10.5 C
Kocaeli
Perşembe, Ocak 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1364

Tıp İlminde Bir Altın Halka: Türk – İslam Tıbbı

(Söz Sırası Gençlerde – 30 Aralık 2005)

Türkçe’de hekim ve hekimlik anlamında kullandığımız tabip ve tıp kelimeleri Arapçadır. Tabbe kökünden gelir.”İşin ehli olma, bir işte usta olma, o işin imini bilme “anlamına gelir.

Tıp ilmi ne kadar bilimsel olmaya çalışırsa çalışsın yine de sanat yönü ağır basar. Çünkü bilimsel olmasının yanında sosyal ve kültürel yönleri de olan bir bilimdir.

Mesleğin bilim tarafı eğitim programları içinde verilirken sanat tarafı uzun tıp eğitimi sırasında, hasta başında hoca-öğrenci ilişkisi içinde öğretilir.

Bu bakımdan tıp, bilimleşmiş bir sanat, teknik bir disiplindir.

Yani “Tıp bir ilim, hekimlik ise bir sanattır.”

Hiçbir büyük buluş bir kişinin veya bir kültürün ürünü olmayıp, insanlığın binlerce yıldır gerçekleştirdiği birikimlerin sonucudur.

İlim ve medeniyet milletten millete, bölgeden bölgeye aktarılmış, devamlı olarak bir milletin veya toplumun malı olmamıştır.

“Yeryüzünde vücut acısının koparttığı ilk çığlık, hekim çağıran ilk ses olmuştur. Ancak bu sese ne zaman cevap verildiğini bilemiyoruz.”

Tababetin ne zaman başladığı sorusuna cevap vermek güçtür. İnsanın yarasını deşmesiyle ve hasta organını kesip atmasıyla değil, sarmasıyla başlamıştır. Dolayısıyla yeryüzünün en eski mesleklerinden biridir.

Zamanla insanlar, doğal ortamda yaşayan hayvanların bazı bitkileri çok iyi tanıyıp, faydalı ve zararlıyı ayırdıklarını, hastalandıklarında hangi bitkiyi yediklerini gözlemlemişler ve bunları kendi hastalıklarında kullanmaya başlamışlardır

İslamiyet Öncesi Türk Toplumlarında Tıp

Uygurların yerleşik düzene geçmesine kadar , Orta Asya coğrafyasında genelde göçebe topluluklar halinde bozkır kültürünü yaşayan Türk topluluklarında bilimsel bir tıptan bahsetmek mümkün değildir.

Tabiata ve doğaya yakın yaşayan atalarımız sağlık problemlerini dini inançların hakim olduğu halk hekimliği ile gidermeye çalışmışlardır.

İslam öncesi Orta Asya Türk tıbbında uygulanan tedavi metodları açısından iki yaklaşım görüyoruz.Biri kam ve baksı denilen,büyücü hekimlerin yürüttüğü tıbbi anlayış,ikincisi ise otaçı, emeçi veya atasagun denilen, ilaçlarla ve maddi tedavi yöntemleri ile tedavi etmeye çalışan hekimlik anlayışı.

Türk toplumunda bilimsel anlamda tıp anlayışı ancak Türklerin topluluklar halinde İslamiyeti kabul etmelerinden sonra gelişmiştir.

İslam Tıbbı

Ortaçağ İslam Tıbbı

Bu devir tıbbına Arap Tıbbı da denmektedir.Arap Tıbbı Araplara ait tıp anlamında değil,Arapça’nın bilim dili olarak kullanıldığı tıp anlamına gelmektedir.

Doğu ,Ortaçağ boyunca en parlak dönemini yaşamıştır.

Bu dönem tıbbını ikiye ayırabiliriz.

1.Dönem : Çeviri-Tercüme Devri (8-10. y.y)

İlk pozitif tıp anlayışı Yunan’da görülmekle birlikte Doğu Roma ile Batı Roma’nın birbirinden ayrılması,dini açıdan bazı farklı görüşlerin ortaya atılması, bilim adamlarının bu yörelerden uzaklaştırılmasına sebep olmuştur.Pozitif düşüncelerinden dolayı kilise tarafından aforoz edilen Nasturiyenler ,doğuya Edessa (Urfa) ’ya sürgüne gönderilmiştir.Burada tıp okulu ve hastane açan Nasturyenler bir süre sonra da Cundişapur bölgesine sürüldüler. Böylece bilim doğuya kaymış , İran dolaylarında Cundişapur ekolü kurulmuş oldu(6. y.y). Arapların buraları almasıyla birlikte bilimin üzerinde Arap etkisi görülmeye ve İslam kültürü / tıbbı gelişmeye başladı.

Bu ekol taraftarları:

-Eski Yunan eserlerini Hint,Çin ve İran kültürü ile birleştirerek zengin bir bilgi birikiminin ortaya çıkmasını sağladılar.

-Asur dili olan Süryani dilini bilim dili olarak kullanmışlardır.Bir çok değerli Yunan eseri Süryanice’ye oradan da Arapça’ya çevrilmiştir.

-İslam’da okul ve hastane fikrinin gelişmesini sağlamıştır.

-İslam tıbbı bu çeviri eseler sayesinde zenginleşti.Batı ve Doğu kültürü birbirine karıştı,Doğu’da ileri bir kültür / bilim doğmaya başladı.

Cundişapur Hastanesi doktorlarından Buhtişu ve ailesi dört nesil boyunca bir taraftan Bağdat sarayının özel hekimliğini yaparken,bir taraftan da tercüme işleriyle uğraştılar. Emeviler döneminde de devam eden kitap çevirileri Abbasi devletinin ilk döneminde Beytü’l Hikme ile canlılık kazandı.Halifenin daveti ile Hintli bilim adamları Bağdat’a gelmişler, Bizans’ın önemli şehirlerinden kitaplar getirtilmiş,hatta savaş tazminatı olarak hükümdarlardan ellerindeki kitaplar istenmiş,bir kitabı bulabilmek için bazen uzun seyahatler yapılmıştır.Kitaplar Arapça,Yunanca,Süryanice’yi çok iyi bilenler tarafından çevriliyor, tercüme edilirken bazen çevirmenin ağırlığınca para ödeniyordu.

Çekirdeği halife Mansur tarafından oluşturulan Beytü’l Hikme daha sonra torunu Harun er-Reşid ile gelişmiş ve düzenli işleyen bir akademi haline gelmiştir.Beytü’l Hikme de toplanan kitap sayısı Ortaçağ dünyasında hiçbir bölgeyle kıyaslanamayacak kadar çok idi.

Beytü’l Hikme daha sonra yerini, Musul , Büst ,Bağdat , Kahire , Şiraz , Rey ve Kayravan’da kurulan daru’l-ilm/daru’l-kütüb’lere bırakarak tarih sahnesinden çekilmiştir.

İki yüz sene kadar süren tercüme döneminde Hipokrates , Galenus ,Efesli Rafus , Çaraka, Zantah gibi bir çok Yunan ve Hint tıp bilgininin eserleri Arapça’ya aktarılmıştır.Sonuçta antikitenin tıbbi mirasını özümseyen Müslüman hekimleri kitaplarda yazılı olanlara,kendi tecrübelerini de ekleyerek orijinal tıp kitapları ortaya koymuşlar,kurdukları sağlık kurullarında verdikleri tıp eğitimi ile bütün Ortaçağda, yaklaşık altı yüzyıl boyunca Doğu ve Batı dünyasında tıbbın önderi olmuşlardır.

2. Dönem : Telif Devri ( 10-11. y.y)

İslam tıbbının en parlak dönemini yaşadığı çağlardır.Çevrilen eserlere kendi bilgi ve tecrübelerinin eklenmesiyle yeni eserler verilmiştir.

Ortaçağ İslam tıbbının tıp tarihinde önemli yere sahip olan hekimlerinden birkaçını anacak olursak;

-ALİ BİN RABBEN TABERİ (…-860):En önemli eseri olan Firdevsü’l Hikme,İslam tıbbının en önemli kaynaklarındandır.Hint,Yunan,İran ve Arap tıbbına ait birçok bilgi ihtiva eder.Başta Ebubekir er_Razi , İbn Sina olmak üzere bir çok hekime kaynaklık etmiştir.

-HUNEYN BİN İSHAK (810-873):Eğitimi sırasında Yunanca’yı öğrenmiş,temel kaynakları toplamıştır.Halifenin özel hekimi Buhtişu tarafından daha 17 yaşında iken Beytü’l Hikme’ye çevirmen olarak alınmıştır.

Mütevekkil-alellah’dan sonra tahta geçen dört halife döneminde yüksek mevkilerde bulunmuş,halifenin özel hekimliğini yapmıştır.Eserleri arasında Kitabu’l-‘Aşr makalat fi’l-Ayn (Göz üzerine on makale) ,göz hastalıkları üzerine yazılmış en eski eserdir.

-EBU BEKİR ER-RAZİ (865-925):Rey şehrinde doğmuştur. Edebiyat, felsefe, matematik ve astronomi dallarında eğitim gördükten sonra tıp ilmine merak salmış ve kendini bu yönde yetiştirerek tıp tarihinin en büyük hekimlerinden biri olmuştur.Büyük bir kısmı tıbba ait olmak üzere iki yüzden fazla kitap ve risale yazmıştır.

Kitabu’l Havi:25 ciltlik olduğu tespit edilen eser, Yunan,Hint,Süryani ve İslam tıbbına ait literatürü aktarması yanında yazarın bir ömür boyu edindiği bilgileri ve tecrübeleri içermesi bakımından Ortaçağın en önemli orijinal tıbbi eserlerinin başında gelir.Avrupa tıp fakültelerinde uzun süre ders kitabı olarak okutulmuştur.

