22.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1360

Duygu Sağırlığı

0

-Üstadım, ben de, fıkralara Temel gibi, konu olmak üzereydim.


-Anlat bakayım Kertenkele! Konu nedir, Temel’le ne alakan var senin?


-Üstadım, bir gün, Temel’e tanımadığı biri “Ne kadar espritüelsiniz.” demiş.


-Sonra?


-Temel, her ihtimale karşı, onu vurmuş.


-Bu fıkranın seninle ilgisi ne?


-Doktor, bana sen “aleksitimiksin” dedi. Az kalsın, onu vuracaktım. Bana küfretti sandım. Üstadım, bana doktor niçin öyle dedi?


-Kertenkele, “aleksitimi “, yeni bir terim. Duygu sağırlığı, duygu körlüğü gibi sözlerle karşılanıyor Türkçemizde. Psikiyatrist Kemal Sayar, bu kişilerin, duygularını tanımakta, tanımlamakta, anlatmakta zorluk yaşadığını söylüyor. Bazı duygulara kapalı olmak, bazı duyguları yaşayamamak veya yaşanan duyguları aktaramamak, hep aleksitimi olarak ifadelendiriliyor. Gördüğüm kadarıyla sende duygularını dillendirme yoksunluğu yok; sadece yoğunluktan kaynaklanan bir duygu sağırlığı var. Saplandığın duyguların, başka duyguları yaşamanı engelliyor. Buna ne denir, bilmiyorum; ama fanatiklerde görülen bir ruh hali seninki. Gömüldüğün duygularında o denli yoğunlaşıyorsun ki güneşin, yoğunlaştıkça yıldızları karartmasına benziyor bu halin.


-Üstadım, beni ne kadar güzel tanımışsınız ve tanımlıyorsunuz! Ben ancak bu kadar anlatılabilirim. Size göre ben aleksitimi ve tedaviye muhtaç değilim, değil mi?


-Tedaviye muhtaçlığımız, ruhumuzun ve bedenimizin, yaşamamız için belirlenen standartların altında ya da üstünde olmasıyla belirlenir. Bizde ve çevremizde rahatsızlık uyandıran her belirti, tedaviye muhtaçlığımızın işaretidir. Sözgelimi, bir ağrıdan bedeninin herhangi bir uzvu rahatsız oluyorsa siz bedensel olarak tedaviye muhtaçsınız. Davranışlarınızdan, tutkularınızdan, öfkenizden ya da sevginizden siz ya da başkaları rahatsızsanız tedaviye muhtaçsınız. Takıntıların var mı, öfkelendiğinde zapt edilmez biri mi oluyorsun, sevgin kısa sürede nefrete dönüşüyor mu, başkalarının önemsedikleri sana önemsiz, başkalarının önemsemedikleri sana önemli mi geliyor; bunların tamamının ya da birinin olması, size tedaviyi gerekli kılabilir. Biz, her durumda orta yol denen ölçüyü terk etmemeliyiz.


-Üstadım, Temel, Almanya’da, otoyolda ters yola girmiş. Bunu gören polis, bir taraftan Temel’i kovalıyor, bir yandan da diğer sürücülere, “Dikkat, dikkat; bir araç otoyolda ters istikamette hızla ilerliyor!” diye anons ediyormuş. Anonsu duyan Temel de “Ne bir araç, bu memlekette bütün araçlar ters gidiyor.” diye söyleniyormuş. Bunun gibi, bu memlekette nedense bazıları, benim güldüklerime hiç gülmüyor, anlamsız bulduğum şeyler için yeri göğü inletiyor. Bende mi yoksa bu insanlarda mı bir tedaviye muhtaç hal var?


-Kertenkele, önce şunu bilmeliyiz: Duygular yok edilmez, sadece yön değiştirir. Duyguların şiddetini ve yönünü kişinin yaşı, beklentileri, çevresi, dünya görüşü belirler. Çocukluğumuzda duygularımızı harekete geçiren bir durum, ileri yaşlarda bize anlamsız gelebilir. Beden gibi, duygular da eğitilebilir. Frekansı iyi ayarlanamayan duygular kişiye ve çevreye zarar verebilir. Bize değer katan duyguların yüksekliği de bizi harekete geçiren değerle orantılıdır. Herkes, kendi kitabına göre konuşur, düşünür. Kişi olarak, yönlendirdiğimiz duygulardan da sorumluyuz. Sevgimiz, öfkemiz, merhametimiz, küskünlüğümüz, kinimiz, gururumuz, hüznümüz, kederimiz ne için, neye karşı oldu? Duygularını doğru nedenlere yönlendirmişsen senin korkmana, kendinden şüphelenmene gerek yok. Duygularının sonunda ortaya çıkan eserin niteliği, duygularının doğruluğunun ya da yanlışlığının aynasıdır. Duygu pusulasını doğru kullanan kişi, herkesin “Eyvah!” dediği o günde yaptıklarından pişmanlık duymaz. Bazen, “Bilmiyorum, görmedim.” demek nasıl erdemse bazı duygulara sağır olmak da erdemdir. Bu sağırlık, kişiyi ayrıcalıklı kılar.


-Üstadım, o kadar veciz cümleler söylediniz ki, bunların hangisi sorumun cevabı oldu, anlayamadım.


-Demek ki sende anlama sağırlığı var. Kulağını dört aç. Zihnin uyanık, duyguların istikamet üzere olsun.

Avrupa Birliği Kurumlar Vergisi Uyumlaştırması Ve Türk Vergi Sisteminin Uyumu

0

Avrupa Birliği üye ülkeleri, aralarında oluşabilecek haksız vergisel rekabeti önleyebilmek amacıyla vergi mevzuatlarını yakınlaştırmaya çalışmaktadır. Ancak dolaysız vergilerde uyumlaştırma çalışmaları, üye ülkelerin vergileme yetkisini kısıtlayarak ulusal egemenliklerini de olumsuz yönde etkileyeceği düşüncesinden ve vergi direktiflerinin her ülke tarafından veto hakkına sahip olmasından dolayı yavaş ilerlemektedir. Bu nedenle vergi uyumlaştırmasında dolaysız vergiler açısından önemli mesafeler kaydedemeseler de AB ülkelerinde dolaysız vergiler konusunda var olan farklılıklar belirlenerek bazı ortak görüşlerin alınması gerçekleşmiştir. Türkiye ise 5422 Sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu üzerinde büyümeyi hedefleyen, gönüllü uyumu sağlayan, geniş tabanlı ve düşük oranlı kurumlar vergisi sistemini destekleyen düzenlemeler yaparak 21 Haziran 2006 tarihinde kabul edilen 5520 Sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu ile AB vergi müktesebatına uyumu sağlamaya çalışmaktadır.


