27.8 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1356

Denge Üzerine

0

 


Denge sözcüğünü ve bundan türetilmiş kelimeleri ve tamlamaları sıkça kullanıyoruz. “Dengesi bozuk”, “ekonomik denge”, “ideal denge”, “iç denge”, “duygusal denge” tamlamaları ve “densiz”, “dengesiz”, “dengeli” sözcükleri hiç yabancımız değil. Bazı dengesizlerin denge sözcüğünü dengeli kullanmadıklarına şahit oluyorum.


Denge; uyum, mizan, eşitlik sözcükleriyle anlamdaştır, denebilir. Denge, bir bakıma zıtlıkların nötrde buluşmasıdır. Denge; her şeyin özüdür, sıfır noktasındaki güçtür. Dengenin olmadığı yerde anarşi, buhran, isyan olur. Depresyon, psikolojik dengenin; enflasyon, ödemelerdeki dengenin; anarşi, özgürlüklerdeki dengenin; kıyamet, kozmik âlemdeki dengenin bozulması ile oluşur.  Dengeden yoksun durumlar, çok kere “tuhaf, anormal” gibi sözcüklerle karşılanır.


Yeryüzündeki her şeyin zıtlıklar dengesine dayandığını akıl sahibi herkes kolayca idrak edebilir. Dolu boşla, tüketim üretimle, isyan sabırla, gece gündüzle, bitiş başlangıçla, siyah beyazla, zengin fakirle, tembel çalışkanla, iyi kötüyle dengelenir. İnsanın yaşamı ve kendisi dengeye dayalıdır. Dengesizlik, her şeyi altüst edebilir. Çünkü dengesizlik; bozukluk, yanlışlık demektir. Tat, lezzet, yaşama sevinci, şükür, kendisine konu olan eylemlerdeki dengeyi yaşamak ve keşfetmekle oluşur. Kirlilik, güvensizlik, inançsızlık, dengedeki insicamın bozulması ile ortaya çıkar. Görsel, devinimsel, sessel anlatımda dengenin sağlamlığı; resimdeki, doğadaki, musikideki ritmi ortaya çıkarır. Denge; formda, renkte, harekette, açık-koyuda kendini gösterir.


Cambaz dengeyi sağlayamazsa telden düşer. Kuş dengeyi tutturamazsa uçamaz. İnsan dengeyi kuramazsa bisiklete binemez. Baba dengeyi sağlayamazsa ailede huzur kalmaz. Denge, evrende ayakta kalmanın sihridir. Fizik, kimya, sosyoloji, psikoloji denge üzerine kurulmuştur. Güzel sanatlara ait bütün eserler dengenin gözetilmesi ile ürün haline gelir. Her ürün, kendisine malzeme olan enstrümanların dengeli kullanımıyla esere dönüşür. Allah, Tevrat’ta Hz Eyüp’e: “Bulutların dengesini, ‘Bilgisi kusursuz olan’ın şaşılası işlerini biliyor musun?” diye seslenirken gökyüzündeki dengeye dikkat çekmektedir.  


Dengede, tek vücut olmak vardır. Denge, çokluğun tekliğidir. Su, hidrojenle oksijenin dengeli birleşiminin sonucu değil midir? Dengede ayrım yok, bölünme yok; birlik var, dirlik var. Ayrılıktan, bölünmeden yana olanlar, birlik, dirlik istemeyenler, dengeyi bozanlardır.


Denge, ölçülü oranda uyumdur. O, bir uzlaşma değildir. İyi ile kötünün, beyaz ile siyahın uzlaşmasında kaybeden iyi ve beyaz olacaktır. Kötü ve siyah, iyi ve beyazın kıymetini bilmek adına gereklidir. Denge olsun diye zararlıyı, kötüyü, siyahı, çirkini öne çıkarmak, onunda haklarını savunmak iyiye, beyaza, güzele haksızlıktır. Dengede uzlaşı değil, ölçülü oranda gereklilik vardır. Bütünlükte ölçünün kaçırılması bu defa dengesizliği doğurur.


Evrendeki dirliği, dengeyi kimyanın, fiziğin, biyolojinin, astronominin orijinindeki yasalar sağlıyor. İnsan olarak buna müdahale gücümüz de hakkımız da yok. Bu güç bizde olsaydı, çoktan, dünyanın sonu gelmişti. Kendimizle ve toplumla barışıklığımız ise irademize verilmiş. Bu barışıklık, hem varlık sebebimiz hem sınavımız.


Kendi içinde “dengeli”, toplum içinde “denge insanı” olmak, şüphesiz çok önemli. İnsanoğlu Kur’an’daki iki ayette: “O Allah ki seni yarattı, seni düzgün ve dengeli kılıp ölçülü bir biçim verdi.  Sakın dengeyi bozmayın.” diye uyarılmaktadır.


Ne mutlu, bu kaotik ortamda dengeyi yakalayıp istikamet bulanlara!

Paranoya” ve Yanlışlar

0

 


İstanbul Güngören’de halkı bombalayanlar ortaya çıkarıldı. Halk düşmanı bölücü ve ırkçı terör örgütü yine çirkin yüzünü gösterdi. Terör örgütü sadece kendinden olanları temsil edebilir. Bazı vatandaşlarımızı temsil ediyor şeklinde konuya yaklaşmak büyük bir yanlıştır. Bu yol terörün ekmeğine yağ sürer. Zaten bu kışkırtma ve tahriklerin (provokasyon) amacı insanlarımızı birbiriyle çatıştırmaktır. Bunu terör örgütü hedefleyebilir. Devlet sorumluluğu taşıması gerekenler hata yapmamalıdır. Sayın Başbakanın Diyarbakır’da bölücü terör olayını “Kürt sorunu” olarak isimlendirmiş olması büyük bir siyasi gaftı. Herhalde “biz de yanlış yaptık” derken kastettiği yanlışlardan birisi de bu olabilir. Böyle bir genelleme son derece isabetsiz ve yanlış olmuştur. Halkla terör örgütü bir tutulamaz. Aslında halka da karşı olan katillere dünyanın her tarafında ne yapılıyorsa, bizde de o yapılmalıdır. Siyasi gaflar hiç bitmiyor. Bir dönem eski TBMM Başkanımız terör örgütü yandaşlarını Dolmabahçe Sarayında kabul etmişti. Başbakan ve bakanlarımızın yine terör örgütü yandaşlarını ve terör örgütü mensuplarını kardeş olarak görenleri ağırlamalarını unutmuş değiliz. En son üzücü ve düşündürücü örnek; Sayın Cumhurbaşkanının Bahreyn Devlet Başkanına verilen ziyafette örgüt üyeliğinden yargılanıp hüküm giyen, milletvekili seçildiği için tahliye olan bir DTP’li hanım milletvekilini Çankaya’da ağırlaması olmuştur. Çankaya sıradan bir yer değildir. Orası Atatürk’ün bize emanetidir. Devletin başı ve başkomutanı orada oturur.


