27.8 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1357

Kurbağa, Kayınvalidem ve Ben

0

Basit bir hesap yapalım: Sıcak havada, geniş yapraklı defnenin üzerine sekiz kurbağa çıkar. Bunlar, bir süre güneşlenir. İçlerinden üçü bu havada suda kalmanın daha doğru olacağını düşünür ve dereye atlamaya karar verir. Şimdi soruyorum: Defneyaprağında kaç kurbağa kalmıştır? Cevap olarak beş dediğinizi sanıyorum. Cevap, sekizdir; çünkü kurbağalar henüz atlamamıştır.


Bir işi yapmayı düşünmek ve yapmaya karar vermekle yapmak aynı şey değildir. Kurbağalar atlasalardı cevabınız doğru olacaktı. Hayatta hep bir şeyler düşünür, bir şeylere karar veririz; ama yapılmayan iş, sadece bir kuru düşünce olarak kalır. Bizim kaybettiğimiz nokta, çok kez yapmayı düşünüp yapmadıklarımızdır. Düşünmek, kararlaştırmak, yapmak sürecinin son aşamasında araya giren “Ya başaramazsam!” düşüncesi, başarısızlığımızın nedeni olur. Hayatta yol almada, yapmanın, düşünmek ve karar vermekten önemli olduğunu hep söyleriz; nedense önümüzdeki korku dağlarını aşamayız. Düşündüklerini eyleme dökmeyenler, kurbağa misali, defneyaprağında güneş çarpılmasına, birileri tarafından avlanmaya, en azından yerinde saymaya mahkûmdurlar. Yol alanlar; düşünürler, kararlaştırırlar, yaparlar. Yapma sürecinde de geriye bakmazlar. 


X                                     X                                        X                                            X


Eşim, sekiz kardeşli ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Yaşları birbirlerine yakın olduğu için kardeşler sokakta birlikte oynarlarmış. Çocuk bu, yaramazlık yapacak tabi. Bazen komşunun ağacına çıkar meyvelerini yerlermiş, bazen tavuklarını kovalarlarmış. Benzeri yaramazlıkları yüzünden komşu şikâyete geldiğinde anneleri şöyle dermiş: “Kimin yaramazlık yaptığını bilmiyorum, gözler yalan söylemez; şimdi herkes gözünü iyice açsın, kimin yaramazlık yaptığını gözünden anlayacağım.” Bunun üzerine yaramazlıkta başı çeken altıncı kardeş Mehmet hemen gözlerini kapatırmış.


Eğitimde, polis sorgulamasında bunun adına ne denir, bilmiyorum; ama suçluyu taciz etmeden, yalancı duruma düşürmeden bulmanın bundan daha güzel bir yolu olabilir mi? Bu yöntemi kullanan anne, ne bir pedagoji dersi görmüştür ne de yüksek tahsil yapmıştır. Bu yöntemin temelinde yatan, hoşgörü ve sevgiden başka bir şey değildir. Bizim insanımız, ilim sahibi değilse bile irfan sahibidir.


X                                    X                                      X                                                X


Eşimden dinlemiştim. Onlar çocukken birileriyle kavga ettiklerinde ya da öfkelendiklerinde anneleri onları çağırır, ellerini elinin arasına alıp gözlerine bakarak: “Seni cinler sarmış, senin aklını almış, ben okuyayım da sen akıllı çocuk ol.” dermiş ve bir süre okurmuş. Okunan çocuk ya bir okumada ya da birkaç okumada sakinleşir, güya cinlerden kurtulup akıllanırmış.


Ben, şimdiye kadar psikolojiyle ilgili pek çok bilgi edindim, yöntem öğrendim; ama böylesine zarif bir tekniğe rastlamadım. Çocuğun zekâsına, fıtratına göre yöntem geliştiren bu anne belki de herhangi bir psikoloji kitabının kapağını açmış değildir. Çocuğu veya suçluyu kendisine zarar vermeden gönül rızası ile teskin edebilmek, teslim alabilmek, bizim ders kitaplarına girmeyen kültürümüzün eseri olsa gerek.


X                                     X                                       X                                             X


Yaşadıkça şunu öğrendim ki; gerçek bilgi yazılmayan kitapta mevcut. Yaşadıkça ve derinleştikçe gerçek bilginin varlığını hissedebiliyoruz. Ama sadece hissedebiliyoruz, ona ulaşamıyoruz. Yapamadıklarım kalbimi burarken his dünyasında keşfettiklerim, baharda açma müjdesi veren tomurcuklar oluşturuyor.  

Karıncalar ve Keneler

0

Son iki yıl içinde kenelerin ısırmasıyla KKKA (Kırım Kongo Kanamalı Ateşi) hastalığına yakalanan çok sayıda vatandaşımızı kaybettik. Keneler öylesine korku yarattı ki vatandaşlarımızın çoğu artık ağız tadıyla piknik yapamaz oldu. Çıplak ayakla çimenler üzerinde yürümekten bile korkar olduk.


Kene ısırma vakalarının bu kadar çoğalmasına kuş gribi (tavuk vebası) salgınından korunmak için evlerde yetiştirilen tavukların da imha edilmesinin sebep olduğu ifade ediliyor. Yeşil alanlarda gezinen tavukların kene sayısını azalttığını, tavuklar itlaf edilince öğrendik.


Kene ısırmalarını azaltmak için belediyelerin piknik alanlarında yaptığı ilaçlamaların da doğal dengeyi bozduğu ve kene mücadelesinde fayda yerine zarara neden olacağı bazı uzmanlarca açıklandı.


Gazetelerin “keneye karşı karınca umut oldu” başlığı ile verdikleri habere göre, ormanlarda yaşayan kırmızı karıncaların, ağaçlara zarar veren böcekleri yediği gibi, keneleri de yediği tespit edildi.


Eskişehir Orman Bölge Müdürü’nün verdiği bilgilere göre “kırmızı orman karıncaları, orman ağaçlarına zarar veren böceklerle beslendiği için, söz konusu karıncalar ormanların sağlıklı kalmalarının sigortası” imiş. “Karıncalar yuvanın etrafındaki 80 metre çapında bir alanda bulunan bütün ergin böcek, tırtıl, yumurta, pupa ve çeşitli bitki bitlerini yerlermiş.”


Bu küçücük bedenli hayvanların orman sağlığına katkıdaki başarısı, “bir günde kendi ağırlığının 20’de biri oranında zararlı böcek yiyebilme” yeteneğine bağlı imiş.
Fakat “karınca yuvalarına, domuz, ayı, tilki, sansar ve fareler zarar verdiği gibi bilgisiz insanlar da zarar vermekteymiş.”


Deneme maksatlı olarak bu karıncaların yuvası mıntıkasına bırakılan kenelerin kırmızı karıncalar tarafından çok kısa zamanda imha edilmiş olması, kenelere karşı mücadele için bir umut yaratmış.


