!” ve gittiler!
Hem de uyuz köpekler gibi arkalarına bakmadan tanklarını, toplarını bırakıp
kaçtılar.

1974 Öncesi Kıbrıs Türkünün
kaderi de Karabağ Türkünün kaderine benziyordu. Rumların bitmek bilmeyen katliam
ve saldırıları neticesinde 1963-1964 yıllarında 364 Kıbrıs Türkü hayatını
kaybetti. 11 Yıl boyunca Kıbrıs Türkleri adanın kuzeyinde 3 Km2 gibi
ufak bir yere sığınmışlar ve hemen hemen Türk Kızılay’ından gelen yardımlardan
başka gelirleri yoktu. EOK’nın ve Yunanistan’ın hain ENOSİS planı, 1974 Barış
harekâtıyla çökertildi ve Kıbrıs Türkü; Başta Türk ordusu, Kıbrıslı mücahitler
ve rahmetli Rauf Denktaş sayesinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti gibi özgür,
egemen bir devlete sahip oldu.

23 Ekim 2020 tarihinde Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanan Ersin Tatar,
rahmetli Denktaş ekolünden gelen değerli bir devlet adamıdır. Gönül isterdi ki,
10 Aralıkta Azerbaycan da yapılan Azerbaycan ve Türk askerlerince düzenlenen şenlik
ve törene Sayın Cumhurbaşkanımızla birlikte Cumhurbaşkanı Ersin Tatar da
katılsın. Bu olay sayesinde hem diğer Türk Cumhuriyetleri ve hem dünya, tek Millet, üç devletin birlik ve beraberliklerine şahit olsunlar. Bu gün
için pamuk ipliğine bağlı yürüyen “Türk
Keneşi
”ne dâhil ülkeler de kim bilir ileride aralarındaki safları daha da
sıklaştırırlardı.

10 Aralıkta Azerbaycan da yapılan
şenlik ve askerlerimizin geçit törenleri, inanıyorum ki dünya Türklüğünün gurur
kaynağı olmuştur. Ayrıca iki liderin dünyaya karşı verdiği samimi duruş, dosta
güven, düşmana korku salmıştır. Özellikle Türk İHA ve SİHA’larının ve
göklerdeki savaş uçaklarımızın gösterileri, tek kelimeyle harikaydı. Hakkını
yemeden söyleyeyim Cumhurbaşkanımızın konuşması çok iyi hazırlanmıştı. Gerek
Ermenistan’a gerekse dünyaya karşı güzel mesajlar verildi.

Azerbaycan zaferine büyük katkı
sağlayan Türk İHA ve SİHA’larının başarısı tartışılmaz. Ama
bu başarı bizi rehavete düşürmemeli. Dünya silah teknolojisinde ileri ABD,
Rusya, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler dikkatle takip edilmeli. Onların
teknolojik silahlarına denk silahlar geliştirmeliyiz. Bugün bizim buna gücümüz
yeter. Albayrak SİHA’ların
yazılımını Kanada’dan alıyorduk, bu silahları Suriye de bulunan PKK’lı
teröristlere Libya’da Hafter güçlerine ve Azerbaycan’da Ermenistan’a karşı
kullanınca Kanada bu silahların yazılımının satış işlemini durdurdu. Anında
TUSAŞ devreye girdi ve daha iyi yazılım üreterek SİHA’larımızın ihtiyacı karşılandı.

Sözcü Gazetesinden Uğur dündar’ın
yazısından aldığım eski başbakan, hukukçu ve diplomat Suat Hayri Ürgüplü’nün
yazdığı: “BEYEFENDİ” kitabında
Mareşal Fevzi Çakmak’ın CHP Grup Başkanı Recep Peker’e söylediği şu sözlere
kulak verelim: “Bak evladım imparatorluk
yuvarlanıp baş aşağı kayarken, Gazi Mustafa Kemal, çıkmış onu uçurumun
kenarındaki bir ağacın köküne tutundurmuştur. Evvela nefesini toparlamış yavaş
yavaş düzlüğe çıkarmaya çalışmıştır. Şimdi hala o sağlam ağaç köküne yapışmış
durumdadır. Amma Atatürk’ten sonra düzlüğe çıkma gayreti yavaşlamıştır. Hazır
ağaca yapıştık ya, orada asılı kalalım diye teselli buluyoruz. Fakat bu çok
tehlikelidir. Kolunuz yorulur, aşağı yuvarlanırsınız. Ağacın kökü topraktan
kopar yine dibe düşeriz. Ne yapıp yapıp dikkatle aşağı düşmeden, düzlüğe
çıkmalıyız. Diğer devletleri takip edip onlara yetişmeliyiz. Başka
husus(kurtuluş yolu) yoktur.”

