15.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1361

Atatürk ve Din

0

Atatürk’ü doğru anlamak ve istismar etmemek için O’nu bilinip de söylenilmeyen yönleriyle ele almak gerekir düşüncesiyle bu yazıyı yazıyorum.


Atatürk Osmanlı Devletinde Osmanlı vatandaşı olarak dünyaya gözlerini açtı. Osmanlı okullarında eğitim-öğretimini tamamladı. Osmanlı kültürüyle yoğruldu. Nihayet orduda görev aldığında her subay gibi oda dinini diyanetini bilen, vatanını, milletini seven bir Osmanlı subaydı. Çünkü Osmanlı eğitimi dinden bağımsız değildi.


Atatürk dini bilmekle beraber dinin toplum üzerindeki etkisini, vatan savunmasındaki rolünü de en iyi bilenlerden birisi idi.


Balkanlarda, Trablusgarp ta, Yemen’de, Çanakkale de, Anafartalar’da, Sakarya’da ve nihayet İstiklal Savaşı’nda dinin toplum üzerinde etkisini bizzat yaşayarak görmüş bir Osmanlı komutanıydı.


Bu vesile ile şunu da belirtmek gerekir ki Osmanlı hakikaten hatalarıyla beraber muazzam bir devletti. Çöküş döneminde Mustafa Kemal’i Fevzi Çakmak’ı, Kazım Karabekir’i, Rauf Orbay ve Ali Fuat Cebesoy gibi dünya çapında asker ve devlet adamlarıyla beraber Mehmet Akif Ersoy, Elmalılı Hamdi Yazır gibi şair ve din âlimleri yetiştirmiştir.


Dikkat edecek olursak bugün övündüğümüz bu değerleri biz yetiştirmedik. Onlar Osmanlı’nın yetiştirmiş olduğu dünya çapında insanlardır. Bizim de iftihar kaynağımızdır. Onlar Osmanlı’nın bize armağanıdır.


Onlar çöken imparatorluk enkazından yeni bir devlet; Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlardır ama biz onlarla övünmek ve onları,  istismar etmekten başka bir iş yapamamışız.  T.C’nin kuruluşundan bu yana M. Kemal, Fevzi Çakmak vb. ayarında bir komutan, M. Akif Ersoy seviyesinde bir şair, Elmalılı Hamdi Yazır düzeyinde bir din âlimi yetiştirebildik mi? Ben bilmiyorum, yanılmayı da çok isterim.


T.C kurulduktan sonra Atatürk’ün girişimiyle 3 Mart 1924’te Diyanet işleri başkanlığı kurulmuştur. Atatürk dinin birey ve toplum açısından önemini iyi bilen bir devlet adamıydı. Bu sebeple diyanet işleri başkanlığını kurdurdu. Dini hizmetleri D.İ başkanlığı vasıtasıyla tek elden yürütülecek illerde ilçelerde müftülükler aracılığı ile teşkilatlanacak vaizler ve imamlar aracılığı ile halk dinini doğru olarak öğrenme ve yaşama imkânına sahip olacaktır.


Atatürk D.İ Başkanlığı görevine ilk olarak Ankara müftüsü Rıfat Börekçiyi atamıştır. Anayasanın 136. maddesinde belirtildiği gibi D.İ Başkanlığı İslam dininin inanç, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek toplumu din konusunda aydınlatmakla görevlendirilmiştir.


Atatürk dine önem veren bir liderdi. Halkında dinini öğrenmesini istiyordu. Bunun için dini eserlerin halka ulaşmasında büyük önem vermiştir.


Bunlardan ilki Kuran-ı Kerim’in Türkçe meal ve Tefsirinin yapılmasıdır. Atatürk halkımızın Kuran’ı yeterince tanımadığı görüşünde idi. Bir sözünde Türkler dinin ne olduğunu bilmiyor bunun için Kuran Türkçeye tercüme edilmelidir. Atatürk bu konuda ki görüşlerini 21 Şubat 1925 tarihinde TBMM de D.İ Başkanlığı bütçesi görüşülürken dile getirmiş. O’nun girişimleri sonucu bu oturumda Tefsir-Meal çalışmaları ile hadis kitaplarının dilimize kazandırılması için D.İ başkanlığı bütçesine 20.000 lira ek ödenek konulması kararlaştırılmıştır.


Mecliste alınan karar gereğince Kuran-ı Kerim’in tercüme(meal) görevi Mehmet Akif Ersoy’a, Tefsir görevi de Elmalılı Hamdi Yazır’a verilmiştir. M. Akif Ersoy mazeret belirterek bu görevden çekilince Meal ve Tefsir görevi Hamdi Yazır’a verilmiştir. O yoğun ve titiz bir çalışma sonucunda Hak dini Kuran Dili isimli Meal ve Tefsiri yazmıştır.


Günümüzde, ülkemizde ve İslam âleminde en gözde tefsirlerinden bir tanesidir. Atatürk Halk dinini öğrensin ve yaşasın diye Kuran tefsiri yazdırıyor. Günümüzde Atatürkçü olduğunu iddia eden insanlar ne ile uğraşıyorlar?


Atatürk’ü seven ve Atatürkçü olduğunu iddia eden her insan Atatürk’ün hatırına bu tefsiri ( Hak dini Kuran dili ) evlerine almalı ve okumalı gereğince de amel etmelidirler. Çünkü bu tefsiri Atatürk bunun için yazdırmıştır.


Aynı şekilde hadislerinde Türkçeye kazandırılmasına büyük önem vermiş Kütübü sitte ( Altı meşhur hadis kitabı )’nın birinci kitabı olan sahihi Buhari’yi Türkçeye kazandırma görevini Babanzade Ahmet Naim Bey’e vermiştir.


O’nun ömrü bu iş için yetmeyince Profesör Kamil Miras Bey bu görevi tamamlamıştır. Atatürk’ün girişimleri sonucu dilimize kazandırılan bu hadis kitabını Atatürk’ü seven ve O’nun izinde olduğunu iddia eden bütün insanlara tavsiye ederim. O’nun hatırına O’nu sevenlerin kütüphanelerinde bu hadis kitabı olmalı ve okunmalıdır.


Halkın dinini öğrenmesinde ve çeşitli konular hakkında bilgilenmesinde önemli bir rol oynayan hutbelerinde nasihat bölümlerinin Türkçe okutulmasına da öncülük etmiştir.


1 Mart 1922 de meclisin üçüncü toplantısının açılışında bu konuyu dile getirmiştir.  7 Şubat 1923 günü Balıkesir Zağanos Paşa Camii’nde bir hutbe okumuştur.  O’nun hutbesinden 1–2 paragraf ile yazımı bitirmek istiyorum.


“Ey millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah’ın selameti sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamber efendimiz Hazretleri Cenab-ı Hak tarafından insanlara dini hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizamı hepimizin bildiği gibi Kuran-ı Azımüşşandaki açık ve kesin hükümlerdir.