Güngören’deki halkın bombalanması örgütün halktan fazla bir şey beklemediğinin bir işaretidir. Gerek bu olay ve gerek onunla irtibatlandırılan Kerkük’teki çatışmalar-Kürtlere yönelik intihar saldırısı ve ardından Türkmen kuruluşlarına saldırılar- Bölgeyi karıştırarak, tarafları çatıştırarak Irak’tan çıkmama gerekçesi yapacak olanların işidir. Bu olaylarda CİA ve MOSSAD’ın kokusu gelmektedir. Saddam Hüseyin, Sırp katil Karadziç gibi kullanılabilecek ve daha sonra atılabilecek yüzlerce işbirlikçi vardır. Gerçekler ortaya çıktıkça; olayları saptırmak ve olmadık yerlere yamamaya çalışanlar hiç utanmayacaklar mı? TV’lerde yine bunların maksatlı görüşlerine mi müracaat edilecektir? Unvanlı bir özel üniversite rektörü bir hanım hedef şaşırtır gibi konuyu El-Kaide’ye bağladı. ABD’li dostlarımız bundan son derece mutlu olmuşlardır. Bir ünvanlı ve şöhretli siyaset bilimci de yine ekranlardan Ergenekon’u işaret ediyor. Ergenekon’un emrindeki birlik ve kıtalar ve Ümraniyeli bombalar! Darbe paranoyasına kapılanlar masa altlarında, kapı arkalarında darbeci arayışı içindeler… Akla gelebilecek her olay ortalığı karıştırmak ve sözde darbeye zemin hazırlamak için yapılmış… Anlaşılan psikiyatri uzmanlarına çok iş düşecek. Tabii ki bazıları hastalıklarını kabul edebilirlerse…


Ortadoğu’da Türkiye’nin barış ve istikrarın kurulması yolunda aracı olması çeşitli tahrik ve kışkırtmaları arttırmaktadır. Suriye-İsrail görüşmeleri ve Türkiye’nin rolü, Türkiye ile İran arasında artan işbirliği ve temaslar dikkat çekmektedir. Bazıları Bölgemizde bize görev verseler dahi alttan alttan bizi başarısız kılmaya çalışıyorlar.


İran-Irak savaşını sürdürürken Saddam ne kadar ilgi çekiyordu. Katil Karadziç de Bosna’da Müslümanları ABD ile anlaşmalı olarak katlederken iyiydi. Saddam götürüldü. Ancak Sırp katil Karadziç çok akıllı davranarak belki de yeni bir intihar olayına karar vermeden önce! ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı ile anlaştığını ve talimatlarına uyduğunu açıklayıverdi. Dahası ABD Dışişleri eski Bakanı Albright ve Holbrooke’un da ifadelerinin alınması gerektiğini belirtti.


Yakın geçmişte bize Irak’ın kuzeyine harekât yaptırmıyor ve milletlerarası hukuktan doğan haklarımızı tanımıyorlardı. Şimdi istediğimizde ve istihbarat aldığımız taktirde; hava harekâtı yapabiliyoruz. Acaba bunun bedeli Ermenistan’la ilişkileri geliştirmek, tarihi tezlerden vazgeçmek, KKTC’yi ortadan kaldırmak ve Kıbrıs’ın Kuzeyinde sözde yeni bir devlet, daha doğrusu “Türk Belediyesi” kurmak, Irak politikamızı değiştirmek, ekümenikliği tanımak, bağımsızlığı ve egemenliği kısmen de olsa devretmeyi anayasa teminatı altına almak ve ekonomik tuzakları kabul etmek olmasın?

Beyin Yıkama

 


Yıkama denince akla temizleme, kirlerden, kötülüklerden arındırma gelir. Gerek görüntüsünü gerekse içeriğini beğenmediğiniz bir şeyin üzerinde aslınla alakası olmayan şeyler gördüğünüz zaman onu yıkarsınız. Aslı gibi olması için onu temizlersiniz. Bu su ile de olabilir başka malzemelerle de olabilir. Amaç temizleme,arındırmadır. Ama “ beyin yıkama” sözcüğü kullanılırken amaç yukarıda söylediklerim gibi olmamaktadır. Bu iki kelime bir arada kullanılırken beyindeki fikirleri değiştirme anlamında kullanılıyor ki, bu tabir yanlıştır.
Bu zamanda keşke beyinler yıkanabilse. Çünkü basılı ve görsel medya ile birlikte sokaklar insan beynini o kadar kirletiyor ki, kabil olsa da bu kirlenmiş beyinler sık sık yıkansa. Belki bu kadar kötü bir tablo ile karşılaşmayız.


Bence gerek medyadan gerekse sokaktan edinilen kirliliklerle beyin yıkanmıyor. Beynin formatı bozuluyor. İyi düşünceler beyinden çıkarılarak beynin içine her türlü kötülük  belli metodlarla enjekte ediliyor. Küçük yaşlarda playstation oyunları ile çocuklar canavarlaştırılıyor. Magazin sayfaları ile serbest ilişkilere, aykırı beraberliklere alıştırılıyor.
Bir zamanlar kızdığımız, yadırgadığımız görüntülere bizde zamanla alışıyoruz.


Aslında istenende bu. Bu metoda “birden bire  ürkütme, zaman içinde alıştır.” diyorlar.
Sizlerde kendinizi yoklayın. Zaman içinde ne çok şeylere alıştığınızı göreceksiniz.


Alıştığınız bir çok şey önceleri size itici gelmiyormuydu? Ne çabukta alıştınız.
Bu düzenin ahlaksızlığını özgürlük kabul edenler, ahlaki eğitim içerikli müesseseler gördüler mi beyin yıkama tabirini kullanmakta mahir olurlar. Aslında o müesseseler, gerçekten beyni kirliliklerden arındırmaya çalışıyorlar da bu beyefendilerin işine mi gelmiyor?
Hem bataklığı genişletmek için çaba sarf edeceksiniz, hem de sivrisineklerden şikayet edeceksiniz. Bu akıllıca bir iş mi?. Tabiiki değil. Ama yapılan bu.


İnsanlar yaratılırken içleri iyilikler ve güzelliklerle doludur. Onun içindir ki bebeklerin yüzleri tertemizdir. İnsan ne renk olursa olsun o yüze baktıkça hayran olur. Çünkü o yüzde hiçbir kirlilik yoktur. O yüz yaratılırken tertemiz yaratılmıştır. Zaman içinde o  temizlik ve berraklık yaşamın kirlilikleri ile bozulur. Kendini o kirliliklerden koruyanların yüzü 100 yaşına geldiğinde bile aynı güzellikte kalır. Bu devirde bu gibilerin sayısı çok azalmıştır.
Her türlü dalavere ve ahlaksızlığın içine batmış olanların iyilikleri hazmedememesini yadırgamam. Fakat manevi anlamda güzellikleri savunurken beyinler yıkanıyor gibi bir kelimeyi kullanmaktan çekinmeyeni yadırgarım. Bir yurt ta tüp patlar. İçinde yılan taşıyanlar hemen yılanlarını sokağa salarlar. Ortalık karışsın isterler. Ağızlarına gelmedik sözleri söylemekten çekinmezler. Sorarsanız muhafazakardırlar. Fakat yurtları hazmedemezler.


Cemaatler manevi konularda devletin laiklik adı altında dinden kaçışı sonucu doğmuştur. Milletin manevi ihtiyaçları devlet tarafından yeterince yerine getirilmiş olsa idi, ortaya cemaatler çıkmazdı. Bir dönem, insanlar Allah deyince suç sayılmadı mı?
Dindarlar vebalı gibi görülmedi mi?. O günlerden kalan insanların kaç ta kaçı dinini biliyor.
Dindarlık sadece “ ben müslümanım” demekle oluyor mu? Kuralları bilmek gerekmiyor mu?
Öyle ise birileri bu boşluğu dolduracaktır.


Gençliğe unutulan ahlakı birileri öğretecektir. Ana baba hakkını, komşu hakkını, fakir fukara hakkını, yetim hakkını, saygıyı, sevgiyi, devletine bağlılığı, bayrağına sadakati, yan gelip yatmamayı, hortumlamamayı öğretecektir.

Helal Süt – Helal Oy

0

 


İnsanın anasından emdiği sütün helal olup olmaması kültürümüzde çok önemli. Ana ve babalar evlatlarının evlenmesi için uygun görecekleri kız veya erkeğin helal süt emmiş, yani anasının babasının, soyunun ve geçmişinin temiz olmasını ararlar.