Şekil 1. Türkiye ve AB–27 Ülkelerin 1995–2007 Yılı Kurumlar Vergisi Ortalama Oranları(%)



Kaynak: Gelir İdaresi Başkanlığı, 2007; OECD The Tax System in the Czech Republic, 2000; Worldbank, Comporate Icome Taxation and FDI in  the EU, 2007; Facta Uiversitatis, Corporate Income Tax in EU Countries Analysis, 2002; Ferhatoğlu, 2006a, OECD Taxation of Corporate and Capital Income, 2006.


Şekil 1’de Türkiye ve Avrupa Birliği’nde uygulanmakta olan kurumlar vergisinin 1995 ile 2006 yılları arasındaki oran değişimi gösterilmiştir. Kurumlar vergisi oranlarının indirim eğiliminin açıkça görüldüğü Şekil 1’de, Yeni AB üyesi olan 12 ülkenin coğrafi konum, doğal kaynaklar, nitelikli işgücü gibi bazı rekabet dezavantajını ortadan kaldırmak ve yabancı işletmelerin ticari faaliyetlerini kolaylaştırmak suretiyle yabancı sermayeyi çekebilmek için kurumlar vergisi oranlarını 1995 yılından sonra oranlarını ortalama 12 puan indirerek % 32 seviyelerinden % 20 seviyesine çekmiştir. AB 15 ülkelerinde ise ortalama 8 puanlık bir indirdim gerçekleşmiş ve % 38 seviyelerinden % 30 seviyesine çekildiği görülmektedir. Anlaşılacağı üzere AB ülkelerinde uygulanan Kurumlar Vergisi oranlarında, üye ülkeler açısından uyumlaştırılmış bir oran gerçekleşememiştir. En yüksek kurumlar vergisi oranını % 38,6 ile Almanya, en düşük oranı ise % 10 ile Güney Kıbrıs ve Bulgaristan uygulamakta olup, ortalama oran ise % 25,4’dir.


Türkiye’ de ise kurumlar vergisi oranlarında yıllar itibariyle aynı şekilde bir indirime gidilmiştir. 1981 tarihinde Kurumlar Vergisi oranı % 50 olarak belirlenerek vergi alacağı uygulamasına geçilmiş ve vergi alacağı Kurumlar Vergisi oranının 1/3’si olarak uygulanmıştır. 1983 yılında Kurumlar Vergisi oranı % 40’a, vergi alacağı ise 1/3’e düşürülmüştür. 1986 ile 1993 yılları arasında % 46 olarak uygulanan bu oran, 1994 yılından itibaren 1999 yılına kadar % 25’e indirilmiş ancak buna karşılık kurumun halka açık veya kapalı olması durumuna göre kar payı üzerinden % 10 veya % 20 oranında stopaj alınmaya başlanmıştır. Vergi kaçakçılığını önlemeye yönelik konulan bu stopajlar kurumlar vergisinin alınmasından sonra dağıtılsın veya dağıtılmasın kalan tutar üzerinden kesilir. 1999 yılından 2004 yılına kadar % 30 olarak uygulanan kurumlar vergisi oranı 2004 yılında % 33, 2005 yılında % 30 olarak uygulanmıştır. Türk Vergi Sisteminde gerçekleştirilen yeniden yapılanma ile 2006 tarihinde kurumlar vergisinde belirli ciro veya aktif büyüklüğün altında olan mükellefler için AB–27 ortalamasının altında daha düşük bir oran olan % 20 uygulanarak hem vergi ödemeye olan direnç azaltılıp gönüllü uyumu sağlamak hem de KOBİ’ leri vergisel anlamda teşvik ederek sisteme kazandırılması amaçlanmıştır.


Türk Kurumlar Vergisi Sisteminde uygulanan oranlar, AB ülkelerinde uygulanan Kurumlar Vergisi oranlarının alt ve üst sınır aralığı içerisinde ortalarda yeralmaktadır.


Avrupa Birliği üye ülkeleri açısından Kurumlar vergisinin uyumlaştırılmasında yapılmak istenilen, sermaye ve yatırım hareketlerinin üye ülkelerdeki vergi sistemlerinden etkilenmelerini önleyerek rekabet eşitliğini sağlamaktadır. Bu alan ile ilgili 3 direktif çıkarılmış ve çifte vergilerin önlenmesi, üye ülkelerin şirketlerinin birleşmesi ve devri ile vergi kaçakçılığıyla mücadele konularında çalışmalar yapılmıştır. Birlik ülkelerinde Kurumlar Vergisi uygulamasında kurumların vergilendirilebilir gelirleri tüm birlik ülkelerinde benzer yöntemlerle hesaplanmaktadır. Üye ülkelerin hepsinde vergiye tabi gelirin kazanılması için yapılan harcamalar vergiden düşülmektedir.


Kurumlar vergisine Türkiye’nin uyumu da sınırlı seviyede gerçekleşmektedir. Ancak Türkiye, Kurumlar Vergisi alanında 2006 yılında çıkarttığı yasa ile Avrupa Birliği’ne uyumu artırmış, Kurumlar Vergisi uygulamalarında bütünlük sağlamak amacıyla, kapsam kolay, sade ve anlaşılır bir tarzda modernize edilerek eski kanundaki oran, örtülü sermaye ve kazanç dağıtımı, yurtdışı iştirak kazançları istisnası, tasfiye, devir, istisna ve muafiyetler gibi önemli maddeler değiştirilmiş özellikle şirket bölünmesi ve şirket ayrılması gibi konularda uyum artmıştır. Türkiye’nin uyguladığı %20’lik Kurumlar vergisi oranı ise, AB ülkelerinde uygulanan Kurumlar Vergisi oranlarının alt ve üst sınır aralığı içerisinde ortalarda yer almaktadır.


Üye ülkelerin mal hareketlerinde birbirlerine karşı avantajlı veya dezavantajlı duruma geçmemeleri için, farklı vergi politikaları izlememesi, hatta ortak vergi politikalarının oluşturması ve özellikle Birliğin mali entegrasyonunun sağlanması için oluşturulan bu ortak vergi politikalarının sistemli bir şekilde uygulanması gerekmektedir.

Araftakiler

0

Toplumumuzda dikkat edilirse sosyal bir değişim söz konusudur. Milletimiz içerisinde var olan toplumsal kesimlerde hızlı bir revizyon gerçekleşmektedir. Buna göre; nasıl ki 2002 seçimlerinde hükümet ve muhalefet olarak iki parti seçilmişse bugüne baktığımızda toplumda laik ve anti-laik olarak iki kutuplu bir kesimin oluşturulmak istendiği görülmektedir.