İnsanlara manevi mutluluk vermiş olan dinimiz, son dindir. Mükemmel dindir. Çünkü dinimiz: Akla, mantığa ve gerçeklere tamamen uymakta ve uygun gelmektedir. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere uymasa idi bununla diğer tabiat kanunları arasında zıtlık olması gerekirdi. Çünkü bütün tabiat kanunlarını yapan Cenab_ı Hak’tır.”


Bu ve benzeri ifadeleri sıralamak mümkün ama ben bunların bile Atatürk’ün dine ve dindarlara bakış açısını göstermesi açısından yeterince aydınlatıcı olduğu kanaatindeyim.


Atatürk’ü, Fevzi Çakmak’ı, Kazım Karabekir vb. komutanları M. Akif Ersoy gibi bir şair, Hamdi Yazır gibi din âlimleri yetiştiren Osmanlıyı saygı ve hürmetle anıyorum. Hepsinin ruhları şad makamları cennet olsun.


Cenab-ı Hak ülkemizi, İslam âlemini ve tüm insanlığı her türlü sıkıntı ve musibetlerden muhafaza eylesin.


Huzur, mutlu ve aydınlık yarınlarda buluşmak dileğiyle.

İletişimi Kolaylaştıralım: Amerikan Yerlilerinin Konuşma Dili

0

İnsan ruhunun en derin ihtiyaçlarından biri anlaşılmaktır. Bu ihtiyaç karşılandıktan sonra, kişi problem çözmeye kayabilir. Bu ihtiyaç karşılanmazsa ego mücadelesi ortaya çıkar. Kimi zaman çekişme hatta şiddet patlak verebilir.


Yerli Amerikan Yönetiminin yüzyıllar boyunca ayrılmaz bir parçası olan Konuşma Sopası, yaklaşık bir buçuk metre uzunluğundadır. (Benjamin Franklin (1706 – 1790) yerli şefler tarafından Konuşma Sopasının ardında yatan fikirler hakkında eğitilenlerdendir). Konuşma Sopası en etkili iletişim araçlarından biridir. Görüş farkları olan insanların karşılıklı saygı yoluyla nasıl birilerini anlamaya başladıklarını gösterir.


Konuşma Sopasının ardında yatan kuram şöyledir: İnsanlar her bir araya geldiğinde, Konuşma Sopası ortaya çıkartılır. Yalnız Konuşma Sopasını elinde bulunduran kişinin konuşmasına izin verilir. Konuşma Sopası sizde olduğu sürece, anlaşıldığınıza ikna olana kadar yalnız siz konuşabilirsiniz. Diğerlerinin anlatmak istediklerini, kendi savlarını, aynı ya da karşı yöndeki fikirlerini belirtmelerine izin yoktur. Ancak sizi anlamaya çalışır, sonra da anladıklarını açıkça ifade edebilirler.


Anlaşıldığınızı hisseder hissetmez, göreviniz Konuşma Sopasını sıradaki kişiye vermek, sonra da onun anlaşıldığını hissetmesini sağlamaya çalışmaktır. O kendi demek istediğini anlatırken, gerçekten anlaşıldığını hissedene kadar onu dinlemek, ne anladığınızı yeniden ifade etmek ve onunla empati kurmak zorundasınız. Her taraf anlaşıldığını hissettiğinde negatif enerji dağılır, çekişme yok olup gider, karşılıklı saygı gelişir.


Çoğu kimse bu süreci kabul etmekte duraksayabilir, biraz sıkıcı, hatta çocukça görüyor olabilir. Ama iletişime öyle bir özdenetim ve olgunluk getiriyor ki çok etkili bir yöntem olduğunu söyleyebilirim.


Elinizde gerçekten fiziksel bir çubuk olduğunda çok dikkat çekeceğinize kuşku yok. Ama illa gerçek bir Konuşma Sopasına ihtiyacınız yok. Bir kalem ya da tebeşir gibi konuşan kişinin ancak anlaşıldığını hissettiğinde başkasına vereceği, sorumluluğu fiziksel olarak konuşana aktaran elle tutulur herhangi bir şey de kullanabilirsiniz. Önemli olan hiç kimse öteki “ Anlaşıldığımı hissediyorum” diyene kadar kendi fikrini savunmamasıdır.


İletişim sorunlarının yüzde doksandan fazlası sözcükleri tanımlama ve verileri yorumlama biçimimizden kaynaklanır. İki kişi birbirini gerçek empatiyle dinlediğinde bu sorunlar kaybolur. Bunun nedeni, diğerinin değerlendirme çerçevesinde dinlemesidir.


Unutmayın, anlamak aynı fikirde olmak demek değildir. Sadece karşınızdaki kişinin gözünden, onun kalbiyle, zihniyle ve ruhuyla görebilmektir.


Saygılarımla.

Hangi Demokrasi?

0

Türkçe, kültürümüzün temel direklerinden birisidir ve bizim ses bayrağımızdır. Çoğu zaman Türk olmaktan, Cumhuriyetçi ve Atatürkçü olmaktan bahsederiz; ama Türkçe’yi ikinci plâna atarız, ona yeterince değer vermeyiz. Nasıl olsa o, bizimdir. Akademik hayatta yükselmede Türkçe’yi geri plâna atarız. Meselâ; doçentlik sınavlarında adayların eserleri arasında Türkçe kitap, makale varsa; bunlar son derece düşük puan alır. Ne yazıp yazmadığına ve kaliteye değil; yabancı dille yazıp yazmadığına bakarız. Türkçe dışında televizyon yayını yapmayı demokratikleşme zannederiz. Hele emir Brüksel’den gelirse; önünde hiçbir şey duramaz.


Bir ara Gagavuzya’daki üniversitede Türkçe Bölümü’nün ilgisizlik dolayısıyla kapatılması, din adamı ihtiyacının da Ortodoks Yunanistan’dan karşılanması yanlışı çoğumuzun dikkatini bile çekmemiştir. Çünkü; Türkçe zaten bizimdir. Üniversitelerimiz milletlerarası toplantılar yapar; ama bez afiş ve ilânlarda toplantının tanıtımı sadece İngilizce yapılır. Aslında, kendi kendimize saygımız yoktur.


Son günlerde Türkiye’de Almanca eğitim öğretim yapan bir üniversitenin açılması gündemdedir. Aslında, Almanca bilim dili olmaktan oldukça uzaklaşmıştır. Anlaşılan bu üniversite Almanya’nın insangücü arz ve talep tablosuna göre şekillendirilecek ve oraya hizmet verecek.


