22.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1359

Acaba İslamlaşıyormuyuz ?

Geçtiğimiz günlerde gazetelerde bir yazı okudum. İran’ın bir yayın organında “ Türkiye İslamlaşıyor.” diye yazmış. Bunun üzerine vehimli köşe yazarları da hemen yazılarını döşemeye başlamışlar. Ülkenin başındakilerin eşlerinin başındakiler Ülkenin İslamlaşmasına yetmişte artmış bile. Artık ülkede yeterli miktarda içki tüketilemiyormuş. Bilhassa belediyelerin tesislerinde Yeşilaycılık hakimmiş. Sahillerimizde haşama ile denize girenlerin sayısı artmış.


Bazı aklı evvellere göre, haşama şort mikrop yayıyor imiş de bermuda şort giyince mikrop yaymıyor imiş. Birbirinden ne farkı var? Yıllarca Tereyağı kolesterol yapıyor yalanını bize yutturmadılar mı?


Maalesef Ülkemizde uzun yıllar Osmanlılaşma ve İslamlaşma korkusu üretildi. Bir taraftan aleviler kışkırtılmaya çalışıldı. Diğer taraftan Kürtler ayaklandırılmaya uğraşıldı. Bu provokasyonlara da Ülke içinden ciddi destekler geldi.


Ülkenin kaynakları çarçur ediliyor kimin umurunda? Yabancılar Ülkemizde toprak edinme yarışına girmişler kimin umurunda? Bankalar ve sanayi kuruluşları yabancıların eline geçmiş kimin umurunda?


Bu bankalar vasıtası ile çiftçi borçlandırılıyor, malı mülkü haczediliyor kimin umurunda?
Ülke içindeki ajanlar vasıtası ile Türkiye’nin komşuları ile olan ilişkileri bozulmaya ve Ülke yalnızlaştırılmaya çalışılıyor kimin umurunda?


Düşük kur sıcak para ile sürekli borçlanan ekonomi, Ülkeyi giderek borç batağına sürüklüyor kimin umurunda? Geçmişte beş sente muhtaç olan Ülkemiz bu konumundan kurtulurken beş metrekareye muhtaç bir Ülke haline mi geliyor? Kimin umurunda?


Bu ve buna benzer konular tartışılması gerekirken insanlar farklı konulara yönlendiriliyor.


Bir zamanlar açalım da ifsat edelim bu zıkkımları demişlerdi. Düşündükleri gibi olmadı.


Şimdi de kapatalım bu zıkkımları diyorlar.


Ülke insanının milli ve dini yapısı üzerinde oynamaya çalışıyorlar.


Birlik ve beraberliğinin bozulmasına uğraşıyorlar.


Detaylara bakacak olursanız. Gerçekten İslamlaşıyor muyuz hemen görebilirsiniz.


Kutladığımız yılbaşı, kestiğimiz çamlar. Onlara bağladığımız çanlar, Noel babalar, İslami mi? Hayır. Okullarımızda gelenek haline gelmiş kep törenleri İslami mi?  Hayır.


Yabancı müzik eşliğinde kıydığımız nikahlar, gelinle damadın sahneye çıkışı İslami mi? Hayır. Gelinlerin giydiği gelinliğin modelleri İslami mi? Hayır.


Verdiğimiz davetlerde yemek usulleri ve kokteyl adeti İslami mi? Hayır.


Yine protokol yemeklerinde çatal sol elde bıçak sağ elde ve yemeği sol elle yemek gerekliyse bu İslami mi?  Hayır.


Bindiğimiz vasıtalar, kullandığımız teknolojik aletler, ev eşyaları İslami mi? Hayır.


Giydiğimiz ceket, pantolon, etek, ayakkabı, kravat, palto vs. bunlar İslami mi? Hayır.


Modayı İslami yayın organlarından mı takip ediyoruz? Hayır.


Gemileri denize indirirken patlattığımız şampanyalar İslami mi? hayır.


Çocuklarımızı iyi ki doğdun şarkıları ile dünyaya getirip, ölünce şakşaklarla uğurlamak İslami mi? Hayır.


Öğrencilerimizin okul yaşamları, kız erkek aynı evi paylaşmaları, giyimleri, partileri, eğlenceleri, Gençlerimizin, Hatta yetişkinlerimizin  flörtleri, ön evlilikleri, evlilik dışı yaşamları İslami mi? Hayır. Kutladığımız doğum günleri, anneler günü, babalar günü İslami mi? Hayır.


Sanatımız, sergilerimiz, sergilediklerimiz, İslami mi? Hayır.


Dükkanlarımızın üzerindeki tabelalarda yazılanlar, İmalatlarımızın isimlerinin çoğu İslami mi? Hayır. Dinlediğimiz müzik İslami mi? Hayır.


Peki bizim bunlardan bir şikayetimiz var mı? Hayır.


O halde nasıl oluyor da İslamlaşıyoruz. Biri çıkıp ta bana anlatabilir mi? Hayır.


Siyaset sahnesindeki dalaverecilere baktıkça, ticaretimizdeki sahtekarlıkları gördükçe, halkımız arasında gittikçe bozulan ahlak yapısını izledikçe, azınlığın çoğunluğa tahakkümü devam ettikçe, milletin istemedikleri milletin efendisi olmaya uğraştıkça, Avrupai bir uçurumun içine yuvarlandığımızı dehşetle müşahede ediyoruz..


Yukarıda sıraladıklarımın neticesi  rahatlıkla diyebilirim ki;


Biz ne İslamlaşıyoruz. Ne de millileşiyoruz. Aksine,


Biz gittikçe Bizanslaşıyoruz.

Zaman Bizim İçin Değerlidir

Zaman değerlidir.


Her şey bir su gibi akıp geçiyor, geride kalanlar tekrar geri gelmiyor. Zamanı yenileyemiyoruz, satın alamıyoruz. Bu sebeple yaşamımızda zamanın büyük değeri var. Yapılacak her iş için zaman gerekli. Zaman oldukça pahalı ve zamanın da bir planlaması olmalı.


Zaman konusu günlük yaşantımızı etkilediği için iyi yönetilmelidir. Zamanın önemini bilenler ve zaman planlaması yapmak isteyenler için zaman planlama seminerindendir bu notlar.


Şu soruları sorduğumuzda zamanın önemini daha iyi kavrayabiliyoruz.
Bir senenin değerini en iyi kim anlar? Sınıfta kalan bir öğrenci,
Bir haftanın değerini en iyi kim anlar? Haftalık bir derginin editörü,
Bir dakikanın değerini en iyi kim anlar? Treni kaçırmış bir yolcu,
Bir saniyenin değerini en iyi kim anlar? Bir kazayı kıl payı atlatmış kişi,
Bir milisaniyenin değerini en iyi kim anlar? Olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan atlet…


Günlük yaşamımızdaki birçok şey bizim farkına varmadan zamanımızı çalıyor. Bunlar; plansızlık, öncelikleri belirleyememek ve sıralayamamak, ertelemek, kendini gereğinden fazla işe adamak, acelecilik, kırtasiyecilik ve verimsiz okuma, zaman hırsızları, rutin ve gereksiz işler, hayır diyememek, gereksiz telefonlar, gündemsiz ve verimsiz toplantılar, kararsızlık, yetki verememek, dağınık masa ve büro düzeni.


Zaman konusundaki en büyük yanlışımız zaman planlamamızın olmaması ve yapılacak işlerimizi hep sonraya atmamızdır. Halbuki, dikkatli bir planlama iyi zaman yönetiminin temelidir. Yönetim planlama ile başlar ve en önemli aşamadır. Plan yapılmadığı takdirde, işler zamanında bitmemekte ve bunun sonucunda işleri planlamaya zaman kalmamaktadır.


Zamanı iyi kullanmak adına iyi bir planlama yapılmalıdır. Planlamada da önemli olan öncelikleri belirlemek ve sıraya koymak gerekir. Hoşlandığımızı, çabuk bitecek olanı, kolay olanı, bildiğimizi, acele yapılanı, başkalarının isteğini; hoşlanmadığımızdan, uzun sürecek olandan, zor olandan, bilmediğimizden, önemli olandan, kendi seçtiğimizden şeklinde, güne yapılacak işler listesi hazırlayarak başlanmalıdır.


Planlama da günlük olduğu kadar, haftalık, aylık planlamalarda yapılmalıdır. Bu planlamalar bir ajandaya not edilmeli ve öncelik sıraları belirlenmelidir.


Erteleme alışkanlığı en önemli zaman tuzaklarından biridir. Gerçekten önemli ve yaşamsal işlerle uğraşmaktan alıkoyan erteleme; Kişinin kariyerini yıkabilecek, mutluluğunu bozacak ve hatta hayatını kısaltacak, her alanda başarıyı önleyen, gizli gizli zarar veren bir alışkanlıktır. Erteleme kendinizi aldatmadır. Bir şey yapmamak ya da, önemsiz şeyler yaparak vakit harcamak asıl yapılması gerekenden uzaklaştırır. Erteleme yapmakla , bilinçaltımız isyan eder, kendimizi sürekli baskı altında hissederiz.


Ertelemecilikten nasıl kurtuluruz?
Kendimize neyi yapmanın önemli olduğunu sormakla birlikte işe hemen başlarız. Hoşlanmadığımız işi öncelikle yerine getirir, erteleme eğiliminde olduğumuz işi  parçalara böler, işi bitirme zamanını saptarız. İşi bitirdiğimizde de kendimizi ödüllendiririz.