Kitabu’l-Cederi ve’l Hasbe:Dünyada çiçek ve kızamık hastalığı hakkında yazılan ilk eserdir.İki hastalığın tanımını yapmış ve farklarını ortaya koymuştur.Çiçek hastalığının bulaşıcılığına değinilen ilk eserdir.

-AMMAR BİN ALİ (…-1010):İslam dünyasının yetiştirdiği en büyük göz hekimlerinden biridir.

-EBU’L-KASIM ZEHRAVİ(…-1013): Kurtubalı olan ünlü hekim; kısaca et-Tasrif olarak anılan eseri ile bütün Ortaçağ cerrahlığını etkilemiş,bir bakıma modern cerrahlığın kurucusu olmuştur.Kitap,birçoğunu kendisinin geliştirdiği ,operasyonlarda kullanılan , neşter, küret, forseps, kıskaç v.s gibi 200 kadar aletin resimlerini, tariflerini ve bazı ameliyatların da resimlerini,birçok cerrahi hastalığın tariflerini, tedavilerini ve daha birçok yeniliği ihtiva eder.Yazıldığı andan itibaren batı dünyasında büyük ilgi görmüş, Latince, İbranice ve Fatih zamanında da Türkçe’ye çevrilmiştir.

-İBN SİNA (980-1037):Öğrencisine yazdırdığı hayat hikayesi sayesinde,diğer İslam filozof ve hekimlerine nazaran daha fazla bilgiye sahip olduğumuz İbn Sina,Ortaçağ İslam dünyasında Şeyhü’r-reis , batılılarca Avicenne olarak tanınmıştır.On altı,on yedi yaşlarında döneminin hemen bütün ilimlerini öğrenmiş ve tıpta da bir otorite olmuştur.Bu sırada Samani hükümdarının hastalığını iyileştirmesi üzerine saraya alınmış ve buradaki zengin kütüphaneden faydalanmıştır.Yirmili yaşlarında ülkede baş gösteren karışıklıklar yüzünden Buhara dan ayrılmak zorunda kalmış ve ölümüne kadar geçen otuz altı yıl boyunca Nesa, Tus, Rey, Isfahan,Hamedan gibi şehirlerde hükümdarlara hekim,vezir,danışman olarak hizmet vermiş,zaman zaman da siyasi tutuklu olmuştur.

Tıp,felsefe,matematik,biyoloji,psikoloji v.b. devrinin hemen bütün ilim dallarında iki yüzden fazla eser veren İbn Sina’nın politika,göçler ve mahkumiyetler içinde geçen ömrüne bu kadar çok eseri nasıl sığdırdığına şaşmamak mümkün değildir.

İbn Sina,

-Hekimlikte gözlem ve deneye önem vermiş,

-Farmakoloji(ilaç bilimi) yi geliştirmiş,

-Boğulmalara karşı tedavi yöntemleri geliştirmiş,

-Diyabet üzerine çalışmış,

-Ve cünnulcuma denilen küçük şeylerin (mikrop fikri) hastalık yaptığı görüşünü ortaya atmıştır.

En büyük tıbbi eseri,batılılarca Tıbbın İncil’i ,mukaddes kitabı olarak kabul edilen el-Kanun fi’t-Tıb dır.Yaklaşık bir milyon kelimelik ansiklopedik tıp kitabı olan Kanun,antik Yunandan beri gelen dağınık tıbbi bilgileri sentez ederek sistemleştirmiş,yazarın şahsi gözlemleriyle güncelleştirilmiş,bu özellikleriyle de yüzyıllarca doğu ve batı da ders kitabı olarak okutulmuştur.

12. y.y da Latince ‘ye Canon adıyla tercüme edilen eserin yazma nüshaları matbaanın icadına kadar kullanılmış, son baskısı 1658 de olmak üzere 15. ve 16. yüzyıllarda çeşitli şerhlerle otuz beş defa basılarak 17.yüzyılın sonlarına kadar Avrupa tıp fakültelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur.Ayrıca İbranice’ye de çevrilmiştir.

-İBNÜ’N NEFİS(…-1288): Şam ’lı olan hekim,anatomi üzeride çalışmalar yapmıştır.Tıp tarihindeki en önemli başarısı küçük kan dolaşımını keşfetmesidir.Bu teziyle İbn Sina’nın ve Galenus ’un kan dolaşımı ile ilgili tarifini de çürütmüştür.Bu görüş 1553’te Michael Servetius tarafından kendi görüşü gibi takdim edilmiştir ancak 1924 yılında Mısırlı doktor Tantavi’nin yaptığı doktora çalışmasıyla, küçük kan dolaşımının ilk olarak İbnü’n Nefis tarafından ortaya çıkarıldığını göstermesinden sonra bu gerçek, bilim dünyasınca kabul edilmiştir.

-ALİ BİN İSA

-CABİR

-FARABİ

-BİRUNİ

-MECUSİ ALİ BİN ABBAS

devrin ünlü hekimleri arasında öne çıkan diğer isimlerdir.

İslam Medeniyetinde Hastaneler

Doğu dünyasının bir kurumu olan darüşşifaların en gelişmişi İslamiyet’in ortaya çıktığı sıralarda Cundişapur’da faaliyetini sürdürmekteydi.İran’ın fethi sırasında Cundişapur’daki hastaneyi tanıyan Müslümanlar bunu örnek bir kurum olarak belirleyip bir çok şehirde benzerini yapmışlar ve geliştirmişlerdir.

Tam teşkilatlı ilk İslam hastanesi Abbasiler döneminde yaklaşık 800 yılında Harun er-Reşid tarafından Bağdat’ta kurulmuştur.9-17. yüzyıllar arasında Endülüs’ten Hindistan’a kadar geniş bir coğrafyada bir çok darüşşifa kurulmuştur.

Adudi,Nureddin ve Kallavun hastaneleri Ortaçağ’ın en tanınmış darüşşifaları olduğundan kaynaklarda bunlardan daha geniş bahsedilmektedir.

Dicle nehrinin kenarında yaptırılan Adudi hastanesinde tanınmış 24 hekim çalışmaktaydı.Hasta bakımının yanında tıp eğitiminin de verildiği bir kurumdu.Selçuklu sultanı Tuğrul Bey’in emriyle onarılan , büyük gelir kaynaklarıyla vakıf olarak işletilen hastanenin ,bir saray gibi konforlu olduğu dönemin gezginleri tarafından anlatılmıştır . Moğolların 1258 yılında Bağdad’ı ele geçirmeleri sırasında tahrip edilmiş ve bir daha ayağa kalkamamıştır.

Bu hastane İslam hastaneleri tarihinde teşkilat,hekim ve personel kadrosu ,tedavi,tıp eğitimi ve uzmanlaşma konularında önceki hastanelerden çok daha ileri bir aşamayı temsil eder.

Yapı olarak orijinal haliyle günümüze ulaşan en eski hastane olan, 1154 tarihli, Şam’daki Nureddin hastanesi , Nureddin Mahmud Zengi tarafından yaptırılmıştır.Ortasında bir havuz,etrafında dört eyvanı ,hasta odaları, tuvalet ve banyoları ihtiva etmektedir.

Hastalarına, manastırda papazlar tarafından, tedaviden ziyade son günlerini huzur içinde geçirmesi için ayrılmış odalarda bakmaya çalışan Avrupa,hastaneyi Endülüs ve Sicilya yolu ile Haçlı Seferleri sırasında tanımış,13. yüzyıldan itibaren benzerlerini kurmaya başlamıştır.

İslam toplumu; Çin,Hint ve Avrupa ile doğrudan temas halinde olduğundan üç kültür ve medeniyet ancak İslam toplumları aracılığıyla ilişki kurabilmiştir.

İslam kültür ve medeniyeti için ayırıcı özellik ilimdir.İslam dini ilim dini,İslam medeniyeti de ilim medeniyetidir.Bu kavram İslam’da sahip olduğu değeri başka hiçbir inanç sisteminde kazanmamıştır.

Müslümanlar bu gücü tam olarak benimsedikleri sürece insanlık tarihinin medenileştirici gücü olmuşlar,bunun dışına çıktıklarında ise hayatın her alanında geri kalmışlardır.

İslami Dönem Türk Tıbbı

İslami dönemde Orta Asya’dailk hastane Karahanlı Böri Tigin Tamgaç Buğra Karahan’ın (1052-1068),Hakani Türk sülalesinin batı kolunun merkezi olan Semerkand’daki evlerinden birini darü’l-merza olarak tahsis etmesiyle kurulmuştur.Darü’l-merza,dönemin diğer mimari eserlerinde olduğu gibi tipik dört eyvanlı Orta Asya evi tarzında idi.Bu özellik daha soraki Selçuklu darüşşifalarında da aynen kullanılmıştır.

Haziran 1066 tarihli vakfiyesinde hastanenin her türlü giderini ve masraflarını karşılamak amacıyla Semenkand’ın bin mahallesi ve bir hamamının geliri vakfedilmiştir.Bu vakfiye,Osmanlı devrinin sonuna kadar devam edecek İslami dönem darüşşifa vakfiyelerinin prototipi olarak kabul edilir.

