15.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1362

Yalnızlık Unutulmamalı

0

Unutulmamalı yalnızlık. Yalnız doğduk, yalnız gideceğiz dünyadan. Alışılmalı değil yalnızlığa, o unutulmamalı. “Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa yalnızlık olmaz.”  diyen, ne güzel yakalamış yalnızlığın sihrini.  “Sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan… Yollarla barışmalı… Yalnızlığa alışmalı.” cümleleriyle nazire yapıyor Can Dündar. Yalnızlığa alışmak, gerekmiş. Can Dündar’a bir çift sözüm var: Beden, kendisine monte edilen protezlere ağrı ve sızı ile alışıyor; yalnızlık, ruhumuzun protezi değil ki nasıl alışılsın ona? O, ezelde ve ebette hep bizimle.


Alınyazımız değil bizim yalnızlık, varlık sırrımız. Biz var olduğumuz için var yalnızlık, yok olsaydık o da yok olacaktı. Düşünelim bir kez, dünyaya gelmeden önce yalnız değil miydik? Birçok mekânlardan geçtik yalnızlık sürecinde. Önce ruhtuk, ete kemiğe bürünmek için embriyo olduk. Dokuz ay süren zaman tünelinde de yalnız yaşadık. İsyan ettik yalnızlıktan kopmamak için. Ağladık, dünya penceresinden ilk ışıkları algıladığımızda. Sonra sarıp sarmaladılar bizi bebek diye. Yalnızlığı unutturmak için elimize oyuncak verdiler, bize ninniler söylediler. Bir süre uyum sağlayamadık yalnızlığımıza takılan protezlere. Çocuk, zekâ özürlü, geç konuşuyor, çevresine uyum sağlayamıyor, dediler. Hâlbuki memnunduk yalnızlığımızdan. Eğitim kurumlarına gönderildik, etkinliklere zorlandık; yalnızlığımızı unutmak için. Telkin telkin üzerine… Hiçbir zaman kendi duygularımızı yaşayamadık. Sosyal kimlik kazanmak uğruna bu çile değerdi doğrusu. Bunalıma düşsek de bunun hiç önemi yoktu. Tedavisi için dev sektörler oluşturduk.


Adına mevki, mal, kariyer denen protezlere yıllar sonra alıştık. Ruh kimliğimizi unutup dünyevi kimlikle tatmin olmaya başladık. Onlarsız yaşayamayacağımızı düşünür olduk. Verdiği ıstıraba rağmen ayağındaki nasırdan kurtulmak istemeyen hamallara döndük. Ben nasırımı severim, dedik; kariyer, mal, mevki için. Her insan, yaşadıkça nasırının kavgasını yapıyor, bunun ne kadar farkında? Ölümden korkutur olduk kendimizi. Aslında bu yalnız kalmaktan korkmaktı. Pek alıştırmışlardı bizi dünya orkestrasının enstrümanlarına. Kafamız şişiyordu gürültüden; bağımlılık yapmıştı bu musiki bizde. Çünkü yalnızlığı unutmuştuk.


Karanlıklarla baş başa kalsak, diyorum bazen. Uzun seyahatlere çıksak. Derin derin düşünsek, bedenimizden sıyrılıp soyut âlemde yaşasak. “Sabah rüzgarından başka kapımızı açan” ve gönül ateşinden başka bize yanan” olmasa. “Tefekkü-i mevt” eylesek asırlara denk saatlerce. Ölmeden ölsek, böylece içimizdeki yalnızlığı öldürmesek… Hiç korkar mıydık yalnızlıktan, ölümden? “Yalnızlığa alışmak”, o zaman içi boş bir söylem olurdu.


Yalnızlık fobisi ileri yaşlarda oluşuyor. O zaman, “bir yalnızlık şarkısı” söylüyor sazlar. Ruhun kirlenmesiyle yalnızlık kaygısı at başı gidiyor. Kirlenmesiydi ruhlar, bu denli korkar mıydık yalnızlıktan? “Yalnız geldik, yalnız gideceğiz.” bilinciyle değerler sistemimizi kursaydık, yalnız kaldığımızda azığımız olacaklar için bütün mesaimizi sarf etseydik, “bir varmış, bir yokmuş dünyası” gergefinde dokusaydık bedenimizi süsleyen kumaşları, “yalnızlık” bir sözcük olmaktan öte bir anlam ifade eder miydi bizim için?


Sözün burasında Yunus’u hatırlamak kadirşinaslık olacaktır. “Beni bende demen bende değilim / Bir ben vardır bende benden içeru” diyen şair, benin ötesindeki “ben”i yakaladıktan sonra yalnızlık çekmiş olabilir mi? Görünenin içinde görünmeyen “ben”i bulanlar için “yalnızlık” yok, görünen benini tek ben zannedenler için kalabalıklar içinde bile “yalnızlık” hep var.

Sıvılaştırımış Petrol Gazı (LPG)

0

Sıvılaştırımış Petrol Gazı (LPG)


1-)   Lpg’nin Tanımı


Sıvılaştırılmış petrol gazları; PROPAN, BÜTAN, PROPİLEN ve BÜTİLEN’den bir veya birkaçının oluşturduğu hidrokarbon karışımlarıdır. Normal şartlar altında ( 15˚C ve 1 atmosfer basınçta ) gaz fazında bulunan LPG, basınç uygulandığında sıvı fazına geçer ve bu basınç kaldırıldığında tekrar gaz haline dönüşür.


LPG, sıvı fazında taşınır, ölçülür ve depolanır, gaz fazında tüketime sunulur.


LPG, % 70 bütan ve % 30 propandan oluşan miks LPG olarak ve sadece propan olarakta iki şekilde kullanılabilir. Ayrıca bazı sektörlerde ( yalıtım, çakmak gazı vs. )  sadece bütan olarak da kullanılabilmektedir.


2-)   Lpg’nin Elde Edilişi


LPG, doğalgaz kuyuları ve ham petrol rafinerileri olmak üzere iki ana kaynaktan elde edilir. Ham petrolün damıtılması ile elde edilen LPG, suda arındırılır ve içerdiği kükürt miktarı standartlara 
( NGPA – Natural Gas Processers Association ) uygun sınıra indirilir.


Kokusuz bir gaz olan LPG, güvenlik açısından kolayca fark edilebilmesi için etil merkap ile rafinerilerde kokulandırılmaktadır.


3-)  Kullanım Alanları


LPG kullanımı üç ayrı satış şeklinde kullanıma sunulmaktadır.


a-) Tüplü kullanıma sunulan LPG : Konutlarda sıcak su, pişirme ve ısınma ihtiyaçları için; endüstriyel işletmelerde başta pişirme olmak üzere çeşitli işlemlerin enerji ihtiyacını karşılamada kullanılmaktadır.


b-) Dökme LPG : Konutlarda ve turizmde ısınma, pişirme, sıcak su ve buhar üretiminde; endüstriyel işletmelerde ise sıcak su, buhar üretimi, kurutma ve ısıl işlemler gibi bir çok işlemlerde kullanılmaktadır.


c-) Otogaz LPG : Binek araçlarda benzine alternatif olarak kullanılmaktadır.


LPG ve Hava Gazı Boğulmaları



  • LPG, kısa süreli solunumda zehirleyici bir gaz değildir. Fakat LPG havadan ağır bir gaz olduğu için sızıntı ve kaçaklarda yere çökerek yukarı doğru birikir. Kişinin bu biriken LPG içinde kalması halinde hava ile teması kesileceğinden aynen suda olduğu gibi havasızlıktan boğulma ve ölüm görülebilir.
  • Doğalgaz ise havadan daha hafif bir gazdır. Bu nedenle kapalı ortamlarda yukarıdan aşağı doğru birikir. Ortamın üst kısmında birikir.
  • İlk belirtileri baş dönmesi ve sersemlik halidir.
  • Sabit hacimli ve havalandırılmayan bir ortamda bacaya bağlı olmayan herhangi bir LPG cihazı ( katalitik soba, şofben, gaz lambası ) yanma için gerekli oksijeni ortam havasından alır. Yanma devam ettiği sürece odadaki oksijen miktarı azalır, yanma ürünleri karbondioksit (boğucu), karbon monoksit (zehirleyici) ve su buharı miktarı ise artacaktır.
  • Ortamda havalandırma olmadığından ve yanma ürünleri de dışarı atılmadığından bir müddet sonra solunum için gerekli oksijen bulunmayacak ve çoğalan yanma gazları da zehirlemeye yol açacaktır.
  • Olay LPG zehirlenmesi değil, oksijen yetersizliği ve karbon monoksit zehirlenmesidir. Şofbeni bacaya bağlamadan banyoya giren kişinin ya da gaz sobasını yanık bırakarak yatan kişinin uykusunda zehirlenmesi bu olaya örnek gösterilebilir.

KAO Üniversitesi Rektörünü Seçti

Bir Üniversite ki, YÖK’e bağlı değil. Özel ama ticari bir kaygısı yok.
Sıralanmış bir Öğretim Üyeleri listesi olmadığı gibi, öğrencilerinin kayıtları da yok.
Bu, öğrencilerinin sayısına bir sınırın olmadığını gösterir.
Fakülte veya bölüm sayısında da sınır yok. Tıpkı Öğretim üyelerinin branşlarında sınır olmadığı gibi.
Herhangi bir konuda uzmanlaşmış herkes birer Öğretim üyesi, herhangi bir konuda uzmanlaşmak isteyen gençler ise, (isterlerse) bu üniversitenin birer öğrencisi veya öğrenci adayıdır.
Öyle ki, aynı statüde kurulu Türkiye’nin dört bir yanındaki birçok Aydınlar Ocağına da Ar-Ge hizmeti vermekte, yeri geldiğinde ağabeylerine ağabeylik yapmaktadır.
Kocaeli de kocaman kocaman şehirlere ağabeylik yapıyor ya. Gerek nüfusu ve gerekse yüzölçümü itibariyle birçok ilimizin gerisinde ama hemen hepsini peşine takmış, birçok ilimizi tek başına besliyor.
Cenab-ı Hak’ kın nasip ettiği coğrafyayı en verimli şekilde kullanmakta.
Daha iyisi olmaz mı? Elbette olur, olacakta şüphesiz.


Abartım mı bilmem ama bu yuva abartılmayı hak ediyor.
Öyle ya, hangi Gönüllü Sivil Toplum Teşkilatı arzu ettiği zaman kocaman makamlarda ağırlanır, Kendisinin belirlediği bir tarihte Türkiye Büyük Millet Meclisinin kapısını çalıp ta güler yüzlerle karşılanır? Bir telefonla istediği partinin genel merkezinden anında randevu alır?
Hangi Gönüllü Sivil Toplum Teşkilatı bakanlarca ziyaret edilir? Hem de bu teşkilatın siyasi bir kimliği olmadığı halde?