Gündemsiz ve verimsiz toplantılarda zamanımızı çalmaktadır. Yapılan her türlü toplantı zaman alıcıdır. Problem, gündemi belirlenmeden yapılan, normal süresini aşan ve amacına ulaşmayan toplantılardan kaynaklanmaktadır. Bunlara dikkat edildiğinde, bizim değerli zamanımız kaybolmaz ve verimli bir zaman geçirmiş oluruz.


Bir diğer zaman öğütme ortamı dağınık masa ortamlarıdır. Çalışma ortamınızın dağınık olması yorgunluk, verimsizlik, baş edememe hissi, stres ve hakimiyet yoksunluğu oluşturur,  ayrıca yaşamınızı kısıtlar. Böyle durumlarda; Çalışma yerimizi de evimiz kadar fonksiyonel düzenlemek, masamızı, geleni geçeni göremeyeceğimiz bir konumda yerleştiririz. Masalar arasına fiziki engeller koyarız.


Yan odalara, ya da atölyelere gereksiz ziyaretler yapmak da zamanımız alan bir diğer etkendir. Astımız veya üstümüzle görüşmelerimizde planlama yapmadan yapacağımız ziyaretlerde zamanımızı alacaktır. Böyle durumlarda görüşeceğimiz konu başlıklarını not alırız. Görüşme süresini ölçeriz. Rutin aradığımız kişilerin, uygun ve az meşgul oldukları saatleri belirleriz ve arayacağımız vakti daha önceden bildiririz.


Son olarak davetsiz misafirlerde değerli zamanımızı fazlasıyla alırlar. Onlarla da yapacağımız görüşmelerimizde; ciddi bir tutum, ve resmi bir ses tonu kullanımı, sandalyemizin ucuna oturup,  bütün dikkatimizi ona verme, mümkünse belli bir zaman sınırı koymamız bu zamanımızın da verimli kullanılmasına katkı sağlayacaktır.


Zaman bizim için değerlidir. Çünkü bugünün işi bugüne fazlasıyla yetmektedir. Yarına bırakacağımız her iş bir dağ yığını gibi karşımıza çıkacak ve sonra altından kalkmakta güçlük çekeceğiz.. Bu sebeple bugün için zamanımızın değerini iyi bilelim ve kendimiz için iyi bir zaman planlaması yapalım.

İnsan Yaşamı Üzerinde Teknolojik Gelişmelerin Etkisi

Geçmişten günümüze toplumların var oluşlarını, ilerleyişini, bugünkü toplum yapısına nasıl ulaştığımızı incelediğimizde çok açık görmekteyiz ki teknolojik gelişmeler toplum yapısını şekillendirmekte çok büyük rol oynamakta dolayısıyla insan yaşamında etkili bir konuma sahip olmaktadır. Bırakalım geçmişi, sadece günümüz toplum yaşantısını gözlemlemeye kalktığımızda teknolojinin hayatımızda ne gibi bir yeri olduğunu fark etmek ve etkisinin olduğunu söylemek kaçınılmazdır. Ben teknolojinin insan hayatındaki olumsuz etkilerine değinmek istiyorum daha çok. Her zaman şunu söyleriz; bir toplumun ilerlemesi için, toplumsal gelişim için, çağa ayak uydurmak için teknolojinin gelişimi gereklidir. Ben hep şu soruyu soruyorum; Bu kadar gelişimi sağlayan, ilerlemeyi getiren teknoloji bu kadar güzel gibi görünürken nasıl olurda insan yaşamında olumsuz sonuçlar meydana getirebilir? Sanıyorum burada işin içine insanın kendisi girmekte.. Bizler ya ölçümüzü ayarlamayı bilmiyoruz ya da elimizdeki bir malzemeyi doğru kullanmayı bilmiyoruz kendimiz bilmediğimiz gibi çocuklarımızı da, etrafımızdaki bireyleri de doğru yönlendiremiyoruz.


Muhakkak ki her şeyin olumlu bir tarafı olduğu gibi olumsuz bir tarafı da mevcuttur ancak bakıyorum sanki bizler olumlulukları meydana çıkarmamız gerekirken sanki olumsuzluklar için savaşıyoruz.. Yada belki kendimizi kaptırıveriyoruz.. Peki kendimizi sorgulamamız gerekmiyor mu? Bir şeyleri sorgulamak gerekmiyor mu? Ben düşündüğüm zaman gözlemlediğim zaman aklıma öyle çok soru geliyor ki bunları paylaşmak istiyorum. Neden artık insanlar birbirlerine hiç mektup yazmıyorlar? Neden insanlar duygularını kağıda dökemiyorlar? Neden çocuklarımız internette bir şeyler öğrenmek araştırmak yerine oyun oynamayı veya chat denilen anlamsız aktiviteleri tercih ediyor? Neden cep telefonlarımızı yanımızdan bir dakika bile ayıramıyoruz? Neden konuşmamız gereken şeyleri insanlarla yüz yüze görüşebilmek varken sadece bir mesaj yazmakla yetinebiliyoruz? Öyle çok soru var ki.. Uzmanlarla konuşulduğunda teknolojik gelişmelerin en büyük amacının ‘insan hayatının kolaylaşması’ amaçlı olduğunu söylüyorlar. Peki, farkında mıyız acaba bu kolaylaştırma hareketi insanları nereye götürüyor? Neleri değiştirip neleri kaybettiriyor? Bana öyle geliyor ki insanlar yalnızlığa terk ediliyor.. İnsanlar hazıra alışarak emek sarf etmekten uzaklaşıyor.. İnsanlar iletişimden kaçıyor kabuğuna çekiliyor.. En kötüsü insanlar tembelleşiyor.. Artık düğmesine bastığınızda odayı kendisi süpüren elektrik süpürgeleri var; insanın hareket etmesine eğilip kalkmasına gerek kalmıyor.. Komşuluk ilişkileri neredeyse öldü.. Çünkü insanlar bir akşam komşusuna gidip muhabbet etmek yerine önemli dizisini izlemeyi tercih ediyor hatta bir evde her odada ayrı televizyon olup herkes kendi izlemek istediği programı izliyor.. Aile içinde iletişim bu kadar azalırken ortaya bencil, yalnız, sağlıksız bir toplum çıkıyor.. Araştırmaya hevesli öğrenciler yok denebilecek kadar az.. Artık yeni gelişen beyinler kolay yoldan, çaba sarf etmeden bir şeylere sahip olmak zihniyetinde.. Cep telefonları elden hiç düşmüyor.. Artık her evde bir bilgisayar var ama faydalı şeylerden çok oyun oynamalara ve sohbetlere yarıyor.. Çünkü artık insanlar özgüvenlerini yitiriyor.. Artık yüz yüze iletişim kurulamıyor.. Bahanelerin arkasına saklanılıyor, kaçışlar aranıyor. Tüm bu kaçışın bahanelerin altında sevgi arayışı yatıyor.. İnsanlar sevgisiz.. İlgiye muhtaç..  İnsanlar kendilerini bile sevemez durumdayken birbirlerini nasıl sevebilirler? Peki toplum böyle nereye gidecek? Diyoruz ya her şeyin başında eğitim geliyor ama esaslı bir eğitim.. Ailede başlayan okulla devam eden hayat boyu süregelen eğitim.. İnsanlarımız ölçüsünü ayarlayabilecek, kendisine hükmedebilecek, elindekini doğru kullanabilecek bilince ulaşmadan sanıyorum bu ülkede yapılan gelişme adına her güzel şey güzellikten çok zarar getirecek.. Nitekim öyle olmakta..


Çocukken annemle her anne kızın arasında yaşandığı gibi kuşak çatışmasından kaynaklı küçük problemler yaşanırdı.. Bazen birbirimizi üzebilirdik. Ama annemle bir yöntemimiz vardı.. Tartıştığımız zamanlar  birbirimize söylemek istediğimiz tüm duygularımızı hatta öfkemizi sorgularımızı mektup gibi kağıda dökerdik ve yatarken annemin başucuna bırakırdım.. Sabah kalktığımda mutlaka başucumda onunda bana yazdığı cevap mektup olurdu.. ve Akşam olduğunda işten geldiğinde ben özür dilerdim ve sarılırdık.. Bu örneği vermek içimden geldi.. Bu küçücük bir şey.. Benim asıl varmak istediğim nokta; her şeyin başında sevgi ve eğitim gelmektedir. Toplumu oluşturan meydana getiren ailelerdir. Bu yüzden en büyük önem aile kurumudur.  Her şey ailede başlar. Ve en önemlisi; İLETİŞİM.. Eşler birbirleriyle, çocuklar ebeveynleriyle sürekli iletişim halinde olmalı, doğru veya yanlış bulduğu tüm düşüncelerini dile getirebilmeli ve bunu dile getirirken ailede almış olduğu eğitime dayanarak saygısızlık yapmadan dile getirebilmeyi becerebilmeli ve her şeyden önemlisi bireyler yaşadıkları ortam içerisinde sevildiklerinin farkında olabilmeli..