Kenelere karşı mücadelede kırmızı karıncaların kullanılıp kullanılamayacağına karar verebilmek için muhakkak ki daha kapsamlı araştırmalara ihtiyaç var.


Ayrıca kırmızı karıncalarla kene mücadelesi başarılı olursa, doğal dengede bir bozulma olur mu, böyle olursa elde edilen faydadan daha büyük bir zarar söz konusu olabilir mi sorularına cevap bulabilmek gerekir.


Gittikçe ciddi tehlike haline gelen kenelerle acil mücadele ihtiyacı var. Sonuçlarını daha net görebilmek için, uzun yıllar alabilecek böyle bir araştırmayı yapmayı gerekli görenler olabilir. Ancak bir yakınını veya komşusunu keneye kurban vermiş olanların, böyle bir zaman harcamasını beklemeden kırmızı karıncalarla mücadelenin başlatılmasını isteyebileceğini de göz ardı edemeyiz.


Bakanlık yetkililerinin kırmızı karıncaları kene mücadelesinde kullanma konusunda karar vermekte çok zorlanacaklarını sanıyorum. Çünkü bugün kene mücadelesinde başarılı olunsa bile, ileride doğal dengeyi bozmakla suçlanmayacaklarının garantisi yoktur.


Sadece kırmızı karıncalar konusu bile, devleti yönetme sorumluluğunda olanların aldıkları kararların ne türlü riskler barındırdığına bir örnek olsa gerektir.


***************


Ergenekon Davası


Ergenekon adı verilen davada savcılık iddianamesi nihayet açıklandı. Bu iddianame aynı dava operasyonları kapsamında gözaltına alınan ve medyada darbe yapmakla suçlandığı bildirilen, içlerinde emekli orgenerallerin de bulunduğu şüphelileri kapsamıyor. Bunlar için ayrı bir dava açılacağı anlaşılıyor.


İddiaya göre, memleketin içinde bulunduğu ahval ve şeraitten memnun olmayan bazı kişiler, bu gidişata sebep olduğunu düşündükleri kişilere direkt veya dolaylı olarak zarar verebilecek çeşitli eylemleri yapmış veya tasarlamışlar. Bu grubun içinde, PKK ve diğer terör örgütlerine karşı geçmişte devlet adına mücadele vermiş olanlar dikkat çekmekte.


Cüneyt Ülsever iddianameyi yorumlarken şu cümleleri kullanıyor: “Düzensiz silahlı güçlerle (PKK) ancak onların dili ile konuşan düzensiz birliklerin baş edebileceği fikri 1990’larda ABD’nin Vietnam tecrübesi çerçevesinde Ankara’da geliştirildi.”
“Dünyanın her yerinde devlet, ülkenin derdine sahip çıkmak için tek yöntem olarak hukuksuzluk kaldığında hukuk dışı çözümler arayabilir. Ama devlet ‘ayıbını’ sorun çözüldükten sonra berhava eder.”


Bu cümlelerden sonra lütfen yazının “karıncalar ve keneler” ile ilgili birinci bölümünü yeniden tetkik ediniz.
Siyasetin bu kadar içinde olduğu davanın, hukuk kurallarının tam olarak uygulandığı ve tüm boyutlarıyla ülke menfaatinin gözetildiği bir süreç sonunda, toplum vicdanını rahat ettirecek bir sonuçla, en hızlı ve en adil bir şekilde karara bağlanmasını diliyorum.

Demokrat Olabilmek

0

Hiçbir konuda dünü unutmamak gerekir. Bundan on iki yıl önce Bosna’da 8 bin masum insanın Srebrenitsa’da Sırplar tarafından hunharca katledilişini unutmadık. Sözde bu bölge BM tarafından güvenlik bölgesi ilân edilmiş ve Hollanda Barış Gücü askerlerine teslim edilmişti. Bu suçsuz insanlar “Anavatanınıza yönünüzü çevirin (Türkiye’ye)” komutu sonrasında şehit edilmişlerdi. Daha sonra ödüllendirilen görevli Hollandalı generalin emekli olduktan sonra verdiği beyanat dikkat çekicidir: “… Viyana kapılarına dayanan Müslümanların devamı olanları koruyacak değildik.” İşte sömürgeci Hollandalının, Avrupalının gerçek yüzü budur. İnsan hakları konusunda utanmadan ortada dolaşan, ahkâm kesen Lagendik acaba bu insan hakları ayıbının farkında mı?


İstanbul’da ABD Konsolosluğu’na yapıldığı iddia edilen saldırının aydınlatılmasını diliyoruz. Saldırı bir karmaşa döneminde Türkiye’yi sıkıştırma için uygulanan siyasi baskının bir parçası olmasın? Her şey El-Kaide’ye bağlanıyor; Ergenekon’a bağlandığı gibi… Aslında, iddianameye, mahkeme safhasına gerek kaldı mı? Daha başta suç ve suçlular bazı yandaş, çanak yalayıcısı yayın kuruluşlarınca ilân edilmedi mi? Demek ki; hukuk devletinde yargısız infaz ve buna göz yumma, gazetelere haber servisi yapma kural halinde getirilmiş… Demokrasinin hazmedemeyeceği, hoş göremeyeceği birçok olay ve çarpıklıklar ortada… Demokrat olduklarını iddia edenler veya bu sıfatı kendilerine uygun görenler bundan hiç rahatsız değiller. Ama, bunları görebilecek demokrat aydınlar aranıyor.


Son yıllarda aklıselim sahibi herkesi üzen olaylarla karşılaşıyoruz. Ankara-Washington hattında yörünge değişikliği göze batıyor. Ankara maalesef son yıllarda Ankara olmaktan çıkarılmış… Yıllar önce havlu atmış bir boksör görünümünde… İyi belediyeci olmak, kaliteli devlet adamı olmaya yetmiyor. Devlet adamlığı önce devleti devlet yapan ilke ve esaslara bağlılık ve onlara sadakatten geçiyor. Kimse kimseden statükocu olmasını beklemiyor; ama gelişme ve değişmecilik de teslimiyetçilik ve tasfiyecilik değildir… Milli davalardan vazgeçerek çözümcülük asla değil…


Bu düşündürücü gidişat bazılarını ümitlendirmiş olmalı ki; sözde dostlarımıza “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” isimli kitaplar yazdırıyor. Bazı uydu, Uzakdoğu demokrasilerini bize örnek gösterebiliyorlar. Ilımlı İslâm’la uysallaştırılmış, etnik temelli yeni bir Cumhuriyet…


Biz hep aydınlarımızdaki yabancılaşmayı, Batıcı ve pozitivist, inkârcı eğitim sistemimizin bir parçası olarak gördük. Bugün ise; küreselleştirilmiş, millilikten uzaklaştırılmış, vatansızlaştırılmaya, milletsizleştirilmeye ve kimliksizleştirilmeye alıştırıcı bir eğitim süreci gündemde… Üstelik milletlerarası kuruluşların fonlarının desteği ve baskısı ile… Bazıları Cumhuriyetle ve devletle kavgalı olduklarından bu gerçeği göremiyorlar.