Bunlar konuşulurken acaba Almanya’da durum nasıl? Alman dostlarımız,
Almanya’daki TC vatandaşları veya çift vatandaşlığa geçenler hesaba katılarak Türkçe ve Almanca eğitim öğretim yapacak bir üniversite çalışması var mı? Almanca öğreten Goethe Enstitüsü gibi Türkçe öğretiminde uzmanlaşan bir Ahmet Yesevi veya Yunus Emre Enstitüsü var mı? Din derslerinde Müslüman çocuklara Hıristiyan Alman hocalar Almancalarını geliştirmek amacıyla derse girmiyor mu? Acaba Türkçe derslerine karşı Türk veliler ve öğrencilerdeki ilgisizlik sadece onlardan mı kaynaklanıyor? Türkçe’nin karne notuyla sınıf geçmeye tesir eden bir ders olmamasında ısrar neden? İki dilli okul denemelerinde nasıl mesafe alındı? Almanya’da 0-20 yaş grubundaki çocuklarımızın büyük bölümü bugün yeterli bir eğitim ve öğretimden uzaktır. Bir kısmı okulu terk etmiştir. Vatandaşlarımız artık Almanya’da misafir olmaktan çoktan uzaklaşmışsa; o ülkenin ayrılmaz bir etnik parçası olmuşsa; bunların anadilleriyle eğitim öğretim hakları neden gözetilmez? Mütekabiliyet (karşılıklılık) diye bir prensip vardır. En azından buna uyulmak durumundadır. Almanların en son Berlin’de derslerde başarısız gençlere oturma izni vermeme kararı aldıklarını basından öğreniyoruz. Böyle bir insan hakları ihlâli ve ayrımcılık, milletlerarası antlaşmalara uyuyor mu?


Bütün bunların çözümü; adam gibi adam, devlet gibi devlet olmaya bağlıdır. Biz bunları içeride tartışmıyoruz. Tam tersine siyasette hırçınlaşma, Brüksel köleliği, hukuk devletini parti devletine çevirme, askeri darbeler yerine sivil darbeler yapma, basını kontrol altına alma, meclis dışı muhalefete geçit vermeme, kurumlar arası maça dönen üstünlük kavgaları, Cumhuriyeti dışlayan demokrasi anlayışı, anti-Türk ve devlet düşmanı eylemler gündemi meydana getiriyor. Ülke çıkarları, iktidarlara karşı korunur hale geliyor.


İşimize geldiği zaman demokrasi diyoruz, Anayasa Mahkemesi’nin kararını hukuki kabul etmiyoruz; diğer taraftan demokrasiyi amaç değil; araç  olarak kullanmaya çalışıyoruz. Bir siyasetçimizin dediği gibi; “Amacımıza ulaşana kadar demokrasiye bağlıyız” şeklinde demokrasiyi bir tramvay gibi görüp istediğimiz durakta ondan inilebileceğini zannediyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçiminde ortalığı toza dumana veriyoruz. Konuyu TBMM’nin değil de; sanki iktidar partisinin iç sorunu gibi ele alıyoruz. Ama, Anayasa Mahkemesi’nin kararı karşısında TBMM diyoruz. Olumlu ve olumsuz taraflarıyla milyonların katıldığı Cumhuriyet mitinglerini ideolojik olmakla suçluyor, devşirme ve hazır kıta olarak isimlendiriyoruz. Şehit cenazelerine katılanları yine “hazır kıtalar”, “terbiyesizler” olarak ve “tabut siyaseti” yapmakla suçluyoruz. Zaten yarım olan Yargı bağımsızlığını ortadan kaldırıcı beyanlar vererek Yargı’nın yerine geçiyoruz. Yargı mensuplarına hakarete varan suçlamalar yapıyoruz; hatta hedef gösteriyoruz. El altından bazı basın organlarının Yargı’nın görevini yüklenmesine göz yumuyoruz. Yargısız infazlara, siyasi linç girişimlerine fırsat veriyoruz. Şemdinli örneği, Elif Şafak davası ve çete suçlamaları demokrasi terbiyesi ile bağdaşmıyor.

Zafer Yorgunluğu Sendromu

0

“Alan aldı, giden gitti ah ile
Ölen öldü, kalan kaldı vah ile
Yaşanır mı bu zulümle, kahr ile
Asırlara sığmaz bizim derdimiz
Yetmez olduk kendimize kendimiz”


Bir zamanlar bir ‘Hasta Adam’ vardı. Fetih düşlerinin yağız atlarının seferlerinden sızan yorgunluk 1600’lü yıllarda (17.yy) önce Nezle – Duraklama, akabinde önemsenmeyip 1700’lü yıllarda ( 18.yy ) bu kez Grip – Gerileme, ilaç yerine yanlışlıkla fare zehiri ( Tanzimat F. ) içmesiyle birlikte ve gitgide ağrırlaşarak 1800’lü yıllarda (19.yy) Zatürre – Dağılma aşamalarını yaşar ve nihayet 20.yy’ın başında da Mevta – Yıkılma merhalesiyle Rahmet – i Rahman’a kavuşur. Geride bir mezartaşı: Hüve’l – Baki O.D. (D – 1299, Ö – 1922).


Tarihin devlet kurma rekortmeni biziz. Bu da bizim varlık sebebimiz. Devrilen 7 asırlık çınarın köklerinden büyüyen o filizin tabelasında kalp içinde T.C. harflerini görebilirsiniz. Gözbebeğimiz gibi büyüttük, filizi başlarda. Sonra değişerek geliştik.


“Bize bir nazar oldu
Cumamız pazar oldu
Bize ne olduysa
Hep azar azar oldu”


Artık yine hasta bir toplum olduk. Temel’in büyük bir ciddiyetle ‘Hastayım dedum, dedum; inanmadunuz. E şimdi n’oldi?’ dediği bir köklü hastalık. Sâri mi, irsi mi; kronik mi, genetik mi; nükseden mi, sükseden mi bilmem ama Temel’in taşının yanı başındayız. Bu millet büyük millet, teşkilatçı millet de aynı zamanda asimile olma alışkanlığı da olan bir millet. ‘Hezeyan geldi mi mantık savuşurmuş.’ Türk Milleti de azmış, şaşırmış, işkembevi bir yaşama durmuş. Gâvurcasıyla; idealizm out, hedonizm in.


Milletler arasında tuz hükmündedir Türk Milleti. O da bozulunca vay dünyanın haline! Ad, Semud, Eyke, Medyen, A’malika ve Kadim Mısır geçiyor gözlerinin sinema şeridinden. Mu’tefike’ye gelince görüntü sabitleniyor. İşte bu bizimki.. Harman olmuşlar.. Acaba biz ?..


Biz değil miydik yeryüzünün tek kurtuluş ümidi? ‘Veliyyün Külli Mazlumin’ değil miydik biz? Ya şimdi ne haldeyiz?


“Nabzının devrini çağlar dinliyor.
Arz çığlık olmuş inliyor; nerelerdesin?
Bulutlar seni arıyor,
Yağmurlar yalvarıyor; nerelerdesin?”


Elverir ki bu çığlıklara kulak veresin. Ne ki kendi gölgenin içinde kaybolmuş gibisin. Oysa gözü olan teşhisi kor; toplum su katılmamış hasta. Ahlak ve kültür felaketzede misali yıllardır yasta. Ne yazık ki hasta, hastalığını asla ve kat’a kabul etmiyor. Ona sorsanız borsa grafik eğrisi doğruysa tasa yok.