Artık sanayileşmenin, ilerlemenin, kadınların çalışma hayatına atılması vb gelişmelerin etkisiyle evlilik yaşı gitgide ilerlemektedir. Ancak hala çok bilinçsiz evlilikler yapılabilmekte.. Şunu hiçbir zaman unutmamak gerekir; toplumun en önemli yapı taşı ailedir. Ve aile kurmak zor olmakla beraber bir sanattır.. Önce insanlar kendi gelişimlerini tamamlamalı iyi eğitilmeli bilinçlenmeli ki daha sonra kurduğu aile içerisinde yeni bireyler yetiştirecek yön verebilecek donanıma sahip olmalıdır.. O yeni bireylerin şekillenmesinde kendilerine çok büyük rol düşen aileler çok çok eğitimli olmak, bilinçlenmek zorundadır.. Bu toplumun kurtuluşu sadece ve sadece eğitimden, bilinçlenmekten, bilinçli aile kurmaktan geçmektedir.


Artık biraz silkelenelim, uyanalım..Kurtulalım şu tembellikten, yalnızlıktan bunalımdan.. İnsanlarla yüz yüze iletişim kurmaktan kaçmayalım.. Cep telefonlarımıza haberleşme aracı dışında gerekmedikçe başvurmayalım, duygularımızı kağıtlara dökebilelim, çok çok okuyalım, sorgulayalım, öğrenelim, araştıralım, çaba sarf etmenin tadına varalım, hazır elde edilen hiçbir şeyin değeri olmayacağının bilincine varalım.. Teknolojiyi doğru yerde doğru amaçla doğru bir şekilde kullanabilmeyi öğrenerek,zararını değil faydasını topluma yansıtalım.. Ve sağlıksız toplum imajını artık üstümüzden atalım..


Çok çeşitli ütopik görüşler ortaya atılmakta.. Ama doğru ama yanlış.. Amerika’nın Türkiye üzerinde yürüttüğü siyaset, hedeflerine ulaşabilmek için Türkiye halkının toplum yapısını bozmak yoluna gittiği, bir çok yeni faaliyetin altında bu amacın yattığı hemen hemen her yerde herkesin dilindedir.. Ancak şunu unutmayalım ki her şey biz insanların elinde.. Üzerimize düşen tek şey; kendimizi geliştirmek, eğitmek ve gerekli donanıma sahip konuma geldiğimizde faydalı bireyler yetiştirip eğitmek.. Binanın temeli ne kadar sağlam olursa en büyük sarsıntıya bile dayanma gücü o kadar fazla olur.. Bizler Türk Milleti olarak, Türk olmanın, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmanın verdiği onurla lütfen çok çok okuyalım, her konuda duyarlı olalım.. Unutmayalım ki öğrenme her yaştadır..

Kentlileşme

Kentlileşme


Kentlileşmenin kısa bir özeti hemşehri derneklerinin rolü


Kentlileşme, bir toplumsal değişmeyi, uyum ve bütünleşme sürecini anlatmaktadır. Kısaca, kente göç eden nüfusun yeni koşullara uygun ilişkiler biçimi geliştirerek kentin bir öğesi olma sürecidir


Hemşehri dernekleri; kırdan gelenlerin kentsel yaşam biçimini, değerler sistemini ve davranış kalıplarını anlama sürecinde kurulan örgütlerdir.


Hemşehri dernekleri hem geleneksel toplum yapısının motiflerini üzerinde taşırken bir taraftanda değişimin ve gelişimin yaşanmasında önemli rol oynarlar.


Kent nedir? ve Tarihsel gelişmesi


Günümüzün iklim koşulları 14 bin yıl kadar önce oluşmaya başlamış, dünyanın hemen her yerinde insanlar mevcut teknolojileri ile , değişen doğal çevre ortamına uyum sağlamaya çalışmıştır. Bu süreçte Anadolu da dahil olmak üzere Yakındoğu’da gerçek anlamı ile “köy” olarak tanımlayabileceğimiz bir yerleşme türü ortaya çıkmıştır.


19.Yüzyıldan itibaren toplumların yapısında meydana gelen en önemli değişikliklerden biri nüfusun aşırı artışından, ulaşım imkanlarının verdiği kolaylığın etkisi ile göçlerden kaynaklanan kentleşme olgusu olmuştur.


Türkiye’de 1950’lerden sonra kalkınmaya paralel olarak eğitim ve istihdam imkanlarının kentlerde toplanması,ulaşım ve haberleşme araçlarındaki gelişmeler şehrin çekiciliğini artırırken; tarımda makineleşmenin etkisi ile köylerde işsizliği artırması, miras ve ekonomik faktörler gibi sebeplerle arazilerin küçük parçalara bölünmesi ve dolayısıyla tarımsal faaliyetlerin ekonomik olmaması gibi nedenler ise köylerin iticiliğini artırmıştır.


Bunlara paralel olarak o dönemlerde kentlere ve dış ülkelere  göçler başlamıştır. Zamanla göç edenlerin ekonomik yapılarının iyi olması diğer kırsal alanda kalan bireylerinde kente göçünde etkili olmuştur. Böylece köylerin iticiliği kentlerin çekiciliği artmıştır.


Kent,Tarihin farklı dönemlerine ait fiziksel, sosyal ve kültürel katmanların üst üste kurulması sonucu oluşan fiziksel, mekansal, ekonomik, sanatsal ve  sosyal bir ortamdır.


Kent sadece fiziksel bir mekan değildir.


İbni Haldun’a göre ise; kalabalık halk topluluklarını bir arada toplayan Kent hayatı medeniyetin ilk aşamasıdır.


Şehirleşme devleti değil, devlet şehirleşmeyi yaratır. Devlet olmadığı sürece Kentleşme de olmaz. Devletin varlığı ile Kent hayatı özdeşleşir.


Kentlilik nedir?


Kentlilik, kentte yaşayan bireylerin , kentte yaşamanın gerektirdiği ekonomik, sosyal, kültürel ve kentin oluşturduğu değerleri anlamasına, benimsemesine ve yaşama geçirmesine ait süreclerin tamamlanması sonucunda  oluşan bir olgudur.


Kentlilik bilinci hakkında genel bilgi


Kentte yaşayan bireylerin kente özgü tavır ve davranışlar sergilemeleri, birer kentli birey olduklarının farkında olmaları buna uygun davranış göstermeleri anlamına gelir.


Kentlilik bilinci Nasıl oluşturulur?


Kent-birey ilişkisi iyi kurulmalıdır. Kentle ilgili verilecek her türlü kararın altında o kentte yaşayanların onayı olması gerekir yani katılımı olması gerekir; Neden derseniz kent kenti yönetenlerden daha çok orada yaşayanlarındır da ondan.


Kentlilik bilinci Nasıl oluşturulur?


Birey kentin biçimlenmesinde ve yönetim süreçlerinde kendisinin olduğunu gördüğünde sahiplenme duygusu ile hem kente hem kent için yapılan projelere sahip çıkar. İşte burda sivil toplum kuruluşları (STK) olan Hemşeri derneklerinin önemi ortaya çıkmaktadır. Kırsal kesimden gelenlerin kendilerini ve önceden oraya göç edenlerin ötekileşmemiş olduğunu  hissettiğinde “kentli birey” gibi davranma eğilimine girer. Kendini o kente ait hisseder ve daha rahat eder, kendini yabancı hissetmez,kendini güvende hisseder.


Çevreye ve kentin getirdiği sosyal anlayışlara daha pozitif bakar. Bu nedenledir ki Kent konseyleri kent yönetim organisazyonları kurulmaktadır. Günümüzde bu neyi sağlar, bireyin kentin bir parçası olduğunu düşünüp kendisine düşen sorumlulukların farkındalığını oluşturur. Katılımcılığı artırdığından Demokratikleşmeye büyük katkı sağlar.


Kentleşme olgusu gelişmiş ülkeler açısından gelişmenin, sanayileşmenin göstergesi gibi gösterilmesine rağmen, aynı oluşumun, azgelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler için geçerli olduğu söylenemez.


Sosyal ve kültürel zenginlikleri kentlilik bilincinin çoğalmasında kullanılmasıyla, tüm toplumsal kesimlerin kent yaşamına katılmasıyla, kentin kentliyi hayatın içine çekmesiyle kentlileşme sürecinde önemli bir mesafe alınacaktır.  Kentteki bu aktif yaşam döngüsü kent kültürünü oluşturacaktır. Kent kültürü harmanında yetişmiş birey kendini daha iyi ifade edebilecek, kent için yapılan her konuda fikrini söyleyebilecek,  sivil toplum kuruluşlarında yer alabilecek, toplumsal duyarlılığı olan ve toplumsal dayanışmaya önem veren “kentli birey” olarak kentlilik bilincinin oluşmasına katkı sağlayacaktır.


Kentlilik bilinci oluşmasını tehdit eden gelişmeler.


Mekansal ve kültürel siteleşme, “Biz” ve “Öteki” ayrımını daha da derinleştirerek, “atomize” hayat alanları oluşturmakta, dolayısıyla anomik ve yabancılaşmış bir sosyal dokuyu paradoksal biçimde üretme tehlikesi taşımaktadır.


Sanayi sonrası toplumlarının oluşturduğu büyük kentlerin merkezleri, yüzyıldan beri sürekli kent merkezlerinin dışına doğru itilmiş yığınların “hücumu” ile karşılaşmaya başlamıştır. Buna karşılık, yüzyıldan beri kent merkezlerini iş ve ikamet alanları olarak tasarruflarında bulunduran, “kentli” kesimler ise merkezi terk etmekte, merkezdeki bazı bölgeleri yine tutmakla birlikte, asıl olarak “kent dışında” inşa edilen “iş merkezleri”ne ve kendilerine mahsus yeni inşa edilmiş mahallelere ya da özel sitelere yerleşmektedirler.