Kısacası barışık olmadığı hiçbir kuruluş veya toplum olmadığı gibi, taht kurmadığı gönül kalmadı.
Tebrikler KAO kurucuları, tebrikler KAO duayenleri, tebrikler KAO yöneticileri.
Tebrikler disiplini, hoşgörüyü, sevgiyi, saygıyı böylesine başarıyla kucaklaştıranlar.
Hiçbir şahsi hesap içinde olmadan, hiçbir şahsi menfaat gözetmeden zaman mefhumunu hiçe sayanlar.


Avrupa’nın hasta ülkesi Finlandiya’nın kurtuluşu da küçük bir grubun olağan üstü gayretiyle olmamış mıydı?


Bu arada bir kez daha güven tazelemiş olan başkanımız Sayın Ahsen OKYAR ve ekibine Cenab-ı Hak’tan, geleneksel hale getirdikleri başarılarının devamını niyaz ediyorum.
Selam sahibinin selamı üzerinize olsun.

Yeni Vakıflar Yasası Ve Getirdikleri

0

Hayır sahibi tarafından belirlenmiş bir hizmetin kendisinden sonrada sürüp gitmesini sağlamak için, kişilerin kendi arzu ve istekleriyle bağışladıkları ekonomik değere sahip her türlü para, mülk ve haklara kısaca  öğretide Vakıf denir.


Türk Medeni Kanunun 101.maddesin de “Vakıflar, gerçek veya tüzel kişilerin yeterli mal ve hakları belirli ve sürekli bir amaca özgülemeleriyle oluşan tüzel kişiliğe sahip mal topluluklarıdır.


Bir malvarlığının bütünü veya gerçekleşmiş ya da gerçekleşeceği anlaşılan her türlü geliri veya ekonomik değeri olan haklar vakfedilebilir.” Diye tanımlanmıştır.


İslamda Vakıf


Vakıf Arapça bir kelime olup (va-ka-fe) kökünden gelmektedir. Sözlük anlamı ise ; hapsetmek ve alıkoymak demektir.Çoğulu EVKAF’tır.


İslâm hukukunda vakıf bir hukuki terim olup bunun yerine bazan  “Habs veya Hums” ve “Sadaka” kullanılmıştır.


Teknik olarak Vakıf kelimesi “vakfedilen mal” anlamına gelir.


Sadaka; yoksullara Allah rızası için verilen bir şey demektir. Bu kelimeye muharreme (dokunulmaz hâle gelen), müebbede (ebedî kılan) veya câriye (devam eden) gibi sıfatlar eklenerek vakıf anlamı kazandırılmıştır.


İslam Hukukunda  Vakıf şöyle tanımlanmıştır: kendisinden yararlanmak mümkün ve caiz olan bir malı, devamlı olarak Allah’ın mülkü olmak üzere temlik ve temellükten menetmek ve menfaatını (gelirini), Allah rızası için bir hayır cihetine tasudduk etmektir.                                                          


Burada mal, vakfedenin mülkiyetinden çıkar ve Allah’ın (toplumun) mülkü haline gelir. Böyle bir malın yönetimi artık vakıfnamedeki şartlara ve genel esaslara göre olur.


Vakfın Tarihçesi


Vakıf müessesesinin tarihi çok eskilere dayanır. Yeryüzünde bilinen en eski vakıf Mekke’deki Kâbe’dir. Kâbe, yeryüzünde ilk mabed olup ve temeli Hz. Âdem tarafından atılmıştır


Kâbe bugünkü şeklini Hz.İbrahim ve oğlu Hz.İsmail tarafından eski temelleri üzerine inşa edildiği Kur’ân-ı Kerîm’de bildirilir (el-Bakara, 2/125; Ali İmran, 3/96-97; el-Maide, 5/97; el-Hac, 22/26).


İslâm’da vakıf Kur’ân, Sünnet ve İcmâ’ (İslâm bilginlerinin görüş birliği) delillerine dayanır. Kur’ân da doğrudan vakıfla ilgili görülen âyet şudur: “Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça tam hayra erişemezsiniz” (Ali İmran, 3/92).


Bir hadiste de: “Ademoğlu öldüğü zaman, amel defteri kapanır. Üç kimse bundan müstesnadır. Devamlı sadaka (sadaka-i câriye) meydana getirenler, topluma yararlı bir ilim (eser) bırakanlar ve kendisine hayır dua eden hayırlı çocuk bırakanlar” şeklinde ifade edilmiştir.Hadiste geçen “sadaka-i câriye” vakfı da kapsar.


Peygamberimiz Medine’deki yedi parça mülkünü vakfetmiştir. Hz. Ömer, arazisini; satılmamak, bağışlanmamak ve mirasla da geçmemek üzere, yoksullara, yakın hısımlarına, miskinlere, yolda kalmışlara, Allah yolunda savaşanlara ve azatlık anlaşması yapan kölelere vakfetmiştir. Mütevellinin de bundan örfe göre yiyebileceğini şart koştu. Bu konuda bir vakıfnâme düzenleyerek kızı Hafsa’ya, sonra da nesline teslim ve vasiyet etmiştir.


Bir çok Ashâb-ı kiramda mallarını vakfetmişlerdir. Bunlardan Hâlid bin Velid  zırhını ve savaş atlarını, Hz. Ali Yenbu’daki bir arazi ve çeşmeyi,Hz. Osman susuzluk çekildiği bir sırada, Medineli bir Yahudi’den Rume kuyusunu satın alıp, suyunu vakfetmiştir.


Hukuki Gelişimi


1.Evkaf-ı Hümayun Nezareti ve Gelişimi


Vakıf müessesesi İslam Hukukunda önemli bir yer işgal eder. İslam Hukukuna göre vakıf “Menafi insanlara aidolur vechiyle bir aynı Allah’ın mülkî hükmünde olmak üzere temlik ve temellükten meneylemektir. ”


İkinci Mahmut  vakıfların yönetimini düzenlemek, dağınıklığını gidermek ve yolsuzlukları önlemek amacıyla 1826’da Evkaf Nezaretini kurdurmuştur.


Evkaf-ı Hümayun Nezareti imparatorlukta mevcut sekiz vakıf dışındaki bütün vakıfların denetimini üstlenerek mazbut ve idaresi mazbut vakıfların hem mütevellisi hem nazırı, mülhak vakıfların ise tek yetkili idarecisi haline gelerek muhasebelerini yapmaya başlamıştır.


Osmanlı toplum hayatında sosyal, siyasi ve kültürel açıdan derin izler bırakan vakıflar, Türk istihdam ve iktisadi hayatında önemli yer tutmuştur.


Evkaf-ı Hümayun Nezareti 1921 tarihli Teşkilatı Esasiye kanununa göre Ankara’da TBMM hükümeti içinde Şeriye ve Evkaf Vekaleti olarak kurulmuş, bu vekalet de 3 Mart 1924’te kaldırılarak Başbakanlığa bağlı genel bir müdürlük haline getirilmiştir.


Osmanlı imparatorluğu döneminde tüzel kişilerin mal edinmesi söz konusu olmadığından edinilen taşınmazlar tapuya değil Defter-i Hakani’ye kaydedilirdi. 1912’de çıkarılan bir kanun ile tüzel kişilere mal edinme hakkı verilmiştir.


Vakıflar Cumhuriyetten sonra da toplumsal hayatımızda etkin bir yere sahip olagelmiştir.                          5 Haziran 1935’te çıkarılan bir kanunla “Vakıflar Genel Müdürlüğü” kurulmuştur. Ülkemizdeki vakıfların yönetim ve denetimi bu teşkilata verilmiştir.


Aralık tarihleri arasında “Vakıf Haftası” kutlanmaktadır. Görüldüğü gibi vakıflar İslam dininin tavsiye ve emirlerinden kaynaklanan dini temelli yararlı müesseselerdir.


2.Türk Medeni Kanununa Göre Vakıflar:


a)Mazbut Vakıflar


Osmanlı İmparatorluğu döneminde kurulmuş bulunan ve 13.06.1935 tarihinde yürürlüğe giren 2762 sayılı Vakıflar Kanunu hükümlerine göre Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yönetilen vakıflardır. Bu vakıfların malları üzerindeki hukuki tasarruflarda özel hukuk hükümleri geçerlidir. Bu tür vakıfların ayrı ayrı tüzel kişilikleri bulunmayıp, bir bütün halinde tüzel kişiliğe sahiptirler.


b)Mülhak Vakıflar


Bu vakıflar Osmanlı İmparatorluğu döneminde kurulmuş bulunan ancak mütevellileri veya seçilmiş heyetleri tarafından yönetilen vakıflardır. Bu vakıflar, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün denetimi altındadır. Mülhak vakıfların ayrı ayrı tüzel kişilikleri vardır. Ayrıca hukuki işlemler yönünden kendi taahhüt ve borçlarından kendileri sorumludurlar. Hangi vakıfların mülhak vakıflar olduğu 2762 sayılı Vakıflar Kanununda açıkça sayılmıştır. Buna göre:


Mütevelliliği vakfedenlerin ferilerine şart edilmiş vakıflar


Cemaatlerce idare olunan vakıflar


Bazı sanat sahiplerine mahsus vakıflar (esnaf vakıfları)


Cemaat Vakıfları, ülkemizde yerleşik bulunan, azınlıklara (Hıristiyan ve Yahudî) ait olan vakıfları, Esnafa mahsus Vakıflar ise belirli meslek gruplarına yönelik kurulan vakıfları ifade etmektedir.


Konuşmamızın temeli vakıflar hakkında bilimsel açıklamadan ziyade ısmarlama bu yeni yasanın ülkemize getirmesi muhtemel zararlarını ortaya koymaya çalışacağız.Bu nedenle yeni vakıflar yasasının stratejik yönü derlenmiştir.


Stratejik Açıdan Cemaat Vakıfları


Osmanlı İmparatorluğundaki gayrimüslimlerde dinî ve hayrî nedenlerle vakıflar (Cemaat vakıfları) kurmuşlardır.


Vakıfın en önemli özelliği özgülenen mal ve hakların Devlet dahil hiçbir kimse tarafından bunlara dokunulmamasıdır.Osmanlıda bu amaçla gayrimüslimlerde  bir çok vakıf kurmuşlar ve bunlara Cemaat vakıfları denmektedir.