Bu endişe verici gidişattan uzaklaşmak, bir çeşit Ergenekon’dan çıkış, tabii ki mümkün. Belki de bundan dolayı Ergenekon yıpratılmaya çalışılıyor.


Ciddi, istikrarlı ve mutabakatları gelişmiş toplumlarda devletin kuruluş temelleri, var oluş gerçekleri tartışmaya açılamıyor. Devlet politikasını yönetenler zaten gereğini yapıyorlar. Başkalarına da gerek kalmıyor. Birçok bilim adamı bu ülkelerde bizim endişelerimizi taşımıyor. Ülkeyi yönetenler de devletten ve hukuk devletinden yana oluyorlar. Ülke çıkarları karşısında garip ve komik bir tarafsızlığı oynamıyorlar. Bizde ise; bunun tersi geçerli. Demokrasi adına devletle ve onun kurumlarıyla savaşılıyor. Anti devletçi olmak sadece Türkiye’de demokratlık zannediliyor. Bazı aydınlar, “Günlük siyaset dışına çıkılmalı, bilim yapılmalı” diye serzenişte bulunuyorlar. İyi ve doğru da hangi ülkede ve hangi şartlar altında yaşıyoruz? Kaldı ki; ülke gerçeklerinden kopuk, çözüm getirmeye yaramayan bir bilim gerçek bilim sayılabilir mi? Bilim hayatı siyasi ve iktisadi istikrar ve temek mutabakatlar arar. Bunlar yoksa bilim adamının verimi düşebilir. Bilim adamı eğer milli endişeye de sahipse, ilim yapabilmek için, gerekli uygun ortamın yaratılması için mücadele etmek zorunda kalır.

Ergenekon

Biz Ergenekon sözcüğünü çocukluğumuzda destan adı olarak bilirdik. Şimdi ise terör örgütü adı olarak anılıyor. Bir zamanlar Susurluk hadisesi bizleri çok meşgul etmişti. Yıllarca yazıldı çizildi. Yargısız infazlar yapıldı. Senaryolar üretildi. Çok insan töhmet altında kaldı. Bazılarının psikolojisi bozuldu. Daha önce “sen kahramansın” diye ileri sürülenlerin daha sonra hainmiş gibi üzerlerine gidildi. Görev verilenler bir müddet sonra yalnızlığa itildi. O İnsanlar posası sıkılmış bir limon gibi kendilerini hissettiler. Kendi başlarına işlere kalkıştılar. Sonra da yargılandılar. Sonuçta o dönemde yaşananlar tarihe kendine özel bir şekilde geçti.


Şimdi ise gündemi Ergenekon yapılanması işgal ediyor. Bu yapılanma Susurluk tan tamamen farklı. Benzer tarafı her ikisi içinde de muamma var. Basından okuduklarımıza göre Ülkede İhtilal hazırlığı tetikçisi olan bir örgüt yapılanması imiş. Bir çok kişi göz altına alındı. İçlerinde çok üst seviyelerde görev yapmış olanlar var. Asker emeklileri var. Yazar ve çizerler var.Başkanlar var. Aslında basında yazılanların %20 sine inanırım.. Çünkü basında o kadar çok haber kirliği var ki, insan ciddiye alsa kafayı oynatacak.


Derin devlet, kırmızı kitap, yazılı olmayan Anayasa, görünmeyen kabine, muktedir güçler. hainler, ajanlar, kiralanmışlar, satılmışlar. vs.


Basında yazılanların bir çoğundan kuşkuluyum.


 Bu kez ise yazılanların tamamından kuşkuluyum. Bu soruşturmanın ne olup ne olmadığı, konusuna girmeyeceğim. Sonucu sabırla beklemeyi tercih ederim


Bu yazımda işleyeceğim konu basında verilen beyanatlar ve yorumlar dolayısı ile yapılan ayırımcılıktır.


Yıllardır basında çifte standart uygulanıyor. Bir ekip ruhu geliştirilmiş. Ekibe dahil olanların başına bir şey geldi mi  o ekibe dahil ne kadar yazar ve çizer varsa el birliği ile yanında yer alıyorlar. Şayet o kişi veya kişiler ekibe dahil değilse yine el birliği ile canına okuyorlar.


Hukuk yetkilileri şayet muhafazakar görüşlü birini sorgulamak istedi mi, belli yazarlar hep birlikte o şahsın üstüne çullanıyorlar. Atatürk düşmanlığından rejim düşmanlığına kadar her türlü suçlamada bulunuyorlar. Ellerindeki bütün silahları o şahsın üzerine boşaltıyorlar.


Şayet sol veya liberal biri sorgulanmaya götürüldü mü iş değişiyor. Hele bir de o şahıs götürülürken, Atatürkçü ve Cumhuriyetçi, olduğu için götürüldüğünü söyledi mi iş daha da değişiyor. Aynı yazarlar bu kez sorgulananlar yanında yer alarak sorgulayanlara veryansın hücum ediyorlar. Komplo teorileri üreterek hükümeti suçluyorlar.


Yani biri için “oh olsun. Hak etti. Rejim kurtarıldı.”, diğeri için ise “Olmaz öyle şey. Cumhuriyet sorgulanıyor. Rejim tehlikede.” durumu.


Bu ayırımcılık değildir de nedir?


Bırakın adaleti kendi haline.


“Adalet baskı altında” diyen siz değilmisiniz?


O halde Siz niye adalet üzerinde baskı kuruyorsunuz ?


Anayasa mahkemesi parti kapatma kararı için çalışırken, “hukuku baskı altına almayın” diyen siz değilmisiniz?. Şimdi ise “Cumhuriyet, laiklik, Atatürkçülük sorgulanıyor.” demenin bir manası varmı? Şayet altından bir çapanoğlu çıkarsa o zaman ne yapacaksınız?


Bence bu sorgulama için basit delillerle yola çıkılmaz. Bu kolay göze alınabilecek bir iş değildir. Rahat bırakın adaleti. Hele bir sonucu görelim. Bu telaş niye?


Türkiye de cezaevi siyasette pirim yapıyor. İçeri girip çıkan siyasi yükseliyor. Albenisi artıyor.


Daha üst makamlara tırmanıyor. Yolu açılıyor. Telaşa gerek yok.


Ben önce hareket ederek ne “ vah vah” derim. Nede “ Oh olsun” derim. Bu işlerin sabıra ihtiyacı var.


Mademki hukuka saygımız var. Bize yakışan itidalli olmaktır.