Kentteki riskler


Kırdan kente yoğun ve düzensiz göçler, kentte tutunamayanların istismara da açık şekilde, şiddet ve suç eylemlerine katılmalarına neden olabilmektedir. Günümüzde de anomik kentleşme, şiddet hareketlerine ve suç oranlarının artmasına neden olabilmektedir. Dolayısıyla, siyasal ve ekonomik bunalımın bir bakıma değişmez göstergesi olan “sağlıksız kentleşme”, Türkiye’de şiddetin önemli kaynaklarından birini meydana getirmektedir.


Anomik kentleşme, mafya ve terör örgütlerinin de artmasına neden olmaktadır. Gökçe’nin ifadesiyle “Mafya ve terör örgütleri geçiş halindeki toplumlarda ya da gelişmekte olan toplumlarda, özellikle toplumsal eşitsizlik bulunan ortamlarda kendini hissettirmektedir. Çünkü kendisini destekleyecek belli bir tabana ihtiyaçları vardır. Toplumsal eşitsizlikler bu tabanın büyümesine ve korunmasına imkan sağlar.


Kırdan kente göç, yani kentleşme oranının yüksek olduğu ülkemizde kır-kentler (gecekondu mahalleleri) bu eşitsizliğin yaygın olarak görüldüğü ortamlardır. Kırdan kente büyük beklentilerle gelen yığınların, beklentilerine cevap verecek hizmeti bulamaması, ya da eğitim, sağlık, iş ve güvenliği gibi hizmetlerin yetersizliği, bu insanları, özellikle gençleri yani ikinci ve üçüncü kuşağı yasal olmayan örgütlerle karşı karşıya getirir.


Ülkemizde hızlı kentleşmenin doğurduğu sorunlar çerçevesinde önlemler alınmamıştır. Günümüzde, özellikle büyük kentlerimizi çevreleyen kır-kentlerde yaşayanların hemen hepsinde; altyapı sorunları, kamu hizmetlerinin eksikliği, işsizlik, çevreye uyum ve güvenlik gibi sorunlarla karşı karşıya kalan bireylerin akraba-hemşeri dayanışmasının ötesinde başvuracakları örgütlü bir yapıya ihtiyaçları vardır.


Gettolaşma


Gettolar, hem mekansal hem de kültürel açıdan kentten soyutlanmış bölgelerdir.


Bu bölgeler farklı servisler tarafından kullanıma açık yerler olduğundan ciddi riskler teşkil ederler.(Fransa’da Araba yakma olayları Türkiye’de Gazi olayları gibi)


Çeşitli bakış açılarından Kentlilik


Ekonomik olarak Kentlilik


Kentte yaşayanların geçimini tamamen kentte veya kente özgü işlerle sağlıyor duruma gelmesiyle gerçekleşir. Ekonomik faaliyetleri daha çok sanayi ve hizmet sektörleri karşılamaktadır.


Sosyal açıdan kentlilik


Aile içi ilişkilerde demokratik tutumlar egemendir. Eğitime önem verilmekte olup, kendinin ve ailesinin gelişip toplumda bir statü elde etmesi için daha çok pay ayırır. İş yaşamında geri kalan serbest zamanlarını kişisel ve toplumsal faydaya dönük sosyal faaliyetlerde kullanır.


Siyasal davranışlar açısından kentlilik


Siyasal toplumsallaşma öne çıkar ve bireyler kentli kimliğini benimser, kent yaşamı içindeki haklarının ve sorumluluklarının bilincindedir. Kent yönetimine ve sivil topluma özgü organizasyonlara destek verir, yerel yönetimlerin yetki, imkân ve sundukları hizmet düzeylerinin yükselmesi için sorumluluk alırlar. Kente, ülkeye ve insanlığa ilişkin sorunlara karşı duyarlıdırlar.


Psikolojik davranışlar açısından kentlilik


Boş zamanlarını bilinçli bir şekilde kendisini geliştirmek için belli faaliyetlerin içersinde geçirir. Kendini ve güvenini geliştirici olarak, farklı bilgi kaynaklarına ulaşmada isteklidir. Kentli olmanın ve cemiyet içinde yaşamanın gereklerine dikkat eder, kentteki normlara uyar ve geçmişini iyi bir şekilde değerlendirip geleceğiyle ilgili planlar yapar.


İnançsal davranışlar açısından kentlilik


Kendi inancının gereğini yerine getirirken gösterişe kaçmaz, diğer grupların inanç ve uygulamalarına saygı duyar, dinin mesajlarını anlamaya çalışır. Din dışı batıl inançları sorgular. Kent yoksulluğuna karşı hemşerilerinin mücadelelerini maddi manevi olarak destekler. Komşuluk ve hemşerilik ilişkilerinin doğru bir düzlemde yürütülüp, ilişkilerdeki kendi sorumluluğunun varlığına inanır.


Estetik davranışlar açısından kentlilik


Oturduğu konutun, sokağın, mahallenin ve kentin yaşam alanlarındaki çirkinliklerden rahatsız olur ve bu mekânların güzelleştirilmesi için gayret gösterir. Dilini özenle kullanır, argo ve yabancı kelimelerden uzak durur. Beden sağlığına önem verir, beden bakımını düzenli yapar. Kentli olmanın bir gereği olarak sanata önem verir ve sanatsal faaliyetlere katılımcı veya izleyici olarak destekler.


Evrensel bakış açısından bireyin gelişim hakkı


Birey, gelişmenin temel öznesidir ve birey gelişme hakkına faal olarak katılır ve bu haktan yararlanır.


Gelişme hakkının tam olarak kullanılmasını ve geliştirilmesini sağlamak için, ulusal ve uluslararası düzeylerde politikaların formüle edilmesi, kabul edilmesi ve uygulanması, yasal ve diğer tedbirlerin alınması için gerekli işlemler yapılır.( Gelişme hakkına dair bildiri)
Türk Dil Kurumuna göre birey;


Kendine özgü nitelikleri yitirmeden bölünemeyen tek varlık, fert;


Bireyin önemi


Bireyin öneminien güçlü  ifade eden söz Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye yaptığı nasihatte var; “Mülkiyet, saltanat sende diye insanları hor görme. İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın”.


Bireyin günümüzdeki durumu


Tüketim nesnelerinin ve kullanım değeri biçilmiş ilişkilerin (cinsellik, bilgilenme, konuşma vb) büyüsüne kapılan (çılgınlaşan) insan kendisini merkeze alarak yaşamaya başlıyor. Kendisini ve ailesini ‘kurtarmaya’ yönelen, düşünsel olarak karşı çıkmasa bile eylemleriyle dayanışma ilişkilerini reddetme noktasına gelen insan konuşmalarına birinci tekil şahıs (BEN) olarak başlıyor. Tüm istem ve yargı cümleleri ‘ben’ veya ‘ben im’e çıkıyor.


Bireylerin Biz diye düşüncesi olan organisazyonlara katılımı


İşte böyle bir bireyden Sivil Toplum Örgütlerine ve hemşeri derneklerine bireylerin katılımını sağlamak çok zordur. Bu örgütlenmeyi sağlayan özellikle hemşeri dernek yöneticilerini  kutlamak gerekir.


Hemşehri dernekleri hem geleneksel toplum yapısının motiflerini üzerinde taşırken bir taraftanda değişimin ve gelişimin yaşanmasında önemli rol oynarlar.


Bireyin katkısı


Bireyin ancak bir gelişme hakkına sahip olduğunu ve bunun onun üzerinde oluşturacağı pozitif etkileri somut olarak anlatarak bu konu ile ilgili farkındalılığı oluşturabilirsek ve arkasından bireyin taleplerine cevap verebilecek organisazyonlar oluşturabilirsek bireyin kentli olmaya katkısını en üst düzeye taşırız.


Sonuç olarak,


Bireyler bir arada yaşama ve barınma ihtiyaçlarını karşılayarak kentleri oluşturmuşlardır. Kentte bir arada yaşayan bireyler hayatlarını kolaylaştırmak ve bir düzene sokmak adına ticaret, sosyal, sanatsal ve bir takım davranış kalıpları geliştirmişlerdir.


Davranış Kalıpları


Diğer insanlarla birlikte olduğunu unutmaması


Kentte oluşturulan kurallara yöneticilerin de uyması


Kendi özgürlük sınırının diğerinin özgürlük sınırının başladığı yerde bittiği erdemini kabul etmesi


Sorunlarını barışçı ve hukuksal zeminlerde çözme eğilimlerinin oluşması gibi bir çok davranış biçimi sayabiliriz.


Davranış Kalıpları


Selamlaşma


Yayaların sağdan yürümesi


Toplu taşıma araçları beklerken ve binerken tekerteker ve birbirlerine saygılı davranılması


Çöplerin sokaklara caddelere gelişi güzel atılmaması


Trafik kurallarına uyulması


Gerekli gereksiz klakson çalınmaması


Maç sonrası yapılan  aşırıya kaçan sevinç davranışları gibi

Siyaset – Yargı Çıkmazı

Siyaset – Yargı Çıkmazı


Siyaset kelimesi, tek başına bile insanın psikolojisini bozmaya yeter hale geldi.
Nasıl bozmasın; o kadar kirlendi ki, bilinen tüm deterjanlar (!), iyi niyetli gayretler,
az sayıdaki masum, temiz siyasetçiler etkisiz hale geldi.
Temizlenmiyor, temizlenemiyor.
Çarşı o kadar karıştı ki, siyaset ne, siyasetçi kim, hangi konuşma siyasi, kafalar karıştı gitti.
Sarf edilen sözler suç mu, değil mi?
Sarf edilen sözün hiç mi hiç önemi yok, söyleyene bak!
A partisinin mensubu söylemişse büyük suç, B partisinin mensubu söylemişse, ya sempatik bir konuşmadır, ya da yanlış anlaşılmıştır (!)
Şu anda Türkiye’de kim veya kimin fikri iktidar, kim muhalefet, var mı net bilgi?