Kanaatimce bu şekilde iki zıtlığa dayalı beyaz ve siyahtan oluşturulmak istenen bir toplumun geleceği pek parlak olmayacaktır. Çünkü toplumların içerisindeki gerginliği hafifleten, toplumda meydana gelebilecek çözülmeyi engelleyen yapıştırıcı unsur grilerdir.


Günümüzde söz hakkı verilmese de yaratılmak istenen iki kutuplu toplum modeline uymayan, bir nevi arafta kalmış bir kesim içimizde mevcuttur. “Bu kesim kimlerdir” diye sorulacak olursa; benim de içinde olduğum,  dini hassasiyetlerinden dolayı başörtülü olup da Cumhuriyet’i kuranlarla ve Cumhuriyet’in temel ilkeleriyle herhangi bir sorunu olmayan, devletin bölünmez bütünlüğünü ve Türk kimliğini savunan bunun yanında üniversiteye başörtülü devam etmek isteyen bir kesim mevcuttur.


Değerli okuyucular, bizler toplumda var edilmek istenen her iki gruptan da rağbet görmeyen bir kesimiz.  Çünkü Cumhuriyet’e sahip çıktığımız için bir kesimin, başörtülü olduğumuz için diğer kesimin tepkisini çekmekteyiz. 


Önemli bir noktayı belirtmeden geçmek istemiyorum: Bu kesim dışarıdan yönlendirme olmadan toplumun geçmişten günümüze yaşadığı toplumsal olayların neticesinde Türk toplumunun kendi  içerisinde harmanlayarak oluşturduğu bir kesimdir. Nitekim toplumumuzda ortaya çıkan ideolojilerin dış kaynaklı olduğu tarihe bakıldığında görülecektir.


Ne var ki uzun süredir toplumumuza bir ideal olarak benimsetilmek istenen, daha çok dünyadaki oyun kurucuların bize uygun gördükleri Modernleşme ile daha sonra Yeşil Kuşak projesinin Türk yorumu olarak değerlendirebileceğimiz bu kesim sosyolog Nilüfer Göle’nin tabiriyle “modern mahrem”i oluşturan bir kesimdir. Türk toplumunun bu iki ideali kendine göre yorumlaması dünyadaki oyun kurucularının da hoşlanmadığı bu kesimi meydana getirmiştir.


 Arafta kalan bu gruba toplumdaki her iki gruptan çeşitli baskılar uygulanmaktadır. Bir grup dış güçlerin Türk milletine çizdiği en son proje olan Büyük Ortadoğu projesinin fikri temeli olan “ılımlı İslam” projesiyle “kimliksizleştirme” baskısını, diğer grup da ancak kendilerine göre modern olan bir şekille toplumda aktif olabilme baskısı uygulamaktadır.


Tüm bu baskılara karşı unutulmamalıdır ki toplumun kendi içinden çıkan her şey uzun süre varlığını sürdürür. Tepeden baskı ile oluşturulmak istenen herhangi bir şey ise toplumda kökleri olmadığı için uzun süre varlığını sürdüremez.


Toplumda var olan bu baskıların direk muhatapları ve şu günlerde son derece popüler bir benzetme olan bir tarafı “imam” bir tarafı da “öğretmen” olarak nitelersek biz arafta kalan bayanlar olarak sosyolog Nilüfer Göle’nin son derece çarpıcı olan yorumuyla “imamın öğretmen olmak isteyen kızlarıyız.”


İyi Haftalar !

Küresel İstilânın Yeni Ortakları

0

Son Avrupa Futbol Şampiyonası sporun değişik boyutlarını ortaya çıkarıverdi. Sportif  temasın sosyal  boyutlarının ne kadar geniş olduğu anlaşıldı. Özellikle Avrupa’da Türk vatandaşlarının kimlik kaybının önlenmesinde, yabancılara karşı yönelen ırkçı saldırılara, İslam ve Türk düşmanlığına karşı adeta milli takımımızın yaptığı maçlar bir panzehir oldu. Bazıları Türkiyelilikten Türk olmaya yöneldiler. İnşallah bu mevsimlik değildir.  Toplumumuz geçici de olsa kendine geliverdi. Bu gelişmelerden,  kimlik kaybını önlemediği için ve yükselen milliyetçiliğe sebep olduğundan dolayı bazı  sivri akıllılar, dışarının işbirlikçileri hoşlanmayabilirler. Türk Milli Takımının başarısı; azmin, inancın, başarı yolunda şartlandırmanın ve Batıya duyulan tepkinin bir sonucudur. Bunu sadece şansla açıklayamayız. Gerek Fatih Terim; gerek futbolcularımız neyi niçin başarmanın gerektiğini fark etmişlerdi. Özellikle aşağılayıcı ve gurur kırıcı  örneklerle dolu hayali  AB üyeliği sürecinde  olup-bitenler kollektif hafızadan çıkacak gibi değildir.


Özellikle İsviçre’nin, dinlerarası kin ve nefret tohumları eken Vatikan himayesindeki Hırvatistan’ın devre dışı bırakılması çok anlamlıdır. Bazıları spor ve siyaset ayrıdır derse de;  bir çok ülke bunun tersini yapmaktadır. Barselona Olimpiyatlarında olimpiyat ruhunu zedeleyen haçlı tişörtlerinin bedava dağıtılması ve yoğun Hıristiyanlık propagandası unutulmamıştır. “Yarı finallerde Türkiye’nin önü kesilmeli” diye yazan Avrupa gazeteleri her halde sadece saç rengimizden hareket etmemektedirler. Bizi final oynamaya layık görmeme, insanları ötekileştirme ve yükselen ırkçılık maalesef spora da yansımaktadır. Biz yok farz etsek de…  Bazıları bizi Avrupalı görmediği için bu Şampiyonada da bulunmamızı yadırgamaktadır.


                             *              *                   *


Geçen hafta yakın tarihimizin bazı sayfalarını aralamaya çalışmıştık. 27 Mayıs 1961 sonrası Anayasanın sağladığı  hürriyet ortamında bu hürriyetlerin nasıl istismar edildiğini, Cumhuriyete ve milli devlete  sosyalist bir rejim ile nasıl makas değiştirttirilmek istendiği ortay konmuştu. Tabi bu arada  asıl amacın, Atatürkçülük örtüsü altında nasıl gizlendiğinin  ortaya koymuş ve bazı  kaynaklar vermiştik. Aslında bu konuda çok belge ve kaynak var.  Bugün hayali bir AB üyeliği uğruna  tavizler vermeyi  dışa açılma ve demokratikleşme zanneden güruh; o tarihlerde  Türkiye’yi Suriye yapmaya uğraşıyorlardı. Türkiye gerçeklerinden uzak,  halka rağmen halkçılık tutkusu peşinde olan, yanlış yönlendirilen bazı gençler de devrime  kır veya şehir gerillası yoluyla ulaşacaklarını zannediyorlardı. Bu gençlere yapılan en büyük hakaret;  devrim yapacaklarını zanneden ağabeylerden gelmekteydi. Atatürk’ü milli devlet kurduğu için suçlayan, O’nu Sovyet modeli bir halk Cumhuriyeti kurmadı diye “burjuva Kemal” olarak suçlayan zihniyet, bugün kendine nasıl olur da ulusalcı diyebilir. Aslında ulusalcılar da kendilerini bunlardan ayırmalıdır. Milli devletten,  Atatürk’ten  ve Cumhuriyetten yana olmayanlar  bugün ulusalcı diye takdim edilemez.  Bunlar efsaneleştirilerek gençlere  örnek gösterilemez.  Eğer gösteriliyor ve bir sevgili hatırlatılmak istenerek diziler çevriliyor ise; bunların Atatürkçülük ile ve ulusalcılık ile hiçbir ilişkisi yoktur. Bunları gördükçe çocukluk yıllarımda  Eminönü Meydanı’nda yılan gösterip kaliteli diye kalitesiz jiletleri satanları hatırlıyorum.


