22.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1358

Şöhret Olmaya Özenmek Virüs Gibi Zararlı mı?

İnsanların bir kısmı şöhret olmayı çok arzu ederler. Çünkü gerek TV, gerekse Basın insanları şöhret olmaya özendirir. Ayrıca halkın şöhretli insanlara tutum ve davranışı da bu özentiyi körükler.


Hele hele ekonomik durumu zayıf olan ailelerin çocuklarının, ailelerin çektiği yoksulluk zorluğundan dolayı hayattan beklentileri her zaman normal yollardan olmaz. Kolay yoldan belli imkanlara kavuşmayı hayal ederler. Bu yolların başında da şöhret olmak gelir. Çünkü şöhret olunurken geçilen geçitlerden kimse bahsetmez. O yolda yürürken yaşanılanları kimse anlatmaz. Şöhret kulvarına çıkanların çok azı bitiş ipini göğüsleyebildiğinden bu konudan kimse söz etmez.


Genç insan maceraya yatkın insandır. Adrenalini yüksek sporlara en çok gençler talip olur.


Bu bakımdan gençler şöhret yolunda maceraya atılmaktan çekinmezler. Çünkü kaybedecekleri çok şeyi yoktur. Fakat kazanma ihtimali olan çok şeyleri olacaktır.


Bu yüzden bir çok aile parçalanmıştır. Buna örnek olarak Popstar intiharlarını gösterebilirim. Eroine bulaşarak tenlerini satanları gösterebilirim. Şöhret olma yolunda simsarların eline düşerek kayıplara karışanları gösterebilirim.


Velhasıl şöhret bir virüs gibidir. Bir kere insanın içine girmesin. Ondan kurtulmak çok zordur.


Yukarıda bahsettiğim gibi şöhret tutkusunun sebebi medyanın teşviki ve cazibesidir.


İnsanlar onların yaşam tarzlarına, içinde bulundukları lüks yaşama baktıkça hevesleri artmaktadır. Kısa süre önce yokluk içinde kıvranan bu insanların yeni yaşam tarzları insanları cezbetmektedir.


Onların sözleri, yaptıkları, giydikleri, yedikleri, aşkları, kavgaları olay olmaktadır. Serbest yaşam tarzları halk içinde yadırganmamaktadır.


Aile çevresinde her adımı takip edilip baskı altında tutulan genç şöhret olunca mahalle baskısından kurtulmaktadır. Bu sefer kendi yaptıkları başkalarına örnek teşkil etmektedir.


Reyting adı altında insanlar sürekli magazin ile meşgul edildiklerinden yazılı ve görsel basının gündeminin çoğunu bu renkli hayatlar işgal etmektedir.


Mahalleli bir kızın yabancı bir bankadan sperm alıp çocuk yapması hayal bile edilemez.


Şöhret olduğunda bu yadırganmamaktadır. Mahalleli bir kızın evlilik dışı bir veya birkaç erkekle bir arada yaşaması çok zordur.fakat şöhret olunca bu çok kolaylaşmaktadır.


Ülkeyi modernleştirmek ve çağdaşlaştırmak adına her yapılanın mubah olduğu bu ortamda hiçbir şey yadırganmamaktadır. İşin garibi tanganın en incesi giyildiğinde zariflikten dem vurulurken meme ucu veya kilotun kenarı görüldüğünde “ frikik verdi. Bilerek veriyor. Bu kadarı da olmaz ki.” gibi garip bir eleştiri içine girilmektedir.


Aslında bütün bu yapılanlar Ülkeyi gönlü boşalmış, beyni boşalmış, ailesi dağılmış, yalnızlaşmış insanlar topluluğu haline getirerek millet kavramından uzaklaştırmak içindir.


Bir maharetmiş gibi bu yapılanlara kılıf bulmak için çağdaşlık, modernlik, Atatürkçülük kullanılmaktadır.


Sorarım size Atatürk Ülkeyi Avrupalılaştırmak isterken:


Sırf popülerlik olsun diye normal yollar dururken çocuğunuzu  Amerika da ki bir sperm bankasından edinin dedi mi?


Çok kısa zamanda eş değiştirerek “ben çağdaş kadınım. Bir erkeğe uzun zaman dayanamam” diye insanlara kötü örnek olun dedi mi? (Aynısı erkekler içinde geçerli)


Devlete kazık atarak edindiğiniz servetlerle lüks yatlarda, trilyonluk katlarda, son teknoloji  arabalarda, helikopterlerde, uçaklarda keyfedin. Dedi mi?


Fakir fukara edebiyatı yapın, ama servetinizden kuruşunu fakir fukaraya koklatmayın. Aksine onları ırgat gibi kullanın. SSK sını bile ödemeyin. dedi mi?


Her şeyin en pahalısına sahip olmak için yarışarak ülke ekonomisi konusunda aşırı bir umursamazlıkta bulunun dedi mi?


Daha çok para uğruna bütün değerlerinizi, hatta topraklarınızı, kaynaklarınızı satın dedi mi?


Tabii ki demedi. Ne dedi. “Muasır medeniyet seviyesine çıkın.” dedi.


Acaba bu çıkış aile hayatını, örf ve ananeleri, toplum huzurunu, ahlak ilkelerini, Ülke ekonomisini çökerterek mi olacak? Tabii ki hayır. Tam tersine davranmakla olacaktır.


Sonuç olarak şöhret, Ülkemizde zararlı bir virüs haline gelmiştir. Sanatçısından siyasetçisine,


İş adamından bürokratına bir çok insan bu virüsü halkımıza bilerek veya bilmeyerek bulaştırmaktadır.


Toplumu yönlendiren bu kesimler yaşantılarına dikkat etmedikçe daha çok yuvalar şöhret uğruna yıkılacaktır. Aykırı sesler çok miktarda yükselmedikçe (yükseltenleri de dinci diye markaladıkça) bu virüs herkesin kapısını çalabilir.


Gerçek Atatürkçülük bu milleti bu virüsten kurtarmaktır.


Lütfen önden buyurun.

Karacaoğlan’ın Elif’i

0

Bir gerçeği yanlış öğrenmişseniz yanlış bilirsiniz. Yanlış bilgi, yanlış hükmü ve yanlış öğretmeyi doğurur. Yanlış iliklenen ilk düğmeden sonraki bütün düğmelerin yanlış yerde bulunacağı gibi.


Biz, Karacaoğlanı’ı elinde sazıyla diyar diyar dolaşan, gittiği her yerde gerçek ya da hayali sevgilisi “Elif”i” soran, edebiyatımızda beşeri aşkın temsilcisi halk şairi olarak öğrendik ya da o bize böyle öğretildi. Onun, edebiyata biraz ilgi duyan hemen herkesin kolayca hatırlayacağı “İncecikten bir kar yağar / Tozar elif elif diye / Deli gönül abdal olmuş / Gezer elif elif diye” dörtlüğünü okuyunca şimdiye kadar Karacaoğlan’a haksızlık yaptığımı, onu yeterince keşfedemediğimi düşündüm. Karacaoğlan, sanatıyla, düşünce ve gönül enginliğiyle gözümde yüceler yücesi bir şair oldu.


Şair dörtlüğü semai tarzında, 4 + 4 = 8’li hece ölçüsüyle yazmış. Bu durum, şiirde okuma kolaylığı sağlıyor. Dili, oldukça anlaşılır. İkinci ve dördüncü dizelerde yarım kafiye kullanmış. Aynı dizelerdeki “elif elif diye” redifi ile dörtlük aynı sözcükleri tekrarlamanın lezzetini veriyor okuyucuya. Enstrümansız ahenk, dörtlüğü hafızanızdan silinmez kılıyor. Elif sözcüğünün kendisinde var olan musiki, tekrir sanatıyla sanki hem bu dörtlükte hem şiirin bütününde bir ritim oluşturmuş. Bu ahenk, kişide, şiiri tekrar tekrar okuma isteği yaratıyor; dörtlüğün, bu biçimiyle dilinize pelesenk olduğunu fark ediyorsunuz.