Bilmenin beş kuruş etmediği bir ülkedeyiz. Ve erken öten horozlara madalya verilmiyor. Sonradan haklılığı da iade edilmiyor. Bir sosyolojik kırılma ve bir elektro – şok dalgası beklemekten başka şansımız yok.


Daha daha ne yapabiliriz? Sadece tufan hazırlığı. Harflerden, kelimelerden, kavramlardan, deyimlerden, düşüncelerden çatılmış bir gemi. En azından ruhun sığabileceği bir gemi.


Sular yükseliyormuş öyle mi?

Ekonomik kriz başladı mı?

0

Türkiye’de ekonomik durum endişe verici. Zaman zaman yazdığımız makro ekonomik verilerdeki bozulmanın sonuçlarını piyasada üretici, tüketici, ticaret erbabı veya işveren, çalışan olarak hissetmeyen kesim pek kalmadı.


Piyasalarda çok ciddi bir nakit sıkıntısı yaşanmakta. Vadesinde ödenmeyen senet ve karşılıksız çek miktarı çığ gibi büyümekte. Nice sağlam görünen şirketler iflas ederken, kapanan veya işçi azaltan işyerlerinin sayısındaki artış ürkütücü boyutta. İşsizlik denen bela büyümeye devam ediyor. Enflasyon adlı canavar ayağa kalkmakta.


Bu defa resmi rakamları vererek ispatlama kaygısı duymadan ifade edebiliyorum. Çünkü bu söylediğim tablo herkesin gözü önünde cereyan etmekte. Görmeyen ve dile getirmeyen sadece “bir kısım medya” değil, hiçbir dönemde olmadığı kadar iktidarın kontrolüne girmiş olan güdümlü medya.


Herkesin gözü kulağı borsada, dövizde, faizde. Nüfusun yüzde kaçı bu yatırım araçlarını kullanıyor bilmem ama herkes inanıyor ki bunlar iyiyse ekonomi tıkırında. Oysa Güngör Uras’ın çok beğendiğim ifadesiyle “Bizim piyasalar “Türkçe dublajlı yabancı film”e benziyor. Biz filmi “Türkçe” olarak Türkiye’de seyrediyoruz ama bu filmin konusu, yapımcıları, oyuncuları tümüyle yabancı.”  Çünkü artık Türkiye ekonomisinde hâkimiyet yabancılarda.


“Yüksek faiz-Düşük kur” uygulamasının çıkmaz sokak olduğunu, cari açığın çok tehlikeli boyutta olduğunu anlatanlar ya muhalif veya vesveseli olmakla suçlandılar. Artık mızrak çuvala sığmaz olmuş, bir yerlere batmakta.


Son altı ayda açlık sınırının altında maaş alan memurların oranı yüzde 28,4 ten, yüzde 42,5’ a çıkmış. Daha çok mutfakta aş yerine dert kaynamakta.


“Hazine geçen hafta yüzde 21.54 faizle borçlanabildi. Hâlbuki 2007’nin sonunda yüzde 16.21 faizle para bulabiliyordu.” Bunun anlamı şu: fakirden zengine, Türklerden yabancılara servet transferi hızlanarak devam etmekte.


“Faiz oranları yılsonuna kadar böyle devam ederse bütçeye 10 milyar YTL yük getireceği” hesaplanmış. Hükümet “faiz dışı fazla hedefini azaltarak 5-7 milyar YTL, GAP’a ve artırmayı düşündüğü diğer harcama kalemlerine para bulacaktı.” Bu para faiz artışına giderken hayaller bir başka bahara kalmakta.


Yüksek faizle de olsa yurtdışından kaynak bulmaya devam edebiliyoruz. (Geçen yılın ilk dört ayındaki 5.1 milyar dolarlık borçlanma bu yıl 15.5 milyar dolara yükselmiş.) Bu nedenle bu yıl beklenen büyüme rakamları, geçen yılın gerisinde ama tatmin edici (%4) oranda.


Yurt dışından kaynak bulmakta zorlandığımız an, ekonomik büyüme konusunda da kaygının başlayacağı nokta. Bu konuda da göstergeler, (Türkiye’nin özelleştirme portföyünün boşalması ve şirket evlilikleri potansiyelinin sonuna gelinmesinin de etkisiyle) yabancı sermaye girişlerinin, yılın ilk dört ayında, geçen yılın aynı dönemindekinin yarısı seviyesinde kaldığını göstermekte.


İlhan Kesici birkaç ay önceden uyarmıştı. “2008 sonuna doğru bir çığ gibi ekonomik kriz geliyor. Bu yıl Türkiye’yi hasta edecek olan bu kriz, gelecek yıl yatağa düşürecek.”


Hükümetin bu gidişi değiştirmek için ciddi bir rota değişikliği yapması ihtimali çok düşük. Çünkü çok acı bir reçetenin uygulanması gerekmekte.  Oysa hükümetin buna ne niyeti var, ne de artık mecali.


Vatandaş olarak bizlerin de gidişatı değiştirme imkânımız yok. O halde, bari gelen afetten en az zararla nasıl çıkarız hesabını yapalım. İlhan Kesici’ nin tavsiyesi mantıklı ama içimizi yakmakta: “Çare ayağını yorganına göre değil, yorganının yarısına göre uzatmakta.” Bu yakıcı uyarı, kısa bir süre içinde yorganımızın (varlıklarımızın) yarısının elden gidebileceği tehlikesine işaret etmekte.


Acaba “ekonomide gündüz akşama döndü, gece karanlığı yakındır” diyenlerin endişesi evham içinde olmaktan mı, yoksa bilim ve tecrübeden mi kaynaklanmakta?


Dilimde, gönlümde bir dua: Yarabbi “sen geceyi gündüze sokarsın, gündüzü geceye sokarsın. Ölüden diriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çıkarırsın.” Bizleri karanlıktan aydınlığa döndür. Kaybettiğimiz değerlerimize ve ümitlerimize kavuştur.


Peki, böyle bir durumda Türkiye’nin dikkati neyin üzerinde? Üniversiteli kızların başını kapattırmamak ile parti kapatmakta.

Bir Zulüm de Aysun Özbek’e

0

İlahi tecelli olsa gerek, Dünyanın her yerinde zulme maruz kalanlar, genellikle islamla anılan kişiler veya toplumlar olmuştur, oluyor, bu gidişle olacak ta. Bunda da layık olduğumuz yönetimlerle yönetilmemizin rolü büyük tabii. Malum yönetenlerin durmu yönetilenlerin durumu ile alakalıdır. Bu da “Neye layıksanız onunla yönetilirsiniz” ayeti kerime’siyle bildirilmiş bizlere.


Adı konmasada dünyada dinler savaşı kesintisiz sürmektedir. Bu doğrultuda Musevi ve Hıristiyan aleminin İslam alemine zulmü asırlardır sürüyor ve “Neden acaba” diye de sormuyoruz! sebep ortada.
Bu savaşın dünyada kaybedeni de hep müslümanlar olmaktadır. Çünkü biz savaşı sadece savaş alanlarında, savaş malzemeleriyle ve erkekçe olur diye bilmişiz. Oysa karşıdakiler her alanı, her malzemeyi savaş için başarıyla kullanmış ve kullanmaya da devam etmektedirler.