İş hayatına ilk atıldığımda bir süt fabrikasında çalışmıştım. Buradaki tecrübem bana sadece emdiği değil, sattığı sütün de insan kalitesini gösteren bir ölçü olabileceğini öğretti.


Süt hile yapmaya çok müsait bir ürün. Su ile çok kolay karışabiliyor. Birçok vatandaşımız sütü satarken içine bir miktar su karıştırarak haksız kazanç elde etmeye çalışıyor. Süt işleme fabrikaları bu hileyi tespit için sütün dansitesini (yoğunluğunu) bomemetre denilen basit bir cihazla ölçerler. Sütün yoğunluğu suya nazaran fazla olduğu için içine su konulmuş sütün yoğunluğu düşer.


Sütün kalitesi için yağ oranı da önemlidir. Çünkü sütten tereyağı üretmek isteniyorsa tereyağı elde etme oranı yükselir. Peynir veya yoğurt üretmek istenirse bu ürünlerin yağlı tipleri daha lezzetli ve pahalı olur. Süt üreticilerinin bir kısmı sütü biraz beklettikten sonra üstte biriken kremasını (yağını) alarak daha düşük kaliteli hale gelmiş sütü fabrikaya satarlar.


Yağın yoğunluğu sütten daha düşük olduğu için, kreması alınmış sütün yoğunluğu yükselir. Fabrikada süt alımı esnasında sadece bomemetre ile yoğunluk kontrolü yapılıyorsa,  bu iki özelliğin de farkında olan hileci süt üreticileri için ikinci bir hile fırsatı mevcut demektir. Şöyle ki kremasını alarak yoğunluğunu yükselttiği sütün içine su ilave etmek suretiyle yoğunluk istenen değere ayarlanabilir. Evinde bir tek ineği olan okuma yazması olmayan köylü vatandaşımız bile, bir bomemetre alarak böyle ince ayarlı çifte hileyi gerçekleştirme konusunda çok becerikli olabilmektedir.


Bu bakımdan süt işleme fabrikasında biz, yoğunluk ölçümüne ilave olarak süt içindeki yağ oranını ölçen daha gelişmiş cihazlarla bu hileleri tespit etmeye çalışırdık.


Komşu bir ilin muhafazakâr bir ilçesinde, süte hile yaparak satmaya çalışan insanımızın toplam süt üreticileri içindeki oranının yüksekliği beni çok şaşırtmıştı. O zamandan beri kanaatim odur ki, eğer süt üretip satıyorsa, bir kişinin dürüstlüğünü gösteren en önemli gösterge sattığı sütün kalitesidir.


Aynı ilçede iki seneye yakın çalıştım. Bu ilçede ormandan kaçak kesim de çok yaygındı. Çok geniş bir ormanlık alanın benim görev sürem içinde kaçakçılar tarafından tamamen ağaçsız bırakıldığına şahit oldum. İlçenin yerlisi bir esnafa, “bu kadar dindar bir halkın bunu nasıl yapabildiğine şaşırdığımı” söylediğimde gülerek, “bizim halkımız devletten çalınanı hırsızlık saymaz” diye cevap vermişti. Bütün milletin her ferdinin hakkının yenilmesi nasıl hırsızlık olmazdı, anlamak mümkün değil.


Bu zihniyetin sadece süt ticareti ile sınırlı olmadığı herkesin malumu.


Geçen seçimlerde aday olan, bir belediyenin üst düzey yöneticilerinden biri belediyeye iş yapan bir müteahhitten yüksek meblağda rüşvet almış. Rüşveti aldığı müteahhide “bunun bir lokması bile boğazımdan geçmeyecek, bunu seçimde harcayacağım” diye söylediğini duymuştum. İnsanların en kolay kendisini kandırabildiğini ve ne kadar kolay yoldan çıkabildiğini gösteren örneklerden sadece biri idi.


Bu politikacı tipini yaratan vatandaşlar olarak kendimize soralım: Aynı kültürün yetiştirdiği politikacı tipinden dürüstlük beklentimiz ne kadar gerçekçidir?


Vatandaş olarak biz gerçekten seçtiklerimizin veya kamu görevlilerinin dürüst olmasını istiyor muyuz? Bize kamu imkânlarından bir miktar haksız kazanç temin etmeleri halinde bunu elimizin tersi ile itebiliyor muyuz, yoksa haram kazancı yiyip, bize bu imkânı verenlerin bütün kusurlarını görmezden mi geliyoruz?


Hırsızlığa, rüşvete, haksız kazanca karşı çıkanların derdi gerçekten bu haramların/suçların kökünün kazınması mı, yoksa birileri yapıyor, ben yapamıyorum kıskançlığı mıdır?


Kimi bir ihaleye, kimi bir tayine, kimisi de bir torba kömüre oyunu satan vatandaşlar varsa ve bunlar güya kamu görevlilerinden dürüstlük beklemekte ise, bunlar sütün hem kremasını çalan ve hem de süt içine su koyan çifte hilecilere benzetebiliriz.


Demokrasimizin selameti için, bu ikiyüzlü hilecileri tespit eden ve etkisiz kılan yeni yöntemler bulmak, seçimlerde kullanılan helal oy oranını artırmak zorundayız.

Suçlu Ayağa Kalk

0

Terör, yine can aldı. İstanbul’daki terör eyleminde ondan fazla ölü, yüzden fazla yaralı var. Daha önce de terör nedeniyle ülkemizin değişik şehirlerinde insanlar ölmüş ve yaralanmıştı. Son çeyrek asırda terör nedeniyle binlerce insan hayatını kaybetti.


Her terör eyleminden sonra yöneticiler, sorumlular bildik beyanatta bulunuyorlar: “Ölenlerin kanı yerde kalmayacak.”, “Hainler bulunacak.” vs. Terör durmuyor, ülkemizde gündemi belirliyor, siyaseti yönlendiriyor. Zaman ayarlı bombalar, artık gündem ayarlı olarak patlatılıyor. Ölenler, hep içimizden biri: Anamız, babamız, kardeşimiz, evladımız…


Terörün mantığı yok. Öldürmenin ne mantığı olabilir ki? Hiçbir neden, öldürmeyi haklı kılamaz. İnsan, en kutsal varlık. İnsan kutsalını yok sayan düşüncenin ve kutsallığına inanılan sözde kutsal inançların, insana hizmet etmesi beklenemez. Terör, yapılan yer ve kişiyle sınırlı kalmaz. Sınırları çizilemeyen dinamittir, terör. Terörü gerçekleştirenin de yaptığı bu eylemden dolayı uzun süre mutlu olması mümkün değil. O halde, terör niçin yapılır?


Bir terör değerlendirilmesinde işin en kolayı, sonuçlar üzerinde konuşmaktır. Bir terörde gerçek suçlu, hiçbir zaman eylemi gerçekleştiren değildir. Eylemi gerçekleştiren kişi, bu eylemin belki de en masum insanıdır. O, ya aklen eksik ya afyon çekmiş biridir, tedaviye muhtaçtır. Her terör eyleminde bir azmettiren yani tetikçi aranır. Gerçek hain odur, terör mağdurlarının gözünde. İnsanlar çok kere onun da bir taşeron olabileceğini düşünmezler. İnce ve ileri düşünmeyi sevmeyiz çünkü biz. Tam ya da az görülenle uğraşmak daha kolaydır. Görünenin arkasında görünmeyen bir suçlu aramak, işimize gelmez. Korkarız onu düşünmekten. Aynayla yüzleşmek tehlikesi belirir belki. Sözüne güvendiğimiz, davasına inandığımız, arkasından gittiğimiz kişilerin; yaptığımız yanlışların, söylediğimiz sözlerin terörde patlayan bombanın pimi olabileceğini kabullenmek istemeyiz nedense.