Aksine hareketler çifte standartlılığımızı ve kendi içimizdeki çelişkileri ortaya koymaktadır.


Ülkede son yıllarda kazanılan istikrarı bozmamak gerekir.


Yoksa tekrar başa döneriz.

Değerlerin Değişmesi ve Sorumluluğumuz

0

İnsanoğlunun uygarlaşma sürecinde dünle bugün ve bugünü yaşayan toplumlar arasındaki değer farklılaşmasını gördükçe doğru ile yanlışı anlamakta hayli zorlanıyorum. “Dün dündür, bugün bugündür.” mantığıyla işin içinden çıkmayı da bir insan olarak kendime saygısızlık kabul ediyorum.  Dün doğru olan, bugün niçin yanlış ya da bu toplumda doğru olan diğer toplumda niçin yanlış? Dünün günah sayılan bir eyleminin bugün sevap, dünün sevap sayılan bir eyleminin bugün günah sayılmasının sebebi ne? Doğruların, yanlışların; ödüllerin, cezaların herkes için kabul edilebilir bir mantığı yok mudur?


Avlanmaya düşkün hükümdar, günün erken saatinde ormana avlanmaya giderken bir köylüyle karşılaşır. Onunla selamlaşır, av beklemeye başlar. Her gün birkaç hayvan avlayan hükümdar, o gün av zevkini tatmin edemez. Pek üzgündür. Sebebini sorar saray ileri gelenlerine. Onlar: “Yolda ilk karşılaştığınız köylü, size uğursuzluk getirmiş olabilir.” derler. Hükümdar bu, öfkelenir, “Tez bulun bu adamı, getirin huzuruma!” der. Zavallı köylü getirilir hükümdarın huzuruna. Hükümdar: “Bre adam, sen ne uğursuzmuşsun; senin yüzünden bugün bir av bile yapamadım, derhal kellen uçurula!” diye hüküm verir. Köylü: “Efendim, haklı olabilirsiniz, günün erken saatinde ilk karşılaştığınız insan ben olduğum için benim uğursuzluğuma hükmedip av yapamadığınızı ve kellemin uçurulmasını emretmektesiniz; ama bugün benim karşılaştığım ilk kişi de sizsizin, bense canımı kaybetmekteyim.” Öykücüğün sonunda köylü canının kurtarmış mıdır, kurtarmamış mıdır, bilmem; ama hükümdarın mantığına karşı köylüdeki mantık ve zeka hayranlık uyandıracak nitelikte.


Kişiler, toplumlar, çağlar arasındaki değer farklılaşması psikolojik, sosyolojik sorunlara yol açabiliyor. Dün doğru kabul ettiğimizi bugün absürt bulabiliyoruz. Ya algılamalarımızda ya inanışlarımızda ya önceliklerimizde değişiklik olmuştur. Düşüncelerimizdeki ikilem, bizi bunalıma kadar sürükleyebilir. Kendisiyle barışık olmayan, çevresine güven ve huzur vermeyen insan durumuna düşmüş olabiliriz.


Kişiler arasındaki değer farklılaşması, hoşgörü sınırını aştığında, önce diyalogsuzluğa, sonra bir çatışmaya yol açabilir. Her çatışma, taraflardan birinin ya da her ikisinin hasar almasıyla sonuçlanır.


Toplumlar arasındaki değer farklılaşması, bazı entelektüellerin söylediği gibi, her zaman kültürel zenginliği doğurmuyor. Değerler mozaiği, değerler kavgasının nedeni olabiliyor. İşin içine, yönetenlerin megalomanlığı, kahraman görünme tutkusu da girince toplumlar, hem zenginliklerini hem canlarını kaybedebiliyorlar.


Birey olarak kendi yaşam sürecimizde, toplum olarak tarihi süreçte gördüğümüz değer farklılaşmasına bazen tuhaf bir şekilde tebessüm ediyor, bazen de kızabiliyoruz. “Yanlış düşünmüşüm, yanlış yapmışım.” dediğimiz zamanlar olabiliyor. Pişmanlık duyulabiliniyor.


Şüphesiz, sınav için varız. Düşüncelerimiz, eylemlerimiz; sınavın enstrümanları. Birey olarak, öncelikle kendimizden; eş, baba, komşu olarak çevremizden; yönetici olarak uygulamalarımızdan, kararlarımızdan sorumluyuz. Sorumluluk sınavını geçebilmek için her zaman ve her toplumda geçerli olabilecek, vicdanları yaralamayacak değerlere sahip olmak zorundayız. İnsanoğlu değişiyor; bu değişimi durdurmak mümkün değil. Değişenin içinde değişmeyeni yakalayanlar, sınavı geçebilir, öykücükteki hükümdarın, köylünün karşısındaki durumuna düşmez.


Biz, yapamadıklarımızdan değil; yaptıklarımızdan ve yapabileceğimiz halde yapmadıklarımızdan sorumluyuz.

Kristal Zeka

Kavramlar ve algılar yardımıyla soyut ya da somut nesneler arasındaki ilişkiyi kavrayabilme, soyut düşünme, muhakeme etme ve bu zihinsel işlevleri uyumlu şekilde bir amaca yönelik olarak kullanabilme yetenekleri zeka olarak adlandırılmaktadır.


Zekanın farklı tanımlarının olmasına karşılık zekaya ilişkin kuramların tümü zekanın geliştirilebilecek bir kapasite ya da potansiyel olduğu ve biyolojik temellerinin bulunduğu noktalarında birleşir. Buna göre zeka, bireyin doğuştan sahip olduğu, kalıtımla kuşaktan kuşağa geçen ve merkez sinir sisteminin işlevlerini kapsayan; deneyim, öğrenme ve çevreden kaynaklanan etkenlerle biçimlenen bir bileşimdir.


İnsanların zekası farklı farklıdır. Kimisi çok zeki, kimisi de çok akıllıdır. Bu kişilere göre değişiklik gösterir. Çok zeki biri değilsinizdir belki, ama aklınızı iyi kullanabilirsiniz.


Akıl yalanla gerçeği, doğru ile yanlışı ayırabilme, bir konuda düşünce yürütebilme ve görüş bildirme yeteneğidir. İnsan olgunlaştıkça aklı gelişir. Zeka ise bir olayı önce anlama, ilişkileri kavrama, yargılama ve açıklayarak çözme yeteneğidir. Genel olarak 12 yaşına kadar gelişir, 20 yaşına kadar sürer sonra sabit kalır. Zeka bir insanın her türlü olay karşısında aynı yeteneği gösterebileceği anlamına gelmez. Bir besteci müzik yapıtını aklıyla değil zekasıyla yaratır. Fakat en basit matematik problemini çözemeyebilir.