Bir dönem en güçlü silahları; İslam adına ürettikleri hurafeler olmuştur. Matbaaya 300 yıl geç kavuşmamızın sebebi de bize dayatılan ve bizim de gözü kapalı kabullendiğimiz hurafeler olmamış mıdır?


“Benim annem Cuma akşamları evi süpürmez, Çarşamba günleri tırnaklarını kesmez… Dahasını saymakla bitiremeyiz.”


Dedik ya herşeyi silah olarak kullanıyorlar; Dün dine hurefe sokmaktı vs. Bugün ise, tohumlar, böcekler, çocuk oyuncakları, tv yayınları ve daha önemlisi sunucular, yayın programcıları…


Adamlar anlamını, içeriğini tanımlamadığı, tanımlayamadığı ve kendileri kullanmadığı laiklik diye bir savaş makinası sokuşturmuşlar, tetiğini de bir takım sözde gazeteclerin eline tutuşturmuşlar, onlar da sahiplerine şirin görünmek adına sağa sola ateş edip duruyorlar. Hedef bulmaları hiç zor değil! Allah’a, dine, ibadete yakın olan herkes birer potansiyel hedeftir bunlar için.


Aysun ÖZBEK iyi bir voleybolcu.


İyi de; ismini, voleybol oyuncusu olduğunu kaç kişi biliyorduk ki?


Taki tetikçilerin atış alanına girene kadar.


Yani inancının önemli bir unsurunu yerine getirmeye karar verene kadar. Yani başını kapatmayı düşündüğünü söyleyene kadar.


Sen misin başını kapatmayı düşünen, işte oldun bir potansiyel hedef.


Kadıncağızı bi dövmedikleri kaldı.


Sayın sunucu; Bu karar kadıncağızın kişisel bir kararı değil midir? Sizin demokrasinizde kişilerin böyle bir özgürlüğü yok mudur?


Sayın sunucu(lar), eğer bu kadıncağız yaptığınız zulmün etkisinde kalıp ta kararından vazgeçerse, ki ummuyorum, yüklendiğiniz vebalın altında durumunuz ne olur?


Sizin demokrasi anlayışınız yara almaz mı?


İnandığınız demokrasi kişiye bu hakkı tanımıyorsa, bunun neresi demokrasidir?

Hayata Anlam Katmak

0

Öğrencilerim, bugünlerde serseri mayın gibiler. Sınav öncesi ruh haliyle ne dediklerini bilmiyorlar. Söylediklerinin çoğunu onaylamasam da normal karşılıyorum. Geçen gün konuştuğum öğrencimin ağzından şu cümleler çıktı: “Hocam, hayat çok anlamsız!” Teselli edebilmek adına, öğrencime bir şeyler söyledim. İnşallah ikna olmuş, motivasyonu artmıştır. Şimdi soruyorum: Gerçekten hayat anlamsız mı? Nasıl bir yaşantıyla hayat, anlamlı olur?


Yaşlı bilge, kendisine hayatın anlamını sorana: “Bunun cevabını verebilmem için önce seni sınavdan geçirmeliyim.” der. Adam, sınav olmayı kabul eder. Bilge kişi, adamdan, silme zeytinyağı doldurduğu kaşıktan bir damla yağ dökmemesi kaydıyla bütün bahçeyi dolaşmasını, yoksa sorusuna cevap vermeyeceğini söyler. Adam, bahçeyi turlayıp gelir. Bilge bakar: “Evet, kaşıktan yağ eksilmemiş, peki, bahçe nasıldı?” diye sorar. Adam, şaşkındır: “Ama ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki!” diye cevaplar soruyu. Bilge, bu defa: “Elinde yine yağ dolu kaşık olacak; ama bahçeyi iyi inceleyerek dön.” der. Bu turlamada bahçenin muhteşemliğini fark eden adam, döndüğünde bahçenin güzelliğini anlata anlata bitiremez. Ancak kaşıkta yağ kalmamıştır. Bilge kişi gülümser, şunları söyler:  “Hayat senin bakışınla anlam kazanır; ya sadece bir noktayı görürsün hayatın akıp gider sen onun farkına varmazsın. Ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın akıp giden zamanın anlam kazanır. Hayatın anlamı senin bakışlarında gizli.”


Yıllar önce tanıştığım, toptancılık yapan ve bütün gün kasanın başında oturan biri, prostat şüphesiyle hekime gittiğinde doktor kendisine, kumar oynayıp oynamadığını sorar. Kumarla hiç ilgisi olmayan o kişi doktora tepki verir. Doktor: “Ancak kumarbazlar kumar başından kalkamadıkları için uzun süre tuvalete gitmezler ve kendilerini bu kadar sıkıştırırlar.” der. Bu insanın hayatı yarı hücre, loş ortamda tükenmiştir. Masa ve kasayla doldurulmuş bir hayat! Sizce hayat mı?


Hayatı anlamlandırmak için, kendimizdeki, diğer insanlardaki, doğadaki güzellikleri fark etmeliyiz. Bu güzellikleri ne için kullanacağımızı bilmeliyiz. Kendimizdeki güzelliklerin esiri olmak da övüncünü duymak da mümkün. Yunan mitolojisindeki Nars, kendine hayrandır, güzelliği başına bela olur. Bunun için kendini beğenenlere “narsist” denir. Kişinin kendine ibret gözüyle bakması da bir yöntemdir. Her bakışta olağanüstü ahengi görerek şükretmek, kişinin kendi değerini bilmesi sonucuna götürür. Kişinin kendisiyle övünmesi, kendi değerini bilmesi amacına yönelikse bir ibadettir. Kişi, kendine bulunmayan; ancak kendisine zenginlik veren güzellikleri fark ederek de hayatını zenginleştirebilir. Bunları fark etmek için, haset, fesatlık, bencillik, cimrilik, megalomanlık gibi aşağılık duygulardan sıyrılmak gerekir. Bu duygular, bizim için birer at gözlüğüdür. At, kendisine takılan gözlükler yüzünden sadece adım atacağı birkaç metrelik mesafeyi görür.


Tesadüfler üzerine yaşam sürenler, ömürlerini heba etmişlerdir. Ancak hedef koyan kişi gideceği yeri ve ayrıldığı noktayı görür. Onun hayatının anlamı; yaptığı iş, yürüdüğü yol, ortaya koyduğu eser, keşfettiği sır, kavrayabildiği hakikat, idrak edip uygulamaya koyduğu eylem kadardır. Hedef varsa, yürürken düştüğümüz çukurun bile bir anlamı olur. Hedefsiz bir hayat, gerçekten pek bayat.