Yine bu konuda Mustafa Kemal
Atatürk’
ün 1 Mart 1922 de Mecliste söylediği şu söz aynı düşünceleri
yansıtıyor: “Şayet barış istiyorsan
savaşa hazır ol
.”

Sağlıklı kalın.

Göklerdeki Müslümanlık

0

            Müslümanlık nerde!
Bizden geçmiş insanlık bile…

Âdem
aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!

 

Kaç
hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir;

Müslümanlık,
bilmem amma, galiba göklerdedir;

 

İstemem,
dursun o payansız mefahir bir yana…

Gösterin
ecdada az çok benzeyen kan bana!

 

İskender Pala, siyaseten hemfikir
olmadığım ancak edebiyatçı yönünü takdir ettiğim bir isim. Divan şiirinin adeta
bayraktarlığı yaptığını, günümüz insanına divan şiirini sevdirmenin yanında
bununla da yetinmeyip Türk romancılığına da ayrı bir hava kattığını
düşünenlerdenim. Yazdığı bütün kitapları satın aldığım ve (çoğunu okuduğum)
ender kişilerdendir. Kütüphanemde ciddi bir İskender Pala Külliyatı mevcuttur.

 

Bizim üniversite yıllarında, iki haftada
bir Altunizade Kültür Merkezi’nde oturum düzenlerdi. Okuldan arkadaşlarımızla
birlikte bu oturumları takip ederdik. Hala devam ediyor mu bilmiyorum, ediyorsa
İstanbul’daki arkadaşların o oturumlara katılmalarını şiddetle tavsiye ederim.

 

İskender Pala, her oturumda tahtaya iki
mısra yazar ve bir saatten daha uzun bir sürede bu mısraları tahlil ederdi. İki
mısranın sadece kelime dizininden ibaret olmadığını, döneminin tarihini,
sosyolojisini, siyasi olaylarını, adetlerini, dini anlayışını, insanların
hayata ve birbirine karşı bakışlarını, kısaca insana dair her şeyi taşıdığını o
şiir tahlilleri esnasında öğrendim. Biz de şimdi İskender Pala’nın o şiir
tahlillerini taklit eder, bu yazının en başına aldığımız şiiri tahlil etmeye
çalışalım. Ancak tek farkla! Pala’nın şiir tahlillerinde hep eski dönemlere ait
konular anlatılırdı, bizim yapacağımız şiir tahliline ilişkin konular bu döneme
aittir.

 

Yazının başına aldığım şiir, İstiklal
Marşımızın büyük şairine ait. O büyük ruh, hayatı boyunca –tabiri caizse- gün
yüzü görmemiş; koca bir devletin yıkılışına şahit olmanın yanında toplumun her
tabakasında genel bir ahlaki çöküntüye de şahit olmuş; Siyasette, ticarette,
kamu hizmetlerinde, kısaca toplumun neredeyse her tabakasındaki ahlaki
erozyondan ciddi bir rahatsızlık duymuş ve bu rahatsızlığını da şiirlerine
yansıtmıştır.

 

Müslümanlık
nerde! Bizden geçmiş insanlık bile…

 

            Bugün, “Müslüman” kimliğini temsil
ettiğini iddia eden toplum önderlerinin, siyasetçilerin, tarikat/cemaat vs.
dini önderlerin, topluma mal olmuş kişilerin ve bütün bunların takipçilerinin
temel sorunu Akif’in bu mısraında ifade ettiği şeydir aslında. Bütün bu
saydığımız gruplar, Müslümanlığı temsil ettiklerini iddia ederken aslında
kendilerinin temel insani değerlerden çok uzakta olduklarının farkında bile
değiller. Edep, saygı, nezaket, doğruluk, dürüstlük, harama el uzatmama gibi
değerler sadece İslam’a ait değildir. Bunlar bütün insanlığın ortak
değerleridir. İnsanlığın ortak değerlerin uzak durarak Müslümanlığı temsil
edemezsiniz. Çünkü insan olmadan Müslüman olamazsınız.