Psikologlar okullarda öğrencilerin kişisel durumlarını ölçümlüyorlar. Hangisinin IQ’su yüksek, hangisinin duygusal zekası (EQ) kuvvetli diye. Fakat bunların yanında bir de kristal zeka var. Bu zekaya sahip olan insanlar ise IQ’su yüksek olmasa bile sosyal yaşamda diğerlerinden daha başarılı da olabiliyorlar.


Kristal Zeka, bir insanın, ne kadar sosyal ve yaşamsal tecrübeye sahip olduğu ile ilgili olandır. Tabi, bu tecrübeyi elde etmek de kolay olmuyor. Uzun süre hayatta kalıp ve çok şey yaşamak, görmek ve bunlardan ders almakla oluyor.


Bir insanın ömrü ne kadar sürecek kimse bilemez ve yaşanan tecrübelerde bir defa yaşanıyor. Yaş ilerledikçe aynı konu tekrar karşımıza gelmiyor. Her defasında farklı bir tecrübe söz konusu oluyor. Böylelikle kristal zekayı da elde etmek  kolay değil.


Bilişsel zekası (IQ) ve duygusal zekası (EQ) yüksek çıkmayanlar için kristal zeka çok önemli. Fakat, kristal zeka nasıl olur? nasıl elde edilir? Bunun için neler yapmak lazım?


Kristal zeka; bizim almış olduğumuz eğitim, okuduğumuz kitaplardan elde ettiğimiz birikimler ve yaş olarak bizden büyüklerin yaşamış olduğu tecrübelerin öğrenilmesiyle elde edilir.


Büyüklerin çocukluktan bu yana bize anlattıkları nasihatlar kristal zekanın oluşumuna katkı sağlıyor. Özellikle anne babaların çocuklarına anlattıkları yaşamsal tecrübeler çocuğun yönlendirilmesi, herhangi bir sorunla karşılaşması durumda takınacağı tavır gibi durumlar gelişimi olumlu yönde etkiliyor.


Kristal zeka herkesi ilgilendirdiği için; konuya iş dünyası ile ilgili de bir örnek verebiliriz. Ticaretle uğraşan bir işadamı için;  iflas etmiş bir iş adamının anlattıkları çok önemlidir. Anlatılanlar iş adamının aynı hataları yapmaması için örnek olacaktır. Veya sektöründe başarıyı yakalamış bir işadamının paylaştığı tecrübeler ile onun yaptıklarını modellemek de işadamını başarıya sürükleyecektir. Buna benzer örnekleri anlatmak mümkün.


Hayatta başarılı olmak adına kristal zeka oldukça önemli. Çok yaşayıp çok şeyler göreceğimiz konusunda hiçbirimizin garantisi maalesef yok. Az zamanda çok iş çıkarmak ve yapacaklarımızı hemen yapmak gibi bir durumumuz da varsa, o zaman kristal zekadan faydalanmalıyız.

Ergenekon’un da adını kirlettiler

0

Cahiliye Arap toplumunda, Araplar helvadan putlar yaparlar, ona taparlar, karınları acıkınca da yaptıkları putları yerlermiş. Bu olayı hatırladığım zaman yüzümde hep acı bir tebessüm oluşur. İnsanoğlu ne garip değil mi? Önce kendine bir kutsal yapıyor, sonra onu tüketiyor.


Yaptığımız kutsalları bazen yiyor, bazen değersizleştiriyoruz. Aşk gibi yüce bir sözcüğün içini boşaltıyoruz, aşkı basitleştirerek. Mustafa gibi güzel bir ismi Musti ya da Mıstık diyerek, Mehmet gibi manalı bir ismi Memo ya da Memet diyerek bozabiliyoruz. Kutsallık izafe ettiğimiz değerlerimizi, eylemlerimizi tüketmekte, bozmakta kimse elimize su dökemez.


Ergenekon’la, destandaki olaylar akıl dışı da olsa, bir milletin yok olmaya karşı direniş, var olmak için diriliş macerasını anlatırdık öğrencilerimize göğsümüzü kabartarak. Ergenekon destanı ile düşmanın hilelerine karşı uyanık olma gereğini idrak eder, ucunda ölüm de olsa özgürlüğü solurduk ciğerlerimizde derin derin. Barışık olunduğunda doğanın, insanoğlu için hizmetkâr, tanrının ise kendisine şükredenlere lütufkâr, Türklerin hayvan yetiştirme, toprağı işleme, madeni kullanabilme kültürüne daha ilk çağda sahip olduğunu, böylece atalarımızın gelişmişlik düzeyini anlatırdık çocuklarımıza. Destanların doğası gereği anlatılanlar abartılı da olsa, öğrencilerimiz atalarıyla gurur duyarlardı. Öğrencilerimiz, hayvanları kutsallaştırmanın, kültürel az gelişmişlik olarak destanlar döneminde kaldığını öğrenirler, insanoğlunun bulunduğu gelişmişlik düzeyinden dolayı övünç duyarlardı. Üzgünüm, Ergenekon sözcüğü artık bunların hiçbirini düşündürtmeyecek öğrencilerimize. Onlar da belki, benim acıktığımda putunu yiyen Arapları hatırladığımda yaptığım gibi, acı acı tebessüm edecekler.


Atalarının yeniden doğuş öyküsünün anlatıldığı bir destan değil artık, Ergenekon yeni neslin gözünde. Ergenekon, ideolojisi olmayan derin bir çeteleşme, gayeye varmak için bütün yolların meşru kabul edildiği illegal örgüt demek. Devlete egemen olmak için insan kandırmak, eğitmek, satın almak, öldürmek, bu çetenin yöntemleri arasında. Bürokratlar, öğretim üyeleri, iş adamları, yargıçlar, gazete ve televizyon yöneticileri, muvazzaf ya da emekli askerler, bu çetenin kurucuları ve üyeleri arasında. Hiçbir zaman bir ve beraber olamayacağını düşündüğümüz insanlar, bu örgütün çatısı altında kolayca bir araya gelebilmişler. İnsanları mali, itibari, sosyal durumlarına göre fişlemişler, takip etmişler, kameraya almışlar. Cinayet, suikast, kan, gözyaşı, tehdit, entrika, hile sözcüklerini çağrıştırır oldu Ergenekon. Çocuklar bile kurdukları sokak çetelerine Ergenekon ismini veriyorlar.


Kelimeler, anlamlarını, karşıladıkları eylem ya da kişi ile kazanır. “Gül” sözcüğün güzel olması bu çiçeğin güzelliğindendir. “Batak” sözcüğünün çirkinliği, bataklığın çevreye verdiği koku ve pisliktendir. Edebiyatımızda, bir eylem veya varlığın, taşıdığı özelliklerle isminin paralel olmasına “ismiyle müsemma” denir. Bu açıdan baktığımızda kurulan yüksek rakımlı bu çetenin Ergenekon sözcüğüyle uyumlu olduğunu söyleyemeyiz. Bu çeteye ne ad verilmelidir, bunu bilemem; bu benim işim değil; ama Ergenekon’un mana ve imaj olarak kirletildiğine eminim. Ergenekon kelimesinin yüzlerin buruşmasına, kalplerin hüzünlenmesine, insanların birbirlerinden şüphelenmesine neden olacağından endişeliyim.


Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete. Toprağımızı, havamızı, kalplerimizi kirlettik, birbirimize güvenimizi yok ettik, iletişim aracı kelimelerimizi iğdişledik… Sonumuz hayrola! Allah hepimize akıl fikir versin!

“Kullanılma” ve Demokrasi

0

Mustafa Pehlivanoğlu, Cevdet Karakaş, İsmet Şahin, Fikri Arıkan, Cengiz Baktemur, Ali Bülent Orkan, Halil Esendağ ve Selçuk Duracık…


Bu isimler 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinden sonra idam edilen bazı gençlerdir. Bunlar, Türkiye’deki rejimi değiştirmek için ortaya çıkmış, demokrasi karşıtı, Türkiye’yi Türkiye yapan değerlerle kavgalı, milli ve manevi değerlerle çatışan ve darbe aracı olarak kullanılan isimler değildir. Bunlar, belki de faşizmle ilgili yeterli bilgiye sahip bile olmadan peşinen faşist olarak suçlanan insanlardır. Türk milliyetçiliği fikrine inanmışlardır. Asıl suçları, Sovyet emperyalizmine olduğu kadar; Amerikan emperyalizmine de karşı olmak idi. Bunlar, emperyalizmler arasında tercih yapmadılar.


12 Eylül 1980 öncesi Türkiye’nin içine düşürüldüğü kanlı terör ortamında ve kargaşada her gün onlarca insanımızın öldürüldüğü ve darbeye yönlendirildiği bir dönemde yaşayan bu gençler; şuurlu vatandaş olmanın bilinciyle milli tepkisini ortaya koyan, devlet otoritesinin kayboluşuna isyan eden isimlerden sadece birkaçıdır. Bunlar, kullanılmadıkları, basından değişik kuruluşlara kadar imtiyazlı ve hayat boyu torpilli çevrelerin yakınlarında bulunmadıkları için isimlerinden pek bahsedilmez. Zaten aile yapıları incelendiğinde, bunların Türk orta sınıfının bel kemiğini teşkil eden aile ve çevrelerden geldikleri görülür. Bunlar, bazı şehir bölgelerinin şımarık ve yabancılaşmış soyguncu çocukları değildir. Maalesef kullanılmış bazı isimlerden bugün çokça bahsediyorsak ve onlara iade-i itibar peşinde bazıları koşuyorsa; bu, bazı çevrelerin günah çıkarmasıdır. Çünkü; devrim yapacağını zanneden ve yanlış adreste kurtuluş aramaya sevk edilen bu gençlerin asıl katilleri; onları olmayacak yollara sürükleyip kır veya şehir gerillasına soyunduranlardır. Devlet güçleri ile çatıştıranlardır. Bu çevrelerin ve onların bugün devamı olanların bir mahcubiyeti vardır. Günah çıkarma isteği, idam edilen bazı gençleri kahramanlaştırma çabası bundandır. 


Türkiye’de sosyalist bir rejim kurarak düzeni düzelteceğini zanneden, istismarın ortadan kalkacağını bekleyen, örtülü bir takım hedeflere varmak için teşvik edilen ve idam edilen gençler çok çirkin bir şekilde kullanılmışlardır. Kullanılanlar ile Türk Milletinin ulvi değerlerine yönelmiş saldırılara, milli bütünlüğü ve Cumhuriyeti hedef almış aşırı soldan beslenen ihanet ve tuzaklara karşı direnenleri bir göremeyiz. Aynı kefeye koyamayız. Ölen ve idam edilen herkes için üzülürüz. Ama, kullanılma kelimesini vatanını sevmekten başka bir sermayesi olmayanlara uygun göremeyiz. Kullanılma kelimesinin vatanın birlik ve bütünlüğü için kalbi çarpan, Türk Milleti ile yabancılaşmamış insanlar için kullanılması çok çirkin kaçmaktadır. Bazıları bunu anlayıp kavramayabilir. Herkesten aynı hassasiyeti de bekleyemeyiz. Kimisi hassastır, tepki gösterir; kimisi ise, her ortama ve şarta kendini uydurabilir ve tepki göstermez.


Bir dönem Sovyet tehdidi ve Leninleştirilmiş Marksizmin Sovyetlerin yayılma aracı olarak kullanılmasının milli devletleri nasıl etkilediği bilinmektedir. Bugün ise; ABD çıkarlarına hizmet anlamına gelen siyasi, iktisadi ve kültürel şekillendirme olan küreselleştirilme, Yeni Dünya Düzenine uydurulma gayretleri ile karşı karşıyayız.


Küresel gücün etkisinin arttığı bir ülkede demokrasi şeklen yaşar hale gelmekte ve kan kaybetmektedir. Bu etkinin artışı demokrasinin gerilemesi anlamını taşıdığı gibi; küresel güce hizmet eden, onunla siyasi gelecekleri için işbirliği yapanları da otoriter ve totaliter bir çizgiye sokar. Tek egemen güç olma yolunda ilerletir. Kuvvetler ayrılığı prensibi gözardı edilir. Hukuk devleti parti devletine bürünür. Güney Amerika demokrasi örnekleri gündeme gelir. Küresel güç için önemli olan; bir ülkede demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla yaşaması, yaşatılması değildir. Önemli olan; işleyen düzenin demokrasi adı altında kendi çıkarlarına hizmet edebilmesi, küresel sermayenin payını arttırabilmesi, iktisadi kaynakların talan edilebilmesi, coğrafyaların vatansızlaştırılarak etki altına alınabilmesidir. Buna emperyal demokrasi de denebilir. Bu sapma yola girmemek, girilmişse bir an evvel bu çıkmaz yoldan uzaklaşmak, milli iradenin tahakkuku ve demokrasinin sürdürülebilmesi için şarttır. Yeterli bir demokrasi tecrübesine sahip ülkeler bu tehlikeyi fark ederek ortak tavır almak durumundadırlar.

Algılanması ve Değeri Bakımından Zaman

0

Zaman, alışılmış veya alışılmamış, acı tatlı, karlı zararlı her türlü hareket ve olayın, değişimin ve başkalaşımın vaki olduğu şeydir. Devletler, milletler, nimetler, felaketler onda ortaya çıkar, onda büyür, onda son bulur, onda kalır.


Zaman, varlıkla yokluk arasında iyi ve kötü, nimet ve bela, genişlik ve darlık, sıkıntı ve hastalık, zenginlik ve fakirlik, kar ve zarar gibi zıtları, türlü şaşılacak şeyleri içerside toplayan akıp giden bir nehir hatta bir gemi gibidir.