Büyük hedeflerimizin yanında yıllık, aylık, haftalık, günlük hedeflerimiz olmalı. Karnımızı doyururken yediğimiz ekmeği parçalamak gibi. Küçük hedefleri gerçekleştirmek, bize mutluluk, haz verir. Aldığımız her haz, büyük hedefe ulaşmak için hızımızı artırır. Bir öğrenci için, saygın kişi, ayrıcalıklı veya popüler mesleğe sahip olmak nihai hedefse, bunu sağlayan iyi bir üniversite bir alt hedeftir. Bu üniversiteye girmek için seçilecek alan, bu alanda başarılı olmak için alınacak dersler, işlenecek konular, çözülecek soru sayısı birer basamaktır. Bu basamakları tempolu şekilde aşmak, bizi hem hedefe ulaştırır hem hayata bağlar. Hayat, bu yolun yolcusu için artık anlamsız değildir.


Ömür, bir emanettir. Onu, kokuşturmaya, anlamsız kılmaya hakkımız yok. “Ben doğmadan ölmüşüm.” felsefesi, insan zihnindeki korkunç virüs. Bu virüsü besleyen her türlü gerçek ya da sanal ortamdan, kişilerden, düşüncelerden uzak durmalıyız. Her gün soralım kendimize: “Bugün, kendin ve başkaları için ne yaptın, hedefine ne kadar yaklaştın?”

Vatikanla İşbirliği ve Milli İrade

0

Aydınlar Ocaklarının 30. Şur’ası İnegöl Aydınlar Ocağımızın evsahipliğinde yapıldı. Şur’aya iştirakin  yüksek ve katkının da özlenen seviyede olduğu dikkat çekti. Şur’ayı düzenleyen İnegöl Ocağımızın yöneticilerine ve Başkan Sayın Hasan Ateşoğlu’na teşekkür ederiz.


Şur’alar Ocaklarımızı bir araya getiren kaynaştıran, durum değerlendirmesi yapma imkanı veren fırsatlardır.   Geniş bilgi; ülke ve dünya sorunlarıyla ilgili görüş ve tekliflerimizin yer aldığı sonuç bildirisinden elde edilebilir. (www.aydinlarocagi.org )


*                 *                 *


Geçenlerde Balkanlarda ve Bosna’da olup bitenleri yakından görme fırsatını elde etmiştik. Kosova’dan Bosna’ya kadar İslâm ve Türk düşmanlığı propagandası yürürlüktedir. Kosova’da hediye altın haçlar dağıtılmaktadır. Çağımızın irtica merkezi haline gelen Vatikan kaynaklı çirkin misyonerlik oyunları ve bu yolda yapılanları dikkatle izledik. Vatikan-ABD işbirliğini ibretle seyrettik. Bunlardan ders almak gerekir. Avrupa’da yükselen ırkçılık ve İslâm düşmanlığı, Türkiye karşıtlığı ile hilâl-haç mücadelesi körüklenmektedir. Orta Avrupa, yeni çalkantılara gebedir.


Türkiye’de çokkültürlülük ve farklılıkların kutsallaştırılması dayatılır ve yeni azınlıklar yaratılmaya çalışılırken; Bosna’daki dindaşlarımız Osmanlının devamı ve Türk oldukları için şehit ediliyordu. Bosna’da mahallelerin ve stadların Müslüman mezarlığı haline gelmiş olması düşündürücüdür.


Vatikan’la diyalog oyunlarına girenler, Papaya gönderdikleri mektupla “Papanın misyonuna ortak olmak isteyenler” kime hizmet etmektedirler? Bu tek taraflı ve İslâm’ı, Müslümanları devşirmeye dönük tezgâhlar, Bosna’da ve diğer bölgelerde şehit düşmüş her bir Müslümana hakarettir. Müslüman kanı dökenlerle, buna geniş destek olanlarla bir araya bile gelinmez. Papanın Türkiye ziyaretine karşı yapılan protestoların ne kadar haklı ve gerekli olduğu, Bosna ve Kosova görülünce daha iyi anlaşılmaktadır. Hiçbir din, kin, nefret ve düşmanlık tohumları ekilsin diye gönderilmemiştir. Ama, Vatikan herhalde bunun bir istisnasıdır.


Diyalog oyunlarının içinde olanlar, Türkçenin seçimlik ders olduğu ve çok az öğrenci tarafından seçildiği, sözde Türk okullarını öne çıkaranlar, Olimpiyat anlayışıyla bağdaşmayan  törenler yapıp kamuoyunu yanıltmak isteyenler fark edilmelidir. Türk okulunda Türkçe zorunlu ders olur. Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın okullarında olduğu gibi… Bunları aynı kefeye koymak ve gerçekleri örtmek bazı köşe yazarlarına hiç yakışmamıştır.


                            *                 *                 *


Son yıllarda Çanakkale Şehitliğine yapılan ziyaretler oldukça arttı. Türk tarihinin ihtişamını sergileyen Avrupa’ya insan hakları, hakça ve adil bir düzen götüren ecdadımızın öncülüğünü yapan mehter de sürekli öne çıkarılıyor.


Bunlardan mutlu olmamak mümkün değil. Ancak, son yıllarda verilen tavizler, şeref ve gurur kırıcı, utandırıcı gelişmeleri ve teslimiyetçiliği gördükçe; acaba bu artan şehitlik ziyaretleri ortak bir utancı gizlemek ve şehitlerden özür dilemek için mi yapılıyor sorusunu akla getiriyor.


                            *                 *                 *


Dışişleri Bakanının dışarıda yaptığı ve sadece Hıristiyanların değil; Müslümanların da Türkiye’de önemli sorunlarının bulunduğunu ifade eden beyanı çok çirkin olmuştur. Bazıları milli devlet ve Cumhuriyetle olan kavgalarına İslam’ı da bulaştırarak dışardan şefaat beklemektedirler. Kendi sorunları ülkemizdeki bütün Müslümanların sorunları değildir.


Türkiye’deki sorun; bazı siyasilerin demokrasiyi yıpratma, hukuk devleti yerine parti devleti kurma ve bir yerlerden rövanş alma sorunudur. Bu inat ve kavgacı üslup istikrarı zedelemektedir. Milli irade sadece sandık sonuçlarıyla ölçülemez. Sandıktan ülkeyi kimin yöneteceği sonucu çıkar ve buna da saygılı olunur. Ancak, milli iradenin daha kapsamlı bir yanı vardır ki; o da o devletin temel kuruluş felsefesine, devlet olma varlığına saygıdır ve bağlılıktır. Bu temeli yıpratmamaktır. İradenin milliliği asıl burada aranmalıdır.

İşletmelerde Liderliğin 4 Rolü

0

Neden işletmelerde liderlik niteliklerini ortaya koymak gerekir? Çünkü, dünya çok hızlı değişmektedir. Eskiden, bir devirden başka bir devire geçmek çok uzun zaman alırken şimdi ise değişim çok hızlı.