Örnek, basit olabilir. Yaşadığım bir olayı paylaşmak istiyorum sizinle. Birkaç gün önceydi. Yolda üç öğrencimle sohbet ederken Elif geldi yanımıza. Elif’le devam ettim yola. Bir hayli sohbetten sonra Elif şunları söyledi bana: “Hocam, siz farkında olmayabilirsiniz. Ders yılının ilk günlerinin birinde çantamda sigara görmüştünüz. ‘Elif, bunu sana hiç yakıştıramıyorum.’ dediniz. O günlerde bunalım takılıyordum, sigara içen yeni arkadaşlar ediniyordum. Bu uyarınızdan sonra hem sigarayı hem o arkadaşları terk ettim. Siz bana o uyarıyı yapmasaydınız belki sigara tiryakisi olacaktım ve yanlış arkadaşlar edinecektim. Size çok teşekkür ediyorum. Sizi hiç unutmayacağım. Hayatımda benim için dönüm noktası oldunuz.” “Bunu sana hiç yakıştıramıyorum.” cümlesi benim için her öğrenciye söylenebilecek sıradan cümleydi; ama Elif için hayatını değiştiren cümleydi.


Toplum içinde yaşadığımıza göre, birey olarak yalnız kendimizden sorumlu değiliz. Çevremizde, yaptığımız iyiliklerin ve kötülüklerin kapsama alanına giren çok sayıda insan mevcut. Söylediğimiz sözler, ortaya koyduğumuz davranışlar biz görsek de görmesek de bir yerde yansımasını gösteriyor. Öyleyse söylediğimiz her söz, yaptığımız her eylem öncesi boğazın dokuz boğumlu olduğunu hatırlamalıyız. Bir kötünün dokuz mahalleye zararı olduğu gibi, bir iyinin de en az dokuz mahalleye faydası olacaktır. Terör tarzında karşımıza çıkan bu vahşetin suçlusu, terörist denen kişi ya da kişiler midir?


Bana kimse kızmasın. Bu ülkenin yarınlarını şekillendirecek insanları eğitmede “iyiliği emredip kötülükten sakındırmak” ilkesi eğitimin temel yasası kabul edilseydi ve eğitimciler insan yetiştirmede yetkin olsaydı, ekonomide bu denli çarpıklık olmasaydı, adalet gerçek anlamıyla işlese, herkes adalete güvenseydi, yönetilenler yönetenlerden memnun olsaydı, siyasi liderler ideolojik saplantılara sahip olmasaydı ve sorumsuzca beyanlarda bulunmasaydı, medya menfaat temelli olmayıp halka doğruları aktarsaydı… terör bu kadar can alır mıydı? Bireysel sorumluluğumuzun sonucu olarak insanlara daima güzel sözler söyleseydik, güzelliği telkin etseydik, insanların yaptığı hatalar karşısında gece karanlığı gibi olsak ve hoşgörüde kendimizi zorlasaydık bu kadar insanı teröre kurban verir miydik?


Dürüst olmak zorundayız. Terör var, terörist belli. Şimdi başımızı öne eğip düşünelim: Gerçek azmettirici kim? Suçlu ayağa kalk, dendiğinde hepimiz ayağa kalkalım.

AKP’nin Kapatılmaması Kararı

0

Anayasa Mahkemesinin kararı ile AKP kapatılmaktan, Türkiye muhtemel bir siyasi kaostan kurtuldu. Mahkemenin 6 üyesinin “kapatılsın” 5 üyesinin ise “kapatılmasın” şeklinde oy vermesine rağmen, kapatma için gerekli nitelikli çoğunluk olan 7 üyenin kapatılsın oyu çıkmadığı için parti kapatılmadı.


Yakın tarihimizde böyle kritik sayıyla geçen oylamalar hatırlanacaktır. ABD ordusunun Irak’a, Türkiye üzerinden girmesini sağlayacak 1 Mart 2003 tezkeresi de, (Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması için Hükümet’e yetki verilmesine ilişkin Başbakanlık Tezkeresi) TBMM’de çoğunluk tezkerenin geçmesinden yana oy kullandığı halde, yasal sayı bulunamadığından kabul edilmemişti.  Bu karar da benzer bir yapıdadır.


Nasıl ki, “tezkerenin” nitelikli çoğunluk sağlanamadığı için reddedilmiş olmasının sonuçlarına oy miktarlarının etkisi olmamışsa, AKP’nin kapatılmamış olmasının sonuçlarına da Mahkemenin 6 ya 5 oy veya 11 e sıfır oy ile karar almasının pek bir önemi olmayacaktır.


Yine hatırlanacaktır, 06 Eylül 1987 de siyasi yasakların kalkması için yapılan referandumda kıl payı çoğunluk sağlanabilmişti. Hatta 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in anlattığına göre, dönemin Başbakanı Turgut Özal, havaalanlarında ve gümrüklerde kullanılan ‘hayır’ oyları”nın referandum sonuçlarına katılmamasını sağlamış. Özal, “Eğer o oyları da katsaydık, evet’ler ile hayır’lar arasındaki binde 16’ya denk gelen 75 bin 66 oy farkının kapanacağını ve siyasi yasakların kaldırılamayacağı bilgisini vermiş. Eğer Özal, o ‘hayır’ oylarını da referandum sonuçlarına ekletseydi 1987’den sonra iktidara gelen Demirel, Erbakan, Baykal, Ecevit, Türkeş ile yüzlerce ünlü isim siyaset yapamayacaktı. Ecevit Başbakan, Demirel Cumhurbaşkanı olamayacaktı. Türkiye’nin siyasi ve belki de ekonomik tarihi başka bir şekilde tecelli edecekti.


Önceden belirli olan kurallar çerçevesinde yargılama sonuçlandığına göre herkesin saygı göstermesi veya en azından sonuca katlanması gerekir.


***********************************


Bir ay öncesine kadar ağırlıklı olarak beklenti 7 ye 4 kapatılsın kararı çıkması yönünde idi. Bu beklenti Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçiliş dönemi, bilinen dünya görüşleri ve önceki kararlardaki oylarının rengine göre yapılan tahmine dayanıyordu.


Son haftalarda ABD’de bazı önemli görevlerde bulunmuş kişiler ve daha sonra bazı yabancı finans kuruluşlarının kapatılmama kararının ağır bastığına dair açıklamaları dikkat çekti.


“Borsada bir süredir Ak Parti’nin kapatılmayacağına oynayan ve içeriye yüklü para sokan borsacılar tahmininde haklı çıktı. Yabancı kurum raporlarının da işaret ettiği gibi Ak Parti siyasi hayatına devam ederken, son bir ayda gerçekleşen yüzde 20’lik yükselişin beklentisi gerçekleşmiş oldu.”


Mahkeme üyelerinden 10 kişinin ne yönde oy kullanacağına dair tahminler genelde tuttu. Nihai kararı belirleyici olan bir üyenin oyunun rengini önceden kestirip, ekonomik ve siyasi yatırım yapanların bu becerisini nasıl değerlendirmek gerekiyor?


**********************************


“Ergenekon Davası”nın “Kapatma Davası”na karşı bir rövanş olduğu söylendi, yazıldı, çizildi. AKP kapatılmadığına göre “istikrar” adına, “demokrasi” adına, “Türkiye’nin itibarı” adına “olumlu” bir sonuca ulaşıldığına göre, “rövanş” konusu ortadan kalkacak mı?