Dörtlükte, “tozmak” ve “gezmek” eylemlerine bağlı iki özne var: Kar ve gönül. Her iki özne aynı nesneyi söylüyor: Elif. “Kar”ı ve “gönül”ü harekete geçiren “elif” ne olabilir, nasıl bir şey olabilir? Varlıklar onu sayıklıyor, insanlar onu sayıklıyor. “Kar”, güzelliğin, beyazlığın, temizliğin, özlemin, saflığın sembolü. Kar söylemiyle genelleştirilen evrendeki her güzel varlık “elif”i sayıklıyor. Elif, her güzel varlığın özlemi olarak algılanıyor. Gönüller de “elif” diyor durmaksızın. “Elif” diyen gönlün bir niteliği var: Deli. Ancak deli olan gönül elif diyebilir. “Deli”nin edebiyatımızdaki karşılığı “mecnun”dur. Mecnun deyince de  “Leyla ve Mecnun” hikâyesindeki, gözü Leyla’dan başka varlık görmeyen, soluduğu her nefese, attığı her adıma, selam verdiği her nesneye Leyla’yı soran Kays akla geliyor. Elif, şairi “deli” etmiştir. Şair, kendisi için “deli” sıfatının yanında bir de “abdal” sıfatını kullanıyor. “Elif elif diye” sayıklamasının sebebi “abdal” olması. “Deli” olduğu için mi “abdal”, “abdal” olduğu için mi “deli”; bu çok önemli değil. Her iki sıfat da birbirinin hem nedeni hem sonucu; ancak her iki sıfatın nedeni “elif” özlemi. Abdal, sözlüklerde, “manevi güçleriyle tabiata ve insana hükmeden, sayıları kırk veya yedi olan, kendilerini gizleyen, az yiyen, az içen, az uyuyan, az konuşan, yardıma layık olanlara yardım eden büyük veli” diye tanımlanıyor. Abdal, bugünkü söylemiyle “kötülüklerden arınmış kişi” diyebiliriz. “Abdal”laşmış deli gönlün sayıkladığı tek varlık, dilin söylediği tek sözcük, “elif”. İncecikten yağan kar bile tozarken “elif” diyor, erirken “elif” diyor. Evren orkestrasındaki her enstrümana ayar veren “elif” kim olabilir?


Kimine göre şiirdeki “elif” muhayyel bir sevgilidir ya da bütün güzellerin ortak adıdır. Karacaoğlan’ın gittiği her yerde bir “elif”i vardır; çünkü o, her güzele gönül vermektedir. Böyle düşünmek, Karacaoğlan’a saygısızlık olur. Dörtlükte çizilen kompozisyon, seçilen kelimeler, “elif”in, bu manada anlaşılmaması gerektiğini gösteriyor. Ayrıca, “elif” tesadüfen seçilmiş bir sözcük de değil. Elif, Arap alfabesinin ilk harfidir, rakam olarak da 1’dir. Allah sözcünün Arap harfleriyle yazılışında farklı bir orijinallik vardır. Sondan itibaren atılan her harften sonra çıkan her sözcük yine Allah anlamına gelmektedir, kalan son harf olan elif, yine “Allah” demektir. Sevgili için seçilebilecek pek çok sözcük varken şairin, şiirinde“elif” sözcüğünü seçmesi tevriye sanatından başka bir şey değildir. Tevriye, bir sözcüğü iki gerçek anlamını düşündürecek şekilde kullanmaktır.


Somutlaşan her ilişkimizde ve ihtiyacımızda “elif”in ötesinde bir “Elif” görmek için 17. yüzyılda yaşamak, bir Karacaoğlan olmak gerekmez. “Elif” diye tozuyan karlara, “Elif” diye gezen abdallaşmış deli gönüllere ne mutlu!

“Darbe suçu” ve “cumhuriyeti korumak” nasıl ayırt edilir?

0

“Darbe suçu” ve “cumhuriyeti korumak” nasıl ayırt edilir?


Ergenekon” adı soruşturma kapsamında gözaltına alınanların ihtilal yaparak meşru düzeni değiştirmek gibi bir maksatları ve bu maksada uygun teşkilatlanmaları var mı bilemiyorum. Ancak emekli subayları bırakın, muvazzafların dahi ihtilal yapabilmeleri için uygun bir toplumsal yapının oluşmasının ön şart olduğu herkesçe bilinmektedir.


İhtilal yapmak maksadıyla örgüt kurdukları iddia edilen emekli generaller için, bir an iddiaların doğru olduğunu farz edelim. Bu maksatlarına uygun eylemi muvazzaf iken yani emirlerinde en az iki ordu komutanlığı gücü varken yapmadıklarına göre, şartların uygun olmadığını görmüş olmalılar. Emekli olduktan sonra böyle bir niyet içine girdilerse, güçlerinin azalmış olmasına rağmen, muhtemelen Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’sinde belirttiği şartların oluştuğuna inanmış olmalarını düşünmek gerekir.


*******************


Atatürk “Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmek” görevini her ne kadar gençliğe vermiş olsa da, gençlik izafi bir kavram olup kendisini genç hisseden her Türk vatandaşı bu görevin kendisine verildiğini hissedebilir.


Bugün Türkiye’de sadece birkaç emekli subay değil, vatandaşların muhtemelen yüzde 15-20 sinin “aziz vatanın kalelerinin zaptedilmiş, tersanelerine girilmiş” ve “memleketin toprakları ve varlıklarının (özelleştirme ve yabancılara mülk satışıyla) bilfiil işgal edilmiş” olduğuna inanmış olduğunu sanıyorum. Yine büyük bir yüzdede vatandaşımızın  “iktidara sahip olanların gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunduğuna, hatta bu iktidar sahiplerinin, şahsî menfaatlerini, yabancıların siyasi emelleriyle tevhid ettiğine” inandığını söylemek herhalde abartılı olmaz.


Halkın yarısına yakınından oy almış bir iktidara karşı, oy vermeyenlerin önemli bir kesiminde böylesine farklı kanaatin oluşması ilginçtir. Ama böyle bir zıtlaşmanın varlığı da gerçektir.


Bir kısım (asker veya sivil) insanımız da, “bu ahval ve şerâit içinde, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmak”  benim vazifemdir diye düşünmüş olabilir. Bu düşünceyi eyleme geçirenler varsa onları bulup maddi delillerle hukuk önüne çıkarmak emniyet ve yargının meselesi.


Bu yazımızın konusu “Ergenekon” soruşturmasında gözaltına alınanların suçlu olup olmadığını tartışmak değildir. Ancak bu kadar ağır iddialarla yargılananların kamuoyunda ciddi bir tepki görmemesi ve hatta önemli bir kesim (ana muhalefet partisi, medyanın çoğunluğu ve önemli bir vatandaş kitlesi) tarafından “iktidar tarafından mağdur edilmiş kahraman vatan evlatları” olarak kabul edilmesinin sebeplerini anlamaya çalışıyorum.


********************


Gerçekten vatandaşların özgür ve bağımsız olmadığı, ülkenin imkân ve kaynaklarının bir kişi, grup veya yabancı ülkeye aktarıldığı için “fakr ü zaruret içinde” kaldığı bir durum varsa, “isyan veya ihtilal hakkı” doğar mı? Böyle bir hak varsa bu şartların doğduğuna karar verme yetkisi kime ait olacaktır?