 

            “Bir
kez gönül kırdın ise bu kıldığı namaz değil”
diyordu Yunus Emre. Başka bir hak
dostu “Bir kalbi kırmak Kâbe’yi yetmiş defa yıkmaktan daha günahtır”
demişti.  Siyasi hırsları uğruna, hak
etmedikleri maddi kazanç uğruna, kalçalarını ısıtan rahat koltuk uğruna bütün
milletin gönlünü kırdılar, bütün bir milletin onuruyla dalga geçtiler.

 

            “Ya
olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol”
diyordu başka bir gönül
insanı. Millete imam-hatip okullarını tavsiye edip kendi
çocuklarını-torunlarını Amerikan Kolejlerine gönderenler, millete sabır tavsiye
edip milletin parasıyla saltanat ve sefa sürenler, milletin ahlakına-namusuna
laf edip kendi hanelerinde türlü rezaletler yaşanan kişiler türedi buralarda.
Bunlardan bir tanesi yakın zamanda “falancanın cenazesi camiden kalkmasın” gibi
bir laf etti. Sıfatında nur kalmamış başka biri de “üniversiteler fuhuş
yuvalarına döndü” gibi akıl ve vicdan yoksunu sözler sarf etti. Üstelik bütün
bunları Müslümanlık (!) adına söylediler. Hâlbuki Müslümanlık nerde! Bunlardan
geçmiş insanlık bile!

 

            Hayatlarında İslam’a ait en ufak bir
kırıntı bulundurmayanların Müslümanlık pazarladığı günlerin şahidiyiz. Kıyamet
alameti dedikleri, yaklaşık olarak böyle bir şey olsa gerek. Dönüp dolaşıp
Akif’in dediğine geliyor laf;

 

Kaç
hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir;

Müslümanlık,
bilmem amma, galiba göklerdedir.

 

            Müslümanlığın pazarlayanı çok ama
bir Müslüman’a denk gelen göremedik henüz. Galiba bütün o güzel Müslümanlar,
Yahya Kemal’in dediği gibi güzel atlara binip gittiler.

 

İstemem,
dursun o payansız mefahir bir yana…

Gösterin
ecdada az çok benzeyen kan bana!

 

            Bu son iki mısraının tahlile
ihtiyacı olmasa gerek. Bunlardan hangisi sürekli övünüp mensubu olduklarını
iddia ettikleri ecdada benziyor ki? Bütün siyasetçileri, devlet adamları bir
araya gelse ve hepsini yüzle çarpsanız bir Fatih etmezler, bir Yavuz etmezler,
bir Mustafa Kemal etmezler, hatta övündükleri Abdülhamit bile etmezler. Tarikat
şeyhlerinin hepsini toplasanız yolundan gittiklerini iddia ettikleri bir
Geylani çıkmaz oradan, İmam-ı Rabbani çıkmaz, Gazali çıkmaz! Tüm o şeyhleri ve
müritlerini üzerlerine bir kısım İlahiyatçıları da ekleyip toplayıp yüzle
çarpsanız bir Mevlana etmezler, bir Yunus Emre etmezler, bir Hoca Ahmet Yesevi
etmezler! En çok ihale verdikleri müteahhitleri bir araya getirip binle
çarpsanız bir tane Mimar Sinan etmezler! Kefen giyip yollara dökülenlerini
toplayıp milyonla çarpsanız, dünya tarihinin herhangi bir zamanında ve dünya
coğrafyasının herhangi bir yerinde şehit olan bir tane Mehmetçik etmezler!

 

Halep orada arşın burada. Buyurun hodri
meydan!

 

Gösterin
ecdada az çok benzeyen kan bana!

İki Ayı ile Aynı Yatakta Yatmak

ABD’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamasını, Türk olarak içimize
sindirmemiz mümkün değil. Hem de “ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar
Yoluyla Mücadele Etme Yasası”
(CAATSA) kapsamında “hasım” sınıfına
dahil edilmemiz kabul edilebilir değil.

“Stratejik Müttefik” saydığımız, NATO’da işbirliği
yaptığımız ABD’nin tavrına öfkelenmekte de haklıyız.

Yaptırımlara sebep olan S-400 alımına Türkiye’yi
iten ABD oldu. Suriye’de savaş yaşanıyordu ve ülkemize Suriye’den roketler
atılıyordu, uçaklarımız düşürülüyordu. Türkiye’nin acil hava ve füze savunma
sistemine ihtiyacı vardı. ABD bize Patriotları satmadı. Rusya S-400’leri
satmaya razı oldu, biz de onlardan aldık.