Yoksa taraflar kozlarını yeni bir maçta ortaya koymak üzere muhafaza etmeyi mi tercih edecek?


Yani bir yanda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı “laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak” konusunda AKP’nin söz ve eylemlerini dosyalamaya devam edecek ve zamanı geldiğinde yeniden ortaya çıkaracak; diğer yanda “Ergenekon” davası içine, AKP karşıtı fikir ve eylemlerin odağı olan veya olabilecek kişiler dâhil edilerek “sindirme” operasyonu sürdürülecek mi?


Tarafların kılıçları kınına sokma konusunda istekli olduğunu gösteren işaret pek yok. Oysa bu davanın sonuçlanması güçlü bir muhalefeti de olan, demokrasinin kurallarının yerleştiği bir ülke olmak için, milli iradeyi temsil eden ve toplumun bütün kesimlerini kucaklayan bir iktidara kavuşmak için vesile olabilir.


Milletin bu arzusunu çok görmeyin. Yaklaşmak için lütfen herkes bir adım atsın.

Destanlara sığmazlardı

0

Destanlara sığmayan Türk Askerinin çuvallara sığdırılmasına kayıtsız kalanların, yarına planı var mı?


İsrail askerlerinin(!) yaptığı zulümlerden bir yenisini daha, tüylerimiz ürpererek ve nefretle seyrettik televizyonlardan.


Öyle alçakça, öyle kin dolu ve öyle korkakçaydı ki; Uluslararası bütün kurallara inat, eli kolu ve gözleri bağlı bir Filistinli genç, bir düzine asker tarafından ablukaya alınarak ve bir metreden ateş edilerek yaralandı, Dünya yine suspus, yine kayıtsız kaldı.


Bunun adı eğer savaş ise, çok kalleşçe bir savaş.


Aşırı dengesiz kuvvet uygulanarak yapılan bu zulüm, hem asker eğitimi, hem de yıldırarak toprağın bizzat sahibini mülteci durumuna düşürüp uzaklaştırma hareketidir.


Bosna’da, Irak’ta, Afganistan’da yapılanlara da savaş dediler.


Hâlbuki orada yapılanlar ve yapılmakta olanlar da, inanç katliamı ve soy kırım uygulamasıdır.


Tüyü bitmemiş körpe kızlara annesinin babasının gözü önünde tecavüz etmeye, masum sivillere akıl almaz zulümler yapmaya savaş denebilir mi Allah aşkına?


Savaşın bir gerekçesi olur.


Sırf silah denemek için, Müslüman toplumlarda nüfus planlaması yapmak için, Müslümanları eğitimde, ilimde dünya standartlarının gerisinde bırakmak için, kültür varlıklarını yağmalamak için yapılan kalleşliklerin neresi savaş?  


İyi de, bu ve benzeri sayısız zulüm ve katliamlarda bizim hiç mi suçumuz yok?


Dün “Dost ve müttefik” hikâyeleriyle halkı uyutup, yayılmacı-emperyalist ABD’ye üsler vererek, onları bizim coğrafyamızda güçlendiren hükümet zincirleri; bugün İsrail’in cesaretlenmesine, etrafındaki tüm Müslüman ülkeleri sindirmesine, canı sıkıldıkça Müslüman kanı dökmesine sebep olmadıklarını söyleyebilir miyiz?


ABD’nin sudan bahanelerle Irak’a girmesine ve hatta orada Türk Askerinin başına çuval geçirilmesine sebep kim? Biz değiliz diyebiliyor muyuz?


Tarihe bir bakın, Tarihçiler, sosyologlar, edebiyatçılar Türk Askerini destanlara sığdırabilmişler mi?


Ama o şanlı askerimizin başı, alçakça ve sinsice, bir keten çuvala sığdırıldı!


Yarım asırdır topraklarımız üstünden eşkıyalık yapan, devlet terörü çıkaran, Müslüman devletleri abluka altına alan, bizim topraklarımızdan, bizimle savaşan teröristleri besleyen ABD’nin, iki ülke sonra, yani İran ve Suriye’yi vurduktan sonra bize ihtiyacı kalmayacağının sinyallerini şimdiden açık açık vermektedir.


Zira bizi vurmak için de çevremizdeki birkaç ülkeye ihtiyacı olduğundan dolayı, şimdiden Bulgaristan’da üç adet üs kurmak için anlaşma yaptılar bile.


Buna bağlı olarak Ortadoğu’da yeni bir harita çizeceğini alenen ifade eden ABD, ülkemizi mezhep, ırk ve aşiretlere göre parçalamanın planlarını yapmadığını söyleyebilir miyiz?


Bu aleni planlara karşılık bizimkilerin herhangi bir planının olup olmadığını merak ediyorum doğrusu.


Ancak şu an gördüğümüz; yılanın bize dokunmadığı doğrultusundaki tavırlardır.


Hâlbuki yılan bize dokunmuyor değil.


Gerek Yahudi ve Ermenilerin tetikçisi PKK, gerek borsamızdaki yabancı sermaye yüzdesi ile bizi istedikleri anda vuruyor ve daha tehlikeli yılanlar her gün biraz daha yaklaşıyor.


Ancak bizimkiler bunu görmüyor veya görmezden geliyorlar.


Öte yandan Uluslararası hukuku hiçe sayan İsrail, yukarıda da bahsedildiği gibi insan hakkı gözetmeden savunmasız Lübnanlı, Filistinli sivilleri, çocukları, bebekleri vuruyor.


Bölgenin insansızlaştırılması için tonlarca bomba yağdırıyor, herkesin yok olmasını veya en azından kendi egemenliği altına girmesini istiyor.


Dünya ise bu kadar büyük bir vahşeti sadece seyrediyor.


Biz de bu vahşet karşısında sessizliğimizi muhafaza etmekte ısrar ediyoruz.


Sadece seçmenin hoşuna gidecek bir kaç kelam ediliyor o kadar.


Unutulmamalıdır ki İsrail’e karşı sessiz kalanlar, İsrail’le birlikte vebal altındadırlar.

Teröre Bir Bakış–1

0

Ülkemizin, aslında uzun zamandır canını acıtan, fakat son günlerde ki alçakça saldırılarla acılarımızı zirveye çıkaran, malum bir konuyla yine karşınızdayım. TERÖR… İki yazılık bir seri ile ele almaya çalışacağım bu konu, kabul edersiniz ki hemen herkesin üzerinde söyleyeceği bir şeylerin olduğu, oldukça geniş bir konu. Mümkün olduğunca genel söylemlerden kaçınıp, terör konusunu farklı bir çizgiden yansıtmak ve sizlerle beraber, ilk yazıdaki gibi yine fantastik bir yolculuğa çıkmak istiyorum. Umarım bunu hep birlikte gerçekleştiririz. Yolculuğumuz başlıyor… TERÖR