John Locke’un (17.yy) “meşruiyetini yitirmiş yönetim karşısında halkın isyan hakkına sahip olduğuna” dair görüşü “Ergenekon” davası sanıklarına gerekçe teşkil edemez. Halk adına meşruiyetin yitirildiği fikrine dayalı bir darbe planı varsa bile, 2007 seçimleri halkın bu fikri doğru bulmadığını göstermiştir.


**************


Demokrasilerde meşru hükümetin icraatından rahatsız olan vatandaşın ilk seçimde oyunu başka partiye vermekten başka seçeneği yoktur. Buna itiraz etmek demokrasinin en temel kuralına inanmamak anlamına gelir. Meşru iktidarı seçim harici illegal bir yolla yıkmaya çalışmak suçtur.


Diğer taraftan, çoğunluğun oyu ile gelmiş ve kurduğu dikta rejimi ile ülkesini felaketlere sürüklemiş (Hitler gibi) diktatörler ve rejimlerini de düşünürseniz, vatandaşların her hal ve şartta meşru idareye (çoğunluğun seçimi ile işbaşına gelse bile) uyması ne kadar gerçekçi ve ne kadar doğrudur?


Bu soruya cevap vermek zor. Ayrıca verilen cevaplar da her zaman aynı derecede doğru olamaz. Atatürk’ün Padişahın emrine karşı çıkması, müfettişlik görevinden istifa ederek milli mücadeleyi başlatması meşru idareye karşı çıkmaktı ve mer’i hukuka göre suçtu. Milli Mücadele başarılı olmasaydı herhalde cezası idam olacaktı. (Tarık Buğra, Küçükağa romanında halkımızın bir kesiminin, meşru ama esir konumdaki idareyi temsil eden Padişah ile o günkü haliyle isyancı çete görüntüsü veren Kuvayı Milliye arasında tercih etmekte yaşadığı kararsızlığı çok güzel anlatır.)


Cumhuriyet döneminde yaşanan iç isyanlar da, Talat Aydemir’in 1963’teki ihtilal teşebbüsü de meşru yönetime karşıydı ve başarısız olarak failleri cezalarını çektiler. Bu hareketleri Milli Mücadele ile aynı kefede değerlendirmek elbette mümkün değildir.


*******************


İhtilalların sadece başarılı olması ve devlet gücünü ele geçirme imkânını bulması meşruiyetini sağlar mı?  Büyük ölçüde evet. (Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun ifadesiyle: “Darbede başarılı olanları yargılayamazsınız. Ancak eyleme geçilmesi suç olur.”)


1982 İhtilalını yapan Kenan Evren ve arkadaşları serbest ve itibar içindeyken, “Ergenekon” davasında gözaltında olanlar “darbeye teşebbüstenyargılanacaklar.


Darbede başarılı olanlar bile uzun vadede halk desteğini almak zorundadır. 1982 darbesi halktan önemli oranda destek almayı başarmıştı.


**********************


Türkiye’de hala darbeci suçlamaları ile ihtilal teorilerini tartışıyor olmak bile üzücü. Vatandaşlarımızın yasal yollardan çıkmadan bilinçli bir şekilde yurttaşlık görevlerini ifa etmeleri dileğimizdir. Herkes, meşru hukuk düzeni içinde siyasi mücadele yapabilir, birey olarak veya sivil toplum örgütleri içindeki faaliyetleri ile kamuoyu oluşturma gibi yollarla beğenmediği iktidarın yerine, beğendiği kadro ve fikirlerin işbaşına gelmesine çalışabilir.


Vatandaşlarımızdan bir kısmı kendini “öz vatanında garip ve parya” gibi görüyorsa.. Veya siyasal ve ekonomik olarak hür ve bağımsız bir Türkiye’de yaşayamamaktan şikayetçi ise.. Kendi inanç ve yaşama biçimine müdahale edilmek endişesinden kurtulamıyorsa..  Bu endişeleri gidermek konusunda öncelikli görev ve sorumluluk siyasal iktidara ve yargı organlarına ait olsa gerektir.

Müslüm Baba Öldü, Müslümcülük Yaşıyor

0

Ben bir Müslümcü’yüm. Ve Müslümcülük isyankârlıktır. Devrana, dertlere, sevgilere, ezilmişliğe, belirsizliğe, dünyalık hırslara ve yaşamaya, hayata isyan. İsyan bir problemin çığlık olup haykırılmış halidir. Kaportacı çıraklarının, overlokçu kızların, kahvelerde iş sırası bekleyenlerin ve hayattan artık hiçbir şey beklemeyenlerin, ölümle kol kola gidenlerin müziğidir.


Sessiz büyüyen bir devrimdi Müslümcülük. Ve bunun en az farkında olan kişisiydi Müslüm Gürses. ‘Arı balı yapar fakat izah edemez’ misali ne yorum gücünün ne de müziğinin kitleler üzerindeki sağaltıcı gücünün farkındaydı o. Her topluluk – bilhassa ezilmişler – ritmini arar yükselmek için. Bazen ritim de yaşanan hayat gibi ağır ve sislidir.


Müslüm Gürses müziğinin mistik bir yanı vardır. Seans nöbetleri vaziyetinde dinlenir. Her terapi sonrasında güçsüzlüğün anormal gücü ruhlara nüfuz eder. Müslümcülük tarikatı derken mecaz yapılmıyor desek yeri var. Dini teşekküller içindeki Müslüm yasağı da belki bundandır. Mefhum-u muhalifinden ötürü. Dahası bu mistik / müzikal yapının ve sosyal dokunun dini ritüelleri vardır. Cehri zikircilere benzetebileceğimiz ‘Jilet Çekme’ töreni dıştan bakıldığında kanlı, acı verici bir sahnedir. Oysa temel manada bir cezbe, bir kendinden geçiş ve dünyadan sıyrılış halidir.


Jilet atarak kendine acı çektirebilmek aslında tersinden bir meydan okumadır. Feleğin sillesi hikâye, benim kendime verdiğim zarardan daha büyük bir zarar veremezsiniz. Sen de kim oluyorsun? Kendi vücudumda tasarruf hakkına sahibim. Tam bağımsızım. Dahası düşmanın her türlü meşakkatine karşı ve açıktan gıda – güvenlik – gelecek endişesi yaşayan bir insan için psikopatlık veya psikopat adaylığı bir korunma şemsiyesidir. Hatta Milletvekili dokunulmazlığıdır. Müslümcünün toplum dışılık noktasından toplumsal kabule sokulduğu yerdir.


70’li yılların ideolojik, 80’li yılların hayat kavgalarını hissederek en çok yaşayan ve sömürülen kesim bu müzikle var oldu ve varlığını hissettirdi. İsyanın, eylemin, sloganın yasaklandığı; şarkının, türkünün, yumruğun yönünün bile sembolleştiği bir hengâmede hesapları bozdu; sıra dışı ve hesap dışı bir yönelim adresi oldu. Ve sonra geldi çattı değişim. 90’lı yılların Serbest Piyasa Ekonomisi ve 2000’li yılların Küreselleşme teraneleri tüm toplumla beraber Müslüm Gürses’i ve bir kısım Müslümcüleri de değiştirdi. Yokluğa, sevdasızlığa, çileye, kedere, dert çekmeye ve ezilmeye şerbetli olanlar tüküre geldikleri dünyalık metalar için can atar bir noktaya gelmiş / getirilmiş göründüler.