Vakıflar Ekonomik ve Kültürel yönleri ağır basan sosyal müesseseler olduğundan Osmanlının zayıfladığı dönemlerde Batının müdahaleleriyle karşılaşılmıştır. Bunun için cemaat vakıfları  stratejik önem kazanmıştır.


AKP hükümeti iç dinamiklerde tartışmaya açmadan ve bir çok itirazlara rağmen TBMM deki mutlak çoğunluğuna dayanarak ülke aleyhine hükümler içermesine rağmen yeni vakıflar yasasını meclisten geçirmiştir.


5737 sayılı Yeni Vakıflar yasası çok önemli  iki hususu getirmiştir.


1) Cemaat vakıflarına eskiye oranla daha fazla imtiyaz tanınarak Anayasadaki eşitlik ilkesi zedelenmiştir.


2) Eski yasalarda olmayan yeni bir düzenleme olarak yabancılara da Türkiye’de vakıf kurma ve bunlara ticaret hakkı tanınmıştır.Diğer bir anlatımla Türk Ticaret Hukukuna göre şirket kuramayacak yabancılar vakıf kurarak istedikleri gibi ticaret yapabileceklerdir.


Bilindiği gibi Türkiye dünya jeopolitiğinde çok önemli bir yere sahiptir. Anadolu coğrafyasına sahip olan güçlü bir devlet dünyaya hükmeder


Tarih şuurundan yoksun olarak ve Türkiye’nin bu jeopolitiğini iyi tahlil etmeden atılacak her siyasi adım ülke ve geleceğimiz aleyhine vahim sonuçlar doğur.İşte yeni Vakıflar yasası da bunlardan biridir.


Osmanlıyı içten çökerten dış bağlantılı örgütlenmelerin başında birer ajan okulu olan yabancı okullar gelmekteydi. Yeni vakıflar yasası ile bunlarında önü açılmak istenmektedir.Bu nedenlerle stratejik açıdan vakıflar Hukuku önem taşımaktandır. 


Vakıflar Yasası Ülke Güvenliğini Tehdit Ediyor


Vakıfların sorunlarına çözüm getireceğiz diye yola çıkanlar çözüm yerine, Türkiye’nin başına yeni gaileler getirdiklerinin farkında olmadıklarına hükmetmek istiyoruz.


Yeni Vakıflar Yasası tasarısı Soroz vakıflarından TESEV tarafından hazırlanıp azınlık vakıfları konusu sonradan AB ilerleme raporlarına da yerleştirilmiştir.


Batı Trakya’da Türk vakıfları Yunan hükümetinin tayin ettiği kayyımlar tarafından idare edilirken, bizde bu yasa ile milli hasletler gözardı edilerek yasa çıkartılmıştır.


Bir önemli hususta AB ülkelerinde azınlık hakkı bireysel haklar arasında mütalaa edilirken, Türkiye bu yasayla, cemaat vakıflarına AB ülkelerinde tanınan azınlık haklarının bi tarafa bırakıp onlara  kolektif haklar tanımıştır. ”


Onları daha fazla güçlü hale getirip Anayasadaki eşitlik ilkesini zedelemiştir.


Kanunda yer alan “mütekabiliyet” Lozan’da yer alan bir ilke olmasına rağmen, Yunanistan’daki Müslüman Türk cemaatine yapılan haksızlıkların bu yasa hükmüyle giderileceğini düşünerek bu yasası çıkaranlar en hafif tabirle safdillik yapmışlardır.


Genelde yasalarımız yabancıların mülk edinmesini bazı şartlara bağlarken bu yasayla yabancılara sınırsız gayrimenkul edinme hakkı dolaysısıyla tanınmıştır. Bu yeni düzenleme kanunlara karşı kanuni bir hiledir. Bu durum ülke güvenliğini tehdit edicidir.


Türk Medeni Kanununa göre kurulan vakıfların yöneticilerinin Türkiye Cumhuriyeti uyruğunda olmaları zorunluluğu vardır.Yeni vakıflar yasası ise yabancılara da Türkiye’de vakıf kurma, yönetme ve mevcut vakıflara yönetici olma hakkı tanınmaktadır.Medeni Kanun genel kanundur.Vakıflar Kanunu ise özel kanundur.Hukukumuzda özel kanunlar genel kanunların önüne geçer.


Günümüzde dayanağını Lozan Antlaşmasından alan Cemaat vakıflarının amaçları da sınırlı idi. Bu amaçlar mensuplarının “dini, hayri, sosyal, eğitsel, sıhhi ve kültürel ihtiyaçlarının karşılanması” olarak belirlenmişti.        Yeni düzenlemede ise cemaat vakıflarının bu amacını değiştirilip, Vakıflara uluslararası faaliyetlerinde bulunma yetkisi verilmiştir. Yurt içinden ve dışından ayni ve nakdi bağış ve yardım almaları sağlanmıştır


Lozan Anlaşması’nda ‘Gayrimüslim Türk tebaa’ azınlık olarak tanımlanmış ve Türkiye’nin azınlıklara tanıdığı hakları, mütekabiliyet ilkesi uyarınca Yunanistan’ın da Müslüman Türk azınlığa tanıması şart koşulmuştu.Yeni Vakıflar Yasası ile Lozan Antlaşması’nın dengeleri bozulmuş Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesi de tartışmaya açılmıştır. Bundan böyle, vakıf senetlerinde yazılı amaçlarını gerçekleştirmek üzere, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne sadece beyanda bulunmak şartıyla istedikleri yerde ve sayıda şube ve temsilcilik açabilecek.!      Yabancılar, Türkiye’de hukuki ve fiili mütekabiliyet esasına göre yeni vakıf kurabileceklerdir. Azınlıklara imtiyazlar tanıyan Vakıflar Yasası ile kiliseler ihya  olurken, Fener Patrikhanesi de Türk Ortodoks Kilisesi malları dahil trilyonluk mülklerin kontrolünü ele geçirecektir.


Dernekler Kanunu,Medeni Kanun,Vakıflar Kanunu ve Eminönü İlçesinin Fatih İlçesi ile birleştirilmesi yasalarının birlikte değerlendirilmesi ve adım adım ilerleyen büyük resmi mutlaka görmeliyiz.Kanaatimiz şudur ki bunlar insan hakları,özgürlükler gibi süslü kelimeler ardına sığınmış truva atlarıdır.


Yeni yasayla Vakıflar, izin almadan mal edinebilecek, malları üzerinde her türlü tasarrufta bulunabilecek. Kurucularının çoğunluğu yabancı olan vakıfların, taşınmaz mal edinmeleri hakkında, Tapu Kanunu hükümleri ne derece etkili olacak şimdiden kestirilemez. Vakıfların vakfiyelerindeki şartların yerine getirilmesine fiilen veya hukuken imkan kalmaması halinde; vakfedenin iradesine aykırı olmamak kaydıyla mazbut vakıflarda, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün; mülhak, cemaat ve esnaf vakıflarında vakıf yöneticilerinin teklifi üzerine şartları değiştirmeye, hayır şartlarındaki parasal değerleri güncel vakıf gelirlerine uyarlamaya, Vakıflar Meclisi yetkili olacak


Genel Müdürlük tarafından değerlendirilemeyen veya işlev verilemeyen hayrat taşınmazlar, fiilen asli niteliğine uygun olarak kullanılıncaya kadar kiraya verilebilecek. (İstismara açık)


Taşınmazlar, Genel Müdürlük tarafından işlev verilmek amacıyla vakfiyesinde yazılı hizmetlerde kullanılmak üzere, onarım ve restorasyon karşılığı kamu kurum ve kuruluşlarına veya benzer amaçlı vakıflara veya kamu yararına çalışan derneklere tahsis edilebilecek ancak tahsis edilen taşınmaz, ticari bir faaliyette kullanılamayacak; tahsise aykırı kullanımın tespiti halinde taşınmaz tahliye edilecek. (İstismara açık)


Vakıflar, vakıf senedinde yer almak kaydıyla, amaç ve faaliyetleri doğrultusunda, uluslararası faaliyet ve işbirliğinde bulunabilecek, yurt dışında şube ve temsilcilik açabilecek, üst kuruluş kurabilecek ve yurt dışında kurulan kuruluşlara üye olabilecek. (Hangi ülkede bir Türk vakıf kurup faaliyet gösterecek.Oturma izni veya vize nasıl alacak)


Vakıflar, yurt içi ve yurt dışındaki kişi, kurum ve kuruluşlardan, ayni ve nakdi bağış ve yardım alabilecek, yurt içi veya yurt dışındaki benzer amaçlı vakıf ve derneklere ayni ve nakdi bağış ve yardımda bulunabilecek. (Soroz ve benzerleri siyasi parti ve kuruluşlara dolaylı yardım yapabilecek ) Ancak yurt dışı nakdi yardımlar, banka aracılığıyla alınabilecek.! (Banka havalesi bir aldatmacadır.Kontrolü mümkün değildir.)


Vakıflar; amaçlarını gerçekleştirmek için Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bilgi vermek şartıyla iktisadi işletme ve şirket kurabilecek, kurulmuş şirketlere ortak olabilecek. Bu ticarî faaliyetten elde edilen gelirler, vakfın amacı dışında bir amaca tahsis edilemeyecektir.!(Kontrolü mümkün değil)


Kurucularının çoğunluğu yabancı olan vakıfların kurduğu yahut paylarının yarıdan fazlasının bu nevi vakıfların sahip olduğu şirketlerin mal edinmeleri hakkında, aynı vakıfların mal edinmelerini düzenleyen hükümler uygulanacak. Şirket hisseleri ve hakların, daha yararlı olanları ile değiştirilmesi, paraya çevrilmesi, değerlendirilmesi ve bunlara bağlı her türlü hakkın kullanılması ile ortaklık paylarına bağlı hakların kullanılması, Genel Müdürlük tarafından yürütülecek


Vakıflar Meclisi, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün en üst seviyedeki karar organı olarak görev yapacaktır.


10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer,yeni vakıflar yasasının veto gerekçesinde Lozan’ın delindiğini ifade ederek  “Yasa Koyucunun, kabul ettiği yasalarda Lozan Antlaşması kurallarını göz önünde bulundurması hukuksal gerekliliktir” ifadesini kullanmıştı. Sezer yasayla; cemaat vakıfları mülhak vakıf statüsünden uzaklaştırılarak yeni vakıf statüsüne yakınlaştırıldığından, bunların yönetim organının oluşturulamaması durumunda mazbut vakıflar arasına alınmasına imkan bulunmadığı gibi, cemaat vakıflarının tüzel kişiliklerinin sona ermesine ilişkin herhangi bir düzenlemenin de bulunmadığı, başka bir anlatımla, bu konunun boşlukta bırakıldığını gerekçe göstermişti.