SELÇUKLU DÖNEMİ TÜRK TIP TARİHİ

Büyük Selçuklular’ın ilmi ve medeni hayatı,İslam medeniyetinden ayrı düşünülemez.Budönemde Türk ülkelerinde doğup büyüdükleri halde eserlerini devrin bilim dili olan Arapça ile yazmış olan İbn Sina,Biruni gibi tıp büyükleri,diğer Müslüman milletlerce de benimsenmiştir.Ümmet anlayışının egemen olduğu bir ortamda bu ilim adamlarının milliyetlerinden bahsetmeleri beklenmemelidir.Bu nedenle İslami dönem Anadolu dışında Türk tıbbını İslam medeniyeti içinde ele almak daha uygun olmuştur.

Ayrıca harap olmuş hastaneleri de tamir ettirmişler,ordu için deve ile taşınan seyyar hastaneler kurmuşlardır.

Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’ya yoğun Türk göçleri olmuş,kısa zamanda Türk yurdu olan bu toprakların ticari yolları barındırması sebebiyle Selçuklular zengin bir devlet oluşmuştur.Kervan yolları üzerinde nüfusları yüz bini aşan Kayseri,Sivas,Konya gibi şehirler önemli medeniyet merkezleri haline gelmiştir.Bu şehirler cami, hamam, medrese, imaret, darüşşifalarla donatılmıştır.

Eğitim öğretimin ilk kurumsallaştığı yer olarak sayılan medreseler Büyük Selçuklular ile başlamıştır.Bu dönemde açılan Nizamiye medresesi ve hastanesi ile medrese geleneği hem doğuyu hem batıyı etkilemiştir.

Bu dönemde hakimiyetleri altındaki topraklarda darüşşifalar,bakımevleri hamamlar yaptırmışlardır.Bunlardan ilki Alparslan tarafından Nişabur’da yaptırılmıştır.Melikşah Bağdat’ta Bimaristan-ı Tutuşi, Selahaddin Eyyubi Kahire’de,Fustat ve Akka’da Nureddin Zengi Halep ve Şam’da hastaneler yaptırmıştır.

Özellikle 2.Kılıçarslan ve Alaeddin Keykubat zamanında Türk-İslam dünyasından davet edilen ilim ve sanat adamları, Anadolu’ya yerleşerek bilim ve sanatın ilerlemesine yardımcı olmuşlardır.

Hekimler

1-HEKİM BEREKE:Anadolu’da Türkçe ilk tıp kitabını yazan tabiptir.

2-EKMELEDDİN MÜEYYED EN-NAHÇUVANİ:Sarayın,devlet erkanının ve Mevlana çevresinin hekimliğini yapan,Mevlana tarafından “özü doğru oğlumuz “iltifatına layık görülen dönemin tanınmış hekimidir.

3-GAZANFER TEBRİZİ:Ekmeleddin ile birlikte Mevlana’nın ölüm döşeğinde yanında bulunan kişilerdendir.Biruni’nin ve İbn Sina’nın eserlerini şerh etmiştir.

4-HUBEYŞ ET-TİFLİSİ

5-ABDULLAH SİVASİ

Darüşşifalar

Ekonomik ve kültürel açıdan ileri bir durum gösteren Anadolu Selçuklu döneminde hemen her şehirde darüşşifa ,darüssıhha veya bimaristan adıyla hastaneler açılmıştır.

Bu dönemde sağlıkla ilgili yapılaşmadan başka;

-Ordu için develerle taşınan seyyar hastaneler

-Kervansaray hastaneleri

-Saray hastaneleri

-Halk hastaneleri kurmuşlardır.

Büyük bir kısmı günümüze ulaşan Selçuklu dönemi darüşşifaları şunlardır

1-MARDİN , NECMEDİN ILGAZİ MARİSTANI(1108-1122):Artuklu sultanı Necmeddin Ilgazi’nin başlatıp,ölümünden sonra kardeşi tarafından tamamlanan eser cami,medrese,hamam,çeşme ve maristandan oluşmuştur.Külliyenin cami,medrese,hamam ve çeşmesi harap olmuşsa da günümüze ulaşmıştır.Maristan ise maalesef zamana yenik düşmüştür.

2-KAYSERİ , GEVHER NESİBE TIP MEDRESESİ VE MARİSTANI(1206):Anadolu Selçukluları’nın Anadolu’da inşa ettikleri ilk sağlık kuruluşudur.Gıyasettin Keyhüsrev’in kardeşi adına yaptırdığı komplekste tıp medresesi(11200 m2) ve darüşşifa(1680 m2) vardır.Her iki bölüm birbirine koridorla bağlıdır.Ortasında havuzu bulunan,açık avlulu,dört eyvanlı klasik Türk mimarisine sahip bir eserdir.

Anadolu Selçuklularında yaptırdığı tesiste gömülme geleneği bulunmasından dolayı ,tıp medresesinin odalarından biri Gevher Nesibe için kümbet olarak inşa edilmiştir.

3-SİVAS , İZZEDDİN KEYKAVUS DARÜSSIHASI(1217):Anadolu Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus’un yaptırdığı darüşşifa yıkılan kısımlarıyla birlikte yaklaşık 3400 m2 lik alanı ile birlikte Selçuklu darüşşifalarının en büyüğüdür.

Dört eyvanlı,açık avlulu medrese tipinde inşa edilmiştir.690 m2 lik,zemini taşla kaplanmış olan avlunun etrafı revaklarla çevrili 30 odadan oluşmuştur.Darüşşifa içinde yine İzzedin Keykavus’un türbesi bulunmaktadır.Ve bu türbenin cephesi Selçuklu sanatının en zengin sırlı tuğla ve mozaik dekoruna sahiptir.

Darüşşifanın 1220 tarihli vakfiyesi, Selçuklu dönemi hastanelerinden günümüze ulaşan tek örnek olması açısından büyük önem taşır.

4-DİVRİĞİ , TURAN MELEK DARÜŞŞİFASI (1228): Birbirine bitişik cami ve darüşşifadan meydana gelen bu kompleksin camisini ,Mengüceklerin Divriği kolu hükümdarlarından Ahmet Şah, darüşşifayı da eşi Erzincan beyinin kızı Turan Melek sultan yaptırmıştır.

Dünyada eşi benzeri olmayan Ulucami ve darüşşifa kompleksi Unicef tarafından korunmaya değer eserler listesine alınmıştır.

Darüşşifa, dört eyvanlı avlulu medrese planına sahiptir.İklimin sertliği sebebiyle ,üstü dört sütun üzerinde üç beşik tonozla örtülmüş,orta kısımdan fenerle aydınlatılmıştır.Avlunun Kuzey-doğu köşesinde Turan Melek türbesi vardır.

5-KONYA VE AKSARAY DARÜŞŞİFALARI :Anadolu Selçukluları’nın başkenti olan Konya mimari abidelerle donatılmıştır.Konya ve Aksaray ‘da üç darüşşifa yapıldığı biliniyor.Günümüze gelemeyen bu darüşşifalardan ilki,muhtemelen 2.Kılıç Arslan tarafından yaptırılan Maristan-ı Atik’tir.İkincisi Alaeddin Keykubat’ın yaptırdığı darüşşifa-i Alai dir.Konya’da üçüncü bir darüşşifa,2.İzzeddin Keykavus’un vezirlerinden kadı İzzeddin Muhammed’in yaptırdığı cami,medrese ve darüşşifadan meydana gelen külliyedir.

6-ÇANKIRI,CEMALEDDİN FERRUH DARÜLAFİYESİ(1235):Selçuklu Devlet Adamlarından Sivas Darüşşifası vakıflarının mütevellisi Atabey Cemaledin Ferruh tarafından yaptırılan darüşşifadan geriye,kitabesinden bir parça,kadehe dolanmış yılan heykelciği ile birbirine dolanmış iki yılan figürü kalmıştır.

7-KASTAMONU, ALİ BİN SÜLEYMAN MARİSTANI(1272): Kastamonu’nun merkezinde yaptırılan darüşşifa, yüz elli sene önceki bir yangında büyük tahribata uğramıştır.Geriye portalin bulunduğu ön cephe ile yan duvar kalmıştır.

8-TOKAT, MU’İNÜDDİN SÜLEYMAN DARÜŞŞİFASI (1255-1275):Selçuklu vezirlerinde Pervane Mu’inüddin Süleyman’ın Tokat’ta yaptırdığı külliye içinde yer alır.Külliyeden günümüze Tokat Müzesi olarak kullanılan medrese ulaşmıştır.

9-AMASYA, ANBER BİN ABDULLAH DARÜŞŞİFASI(1308-9): İlhanlı hükümdarı Olcayto Mehmed döneminde prenses Yılız Hatun’un kölelerinden Anber bin Abdullah’ın yaptırdığı darüşşifa Yeşilırmak boyunca uzanan caddede ,medrese planında tek eyvanlı on odadır.

Çevrenin hastane ihtiyacını karşılamasının yanı sıra hekim yetiştiren bir kurumdur. Dönemin kıymetli hekimleri burada uzun yıllar görev almıştır.Şükrullah, Sabuncuoğlu Şerefeddin, Halimi sayılabilir.

Anadolu’da çok zengin şifalı su kaynaklarının olduğu biliniyor.Bu kaynaklardan tedavi amaçlı faydalanmak için kaplıcalar yapılmıştır.14.yüzyılda Anadolu’da halkın çeşitli dertlerine şifa bulmak için gittiği üçyüzden fazla kaplıca vardı.Bunların en meşhuru Alaeddin Keykubat tarafından yaptırılan Ilgın Kaplıcası idi.Bundan başka İzmir’de Agamemnun, Ankara’da Haymana, Kızılcahamam, Eskişehir’de Çardak, Kütahya’da Yoncalı, Havza’da Kızözü/Aslanağzı, Kırşehir’de Karakurt, Erzurum’da Ilıca, Ayaş’ta Karakaya kaplıcaları sayılabilir.