Önce Pop Müzikle buluşturuldu Müslüm. Nilüfer’le, Sezen Aksu’yla, Bob Dylan ’la.. Böylece modalaştırılıp tüketime açıldı. Ardından Rumelihisarı’nda veya sosyete mekânlarında boy göstertilerek ehlileştirildi, legalleştirildi. King Kong’un Afrika’dan New York’a getirilip bir büyük kafeste sergiye çıkarılması durumudur olan biten. Ardı sıra televizyon programlarıyla Müslüm Gürses’in aslında içi boş ve asılsız yani zararsız olduğunun halka arzı gerçekleşti. Böylelikle Müslüm Baba da toplumsallaştı. Zira toplumun da içi boştu. Sıradan ve sürüden olmak toplumun temel karakteristiği idi.


Hususen Müslüm Gürses’i evcilleştiren de sonradan evlendiği Muhterem Nur’dur. Afrika’daki dev gorili bulan ve sonra ona âşık olan gazeteci veya araştırmacının Beyaz Batılı Madam’ı pozisyonundadır Muhterem Hanım. Ve Türk klasiklerindendir. Su akarken küpünü dolduracaksın meselinden.. Kadınların çoğu muhafazakârdır. Hem biriktirmeyi hem de kâr muhafızlığını severler. Erkekler onlara nazaran devrimci sayılır. Amma velâkin onların da bir dönüştürücü özelliği vardır. Tıpkı Türk Toplumu ve Globalizasyon gibi. Yeryüzünün adalet ve şecaat timsali arslan modelli millet hem koyunlaştırıldı hem de sürüleştirildi.


Namerde muhtaç olmamaktan ihtiyaçlara esir olmaya geçiş evrimi. ‘İtirazım Var’ diyen Müslüm, artık ‘İhtiyacım Var’ diyecek ve bir Müslümcünün en fazla tiner çekmek için; o da gece gireceği bir Bankamatiğin de değil bankanın bizzat içine girecekti. Yeni bir elbiseye, uzun bir tatile tüm kitleyi ve koskoca bir maziyi satacaktı. Müslümcülükte yavuklu için, manita için, sevgili için bir başka Müslümcü satılabilir, Müslümcülüğün kitabında da yeri vardır. Ama bunca damar ve bunca jiletten sonra kapitalizme satılacağını rüyasında görse inanmazdı hiç kimse. Gerçi bu Türkiye’nin ikinci ‘Baba’lık macerasının ikinci pazarlama versiyonuydu.


Varoşların öfkesi, lanetli sınıfın sesi, ezilenlerin isyan ifadesi ve kontrol edilemezlerin çılgın iradesi; ezene, zulmedene, murakabe merkezine böylelikle teslim edilmiştir. Ne var ki bu teslimiyet zımnendir. Zira teslim alınan sadece ekole adını verenin simgesel kişiliğidir. Oysa Müslümcülük, Müslüm Gürses’le ilgili fakat yapı olarak ondan bağımsız bir oluşumdur. Arızi duruma karşı toplumsal bir cevaptır. Refleksel olarak sosyo – psikolojik bir dışavurumdur.


Müslüm Baba’yı bundan sonra kaloriferin kıyısında ip kovalayan bir kedi, başını ev sahibinin oğlunun okşadığı bir yavru köpek, bir gazoz kapağı yada bir çöp kutusu olarak da görebiliriz. Popüler kültür iciğine – cücüğüne kadar kullanır (tüketir) ve atar. Sistem potansiyel olarak en keskin muhalifini ve en kontrol edilemez gözükenini Şeytan’ın elma provokasyonuyla birlikte devşirdi, dönüştürdü. Ama Müslümcüler hala ‘tövbe, tövbe’ diyor.


Müslümcülük kendiliğinden oluşan bir tarihi yapıdır. Yapının oluşum sürecindeki zulüm verileri durdukça benzer yapılar farklı adlarla varlığını sürdürecektir. Tersi insan ruhuna aykırıdır, hatta hakarettir. Yarın bir Amerikalıyla beraber bir reklamda veya dizide de görebilirsiniz Müslüm’ü. Ama bu Müslümcülerin Amerikalılarla işbirliği yapacağını göstermez. İşbirlikçiler işgalcilere sınırlı – sorumlu kılavuzluk yaparlar ama her iki tarafında ilk harcayacağı bunlardır.


Sonra Müslümcülük deruni ve meselesi olan insanların hasbelkader kurduğu bir külttür. Bu mesele de kendi içinde aşılacak ve ruh parametresi yeni isyanların açlığını bastıracaktır.


Niecthze’nin ‘Tanrı öldü’ söylemine karşı ‘Nietchze öldü, Tanrı yaşıyor’ cevabı gibi olsun son söz: MÜSLÜM GÜRSES ÖLDÜ, MÜSLÜMCÜLÜK YAŞIYOR.

“Yeni Osmanlıcılık” Tuzağı

0

Türkiye’de çeşitli kelime ve kavram oyunları, yeni ve çağdaş diye yutturulmaya çalışılan modeller, neticede bir yerde birleşiyor: Milli mücadele ile kurulan Cumhuriyetimizi ve milli devletimizi tasfiye etmek, O’nu tanınmaz hale getirmek… Bunun gerekçesi de; demokratikleşme ve insan hakları örtüsü… Aslında, çeşitli tartışmaların  açılmasının temelinde, bazılarının Türkiye’yi Türkiye yapan değerlerle açık bir mutabakatsızlığı yatıyor. Yabancıları anladık da; ismen bizden olanlara acaba ne demeli?


İşin içine bir de küreselleştirme, küresel masallarla esir alma, önü açılan milli devletlerin küresel güç ve bloklarla çatışması ve Dünyanın yeniden şekillendirilmesi girince; bu defa demokratikleşme ve hürriyetler milli devletlere karşı bir silâh olarak kullanılıyor. Dış destekli iç unsurlar açıkça görülüyor. Tabii amaç; milli ve üniter devleti değiştirmek, milli kimliği çokkimlikli hale getirmek, yapınıza uysun uymasın çokkültürlülüğü esas almaktır. Size bunları dayatanlar, kendileri uygulamasalar da…


Zaman zaman Yeni Osmanlıcılık tartışmaları ve Anayasanın veya bazı kanunların (Mahalli Yönetimler Yasa Tasarısı, Kamu Yönetimi Temel Kanun Tasarısı, TCK’nda 301. Madde, Vakıflar Yasası, ekümeniklik vb.) değiştirilerek devletin yapısının bozulma çabaları birbirinden ayrı değildir. Dün Osmanlı düşmanlığı yapanlar, Osmanlı’ya küfredip hain ilân edenler, bazı müttefikleriyle beraber eğer bugün Osmanlı’ya sığınarak Türk ve Türkiye düşmanlığı yapabiliyorlarsa; Türk Milleti yerine, hiç de uygun olmayan bir coğrafyada ve etnik yapıda karmaşık bir Osmanlı Milletini tekrar yaratmak ve bunu Anayasaya taşımak istiyorlarsa; bu sebepsiz değildir. Acaba bugün Türkiye’ye dünün Osmanlı siyasi coğrafyası mı teklif ediliyor? Bu mümkün değil… Küresel güç ve bloklar bunu kabullenemez. Çünkü; bölgesel seviyede ve kıta seviyesinde sağlanacak barış, huzur ve istikrar bunları o bölgelerde barınamaz hale getirir.