Türkiye’de Hangi Vakıf Soros Vakıflarıyla Boy Ölçüşebilir?  


Bu yasa ile vakıflara uluslararası faaliyet ve işbirliğinde bulunma, yurt içi ve dışında şube ve temsilcilik açma, üst kuruluş oluşturma ve yurt dışında oluşturulan kuruluşlara üye olma hakkı verilmekte ve mal edinimine de kolaylıklar getirilmiştir. Bu durumda  Soros Vakıfları gelip Türkiye’den arsa alırsa, (mütekabiliyet var, biz de alırız) mı diyeceksiniz. Türkiye’den hangi vakıf ekonomik açıdan Soros vakıflarıyla boy ölçüşebilir” Bu Kanun  Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine, Lozan Barış Antlaşması’na ve Anayasa’nın “Kanun Önünde Eşiklik ilkesine aykırıdır. “Vakıflar Yasası. Sevr’le alınamayanları, yasal zeminde vermeyi kolaylaştırmıştır. Kanunda Vakıflar Meclisi’nin oluşumunda da değişikliğe gidilerek vakıflardan temsilcilerin yer almasını öngörüyor. Bu durumda Fener Rum Patriği Bartholomeos’a bile Vakıflar Meclisi’ne seçilmesi imkânı sağlanmıştır.


AB’liğine uyum yasaları adı altında, AB’liğinin dayatmaları sonucunda kabul edilen yeni vakıflar yasası ülkemizin geleceği ile ilgili olarak ülke bütünlüğüne zarar vericidir.


“Türkiye’yi tam bir “din” savaşlarının yapıldığı ve denetim ve kontrolü mümkün olamayacak bir ortama sürükleyecektir.


Bu Kanun genel olarak hem Vakıf Kanunu’nu hem de Vakıflar Genel Müdürlüğünün görev ve hizmetlerini düzenlemektedir. İlk 27 maddesi vakıfları, diğerleri ise Vakıflar Genel Müdürlüğünü ilgilendirmektedir. Bu kanunun ilk 27 maddesinde iki temel yaklaşım göze çarpmaktadır.


1-Medeni Kanunun kabulünden önceki vakıflarla Medeni Kanun’a göre kurulmuş vakıflar aynı statüde düzenlenmiştir.


2- Statüsü eşitlenen bu vakıflara yurt içi ve yurt dışında sınırsız bir örgütlenme faaliyet ve bağış alma özgürlüğüne sahip kılınmasıdır.


3- Görüldüğü gibi bu kanunun en temel yanlışı, eski ve yeni vakıfların aynı kanunla ve aynı statüde düzenlenmesidir.


4-Vakıflar Kanunu 2002 den itibaren AB, 2004 den itibaren de ABD’nin ısrarlı talepleri üzerine hazırlanmıştır. Yasa daha önce AB’ye uyum için iki kez değiştirilmiş ve Azınlık Vakıfları’na mal; mülk edinme hakkı verilmiştir. Bunun sonucunda Azınlık Vakıfları’nın kendilerine ait olduğunu öne sürdükleri taşınmaz mülkler, idari bir kararla iade edilmiştir.


5-Buna göre AB ve Fener Rum Patriği Bartholomeos 2500’ün üstünde mülkün iadesini istemektedirler.


6- İadesi istenilen ve olmazsa olmaz denilen, üçüncü şahısların elinde bulunan 297 gayrimenkulün tamamı İstanbul surlarının içinde bulunmaktadır.


7- Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün şu günkü hesaplarına göre, Azınlık Vakıflarına iade edilecek mülklerin değeri 150 trilyon liradır.


8- Vakıflar Genel Müdürlüğü Türkiye’de Rum Ortodoks, Ermeni ve Yahudi vakıfları başta olmak üzere toplam 161 Azınlık Vakfı tanımaktadır. 161 vakfın tanınması ve yapılan yasal düzenlemeler sonucu şu ana kadar 364 mülk iade edilmiştir).


9-Yasanın amaç ve kapsamını düzenleyen ilk iki maddesi, hukuki bünyeleri birbirinden tamamen farklı eski ve yeni vakıfları aynı statü içerisine dâhil etmektedir.


10- Tasarıya göre; Vakıf kurmada sermaye sınırlaması, malları edinme amaçlarının belirtilmesi şartı kaldırılıp, bunların başka amaçlarla kullanılabilmesi ve vakıflar arasında mal değişimine imkân verilmektedir.


11-Tasarıyla, yabancılar vakıflarda görev alabilecek, uluslararası kuruluş ve vakıflardan yardım alınıp verilebilecek ve şirket kurulabilecektir.


12- Vakıfların malları haczedilemeyecek ve kamulaştırılamayacak, yöneticileri sadece mahkemelerce görevden alınabilecektir.


13- Vakıflar yabancı kuruluşlardan yardım alabilecektir. Türk kuruluşu sayıldıkları için sınırsız mülk edinebileceklerdir.


14- Yasada vakıflara herhangi bir ayrım yapmadan sınırsız şube açma imkânı tanınmaktadır.


15- Yasayla yabancılara ülkemizde vakıf kurma hakkı tanınmaktadır.


Görülüyor ki: Bu kanunla yabancılara vakıf kurma ve yönetme yetkisi yasal dayanağa kavuşturulurken, öbür taraftan şube adı altında dernekler gibi sınırsız şube, temsilcilik açma imkânı sağlanması, Türkiye’yi tam bir “din savaşları alanı” haline getirecek, bunun denetimi de mümkün olmayacaktır.


Vakıfların denetimsiz ve sınırsız bağış toplayabilmeleri, ticaret yapmaları yurt dışından yabancıların yöneticilik yapmaları, Cemaat Vakıfları’nın Vakıf Meclisi’nde temsil edilmeleri gibi hususlar Türkiye’yi ileride sıkıntıya sokacaktır. İkinci maddede öngörülen karşılıklılık ilkesinin uygulanması da uygulamada mümkün değildir.

Cemaat Vakıflarına özel hukuk tüzel kişiliği tanınarak Türk Medeni Kanununa tabi vakıflarla eşitleyen, ayrıca yabancıların Türkiye’de vakıf kurmaları hakkına kavuşturduktan sonra, hiçbir sınırlamaya tabi olmaksızın vakıfların yurt içi ve yurt dışı bağış alabilmelerine ve örgütlenebilmelerine imkân sağlayan bu yasa Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni Lozan’da üstlendiklerinin ötesinde yükümlülükler altına sokmaktadır.

Yeni yasa Cemaat Vakıfları’nın Türk Hukukundaki istisnailik özelliğini ortadan kaldırmakta, Lozan Anlaşması’ndaki sınırlamalar yok sayılmaktadır. Batı Trakya da ki Müslüman cemaatlere vakıf kurdurulmadığından her türlü hukuki çözümde eşitlik ilkesi de ihlal edilmiş olmaktadır.


Kanunun şube veya temsilcilik adı altında birimler açmasını sadece beyana bağlaması, vakıfların, şube veya temsilcilik adı altında ülke çapında örgütlenmeleri konusunda denetim mekanizmasının tamamen devre dışı bırakılması, zararlı vakıfların kurulmasına ve kamu düzeninin ciddi şekilde bozulmasına yol açacaktır


Vakıfların şube açmasında sınır getirilmemesi aynı zamanda yabancıların da Türkiye’de vakıf kurabilmelerinin yine bu kanunla yasal dayanağa kavuşturulması göz önüne alındığında, siyasi ve ideolojik gerekse dini örgütlenmeler (tarikat yahut misyonerlik örgütü şeklinde) vakıf tüzel kişiliğini hoyratça kullanacaklar, vakıf kurumu aracılığıyla Türkiye tam bir ideolojik mücadele ve dinler mücadelesi alanına dönüşecektir.

Bu kanun ile vakıfların yurt dışı örgütlenme ve faaliyetlerine, mutlak ve sınırsız bir serbesti getirilmektedir. Buna göre Türkiye’de kurulu olan cemaat vakıfları, o cemaatin tüm dünyadaki mensuplarını, vakıf tüzel kişiliği çerçevesinde örgütleyebilecektir. Türkiye’de kurulu bir cemaat vakfının, böylesi bir örgütlenme gücüne erişmesi, Türkiye açısından hiç de olumlu sonuçlar doğurmayacaktır. Cemaat esasına dayalı bu tip bir örgütlenme, sınırsız bağış ve yardım alabilme imkânlarıyla birlikte, Türkiye’nin Milli Güvenlik ve çıkarları açısından da büyük bir söz konusudur.

Anayasamızın 69. maddesinde “Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyruğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan siyasi partiler temelli olarak kapatılır” denmektedir. Yabancıların Türkiye’de kuracakları vakıflar Türk Vakıfları sayılacağına göre, bir siyasi partinin böyle bir vakıfla işbirliği görüntüsü çerçevesinde maddi yardım sağlaması hukuken mümkün olabilecektir.


Vakıflar Yasasası Lozan Antlaşması’na Aykırı      


Hükümet, Vakıflar Yasasının AB uyum yasaları çerçevesinde hazırlandığını öne sürmekte ancak, hukukunda vakıf mevzuatı olmayan Avrupa Birliği’nin mevzuatına nasıl uyum sağlanacaktır.                             Yeni düzenlemeye göre, vakıflar, yurtiçi ve yurtdışındaki kişi, kurum ve kuruluşlardan ayni ve nakdi bağış ve yardım alabilecek, aynı amaçlı vakıflara bağış ve yardımda bulanabilecek.                                


Amacını gerçekleştirmeye yardımcı olmak ve vakfa gelir sağlamak amacıyla iktisadi işletme kurabilecek ve mevcut işletmelere ortak olabilecek. Cemaat vakıflarına ait kısmen ve tamamen hayrat olarak kullanılmayan taşınmazlar aynı cemaate ait başka bir vakfa aktarılabilecek. Yabancılar, Türkiye’de hukuki ve fiili mütekabiliyet esasına göre yeni vakıf kurabilecek, şube ve temsilcilik açabilecek. Vakıf senedinde yer alması durumunda vakıflar uluslararası faaliyet ve işbirliğinde bulunabilecekler.           