Üstelik dünyanın en gelişmiş askeri uçakları olan F-35’lerin
proje ortağı olmamıza, parasını da vermiş olmamıza rağmen ABD bu uçakları bize
vermedi.

ABD’nin Türkiye’ye karşı düşmanca tavrı bunlardan
ibaret değildi. Askerimizin başına çuval geçirenler ABD askerleriydi.
Suriye’de PKK’nın uzantısı olan PYD’yi müttefik ilan edip, milyarlarca dolarlık
askeri teçhizatla donatan, PKK/PYD’nin Suriye’de devletleşmesi için
bütün şartları hazırlayan da ABD idi.

Çünkü ABD’nin Suriye’deki önceliği İsrail’in güvenliği ve
Suriye’nin petrolüdür.

İsmet İnönü, 1960’lı yılların sonuna doğru söylemişti: “Büyük
devletlerle ilişki kurmak, ayı ile yatağa girmeye benzer!”

O zamanlar da ABD ile ilişkiler kötüye gittiği sırada
söylenmiş bu söz.

Peki, ABD böyle de, Rusya bizim için “güvenilir
müttefik” olabilecek bir devlet midir?

*****************************

Rusya Güvenilmez Bir Komşu

Rusya yüzyıllardır sıcak denizlere, öncelikle Akdeniz’e inme
hayalini hiç terk etmeyen bir ülkedir. Putin de bildiğimiz “Rus-Moskof
devlet mefkuresini”
aynen devam ettiren bir liderdir. Üstelik istihbarattan
yetişmiş, son derece soğukkanlı, sonuç almak için her yolu mubah sayan, teröristler
dahil, herkesle her türlü iş birliği yapabilecek biridir.

Savaş uçağı bombardımanı ile askerlerimizi kaybettiğimiz
ilk ve en büyük saldırının faili Rusya’dır.

Üstelik bu saldırı çok yenidir. 27 Şubat 2020 gecesi, bir
ya da birkaç jet gelip İdlib’teki askeri birliğimizi bombaladı ve
36 askerimiz orada şehit oldu.

“Bu saldırıyı yapan Rusya mı, Suriye mi?” diye
soruşturmaya bile lüzum hissedilmedi. Çünkü Suriye’de, Suriye devleti Rusya’nın
bilgisi ve yönlendirmesi olmadan asla böyle bir işe cüret edemezdi. Her türlü
ihtimalde bu işin failinin Rusya olduğu bellidir.

Bir başka ülkenin askeri jetleri tarafından askeri
birliğimizin bombalanması ve 36 askerimizin şehit edilmesi, asla
çuval
olayından daha hafif bir travma değildir.

Ancak Putin sırf “Türkiye’ye ders vermek
amacıyla”
yaptığı bu ağır saldırıdan sonra bile S-400 parçalarının sevkiyatını
devam ettirdi. Çünkü Türkiye’nin NATO bloğundan kopması bölgede bütün
dengeleri Rusya lehine değiştirecektir.

Türkiye Rusya ile komşudur. Mutlaka iyi ilişkiler geliştirmeye
çalışmalıyız. Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ’ı Ermeni işgalinden kurtarması konusunda
olduğu gibi, menfaatlerimiz uyuştuğu alanlarda, sınırlı ölçüde Rusya ile işbirliği
yapmak zorundayız.

Ancak tarihten gelen süreç gösteriyor ki, Rusya ile
Türkiye’nin orta ve uzun vadede menfaatleri uyuşmayacak ve çatışacaktır.

Rusya’nın Suriye’de yerleşmesiyle Akdeniz’e inme
hayali
kısmen gerçekleşmiştir. Ancak bu kadarı Rusya için yeterli
olmayacaktır.

“Ayıdan post, moskoftan dost olmaz” atasözü ağır
tecrübelerin ürünüdür.

Rusya’nın Türkiye üzerinde de “böl, parçala, yut”
stratejisini uygulama planları olduğunu asla unutmamamız gerekir. Kırım ve
Suriye
’de aynı strateji ürünü akıllı politikalarla kazandıkları ortada.

Hülasa, Türkiye dış politikada sadece bir ayı ile
değil, iki ayı ile birlikte
(ABD ve Rusya ile) aynı yatakta yatmak gibi
çok tehlikeli bir durumdadır.

Bu yataktan yara bere almadan kalkmak için çok dikkatli,
basiretli ve dengeli bir diplomasi izlemek zorundayız.