Yeni Osmanlıcı akım; “çok hukukluluk ve çok etniklilik” üstü bir siyasi birliktelik ve Avrupa’da gelişen milliyetçilik hareketleriyle kendini feshetmek durumunda kalmış, egemen güçler tarafından parçalanmış, dünün siyasi gerçeği olan Osmanlı’ya yeni bir kılıf biçiyor. Bazılarına ilk bakışta hoş ve sevimli gelse de… Oysa, tarihin köprüsü altından çok su akmış, farklı etnik unsurları adem-i merkezi bir idare ve siyasi rejim vasıtasıyla bir arada tutmayı hedefleyen bu bütünleştirme anlayışı, artık tarihi bir nitelik taşımaktadır. Tarih denen nehir, çıktığı kaynağa geri dönemez. Denize akan bir akarsu, dağa tırmanamaz. Günümüzde geriye artık dönülemez bir şekilde milletleşme ve milliyetçilik yükselmektedir. Bazen milliyetçiliğin hatta ırkçılığa dönüşmüş “mikro”suna da şahit olunmaktadır. Bunun bir çok örneğini ülkemizde yaşıyoruz. Dün Yugoslavya örneği, bugün Belçika’da Brükselli, Valon ve Flaman ayrımı gibi birçok örnek ortadayken; gerçekleri görmemek veya daha da çirkini küresel güç ve blokların taşeronluğuna sığınarak Türkiye’ye yeni elbise denemek, çok çirkin bir işbirlikçiliktir.     


Artı ve eksisiyle Osmanlı bizim milli tarihimizin bir parçasıdır. Osmanlı da farklı dönemleriyle farklı değerlendirilmelidir. Bugün milli sınırlarımız dışında kalmış Osmanlı beşeri coğrafyasının unsurlarıyla ilgilenmek, onların demokrasi ve insan hakları sorunlarına eğilmek, Türkiye’nin dış güvenlik çemberini güçlü kılmaktır. Anadolu’ya yönelecek emelleri kırmaktır. ABD ve AB bu konuda bize yardımcı oluyor mu? Bu coğrafyada yaşayan soydaş ve dindaşlarımıza ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapan küresel güç ve AB’nin ayıplarını gizleyerek Türkiye’ye Yeni Osmanlıcılık adı altında bir model tavsiyesi, bize Balkanlar’da ve Ortadoğu’da yeni görev ve ödevler yüklemesi yeni bir tuzaktır. Büyük Ortadoğu projesi’nin asbaşkanı olmak gibi… Ilımlı İslâm ve eyalet sistemi, federasyon, Ortadoğu Birleşik Devletleri, İstanbul merkezli Marmara Devleti örnekleri gibi…


Türkiye’den Somali’ye, Afganistan’a, dün Kore’ye, Lübnan’a asker göndermesi istenir; ama Irak’a istenmez. Balkan ve Ortadoğu ülkelerinin bizden ürkmeleri için her şey yapılır, hatta Irak’tan ileride konfederasyona uygun toprak bile teklif edilir. Ama, Gökçeada ve Bozcaada AB tarafından elimizden alınmak istenir. Kıbrıs’ta KKTC tasfiye edilerek tek devlet, tek vatandaşlılık dayatılır.  

Neler Oluyor?

0

Son zamanlarda ülkemiz gündemi o kadar hızlı ve ilginç gelişmelerle dolu ki insan ister istemez neler oluyor bize demekten kendini alamıyor. Geçtiğimiz senelerde ülkemizde bir argümanı sıklıkla duyardık: “Şeffaf devlet ve siyaset.” Her kesimin benimsediği bu argümanın en son geldiği nokta siyasetteki karşılıklı restleşmelerin son derece şeffaf hale gelmesidir.


Nitekim bugünlerde siyasetteki restleşmelerin en şiddetli halini yaşamaktayız. Gelinen nokta itibarıyla yaşanan restleşmenin galibi kanaatimce ülke geleceğimizin belirlenmesi açısından son derece önemli rol oynayacaktır.


Çünkü Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu andan itibaren ülkemizin hem iç politikasında hem dış politikasında yaşadığı sorunlar “şeffaflık” sayesinde son zamanlarda herkesin kendi görüşünü rahatlıkla ifade ettiği bir ortam sağlamış, bu ortam toplumumuzda safların keskin hatlarla belirlenmesine rol açmıştır. Safların keskinleşmesi ise restleşmelerin şiddetini artırmıştır.


Bu restleşmelerin sonucunda bir kazanan ve kaybeden olacaktır. Kanaatimce hangi taraf kazanırsa kazansın ülke içerisinde bir tasfiye söz konusu olacaktır. Ülkemiz için yeni bir dönem başlayacaktır.


Bu dönemde ülke ya eskilerin tabiriyle “istibdad” dönemi yaşayacak, ya da geçmişte yarım kalmış olan “istiklal mahkemeleri” sürecini geçirecektir. 


İstibdad dönemi ile ifade etmek istediğim herşeyin tek bir elden yönetilerek bu yönetimi eleştirmenin yasak olduğu bir nevi Ortadoğu devletlerinin yönetim biçimi gibi içeriye karşı dikta ancak dış sermaye ve oyun kuruculara ise son derece açık bir politika içerisine girmiş bir yönetim modelidir.


İstiklal Mahkemeleri süreci ise Kurtuluş Savaşı sırasında ve Cumhuriyetin kuruluş aşamasında yönetime ve rejime muhalif olanların yargılandığı mahkemeler şeklinde özetleyebileceğimiz bir süreçtir. Bu süreci anlamak için tarihimize bakmak yeterlidir.


Değerli okuyucular, bulunduğumuz coğrafyanın gittikçe önem kazandığı, uluslararası dengelerin yeniden oluşturulduğu bir dönemde ülkemizde yaşanan gerginlikler millet olarak geleceğimize dair yapabileceğimiz bir sıçramayı yapmamızı engelleyeceğinden bu süreçte kaybeden yine geleceğimiz olacaktır.


Bu sebeple kendi geleceğimiz için karşılıklı restleşmelerden ziyade millet olarak birlik içerisinde bir kalkınma planı yapmamız, önümüzden geçen trenlere sadece el sallamak yerine binmemize yardımcı olacaktır kanaatindeyim.


İyi Haftalar!…       

İşletmelerde Kriz Yönetimi

0

Hiç şirketinizin başına gelebilecek kötü şeyleri düşündünüz mü? Bazı krizler doğal afetler olabileceği gibi bazıları da insanların yaptığı kötülüklerden kaynaklanabilir. Kurumsal krizlerin pek çok nedeni olabilir. Doğa olayları, sağlık ve çevre konuları, teknoloji, piyasa koşulları nedeniyle bir şirketin en önemli varlıkları olan insan kaynakları, ünü ve mali durumu zarar görme riski altındadır.


Doğabilecek krizler için nereye baktığını tespit etmek yapılacak ilk adımdır. Doğabilecek sorunları tespit etmek için değişik insanlarla konuşarak, çok ilginç bilgilere ulaşabilirsiniz. Daha fazla veriye ulaşabilmeniz için, insanların özgürce konuşması gerekir.  Yapılan uyarıların üst yönetim tarafından dikkate alınmadığı durumlarda çalışanlar pek bir şey söylemez.


Genellikle insanlar şirketlerini sarsabilecek olası krizler hakkında kafa yormaya başladığında, daha önce yaşamış oldukları veya duydukları krizleri düşünür. Halbuki asıl tehlike burada gizlenmektedir. Ian Mitroff ve Murat Alpaslan, bu sınırın ötesini görebilmek için çok garip bir yöntem önermişlerdir. Suikastçi kimliğine bürünmek. Yöntemlerini şöyle açıklıyorlar: “ Tepe yöneticilerinden, kendilerini suikastçı ya da terörist olarak görmelerini istiyoruz. Bu şekilde kendilerini kısıtlayan düşünce ve davranış kalıplarından sıyrılabilir ve şirketin ürünleri ve yöntemleri hakkında sahip oldukları özel bilgileri, şirkete karşı kullanıp olası risk kaynaklarını tespit edebilirler.”