“Zamanı bir gemi gibi görüyorum, bizimle ölüme doğru
Akıp gidiyor, fakat hareketlerini göremiyoruz”


Zaman ki, insanın ömrünün en kıymetli sermeyesi oluşu ifade eder. İnsan ne kazanacaksa onunla kazanacaktır. Ömür zamandan bir cüzdür. Ömür zamanla akmaktadır. Hatta insan için zaman, ömründen hatta ömrünün içinde bulunduğu andan ibaret değildir. Karsız geçen her an, o güzel sermayeden heder edilen bir ziyan, bir hüsrandır.


Mutasavvıflar,  sofi, ibnü’l-vakt (vaktin oğlu) olmalıdır, yani ömrünün ve özellikle fiilen içinde bulunduğu vaktin kıymetini bilmeli ve onunla yarın ahiret için ne kar, ne hayır elde edebilmek mümkün ise onu kazanmaya çalışmalıdır, demişlerdir.


Ahireti inanmayanlara, “bu günün yarını yoktur”, diye dünya zevkini sürerek gönüllerince kam almak için, “Gün bu gündür, saat bu saattir, ne yapacaksak şimdi yapmalıyız” diyerek, ne olursa olsun vaktini, çıkarını gözetme manasında, ibnü’z-zaman denir.


Vakit bir fırsat ve ömür bütün anlarıyla bir taraftan tükenmek, bir taraftan artmak üzere bulunan nimetlerin asıllarından bir nimet olmak hesabiyle vakit ve zamanın kadrini takdir ile ömrün kıymet ve mahiyetine dikkat nazarını çekmek için asra Allah yeminle söze başlıyor.


İnsan, ömrünün semeresi demektir. Zaman geçtikçe insanın ömrü eksilir ve bundan dolayı kendisinden bir cüz gitmiş bulunur. Nitekim şöyle denilmiştir;


“Her gün geçtikçe benim birazım gider;
Benim için ise ömrümden daha güzel bir şey yoktur.”


O halde o gidenin karşılığında bir çalışma olmaz ise o noksan tam zarardan ibaret olur. İnsan geçen cüzünün yerine ne kazandığını hesap etmez de gün geçtikçe büyüdüğünü sanır. Hatta vakit geçirmekle eğleniyorum, rahat ediyorum diye sevinir. Onun için denilmiştir ki;


“Biz günleri geçiriyoruz diye seviniyoruz;
Hâlbuki her geçen gün ecelden, ömürden bir eksikliktir.”


O şaşılacak olan asr (zaman)a, dehre dikkat ediniz. Çünkü o geçtikçe insan büyüyorum, çoğalıyorum, yaşıyorum zannıyla sevinir, hâlbuki o asır devamlı onun ömrünü yemekte, o geçen gece ve gündüz vücudunu kemirmekte ve bu şekilde o, her an zarar içinde kalmaktadır. “Ancak iman edip de güzel ameller yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir). (Asr, 111/3).


“Hayat bizi aldatıyor, hâlbuki ölümümüz
Onun memesinden sütlerini emiyor.
Böylece kişi, hayatın soluk alıp verişi ile nefesleri arasında
Kendini yaşıyor sanıyor, hâlbuki kefenler dokuyor.”


Yani ölümümüzü emzirip büyüten, kucağında besleyen ana, ölümüm anası hayat iken o bizi aldatıyor. O nefes alış veriş, kefenleri dokuyan mekiklerin hareketinden ibaret iken insan yaşıyorum sanıyor da aldanıyor. Düşünmüyor ki, insanın nefesleri arasında dokunan bedeninin ve derisinin dokuları, kendisini ölüm için saran birer kefen gibidir.


İnsanlar gördükleri fenalıkları, çektikleri sıkıntıları, uğradıkları hüsranları hep dehre, zamana yükleyerek zamandan şikâyet edip, zamanların uğursuzluğundan bahsederler.


“Zaman bozuldu, fesadı var diyorlar.
Zaman bozulmadı, kendileri fesat.”


Fesat, fenalık zamandan değil, insanların kendilerindendir. Asra (zaman)  yemin edilmekle zamanın önemi hatırlatılmakta ve o zaman bozuldu iddiasını reddetme manası vardır. Zamanın ayıbı kabahati yoktur, o değerli bir nimettir. İnsanlar zamanın kadrini kıymetini bilip de hepsi iyiliğe çalışmadıkları için iyiliğe çalışmayanlar zarardadır, Allah cezalarını verir.


Bu anlamda, “Bizi zamandan başkası helak etmiyor”(Casiye, 45/24) diyen dehriler yanlış yapmış olmaktadırlar. Zira “İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur”(Necm, 53/39) ve “Herkes kendi kazancına bağlıdır.” Tur, 52/51).


“Elindeyse zamana, dur geçme diye dayat
Bir sigara içmekten daha kısa bu hayat
Necip Fazıl


Göz yum cihana aç gözünü dem gelir geçer
Sen göz yumup açınca bu âlem gelir geçer
Abdülhak Molla


“Farz edelim, bankada bir hesabımız var. Her sabah buraya 86.400 dolar yatırıldığını görüyorsunuz. Ne var ki bu parayı akşama kadar harcamak zorundasınız. Ertesi güne transferi mümkün değil ve geri dönüşü yok. Kullansanız da kullanmasanız da hesabınız ertesi sabah sıfırlanıyor ve yeniden 86.400 dolar yatırılıyor. Nakit cinsinden bir yatırım ve birikme söz konusu değil. Her günkü meblağın harcanması gerekiyor.


Bu parayı ne yaparsınız? Her gün bu kadar yüklü bir miktar ile neleri başarmak geçer içinizden ?!..


Gayrimenkul mü? Ne kadar!
Borsa mı? Ne hacet!
Kumar mı? Kaç zaman!
Hayır hasenat mı? Ne kadar!
Evet!…Hangisi ve neden?!..
Düşünün lütfen!..


Yarın bir bankaya gireceksiniz. Kapısında şöyle bir ikaz bulunan bir banka:


Dikkat!..


Sayın müşterimiz,


Zaman adlı bankaya hoş geldiniz. Her mudi gibi sizin de hesabınızda saniyelerle change edilebilecek 86.400 dolar var. Sabah dolup akşam boşalan hesabınızla bu gün iyi bir yatırım yapın. Kullanmadığınız her doların boşa gideceğini günde beş kez size hatırlatacağız. Güle güle harcayınız!..”(Pala, İskender, Gözgü, L&M, İstanbul 2002, s.60-61).


Özetle farz edelim bankada 86 400 YTL veya dolarınız var ve her gün bunu harcamanız gerekiyor. Bunu nasıl harcarsınız?