Yöneticiler önlerinde öngörülebilirlik alanı yaratmaya çalışırlar. Değişimin çok hızlı olduğu ortamlarda yönetici radara, teleskopa ihtiyaç duymaktadır. Günümüzde klasik yöneticilik metotları gereklidir ama bugün için yeterli değildir. Bunun üzerine bir şeyler koymak gerekmektedir. Bu nedenle liderlik çok önemlidir. Liderliğin 4 rolü derken burada mevki olarak liderliği kastetmiyorum. Mesela Gandi,  Mandela gibi liderleri kastediyorum. Bu 4 fonksiyon farklı uzmanlar tarafından yapılan araştırmalarla, sonuçta aynı ilkelere dayalı modellere ulaşmışlardır. İlkeleri tek tek incelemeye başlayalım.


1. Yön Belirleme (Yön Bulma)
2. Yön Birliği Sağlama
3. Yetkelendirme
4. Örnek Olma (Modelleme)


Yön Bulma: Lider yön belirlemeye çalışır. Yön bulma, yarardaş beklentilerini karşılayacak sorunları elde etmek için karşılıklı olarak değerlerin saptanması ve buradan hareketle misyon, vizyon ve stratejinin oluşturulmasıdır. Yani liderin –insanlara değer ve potansiyellerini, kendi kendilerine görebilecekleri kadar açık olarak ifade eden- yapması gereken benim şirketimin yönü ne olacak diye düşünecektir. Yön belirlemede yardımcı olan ilkeler ise şöyledir:


* Önce teşhis, sonra tedavi: İşin nedenine inmeden müdahale etmeyin. Ör: Başımız ağrıyor diye doktora gittik. Doktor nedenlerini belirlemeye çalışır. Yani nedenlerini ve ihtiyacı belirlemeye çalışır.


* Katılım yoksa bağlılıkta yoktur: Şirket çalışanlarının mutlu olmaları, kendilerini iyi hissetmeleri için şirketi sahiplenmeleriyle olur. Yönetici mümkün mertebe çalışanlarının fikrini almalı, yönetime ortak etmeli ve kararlara katmalıdır. Ancak böyle fikirlerinizi satabilirsiniz.


* Sonunu düşünerek işe başlayın: Yaptığınız her işte vurmak istediğiniz noktayı göz önünde bulundurun. Çalışanlarınızın da aynı noktaya bakmalarını sağlayın. Adeta olayları bir defa kafanızda bir defa da gerçek olarak yani, iki defa yaşayın.


Yön Birliği Nasıl Sağlanır? Burun, göz, alın hepsi birleşince tam oluyor değil mi? Çalışanlarımızın da değerleriyle şirketin değerleri uyuşmalıdır. Sistemin parçalarında aksaklık olmamalıdır. Yön birliğini sağlayabilmek için dikkat etmemiz gerekenler şunlardır:


* Süreçler: 4 tip süreç vardır. Karar süreçleri, iş süreçleri, bilgi süreçleri ve iletişim süreçleridir. Doğru şekilde belirlenmesi gerekir.


* Yapı: Her yapı her kuruluşta aynı olmaz. Aynı nüfus cüzdanı gibidir. Herkesinki farklıdır. Yalın olmalıdır. Özellikle iletişim ve karar süreçlerinde yalınlık çok önemlidir.


* Kararlar: Karara katılım sağlamak.


* Bilgi: Bilginin nasıl aktarılacağı.


* Ödüller: Ödül olmadan olmaz. Şampiyon olan takıma kupa vermemek gibi bir şeydir. Ödül olmadan çalışanlara, bu zaten senin işin denmez. Zaten şampiyonluğa oynuyorsunuz, kupaya ne gerek var demek gibi. Görünen, süreklilik arz edecek ödül olmalıdır. Yani çiçek gibi solan değil, askerlerin üzerinde taşıdığı küçük bröveler gibi kalıcı olmalıdır.


Yetkelendirme:  Liderlikte belki de en önemli konudur, özdenetim vermek. Yöneticiler yetkelendirirlerse kontrolü kaybedeceklerden korkarlar. Yeki ve yetkelendirme arasında şöyle bir fark vardır. Yetki verdiğiniz zaman kontrolü sizdedir. Yani ensesinde boza pişirebilirseniz. Yetkelendirme ise inisiyatif, sorumluluk ve özdenetim vermektir. O kişi ne zaman soracağını, ne zaman inisiyatif kullanacağını bilir.


Yetkiden başka hiçbir şey insanların patron gibi düşünmesini ve kendilerini önemli hissetmelerini sağlamaz. Yetki, güveni sağlar ve çalışanların beceri, deneyim ve sezgi elde etmesine yardımcı olur. Liderin görevi işletmedeki kişi veya takımların bu bilinç düzeyinde olmalarını sağlamak ve onların yetkilerini bu bilinçle kullanabilecekleri ortamı gerçekleştirmektir. Yetkelendirme ancak örnek olduktan sonra başarılı olunabilir.


Örnek Olma: Lider örnek teşkil etmelidir. Ör: Atatürk harf devrimi yaptığında kara tahtanın önünde, tarımla ilgili traktörün üstünde ya da şapka devriminde şapkalı fotoğrafları vardır. Peki nasıl örnek olunur? (Bu soruları kendimize sormaya ne dersiniz?)


– Beni kim takip eder?
– Diğerlerinin bana güvenmelerini sağlayacak özelliklere ve yetkinliğe sahip miyim?
– Sorumluluk alıyor muyum?
– Sözlerim ile davranışlarım tutarlı mı?
– Güvenilir miyim?


Özendirme ve Esin Vermeyi Nasıl Başarıcağız Derseniz;


* Grubun değerlerine hitap ederek vizyon kazandırmak: Değerlerine hitap edeceğiz. Sanata ilgililerse sanata duyarlı olmalıyız. Sigara içilmeyecekse, genel müdür dahil kimse sigara içmemelidir.


* Cesaret verip yüreklendireceğiz: Spor koçlarının yaptığı gibi, motive edeceğiz.


* Onurlandırıp ödüllendireceğiz.


* Yetkelendirmek: Ancak kendisi örnek olduktan sonra başarılı olunabilir.


Lider bu liderlik etkinliklerini ve yöneticilik işlevlerini yerine getirirken, ekonomik hedeflere olan ilgisini insana verdiği değerle dengelemelidir. Liderlik tarzını bu yönde geliştirmelidir.


Son olarak bir fıkrayla son vermek istiyorum. Regan, Dallas’ta Gorbaçov’a bir ayakkabı fabrikasında çizme hediye etmiş. Buna karşılık vermek isteyen Gorbaçov da Moskova da Regan’ı bir ayakkabı fabrikasına götürmüş. Fabrikanın içinde ilerlemeye başlamışlar. Karşılarında iki kapı duruyormuş. 
Gorbaçov: Siyah mı kahverengi mi? diye sormuş.
Regan: Kahverengi, demiş. Kahverengi yazan odaya girmişler. Karşılarına tekrar iki kapı çıkmış.
Gorbaçov: Çizme mi Ayakkabı mı?
Regan: Ayakkabı.
Gorbaçov: Bağcıklı mı, bağcıksız mı? demiş, bağcıklı yazan kapıdan içeri girdiklerinde kapı sokağa açılmış. Ne oldu diye etrafına bakınıp şaşıran Regan’a, Gorbaçov’un cevabı: “Sisteme bak sisteme” olmuş.