Terör, adı konulmadan daha önce de vardı. Bu anlamda, terör bir kavram değil, bir eylem… Kısaca; terörü terör yapan, hareketin ya da eylemin oluşma ve uygulanış biçimidir şeklinde söyleyebiliriz. Terör eylemlerini çeşitlendirirsek; bireyin bireye uyguladığı terör, devletin bireye uyguladığı terör, bireyin devlete, devletin devlete, toplumun bireye, erkeğin kadına, insanların hayvanlara ve hatta bireyin kendisine uyguladığı terör, vs. Tabiî ki günümüzde bahsedilen terör, profesyonelleşmiş, örgütleşmiş, kurumsallaşmış ve etkileri geniş çaplı olan terör biçimidir. Ama unutulmamalıdır ki terörü yaratan insanlardır. Ve insanlık var olduğu sürece terör de var olacaktır. Dünyanın terör konusunda algı birliği sağladığını da söyleyemeyiz. Resmi söylemleri bir kenara bırakırsak, ülkelerin terör olaylarına ve örgütlerine yaklaşma biçimlerinde tutarsızlıklar göze çarpar. Hatta devletler bazında terör örgütlerinin daha derin amaçlar için kullanılabildiğini de söylemek abartı olmaz. Zaten genelde bütün terör örgütlerinin kuruluş aşamasında, kendi amaçlarına göre devletlerin istihbarat servislerinin büyük destekleri olduğu günümüzde daha iyi anlaşılmaktadır. Özellikle güçlü ve derin bir yapıya sahip devletler, resmi söylemlerinde teröre ve terör örgütlerine karşı olduklarını ve de mücadele ettiklerini dillendirseler de, çağlar boyunca terörü ve örgütlerini beslemişlerdir. Kendi devlet çıkarları için başka ülkeler üzerinde kullanmışlardır. Hatta paranoya denmeyecek olursa, menfaatleri için kendi toplumlarına bile uygulamışlardır. Günümüzde bunların açık örnekleriyle karşılaştığımız halde, toplumların terörü Mars’tan gelmiş gibi algılamaları hayret vericidir. Terörü yaratan derin sistemlerin, toplumların teröre bakış açılarında da çeşitli çalışmalarda bulunduklarını söylemek pek uçarı bir söz olmaz. Bu perspektiften sonra terör konusuna iki yönden devam etmek istiyorum.


Dünya ve terör;


Son yıllarda üç kavramın yaşamımızı kuşattığını görmekteyiz. DEMOKRASİ – İNSAN HAKLARI – TERÖRDünyada her ne yapılıyorsa ve kim yapıyorsa, bu üç kavramdan ilk ikisi amaç olarak, sonuncusu ise sonuç olarak karşımıza çıkmakta. Son 200–250 yıla bakmak istiyorum. Hiçbir ön hazırlık yapmadan aklıma ilk gelenleri sıralayayım; Köle ticareti ile katledilen milyonlarca siyahî insanlar, Milyonlarca Kızılderililin soykırımı, 1.Dünya savaşı, 2.Dünya savaşı, Japonya’ya atılan 2 atom bombası, Kore savaşı, Vietnam, Kıbrıs, Soğuk savaş döneminde Latin Amerika ülkelerindeki darbe ve terörler, Afrika’da uygulanan terör, İsrail-Filistin durumu, Çeçenistan’da uygulanan terör, 1.Körfez savaşı, Yugoslavya’nın parçalanması, Bosna soykırımları, Azerbeycan ve Karadağ katliamları, Afganistan işgali, nihayetinde 2.körfez savaşı ile demokrasi ve insanlık adına yapılmış ve sonuçta yüz binlerce insanın katline yol açmış olan resmiyette savaş, bana göre ise tüm unsurlarıyla tipik bir terör olan Amerika işgali… Bunların haricinde onlarcası daha da vardır mutlaka.


Hemen çoğunda Amerika gözümüze çarpıyor. Günümüz için bir yorum yapacaksam, kesinlikle bir ABD-İsrail işbirliğini belirtmem gerekir. Dünyanın enerji ve hammadde kaynaklarının azaldığı malum bir olay… ABD ve büyük batı medeniyetinin temelinde ise sanayi ve ekonomi gücü var. Bu gücü besleyen ise enerji ve hammadde kendi topraklarında yeterince yok. Bu durum kendi aralarında bile Pazar kavgalarına yol açmaktadır. Zaten dünya bunun bedelini milyonlarca insanın kanıyla ödemiştir. Geçmişte milyonlarca insanın kanı ile zenginleşen Batı’nın, kurdukları bu insanlık tarihinin en vahşi medeniyetlerinin vizyonunu ise Demokrasi ve İnsan Hakları üzerine oluşturmaları ne acıdır. Ve dünyanın geri kalanını da kendi sahip oldukları zenginliğe, demokrasiye, insan haklarına ulaşma vaadi ile yozlaştırmış, siyasi ve ekonomik olarak kendine bağlamış ve sömürmenin son biçimine ulaşmıştır. Bu şekilde elde edemedikleri ülkeleri Terörist ilan ederek, işgal yoluyla sömürmüşlerdir. Sömürünün önünde duran ulus devletlere gelince, işte bahsettiğimiz profesyonel terör burada devreye giriyor. Bu ülkelerde de etnik, siyasi ya da dini unsurlu terör örgütleri kurarak, istikrarsızlık, bölünme vs. etkilerle ele geçiremeseler de en azından kontrol altında tutacak şekilde ve ekonomik, siyasi etkenleri de kullanarak sömürülerine devam etmişlerdir. Ve ikinci kısımdan devam ediyorum.


Türkiye ve Terör;


Ülkemizde terörün geçmişi hakkında genel bilgilerden yola çıkarak, kafamda dönüp duran bazı soruları sıralamak istiyorum. 1979’da Suriye’ye geçen ve 1998’e kadar fiili faaliyet yürüten Abdullah Öcalan, kaldığı eve kadar her şeyi bilinmesine rağmen nasıl olur da tarafımızdan ele geçirilemez? PKK’nın kuruluş ve eyleme başlama dönemleri arasında nasıl olur da bunca istihbarat gücümüze rağmen yetersiz kalırız? Eylemleri başladıktan sonra siyasiler terörü nasıl bu kadar önemsemezlikten gelebilir? Hitaplarında millete terör konusunda bu kadar ahkâm kesen bazı insanlar, nasıl olurda Barzani ve Talabani aracılığıyla PKK ile görüşmelerde ve hatta pazarlıklarda bulunur? Dünyanın gelmiş geçmiş en organize ve güçlü terör örgütü, onlarca yıl bu millete birkaç çapulcu diye nasıl yutturulur? Bu soruların sonu gelecek gibi değil. O nedenle neticeye gelmek istiyorum. PKK, Türkiye’deki terörün sadece bir kısmıdır. Kabul edilmelidir ki günümüze kadar yaşayan ve büyüyen tek kısımdır aynı zamanda. Bu ülke sağ-sol terörü gördü, Asala’yı gördü, Dini terör gördü ve son aşamasında etnik terörü gördü. Dönem dönem bunların yanında kokteyl terör de görüldü. Bugün PKK dendiğinde ekranda, uzmanları tenzih ederim,  bazı ahkâm kesiciler yüzlerce söylemlerle toplumun aklını hallaç pamuğu gibi dağıtmaktalar. Bunların bazılarının bilinçli bir çalışma olduğuna inanlardanım. Öyle bir hale getirdiler ki; PKK= demokrasi sorunu+ kürt sorunu + insan hakları sorunu oluverdi. PKK’nın Marksist-Leninist bir örgüt olarak kurulduğu, gelişiminin gereklerine göre kendisini yaratan gizli servislerin çalışmalarıyla buna etnik ve dini unsurların katıldığı, sonra nihai aşamada ise siyasallaştırılmaya çalışıldığı ki, itiraf etmek gerekir bunu da başardılar, bir terör örgütüdür. Aynı zamanda özel bir yapılanmayla, tipik bir terör örgütünden de öte bir şeydir. Zira bugünün bu terör örgütünün, ilerideki yıllarda kimin paralı ordusu olacağını da bilemiyoruz. PKK militanlarını, ABD’nin olası İran işgalinde, Barzani’nin güçleriyle hareket edecek koalisyon askerleri olarak görürsem hiç şaşırmayacağım.