2,5 Milyar dolar ödediğimiz ve uğrunda dış politikada
türlü sıkıntılara katlandığımız S-400’leri çöpe atamayız. ABD’nin bir uydu
devletçiği olmayı kabul edemeyiz.
S-400’leri kullanmamızı istiyorum. Bunun
uğrunda gerekirse uygulanacak ambargolar ve ekonomik sıkıntılara da
katlanmalıyız.

Ancak en kötüyü göze alalım ama daha iyi için çare
arayalım.
Diplomasi siyah ve beyaz arasındaki onlarca tondan birinde
dengeyi bulma sanatıdır. Ustalıkla uygulanan diplomasi çoğu zaman krizleri
fırsata çevirmenin bir aracıdır.

*****************************

Uygun Dil, Yetkin Diplomatlar

ABD’nin yaptırım kararında en hafif seçenek tercih edildi.
ABD Dışişleri Bakanı Pompeo “Türkiye’yi S-400 problemini derhal
çözmek için ABD ile koordinasyon halinde çalışmaya çağırıyorum.
Türkiye ABD
için değerli bir müttefik ve on yıllardır süren üretken savunma sanayi
işbirliğimizi sürdürmek istiyoruz” dedi. ABD Savunma Bakanlığı da “yaptırımların
asıl hedefi Rusya”
 diye açıklama yaptı.

Görünen o ki, ülkemizin stratejik konumu, ekonomik büyüklüğü
ve ordumuzun gücü gibi kriterler yüzünden, ABD Türkiye’yi kaybetmek
istemiyor.
Bunu göze alması kolay değil.

Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere, Türkiye
tarafından da diplomasi yoluyla çözüme yönelik makul ifadeler
kullanılmakta.

Yandaş medya yorumcularının iç politikaya yönelik
sert, kaba, eksen değiştirme tehditli ifadeleri
ile bir yere varılması
mümkün değil.

Türkiye’nin alanında iyi yetişmiş, yetenekli, tecrübeli
diplomatları var(dı).
“Vardı” dedim çünkü bu değerli diplomatlar aktif
görevde değil. Oysaki onlara en çok ihtiyaç duyduğumuz zamandayız.

Dilerim ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan iyi yetişmiş
diplomatlarımızın bilgi ve tecrübelerinden azami yararı sağlayacak bir istişare
mekanizması kurar ve uygun görevlendirmeler yapar.

Sığırlar Aynı Yerde Otluyorlardı…

0

“Manzum öykücük!”

 

Köy
çocuğuydu Nedim Çakmak.

 Yedi yaşında tanıştığı traktörle çift
sürüyordu kara kuru Nedim.

Birinci Dünya Savaşı’nı unutamayan
insanlar, ikincisinden korkuyorlardı.

Yokluk yıllarıydı.

Sığırlar, aynı merada otlardı o köyde.

 

Traktör ve makine ekipmanlarına
meraklıydı Nedim.

Öğretmen okuluyla birlikte meslek
lisesinin elektrik bölümünü de bitirmişti.

Lisenin elektrik-radyo kolunu kurmuştu
müdür Tevfik Bey’in teşvikiyle.

On dokuz yaşında köy öğretmeni olarak
ışıdı Anadolu’nun bir dağ köyünde.

O köyde de sığırlar aynı merada
otlardı.

 

Grundig marka radyolar öğretmen
maaşının tam iki buçuk katıydı o yıllarda

Milleti soymaktı, bu.

Nedim Öğretmen bir ışıktı, ses
olmalıydı milleti için, duvar olmalıydı sömürgenlere karşı.

Şehirdeki hurdacılara gitti.

Kondansatör, radyonun kalbidir,
bilirdi o bunu.

Hesabını yaptı, bir radyo otuz liraya
mal oluyordu.

Ancak, sığırların aynı merada
otladığının hesabını yapmamıştı.

 

Marangozluk işleri elinden gelirdi köy
muhtarı İrfan’ın.

Ona bir çalışma masası yaptı muhtarlık
binasında.

Öğretmen Nedim, radyonun parçalarını
monte etti, en sona hoparlörü bıraktı.

Sürprizi vardı muhtara.

“Tut şu kablonun ucunu, hoparlöre
değdir.” dedi. ı

Değdirdiği gibi, oyun havaları
patladı,

Ankara radyosu çalıyordu.

O ülkede, Nedim Öğretmen bilmese de,
sığırlar aynı yerde otluyordu.

 

Muhtar, radyoyu kapıp sevinçle dışarı
fırladı:

“Öğretmenimiz radoyu icat etti!” diye
bağırıyordu.