Umarım sistemi anlatabilmişimdirJ


Saygılarımla.

Anayasa Mahkemesinin Türban Kararı ve Sonuçları

0

Anayasa Mahkemesi’nin 05.06.2008 günü açıkladığı üniversitelerde türbanı yasaklayan kararı, tarihte iz bırakacak önemli bir karar olup, hukuki ve siyasi yansımaları da büyük olacak.


Kararı ve sonuçlarını bazı başlıklar altında incelemeye çalışalım:


Kuvvetler Ayrılığı ve Yetki Aşımı: Yasama organımız TBMM, milletin kendi adına hukuki düzenlemeler yapması için seçtiği organdır.

Yapılan yasaların anayasaya uygunluğunu denetlemekle görevli olan Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkilerini düzenleyen Anayasa’nın 148. maddesi, açık bir şekilde Anayasa Mahkemesi’nin yetkisi, “Anayasa değişikliklerinde ise, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır” diyor.

Mahkeme ise kararında 2., 4. ve 148. maddelere atıfta bulunarak “şekil  şartına uygunluk denetiminden esasa” geçerek TBMM’nin yetki alanına girmiş bulunuyor. Anayasamıza göre TBMM’nin değiştiremeyeceği maddeler sadece 1., 2. ve 3. maddelerdir. “1. madde devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu, 2’nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri (demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti). Ve 3’üncü maddesi (Devletin Bütünlüğü, Resmî Dili, Bayrağı, Millî Marşı ve Başkenti hükümleri) değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez”

TBMM’de çoğunluğu teşkil eden AKP fikriyatı ile Anayasa Mahkemesi üyelerinin dünya görüşlerindeki fark açıkça ortaya çıkmıştır. Mevcut durumda, Yüce Mahkeme üyesi 11 hâkimin, kendi ideolojisi penceresinden uygun görmediği, her anayasa ve yasa değişikliğini iptal edebileceği ve Meclis’i yasama görevini yapamaz hale getirebileceği bir hukuki yorum ortaya çıkmıştır.


1982 Anayasasından önce de yaşanan ve anayasanın maddeleri arasında eşitlik yerine bir hiyerarşi gözeten bu yorum tarzı ile, Mahkemenin siyasi kararlar alma ve yasama yetkisine sahip çıkması ciddi tıkanmalara yol açabilir.


Karar Siyasidir: Karar, türbanın üniversitelerde serbest olmasını sağlayan anayasa değişikliğinin iptali için verilmiş gözükse de, farklı iki siyasal görüşün güçlerini sonuna kadar kullandığı bir çatışmanın sonucudur. Bu bakımdan hukuki olmaktan ziyade siyasi bir karar olarak değerlendirilmektedir. Anayasa Mahkemesi kararının lehinde veya aleyhinde yazan yazarların hemen hepsinin direkt veya dolaylı olarak yaptığı değerlendirmeler kararın siyasi olduğunu ifade ediyor.


Kararı veren hâkimlerin de, destekleyenlerin de üniversitelere devam eden kız öğrencilerden bir kısmının başörtüsü kullanmasının laikliği yıkacağına, devletin temel niteliklerini değiştireceğine inandıklarını sanmıyorum.


Kararla verilen en önemli mesaj, iktidarı %47’lik oy oranı ile ele geçiren AKP’ye, her istediği düzenlemeyi yapamayacağının anlatılmasıdır.


Özgürlüklerin Kısıtlanması: Uzun vadede üniversitede okuyan ‘kızların kıyafetini devletin belirleyeceğini’ ifade eden ve toplumdan gelen özgürlük taleplerinin kısıtlandığı düzenlemelerin kalıcı olamayacağına inanıyorum. Ancak bu süreçte üniversitede öğrenci olup başörtüsü kullanmak isteyenlerin mağduriyeti devam edecek gözükmektedir. Cumhuriyetimizin son 30 senesinde çözülemeyen bir toplumsal olay çözülemeden yine ertelenmiş oldu. Tozumuzu yine halının altına süpürdük.


Bu kızlarımızın meselesine uygun bir çözüm bulamayıp, ‘başörtüsünün dinin esas emirlerinden olmadığını, füruattan olduğunu’ anlatmaya, ‘başını açıver de gir’ gibi makul ve mantıklı da olsa tavsiyelerde bulunmaya hakkımız var mı? Dini inancı gereği -yanlış yorumlamış olsa dahi- türban takmak isteyenler, ‘türban üstü peruk’ gibi garip çözümler üretmeye çalışanlar da dâhil olmak üzere, hiç kimsenin inancını sorgulamak ve küçük görmek hakkına sahip değiliz.


Partilerin Durumu: Anayasa Mahkemesinin kararı, AKP’nin kapatılması davasının sonuçlarını tahmin edenler arasında, ‘AKP kapatılır’ kanaatinde olanların oranını yükseltti. Bu bakımdan her şeyi göze alan bir AKP ve kuyruğu dik tutma çabalarını yansıtan tutum ve politikalar izlememiz sürpriz olmaz. Kendi değerlerine sahip çıktığına inanan dindar halk kitleleri nezdinde, AKP bir kere daha iktidarda olduğu halde mağdur rolünü oynama imkânı elde etmiştir.


CHP, başörtüsüne üniversitelerde serbestlik getiren düzenlemeyi destekleyebilseydi, uzun yıllardan beri halk çoğunluğu ile arasında artan soğukluğu azaltabilir ve ciddi bir atılım yapabilirdi. Bunun yerine yasakçılığın başını çekmesi ‘müzmin muhalefet’ sicilini pekiştirdi. CHP özellikle dış politikada gösterdiği milli çizgi ve cumhuriyetin değerlerini koruma konusundaki hassasiyeti ile halkın kalbini kazanabilecekken, dini ve manevi değerlere saygı konusunda (Önder Sav’ın peygamberimiz ve ibadetlerimizi alaya alan sözleriyle de açığa çıkan) yanlışlıklarıyla bu imkânı heba etmeye devam ediyor.


MHP’nin bu konuda ‘AKP’yi oyuna getirdiği’ iddiasını inandırıcı bulmuyorum. MHP, cumhuriyetin temel değerlerinin ve varlıklarının korunması konusunda en az CHP kadar hassasiyet göstermekle beraber, dini inançlar ve manevi değerlere saygı konusunda da samimiyeti ile dikkat çekmektedir. MHP tabanının başörtüsüne bakışı, AKP tabanından pek farklı değildir. MHP başörtüsü yasağının kalkması konusunda samimi davranmıştır. Ancak rejimi değiştirme konusunda AKP gibi şüphe uyandıran bir sicili olmadığı için, kendisini rejimin koruyucusu kabul eden ‘zinde güçlerin’ tepkisini çekmemiştir. MHP’nin, rüzgâra göre yön değiştirmeden, samimi inançları doğrultusunda davranması bu partiyi iktidarın ciddi alternatifi olmaya götürecektir.