Ben büyük planın ne Irak ne de İran olduğuna inanmıyorum. Bu projenin en büyük halkası Türkiye’dir. Dünyanın geleceği, enerji kaynaklarıyla, dinlerin ve tarihin merkezi oluşuyla ve hammadde kaynaklarıyla Ortadoğu ve Orta Asya’dır. Buralara sahip olamayan dünyaya da sahip olamaz. Ve Türkiye’ye sahip olamayan bu iki bölgeye de sahip olamaz. Türkiye’nin Osmanlı döneminden beri muhatap olduğu terör ve bölücülük olaylarının, yaşadığı siyasi ve ekonomik bunalımların, Türk milleti üzerinde yapılan dejenerasyon çalışmalarının, genel mantığı Türkiye’ye sahip olmaktır diye düşünmekteyim. Türkiye’yi toprak olarak bölmenin yolu işgal olamaz. Bunu denediler. Gazi Mustafa KEMAL ve arkadaşları ile yüce Türk milletinden gereken cevabı aldılar. O nedenle çağımızda ilk hedef toprakları bölmek değil, milleti bölmektir. İşte ülkemizde 1945–1961 yılları arasında ön hazırlığı yapılan ve 1961’de başlatılan terör olaylarının ana hedefi budur. Milletimizi sağ-sol ile bölmeyi denediler, sonra buna dini bölücülüğü eklediler ve sonunda asıl bombayı bu topluma attılar; Etnik bölücülük. Amaç budur işte; Türk Milletini zihinlerinde, yüreklerinde ve yaşamlarında bölmek. Bunun nihai sonucu da vatanı bölmektir… Yugoslavya’nın bunun ilk büyük ön çalışması, bir uygulama denemesi olduğuna inanmaktayım. Elde ettikleri sonuç ise; Mükemmel..! İkinci büyük uygulama IRAK… Milletleri nasıl bölecekleri konusunda artık çok deneyimliler…  


Terör örgütleri genel olarak rasgele oluşmaz. Belli bir amaçla kurulurlar. Hedefleri vardır. İstihbarat servislerinin desteği olmadan yaşayamazlar. Lojistik destek olmadan var olamazlar. Ekonomik kaynaklar olmadan adım bile atamazlar. Bir terör örgütünün oluşması, yaşaması ve etkili olması için saydığım ve aklıma gelmeyen birçok unsurlar gerekir. Ve bu unsurlar devasa sistemler olmadan gerçekleştirilemez. Terör denince insanların aklına elinde kaleşnikoflu, bombalı teröristler geliyor, ne yazık!


Teröristler sadece uygulayıcılardır. Terörü yaratanlar ve uygulatanlar ise; dünyaya hükmetmek isteyenler kimlerse, işte onlardır.


Bir sonraki yazı da konumuza Doğulu Olmak alt başlığı ile devam etmek düşüncesindeyim. Allah’tan terörün iğrenç zulmünün insanlıktan, ülkemizden, askerimizden, polisimizden, savunmasız masumlarımızdan, yavrularımızdan uzak durmasını diliyorum. Bir sonraki yazıda tekrar buluşmak dileğiyle, Sağlıcakla Kalınız Efendim… Sevgilerle…


Yüreğimden;


“HİÇBİR ATOM BOMBASI, BİR ANNENİN YAVRUSU İÇİN DÖKTÜĞÜ GÖZYAŞINDAN DAHA PARÇALAYICI OLAMAZ… BU NEDENLEDİR Kİ, TERÖRÜN EN BÜYÜK HEDEFİ, ANNELERİN GÖZYAŞLARIDIR… EY O ELLERİ ÖPÜLESİ, YÜREKLERİ ACIYLA DAĞLANMIŞ, FARYATLARI GÖKKUBBEYİ SARSAN ANNELER, ALLAH YAR VE YARDIMCINIZ OLSUN…”


 “VE EY TERÖRÜ OLUŞTURAN VE UYGULAYANLAR, ANNELERİN YAVRULARINI KUCAKLAMA GÜNLERİNİ MAHŞERE BIRAKTIRANLAR, EY ŞEYTANIN HİZMETÇİLERİ, KÖTÜLÜĞÜN KANLI ASKERLERİ, EY ZALİMLER, DİLEDİĞİNİZ KADAR İNANMAYIN, AMA O MAHŞER GÜNÜNDE, YAPTIĞINIZ HİÇBİR TERÖRE BENZEMEYEN, CEHENNEMİN TERÖRÜNÜ TADACAKSINIZ”

Ezan, İnanca Saygıya Engel mi?

Son zamanlarda yazılarımın çoğu inanç ile alakalı oldu. Aslında bu isteğimin dışında tamamen şartların gereğidir. Bu yazımda şartlar gereği aynı kulvarda olacaktır. Sıkılırsanız özür dilerim.


Gazetemizde Alevi bir yazar beyefendinin köşe yazısını okudum. Kendisine ve inancına saygı duyarım. Fakat temas ettiği konu dolayısı ile kendimi fikir beyan etmek zorunda hissettim.


Fuardaki Ozanlar Kahvesinde saz dinlerken biri gelmiş “Ezan okunuyor.” demiş. Oradaki herkes kızmış, kendisi dahil salonu terk etmişler.


Bu bir özgürlüktür. İsteyen istediği gibi davranır. Beni rencide etmediği müddetçe hiç ilgimi çekmez. Beni ilgilendiren Fuardaki Cami den rahatsızlık duymaktır. Hem Ezana saygımız sonsuz deyip, ardından saz faslı esnasında “ Ezan okunuyor.” dendiği için, bu olayı köşesine taşıyarak kullandığı “Başkalarının inancına saygılı olun. Saygıyı sadece karşınızdakilerden beklemeyin.” kelimeleridir.


Fuarda eğlenecek olan bir insanın ibadet saati geldiğinde ibadetini yapması yanlış bir şey mi?


Bunun için yüzlerce metre uzağa, köprüleri aşarak Fuar dışındaki bir Cami’ye mi gitmesi gerekli?


Hem fuar da vakit geçirene, hem de yoldan geçene hizmet verecek olan bir Cami yapıldı ise kötü mü oldu?


Kim sebep oldu ise, kimin yapılışında emeği ve parası varsa can’ı gönülden  teşekkür ederim.


Şayet günde beş kez ibadet edilen bir başka din var ise, Fuarda o din içinde ibadet yeri yapılsın.


Kavgaların eksik olmadığı, sarhoşların el’aman dedirttiği fuar alanında bir çok içkili mekana son verildi ise ve insanlar fuara artık ailesi ile gidebiliyorsa  kötümü oldu ?


Merak ettim. Acaba  Ezan okunurken o sırada o mekanda inanca dayalı bir program mı vardı?


Acaba orada zikir yapılıyordu da “Ezan okunuyor biraz ara verin mi?” dendi.


O sırada dinlediğiniz saz, icra ettiğiniz inancınızın bir parçası mı idi?


Ezan topu topu 3 veya 4 dakikada biter. Bunun için mi bu sıkıntınız. Evet Laiklik sizinde düşündüğünüz gibi aynı zamanda inanç özgürlüğüdür. Ama tahammülsüzlük değildir.


Lütfen insaf.


Ben Aleviliğin müstakil  bir din mi?


Dinle ilgisi olmayan bir kültür mü?


Dine dayalı bir yorum mu?


Yoksa hiçbirimi?


Veya hepsi mi?


Cem evi nin bir ibadethane mi? Yoksa bir kültür evi mi?


Olduğunu anlamış değilim. Çünkü Alevilikte önde olan insanların yorumlarının hepsi farklı.


Bu konuda gazetemizde yayımlanan Alevilik dosyası ile alakalı yazı serisinde de çok farklı yorumlar okudum.