Anadolu Selçuklu tıbbının Türk kültür tarihi açısından en önemli özelliği tıp dilinin Türkçeleştirilmesine dair adım atılması ve ilk Türkçe eserlerin kaleme alınmasıdır.

Türkçe tıp kitaplarında göze çarpan ilk nokta,özenti ve sanat endişesi taşımaksızın, yalnız öğretmek ve halka faydalı olmak adına mümkün olduğu kadar sade bir dille yazılmış olmalarıdır.

Osmanlı Devletinde Tıp

15.yüzyıla kadar Selçuklu etkisi hala devam ederken Osmanlı Devleti’nin yeni filizlendiği bu dönemde Osmanlı eserlerinin de yazılmaya başlandığını görüyoruz.

13. ve 14. yüzyılın en bariz özelliği Türkçenin devlet ve yazılı edebiyat dili olarak öne çıkmasıdır.Tabii ki tıp ilmi de bu akımdan etkilenmiş ve bir yandan eski eserler Türkçe’ye çevrilirken bir yandan da yeni eserler yazılmaya başlanmıştır.

Anadolu’da ilk Türkçe tıp eseri 13.yüzyılda Hekim Bereke tarafından yazılmışsa da,tıp dilinin Türkçeleşmesi 14.yüzyılın ikinci yarısında oluşmaya başlamıştır.Buna karşın Avrupa’da tıp eserlerinin milli dille yazılması ancak 16.yüzyılda görülür.

13.yüzyılın ilk çeyreğinde Anadolu Türk tıbbında telif ve tercüme eserlerin yazılması ağır aksak ilerlerken beylikler döneminde özellikle Çandar, Germiyan, Menteşe ve Osman oğullarında önem kazanarak bir çok eser Türkçe’ye kazandırılmıştır.

Osmanlı’nın kuruluş dönemlerinde Anadolu’da yaptırdığı ilk sağlık kuruluşu Bursa Yıldırım Darüşşifasıdır.Külliyenin bir ünitesi olan darüşşifa ortasında havuz bulunan,üç tarafı revaklarla çevrili bir avlunun etrafında odalardan oluşur.

13.yüzyılın hekimlerinden öne çıkan isimler:

-HACI PAŞA:Aslen Konyalıdır.Dini ilimler tahsili için gittiği Kahire’de tutulduğu bir hastalık üzerine tıp ilmine ilgi duymuş ve bu alanda kendini yetiştirmiştir.Daha sonra tekrar Konya’ya dönmüş , kadılık ve saray hekimliği yapmıştır.

-ŞİRVANLI MEHMED BİN MAHMUD(1375-1450):İlk devir Osmanlı tıbbına bu kadar eser veren ikinci bir tıp adamı yoktur.Menteşe oğlu İlyas Bey, Germiyan oğlu Yakub Bey, Osmanlı Hükümdarı Çelebi Mehmed ve 2. Murad gibi devrin hemen tüm önemli kişilerine ithaf edilen eserleri ,döneminin ilmi zihniyetini en mükemmel şekilde yansıtmaktadır.

-GEREDELİ İSHAK BİN MURAT: Bursa Yıldırım Darüşşifası’nda hekimlik yapmış,ilaçların etkilerinden söz etmiştir.

15.yüzyıl:

Bu dönemde Fatih Sultan Mehmed’in takip ettiği bilim,kültür ve siyaset politikalarıyla İstanbul; Kahire, Şam, Semerkand, Buhara gibi ileri bilim ve kültür hayatını yaşayan şehirlerin yerini alarak kısa zamanda Türk-İslam dünyasının ilim ve sanat merkezi olmuştur.(darü’l- ilm)

Sağlık kuruluşlarının açılmaya başlandığı bu dönemde pek çok hekim önemli çalışmalar yapmıştır:

-İBN-ŞERİF: Yadigar adlı önemli eseri pek çok hastalığın teşhis yöntemlerini ve tedavide kullanılacak bitkisel ve hayvansal karışımlardan oluşan reçeteler içermektedir.

-HEKİM ALTUNCUZADE:Bitkiler üzerinde araştırmalar yapmış olan hekim altından yaptığı idrar sondası ile ün yapmıştır.

-SABUNCUOĞLU ŞEREFEDDİN(1386-1470): On dört yıl kadar Amasya Darüşşifası’nda hekimlik yapmış,bir çok öğrenci yetiştirmiştir.Cerrah olan Sabuncuoğlu’nun üç önemli kitabı bulunmaktadır.

Akrabadin:Bir çeşit ilaç kodeksidir

Cerrahiye-i İl Haniye: Endülüslü Hekim Zehravi’nin Kitap al-Tasrif adlı eserinin bir bölümünü çevirmiş,son bölümlerine kendi bilgi ve tecrübelerini eklemiş olduğu eser, cerrahi alanda yazılmış en kapsamlı Türkçe eserdir.Kendi dönemi için çok önemli cerrahi tedavi yöntemlerinden söz eden eserin bir özelliği de ameliyatları ve bazı cerrahi müdahaleleri resimlerle gösteriyor olmasıdır.İslamiyet’e göre yasak olan insan resminin kullanıldığı ilk eserdir.

Mücerrebname: 82 yaşında, uzun süren meslek hayatının tecrübelerini ihtiva eden bir eserdir.Türk tıbbının ilk deneysel kitabı olduğu söylenebilir.

-HEKİM AHİ ÇELEBİ(1436-1524):Hekim ve cerrah olan Ahi Çelebi , Fatih’in saray hekimliğini yapmış ve hekimbaşı olmuştur.Böbrek ve mesane taşları üzerinde çalışan hekimin bu alanda yazdığı eseri Faide-i Hasat Türkçe yazılmış önemli bir eserdir.

Bu devirde açılan darüşşifalar

-EDİRNE CÜZZAMHANESİ:Hastalıklarda bulaşıcılık fikrine sahip olan Türk hekimleri ,cüzamlılar için ayrı bir hastane-bakımevi olması gerektiğine inanmaktaydılar.Bu amaçla Anadolu’da pek çok miskinler tekkesi,cüzzamhane açılmıştır.Sultan 2. Murat döneminde açılan bu miskinler evi Avrupa’nın ilk cüzzamhanesidir.

-FATİH DARÜŞŞİFASI(1470):16 medrese,hastane,aşevi,hamam ,sıbyan mektebi, türbe, tabhane,imaret ,kervansaray ve kütüphaneden oluşan bir külliyede yer alır.70 odalı olan darüşşifa ,bu yüzyılda Avrupa’da ki en büyük hastanedir.Ayaktan ve yataklı tedavi hizmetlerinin verildiği hastanede tıp eğitimi de verilmekteydi.

Kare planlı olarak inşa edilen darüşşifa ortasında şadırvan,etrafında kubbeli odalar bulunmakta idi.Yüzyıllar boyunca depremlerde büyük hasar gören darüşşifa 1824’te tamirinin mümkün olmaması gerekçesiyle yıktırılmıştır.

-EDİRNE II.BAYEZİD DARÜŞŞİFASI(1488): II.Bayezid tarafından yaptırılan külliyenin bir parçasıdır.Birbirini tamamlayan üç bölümden meydana gelen darüşşifada dönemin akıl hastalarının da yatırıldığı ve müzik dinletileri ile tedavi edildiği bilinmektedir.1880-1896 yılları arasında kapatılmış olan hastane Balkan harbinden sonra boşaltılmıştır.Günümüzde Trakya Üniversitesi tarafından onarılarak Tıp tarihi Müzesi olarak kullanılmaktadır.

16.yüzyıl

Osmanlı imparatorluğunun en parlak dönemi olan bu yüzyılda pek çok değerli hekim yetişmiş,pek çok hastane ve sağlık kurumu açılmıştır.

-HEKİMBAŞI KAYSUNİZADE MEHMET EFENDİ(…-1611):Tıp için yeni kurallar getirmiş,hekim olacakların bir sınavdan geçirilmelerini sağlamıştır.Kanuni’nin cesedini mumyalayan hekimdir.

-HEKİM NİDADİ(1512-…):Dini ilimlerle uğraşmış,ileri bir yaşta yedi yıllık hapis hayatından sonra tababeti öğrenmiş ve Konya’da şehzade II.Selim’in hekimliğini yapmıştır.En önemli eser olan Menafi’ü’n-Nas hekimin bulunmadığı ortamlarda halka faydalı olması amacıyla çok sade ve anlaşılır bir dille yazılmıştır.Gerçekten de halk arasında çok tutulduğundan Osmanlı coğrafyasının hemen her yerinde kitabın yazma nüshalarına rastlamak mümkündür.

Devrin önemli sağlık kuruluşları

-KARACA AHMET CÜZZAMHANESİ: Miskinler evi olarak hizmet veriyordu.

-MANİSA,HAFZA SULTAN DARÜŞŞİFASI(1539):Kanuni tarafından annesi adına yaptırılan külliyenin bir parçasıdır.19.yüzyılda akıl hastalarına tahsis edilmiştir.Yakın zamanda restorasyonu tamamlanarak Celal Bayar Üniversitesinin hizmetine verilmiştir.

-HASEKİ DARÜŞŞİFASI(1550):Osmanlı hastanelerinin ayakta kalanlarından biridir.Kanuni’nin eşi Hürrem Sultan adına yaptırılmıştır.Depremlerde hasar görse de bir ara kadınlar hapishanesi,kimsesiz kadınlar yurdu ve bir ara da halk sağlığı için kullanılmıştır.