İyi yöneticiler krizden sakınmayı gündelik iş haline getirmişlerdir. Bu aşamada;  kritik öneme sahip birimlerden kaynaklanabilecek aksaklıkları, bu aksaklıkların meydana gelme olasılığını ve şirkete vereceği zararı tespit etmelerini isterler. Daha sonra hangi risklerden kaçınmanın kolay ve ucuz, hangilerinden sakınmanın zor ve pahalı olduğunu da bilmek isterler. Çünkü ancak bunlar ellerinde olduğu zaman, kaynak ve zamanı nasıl ve en iyi şekilde kullanabileceklerine karar verebilirler.


Yaklaşan kriz yangın gibi birden bire başlamaz. Küçük problemlerle başlar ve göz ardı edilirse büyürler. İşletmenizde erken uyarı işaretlerine dikkat etmelisiniz. Bunun için önceden hazırlanmış bir liste yoktur ama nelere dikkat etmeniz gerektiğiyle ilgili bazı şeyler söyleyebiliriz;


* Kısa sürede çok büyük başarı sağlayan çalışan,
* Gelirinden fazla harcayan çalışan,
* Kural ve ayrıntılara özen göstermeyen çalışanlar,
* İşlerini düzgün yapmayan yöneticiler.


Kriz ne olursa olsun, en azından bir şeyler yapmaya hazırlıklı olmamamız gerekir. Böyle durumlar için acil durum planlaması(ADP) yapmak gerekir. Yani, ADP kriz meydana gelmeden önce, kriz anında yapılabileceklere karar vermek ve yapılacakları sırasına göre düzenlemektir. Aşağıdaki adımları takip ederek siz de etkin bir acil durum planları geliştirebilirsiniz:



  1. Adım: Planlama ekibi kurun.
  2. Adım: Sorunun boyutunu belirleyin.
  3. Adım: Bir plan oluşturun.
  4. Adım: Planı sınayın.
  5. Adım: Planı devamlı güncelleyin.

Her acil durum planı mutlaka konuyla ilgili taraflara hitap edebilen bir iletişim planına sahip olmalıdır. Kurumunuzun içinde ve dışında, kimlerin krizden haberdar olması gerektiğine karar verin. Şirket içi iletişim, çalışanların moralini yükselttiği gibi, her ciddi krizde ortaya çıkan dedikodularında önünü kesmiş olur.


Gerçek bir durum ile karşılaşmadan önce, kriz ekibi oluşturmak herhangi bir krize karşı hazırlıklı olma konusunda atılmış önemli bir adımdır ama ekibi oluşturan kişilerin birlikte çalışmayı ve çabuk hareket etmeyi öğrenmek zorundadırlar. Bu nedenle bir çok kriz uzmanı, kriz yönetimi ekiplerinin becerilerini simülasyonlar ile geliştirmesini önermektedirler. Polis, itfaiye, havayolu pilotları ve acil servis çalışanları simülasyonlar ile becerilerini geliştirmektedirler.


Peki, önlemlerimize karşın bir krizle karşılaşırsak neler yapacağız? Şirketiniz bir krize maruz kaldığında, kendinizi acil sağlık görevlilerinin yerine koyun. Sorunu tespit edin ve sorunun daha da büyümesini engellemek ve durumu kontrol altına almak için ne yapılması gerekiyorsa onu yapın. Bu kriz yönetimi ekibinize, acil durum planını uygulayabilmek için zaman kazandıracaktır. Dikkat etmemeniz gereken kurallar;



  1. Kural: Çabuk ve kararlı davranın.
  2. Kural: Önceliğiniz insan olsun.
  3. Kural: Olay yerinde hazır bulunun.
  4. Devamlı iletişim halinde olun.

Kriz zamanlarında insanlar güçlü lidere gereksinim duyar. Bu nedenle komutanlar ön saflardaki sipere gider. Çabuk hareket etmek, devamlı bilgi toplamak, iletişimi arttırmak ve yaptıklarımızı kayıt altına almak çok önemlidir. Alınan kararların ve yapılanların kaydının tutulması, yaşanan olaylarda daha sonra ders çıkarılmasını sağlar.


Son olarak bahsetmeden geçmememiz gereken konu medya ile ilişkilerdir. Medyanın tek derdi birinci sayfa haberi bulmaktır. Onları hafife almayın ve ilişkileriniz hep kuvvetli olsun. Bir kriz olduğunda gerçeği doğru sözcüklerle anlatın.


Umarım konuştuklarımız,  beklenmedik kötü olayların üstesinden gelebilmek için yapmamız gerekenler hakkında bir fikir sahibi olmanıza yardımcı olmuştur.


Saygılarımla.

Toplumsal Akıl Tutulması

0

KAMBOÇYA POL POT DÖNEMİ SOYKIRIMI: Bir TV kanalının ülkeleri tanıtan bir programında Kamboçya tanıtıldı. Bu ülkede 1975-1979 döneminde yaşanan iki milyona yakın insanın ölümüne yol açan, dünya tarihinin en büyük soykırımlarından biri olan korkunç olaylar anlatıldı.


Olaylar, Pol Pot adıyla tanınan Kızıl Kmerler adlı gerilla teşkilatının kurucusu komünist gerillacının (asıl adı ile Saloth Sar), Kamboçya başbakanı olduğu dönemde gerçekleşmişti. (Pol Pot, 1949 yılında Paris’te radyo mühendisliği bursu kazandı. Öğrenimi sırasında komünist oldu ve Fransız Komünist Partisi’ne üye oldu. 1953 yılında Kamboçya’ya döndü ve Kızıl Kmerler olarak bilinen gerilla teşkilatını kurup organize etti.)


TV programında anlatılanları, insanın aklının alması da, içinin kaldırması da mümkün değil. Çocuk yaştaki insanların eline silah verip, en vahşice cinayetleri işleten rejim, bütün okulları kapatmış, bütün öğretmen ve öğrencileri pirinç tarlalarında çalışmaya sevk etmiş, gözlük ve saat gibi en basit teknolojik aletlerin kullanılmasını bile yasaklamış. “Ölüm ağacı” adı verilen ağaçta yapılanları dinlemek bile tüyler ürperticiydi. Ana babaları öldürülmüş bebek ve küçük çocuklar ayaklarından tutulup, başları ağaca çarptırılarak kafatasları parçalanmış, cesetleri ağacın hemen yanındaki çukura atılmış. Soykırım müzesinde teşhir edilen on binlerce kafatası ve hala aynı acıyla yaşayan Kamboçyalılar…


Yıllarca birlikte yaşayan, komşuluk akrabalık ilişkileri olan insanların bu vahşetin içinde rol almasını anlamak kolay değil. Toplumun yaşadığı faciayı herhalde “toplumsal akıl tutulması” olarak tanımlamak mümkün olabilir.


Peki, demokrasi ve insanlık dersi veren ülkelerin tavırlarını nasıl tarif edeceğiz? “Her diktatör gibi Pol Pot’un da ardında yıllar boyunca batılı emperyalistler yer aldı. Normal şartlarda bu adamın işini bir tek günde bitirebilecek olan İngiltere, Fransa, ABD ve BM, Kamboçya’nın 8 milyonluk nüfusunu dört yılda neredeyse yarıya indirmesine karşın Pol Pot’un katliamlarını inatla görmezden geldiler ve onu ülkesinin “yasal lideri” olarak tanıdılar.”