Onu bunu bilmem ama insan düşünmeden geçemiyor;
Acaba en büyük muhalefet, dolaylı da olsa, bir zamanların adalet bakanı olan Mehmet Moğoltay’mı acaba?
Hani “Baykal iktidar olsun intihar etmezsem namerdim” demişti ya, işte o adam.
Hani SHP’nin Adalet Bakanı; “Hükümetten 4 bin kişilik kadro çıkarttım.
Bu kadroları örgütüme vermeyip de MHP’ye ve RP’ye mi verseydim?
Yaptığım suç ise, bu suçu işlemeye devam edeceğim” diyen vatandaş.
İşte o vatandaşın o gün atadıkları, bugünkü en güçlü muhalefet gibi.
Hem de Aslanlar(!) gibi mücadele ediyorlar!
Hem de temsil ettikleri Anayasayı sanki biraz da çiğneyerek.
Öyle ya, ortada bir kapatma davası var.
Ve bu davayı etkilemekten pek de çekinilmiyor…
Var mı bu intiba ya varmayan?
Ee nerde kaldı “Dava sürecinde konuşulmaz” edebi?


AKP kapatılır mı bilmem ama bu vesileyle AKP’ye sempatinin arttığı bir hakikat.
Son anketler de bu görüşü doğruluyor.
Malum söz konusu parti mağdur duruma düşürülmüştür.
Mağdurun yanında yer almak da bizim genlerimizde var.


İşin garibi; Sayın Moğoltay’ın eski arkadaşları, bugün hasbelkader Meclisteler ve uzun süredir yüksek sesle hükümete “Kadrolaşıyorsunuz” diye, büyük bir telaşla veryansın edip duruyorlar.
Tabii bu telaşın sebebi, zamanla dava arkadaşlarının yerleştirdikleri kadrolar adına düştükleri endişe olmalı…
Mevcut Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay üyeleri ve Rektörler bu vatandaşların kadrolaşma sevdasının ekibi değil midir?
Hepsinin aynı istikamette düşünmeleri tesadüf olabilir mi?


İşte bizim en büyük sıkıntılarımızdan biri bu.
İşe; ehil değil, siyasi görüşe göre atama yapıyoruz.
Önce adamın sağcı mı, solcu mu olduğuna bakıyoruz.


Zaten bu ülkede sağ niye var, sol niye var aklım ermiyor ya.
Ne gereği var ve bugüne kadar ülkemize bir getirisi mi oldu?

Küresel Korku

0

Yaşadığımız çağ, malumunuz 21. yüzyıl. Yani küresel çağ. Dünya geneline ve ülkemize baktığımızda fark edilmemesi neredeyse imkânsız olan bir durum öylece karşımızda duruyor. “KORKU”. Batı toplumlarının korkuları olduğu gibi Doğu toplumlarına da korku hâkim. Bütün kıtalarda da durum farklı değil. Korkuları farklılıklar gösterse de, tüm dünya coğrafyasının ortak tek noktası belki de bu küresel korku. Hatta her toplumun kendi içerisindeki farklı kesimlerinin bile içerisine sızmış bu sinsi düşman. Dünyaya yeni gelmiş bebekler bile bilinci açıldığı anda korkularla donatılıyor. Her birimizin yüzlerce korkusu var. Peki, bu korkular nasıl oluştu? Nasıl böyle küresel bir boyutta gelişim gösterdi? Kendiliğinden mi meydana geldi? Yoksa belli amaçlar için özel olarak mı üretildi? İşte bu yazıda hep beraber bu soruların ve belki de daha fazlasının cevabını bulmak için biraz komplo teorisi ile bezenmiş fantastik bir yolculuğa çıkacağız.


 “Korkular doğal görünürler fakat korkuların çoğu sonradan doğallaştırılmıştır.”
Korku, insanı yaşama karşı tetikte tutan son derece gerekli bir duygudur. İnsan doğasında bulunan en önemli donanımlardan biridir. Ölmekten korkarız örneğin, bu bizim yaşama tutunmamızı sağlar. Sevdiklerimizi kaybetmekten korkarız. O yüzden sevdiklerimize dört kolla sarılırız, fedakârlık ederiz onlar için. Kaybetme korkusu insanların arasında güçlü bir bağdır ve sevgi ve saygının korunmasında önemlidir. Annelerin korkuları da vardır, babaların da. İnancın temel direklerinden biri de Allah korkusudur. İmanımızı kaybetmekten ve o şekilde ölmekten korkarız. Yaptığımız hatalardan dolayı affedilmemekten korkarız. Korkularımız duygusal boyutta şekillenebildiği gibi, bedensel boyutta da meydana gelebilirler. Bunların en başında sağlık gelir örneğin. Sakat kalmaktan, hasta olmaktan korkarız. Korkularımız ve endişelerimiz yaşamımızı şekillendirmemizde büyük bir rol oynarlar.


Bütün bunların yanında artık farklı korkulara da sahibiz. Terör korkusu var mesela. Hükümet olan parti kapatılırsa ekonomi ne olacak? Ya işten çıkarılırsam? Ya Üniversite sınavını kazanamazsam? Ya başımı örttüğüm için okuma hakkım elimden alınırsa? Ya iş bulamazsam? Giysilerim marka değil, ya arkadaşlarım yadırgarsa? Maaşım bu ayı atlatmaya yetecek mi? Küresel ısınma varmış, sular ve doğal yaşam hızla tükeniyormuş. Halimiz ne olacak? Hatta dev göktaşları dünyaya yaklaşıyor. 2025’te çarpma ihtimali var. Yok, 2054 dediler geçenlerde… Bu petrol fiyatlarını kim durduracak? Pikniğe gidersek kene kurbanı olur muyuz? Tavuk yemesek mi artık, kuş gribi yayılmış. Sebzeler, meyveler hepsi hormonlu, nerden anlayacağız? Sucuk yemesek mi diyorum, içerisinde tuhaf şeyler varmış? Duydunuz mu kıtlık kapıya yaklaşmış. Sirke mide kanseri yapıyormuş. Şunları yersek aşırı kilo alırmışız. Çanta taşımayayım diyorum, kapkaç kurbanı olmak var. Haberleri izliyoruz “Korku”, Gazeteler de, izlediğimiz filmlerde, dergilerde, şarkılarda, mağazalarda, Aklımıza gelebilecek her yerde korku hâkim. Yüzlerce örnek verebiliriz. Tabiî ki tüm bunların gerçeklik payı var. Zaten korku yaratmasının nedeni de gerçek olması. Dünya üzerinde geleceğe ve yaşama dair olumlu konuşabilen insan sayısı o kadar az ki. Tüm sohbet konularımız korkular üzerine. Paranoyaklaşmış bir dünya toplumuyla karşı karşıyayız. Daha doğrusu paranoyaklaştırılmış. Dünyanın bu kadar korkuyla donatılmasının elbette masumane sebepleri olamaz. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, korkuları üretenlerin başka argümanları da vardır. Fakat itiraf etmem gerekir ki, “korku” en isabetli seçimleri olmuştur. Çünkü korku, insanların ulaşılabilinen en doğal dürtüsüdür. Daha içeriğini bile bilmeden hemen sarar bizi. Doğal gelir bizlere. “Korkular doğal görünürler fakat korkuların çoğu sonradan doğallaştırılmıştır.” Peki, amaç nedir?


 “İnsanları ve toplumları yönetebilmenin en iyi yolu, onların korkularını kontrol edebilmektir.”


En net tarifiyle böyle açıklayabiliriz. Küreselleşen emperyalizmin gücüne güç katmak, toplumları ve bireyleri tüm yaşam unsurlarıyla kontrol altında tutmak, yaşam unsurlarımızı etkileyerek, yaşam biçimimizi dilediği gibi şekillendirmek, insanları sürekli harcayan, denileni istisnasız yapan, düşünmeyen, karşı çıkmayan, sadece kendini düşünen, değerlerini unutan, her anlamda köleleşen ve hatta robotlaşan bireyler haline getirmek için geliştirdiği yöntemlerden birine “Küresel Korku” denir. En azından ben böyle tanımladım. Sizler daha da geliştirebilirsiniz. Peki, bu korkular nasıl üretilir? Ben bunun için sanal bir fabrika oluşturdum. Dilerseniz bu fabrikayı beraber gezelim.


 “Korku Fabrikası”


İlk olarak hammadde bölümüne bakalım. Korku üretiminde kullanılan hammaddeleri iki sınıfa ayırabiliriz. 1- Tabii(doğal) kaynaklar; Bunlar, genel olarak büyük afetler, küresel ısınma, kıtlık ve susuzluk tehlikesi, uzay(göktaşı vs.), çeşitli virüs ve hastalıklar vs. kaynaklı hammaddelerdir. 2- Suni(yapay) kaynaklar; Bunlar, Ekonomik hamleler, siyasi komplolar, hiç gerekmediği halde yaşamımıza olmazsa olmaz kıvamında yerleştirilen faktörler(marka, yaşam etiketi, lüks yaşam malzemeleri vs.), bazen demokrasi, bazen de barış, terör, savaş ve işgaller vs.