-SÜLEYMANİYE DARÜŞŞİFASI(1557):Kanuni tarafınan yapılan külliyenin bir bölümü olan hastane ve tıp okulu ,1555 yılında tamamlanmıştır.Müzikle tedavinin verildiği bu hastanede tıp eğitim de verilmekteydi.

Süleymaniye Tıp Medresesi ve Darüşşifası’nın Türk tıp tarihi açısından önemli olmasının bir diğer sebebi de,o zamana kadar hastanelerde yapılan tıp eğitiminin Süleymaniye külliyesinde, hastane dışında müstakil bir medresede yapılmaya başlanmasıdır.

Onbir odalı tıp medresesinin avlusunda,günümüzde Süleymaniye doğumevi inşa edilmiştir.

Kuruluşunda her türlü hastalığın tedavi edildiği bir sağlık kurumu olan Süleymaniye Darüşşifası ,1843 yılından sonra yalnız akıl hastalarına tahsis edilmiştir.

-İSTANBUL,ATİK VALİDE BİMARHANESİ(1579):II.Selim’in eşi Nurbanu Sultan tarafından yaptırılmış olan hastane, yine cami,sıbyan mektebi,imaret,hamam,darüşşifa kompleksinin bir parçasıdır.Bu hastane de zaman içinde tümüyle akıl hastalarına tahsis edilmiştir.

18.yüzyıldan itibaren yapılış amaçları dışında kullanıldığından eser değişikliğe uğramış,özgün mimarisi bozulmuştur.

17.yüzyıl

Osmanlı devletinde bu dönemde başlayan siyasi gerilemelere paralel olarak bilimsel hayatta da gerileme başlamıştır.Bu durum artarak devam etmiştir.Tıp alanında da batının etkilerinin görülmeye başlandığı yüzyıldır.Avrupa’da bilim süratle gelişirken Osmanlı bunu takip edememiştir.Bu dönemde İslam tıbbının yerinde saydığını ve klasikleriyle devam etmeye çalıştığını görüyoruz.Avrupa ile temas eden ve Avrupa dillerine hakim olan bazı hekimlerin yenilikleri yakalamak adına çeviriler yaptıklarını görüyoruz.Bu hekimlerden bazıları:

-ŞİRVANLI ŞEMSEDDİN İTAKİ:Anatomi üzerinde çalışmıştır.

-HEKİMBAŞI EMİR ÇELEBİ(…-1648):Deontoloji ve anatomiyle ilgilenmiştir.Ölmüş olanları kadavra olarak kullanarak anatomide gelişmeler sağlamıştır.

-HALEPLİ SALİH BİN NASRULLAH(…-1699) :Önceleri Fatih darüşşifasında başhekim olar

Kimlik Kargaşası

Hepinizin malumu olduğu üzere, gündemimiz “alt kimlik – üst kimlik” tartışmalarıyla çalkalanmaktadır. Hemen her tartışma programı bu konuya yönelik oturumlar düzenlemekte, haberler içerisinde de konuyla ilgili kimi siyaset ve devlet adamlarımızın açıklama ve yorumlarına yer verilmektedir.

Gerçi bu durum yeni sayılamaz. Zira Türkiye’de, geçmişten bugüne, “kimlik” meselesi bir kavga unsuru olarak kullanılagelmiştir. Nitekim yakın geçmişimize baktığımızda, bir dönemin, bazı sloganlar yanında, “önce Türk müsün Müslüman mı?” abes sorusuyla da iştigal edildiğini pek çoğunuz hatırlayacaktır.

Neden abesle iştigal?

Nedenini görmek zor değil, zira soru kendi içinde çelişmektedir. Öyle ki; bir insan doğarken milliyetiyle ve İslam’a göre İslam fıtratı üzerine doğar. Yani her iki özellik de doğum neticesinde bizimle beraber, seçim hakkı olmaksızın getirdiğimiz özelliklerimizdendir.

Ancak, belli bir yaşa geldiğimizde, hem ailenin tesiriyle hem de şahsi tercihlerimizle din değiştirmek veya İslam’dan farklı bir dine göre yetişmek mümkün olmaktadır. Yani Allah-ü Teala bizi bu konuda serbest bırakmıştır. Halbuki milliyet için aynı şeyi söyleyemeyiz. Zira o konuda bir seçim söz konusu değildir (kastettiğimiz biyolojik manadadır). Durum bu iken, insanların kafaları karıştırılmış, halkımız bu ve benzeri sloganlara göre sınıflandırılmaya ve neticesinde kavgaya sürüklenmişlerdir.

Aslında bunu Türkiye ile sınırlı tutmak tabii ki mümkün değil. Pek çok devlet ve millet için aynı durum söz konusu olmuştur ve olmaktadır.

Kur’an- Kerim’de Allah-ü Teala, bozguncuların bir yeri ele geçirmek istedikleri zaman, önce nesli ve harsı (yani ekini ki bunu aynı zamanda kültür olarak anlamak da mümkündür) helak etmeye çalıştıklarını buyurmaktadır: “O, dönüp gitti mi (senden ayrılıp bir iş başına geçti mi, siyasi erki ele geçirdi mi) insanlar arasında bozgunculuk etmek, harsı tahrip edip nesilleri bozmak için yeryüzünde koşar. Allah bozgunculuğu sevmez.” (Bakara, 205)

İşte kavram kargaşası içerisinde “kimliklerin” tartışılması geçmişte olduğu gibi günümüzde de esas itibariyle hem kültür unsurlarımız hedef alınıp zarar görmesine, hem de nesillerin, bu tartışmaların yol açtığı kavgalar neticesinde helak olmasına sebebiyet vermektedir. Belki en acısı da, bu sürecin kardeşin kardeşe düşürülerek gerçekleştirilmeye çalışılmasıdır.

İnsanoğlunun en ayırıcı vasıflarından birinin “akıl” olduğu hep söylenir. Hal böyle iken, muhakeme etmeden, başlatılan tartışmaların altında yatan asıl amaçları tartmadan ve dolayısıyla çıkan huzursuzluğun kime faydalı olacağını doğru düşünmeden, afaki ve insiyaki söylem ve tutumlarla kavga etmek, bütünlüğün hem kimliğimizin hem de varlığımızın devamı olarak daha da önem kazandığı şu günlerde akıl karı mıdır?

Tarihten ders almadan aynı hataları işlemek akıllıca mıdır? Çıkan zararın ve verilen kayıpların hesabı nasıl ödenecektir? Hele ki bir Müslüman için, dinin bütün uyarılarına, kurduğu kardeşlik bağının mahiyetine aldırmadan, diğer kardeşinin mahvına ve neticede ülke bütünlüğünün parçalanmasına “katkıda bulunmak” verilemeyecek hesapların en üst sıralarındadır. Tüm İslam alemi için benzer sıkıntıların yaşanıyor olduğunu görmek, İslam dininin doğru bilinmesi ve yaşanması noktasında ne kadar geride kalındığını açıkça ortaya koymaktadır. Ancak burada sorumluluk, her zaman olduğu gibi öncelikle bize aittir, “dış düşmanlar”a değil.

Zira Müslüman güdülecek insan değildir olmamalıdır. Buna izin verdiği sürece başı, bu ve hatta daha büyük sıkıntıların altında ezilmekten kurtulamaz.

Netice itibariyle, artık, isimi değişen ama mahiyeti aynı kalan bu kısır döngülerden kurtulup, kendimizi aşarak insanlığa derman olma yolunda birleşmenin zamanıdır. Vakit kaybetmekten ne günümüzü ne de geleceğimizi doğru değerlendirebiliyoruz. “Yeter artık!” demek için geç bile kaldık…

Aklı ve Bilgiyi Kullanabilmek

İnsanoğlunun doğruyu bulmasına yardımcı en büyük vasıtalardan ikisi hiç şüphesiz akıl ve bilgidir. İnsanoğlunun hayatta yolunu şaşırmadan yürüme imkanı bulması, bu ikisini doğru kullandığı oranda kolaylaşır ve “insan olmanın haysiyetine” uygun davranışlar sergiler.

Kur’an-ı Kerim’in en çok vurguladığı nimetlerden biri olan akıl ve değerlerden biri olan bilginin doğru kullanılması veya kullanılmaması, yine Kur’an’ın buyurduğu üzere hem insanların hem de toplumların her iki cihan geleceklerini de etkilemektedir.

Öyle ki; Kur’an-ı Kerim’de aklını kullanmayan insanların “murdar” (pis) olacağını, bilenlerle bilmeyenlerin bir olmadığını, aklımızı kullanmamızın gerektiğini, aksi halde hem dünyadaki hemde ahiretteki durumumuzun “kaybedenlerden olmak” olacağını vurgulayan pek çok ayet mevcuttur: “Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz. O, akıllarını kullanmayanları murdar kılar.” (Yunus, 100)

Aklı ve bilgiyi doğru kullanmaktan bahsederken, bunun ne demek olduğuna dair örnekleri çevremizde bol bol bulmak mümkün. Mesela, sırf sempatimiz var diye veya iyi olduklarına “görünüşteki davranışlarına” bakarak karar verdiğimiz insanlara dair tutmumuz çoğu zaman bizi ciddi hatalara götürebilmektedir.

Öyle ki; bu insaların ciddi şekilde yanlış yaptıklarını, hatta bu yanlışları yapmaktan kaçınmadıklarını görsek ve buna dair bilgi sahibi olsak da, mesela dindar göründükleri için bu davranışlarına mazeret aramamız veya “hata yapmaz” kabul edip bir mevki tayin ederek her yanlışını tevil etmeye çalışmamız, hele ki bu insanlar diğer insanların hayatlarını etkileyebilecek bir konumda iseler, hem biz hem onlar hem de toplum için çok sakıncalı neticelere yol açmaktadır.