68 Kuşağı içinde sol veya aşırı sol kesimde yer alan insanların  hepsini kötü niyetli  tabiî ki göremeyiz ama; kullanılanlar kullanılmayanlardan daha fazla ise;  68 kuşağını da aklayamayız.  O dönemde TİP’in (Türkiye İşçi Partisi) maksatlı ve yönlendirici çabalarına neden âlet olunmuştur? Macaristan’da ve Çekoslovakya’daki milli uyanışların Rus askeri müdahaleleri ile bastırılmasına karşı çıkan,  “yerli ve güler yüzlü Sosyalizm” hayallerine kapılan Mehmet Ali Aybar neden partiden uzaklaştırılmıştır? O’nun yerine getirilen Behice Boran Atatürkçü ve Sovyet modelini dışlayan bir  ulusalcı mıydı?  


Hafıza kaybına ve saptırmalara dayanarak gerçekler gizlenemez. Genç nesillere yanlış örnekler verilemez. Hele bugün klasik ideolojilerin kan kaybedip çöktüğü; milliyetçi-küreselci ve teslimiyetçi ayırımının netleştiği bir ortamda  daha dikkatli olalım. İnsanlarımızı dünün yanlışlarına tekrar yönelterek küreselleşmenin milli devletleri yok edici, siyasi ve iktisadi niyetlerini gizlemesine ortak olmayalım. Onlara arzuladıkları yeni alanlar açmayalım.

Her Yönden Biz Kazanalım!

Milli maç milli heyecan…


En son geçen hafta Çek’lerle oynadığımız maçta heyecanlı dakikalar yaşadık ve 90 dakikanın sonunda gülen taraf biz olduk.


Milli maç için günler öncesinden hazırlıklarımız başlamıştı. İlk önce kurumlar milli takıma sponsor olmakla desteklerini verdiler. Televizyonda hep o reklamları izledik. ‘’Bunun için doğdunuz’’, Yüreklerimiz ay- yıldız için çarpıyor’’ vs. Tüm bunlar bizi maçı izlemeye daha da motive eden şeyler oldu. Sonra, maçı izlemek için dev ekranlar aradık. Mesela ilimizde Seka Park’a kurulan dev ekran ve Seka Park’ın maç izlenmeye uygun konumu dolayısıyla tercih edilmesi, sevinçlerin ve heyecanın birlikte paylaşılması adına çok güzel bir atmosfer oluşturuyordu. Ve Milli maçı yapacak futbolcularımız vardı son olarak. Onlarda tüm Türkiye’nin yanlarında olduklarını bildiklerinden müthiş heyecanlıydılar maç için. Ama Fatih Terim iyi motive etmişti onları. Onlar için sadece girip kazanmak vardı. İkinci bir alternatifte yoktu. Tüm futbolcular aynı şeyi düşünüyorlardı; kazanacaklardı.


Maç günü geldi. Tüm bu hazırlıklardan sonra herkes ekran başına kilitlendi. Türkiye tek ses tek nefes olmuştu milli maç için.


Maçın başlama düdüğü ile birlikte Çek’lere karşı mücadele etmeye başladık. Fakat Çek’ler maçın ilk yarısı milli takımımıza topa dokundurtmadı neredeyse. Ve dakika 33 olduğunda Koller golünü atarak Çek Cumhuriyetini 1-0 öne geçirdi. Maçın ilk yarısı Koller’in attığı bu golle maç sona erdi. İkinci yarı ise Milli Takımda bir toparlanma gözlendi. İlk yarıya göre daha iyi oynamaya başladı. Fakat yine bir talihsizlik yaşanarak 62. dakika olduğunda Sinko’nun ceza alanına ortaladığı topu, Plasil kayarak ağlarla buluşturdu ve takımını 2-0 öne geçirdi. Çek’lerin attığı bu golden sonra umutlarımız tükendi. Ancak sahadaki 11 ay- yıldızlı futbolcularımız kendilerine güveniyorlardı. Hala Çek’leri yenebilirlerdi. 75. dakikada Hamit’in sağ taraftan yaptığı ortada topla uzak direkte buluşan Arda’nın sert şutunda kaleci Cech’in eline çarpan top köşeden ağlarla buluştu ve sonuç 2-1 oldu. Bu golle birlikte umutlarımız yeniden yeşermeye başladı.Çek Cumhuriyeti önünde 2-0 geriye düşen milli takımımız eşitliği aramak için rakip kaleye yüklenmeye başladı. 88. dakikada Hamit’in ceza alanına ortaladığı topu kaleci Cech elinden kaçırınca, Nihat meşin yuvarlağı boş kaleye gönderdi. Ve sonucu 2-2 yaptı. Bu golden hemen sonra 90. dakikada Nihat’ın ceza yayı üzerinden yaptığı aşırtma vuruşta üst direğe çarpan top ağlarla buluştu ve Türkiye 3-2 öne geçti. Stade De Geneve de adeta Türklerin bayramı yaşandı. Milli takımımız Cenevre de Çek Cumhuriyetini 2-0 dan 3-2 yenmesi ve çeyrek finale yükselmesi ile birlikte Türkiye ayağa kalktı. Ülkenin dört bir yanında maçın bitiş düdüğü ile kutlamalar yaşandı.


Yaşanılan coşku, özellikle milli maç olunca daha da bir başka oluyor. Bu zafer coşkusu bizim zafere ne kadar özlem duyduğumuzu, zaferle adeta hasret giderdiğimizi anlatıyor. Bir gün de olsa tüm yorgunluğumuz, sıkıntılarımız, dertlerimiz unutuluyor. Çünkü sevinmeye çok ihtiyacımız var.