Bu hammaddeler imalat bölümüne gönderilir. Bu bölümde görevli personel genel olarak; küresel şirketler(silah, petrol, enerji, ilaç, bilişim şirketleri vb.), gizli servisler, her ülkede bulunan çeşitli yetkilerle donatılmış görevliler, bazı bilim adamları, kendi kurmuş oldukları bir takım sivil toplum kuruluşları, bazı gizli tarikat ve localar(Masonlar, Siyonistler, Avenjelist vb.), kendi oluşturdukları terör örgütlerinden vs. meydana gelir. Bu personeller görevlerini kıskanılacak bir organizasyon ve kusursuzlukla yaparlar. Dünyanın herhangi bir noktasında, istenilen sürede, istenilen korku ürününü, istenilen boyutta inşa edebilirler. Üretilen ürünler hemen servis edilmez. Öncelikle kalite kontrol aşamasından geçer.


Kalite kontrol bölümünde, ürün önce küçük seviyede denemeye tabi tutulur. Örneğin ekonomik bir krizden kısa bir süre önce çeşitli emareler verilerek nabız tutulur. Bir anlamda ön hazırlık yapılır da diyebiliriz. Bu aşamadan sonra fabrikanın en başarılı departmanına uğrayabiliriz.


Pazarlama departmanı, fabrikanın en başarılı bölümüdür. Hatta bazen hatalı bir ürünü bile kusursuz bir şekilde pazarlayabilmektedir. Bu bölümün personeli; bazı medya kuruluşları(bazı medya kurumları bu fabrikada çalışmasa da, farkında olmadan hizmet edebilmektedir.), televizyon, bazı reklâm şirketleri, bazı sinema şirketleri, her ülkede bulunan görevli yazarlardan vs. meydana gelir. Ürünü toplumlara ve bireylere öyle bir ustalıkla servis ederler ki, bu kendi aralarında bile rekabete yol açar. Korku ürünlerinin doğallaşmasını gerçekleştiren bölüm de pazarlama bölümüdür.


“Korkuların üreticisi Emperyalizm olsa da, ne tuhaftır ki, Emperyalizmin de korkuları vardır.” 


Olağanüstü güçler elde eden Emperyalizminde çok çeşitli korkuları vardır. Ben sadece birkaç korkusuna değineceğim. Küreselleştirdiği dünya da güç kendi aktörlerine öyle bir devinimle akmaktadır ki, bunun meydana getirdiği Pazar kavgası hızla büyümektedir. Daha önceki iki büyük Pazar kavgasında(dünya savaşları) dünya devi çıkarmayı başaran Emperyalizm, bu kez kendisinden o kadar da emin değildir. Açıkça bütün küresel faktörlerinin bu güç ve Pazar kavgasında birbirlerini tamamen yok etmesinden korkmaktadır. Zaten G–8, AB, NATO ve benzeri örgütlenmeler bu yok olmayı engellemek üzere oluşturulmuştur. (NOT: On yıllar boyunca bize Emperyalizmin karşıtlığı hep Komünizm olarak gösterilmiştir. Oysa bugün ben diyorum ki; Komünizm, Emperyalizmin kendi iç yapısını büyütmek ve güçlendirmek için kullandığı en büyük argüman olmuştur. Bu iç yapılanma ve projeler tamamlandığında Komünizm feshedilmiş, yerine uygulama amaçları için yeni bir karşıtlık olan TERÖR getirilmiştir) Diğer büyük korkusu insandır. Evet, bildiğimiz birey olan insan. İnsanların yaşamlarını şekillendirmiş, köleleştirmiş, robotlaştırmış olsalar da, Allah’ın insana vermiş olduğu bazı donanımları yok edememişlerdir. Zaten İslam’ın, onların en büyük hedeflerinden biri olmasının da nedeni budur(diğer dinleri katmıyorum, çünkü Hıristiyanlık ve Musevilik zaten Emperyalizmin aktörleri olmuşlardır). İnsan yaratılış fıtratı gereği öyle bilinmezdir ki, tarihin her döneminde sizi şaşırtabilir. Emperyalizm bu konuda yeterince ders almıştır. Bir Çanakkale, bir Kurtuluş Savaşı, bir millet, bir Gazi Mustafa Kemal onlara tek başına ders olarak yeter. Emperyalizme, zulmün bu en kurumsallaşmış haline en ağır tokadı indirmiş bu milletten ve onun değerlerinden intikam elbette misliyle alınmaya çalışılacak. Ve alınıyor da…


 “Sözümüzde durmak ve özümüzle yaşamak”


Dünyayı sarmış olan bu korku kuşatmasına ve diğer saldırılara bireysel olarak karşı durmanın en iyi yolu, sözümüzde durmak ve özümüzde yaşamaktır. Özümüzle yaşamak kavramıyla bahsettiğim şey, kendi kabuğumuza kapanmak değil elbette. Bütün dünya ile ilişkilerimizi tabiî ki yüksek seviyede tutacağız. Teknoloji ve gelişmenin sınırlarını zorlayacağız. Ama tüm bunları yaparken kendi öz değerlerimizi kaybetmeyeceğiz. Tarihimizi Unutmayacağız örneğin. Çok eski değil, daha geçen yüzyılın başında, atalarımızın yaşadıklarını unutmayacağız. Yoklukların zirvesinde, tüm dünyanın en büyük devlerinin kâbus gibi çöktüğü o alacakaranlık dönem. Olabilecek yüzlerce korkuyu ellerinin tersiyle itmiş, yüreğine sadece şehit olamadan ölmenin korkusunu yerleştirmiş bir millet. Ve sözümüzde duracağız. Nedir bu söz?  Hepimiz iman ederken bir söz vermiş oluyoruz aynı zamanda. Bu dünyada ne yaşarsak yaşayalım, yaşam şartlarımız ne olursa olsun, sadece O’na kul olmak. Zulme karşı duracağız diye söz verdik. Her zaman mazlumun yanında olmacağız ve bedeli ne olursa olsun onları koruyacağız diye söz verdik. Bu konuda ayrıca bir yazı yazmak isterim. Sadece bir hatırlatma yapmak istiyorum burada. Çünkü her zaman içimde bir yaradır Hocalı katliamı… Burnumuzun dibinde, hemen şuracıkta… Rus destekli Ermenilerin yaptığı soykırım ve vahşet… Karınları yarılmış hamile kadınlar, Kel başı, top oynamak için kesilmiş çocuklar… Yıl daha 1992…Daha nice yamyamlıklar… Haberimiz vardı… Olacakları ve olanları biliyorduk… Kurtuluş mücadelesi vermiş bu ülkeye, Devlere karşı durmuş bu millete hiç yakışmadı… Parmağımızı bile oynatmadık. Gökyüzü ve yeryüzü feryat etti bu zulme, biz ne yaptık. Zulme rıza gösterdik. Unutmuştuk… Oysa zulme rıza, zulümdü…


İşte bizim kanserden beter hastalığımız… Unutmak… Özümüzü, sözümüzü, tarihimizi, acılarımızı, yaşananları unutmak… Unutmak karanlıkları doğurur. Ve “KORKU” karanlıklardan beslenir. Karanlığı kaldırmanın yolu sözümüzde durmak ve özümüzle yaşamaktır…


Yazıma burada son verirken, yazımın daha uzayıp sıkıcı olmaması adına birçok konuyu fazla ayrıntıya giremeden geçtiğim için affınıza sığınıyorum. Bundaki diğer bir amacım ise; okuyanların ayrıntılara kendi derinlerinde ulaşmaları ve kendi vicdan mahkemelerinde donatıldıkları korkuları yargılamaları. Milletimizin duruşunu en net şekliyle İstiklal Marşında buluruz. Biz yokluklar, zorluklar ve imkânsızlıklar içinde başaran bir Milletiz. Yüce Mevla’m Ülkemi ve Milletimi korkularından emin kılsın duasıyla, hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Sağlıcakla kalınız…

İzmit; Kimsenin Şehri

Ahmet Hamdi’nin “Beş Şehir”i, Ahmet Turan’ın “Altıncı Şehir”i, Cengiz Çandar’ın “Benim Şehirlerim”i, Haluk Dursun’un “İstanbul’da Yaşama Sanatı” var.


Yozgatlı olmanın dayanılmaz bir ağırlığı, Samsunlu olmanın değişik bir ayrıcalığı, Balıkesirli olmanın bir tadı – tuzu, Mardinli olmanın şanı – şerefi, Edirneli, Adanalı olmanın bir güzelliği ve övüncü, Iğdırlı, Kırşehirli, Muğlalı, Zonguldaklı, Siirtli, Aksaraylı olmanın mutlaka övünülecek bir tarafı vardır. Yoksa bile muhakkak ya “yiğidin harman olduğu yer”dir ya da “kutsal topraklar”dır. Yani ki oraya mensup olamamak üçüncü şahıslar için bir büyük nasipsizlik, hatta içten içe bir eziklik sebebi gibidir.


Ya bu şehrin nesi var? Organize Sanayi Bölgeleri hariç. Sesi yok, titreşimi yok, kent kimliği yok. Her yerde ayrılık – gayrılık; birlik ruhu namevcut. Başka illerin o illerde bile olmayan hemşehrizmi burada bol bol var. Rekabet, serbest piyasa ekonomisi gibi de nereye kadar? Sürgit huzursuzluk, mücadele ve çatışma eşiği..