Yasa birçok yönden hukuka aykırılıklar taşımaktadır.Göze çarpan eksiklik ve olumsuzlukları maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz.                                               

MADDE-2. Bu kanunun uygulanmasında milletlerarası mütekabiliyet ilkesi saklıdır.        

İkinci maddenin değerlendirilmesi: Bu madde hükmü yabancılar hukuku açısından bir anlam ifade etse bile, cemaat vakıfları açısından hiçbir anlam ifade etmemektedir. Çünkü mütekabiliyet ilkesi yabancılar hukuku kapsamında bir ilkedir. Cemaat vakıflarının yöneticileri Türk vatandaşlarıdır Tasarı metnindeki mütekabiliyet tartışmasının başlangıç noktası, Lozan Antlaşması’dır. Lozan Antlaşması’nın 45’inci maddesinde, “Bu kesimdeki hükümlerle (Lozan Antlaşması’nın azınlıklarla ilgili kısımlarından bahsedilmektedir.) Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıklarına tanımış olduğu haklar, Yunanistan tarafından kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlık için de tanınmıştır” denilmektedir.                                             
Dolayısıyla Türkiye’deki Rum vakıfları ne kadar hakka sahipse Lozan’a göre, Yunanistan’daki Türk vakıfları da o kadar hakka sahip olacaktır. Ancak Yunanistan’da, Batı Trakya’daki Türk vakıflarına bu hükümleri uygulamamakta çeşitli engeller çıkarılmaktadır.                               

Üçüncü maddenin değerlendirilmesi: Vakıflar Yasa Tasarısı’nın Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre kurulmuş vakıflar için tercih ettiği “yeni vakıf” terimi tartışmaya açıktır ve hukuki kavramın içeriğini açıklamaktan da uzaktır. “Yeni” sıfatı zaman itibarıyla bir başka olguya göre yakın tarihte ortaya çıkan olguları ifade etmektedir. Osmanlı hukukundan miras kalan vakıflar için “eski vakıf” teriminin kullanılması, Türk Medeni Kanunu’na göre kurulan vakıflar için “yeni vakıf” teriminin kullanılmasını haklı göstermez. Yeni vakıf kavramı, Türk hukuk sisteminin temel yasalarından olan Türk Medeni Kanunu’nun öngördüğü vakıf tüzelkişiliğinin niteliğini açıklamak için yerinde bir tercih değildir.             

Azınlık vakıfları: Eski mazbut ve mülhak vakıflar ile tüzelkişiliğini Lozan Antlaşması’ndan alan cemaat (azınlık) vakıflarını, Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre kurulan vakıflar ile aynı kanun kapsamında düzenleme gayretinin, kavram kargaşası yaratarak kafaları karıştırmak suretiyle Lozan Antlaşması’na ve anayasaya aykırı birçok düzenlemeyi kamufle ederek kamuoyunda tartışma çıkarılmadan kanunu sessiz sedasız bir şekilde yürürlüğe koymak için bir yöntem olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır.                                     
Zira Avrupa Birliği’nin Türkiye’den Vakıflar Yasası gibi bir talebi bulunmamaktadır. Avrupa Birliği Türkiye’den cemaat vakıfları boyutu ile bir düzenleme beklemektedir. Ancak hükümet yeni Osmanlıcılık anlayışını, Avrupa Birliği rüzgârından istifade ederek Meclis’e dayatmaktadır. Vakıflar Yasa Tasarısı bu bakımdan toplumu cemaatlere, tarikatlara bölen gerici bir kanundur.                              

MADDE-4.  Vakıflar, özel hukuk tüzelkişiliğine sahiptir.

Dördüncü maddenin değerlendirilmesi: Eski hukukumuzda tüzelkişilik sadece vakıflara tanınmıştır. Osmanlı toplumundaki gelişmiş vakıf uygulamalarına karşın, kişi birlikleri tüzelkişiliğe sahip değildir.


Bilindiği üzere 2762 sayılı Vakıflar Yasası’nın 1. maddesi uyarınca mazbut vakıf olarak adlandırılan vakıfların yönetimi Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne geçmiş ve bu vakıfların ayrı ayrı tüzelkişiliklerini kaybederek “mazbut vakıflar” tüzelkişiliği içerisinde ermişlerdir.                                               


Diğer taraftan mülhak vakıflar da ayrı tüzelkişiliğini korumakla beraber, bunlar mütevellileri tarafından yönetilmektedir. Ancak yöneticileri Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kontrolü altındadır. Bunu idari vesayet olarak nitelendirmek de mümkündür.                                         
Tasarının bu hükmüyle Vakıflar Genel Müdürlüğü, mazbut ve mülhak vakıflar üzerindeki hukuki hâkimiyetini yitirmektedir. Böylece ileride mazbut vakıfların, Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinden ayrılarak mevcudiyetini ayrı bir tüzelkişilik olarak sürdürmesinin, arzu edildiğini söylemek abartı olmayacaktır. Tasarıyı çıkarmaya çalışan zihniyet tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi mazbut vakıfları kamu bünyesinden alıp özel hukuk zeminine çekmeye çalışmaktadır. Bu tür uygulamalar, modern hukuk sisteminden uzaklaşıldığı ve şer’i hukuk sitemine duyulan özlemin bir işareti olarak değerlendirilmelidir.


Hukukunda vakıf mevzuatı olmayan Avrupa Birliği’nin mevzuatına uyumun mümkün değildir.            

Yabancıların yeni vakıf kurmaları                               


MADDE-5.Yabancılar, Türkiye’de, hukuki ve fiili mütekabiliyet esasına göre yeni vakıf kurabilirler.


Beşinci maddenin değerlendirilmesi: “Farklılığın giderilmesi adına bu hüküm konmuş olsa bile, Yunanistan’daki Müslüman Türk cemaatine yapılan haksızlıkların bu yasa hükmüyle giderileceğini düşünmek anlamsızdır. Yabancıların Kuracağı Vakıflar Küresel Sermayeye Hizmet Edecektir. Kanunun 5 ve 6 ncı maddeleri ile yabancılar, Türkiye’de hukuki ve fiili mütekabiliyet esasına göre, yeni vakıf kurabilecek. Bu vakıfların yöneticilerinin çoğunluğunun, Türkiye’de yerleşik bulunması yeterli görülecektir. Yabancılar Türkiye’de kurulan vakıfların yönetim organlarında da görev alabileceklerdir. Bu vakıf ve kuruluşları yöneten yabancılar, yönetici sıfatıyla, her türlü Anayasal hakka sahip olan vakıf üzerinden hareketle, vakfın anayasal haklarının kullanımında ciddi bir inisiyatifi ele geçirmiş olacaktır. İnisiyatifin potansiyel gücü, salt ekonomik olmaktan çok stratejik önem de arz etmektedir. Yasa yürürlüğe bu şekliyle girdiği takdirde, büyük bir ihtimalle, Türkiye’de vakıf kurmak isteyen yabancıların pek çoğunun küresel sermayenin önde gelen isimleri olacağı açıktır”                                                                     

Fatih Sultan Mehmed ve “Fransiskeler”

0

İstanbul’un Fethinin daha doğrusu kurtuluşunun 555. Yıldönümünü kutladık. İstanbul’un kuşatılması sırasında “Katolik şapkası görmektense; Türk sarığı görmeyi tercih ederiz” diyen Rumların bu düşüncelerinin temelinde bize has hoşgörü, âdil ve hakça bir düzen yatmaktadır.


İstanbul’un Fethinin kutlandığı günlerde biz de Bosna’da Fatih’in dini bir azınlığa 1463 tarihinde verdiği ahidnamenin yıldönümünü kutladık. Fatih’in gittiği en Batı nokta olan Bosna civarında Fransiskeler’e başta yaşama hakkı olmak üzere, temel hak ve hürriyetler bir fermanla tanınır; köprü yaptırılır; kiliseye yardım edilir. Bu anma toplantısının bu yıl üçüncüsü kutlanıyordu.


Avrupa’da bugün artan ırkçılık, Dünyada milletlerarası hukukun dışlanması, yabancı düşmanlığı, Türk düşmanlığı ile atbaşı giden İslâm düşmanlığı (İslâmofobi), İslâm’a terör yakıştırması gibi örnekler canlanmışken acaba 2000’li yıllar 1463’ün gerisine mi düştü diye düşünüyoruz. Bugün insan haklarına yapılan saldırılar, çeşitli tertiplerle Müslümanların suçlanması, birlikte yaşama kültürünün dinamitlenmesi, Türk tarihindeki hoşgörü ve adalet örneklerini gündeme getirmektedir. Bazıları tarafından adeta Müslümanlar insan kabul edilmemekte, onlar için insan hakları yok farz edilmektedir. 1789 Fransız İhtilâli’nden 326, İnsan Hakları Beyannamesi’nden 485 yıl önce farkı öldürerek ortadan kaldırmayı düşünmeyen Fatih tarafından verilen bu haklar, oldukça anlamlıdır. Aslında, Osmanlıyı Avrupa içlerine kadar götüren güç sadece askeri güç değil; müessesevi (kurumsal) üstünlüktü. Osmanlıyla temas feodaliteyi parçalıyordu. Âdil ve insanca yaşamayı gündeme getiriyordu.


Bu bakımdan başta AB yetkilileri olmak üzere kimseden insan hakları ve hoşgörü dersi almaya ihtiyacımız yoktur. Tam tersine tarihimiz iftihar edilecek örnek ve derslerle doludur. Dün de bugün de kin, nefret ve düşmanlığı tahrik ederek Dünyada barış, huzur ve siyasi istikrarın sağlanamayacağı anlaşılmalıdır. Ancak, dünü unutmamak da gerekir. Bosna’da bunun acı örneklerini gördük. Sırplarca ilk bombalanan binaların biri de kütüphaneydi. 200.000 kitap burada telef olmuştur. 250.000 kişi şehit düşmüş, birçok kayıplar verilmiştir. Birçok kadının ırzına geçilmiş, doğuma zorlanmıştır. Dağ, tepe ve statlar mezarlığa dönüşmüştür. Mezar taşlarının çoğunda yer alan ay-yıldızın Anadolu’ya mesajı vardır.