*********************************************


MCCARTHYİSM: 1940’lı yılların ikinci yarısında ABD-SSCB gerginliği, Doğu Avrupa ve Çin‘deki komünist gelişmelerin korku yarattığı bir ortamda, McCarty adlı senatörün Dışişleri Bakanlığında komünist kadrolar var diye başlattığı soruşturmalar, yayılarak binlerce kişiyi işinden etmiş, birçoğunun da toplum dışına itilmesine sebebiyet vermiştir. İnsanların komünistlik suçlamasıyla baskı ve kovuşturmaya uğraması, yapılan “cadı avı” ile bu uygulamanın ABD’lileri uyumlu(!) yurttaşlar olmaya zorlamasını ifade eden kavram, siyasal literatürde “McCarthycilik” olarak yerleşmiştir.


Bu dönemde ABD’de yaşananlar da bir “toplumsal akıl tutulması” örneğidir.


**********************************************


Tarihteki diğer iç savaş, zulüm ve soykırım olaylarını siz hatırlayın. Hitler’i, Stalin’i, Mussolini’yi, Mao’yu Miloşeviç’i ve diğerlerini.


Bunların hepsinde ortak yön, psikolojik yönden hasta veya basiretsiz liderler tarafından kitlelerin birbirine düşman hale getirilip, devlet gücünün belli kitleleri yok etmek için ölçüsüz bir şekilde kullanılmasıydı. Yaratılan korku ortamında robotlaştırılmış, düşünemeyen, konuşamayan, yazamayan yığınlar yaratanlar tarihte lanetle anılırken, bu yönetimlere maruz kalmış kitleler büyük mazlumlar sıfatını aldılar.


Çok şükür ki, Türk tarihinde böylesine utanç verici soykırım hadisesi yoktur. Tarihimizde böyle deli ve zalim lider de çıkmamıştır.


Tarihte bizimle ilgili farklı iç çatışma örnekleri var: İslam tarihindeki daha sahabeler hayattayken yaşanan iç savaşlar, Hazreti Peygamberin en yakınlarının (bu arada eşi ve damadının) karşı karşıya savaşmaları… Türk tarihindeki fetret devri, iç isyanlar…


*************************************************


Hemen her ülkede toplumsal akıl tutulmasının yaşandığı zaman dilimleri vardır. Türkiye’de de bu tür dönemler yaşanmıştır. İç çatışma olması için çoğu zaman kışkırtmalara maruz kalan Türkiye, 1980 öncesi yaratılan sağ-sol çatışması yüzünden 5000 den fazla vatan evladını kaybetti. Daha sonra sahneye konulan Türk-Kürt, Alevi-Sünni, gibi ayrıştırma projeleri ise halkımızın müthiş basireti sayesinde, çok şükür ki, iç savaş noktasına gelmedi.


Bugün ise din ve etnik kimlik üzerinden kamplaştırma gayretleri, Türk devletinin en temel organları olan Yargı, TSK, TBMM gibi kurumları güçsüz ve güvenilmez kılacak saldırılar tehlikeli bir çizgiye geldi.


“Ayı izinin kurt izine karıştığı”, “Ergenekon” adı verilen “ihtilalcı terör örgütü” davasının, “Ak Parti’yi kapatma davasına” karşı bir rövanş olduğunun tartışıldığı bu ortam tehlikelidir. Her iki davada da süreç iyi yönetilmiyor. Bir davada kendini mağdur görenler, öbür davada zalim görünmeyi göze alabilecek hatalar yapıyorlar.


Tansiyonun düşürülüp, normalleşmenin sağlanması ancak ve ancak sadece “Hukukun üstünlüğü” kavramının yaşatılması, hukuk devletinin usul ve esaslarına harfiyen uyulması ile mümkün olabilecek.


Halkımızın sağduyusuna inancımız var. Ancak devlet erkini kullanan herkesin sorumluluğunun daha fazla farkında olmasını ve gereğini yapmasını bekliyoruz. Yargı mensuplarının, emniyetin, siyasetçilerin ve bunlara ilaveten medyanın hukukun ve demokrasinin temel kurallarına uymamasının sonuçları çok acı olabilir.

Bir Dönemin Hatıraları

32 yıllık bir siyasi hayatım var. Siyasetin çeşitli kademelerinde görev aldım. İki dönem Belediye meclis üyeliği yaptım. İl kurullarında görev aldım. Saraybahçe Belediye Başkanı adayı oldum. Bunlar arasında ilk belediyecilik görevim olan 1984-1989 dönemi içinde  5 yıllık  belediye meclis üyesi olduğum günleri unutamam. Beraber olduğum ve daha sonra aramızdan ayrılıp öbür aleme göç eden arkadaşlarım var. Sanki dün gibi hepsi belleğimde.


Bu gün sizlere bu dönemden bahsetmek istiyorum.


Yıl 1984. Genç yaşta Belediye Başkan vekilliği, İmar komisyonu başkanlığı gibi iki görevi birden üstlenmişim. Daha önce hiçbir resmi görevde bulunmamış genç bir İnşaat Mühendisiyim. Yeni İmar kanunu yayımlanmış. Bu kanuna göre imar planları yapma görevi mahalli idarelere verilmiş. Tüm İzmit in İmar planları yeniden ele alınacak.


Aynı zamanda İmar affı kanunu yayımlanmış olup, imara aykırı tüm yapılarında bir kereye mahsus olmak üzere tespit edilerek ruhsata bağlanması gerekiyor.


Bu konu ile alakalı olarak belediyede imar müdürlüğü birimlerinin de dahil olduğu bir komisyon kuruldu. Bu komisyonunda başında ben varım.


Bir tarafta İnşaat Mühendisliği işim, diğer tarafta tüm zamanımı belediye de geçirmeme sebep olan belediyecilik hizmetleri.


Bir İzmit düşünün. Kadastro paftaları ile belediyenin İmar paftaları birbiriyle uyumlu değil.


Caminin duvarı, çeşmenin köşesi gibi nirengi noktaları bularak binaları tespit ediyorsunuz.


Bu günkü gibide modern ve hassas elektronik aletler yok. Haritacıların ellerindeki sınırlı optik aletlerle özveri göstermeleri gerekiyor.


Yeni yerleşme bölgelerinde hiçbir plan yok. Mevcut planlar da merkezi idarece on yıl önce tasdik edildiği için mevcutla hiç bağdaşmıyor. Planda 20 metrelik yol olan güzergah üzerinde yüzlerce bina var.


Bu planların tamamı güncelleştirildi. Yüze yakın pafta yeniden yapıldı.


Vatandaş gelişi güzel şekilde gerek ortak parsellere, gerekse hazine parseline evini yapmış, fakat planda yolu  yok. Bazı yerlerde plan bile yok. Evine başkasının parselinden geçiyor. Sorunlar dağ gibi yığılmış. Meclis gündeminin nerede ise tamamı imar tadilatları ile dolu. Bütün bu yerlerin planlarını yaptık, şuyulandırmalarını gerçekleştirdik.


Zaman zaman her dönemde olduğu gibi muhalefetle çekişmelerimiz oldu. Fakat bu çekişmelerimiz aşırı derecelere varmadı. Bu gün bile muhalefet meclis üyesi arkadaşlarımızla dostane ilişkilerimiz devam etmektedir. Vatandaşın yüzüne bakamayacağımız hiçbir problemimiz olmadı.