Buna rağmen bu konularda ahkam kesmeye kalkmıyorum


Yaptıklarınızdan da bir rahatsızlık duymuyorum.
Aksine adına ister kültür deyin. İster din deyin. İster dinin bir yorumu deyin. Ne derseniz deyin.


İnancınıza saygı duyuyorum. Bana ihtiyaç duyulduğunda inancınıza saygımdan ötürü daha önce yaptığım gibi elimden geleni yapabileceğimi biliyorum.


Lütfen vesileler ittihaz ederek İslam ın müesseseleri hakkında tenkitkar yazılar yazmayın.


Sizin inancınız İslam olmayabilir. Benim inancım İslam.


Siz kendi inanç ölçünüzde kalın. Benim inanç sınırlarıma müdahale etmeyin.


Ne Cami sizi rahatsız etsin, nede Ezan.


Beni Cem evi rahatsız etmediği gibi.


Saygı ile alakalı yaşadığım bir olayı size örnek vereyim.


Bir ramazan ayı idi. Lokantanın birinde İftar vaktini bekliyorum. Yanıma sarışın bir bey geldi. Yerine döndüğünde biraz ötemizdeki bir masada ailece oturduklarını gördüm.
Bu bey bana çat pat bir Türkçe ile “ niçin siz ve diğerleri yemeden bekliyorsunuz? Merak ettim.” dedi. Lisanından belli ki farklı bir millete,f arklı bir dine mensup. Kendisine  “İnancımız gereği Ezan okunmasını bekliyoruz. Biz bu ayda oruç tutarız. Bu bekleyiş orucumuzun vaktinin dolmadığı içindir.” dedim. Bu durumun bizi ilgilendirdiğini  kendilerini ilgilendirmediğini, bize aldırış etmeden yemek yiyebileceklerini söyledim. Teşekkür etti. “Ben saygı, ben saygı.” dedi ve masasına gitti. Bizimle birlikte ezan okunmasını beklediler. Bizimle birlikte yemeğe başladılar.


İşte gerçek saygı budur.

Terör ve Örtülen Gerçekler

0

İstanbul Güngören’deki halkın bombalanması olayı terörün çirkin yüzünü bir kere daha ortaya çıkardı. Terör, daha fazla demokrasi ile çözülecek bir sorun değildir. Zaman zaman ülkeyi yönetenler bu yanlış beyanlara sığınmışlardır. Terör, örgütle halkı birbirinden ayırarak, terörü demokrasi ve insan hakları örtüsü altına sokmayarak çözülebilir. Artık bölücü, ırkçı terörün amacının kültürel haklar olmadığı, hükümranlığı ve egemenliği paylaşmak istediği, vatandaşlığı reddettiği anlaşılmalıdır. Terörü doğrudan veya dolaylı destekleyen malum çevrelerin kendi kendilerini ötekileştirdikleri ve mensubiyeti reddettikleri bir ortamda daha fazla demokrasi ile terörü çözeriz demek, siyasetçinin kalitesizliğini ve tecrübesizliğini gösterir. Yasalar kuşa çevrilerek, dış baskılarla hukuk devleti işletilmeyerek, AB’ne yaranmak uğruna tavizci beyan ve tutumlarla, ülkeyi hâkim kültürsüz, milli kimliksiz etnik gruplar topluluğu gibi görerek terör ancak azdırılır. Terör, ülke bütünlüğünü, milli ve üniter devleti hedef aldığına göre; siyasette buna karşı geniş bir mutabakat gerekir. Mutabakat yerine terör kanallarını okşayıcı, fırsatçı tutumlar, terörü önleyemez.  Türkiye’de de böyle olmuştur.


Son olaylar dolayısıyla TRT’den haberleri dinlerken yapılan Türkçe yanlışları dikkatimi çekti. Bombalama olayı ile ilgili haberi sunan görevli ekrandan sesleniyor: “Olayda ölenlere başsağlığı diliyoruz”. Bunu yorumlamak bile gereksiz…


Kin ve nefret tohumları ekerek, siyasi hırçınlıklar sergileyerek, çatışmayı tırmandırarak, barış, huzur ve siyasi istikrar sağlanamaz. Ülkenin getirildiği nokta ortadadır. Hele bu hırçınlık, hiddet ve şiddet tek başına iktidar olanlardan gelirse; bu çok düşündürücüdür. Siyaset soğukkanlılık, hazımlılık ve belirli bir birikim gerektirir. Sayın Başbakanın bir beyanı dikkatimi çekti: “İç barışı yeniden kuralım”. Haber bültenlerinde geçen bu dilek, ülkemizde maalesef iç barışın bozulduğunu, dış beklentilere hizmet edercesine kamplaştırmaların arttığını göstermektedir. Bu beyan en azından iç barışın bozulmasında kendilerinin de payı olduğunu kabul etme anlamını taşımaktadır. Türkiye, parti kapatma ve pehlivan tefrikasına dönen Ergenekon’a kilitlenmiştir. İçeride kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti konusundaki kan kaybı, dışarıdan yapılan müdahaleleri tahrik etmektedir. Ergenekon davasının parti kapatma davasının rövanşı olup olmadığı tartışılmaktadır. Türkiye layık olmadığı bir ortama sürüklenmektedir. İşsizlik ve yoksullaşma unutturulmaktadır.


Oysa, iç ve dış politikada önemli sorunlarla karşı karşıyayız. Halk darbe ve olmayan derin devlet iddialarıyla meşgul edilirken, ülke toprakları satılmaktadır. Genelkurmay’dan görüş alınması terk edilmiştir. Harita ve Kadastro Mühendisleri odasına göre; Türkiye’de 17.000 dolayındaki yabancı şirketin 3.000’i sadece toprak alımıyla meşgul olmaktadır.


Bir taraftan Kıbrıs’ta Türkiye’nin etkin garantisi ve Türk Devleti devam edecek denilirken; diğer taraftan iki bölgeli, iki toplumlu ama tek devletli, tek egemenlikli ve tek vatandaşlığa dayanan bir devlet seslendirilmektedir. Sayın Başbakan, devlet kurulmasından bahsetmektedir. Kanla şerefle ve milletlerarası hukuka uygun olarak kurduğumuz KKTC’yi yaşatamamak; ayıbın da ötesinde bir siyasi hezimettir. Kıbrıs’ta kurulacak olan federasyon ister istemez KKTC’yi ortadan kaldıracak, Türkiye’nin garantörlüğünü sonlandıracak, Türk askerini de Kıbrıs dışına itecektir. Anlaşılan Kıbrıs’ın kuzeyinde geniş ve büyük bir belediye kurulmaktadır. Aynen Bosna’da, Hırvat, Sırp ve Boşnak bölgeleri gibi…  Bu gelişmeyi Batı ve Yunan tarafı bundan dolayı selâmlamaktadır. Biz bunu içimize sindiremiyoruz. “Milli davalar olmaz, bunlar soyut şeylerdir” , “Milliyetçilik dönemi geçti, şimdi küresel çağdayız” diyenleri tenkit etmeyecek de kimi tenkit edeceğiz? Eğer bu ülkede fikir ve düşünce hürriyeti varsa! KKTC Cumhurbaşkanı Talat’ın kendi devletini “hayal” olarak gören ifadesini de unutmuş değiliz.


Diğer taraftan Ermeni sorunundaki milli politika adeta değiştirilmektedir. Ermenistan’la ilişkiler iyileştirilmeye zorlanmakta, Ermeni iddiaları ve Karabağ işgali adeta gözardı edilmekte, TTK Başkanı Sayın Halaçoğlu görevden alınmaktadır. İlmi ve tarihi gerçekleri savunan sembol bir ismin feda edilmesi tavizin en büyüğüdür. Bu üzücü gelişme Azerbaycan’ı da rahatsız etmiştir.