Mahkeme sırasında intihar ettiği iddia edilen katil Miloseviç’in “Ben, Bosna Nehri Vadisi’nde Türkleri durdurmasaydım; Paris kapılarına kadar gelir Kosova’da yaptıklarını yaparlardı” şeklindeki cümleleri hâlâ canlıdır. Gözü dönmüş işkenceci Sırp militanların Bosnalılara “Türk annenize …” şeklinde küfretmeleri de unutulmamıştır. Gayrimüslimlerin Müslüman olduğunda Türk olarak tanımlanması da Balkanlardaki gerçektir. Bazı Hıristiyan din adamlarının Bosna Harbinin sonlarına doğru Müslüman çocukların üç parmağının kesilip canilerin ceplerinde saklanmasının onları koruyacağını söyledikleri de bilinmektedir. Şövalye olmak (vites) bunu gerektiriyordu. Sebrenitza’da şehit edilen 8.000’den fazla Müslümandan kurşuna dizilenlere “Anavatana (Türkiye’ye) yönünüzü döndürün” komutunun verilmesi düşündürücüdür.


Bosna’nın milli sembolü olan zambak (lilan) yapraklarıyla dolu bayrağı değiştirilmiş, bir çizgiyle sarı ve mavi ayrılmış, araya da yıldızlar konmuştur. Böylece Bosna tarihinin Osmanlıyla başlatılmaması gerektiği ve Bosnalıların zorla Müslümanlaştırıldığı hakareti yapılabilmiştir. Sözde dost ve müttefiklerimiz, kendi çıkarlarına uygun her senaryoyu uygulamaktadır. Lübnan’da, Irak’ta ve diğer bazı bölgelerde mezhep ve etnik çatışmaları körükleyerek oralara egemen olmak isteyenler, yarın yeni Bosna facialarına da sebep olabilirler.


Yayınlarında Hz. Muhammed’e saygısızlık yapan Vatikan, Hırvatları maddi ve manevi destekleyerek rolünü oynamakta, Türkiye’de ise; ılımlı İslâm oyunlarından bir şeyler beklemektedir. Sırplar, arkalarına Rusya’yı ve hatta ABD’yi almışlardır. Bizim bazı Dışişleri görevlilerimiz ise; Bosna-Türkiye kardeşliğinin olamayacağını, ancak dost olabileceğimizi ifade edebilmişlerdir. Balkanlarda İran ve Suudi Arabistan bizden daha faaldir. Türkiye’yi temsilden uzak bazılarının belirli görevlerde ısrarla tutulmasını anlayamıyoruz. Ülkesinin misyonunu fark edemeyen, o heyecan ve hizmet aşkını içinde taşıyamayanlardan gerekli hizmet de beklenemez.


Anma toplantısına bizleri davet eden Bosna-Türkiye Kardeşlik Derneği’ne, ilgi gösteren aydın kuruluşlarına, siyasilere ve belediye başkanlarına teşekkürü borç bilir; Bosna’da şehit düşen kardeşlerimizi rahmet ve saygıyla anarız.       

Mobbing

0

Mobbing  Nedir?


Mobbingin tam Türkçe karşılığı yoktur. Ama dilimizde yıldırma, psikolojik taciz, duygusal linç, psikolojik terör gibi anlamlarda kullanılmaktadır. İşyerinde duygusal linç dünya çapında bir olgudur. İtalya’da 1 milyon kişi, İsveç’te 154.000 kişi, ABD de ise çalışanların % 25’i mobbing mağduru olduğunu ifade etmektedirler. Ülkemizde ise konunun gerçek boyutları henüz bilinmemektedir.


Mobbing  Nasıl  Anlaşılır?


Mobbing duygusal bir saldırıdır. Kişi veya kişiler üzerinde sistematik bir baskı ahlak dışı olarak yapılarak, kurban işten ayrılmaya zorlanmaktadır. Genelde üst düzey yöneticiler tarafından uygulanır. Burada sistematik derken uzmanlar en az altı ay gibi bir süre öngörmektedirler. Anlık, stresten kaynaklanan sorunlar kastedilmemektedir. Bilerek, isteyerek, düzenli olarak yapılan aşağılamalar, yersiz suçlamalar kastedilmektedir.


Mobbing Saldırısına Uğrayan Potansiyeller?


Mobbinge maruz kalan kişilerin belli başlı özellikleri; göz alıcı güzellik ya da yakışıklılık, parlak bir kariyer (yüksek lisans, doktora, akıcı yabancı dil) farklı bir dil ve/veya ırk, üstün bir duygusal zeka yani, ilk bakışta fark edilecek bir özelliğiniz varsa maruz kalmaya potansiyelsinizdir.


Mobbinge Neden Olan Diğer Etmenler Nelerdir?


Bu bölümü iki kısımda inceleyelim. İlk olarak, tacizci neden mobbing yapar? Çünkü duygusal zekadan (kişinin kendi duygularını anlaması, empati kurabilmesi ve duygularını yaşamını zenginleştirecek biçimde düzenlemesi) yoksundur, korkaktır, etik değerlerden uzaktır. Aşırı kontrolcüdür ve iktidar açlığı çekmektedir. Diğeri ise, Mobbingin yapıldığı şirketin ortamı nasıldır? Bir defa şirket kültüründe mutlaka sorun vardır. Mesela, çalışanlar arasında sorumluluk duygusu  eksiktir. Şirkette aşırı stres vardır. İletişim eksikliği vardır. Aşırı rekabetçi bir ortam vardır. İş tanımları belirsizdir ve yetki ve sorumluluklar net değildir.


Mobbing  Türleri  Nelerdir?


Mobbing türlerini 5 ana başlıkta toplayabiliriz.



  • Çalışanın Kendisini Göstermesi ve İletişimi Engellenir: Kendini ifade etme fırsatı sınırlanır.
  • Kişinin Sosyal İlişkilerine Saldırılır: İnsanlar sizinle konuşmaz, izole edilirsiniz.
  • Kişinin İtibarına Saldırılır: Arkanızdan kötü konuşulup, alaya alınırsınız.
  • Kişinin Mesleki Konumuna Saldırı: Önemli görevler size verilmez, göreviniz kısıtlanır ve yeteneklerinizin altında görev verilir.
  • Kişinin Sağlığı Tehdit Edilir: Psikolojik ve fiziksel sağlığınız hedef alınır.

Mobbingin Sonuçları Nelerdir?


Maruz kalanlarda sinir bozuklukları, terleme, nefes zorlukları, iç daralması, gastrit, sindirim bozukluklar, uykusuzluk, kabus görme, sakatlıklar hatta intihara teşebbüslere kadar uzanmaktadır. Psikolojik maliyetlere ilaç, doktor, hastane masrafları,  sigorta primleri vs. ekonomik etkilerini kestirmek güçtür. Aileye olan etkisi, boşanmalar ve çocukların yaşadığı olumsuz etkilerdir. Kuruluşlara zararları ise, stres, düşük moral, hastalık izinlerinin artması, tazminatlar vs. çok yüksek boyutlara ulaşmaktadır. Sosyal boyutu ise acılarla iş hayatı sona eren kişi doktorlara taşınacak, özgüveni kaybolacak, sigara – alkol ve belki uyuşturucu alışkanlığı ortaya çıkabilecektir. Aile içi şiddet ve boşanmalar maalesef kaçınılmaz olabilir.


Peki Mobbing İle Nasıl Başa Çıkılır?


Her şeyden önce olayları bilinçli olarak analiz edeceğiz. Teşhis çok önemli. Bize ne yapılmaya çalışıldığını bilip ona göre hareket edeceğiz. Önce kurban olmayı reddedeceğiz. İşlerin düzeleceği konusunda iyimser düşünceler taşıyın. Size mobbing uygulayanla konuşun. Sonuç alamadıysanız durumu insanlara sunun. Sakin, kendinden emin, kararlı bir ses tonu ve vücut dilinizi kullanın. Merak etmeyin sandığınızdan daha dayanıklısınızdır. Unutmayın,  işkence kamplarında bile moralini iyi tutanlar ayakta kalabilmiştir. Daha başka, içsel konuşmalar yapın, duygularınızı ifade edin. Bunun için yazın. Duygularınızı kendinizden gizlemeyin. Üzüntü ve kederi oldu gibi yaşamak huzura kavuşabilmenin ilk adımıdır. Çalışma ortamınızı sevdiğiniz şeylerle süsleyin. Büyük yazarların insanların acılara dayanıklılığını ve ruh zenginliklerini anlatan kitaplar okuyun.  Eğer yine de çalışanlar söylediklerinizi ciddiye almıyor ve sizi umursamıyorlarsa “ İnsana saygısı olmayan bir kurumda daha fazla hizmet şansınızın kalmadığını, dolayısıyla istifa etmek istediğiniz ve yasal haklarınızı arayacağınızı” ifade edebilirsiniz. Bütün bunları doğru bir tavır ve üslüp ile söyleyebilmek yüksek özgüven ve yüksek bilinçle yakından ilgilidir.


Mobbinde Maruz Kalana Yakın Çevresinin Yapabileceği Yardım Nedir?  


Mobbinge maruz kalan kişiye ailesi ve arkadaşlarının verebileceği en önemli destek onu beden ve ruh bütünlüğü içinde dinlemektir. Özgüvenini tazelemelerine yardımcı olmaktır. Yürüyüşe çıkmak, sinemaya gitmek, çiçek göndermek, yemek ısmarlamak vs. kişinin yanında durmayı ifade etmenin en güzel yöntemlerindendir. Krizin uzadığı, eşlerden birisi sürekli dinlemekten bıktığı, çaresizliğin arttığı durumlarda uzman yardımı almak gerekebilir. Aşağıda mobbinge maruz kalan kişiye ne tür bir dil kullanmamız gerektiğini gösteren ifadeler vardır.
























HATALI İFADE DOĞRU İFADE

* Yardımcı olabilirsem beni ara.


* Yarın seni ararım.


* Çok karışık ve zor bir durum.


* Senin için en zor olan nedir?


* Ayrıl gitsin.


* Olayı doğru tanımlayalım.


* Bu işte seninde kusurun vardır.


* Sana nasıl yardımcı olabilirim?


* Güçlü olmalısın.


* Birlikte bir yol haritası çizelim.


* Artık bu konuyu kapatalım.


* İstediğin kadar konuşabiliriz.


Unutmayın sorunlar, problemler, krizler hayatımızın birer parçasıdır. Sakın olumsuzluğa kapılmayın. Ne kadar acı ve kötü durumda olursanız olun bu durumla baş edebileceğinize inanın. Biz inanıyoruz ki, Allah(c.c) kuluna gücünün üstünde bir yük yüklemez. Hayatta her zorluk bir fırsat, her fırsat bir zorluktur.


Saygılarımla.

Babacan’ın Konuşması ve Pembe İncili Kaftan

0

Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın Avrupa Parlamentosu’nda “Türkiye’de sadece Hıristiyan azınlık değil, Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorun yaşıyor” demesi bu hafta en çok konuşulan konuların başında geldi.