Alt yapının acilen elden geçmesi lazımdı. Yer altına yapılacak lağım suyu ana pompaj kollektörü ile arıtma tesisi için Belediye Başkanı Necati Gençoğlu, İller bankası Genel Müdürü ve bazı meclis üyeleri bir masa etrafında toplandık. Hiç unutmuyorum. Şimdi adını hatırlayamadığım bu Genel Müdür Belediye Başkanına dönerek “Necati Necati bu kolektör işi Belediye başkanı yer. Bütçenizin büyük bir bölümü İller Bankası tarafından bu kolektör yapımı için kesilir. Hizmet yapmakta zorlanırsınız. Ona göre kararınızı verin” dedi. Görüşmelerimiz bitince ayrıldı. Biz de aramızda görüşerek “ne olursa olsun yapılması gerekir.” kararını verdik.


Hakikaten yollar yarıldı. Her taraf toz duman oldu. Millet isyan etti. Bütçemizin büyük bir bölümü bu kolektör yapımı için kesildi. Kalan az bir miktar para ile maaş ödemeye ve hizmet vermeye çalıştık. Şimdi atık su için bu hatlar kullanılıyor. Bu alt yapı hizmetleri gerçekten belediye başkanı yiyen hizmetlerdendir.


Demiryolunun Kuzeye alınması Sayın Necati Gençoğlu’nun hayali idi. Çok uğraştı. Üniversite öğretim görevlilerine projeler yaptırdı. Biz meclis üyeleri olarak destek verdik. Fakat yerelde hiçbir yerden destek alamadı. O zamanın Bayındırlık Bakanı Sayın Sefa Giray da destek vermedi. Sahilden geçecek demiryolu hattını destekledi. Dolayısı ile demiryolu sahilde kaldı. Bu acı bir hatıramdır.


Beş yıl uzun bir zaman. Hatıralar çok Bu sütunlara ancak bu kadarı sığıyor. O dönem beraber çalıştığımız bazı meclis üyeleri bu gün aramızda yok.


O gün Salih Eker ağabeyimiz vardı. Şimdi yok. Fahri Tunç ağabeyimiz vardı. Şimdi yok. Orhan Kalelioğlu ağabeyimiz vardı. Şimdi yok. Burhanettin Balkaya ağabeyimiz vardı. Şimdi yok.


Nedret Pınar ablamız vardı. Şimdi yok. Ahmet Tamer kardeşimiz vardı. Şimdi yok.


Hepsine Allah tan rahmet diliyorum. Nur içinde yatsınlar.


1984-1989 dönemi İzmit Belediyesi Meclis üyelerinden gök kubbe altında bir hoş seda kaldı.


Öyle zamanlar vardır ki hayali cihan değer. Bu dönem benim için öyle bir dönemdi.


Hala hayatta olan tüm meclis üyesi arkadaşlarımı gönülden kucaklıyorum.


Kendilerine sağlık ve selamet diliyorum.


Belki bir dahaki sefere hala hayatta olan meclis üyesi arkadaşlarımızdan bahsederiz.

Şimdi, Şiir

0

Şiir hakkında çok şey söylenmiştir. Şiir okuduğumda bazen hafiflediğimi, bazen ezildiğimi hissediyorum. Şair o anlam yoğunluğunu dizelere nasıl sığdırabilmiş, diye düşünüyorum. Bugün Tanpınar’ın “Ne İçindeyim Zamanın” adlı şiirini okudum, bir değil, birkaç kez okudum. Bir münasebetsizlik yaparak dörtlükleri birlikte yorumlayalım:


 “Ne içindeyim zamanın, / Ne de büsbütün dışında; / Yekpare, geniş bir anın / Parçalanmaz akışında.” “N” ve “ş” ünsüzlerinin tekrarı, dörtlüğe bir ahenk sağlıyor. Şaire göre zaman, dün, bugün, yarın diye parçalanamaz, yekparedir. Haklıdır şair; çünkü bu kavramlar, izafiyet taşıyan zaman isimleridir. Bugün, az sonra dün olacaktır, yarının az sonra bugün olması gibi. Biz bu süreçte ne yarında ne bugünde ne de dündeyiz. Önemli olan, zamanın dışına çıkıp zamana egemen olabilmektir. Yarının sahibi olan, hem bugünün hem dünün sahibidir. Şair, ne içindeyim ne dışındayım zamanın derken, kendisini bizzat merkeze oturtuyor. Zamanın merkezinde insan vardır, her şey insan merkezlidir, insanla anlam kazanır.


Tanpınar’ın aynı şiirinin ikinci dörtlüğünü okuyalım: “Bir garip rüya rengiyle / Uyuşmuş gibi her şekil / Rüzgârda uçan tüy bile / Benim kadar hafif değil.” Şairin bu dörtlüğü, yaptığı teşbih yönüyle Servet-i Fünuncuları hatırlatıyor. Hayat, bir rüyadır. Şekil denen kabuller, birer varsayımdır. Eşyanın formatı, zamanın, mekânın, metanın uyuşmasından başka bir şey değildir. Biz, saat ile zamanın, eşya ile mekânın esiri olmuşuz. Bu esaret zincirini de kendimize biz vurmuşuz. Hem zaman hem formatlanmış eşya, bir rüyanın gerçekliği kadar gerçek. Ancak bunu insanlar, rüzgârın önündeki tüyün hafifliğinden öte bir hafiflik içinde olabilirler. Bu, zamandan ve mekândan münezzeh bir özgürlüktür. Bunun bir adım ötesi, belki de ilahi hürriyettir.


Üçüncü dörtlükte  “Başım sükûtu öğüten  / Uçsuz, bucaksız değirmen; / İçim muradına ermiş / Abasız, postsuz bir derviş;” diyen şair, “baş” ve “iç” sözcükleriyle “akıl” ve “gönül” arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor. Zaman, onun içinde eriyip gitmiştir. O, kendini zamanın dışına atmıştır. Kendini, Budistlerin Nirvana dedikleri zaman ötesindeki boşluğa atarak saadete ermiştir.  Bu dünyanın öznesi gönüldür. Akıl, ancak zaman ötesini keşfetme görevini ifa ederek işlevini yerine getirmiş olur. Akıl, gönlün vasıtasıdır. Gönlün zengin dünyasına, akıl binitinden inildikten sonra ulaşılabilinir.


“Kökü bende bir sarmaşık / Olmuş dünya sezmekteyim, / Mavi, masmavi bir ışık / Ortasında yüzmekteyim.” dizeleriyle şiirini bitiriyor sair. Bu dizeler, bir bakıma şairin dünya görüşünü, dünyayı algılayış tarzını anlatıyor bize. Dünyanın kökü insandır. Dünyanın zenginliği de yoksulluğu da sevgisi de nefreti de … hep insandır. Dünyaya izafe edilen güzelliğin, çirkinliğin isim babası; yaşanan zorlukların, kolaylıkların müsebbibi; doğrulukların, yanlışlıkların mimarı biziz. İçimizdeki dünya, şaire göre, sıradan bir kök değil; bir sarmaşık. Mümkün değil onu içimizden atmak, dünya her şeyi ile içimizdeki yedi başlı canavar. Bu niteliklere sahip bir dünyadan kendini azade kılamayan şair, ulaştığı iç dünyasının mavi ışıklarında yüzmektedir ya da bunun özlemin duymaktadır.


Şiirin bütününde ses ve mana ahengini çok güzel kompoze eden şairin bu şiiri, birkaç kez okunmaya değer. Şiir, her okunuşunda kişiyi ayrı bir mana dünyasına götürüyor. Yaz mevsiminde şiir iklimini teneffüs ederek, zamanınızı bereketlendirmek hem görevimiz hem ayrıcalığımız olmalı. Şimdi şiiri bir daha okuyalım. Sonra başka şiir…