Buradan nereye gelmek istiyorum: Yıllardan beri, üye olmak için kapısında beklediğimizi AB ve Fetih arzusuyla kapısına dayandığımız Viyana’ya bundan böyle futbolla giriyoruz. Kendimizi futbolla kabul ettiriyoruz onlara. Biz kendimizi dünyaya futbol ile kabul ettirtirken bakıyoruz ki onlar her alanda kendilerini kabul ettirmişler. Bizim milli heyecanı yaşadığımız dev ekran Sony marka televizyonlar, üzerine bindiğimiz Mercedes otomobiller, içtiğimiz Marlboro sigaralar, yediğimiz hamburger türü besinleri ayağımıza giydiğimiz Adidas marka spor ayakkabıları … aklımıza ne geliyorsa hepsi yurt dışı menşeli.


Milli heyecanı birlikte yaşadık ve zaferi birlikte kutladık. Şimdi soruyorum size; bu maçı yerli bir ürüne sahip olamayan tüketici konumundaki biz mi, yoksa ürettikleri dev ekran televizyonlara sahip, bindiğimiz arabaların markalarına sahip olan üretici dünya mı kazandı? Yüreğimiz hem maçların kazanılmasından yana, hem de ekonomik, kültürel, teknolojik olarak kısacası her yönden Türkiye’nin kazanmasından yana.

Futbola Hakettiği Önemi Vermek

0

Euro 2008’de son olarak Hırvatistan’ı da yenerek yarı finale kalma başarısını gösteren Milli Takımımız, Avrupa’nın en iyi 4 takımı arasına girdi. Bu başarı sadece Türkiye’de değil, Türk veya Türk dostunun olduğu her yerde büyük sevinçlerle kutlandı.


Kutlamalardaki aşırılıkları ve başarının medyada veriliş şeklindeki mübalağalı manşetleri görünce aklıma Almanya’nın eski cumhurbaşkanlarından Theodor Heuss geliyor: İki dünya savaşında da yenilen gururu kırılmış Almanların milli futbol takımı, 1954 yılında dünya şampiyonu olmuştu. Zafer sarhoşluğuyla Almanya müthiş heyecanlı kutlamalara hazırlanırken, Heuss’un şu cümlesi gazetelerde yer almıştı: “Bunu fazla abartmayın; Alman milletinin istikbali on bir evladının pabucunun ucunda değildir.” Lider özellikleri taşıyan bu devlet adamının tavrı, Alman milletinin yeniden dünyanın en büyük ekonomilerinden birini yaratan gücünün, psikolojik temelini korumasını sağlamıştır.


Bu anekdottan sonra bu tür başarılara susamış Türkler olarak sevincimizi kursağımızda bırakıp, Milli Takımımızın başarısıyla hiç mi övünmeyelim?


Her galibiyetimizden sonra ortak bir milli sevincin yaşandığını, ülkemizin her bölgesinden ve her sosyal kesimden vatandaşlarımızın ortak bir milli heyecanı yaşadığını görüyoruz. Siyasi görüş farkı, sosyal statü farkı, din ve mezhep farkı ortadan kalkıyor, aynı heyecanla, gönülden edilen duaların gerçekleşmesinin verdiği müthiş bir sevinç dalgası herkesi sarıyor. Bu yönüyle futbolda sağlanan başarılı sonuçlar, ortak duygularla coşmaya ve bir millet olmanın güzelliğini yaşamaya sebep oluyorsa elbette bu fırsatı tepmek elbette doğru olmaz.


Yarı finalde Almanya’yı yenersek, milyonlarca Türk’ün Almanya’da işçi olarak çalışması gerçeği değişmeyecek. Orada yaşanan Türk düşmanlığı kalkmayacak. Gurbetçilerimizin içinde özellikle üçüncü nesilden itibaren yoğunlaşan asimile olmuş, köklerinden koparılmış insanlarımızın sayısında azalma olmayacak. Türkler arasında Mercedes, BMW, Opel ve VW araba sahibi olmak itibar kazanma sebebi olmaya devam edecek. Türk markalarının, Alman markaları karşısındaki gücünde bir iyileşme olmayacak.


Ancak Avrupa’nın en iyi takımlarından birine sahip olmanın müthiş bir tanıtım ve propaganda gücü sağladığı inkâr edilemez bir gerçek. Her bir maç, canlı yayında 150 milyon kişi tarafından izleniyor, milyarı aşan insan bu maçları basından takip ediyor ve takımların performansı, ülkeleri hakkında da bir kanaat edinilmesine yol açıyor. Hiçbir reklam kampanyasının bu kadar verimli bir tanıtım imkânı vermesi mümkün değil. Futbolcularımıza, ülkemize bu açıdan da çok ciddi katkı sağladıkları için teşekkür borçluyuz.


“Futbol sadece futboldan ibaret değildir” diye bir söz var. Çağımızda devasa bir ekonomik sektör haline gelen futbol, inanılmaz paraların konuşulduğu organizasyonlar demek. Tabii ki futbolda başarılı olmuş teknik direktör ve futbolcuların her sözü ve tavrı kamuoyunda tartışılan şöhretler haline gelmesi ve kendi sınıflarında hayal dahi edemeyecekleri astronomik paralar kazanmaları, gençlerin gözünde “örnek insan modeli” haline gelmelerine yol açıyor. Yeni nesilden bir kısmı Fatih Terim’i, Fatih Sultan Mehmet’ten daha başarılı buluyor ve rol model olarak seçebiliyor.


Kavramları, değerleri ve başarıları yerli yerine oturtmak lazım. Bunun gerçekleşmesi sorumlu devlet adamları ile kanaat önderlerine bağlı.


Oysaki Turgut Özal’la birlikte başlayan bir gelenek haline geldi: Bizim yöneticilerimiz böyle başarıları millete yedirilmesi zor lokmaları yutturmak, mesela önemli zamları açıklamak için fırsat günleri olarak kullanmayı tercih etmekte. Nitekim elektrik fiyatlarında 1 Temmuzda %22 lik dehşetli zamla başlayan otomatik fiyatlandırma haberi bu hengâmede açıklandı. Sevinçli bir gününüzde olmanızın, böylesine istismar edilmesi sizleri rahatsız etmiyor mu?


Kutlamalarda aşırıya kaçan silahlı sevinç gösterileri, kavgalar ve ölenler, yaralananlar… Hiçbir başarı bunlara gerekçe olamaz, olmamalı.


Futbol beşeri zaaflarımızın da açığa çıkmasını sağlayan bir araç. Nice beyefendi insanın futbol maçlarında hakemlere ve futbolculara ettiği lafların terbiye dozu utandırıcı boyutta olabiliyor. Futbolun aynasında görülen “canavar” ve “terbiyesiz” kimliklerimizi kontrol altında tutmak, iyi ve sosyal bir insan olmanın icabı olsa gerektir.