Bu söz farklı şekillerde değerlendirildi. AKP’ye yüklenmek için her fırsatı değerlendirenler, “Türkiye İslam’ın en rahat yaşandığı ülke. Babacan AP’da böyle konuşmakla zihninin arka planındaki şeriat özlemini dile getirdi” şeklinde yorumladı. Bu gruba Süleyman Demirel bile aynı kapsamda ve şiddette sözleriyle dâhil oldu.


Ak Parti taraftarı olan yazarların bazıları ise, bu sözlerin pek de yanlış olmamakla beraber, söylenecek yerin Avrupa Parlamentosu olmadığını ve hükümetin şikâyet değil, çözüm üretme makamı olduğunu hatırlattılar.


Bazı muhalifler konuyu, “Babacan’ın manifaturacılıktan, hiçbir devlet tecrübesi olmadan önce ekonomiden sorumlu bakan, daha sonra başmüzakereci ve dışişleri bakanlığına gelişi ile açıklanabilecek, tecrübesizliğe dayalı bir sürç ü lisan hadisesi olarak” açıklamaya çalıştı.


İktidar ve muhalefet arasında taraf olmadan, konuya farklı bir pencereden bakabilen Ömer Lütfi Mete, okuduğum yorumlar arasında en ilgimi çeken yazıyı yazdı:


Bu, ‘Haklısınız, benim devletim çok zavallıdır’ demekle eşdeğerdir. Orada verilecek tek cevap var: ‘Ne yüzle bizde Hıristiyan azınlıkların sorun yaşadığını söylüyorsunuz? Siz kendi içinizdeki Müslüman azınlıklara terörist muamelesi yapmıyor musunuz? Bizde hiçbir zaman Hıristiyanlar böyle bir muamele görmemiştir. Siz önce kendinize bakın!’ “Milli haysiyet terbiyesi” bu cevabı gerektirir! Lâkin neylersiniz ki Atatürk’ün ölümü ile bu terbiye âdeta yasaklanmıştır!”


“Milli haysiyet terbiyesi” ile ilgili İstiklal Harbimizin tarihini ve Mustafa Kemal Atatürk’ün hayat hikâyesini okursanız çok örnek bulabilirsiniz. “Şu Çılgın Türkler” kitabının bu kadar çok okunması “milli haysiyet terbiyesini” aktaran hatıralarla dolu olmasındandır.


Ben daha önceki yüzyıllardan bir hikâyeyi, “Pembe İncili Kaftan” ı hatırlıyor ve hatırlatıyorum. Ömer Seyfettin’in yazdığı ve II. Beyazıt zamanında Şah İsmail’e (İran’a) gönderilen bir elçinin hikâyesini anlatan “Pembe İncili Kaftan”, Türk devletini temsil makamında olan herkesin okuması ve ders alması gereken bir eser.


************************************************


Pembe İncili Kaftan Hikâyesi


Osmanlı ve Safevi devletleri arasında durum gergindir. Şah İsmail acımasız ve “elçiye zeval olmaz” ilkesini dinlemeyen bir zalim, mağrur ve küstah bir devlet başkanıdır. Gönderilecek Osmanlı elçisinin, Padişahın gururunu ve şerefini zedeleyecek her türlü söz ve eyleme canı pahasına da olsa cevap vermesi gerekmektedir.


Muhsin Çelebi adındaki devlet makamı kabul etmeyen, bilgili, cengâver ve normal hayatını ticaret yaparak sürdüren bir zat elçi olarak görevlendirilir. Bu görevi “hazineden bir pul dahi almamak, icap eden muhteşem takımlı atları, süslü hademeleri kendi parasıyla düzmek ve hatta Şah İsmail’in ömründe görmediği, servet değerindeki muhteşem bir elbise olan, ‘pembe incili kaftan’ı alıp giymek şartıyla” kabul eden Muhsin Çelebi, bu masraflar için bütün malvarlığını rehin vererek borçlanır.


Şah İsmail’in Osmanlı elçisini ayakta bekletmek için bırakınız bir şilte, bir seccade bile serdirmemesi üzerine, muhteşem ‘pembe incili kaftanı’ yere şilte gibi serip, üstüne oturan Muhsin Çelebi, eğilmeden bükülmeden, padişahının ve devletinin büyüklüğünü haykırarak görevini yapar ve kaftanı yerde bırakıp salondan çıkar.


Şahın emri üzerine tahtın önüne serili kaftan Türk elçisine yetiştirilir. Muhsin Çelebi, Şah’ın işiteceği yüksek bir sesle: “Onu size bırakıyorum. Sarayınızda büyük bir padişah elçisini oturtacak seccadeniz, şilteniz yok… Hem bir Türk yere serdiği şeyi bir daha arkasına koymaz… Bunu bilmiyor musunuz? der.


Devletini en güzel şekilde temsil eden Muhsin Çelebi “pembe incili kaftan”ı geri getiremediği için, rehin verdiği malvarlığını kaybeder ve fakir bir hayat yaşayarak ömrünü tamamlar.


**************************************


Biliyorum, herkesin Muhsin Çelebi veya Mustafa Kemal olmasını beklemek pek gerçekçi olmaz. Ancak kendi meselelerimizi kendimiz çözmek yerine dışarıda yakınmayı ve içişlerimizle ilgili olumsuz gelişmeleri dış destek alarak çözmek girişimlerini hoş karşılamamız beklenmesin.

Bir Toplum Nasıl Çökertilir?

0

Her toplumun kendine has değerleri vardır. Bu değerler bir toplumu tanıtan özelliklerdir.


Mesela Türk toplumunun belli başlı değerlerini ele aldığımızda bunları çalışkanlık, zorluklar karşısında birlik içerisinde olma, aile yapısının güçlülüğü, hangi şartta olursa olsun sadaka almaktan ziyade vermeye çalışma ve özellikle yabancıların bizler hakkında söylediği en belirgin özellik olan Türk kimliğine bağlılık şeklinde özetleyebiliriz.


Ancak bugüne baktığımızda bizi var eden bu değerlerimizin birer birer çökertildiğine şahit olmaktayız.


Nasıl mı?


Daha önceki yazımda bahsettiğim gibi artık uluslar arası arenada milletlerin birbirine hükmetme savaşı karşı tarafa benimsetilmek istenen “imajla” olmaktadır. Özellikle kitle iletişim araçları çizilen imajların halka alıştırılıp benimsetilmesinde çok mühim rol oynamaktadır.


Mesela ülkemizde uzun zamandır televizyonda bilgiden ziyade şansa dayalı yarışma programları yapılmakta ve bu programlar halk tarafından çok tutulmaktadır. Nitekim ülkemizde şans oyunlarının da gittikçe artış göstermesi halka ileride tabiri caizse kumarbaz olma yolunu açmaktadır.


Söz konusu programlar ve oyunlar uzun vadede toplumu kolaycılığa, bu durumun neticesi de ileride herhangi bir zorluk karşısında toplumu mücadeleden yoksun bir zafiyet içerisinde olmaya sevk edecektir.


Üretmekten ziyade tüketmeye yönelik bir politikanın güdüldüğü ülkemizde, bu politikanın bir neticesi olarak, maalesef tarihinde hiç görülmediği bir şekilde sadaka kültürü gelişmiştir. En son yapılan seçimlerde halkın % 47’sine yardım yapılması durumun vahametini göstermesi açısından önemlidir.


Bunun yanında son dönemde devlet politikasında üretimden kaynaklanan para akışından ziyade dünyadaki en yüksek faizi vererek para akışını sağlama yoluna gidilmesi ilerleyen zamanlarda üretim kaynaklarımıza el konulmasına sebebiyet verebilir. Dolayısıyla geçmişte Duyun-u Umumiye tecrübesini yaşamış bir millet olarak tekrar aynı hataya düşmemize neden olacak politikalardan kaçınmamız gerekmektedir.


Dışarıdan milletimizin en önemli özelliği olarak görülen “Türk kimliğine” bağlılık ise son dönemlerde en çok çökertilen değerlerimizin başında gelmektedir. “Ben Türküm” demek artık neredeyse cesaret isteyen bir konu haline gelmiştir.


Uzun zamandır milletimizin milli hassasiyet gösterdiği konular özellikle televizyonlardaki tartışma programlarında sık sık gündeme gelmektedir. Bunun neticesinde halkımız, konuşulmasına bile izin vermediği konulara önce “alıştırılmış”tır. Daha sonra bu alıştırılmışlık “tepkisizliği” getirmiştir. Tepkisizlik ise bir milletin zamanla adeta “modern köle” haline gelmesi demektir.


Netice itibariyle dünyadaki oyun kurucular tarafından çizilen imajlar toplumlara aynı yöntemlerle nüfuz ettirilmek istenmektedir. Anlaşılan o ki Türk toplumuna oyun kurucuların çizdiği imaj “kişiliksiz toplum” şeklindedir. Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın her köşesi için toplumumuzun güçlü bir kişilik sergilemesi gerekirken hızla kişiliksizliğe doğru gitmemiz ise tarihe “bir toplumun nasıl çökertildiğine örnek” teşkil ederek geçmemize neden olacaktır.


İyi haftalar!…

Kadim Mahallemiz ve “Mahalle Baskısı”

0

Çok zamandır eski mahallelerimiz hakkında bir yazı yazmak hep içimden geçiyordu. İlber Ortaylı hocanın “Osmanlı Toplumda Aile” isimli kitabını okuyunca bu isteğim iyice artmıştı. ‘Mahalle baskısı’ gibi bir takım içi doldurulmamış, yeni yetme anlam örgüleriyle kirletildiğini ve rencide edildiğini düşündüğüm  “mahalle” kavramının kadim, canlı, sıcak ve samimi muhtevasıyla ilgili bir yazıyı kaleme alma arzum pek fazla ziyadeleşti. Bu konuda İlber hocanın kitabından yararlanarak kadim mahallemiz hakkında bazı kadim bilgileri sizlerle ve kendimle paylaşmak istedim.