Köylü merakla kahveye doluştu.

“Uleen dokuz yüz gaymelik iş buymuş.”
diyordu her biri.

Sığırlar
aynı yerde otluyordu.

 

“Ben
icat etmedim, imal ettim.” dese de anlatamıyordu Nedim Öğretmen.

Önce
muhtara, sonra köylülere radyo yapmaya başladı.

İçi
öğretmenin işiydi, kasası muhtarın.

Kimseden
para almasa da köylüler onu hediyesiz bırakmıyordu.

Herkes
pek mutluydu bu işten.

Sığırlar
aynı yerde otluyordu.

 

Radyo;
ses, ışık, medeniyet demekti.

Köyün
Uzun Memet’i de pek sevmişti radyoyu.

Tarlaya
radyosuz gitmezdi,

Ağaca
asar, acans dinler, memleket havasına eşlik ederdi

Bir
gün, gök gürlemesine benzeyen bir sesle irkildi.

Devriye
gezen jandarma başçavuşunun kibirli sesiydi o:

-Nedir
ülen bu?

-Radyo,
başefendi.

-Böyle
radyo mu olur, ulen?

-Öğretmenimiz
icat etti.

– Neee, kaçak radyo yapmış, tut onbaşı, zabıt tut! 

Zabıt tuttular.

Sığırlar aynı yerde otlamaktadır, o köyde.

 

Öğretmenlerin, mebuslar gibi dokunulmazlığı vardı o yıllarda.

Jandarmaya da karakola da çağrılmazlardı.

Milli eğitim müdürü ifade alır, gerektiğinde savcılığa sevk
ederdi.

Müdür Ahmet Bey, “Öğretmenimiz makama uğrasın.” diyecek kadar
kibardı.

Nedim
Öğretmen’le birlikte kaymakama çıktılar.

“O
muhteşem mucit bu mu?” dedi kaymakam.

Suçunu
yüzüne tebliğ etti.

Vergi
kaçakçılığı ve izinsiz radyo imal ederek casusluk yapmıştı Öğretmen.

Hapisti,
cezası.

Sığırlar
aynı yerde otlamaktadır, o beldede.

 

Önce
tekdir, sonra sürgün cezası ile kapatır kaymakam bu işi.

Soruşturma
kapanmıştır, lakin yurdumun geri kalmışlık yaraları açıktır.

Bozdağlar’a
gelir Nedim Öğretmen, Karakeçili burası, buradan öteye köy yok.

 

Köyü
gezerken pabucu dama atılmış su değirmenini görür Nedim Öğretmen.

Tribünden
çıkan su, çarpsa insanı parçalar.

Boşa
akmaktadır, yazık.

Hiçbir
köyde elektrik yoktur.

Hafta
sonu gelmez Nedim Öğretmen için.

Şehre
gider, derdini anlatır, bir tanıdığına.

Gerekli
parçaları birlikte toplarlar sanayiden.

Alternatör,
kolektör kondüktör, kayış ve diğerleri …

Birkaç
günde montaj tamamlanır.

Köy
kahvesine, okula, camiye, köy meydanına kablolar çekilir.

Açılış,
akşam olmalıdır.

Suyun
kapağı açılır, ortalık gündüz gibi…

Neredeyse
on beş köyü aydınlatacak elektrik üretilmiştir.

Sevinç
çığlıkları sarar köy semasını.

Öğretmen: “Sakın öğretmen
icat etti, diye kimseye söylemeyin, başıma iş açarsınız.” tembihinde bulunur.

Çünkü o memlekette de
sığırlar aynı çayırda otlamaktadır.

 

Sabaha kadar efeler zeybek
oynar, kimisi dua eder, herkes kendi lisanınca müteşekkirdir.

Her yeniliğe karşı olan
“istemezük”çüler memleketin kaderi.

İki gün sonra köyü
jandarma basar.

Emir kesindir:

-Sökün bunları, yoksa fena
olur”

Sökülür.

Sökülen makine değil,
memleketin geleceğidir, çocukların umududur.

Nihayet anlar Nedim
Öğretmen bunu.

İnekler, aynı yerde
otlamaktadır.

 

Kasabaya iner,

“Sizin mevzuatınıza da,
palavra eğitiminize de, kafanızın içine de…” diyerek istifasını verir.

Öyle ya

Bu ülkede,

Atsız’da zaman

  1.                                                                      1...436437438...1.3921.392 Sayfanın 437. Sayfası