Halbuki bir insanın namaz kılması, ibadetlerini yerine getirmesi, onun hiç hata işlemediğine veya işlemeyeceğine bir garanti olamaz. Veya daha doğrusu, sadece namaz kılması veya ibadetlerini yerine getiriyor olması, dinen bir insanın hatasız olduğu/olabileceği anlamına gelmez.

Tabii ki özelikle dinin emrettiği ibadetleri yerine getirmeye çalışan bir insan için doğrusu bu ibadetlerin hayatına da doğru yansımasını sağlaması, dinin emir ve tavsiye ettiği diğer prensipleri de yerine getirip, men ettiklerinden uzak kalmasıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Allah-ü Teala bu bütünlüğe özellikle dikkatimizi çekmektedir.

Ancak göz göre göre hata yapan bir insanı veya bazı insanları, temsil ediyor göründükleri değerler sebebiyle “temiz” ve “haklı” çıkarmaya çalışmak, söz konusu insanların şahsında bizzat değerlerimize ters düşmek ve bilgimizi, aklımızı yerinde kullanamamak demektir.

Bilmek ve akıl sahibi olmak insanı sorumlu yapan iki önemli husus olması hasebiyle, hakkını vererek ve onlara uygun olarak kullanmadığımız zaman (yukarıda işarert edildiği üzere) ortaya çıkacak kötü sonuçlarda yine bizzat sorumluluğumuzun olacağını unutmamak gerekir.

Bu aynı zamanda toplumsal denetim mekanizmasını da yıkmaktadır ki böylece yanlışlara karşı gösterilen refleksler kırılmakta, bir çok sahtekarlığın kapısı bizzat bizim ellerimizle açılarak desteklenmektedir. Halbuki dindarlık yanlışları kamufle etme kisvesi olamaz!

Kısacası İslam herşeyden önce bireyler olarak doğru düşünebilme yeteneğimizi kullanmamızı ve geliştirmemizi ister. Bu doğrultuda gözümüzü kör edebilecek bazı hususlara dair de bizi uyarır ki bunlardan biri de yukarıda belirttiğimiz üzere sırf sevdiğimiz için veya nefret ettiğimiz için “körü körüne” bir grubu desteklememiz veya desteklemememizdir. Böyle bir davranışın bizi “zulme” götürebileceğine dair Kur’an’da bulunan ikazı ve zulmün bir toplumun çöküşü için yeter sebep olacağını da dikkate aldığımız zaman, bildiğimiz doğruları aklımızı kullanarak kendimize rehber yapmanın önemi bir kere daha ortaya çıkmaktadır.

Dolayısıyla bir konu hakkında ve özellikle dini meselelerde “doğru”nun ne olduğunu bilmiyorsak öğrenmek, biliyorsak aklımızı kullanarak bu doğruya uyup uymamayı dikkate almak ve kendimiz de dahil olmak üzere doğru ve yanlışları buna göre tespit edip gerekeni yapmak, bir müslüman için dinin çizdiği en önemli prensiplerden biri olması hasebiyle, şarttır. Aksi halde verilecek yanlış kararların ve yapılacak hataların neticesi bizi geri dönüşü olmayan karanlıklara sürükleyebilir.

Kocaeli Ağızlarında Kullanımdan Düşmekte Olan Bazı Sözler

Muharrem Ergin dili tarif ederken “… kendine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık,… ” ifadesini kullanmıştır (ERGİN 1977:1). Dilin canlılığının en iyi gözlenebildiği dil alanları ise  (Türkçe Sözlük’te “Bir dilin sınırları içinde , bölgelere ve sınıflara göre değişen söyleyiş özelliği”şeklinde tanımlanan) ağızlardır. Canlı varlıkların özelliği doğup büyümek ve ömürlerini tamamladıktan sonra yerlerini diğer canlılara bırakmak üzere hayattan çekilmektir. Dilin yapı taşlarını oluşturan sözler de böyledir. Yazı dilindekiler kayda geçirildikleri için daha uzun ömürlü olsalar da ağızlara ait sözler (insan hayatının sürekli değişip gelişmesiyle) kenara çekilmekte, yerlerini yazı dilinin ya da standart konuşma dilinin sözlerine bırakmaktadır.

Ağızlarda kaybolup gitmekte olan bu sözlerin içinde (her zaman dış etkilere açık olan) standart dilin eksiklerini kapatacak çok unsur vardır. Tabii yararlanmayı bilene. Özellikle yabancı kökenli sözler için ağızlardan Türkçe kökenli karşılıklar bulmak mümkündür. Nitekim Cumhuriyetimizin kurulmasıyla birlikte Atatürk’ün öncülüğünde bu yolda çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Türkiye’de Halk Ağzından Söz Derleme Dergisi ve daha sonra hazırlanan Derleme Sözlüğü ile başlayan bu çalışmalar, daha sonra Ahmet Caferoğlu, Zeynep Korkmaz, Turgut Günay, Ahmet Bican Ercilasun, Efrasiyap Gemalmaz ve Tuncer Gülensoy gibi bilim adamlarının yaptıkları ve yaptırdıkları derleme ve inceleme çalışmalarıyla sürmüştür.

Kocaeli ağızları üzerinde yapılmış çalışmalardan en eskisi Ayfer Akata’nın 1973 yılında Ankara Üniversitesi DTCF’ye sunduğu 245 sayfalık mezuniyet tezidir. Biz de bu çerçevede lisans ve yüksek lisans tezlerimizi Kocaeli ağızları üzerinde yapmıştık (ACAR, 1984 ve ACAR,1988). 2004 yılının sonunda Kandıra Kaymakamlığı ile Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin ortaklaşa düzenledikleri “Kandıra Sempozyumu’na da karşılaştırmaya dayalı bir bildiri sunmuştuk (ACAR, 2004). Metin derlemeleri 1983 ve 1986 yılında yapılan bu çalışmalarda yörenin ağız özeliklerini ortaya koymuştuk. İlk ikisinde küçük birer sözlük de vermiştik. Ancak bu üç çalışmanın dayandığı metinlerdeki söz varlığının daha ayrıntılı olarak ele alınması, kaçınılmaz bir gereklilik olarak durmaktaydı.

Bu bildirinin konusunu sözünü ettiğim gereklilik belirledi. Ayrıntılarını bildiri sonundaki eklerde verdiğimiz gibi 1983 yılında Kandıra’nın 5 köyündeki 12 kişiden derlediğimiz 59 sayfa ve 1986 yılında İzmit’in üç ayrı ağız bölgesindeki 13 köyde oturan 19 kişiden derlediğimiz 53 sayfa metni yeniden tarayarak, söz varlığını ortaya koymaya çalıştık. Çalışmamızın bundan sonraki adımları ve kullandığımız yöntem şu şekildedir:

  1. Metinlerdeki kelimeler verilirken yanlarına hangi metnin neresinde geçtiği parantez içindeki kısaltmalarla yazılmıştır. Meselâ T1-246. Buradaki harf ağız bölgesini, ilk rakam kişiyi, ikincisi ise söz konusu kelimenin o kişiye ait metnin kaçıncı satırında geçtiğini belirtmektedir. (Ayrıntı için bkz. Ek 1)

  2. Her söz için (varsa) üç örnek verilmiştir. Bu üç örnek olabildiğince ayrı ağız bölgesi, köy ve kişilerden seçilmiştir. Eğer sadece bir kişi tarafından söylenmişse  seçim konuşmanın birbirine uzak bölümlerinden yapılmıştır. Çalışmanın içeriğini kabartmamak için diğer örnekler elenmiştir.

  3. Bu sözlerin konuşmanın neresinde hangi anlam ya da görevde kullanıldığına belirtilmiştir. Burada özellikle standart dilden farklı kullanım olup olmadığına dikkat edilmiştir. Bilindiği gibi bir kelime standart Türkçede bulunsa bile farklı bir anlamda kullanılabilmektedir. Bu bakımdan “sözlükte bulunmak ya da madde başı olmak” bir sözün çalışmanın kapsamının dışında bırakılmasını gerektirmemektedir. Önemli olan kelimenin (metindeki kullanımıyla) halkın çoğunluğu tarafından bilinip bilinmemesidir.

  4. Kelimeler standart Türkçedeki biçimleriyle değil, “olabildiği ölçüde” metindeki biçimleriyle verilmiştir. Uzun ünlüler ā,ē,ī,1,ō,z,ū,ǖ; arka damak ünsüzleri (kalın ünsüzler) ķ ve ġ; ön damak ünsüzleri (ince ünsüzler) * ve ® biçiminde verilmiştir.

  5. Oluşturulan listedeki sözlerin metindeki biçim ve anlamlarının Derleme Sözlüğü’nde bulunup bulunmadığı kontrol edilmiştir. Daha sonra aynı işlem Söz derleme Dergisi’nin ulaşabildiğimiz ciltlerinde yapılmıştır. Derleme Sözlüğü’nde bulunan sözlerin üzerine * işareti konmuş, bu sözlükte metindekine yakın ya da tereddütlü anlam veya biçim varsa *? kullanılmıştır. Derleme Sözlüğündeki biçim ve anlamlar, metindeki anlamın yanına [  ] işareti içinde verilmiştir. Bazı kelimeler için Türkçe Sözlük’e de başvurulmuştur. “Öteberi, kandil, yılancık vb. birkaç kelime, bu sözlükte yer almasına rağmen (çeşitli sebeplerle) kullanımı azaldığı için elenmemiştir.