Kadim mahalle bir içtimai kültürel birimdir. Sınıf ve statü farklılıklarının şekillendirmediği bir fiziki mekândır. Mesela bir paşanın konağının karşısında, basit bir evkaf kâtibinin aşı boyalı bir evi bulunurdu. İlmiye ricalinden bir efendinin kâşanesinin yanı başında, mahalle suyolcusunun kulübesi hiçbir aşağılık duygusuna kapılmadan yer alabilirdi pekâlâ. Mahalle sakinleri birbirleriyle her gün karşılaşır, etiket farklılıklarına rağmen muhatap olurlar, hallerini hatırlarını sorarlardı. Paşanın vekilharcı ile müderrisin damadı, suyolcu ile evkafın küçük kâtibi aynı kahvehanede hiçbir küçük görme ve görülme vehmine kapılmadan toplanıp görüşebilirlerdi. Mahalle toplumsal sınıflaşmaya göre biçimlenmemiş ve belirgin bir mekân farklılaşması yoktu mesela 19. Yüzyılın başlarına kadar. Geleneksel kadim mahallede dini farklılık hariç, dil ve etnik farklılık önemli değildi; devletin her sınıf ve bölgesinden insanlar belirli kurallar ve etiketler çerçevesinde birlikte yaşardı. 


Müslüman mahallelerini imamlar; gayri Müslim mahallerini ruhani reis ve cemaatin kocabaşı mülki ve beledi bir amir olan kadının mahalle düzeyindeki temsilci olarak yönetirlerdi. İmam, doğum, ölüm gibi nüfus kayıtlarını tutardı. Bir kimsenin mahalleye yerleşebilmesi için mahalle sakinlerinden birinin ve imamın kefaleti gerekliydi. Dolayısıyla imam, zincirleme olarak bütün mahalle halkının kefili olurdu.  Böylece sosyal kontrol mekanizması oluşurdu.


Mahallede zengin ve fakir bir arada yaşarlar, mahalle sakinleri birbirlerinden sorumlu olurdu. İnsanlar mahallenin gözünü ve kulağını üzerlerinde hissederlerdi. Evlerin ince duvarları dışarısını duymayacağı bir sesle konuşmayı icap ettirir ve hane halkı mahalle halkına göre yaşardı. Mahalle insanların zor zamanlarında da, iyi zamanlarında da ailenin içinde bireyin yanı başında olduğu ferdi denetleyen bir çevredir.


Mahalle bir sosyal birim, bir dayanışma muhitidir. Mahalle, aile ile organik bir bağ içindeydi. Doğum, evlenme ve ölüm mahalleyi ortaklaşa ilgilendiren ve dayanışmaya sevk eden olaylardır. Ferdin, evliliğinde, ölümünde, şahidi mahalle halkıdır ve hayatın bu üç safhası o sayede meşrulaşırdı. Çocuk mahalleli tarafından kutsanırdı. Loğusa evini bütün mahalle kadınıyla çoluk çocuk doldurur doldurur boşaltırdı. Çocuk bütün mahalleli arasında büyürdü. Mahalle halkıyla çocuk arasında “amca”, “teyze”, “abla” ve “ağabey” gibi yakınlaştırıcı dört hitapla ilişki kurulurdu.


Mahalleli çocukların zekâsını, öğretmenlerin gayretini takip ederdi. Okuma yazma söken çocuğu, okulun kalfası okuma yazmayı öğrendiğini göstermek için cüz kesesini boynuna tersine asar, elinden tutarak çarşıdan geçirir ve evine götürürdü. Küçük okumuş “Maşallah, Allah zihin açıklığı versin” duaları arasında çarşıdan geçerdi. Esnaf bir elinde maşrapa, “küçük efendi sular seller gibi okumuş” diyerekten, çocuğun ardından su dökerdi.


Okulda ne olduğunu herkesin bildiği gibi; evlerde neler olur herkes bilirdi. Düğün dernek bütün mahallenindir, el emeği göz nuru çeyizin hazırlanmasına, düğün hizmetlerine de herkes katılırdı. Hastalıkta hiç kimse kendi başına kalmazdı. Herkesin asgari bir yardım ve destek göreceği bir yer vardı. Hiç kimsenin cenazesi ortada kalmazdı.  Cenazeyi mahalleli kaldırır, komşular cenaze evine üç gün yemek taşırdı.( Ortaylı, İlber, Osmanlı Toplumunda Aile, 7. Baskı, Pan Yayıncılık, İstanbul 2006; Osmanlıyı Yeniden Keşfetmek, 20. Baskı, Timaş, İstanbul 2007).


Kadim mahallede, modern zaman hastalığı olan bencillik ve bireysellik yoktur. Bu mahallede komşuluk, hastalıkta, hırsızlıkta, ihtiyaçta sigorta görüyordu. Kadim mahallede, sosyal kontrol mekanizması herkes ve her şey üzerinde işliyordu. Mahalleli, mahalle ile ilintili her şeyi “Bizim mahallenin…” diye başlayan, kolektif bir aidiyet ve sahiplenme duygusunu ifade eden cümlelerle dile getirirdi.


Maalesef bu gün birtakım dramatik olaylar yaşanıyor günümüz mahallesinde, evladın ana-babayı katletmesi gibi. “Mahalle baskısı” yerine, bunların sorgulanması gerekir. Geleneksel aile değerlerimizden iyice uzaklaşan veya uzaklaştırılan  ve yine sosyal kontrolün, sahiplenmenin ve aidiyet duygulanın giderek zayıfladığı mahalle kültürünün nelere mal olduğunun iyi hesaplanıp saygı değer okur yazarlarımız (!) tarafından köşelerinde milletimize anlatılsa çok daha iyi olur kanısındayım. 


Ben nostalji yapmak istemiyorum, ama geriye bakıyorum “gittiğimiz yolda en doğruyu mu yapıyoruz diye sormamız gerekir” diye düşünüyorum dostlarım. Sosyal mühendislerimizin nerede hata yaptıklarını iyi düşünse yerinde olur diyorum.


Mahalle baskısını değil de, değerleriyle kaybettiğimiz mahalleyi yeniden nasıl oluşturabiliriz bunu tartışalım hep birlikte.

Engelli Olan Hangimiz?

0

Lütfen bana kızmayın. Hepimiz engelliyiz, özürlüyüz. Bu satırların yazarı da bu satırları okuyan kadar engelli. Engelli olmak, insan olmakla başlıyor. Geçen hafta Engelliler Haftası’ydı. Engelsizler engellileri teselli ettiler, onlara nutuk attılar. Engelsizler, vicdan borçlarını ödediler; ama sözde engelsizlerin, engellilerden daha engelli olduğu gözlerden kaçırıldı.


Bir tarihte bedensel engellilerin katıldığı yüz metre koşusu yapılır. Koşu başlatılır, birkaç saniye sonra engellilerden biri düşer, ağlamaya başlar. Onun ağlamasına dayanamayan diğer engelli geri döner, onu teselli eder. O da ağlar. Diğerleri bu tabloya dayanamaz, hep birden geri dönerler ve ağlayan arkadaşlarını önce teskin ederler, sonra omuzlarına alarak birkaç dakika sonra varış çizgisine grup halinde ulaşırlar. Yarışı seyredenler, bu hareketinden dolayı engellileri dakikalarca alkışlarlar.


Engelsiz biri olarak, siz olsaydınız böyle bir yarışta ne yapardınız. Düşüne bir tekme de siz vururdunuz, demeyeceğim; ama onu görmezden geleceğinize, yarışı birincilikle bitirmek isteyeceğinize eminim. Ben böyle yapardım. Şimdi kim engelli? Onlar bedensel engelli. Benim engelim ya da sizin engeliniz nerede? Engel, kafalarda, yüreklerde olmasın. Kafasında ve yüreğinde engel olanlar için de özel bir hafta, belki de yıl lazım.


Öğretmenliğimin ikinci yılında bir öğrencim oldu. Adı: Osman. Gözleri görmüyordu. Edebiyat notu, onluk not sisteminde ya dokuz ya on olurdu. Lise derslerinin dışında ek ders almadı, üniversite sınavlarına ilk girişte hukuk fakültesini kazandı. Engeli olmayan öğrencilerin çoğu o yıl üniversiteye giremediler. Osman, eminim, şimdi başarılı bir hukukçu olarak bir yerlerde görev yapıyordur.


Yüreğinde engel olanların, bedensel engelliler üzerindeki tahakkümünün bir haksızlık, adaletsizlik olduğunu düşünüyorum. Siyasal, sosyal olayları nedense hep onlar biçimlendiriyorlar. Vicdan freninden yoksun bu özürlüler, sadist duygularını acımasızca tatmin ediyorlar. Bitmeyen bir iştiha, kişiyi kör, sağır eden ideolojik takıntılar, megalomanlığın verdiği bencillik, onların kendi engellerini görmelerini de engelliyor. Yok, sayılan bir engel de tedaviyi reddediyor. Gerçek anlamda tedavisi gereken engel grubu hangisi?


Bedensel açıdan baktığımızda, görmeye, işitmeye, konuşmaya, yürümeye dayalı pek çok engelli türümüz var. Bunlar için hayatı kolaylaştırıcı tedbirler almalıyız. Bunlara uygun protezler geliştirmeli, işler üretmeli, yollar yapmalıyız. Buna bir itiraz yok. Bunları yapmak hem kişilerin hem devletin görevi olmalı. Buna bağlı sosyal politikalar uygulanmalı. Peki, komşusu açken tok yatanların, gördüğü ideolojik temelli halüsinasyonları gerçek zannederek kendinden farklı düşünen ve yaşayanların düşünce ve yaşam tarzına müdahale edenlerin, hiç ölmeyecekmiş gibi sürekli biriktirenlerin, “Her şey benim varlığımla değerlidir.” diyerek jakoben gözlüğü takanların, dünya görüşünü doğru ve güzelden nefret etmeye endeksleyenlerin engelini nasıl kaldıracağız? Bu özürleri ve özürlüleri nasıl tedavi edeceğiz, bunlara hangi protezleri kullanacağız?


Bedenimiz, ruh sağlığımız, sorumlu olduğumuz çocuklarımız, işimiz, birlikte yaşadığımız sosyal çevremiz bize birer emanet. Bu değerleri hem yaşatmak hem korumak hem de onlara gelecek zararlara karşı tedbir almak zorundayız. Bizde bu hassasiyet yoksa biz özürlüyüz, engelliyiz. Yapılacak iş, dürüstçe davranıp teşhisimizi koymak. Doğru tedavi için, doğru teşhis, şart. Teşhisten utanmamak, dürüstlükten ayrılmamak gerek. Niyet iyi olursa bütün engeller düz olur, iş kolaylaşır. Bu tedavi, şüphesiz, eğitimle olur. Eğitim de evin en küçüğünden değil, en büyüğünden başlamalı. Yoksa beyhude bir uğraş olur.


Önce kendimi, sonra bedensel engellilere bir hafta ayıranları, gelecek güzel günler için “Sürekli Engelliler Yılı” ilan etmeye davet ediyorum.