Futbol elbette önemli. Ancak ona hak ettiğinden fazla önem vermek kişi ve millet olarak gelişmemizi ve olgunlaşmamızı engelleyen bir unsur oluyor.

Devrimleri Tamamlamak

0

Yakın tarihimizle ilgili hafıza kayıpları oldukça dikkat çekiyor. Dün yaşananları bugün unutmak son derece tehlikeli bir yoldur. 1960 Sonrası başlayan  güdümlü öğrenci hareketleri  1960’ların  ortalarından sonra daha da hızlanmış ve yönünü açık bir şekilde ortaya koymuştur. 


27 Mayıs 1960 devrimini tamamlamak ana gaye olmuştur.  Burada kastedilen 27 Mayıs’taki  çizginin değiştirilmesidir.  Aslında bu çizgi rahmetli Alpaslan Türkeş’in de içinde bulunduğu 14’lerin yurtdışına sürülmeleri ile değiştirilmiştir.  27 Mayıs İhtilaline böylece CHP ve rahmetli İnönü hakim olmuştu. Bunu da yeterli görmeyen  aşırı sol  ideolojiye mensup çevreler; 27 Mayıs’ı tamamlamak peşine düşmüştür. 12 Mart 1971 askeri müdahalesinden önce aşırı sol Türkiye’de sosyalist bir düzen kurabilmenin yollarını aramıştır. Atatürkçülük istismar edilmiş; Atatürk’ün Lenin’e benzetilen resimleri ortada dolaştırılmıştır. Bu dönemlerde İstanbul Üniversitesi Merkez Bina bir laboratuar gibiydi. Mustafa Kemal’i Sovyet modeli bir halk cumhuriyeti kurmadığı için dışlayanlar, O’na “burjuva Kemal” sıfatını layık görenler, kendi dışlarındaki herkesi faşist olarak suçluyorlardı.  Faşizmi tanımayan, bilmeyen birçok kimse onlara göre faşistti.  


Ankara’da Amerikan askerlerinin kaçırılması, banka soygunları, İsrail Konsolosuna suikast, Dolmabahçe’de ABD askerlerini denize dökme ve çeşitli  kaçırma eylemleri, halkı sosyalist devrim için  bilinçlendirme çabaları,  Filistin’de El-Fetih’de silahlı eğitim görmüş militanlarca yapılıyordu. Bu militanlardan üçü  12 Mart sonrası idam edilmiştir.  Bu idam edilen gençleri kışkırtanlar, yönlendirenler ve 9 Mart’ta sosyalist müdahale yapılacağına inandıranlar bu gençlerin iplerini çekmişlerdir. Tabi onları fakülte odalarında veya evlerinde saklayıp  koruyan, kollayan bazı imtiyazlı elitler de buna dahildir.  Bu eylemler anayasal düzene karşı silahlı başkaldırma  ile rejimi değiştirme amacı taşımaktadırlar. Bunları basitleştirerek bazı gençlerin demokratik taleplerini ortaya koymaları şeklinde hafife almak konuyu saptırmaktır. Yapılan yasa dışı kanlı eylemler, dağa çıkma ve askerle çatışma, fikir ve düşünce hürriyeti için yapılmamıştır. Bunlar halkı tanımıyorlardı; ama halktan geldiklerini ve halk için bazı şeyler yaptıklarını zannediyorlardı. Bu kimselerin beyinlerine romantik bir halkçılık sokulmuştu. Bu yanlış onları  gerilla savaşına yöneltti.  Malatya’nın Nurhak Dağlarında öldürülenlerin katilleri onları oraya çıkaranlardı. 1970’lerin aşırı soluna göre; Türk askeri Kıbrıs’tan çekilmeliydi. Halklara özgürlük, askersizleştirilmiş ve üslerden arındırılmış bir Kıbrıs ile mümkün olabilirdi. Bu çizgide mücadele eden aşırı sol  çevrelerin  Atatürkçülük ile ve hele bugünkü anlamda ulusalcılıkla hiçbir ilgileri yoktur. Bunlar zaman zaman Türk bayrağını taşımak konusunda bile ihtilafa düştüler. Milliliği, milliyetçiliği reddeden beynelmilelci bir ideolojinin paralı askeri gibi kullanılan  68 kuşağı acaba iyi kullanıldığı için mi iftihar etmelidir?  Bunları kullanan bazı devrimci ağabeyler bugün liboş oldu, dünü unuttu. Bazıları yurtdışına kaçtı, bazıları da sosyalist devrim yolunda  kullandıkları çocukları güzelce ispiyonladı.  Bazıları ise olup biteni fark ederek insanlık tarihinin  milli menfaat çatışmaları  olduğunu kavrayıp, Türkiye’ye yönelmiş ihanetlere karşı saf tuttular.  Türkiye için asıl tehlikenin emperyalizme alan açan, bizi içeride çatıştıran sınıf çatışması tezi olduğunu anladılar. Zaten Cumhuriyeti kuranlar da böyle bir anlayıştan hareket etmediler. Bundan dolayı Anadolu’daki milli harekete yardım eder gibi gözüken 13 Eylül 1919 Sivas Kongresi sırasında bizzat Hariciye Komiseri Çiçerin Türk köylüsünün komünist olmayan yöneticilere karşı isyanını istiyordu. (Giritli, İ., “Atatürk ve Halkçılık”, Atatürkçü Düşünce, Atatürk Kültür Merkezi, Ankara 1992, sh.450) Bunlar emperyalizme karşıydılar ama bu emperyalizm sadece Amerikan emperyalizmiydi.  Sovyet emperyalizmi  ve devrimci ağabeye laf ettirmiyorlardı. Emperyalizme tek gözle bakan bir yaklaşım dün de yanlıştı; bugün de yanlıştır.


Bir devrimci ağabeyinin yazdığı şu satırlar  çok dikkat çekicidir: “Mustafa Kemal hareketi Marksist-Leninist doğrulara dayanan bir devrim amaçlamasına  dayanmamıştır ki; o devrimi tamamlamak  devrimci bir nitelik taşısın… Anti-emperyalist mücadelenin sahip olması zorunlu nitelikleri karşısında Atatürkçü tezleri tekrarlamak bizi gerçekten devrimci, sorunlara çözüm bulucu bir noktaya getirmeyecektir.  Aksine halkın kesintisiz devrim sürecinde  bir güç olarak yer almasını engelleyici,  devrimci halk iktidarlarının kurulmasını önleyici, sosyalist devrime karşı çıkıcı bir nitelik taşıyacaktır. (Özek, Ç., Faşizm ve Devrimci Halk Cephesi”, İstanbul 1970, sh. 511-512)

Gaflet mi İhanet mi?!