Türkiye’nin kişi başına en çok yıllık geliri olan, en çok vergi vermede 2. gelen, 81 ilden 80’inin doyduğu, cömert ve eliaçık bir şehir. Hele tarihi ve tabi güzellikleri bakımından Türkiye’deki belli başlı illerle bile yarışır. Sanırım, İzmit’i 5 Yıllık Kalkınma Planında dev bir fabrika olarak (Industry City) tasarladıklarını zannediyorlar. Bu kadar verici bir şehre bu kadar hoyratça bakış olur şey değil. Ve bilhassa minnet, vefa, kadirbilirlik gibi insanı hasletler bakımından.


Hayatında hiç Rize’ye gitmediği halde ömrünün sonlarında bile gönül bağını baba – dede mezarının olduğu bu şehre yönlendirmeyenler mi ararsınız, “İzmit’in yerlisi mi olurmuş” pervasızlığını mı? Merak ettim 100 yıl sonra 200 yıldır ayın şehirde – 10 kuşaktır – oturduğu halde kendini farz-ı misal Artvinli, Erzurumlu olarak mı tanıtacak? Elbette amacına uygun çalışan Hemşehri Dernekleri bir sosyal şemsiyedir. Lakin en azından o şehir doğumlu olması, yetişmesi lüzumu var ki o kültürü de temsil edebilsin.


Hemşehri dernekleri tramplen veya siyasi rulet değildir. 130 yıllık Kocaelili ama Karadeniz kökenli bir sülale mensubu olduğum için iğneyi en yakınıma batırmak isterim. Bahçecik; Laz, Gürcü, Muhacir ayrımından çok çekti. Rize kökenli akrabalarım “Trabzonluya kız verilmez” dediler. Trabzon kökenlinin Trabzon kökenliyi, muhacir bir aileden gelenin muhacir esnafı tercih ettiğini de gördük. Kendi iç birliğimizi sağlayamadık ki dıştakiler bizimle uğraşmayı bıraksınlar. Zira onlar bizim kadar bizle uğraşmadılar. Biliyorsunuz; cehennemde her kuyunun başına zebani dikmişler, bizim kuyunun başında görevli yok. Niye? Her çıkanın ayağından çeken biri vardır da o yüzden.


Geçen 28 Haziran ilk kez Hemşehri derneklerinin ortak organizasyonuyla bir birlik heyecanıyla aralandı. Her yıl artarak sürmesi tek temennimiz. Şehrimizdeki olumsuzluklar hepimizi aynı oranda rahatsız ettiğine göre acilen asgari müştereklerimizi hızlı bir biçimde arttırmalıyız.


İzmit; kimsesiz bir şehir. Neden; aidiyet hissedeni az. İstanbul’a yerleşen 2 yılda İstanbullu, İzmirli oluyor da bu şehirde 70 yıl geçiyor, tık yok. İlaveten, 81 ilde kendi adına kurulmuş tek hemşehri derneğine sahip il de bu il. İzmitliler Derneği diğer hemşehri dernekleri kadar gürbüz değil.


Bu şehir sevimli, bereketli, güzel ve çok renkli, yaşanılası bir şehirdir. İster Ballıkayalar’a gidin, ister Beşkayalar’a, ister Hereke Yaylası’na çıkın ister Menekşe Yaylası’na, ister Çenedağı’na geçin ister Kartepe’ye, ister Çoban Mustafa Paşa Külliyesi’nden su için ister Pertev Mehmet Paşa’dan, ister Halıdere’de denize girin ister Kefken’de, ister Aytepe’de kanyon gezin ister Kerpe’de kayalıklardan denize atlayın, ister Karamürsel sepeti alın kendinize hediye ister Kandıra bezi, ister Yeşilçay Deresi’nden denize kayık gezintisi yapın ister Yuvacık Barajı’nda, ister Döşeme’de şelalenin altında alabalık yiyin, ister Maşukiye’de kaşarlı mantar, ister Pişmaniyeyi tercih edin ister Saray Helvası, ister Bağçeşme’deki kuleden bakın şehre ister Soğuksu’dan, ister göletlerde balıklarla gezinin ister sahil bantlarında, Marinalarda, ister Sapanca’da kürek çekin ister Körfez’de yelken, ister Av Köşkü’nde dinlenin ister Gemi Müzesi’nden. Yürüyüş yolunda, tarihi çınarların gölgesinde yürürken elinizde avucunuzda nelerin olduğunu ve burada olmazsanız neleri kaybedeceğinizi – gerçekten – hiç düşündünüz mü acaba?


Bence şimdi tam sırası.

Hilecilik ve Şehirciliğimiz

Falih Rıfkı Atay, “Çankaya” adlı eserinde Ankara’nın başkent olarak imar ve inşasını anlatırken, milletlerarası bir müsabaka ile seçilen şehir plancısı Profesör Yansen’in, Atatürk ile ilk görüşmesinde şu suali sorduğunu aktarır: “Bir şehir planını tatbik edecek kadar kuvvetli bir idareniz var mıdır?”


Bu söze Atatürk kızmıştır. Ancak uygulamada arsa spekülasyoncuları ile devlet kademelerindeki yetkililerin rant paylaşımı, şahsi menfaatleri için planı delmeleri, ilk gecekondulaşma hareketine göz yummaları gibi sebeplerle, modern bir başkent kurma fırsatının kaçırıldığını anlatan Atay, şu hükme varmıştır: “Sabit olmuştur ki, Mustafa Kemal, şapka ve Latin harfleri devrimlerini başarabilecek kadar kuvvetli bir idare kurmuş, fakat bir şehir planını tatbik edecek kuvvette bir idare kuramamıştı.”


Türkiye Cumhuriyetinin en başarısız olduğu alanlardan birinin şehircilik olduğunu düşünüyorum. Ekonomik ve sosyal olarak sadece bizden daha gelişmiş ülkelerin değil, bizden çok daha geri olan devletlerin şehircilik anlayış ve uygulamalarının, bizden çok ileride olduğu açık bir gerçek. En büyüğünden en küçüğüne kadar (bir kaç istisna hariç) hangi şehrimize giderseniz gidin, cadde boylarında sıralanan binaların diziliş şekli, farklı kat yükseklikleri, bina kimlikleri, ulaşım imkânlar ve yeşil alan eksikliği utandırıcı boyuttadır. (Bu konuda istisna olan şehirlerimizin başında Kayseri geliyor. Modern şehircilik anlayışını yaşatan Kayserililere tebrik ve teşekkürlerimi sunuyorum.)


Cumhuriyetin 85 yıllık macerasında şehirleşme konusunda vardığımız sonuç hiç te iç açıcı değil. Vatan savunmasında eşsiz fedakârlıklar gösteren bir nesil, torunlarına hür bir ülke bırakmak konusunda gösterdiği başarıyı, düzenli ve yaşanabilir şehirler bırakma konusunda neden gösteremedi?


Cumhuriyet tarihimiz boyunca maddi açıdan zengin olarak tanımlanan kişilerden acaba yüzde kaçının zenginliği ranta dayalı veya devlet imkânlarının istismarı sonucudur?


Galiba Türkiye’nin bu durumunun temelinde ahlaki bir zafiyetin yattığını itiraf etmemiz gerekiyor. Toplum olarak “iyi, güzel, doğru, helal ve haram” kavramlarında bir sosyal mutabakatı sağlayamadığımız veya en azından bu kavramları içselleştiremediğimiz ortada. Daha da kötüsü bu zafiyetimiz azalmadığı gibi gittikçe artıyor.


Osmanlı’nın son dönemlerinde şairin, “selam verdim almadılar, rüşvet değildir deyu” şeklinde, şikâyetçi olduğu halin düzeldiğini söyleyebilir miyiz?


“2004 yılından bu yana İstanbul Büyükşehir Belediyesi yaklaşık 4 bin imar planı değişikliği onaylamış ve bu sayı önceki dönemlerde onaylanan tüm imar planı değişikliklerinin birkaç katı” imiş. Sokakta bir anket yapsak, vatandaşlarımıza “bu değişikliklerin kaç tanesi daha iyi bir şehir yaratmak amacıyla yapılmıştır?” diye sorsak, alacağımız cevapların ne olacağını düşününüz. Sadece “Dubai Towers”, “Trump Towers” gibi büyük projelerde değil, ilave kat izni vb yollarla kaymaklı rant imkanı sağlanan bütün imar değişikliklerinde, tarafların dürüstlüğüne ve kamu yararına inanabiliyor musunuz?


“The Wall Street Journal, Türkiye ve Rusya’yı da kapsayan 16 Avrupa ülkesinde hile veya aldatma üzerine bir araştırma yaptırmış. Türklerin yüzde 93’ü vergi hilesinin, yüzde 86’sı sporda şikenin, yüzde 89’u aşk ilişkisinde aldatmanın, yüzde 92’si ise iş ilişkisinde hilenin ciddi bir sorun olduğuna inandığını söylemiş.”


“Araştırmaya göre, Türklerin çoğunluğu Avrupa ülkeleri arasında hilenin en yüksek olduğu ülke olarak önce kendi ülkelerini, ardından İtalya’yı görüyor. Ayrıca yüzde 72’si de hile ve aldatmanın 10 yıl öncesine göre daha yaygın olduğuna inanıyor. 20 bin kişi üzerinden gerçekleştirilen araştırma, hilenin son 10 yılda hızlı bir artış gösterdiği inancının hâkim olduğunu gösteriyor.”