Evet, zaman bankaya benzer. Siz onunla iyi veya kötü yatırımlar yaparsınız. Çok dikkatli kullanmalıyız zamanımızı, o bizim lehimize ve aleyhimize tarafımızdan işletilmektedir. Unutmayalım…


“Zaman yönetimi üzerine çalışanların sık sık vurguladıkları bir önerme vardır. Derler ki, bir yılın değerini anlamak için onu, üniversite sınavını kazanamayan bir dershane öğrencisinden sormak gerekir..


Bir ayın kıymetini en iyi anlatacak kişi, sekiz aylık prematüre bebek doğurmuş bir anne olabilir.


Bir saatlik zamanın değerini en iyi, bir saat kulesinin altında, elinde çiçek, aylardır hasret kaldığı nişanlısını bekleyen delikanlı bilebilir.


Bir dakikanın önemini, treni kaçırmış bir yolcudan sormak lazımdır.


Bir saniyenin değerini anlamak için, arabasından yaralı çocuğunu çıkarmaya çalışan kazazede sürücünün içinden geçenleri okumak lazımdır.


Bir salisenin ne kadar kıymetli olduğunu da en iyi olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan atlet bilebilir.


İmdi,


Hepimiz iyi birer koşucu olamayız elbette; ancak dikkatli birer sürücü olmamız hususunda bizi engelleyen mi var?!..”( Pala, İskender, age., s.61-62)

Kriz Döneminde Ne Yapmalı?

0

Bir ay kadar önce “Ekonomik Kriz Başladı mı?” başlıklı bir yazı yazmıştım. Aralıklı olarak ekonomik konularda görüşlerimi aktarmaya çalışıyorum. Kanaatimce, izlenen ekonomik politikalar, geçmişte yaşanan hatalı politikaların bir tekrarı olup, günü yaşamak uğruna geleceği feda etmek esasına dayanıyor. Hatta girilen riskler geçmiş dönemlerle kıyaslanamayacak kadar büyük, telafisi de çok daha zor.


Benim de katıldığım “ekonomide gidilen yolun sonunun olmadığına” dair görüşlerin adım adım gerçekleşmekte olmasından da büyük üzüntü duymaktayım. Beklenen akıbetin bugüne kadar gerçekleşmemesinin ana etkeni dış ekonomik ve siyasi şartların uygun olmasıydı. Maalesef dış şartlar da artık tersine dönmeye başladı.


****************


Mevcut durumun kötüye gittiğini en bariz göstergelerinden biri olan, “kapanan işyeri sayısı” ile rakamları Şükrü Kızılot’tan aktarıyorum:


“2008 yılının ilk 5 ayında 2007’nin aynı dönemine kıyasla, kapanan işyeri sayısı, yaklaşık yüzde 100 artmış!..”


“5 yıl öncesi ile kıyasladığımızda, 2008’de kapanan işyeri sayısı, 2004 yılına kıyasla yüzde 333 artmış durumda!..”


“2001 krizinde bile kapanan işyeri sayısının, açılan işyeri sayısına oranı 2008 yılındaki gibi değildi!..”


Kapanan işyeri sayısının, son 10 yılın rekoru olduğu bir dönemde, ekonomik tabloya bakıyoruz; o da iç açıcı değil. Enflasyon tırmanışta, yıllık hedefteki yüzde 169 sapma ile “dünya rekoru” Türkiye’de!.. Faiz oranları, sürekli yükseliyor. Dünyada en yüksek faizin ödendiği ülke de Türkiye!.. Uygulanan yanlış para politikası, ülke ekonomisini kısır bir döngünün içine sıkıştırmış durumda. İşsizlik tırmanışta, son 20 yılın en yüksek oranına ulaştı.”


İşyerleri kapanan işverenler ve işsiz kalan çalışanlar için “ekonomik kriz başlamıştır” demek herhalde yanlış olmaz.


**************************


Krize dair ve faillerine yönelik söylenmenin bir faydası olmaz. Sizin için ister kriz başlamış olsun, isterse “ağır bir ekonomik kriz” çok uzakta bir ihtimal olsun, böyle bir durumda ne yapmamız gerektiğine dair bir düşünce egzersizi yapmanın kesinlikle yararı olacaktır.


TV’ de bir yarışma programı veya bir film seyretme süresi kadar bile zamanınızı almayacak böyle bir düşünme eylemi sizin ve ailenizin geleceğini değiştirebilir.


Bir senaryo üzerinden düşünelim. Diyelim ki kriz başladı. Faizler çıldırdı, borsa çöktü, döviz fiyatları hızla yükselmekte. Çok sayıda şirket batmış, işsizlik çığ gibi artmakta. Çek ve senetler karşılıksız çıkmakta, borçlar ödenmemekte. Siz de çalıştığınız işyerinden çıkarılabilir, işletmenizi küçültmek veya kapatmak durumunda kalabilirsiniz. Kurların fırlamasıyla döviz borçlarınızı, faizlerin yükselmesiyle kredi kartı borçlarınızı ödemek bir kâbusa dönüşebilir. Borçlarınızı ödemek için satmayı düşündüğünüz gayrimenkulleriniz para etmez, alıcı bulunmaz olmuştur.


Önceki kriz dönemlerinden hatırladığınız gibi, bazı kişi ve şirketler krizden hiç etkilenmemiş ve hatta krizi bir fırsata dönüştürerek daha fazla büyümüşler. Krizden çıkış için vazgeçilmez eleman vasfını taşıyanlar işlerini korumakta, kriz öncesi tedbirleri almış şirketler, hiçbir çalışanını çıkarmadan krizden sonrası için hazırlık yapmaktadır.


*******************************


Amacım sıcak bir yaz gününde moralinizi bozmak değil elbette. En ağır senaryoya göre hazırlanmak ve hayatınızı buna göre düzenlemek bir tercih meselesi.


Kriz döneminde ne yapmalı sorusuna cevap aramanın ilk basamağı, olabilecek en kötü senaryonun ne olabileceğinin farkında olmaktır.


Durumunuza göre siz karar vereceksiniz. Geliriniz döviz bazında ise dövizle borçlanmak size zarar vermez. Geliriniz YTL olduğu halde siz, nasıl olsa Amerikan Doları gelecek sene de 1,20 paritesini geçmez deyip, düşük Dolar faizi ile borçlanmayı tercih edebilirsiniz. Gerçekten kriz olmaz ve kurlar da yükselmezse kazanacak olan siz olduğunuz gibi, yukarıdaki senaryo gerçekleşirse kaybedecek olan da siz olacaksınız. Bunun gibi, alınabilecek diğer tedbirler de sizin özel durumunuza ve tercihinize göre belirlenecektir.


“Ne yapmalı” konusunu ileride zaman zaman birlikte tartışabilmek ümidiyle.