0

İnsanlar emek vermeden elde ettikleri nimetlerin kıymetini bilmekte her zaman zorlanmışlardır. Çoğu zaman da başarılı olamazlar. Çünkü bir şeyi elde etmek uğruna çekilen eziyetin ve sıkıntının, kaybedilenlerin acısını, nimetin ne pahasına kazanıldığını düşünmeden ondan istifade etmektedirler.


Onlara bu nimeti miras bırakanların tecrübeleri de bir zaman sonra “masal” hükmünde değerlendirilir.


Türkiye’mizin bugünkü hali de bu tabloya benziyor. Varlık mücadelesi verilerek elde edilmiş bütünlüğümüz, bu bütünlüğü sağlayan değerlerimiz ve değerlerimizin dayandığı kültür mirasımız bizzat bizler tarafından tehlike altına sokulmaktadır. Üstelik bize hiçbir faydası olmayan tartışma ve çatışmalarla bu tehlike iyice büyümektedir.


Bu tehlike, geçmişte nice canlara mal olan bütünlüğümüzü tehdit eden, ismi farklı ama mahiyeti aynı olan bir toplumsal kutuplaşmanın da ifadesidir.


Bunca yaşanana rağmen insanlar hiç mi ders almazlar?!


Yoksa başka bir “ders” mi alınmaktadır?


Kamran İnan’ın bir televizyon programında yapmış olduğu tespit bugünlerde sık sık aklıma geliyor: Kendi tecrübelerine binaen İnan Türkiye’nin dünyadaki ülkeler içerisinde kendi hainini kendi eliyle bu kadar çok oranda yetiştiren tek ülke olduğunu ifade etmişti.


Söz konusu tehlikelerin oluşumuna zemin hazırlayanların veya en azından katkıda bulunanların bazılarını düşününce insanda bu tespitin haklı olabileceğine dair dehşete düşüren bir kanaat doğuyor. Çünkü bu tehlikelerin büyümesinde, ülkemize faydalı olması beklenen, ülkenin büyük umutlarla yetiştirdiği insanların katkısı insanı şaşırtacak ve hatta ürkütecek orandadır.


Dolayısıyla insan şu soruyu sormadan edemiyor: Biz bunca yıldır nasıl yetiştiriyoruz da “nitelikli” bazı insanlarımız niteliklerini memleketin hayrına kullanmakta zorlanıyor?  


Bu demektir ki “milli eğitim” politikamızı “hep birlikte” oturup düşünmeye geç bile kaldık!


Bu politikayı doğru bir içerikle işler hale getirmek ve bu işlerliği de “keyfilikten” arındırmak ciddi bir gereklilik halinde önümüzde durmaktadır. Bugünün en önemli problemi budur. Yoksa özü halletmeden şekille uğraşmak boşa kürek sallamaktan başka bir şey değildir.


Aksi halde Atatürk’ün ifade ettiği üzere “gaflet ve hatta hıyanet” içinde bulunanlardan daha çok çekmeye devam edeceğiz…

Türban

Ülkemizde giderek tuhaf şeyler oluyor. Son zamanlarda bu tuhaf şeylerin başında da türban denilen ve insanları lüzumsuz geren bir tartışma geliyor. Ak parti hükümetinin MHP desteği ile çıkardığı yasayı Anayasa mahkemesi esastan bozdu. İster yetkisini aşarak bozmuş olsun isterse yetkisi dahilinde bozmuş olsun. Bunu tartışmak bu günkü işim değil. Onu hukukçular yapıyor. Benim bu günkü düşüncelerim daha çok bu çekişmenin ve inatlaşmanın yaşamda ne hale geldiği ile alakalı olacaktır.


Esas itibari ile kadınlarda saçın örtünmesi ile ilgili olan türban, giderek örtünme aracı olmaktan çıkmış ve başın örtüsü olan bu renkli örtü giderek bir tarafın sembolü haline gelmeye başlamıştır. Aynı zamanda güç mücadelesi malzemesi haline dönüşmüştür.


Evinin dışında kadının baş ve vücut  hatlarını koruması ile alakalı İslami kuralları tatbik edenlere söyleyecek menfi bir sözüm olamaz. Normal standartlarda vücudun bütününü içine alan örtünme hadisesi bu söyleyeceklerimin dışındadır.


Bilhassa gençlerin bir bölümü baş örtme işine sıkı sıkıya sarılırken, başlarının dışındaki yerlerinin korunması ile alakalı aynı ciddiyette bir icraatı gerekli görmemektedirler. Daracık eteklerin altında görünen vücut hatları ile, baldırlara kadar uzanan etek yırtmaçlarının İslam’ın örtünme emri ile alakası varmı dır? Tabii ki yoktur.


Her türlü kapalı ve açık mekanlarda baştaki türbanla sergilenen İslami disiplin dışı tavırlar bu türban işinin cıvımaya başladığının göstergesidir. Türban, bazı muhafazakar ailelerin kızları tarafından hareket serbestisi taşıyan bir vasıta gibi kullanılmaya başlanmıştır. Kazanılan bu serbesti ile Türban,  kontrolden uzak yerlerde dudak uçurtacak manzaraların yaşanmasına vasıta olmaktadır. Bu bakımdan Türbanı  sadece dini bir örtü olarak kabul etmekte artık geçersizdir. Bir modadır. Muhafazakar ailelerin bazılarının genç kızlarının altında saklandığı özgürlük örtüsüdür. Bu bakımdan sapla samanı ayırmak mecburiyeti de vardır.


İslam’ın başı örtme hususundaki kuralı herhangi bir şekilde kategorize edilmemiş olup, sadece saçın örtülmesi şeklinde belirlenmişken, bu örtüyü inatla şematik hale getirip, bunda ısrarcı olmanın bir mantığı da yoktur.


Bu konuda bir siyasi simge endişesi taşıyanların şekil üzerinde değişiklik önerileri varsa, bu konuda esnek davranmanın da bir mahsuru yoktur. Israrın her halükarda endişeyi de beraberinde getireceği aşikardır.


Türbanın şekli üzerinde inatlaşma, türban üzerinden İslamı hedef alanlara da bir kapı açmaktadır. Onların mücadelesi ne örtüdür, ne de şekildir. Onların mücadelesi İslam’ın kendisi iledir.


Onlara göre Dünya da giderek ivme kazanan İslam, bir şekilde durdurulmalıdır. Çünkü İslam dışı dinlerin gelişen teknolojilerin ortaya koyduğu tespitlere cevap vermesi mümkün değildir. Buluşlar dolayısı ile İnsan aklının ulaştığı yeni bilgiler tartışmaları da beraberinde getirmektedir.