  6. Belirlenen sözler frekanslarının (kullanım sıklıklarının) azalma gerekçeleri ve kullanım alanlarına göre şöyle tasnif edilmiştir: Hayat Tarzının Değişmesiyle Kavramların Kaybolması Sonucunda Kullanımı Azalanlar (Halk Hekimliğiyle İlgili Olanlar; Çocuklar ve Büyüklerin Oynadığı Oyunlarla İlgili Olanlar; Diğer Sözler),  Kullanımı Azalan Genel Nitelikli Sözler (İkilemeler; Özel İfade Kalıpları ve Deyimler; Zaman Bildiren İfadeler; Yer ve Yön Bildiren İfadeler; Diğer Sözler) “Diğer” başlığı altına aldığımız gruplara çok sayıda kelime girdiği için (sadece bunlarda) “İsim” ve “Fiil” alt başlıkları kullanılmıştır. Burada birleşik fiiller de isim+fiil ve fiil+fiil şeklinde gruplandırılmıştır.

  7. Fiillerde mastar ekinin (-mAk) yerine _ işareti kullanılmıştır.

  8. Bütün kategorilerde yapılan sıralamalarda şu öncelik sırası takip edilmiştir: Alfabetik sıra, isim (fiil olmama)-fiil, tek kelimelilik-çok kelimelilik. Ancak birkaç sözde bu kuralın dışına çıkılmıştır. Bunun gerekçesi ise aynı fiille (et_, ol_ vb.) yapılan yapılan birleşik fiilleri bir arada göstermektir.

Derlediğimiz metinlerde bulunan ve Kocaeli ağızlarında kullanımdan düşmekte olduğunu düşündüğümüz sözler şunlardır:

Hayat Tarzının Değişmesiyle Kavramların Kaybolması Sonucunda Kullanımı Azalan Sözler

Halk Hekimliğiyle İlgili Olanlar

gelincik: bir hastalık  K8-14
yılancıķ: bir hastalık (Türkçe Sözlük’te var.) K8-15, K11-11
çiçek bozū (bozuğu): yüzünde suçiçeği hastalığı izi olan K7-273
siviş toprā (toprağı): yılancık tedavisinde kullanılan bir toprak türü K8-16, K8-17
afantını (âfetini)  geçir_: acısının şiddetini azaltmak t3-191
ġorkuluğa baķ_: korkan insana uygulanan bir halk hekimliği işlemi b1-75
ġurşun dök_: halk hekimliği K1-237

Çocuklar ve Büyüklerin Oynadığı Oyunlarla İlgili Olanlar

doŋuz*: bir oyun K9-22
met*: bir çocuk oyunu [ çelik çomak oyunu] o1-63
siŋmece*: saklambaç K9-22
totuķ*: bir çocuk oyunu K9-21
vozvoz*?: bir çocuk oyunu [Bir böcek türü] t1-2    
yelici*: oyunda ebe olan t1-15
yüzük*: evlerde ve köy odalarında oynanan bir oyun K12-124
çatmaçelik: bir çocuk oyunu o1-62
çınġıl deniş: bir oyun [çıngıl:1. incik boncuk, pul vb. süs eşyası, 2. zirve, 3. toprak] t1-12
ġırmaġale: bir çocuk oyunu o2-52
yel(dir)_*: oyunda ebe ol_/yap_ t1-15/ o1-62

Diğer Kelimeler

İsimler

arşaķ*: ip eğirme aleti olan iğ’in allttaki yarım küre şeklindeki parçası [ağırşak] K7-231
avırlıķ: Erkek tarafının kız tarafına verdiği takı (veya parası?) [ağırlık bitir_: başlık parası ver_ ya da erkek tarafının alacağı takıları kararlaştır_]

o5-29, o5-34

baķır*: kova K11-12
beşelleme*: beş bağlık keten kümesi [beşerleme] K7-6, K7-8
böbellik: biber bahçesi    K5-11
burma*: keten yumağı [eğirilmek üzere bükülmüş yün] K13-46
bükelek*: büyükbaş hayvanların huzursuz olup kaçması( cız tut_) [sığırları rahatsız eden bir çeşit sinek] K6-212
çandı*: ağaçtan yapılmış ev K12-135
çit*?: küfe [Örülmüş şey vb. anlamlar var.] K6-9
çöp*: keten çöpü o7-42
çörtlen*: küçük pınar K10-10
dombay*: manda K1-158, K7-118, o7-33
don*: erkeklerin de giyebildiği bir çeşit kaba siyah şalvar  
duvaķ*: düğünün ertesi  günü yapılan kadın eğlencesi [çömlek] K4-14, K6-33, K8-10
dürü*: düğün hediyesi   o1-44, o4-17, o4-18
düzen*: kilim tezgâhı [gelin giysisi] K13-41
epsit*: hayvan arabasının tekerinin bir parçası [epsüt, epcik: kağnı tekerinin parçası]  K6-60
evilli/evirli*: Yeni evlilerin kız tarafındaki büyüklerine yaptığı ilk ziyaretler (yemekli) K13-15, K13-26/ o2-41
evlek*: dönümden küçük arazi parçası [bahçede sebze ekmek için ayrılan bölüm] K6-114
ġandil*: kandil K1-9, K3-22
germe*: [avlu]  K10-79
hayat*: evin orta kısmı, hol [sofa] K6-118, K13-43
kel: hindi K6-203
kile*: iki tenekelik (yaklaşık 30-35 kg.) bir ölçü birimi K6-195
ķımçı*: taze ince dal parçası [kımçık] K1-160
kücü*:  yün, keten vb. eğirme aleti b1-49, b1-50, b1-51
mengelez*: keten çıkarma işlemini yapmaya yarayan ayaklı mengene K13-51, K13-52
öreke*: ketenden ip yapmaya yarayan bir alet [yün tarağı]       

o7-37, o7-50, b1-56

örü*:    kır, hayvan otlatılan açık arazi K6-205
paça*: düğünden bir gün sonra yapılan kadın eğlencesi K8-10, o1-22, o2-32
sal*: açık tabut K1-82, K1-84
tam*: ahır, dam K1-83, K6-7, K6-187
trampa*: takas, değiş tokuş K5-141, K5-154
yālıķ*: bez havlu [mendil, çevre] K5-21, K5-24, K5-31
yolcu*: atlı seyyar satıcı [çerçi] K1-222
yuğu*: keteni yumuşatmak için üzerinden geçirilen ve üzerinde keten çırpılan taş silindir [yuvak]   o7-61, o7-63
zıbın*: [kadınların giydiği] beyaz bezden iş elbisesi K6-146, K10-5
at ġıy: ocak başının alt kısmı K5-175
dombay çatması*: manda yarışı ya da güç denemesi K7-119, o3-59
düŋürbaşı*: dünürlükte öncülük edip söz söyleyen kişi K7-280
pala çırpı*?: eski püskü [palaz] K6-104
sözkesen: nişan öncesi sözleme töreni {Söz Derleme Dergisi’nde “Kocaya verilmesi kararlaştırılan kız ailesi tarafından son söz” şeklinde açıklanmış.} t1-59
yér odası: Köy evlerinde tabanı yerle bir olan oda (Türkçe Sözlük’te var.) t1-18

Fiiller

epsitle_(teker-lek): öküz arabasının tekerinin bir parçası olan epsit’i hazırla_ K7-261,262
urbacıya git_: gelinin çeyizini getirmeye git_ K8-7, K8-9
hoca dur_: bir köyde geçici olarak imamlık yapmak K7-213, o3-76
hoca dut_: bir köyde geçici olarak imamlık yapmak üzere biriyle anlaş_ K7-125
düğün dut_: erkek tarafının düğün tarihini belirlemek için kız evine gitmesi K13-16, t1-69, t1-71
māyene git_: nikâha gitmek K7-281, K7-282, K13-8
araba ġoş_: hayvan arabası hazırla_ K6-45, o1-47, b1-53
güvey ġuy_: damadı gerdek odasına sok_ K13-14
keten çıķar_: keteni sap hâlinden yapağı hâline getir_ K13-47
ķıtıķ işle_: keten çöpünü ip hâline getirme, bir anlamda eğirme işlemi [Farklı anlamıyla “taranması zor saç” kıtık kelimesi var.] K13-39, K13-46
kilime ġalķın_: kilim dokumaya hazırlan_ (kalkın_ fiilinin kalkış_ anlamı TS’de de yok.) K13-39, K13-41
televizyona ver_: bir kimsenin görüntüsünü isteğinin dışında televizyonda  göster_ t8-282

Genel Nitelikli Sözler

İkilemeler

(yas)yalabıķ*: çok parlak (bir taş veya traş olan bir kişi için)[güzel, sevimli] K12-22
çalġı çömbek: çalgı vesaire (ikileme) t1-117, t1-195
çalġı çömlek: çalgı vesaire (ikileme) t1-134, t1-141
çıŋġıl çıŋġıl*?: neredeyse kopup düşecek derecede sarkan, hırpalanmış K1-83
çocuķ çomaķ: çoluk çocuk o7-52
çoluķ çomaķ*: çoluk çocuk o7-24
debil debil: kıpır kıpır K6-114
ġarmanġarış*:   karma karışık K4-4, K7-216,o5-51
öte böte*: öteberi, şeyler [ötebete] t3-49
öteberi: Türlü, önemsiz ufak şeyler (Türkçe Sözlük’te var.) K1-138, K7-189, t8-12
sınır saķar: sınır veseaire (ikileme) t3-123, t3-125
teli tüf1, kilimi bezi: (ikileme şeklinde) K6-132
yarışa yarışa*:  koşa koşa K5-157

Özel İfade Kalıpları ve Deyimler:

ġardeşlik* : kardeşim (hitap) t2-6
bi pullu çember sarılı mıdı saŋa: (anlam güçlendirici bir anlatım şekli) K7-111
cesāretlik iş: cesaret gerektiren iş t3-176
daşā çöpüllü adam*?: heybetli, kendisinden korkulan adam [taşaklı:yiğit] K1-34
de bakiyoz de bakiyoz: (bir ifade şekli) K7-268
ne baķāsıy: ne görürsün  t3-145
sen o tama gitsiŋ, yatsıŋ or1: (beklenmezlik bildiren bir hitap şekli) K6-7
şérine nālet: (Alt edilemeyeceği anlaşılan kötü bir kişi veya zor bir iş için kullanılan pes etme ifadesi] t1-159
of (kişi adı) be : (ısrar bildiren bir hitap şekli) K5-208
samanniŋ götüne: samanlığın dibine t2-17
ķafesle_: kandır_ (Türkçe Sözlük’te bu anlamı var.) K5-184
ıġıķ mıġıķ et_: kem küm et_ t1-37
çanġıl çanġıl et_*: dağılıp paramparça ol_ K4-48
yer(inen) yesir ol_: aniden gözden kaybol_ K1-189, K12-60
masal sat_*: masal anlat_ K1-205, K12-140, K12-141
mesel sat_*: bilmece sor_ [metel sat_] o7-42
oķ sıķ_: ok at_ YLS?
yalan sıķ_*: yalan söyle_ (Yöredeki vurgu, ayrı yazmayı gerektiriyor.) [yalansığ_] o7-72
ayaķ ġalķ_: ayağa kalk_, itiraz veya isyan et_ b2-20, b2-21
biġaç/ (iki tane) ġas_ (kas_): (birkaç/ iki) tokat at_ K5-44/ K5-88
duman attır_*:  bir şeyi şiddetli veya hızlı şekilde yap_ K5-108
ġānı(karnı) serbestle_: içi rahatla_ K5-179
gǖnünü(gönlünü) yap_: ikna etmek K7-234
götün götün geri gel_*: ağır ağır geri adım at_ t6-60
götünden ġork_ (kork_): korku yüzünden bir şeye cesaret edeme_ K3-4
hastalığa vur_: hasta rolü yap_, yalandan hasta görün_ t1-147, t1-154
kelleyi yanıbaşına ġo_(koy_): tehlikeyi göze alarak harekete geç_ K7-236, K7-237
su dök_*: çiş yap_, işe_ K10-9, K10-10
tınaz at_*: koşuştur_ [Gerçek anlamı “harmanda samanı taneden ayırmak için savur_” var.] K12-167

Zaman Bildiren İfadeler

āşamına: o günün akşamında  t3-105
eveli: eskiden K6-32, K7-101, K7-273
sabahsı: o günün sabahında, ertesi sabah, sabahleyin K1-61, K5-45, t5-19
sivtā(sı)/ sevte(ki)*: önce, eskiden, önceleri,önceden/ önce(ki) K5-103, 04-27/ K6-194
şinci*: şimdi K1-41, K2-18, K2-202
şindicik*: şimdi K1-21, K1-141, K4-19
şindik*: şimdi K1-2, K4-49, K6-65
bi hamnanıŋ içinde: çabucak K12-182
bigünnemesine: bir gün K4-30, t9-80
devrisi günü*: ertesi gün K7-35, K8-9
*ah kere: kimi zaman ( kere’li biçimi Türkçe Sözlük’te de yok.) K1-133, K1-234
o günün mehri: o zamanlarda b2-7
o zamanın deyerinde: o zamanlar o3-34
o zamanın hükmünde: o zamanlar o3-25
o zamannā: o zamanlarda K6-54, K7-244
ondan kere*: ondan sonra K4-14, K8-6, K12-91
öŋkü aķşam*: önceki akşam o6-29
ötügünnē*: geçen gün [öteygün, ötögün, öteğün] K9-16

Yer ve Yön Bildiren İfadeler

beleŋ*: tepe K6-96, K6-98, K10-58
dağ/dav* : orman K1-95, b1-90/ t1-27
ġaş (kaş)*: yol kenarındaki meyilli yer [Anlamı farklı verilmiş.] K10-73
susa*: asfalt, şose K1-177
(yer adı+) a gāşı: (yer adı)+a doğru K1-50
atyaŋķı: alt taraftaki K10-80
içyaŋķı: iç taraftaki K1-76
üsyaŋķı: üst taraftaki K7-29
buna yuķarı: buradan yukarıya doğru K1-49
ne yanda: nerede K6-67
niyā*: nereye K12-93
buyā*:  bu tarafa K1-94
…..dan ārı: (yer adı+) nın bulunduğu taraftan K1-101, K1-108, K6-57
ordan ārı*: oradan, orayı kullanarak K5-195
doley taraf: etrafı [dolay] t3-108, t3-128
İzmit yannarına: İzmit civarına t8-7
küğüŋ içlerinde: köyün içinde K1-227
ġasaba: şehir (ilçe değil) K12-67
orta yerinden:   ortasından K7-254
üs yandan: üst taraftan K1-53
yol çatı: yol ağzı ya da kavşağı {Söz Derleme Dergisi’nde “yolçatırı: dört yol ağzı” şeklinde geçiyor.) t5-58
susa sōra gel_: asfalt boyunca gel_ (Türkçe Sözlük’te sonra’nın bu anlamı yok. şose+sarı’dan geliyor olabilir.) K1-177
yol sōra git_: yol boyu git_ [(Türkçe Sözlük’te sonra’nın bu anlamı yok. yol+sarı’dan geliyor olabilir.] K5-134

 

Aydınların “Aydınlık” Yüzü

Hepinizin malumu olduğu üzere bir ülkenin ilerlemesinin alt yapı taşlarından belki de en temeli, ülkenin aydınlarının bu doğrultuda yaptıklarıdır. Eski tabirle münevverleri özveriyle çalışan ülkelerin hızla kalkındığını, medeniyetlerin oluşumuna katkıda bulunduklarını tarih bize göstermektedir.

Tabii bahsettiğimiz hususun tersini, hem de sıkça, görmek bugün dahi mümkün.

Bunu için uzaklara gitmeye de gerek yok, ülkemize baktığımızda konuyla alakalı tablo hemen dikkati çekmektedir.

Aslında Türkiye açısından bu tablonun çok yeni olmadığını da belirtmek gerekir. Bilhassa Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren tartışılan önemli problemlerden biri, “aydınların” kendi ülkelerine yabancı olup olmadıkları meselesidir. Bugün itibariyle de yine zaman zaman bu konuların işlenmesi, sorunun çözüme kavuşmadığını göstermektedir.

Öyle ki; bugün ülkemizde “aydın” olarak nitelendirilen bazı isimlerin, adeta ülkenin geleceğini “karartmaya” yönelik yarış içerisinde bulunduklarını, ülkenin ciddi meselelerini, aynı ciddiyetle ele alıp “ülke için” çözüm üretmek yerine; çözümsüzlük merkezleri olarak faaliyet gösterdiklerini esef ve öfkeyle seyrediyoruz.

Bir aydın olarak ülkenizin meselelerine bizzat ülkenin penceresinden bakmazsanız/bakamazsanız, çözümsüzlüğün kaynağı olma yolunda temel hatayı yapmış olursunuz. Hal böyle olunca ülkenizin meselelerini kendi meseleniz olarak sahiplenip çözümü ona göre üretmeniz de imkansız olur.

Halbuki aydın dediğiniz zaman, ki burada maksadım tartışılan bu kavrama dair bir alternatif tanım koymak değildir, halkı iyiye ve güzele doğru yönlendiren, mevcut kafa karışıklıklarını “aydınlatan” ve bu esnada bir ayağı kendi kültüründe diğer ayağıyla dünyayı dolaşacak geniş bir bakış açısı ve “donanıma” sahip olarak meseleleri bu çerçevede çözümlemeye çalışan insanları anlamak yanlış olmasa gerektir.

Bugün ülkemizde tartışılan belli konulara dair halkın kafasının “aydınlanmak” yerine daha da karıştığına, “kendi geçmişiyle hesaplaşmak” gibi masum görünen bir sloganın altında, kendinden şüphe eder hale getirilmesini göz önüne aldığınızda bu duruma sebep olan ve  “aydın” olarak nitelendirilen bazı şahısların durumunu daha farklı bir sıfatla ifade etmek yerinde olacaktır.

Özellikle son birkaç yıldır ayyuka çıkan bilgi ve zihin kirliliğinin kaynağını da bu noktada aramak gerekir kanısındayım. Zira bilgi üreten merciler olarak kabul edilen bu tip sözde aydınların bu süreçte ciddi payları ve veballeri olduğunu görüyoruz.

Halkımızın söz konusu süreçte geldiği durumu, ilgilenilen konuların ve meselelere yaklaşım tarzlarının seviyelerinin genel olarak oldukça düşmüş olması, gerçekten aydın vasfını taşıyan ve bu konuda sorumluluk hissedenlerin bir an evvel harekete geçmesini, yapılan çalışmaların da sesinin daha net duyurulmasının sağlanmasını gerektirmektedir.

Unutulmamalı ki, diploma sahibi olmak aydın olmak için tek başına yeterli değildir. Bilgi faydalı kullanıma dönüşmüyorsa, üretime ve hizmete vesile olmuyorsa yüktür. Alınan diploma önce alan kişiyi daha sonra da bu kişinin muhatap olduğu insanları aydınlatmalı ki  günümüz ve geleceğimiz aydın olsun…