Bu türlü istismarları kanuni ceza korkusu ile önleyemediğimiz gibi, (kendi kimliğini tanımlarken Müslüman olduğunu vurgulayanlar da dâhil), günah korkusunun da caydıramadığını görüyoruz. Kamu yararına karşı, şahsi rant sağlayanlara toplumun bir ayıplamasının da artık kalmadığı, “iş bilenin kılıç kuşananın” şeklinde tanımlanarak, haksız kazanç elde edenlerin saygı bile gördüğü toplumda şehirleşmemiz de düzelmez, gelir dağılımındaki bozulma da iyileşmez.

Wal-Mart Gerçeği

0

Wal-Mart şu an Türkiye pazarına girmedi ama hep konuşulur Wal-Mart Türkiye’ye ne zaman gelecek, biz neler yapacağız diye? Çünkü Wal-Mart gerdiği yeri silip süpürüyor. Wal-Mart bir fenomen. İnsanların alışverişe bakış açını değiştiriyor, fiyatları o belirliyor.


Wal-Mart, bünyesinde 1.6 milyon çalışan barındıran, yılda 7.2 milyar kişinin alışveriş yaptığı, yılın her günü saatte 38 milyon $ lık satış yapılan dünyanın en büyük şirketi. Şöyle bir düşünün, açıldığı bölgede yaşayan insanların % 50’si arabayla 10 dakikada ulaşabiliyorlar ve tüm ürünler % 15 daha ucuz. Nasıl yani diyebilirsiniz? Evet, Wal-Mart en yakın rakibinden % 15 daha ucuz. Şöyle bir hesap yaparsak, ayda 300 milyon mutfak masrafınız varsa bir ayda 45 YTL aynı ürünleri Wal-Mart’tan aldığınız için kar edeceksiniz. Yılda ise 540 YTL. Wal-Mart’ta sadece mutfak malzemeleri yok. Ayrıca mobilyadan bahçe malzemelerine kadar, oyuncaktan bisiklete kadar bir sürü kategori var. Tipik bir Wal-Mart’ta 60.000 değişik ürün var.


Peki Wal-Mart Türkiye gibi bazı büyük pazarlara neden hala girmedi? Çünkü Amerika dışında girmeyi planladıkları her ülkede, Wal-Mart’ın uğraşması gereken bir Amerikan sermayesi karşıtlığı var.  Bu gücün adı milliyetçilik.


Nasıl bu kadar ucuz?


Gelelim şimdi işin diğer boyutuna. Tamam, Wal-Mart çok büyük şirket. Çok büyük alım gücü var. Piyasa fiyatlarını o belirliyor. Ama bu % 15 i nasıl gerçekleştiriyorlar? Kısaca şöyle özetleyebiliriz: Düşük maaşlar, tedarikçiler üzerindeki bitmeyen baskılar, fiyatı ve kalitesi düşük mallar, işlerin yurtdışına gitmesi. Tedarikçiler Wal-Mart’tan çok çekiyor. Bugün 50 liraya aldığını, sonra 45 daha sonra 40’tan almak istiyor. Tedarikçiler için Wal-Mart başlangıçta çok cazip gözükürken daha sonra onun isteklerini yerine getirebilmek için büyük sıkıntılar yaşıyorlar. İflas eden çok şirket var.


Wal-Mart bunu sadece tedarikçilerine yapmıyor. Kendi çalışanların da yapıyor. Milyar dolarlarını yöneten başkan yardımcılarından birinin odasında teşhir için getirilmiş sandalyeler ve şezlong var. Yine kıdemli yöneticiler saat sabah  06:00 da işe gelip akşam 17:00 ila 19:00 arasında çalışıyor. Standart genel müdürlük çalışanı rakiplerine göre % 15 daha fazla çalışıyor.


Bu kadar ucuza satabilmenin bir de diğer boyutu var. Mesela yarım kilo fileto somonu 4.84$ dan yılın belli günleri değil her zaman satıyor. Bunu nasıl başarıyor? Şili’de somon çiftliklerinden getiriyor. Ama oradaki çalışma koşulları (çocuk işçi, fazla çalışma saatleri, çalışma ortamı vs.) yada çevreye zararları (fazla yemlerin okyanusa zararları) kimsenin umurunda değil. Çünkü eğer Wal-Mart bunlara dikkat edin derse fiyatlar % 30’a kadar artabilir. Ya biz? Wal-Mart’tan aldığımız çok güzel bir kazağı çocuğumuza giydirirken, acaba o kazağı yapanı ya da yapılan yeri görsek aynı memnuniyeti duyabilir miyiz?


Toparlarsak Wal-Mart Türkiye’ye gelmedi. Geldiği zaman ne olacak? İlk önce insanlara iş olanağı sağlıyor gözükürken bir – iki yıl içinde rakipleri tek tek kapanacak. Onların sloganı, “Her zaman en ucuz.” Sözlerinde de duruyorlar.


İşte Wal-Mart gerçeği. Hazır mısınız?


Saygılarımla,

Ensemizde Neler Oluyor?

0

Bir taraftan kadim dostumuz(!) ABD, 1 Mart tezkeresinden dolayı, şimdiye dek gizlediği kinini, artık aleni olarak kusmaya başladı ve her fırsatta intikam imasını dillendirmekte…


Uzun yıllardan beri bizden istediği her şeyi kolayca elde eden ABD,  bu tezkerenin reddi ile belki de ilk defa istediğini alamamıştı.


Kinini gizleme gereğinden de, bu alışık olmadığı ret cevabından dolayı vazgeçti.


Son olarak ABD’nin Ortadoğu politikasını şekillendiren Mark Kirk, “ABD eskiden Türkiye’nin AB üyeliği için Almanya ile çarpışmaya bile hazırdı. Ama bizim size ihtiyacımız olduğu zaman siz ortada yoktunuz! 1 Mart tezkeresinden sonra Türkiye’nin önemi yüzde 90 azaldı diyebilirim. ABD artık Türkiye’den hiçbir şeye karışmamasını bekliyor.” diyor.


Yani 100 yılda bir defa, istemeye istemeye (!) sırtımızdan indirdik, sırtımızda taşıdığımız asır bir kalemde yok oldu.


İşte böyle nankör dostlarımız (!) var bizim.


Öyle ya Irak, artık istedikleri gibi kullanabilecekleri kocaman bir alan, İncirlik’e ne gerek var?


Ayrıca hala kullanabilecekleri birkaç devletçik de ellerinin altında.


Mark Kirk denen zat, bu ülkeciklerden Ürdün ve Kuveyt’i kastederek “İkisi de çok iyiler ve bize büyük destek veriyorlar.” diyor. Bu söz de, bizim adımıza aba altındaki sopa…


Bu kapsamda Ermeni soykırım saçmalığını da, bir tehdit unsuru olarak hep gündemde tuttuğunu da unutmamak gerekir.


Diğer taraftan Fransa dışişleri bakanı Erbil’e gelip (illegal) bir elçilik kurduğunu açıkladı. Ki şüphesiz bunu diğer birçok AB ülkesi takip edecektir. (Kurulacak bir Kürt devletinin 48 ülke tarafından tanıyacağına dair haberler dünya basınında 2 yıl önce yayınlanmıştı.)


Ardından yine Fransa öncülüğünde AB ordusu kurma kararı konuşuluyor.


Hem de Türkiye dışlanarak yapılıyor bu organizasyon.


Bu ordunun kontrolü de, yıldızımızın en barışıksız olduğu Fransa, Almanya ve Polonya ya veriliyor…


Ve son kahpelik. Tam bir komedi;


Türkiye’nin sınır ötesi harekâtına Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde dava açıldı.
Hem de Özgürlük getirme bahanesiyle Irak’ı kana bulayan iki ülkeden biri olan İngiltere’nin densiz bir Avukatı tarafından. 


1,5 milyon Irak’lıyı katleden, 800 bini aşkın Iraklı kadına-kıza tecavüz eden çapulcuları görmezden gelen, Avukat mıdır soytarımıdır bilinmez ama birçok Avrupa ülkesinden destek alacağı kesin.


Şanlı bir Osmanlı tarihi bütün ihtişamı ile sayfaları süsledikçe ve biz bu tarihe layık olmayıp, küçük siyasi hesaplar peşinde koştukça bu baskılar devam edecektir.


Bazıları Domatesimizi gümrükten geri gönderecek, bazıları gözümüzün üstündeki kaş’ı fark edecekler.


Eşsiz coğrafi yapımıza salyalar akıtanların baskılarından kurtulmanın yolu;


Gerçek bir eğitim sistemi, iç barış, kendimize saygı, teknolojide bağımsızlık ve başta Bor olmak üzere yer altı potansiyellerimizi harekete geçirerek enerji de güç sahibi olmaktır.


Tabi kendimize ait bir Anayasanın da biran evvel yapılması da şart.


Çünkü dünyanın bir sürü ülkesinden çalıp çırptığımız maddelerle oluşturduğumuz Anayasa bize yar olmadı, cübbeyi demokrasinin üstüne çıkardı, iç barışı sağlamaya yetmedi…


Ve tabii 411’in 9’dan büyük olduğunu kabullenecek vicdanlar…


Ensemizde kirli oyunların oynandığı şu dönemde Cenab-ı Hak, vicdanlarımızı Pentagondan daha uzak eylemesin…