İslam dışı dinlerin bu tartışmalara müdahil olma imkanı yoktur. Böylece insanlar yetersiz kalan bu tür dinlerden uzaklaşmaktadırlar. Mabetler (bilhassa kiliseler) boşalmaktadır. Avrupa ve Amerika da yeni nesil arasında yeni din arayışı veya dinsizlik yaygınlaşmaya başlamıştır.


Bu durumda dini müntesipleri bakımından zayıf kalan din önderlerinin yeni stratejiler belirlemesi gerekmektedir. Onlarda şimdi bunu yapmaktadırlar.


Yeni stratejilerin birinci maddesi ise yükselen dine karşı mücadele vermektir. Farklı din mensuplarının İslam’a karşı takındığı tavır da budur. Bu bakımdan Avrupa insan hakları mahkemesinden fayda ummanın bir mantığı da yoktur.


Ülke içinde sabit tavırlı veya değişken tavırlı örtünme karşıtı yazarlara da malzeme olmanın lüzumu yoktur. Hele hele Ahmet Hakan gibi zikzaklar içinde kendine yer arayan ve “ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamamak” tabirine tıpa tıp uyan bir yazara “…bende diyorum ki: Artık bütün türbanlılar aynı değildir. demenin bir anlamı kalmamıştır. Her türbanlıyı aynı sayanlar maalesef haklı çıkmıştır”. Dedirtmenin bir mantığı ise hiç yoktur.


AK parti hükümeti muhafazakar tabanın baskısı ve MHP’nin gazı ile türban konusunda aceleci davranmıştır. Satranç oyununda taşlarınızı yerleştirip oyunu iyi kurmadan hamle yaparsanız başarılı olamazsınız. Siyaset satranç oyunu gibidir. Aceleye gelmez.


Bir partinin muktedir olabilmesi için oy çoğunluğu ile iktidar olması yetmemektedir. Atanmışların çoğu ile fikir birliği içinde olunması gerekmektedir.


Atanmışların gücü seçilmişlerin gücünden fazla ise orada muktedirlikten bahsetmek saflık olur. O halde güçlü olunmayan bir  konuda uzlaşmak önemlidir.


Konu İslam’ın prensibi olunca daha dikkatli ve sabırlı olunması, bu vesile ile samimi insanların rahatsız ve mağdur edilmemesi icap ettiği aşikardır.


Her seferinde kafayı duvara vurmak alışkanlığından da vazgeçmek zarureti vardır.


Haftaya başka bir konuda görüşmek üzere  Hoşçakalın…

Tarihin Dilinden Anlamak

0

Veya “Tarihin Diliyle Konuşmak” diyebiliriz yazımızın başlığına.


Ateşin dilinden anlamazsanız yanarsınız, depremin dilinden anlamazsanız enkazda kalırsınız, çiçeğin dilinden anlamazsanız onu yetiştiremezsiniz, suyun dilini bilmezseniz niçin battığınızı veya nasıl yüzdüğünüzü bilmezsiniz, yerkürenin ve atmosferin dilini bilmezseniz ne uçak yapabilir ne uçabilirsiniz…


Genelde çocuğun, kadının, erkeğin; özelde her insanının bir dili vardır. Kişiler, bu dille kendini anlatır, siz bu dille onları çözebilirsiniz.


Tarihin de bir dili vardır anlayanlar için. Tarihin dilinden anlamayanlar, tarihte en fazla fosil olurken, anlayanlar, tarihe yön verirler. Haziran 1967’de başlayan ve Arap dünyası ile İsrail’i karşı karşıya getiren Altı Gün Savaşları’na komutanlık eden İsrail Genelkurmay Başkanı’yla savaş sonrasında görüşme yapan gazeteci, yaptığı ayrıntılı söyleşide konu Mısır Hava Kuvvetleri’ne yönelik Akdeniz’den dolaşarak yapılan baskın saldırıya gelince: “Arkadan dolaşma fikrine nasıl vardınız?” der. Genelkurmay Başkanı’nın cevabı açıktır: “Yavuz Sultan Selim’in, Tomanbay komutasındaki Memluk ordusunun toplarına hedef olmamak için arkadan dolaşmış olmasından esinlendik.” Bunun üzerine gazeteci tekrar sorar: Peki, böyle bir hareketin Mısırlılar tarafından da düşünülmüş olabileceğini hesaba kattınız mı?” Cevap, ibret alınacak niteliktedir: “Kesinlikle hayır! Çünkü onlar tarih okumazlar.” Bilindiği gibi tarih okumayan Mısırlılar bu savaşı bütün üstünlüklerine rağmen kaybederler. Bu insanlar, tarih okusalardı ne bu kadar aşağılanırlardı ne de bir savaşın mağlubu olurlardı.


Tarih, sadece bir ibret sahnesi değil, aynı zamanda kuvvettir. İkinci Dünya Savaşı’nda Kuzey Afrika’da Almanlar ile müttefikler arasında süren çöl savaşlarında Rammel’in tanklarla desteklenen ordusunu, ABD-İngiliz orduları, aynı coğrafyada vuku bulmuş Kartaca-Roma Savaşı’nın taktiklerinden esinlenerek yenebilmişlerdi.


Olaylar, tarihte birer sonuçtur. Biz, o savaşlardan hüküm çıkarır, ders alır, geleceği kurgularız. Çünkü olayların mantığı, suyun formülü kadar değişmez netliktedir.


Tarih, aynı zamanda köşe taşı insanların zaman tünelidir. Kişiler, bulundukları konum itibariyle hem geleceği yönlendirirler hem kendilerinden sonra yaşayan insanlara idol olurlar. İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD Kongresi’nde Almanların Kartacalılar gibi yeryüzüne dağıtılması, bu ülkenin dünya tahıl ambarı haline dönüştürülmesi teklifine karşı bir Kongre üyesinin: “İyi de ileride çocuklarımız, ‘Geothe’yi, Kant’ı, Hegel’i, Planck’ı ve daha binlerce bilgin, filozof ve sanatkarı yetiştiren bu millete ne yaptınız?’ diye sorunca ne cevap vereceğiz?” diye itiraz etmesiyle teklif geri çekilir, Almanlar da Kartacalılar gibi yeryüzüne dağıtılmaktan kurtulurlar. Yetiştirdikleri büyük beyinler, inanıyorum ki, Almanları yüzyıllar ötesine taşıyacaktır. Milletimiz, ders alınacak olaylar, yetiştirdiği büyük değerler yönüyle oldukça şanslıdır.


Tarihe masal, tarihteki kişilere masal kahramanı gözüyle bakmak, tarihimize saygısızlık, geleceğimize haksızlıktır. Hafızadan yoksun bir beden, geleceğin gübresi olmaktan kurtulamaz.


Tarih okumak, herkesin görevi; tarihin dilinden anlamak, büyük bir ayrıcalıktır. Şimdi tarih, her zaman tarih!…