27.8 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1355

Hukukun Devşirilmesi

0

TRT’miz her cumartesi “Sayısal Gece” Programı ve çekilişi dolayısıyla yurdumuzun bir çok köşesini tanıtıyor. İyi, kötü, yeterli veya yetersiz bilgiler veriliyor. Herkes çapına göre iş ve program yapar. Kimseden fazla bir şey beklemeye de hakkımız yoktur. Geçen hafta bu program Trabzon’dan verildi. Trabzon’la ilgili yeterli bilgi toplanmadan göstermelik bir iki çekimle iş idare edilmeye çalışılmış. Bu türlü tanıtım programlarında nedense son yıllarda görüntüye önce kilise geliyor. Bu programda da böyle oldu.


Dışarıya hoş görünebilmek için imar yasalarını da değiştirip kilise evlerin açılmalarını kolaylaştırdık. Bu konuda bir öğretim üyesi milletvekilimiz farklı dinler için okullarda ibadethane açılmasını da bir yasa teklifi haline getirmişti. Ancak teklifi geri çekmek zorunda kaldı. Aslında bu teklifle mescit değil; o görüntü altında okullarda kiliseciklerin açılması esas alınıyordu. Oysa, dini azınlıkların kendi okullarında bu zaten çoktan çözülmüştür. Çokkültürlülük dayatmalarına uyarak yapay sorunlar yaratmak ve bunlara yapay çözümler bulmak son yıllarda çoğaldı.


Öte taraftan Kafkasların Balkanlaştırılma süreci işletiliyor. Amerikan ve Rus çıkarları çatışıyor, Gürcü halkı bunun bedelini ödüyor. Turuncu devrimle beraber Soros yönetiminde siyaset biçimlendirilirse ve ABD temsilcileri iktidara getirilirse sonuç, başka ülkelerde de bundan faklı olmaz. Milli ve haysiyetli duruşa saygılı olmayan güdümlü dış politikalar kalıcı olamaz ve ergeç iflas eder. ABD’ye bu ölçüde bağımlı iç ve dış politika Gürcistan’ı Rusya’nın müdahalesine imkan sağlamıştır. Brüksel veya Washington’dan medet umanlar, oraların şefaatine sığınanlar bu olaylardan ders çıkarmalıdır. Kafkasların iyiden iyiye amerikanlaştırılmasına Rusya’nın direneceği ve karşı çıkacağı belliydi. Ancak, milli menfaatlerinden çok; küresel çıkarlara hizmet edenler bunun farkına varamazlar.


Biz burada asıl Türkiye’yi buhran ve bunalımlara sürükleyecek devşirme ve ısmarlama hukuk sistemi tehlikesinden bahsedeceğiz. Bir ülke kendi bünyesinden, organik gelişmesinden habersiz olarak veya onu hesaba katmadan devşirme ve ithal hukuk sistemleriyle hiçbir yere gidemez. Böyle çarpık ve sosyal bilimlerle ters düşen bir anlayışla sosyal düzen korunamaz, siyasi ve iktisadi istikrar, huzur ve barış sağlanamaz.  


Hukuk, hukuk için değil; toplum içindir. Hukuk, toplumun işlerliğini sağlayan, fonksiyonel, değer taşıyan bir sosyal müessesedir; soyut bir takım yasa ve yönetmelik kalabalığı değil…Toplum ve devlet gerçeği olmadan ne iktisadi faaliyetlere ihtiyaç doğar; ne de hukuka ve mevzuata… Devletsiz hukuk da olmaz. Siyasi ve sosyolojik anlamda bir devlet oluşmadan hukuka ihtiyaç olmaz. Son yıllarda ise, devletsiz ve devlet düşmanlığına dayalı sözde bir hukuk anlayışı gündeme getirilmektedir. Daha doğrusu dışardan tavsiye edilmektedir. Toplumu ve devleti değil; ferdi esas almak, güvenliği değil; sadece özgürlüğü öne çıkarmak, toplumsuz, devletsiz sözde bağımsız fert anlayışına saplanmak önemli bir çelişkidir. Hiçbir ciddi devlet bunlardan birini kutsallaştırmaz; ama aralarında anlamlı denge kurar.


Gerçek hukukçu sosyal gerçekleri hesaba katan, soyut bir takım yasalar yığını altında ezilmeyen sorunlara itibari bakabilen, ülke gerçeklerini hesap edebilen kişidir. Bundan dolayı evrensel hukukun çerçevesinin çizilmiş olması milli hukuk arayışını engellemez, özellikle terör konusunda…


Hukuki metinler ve iddianameler de sayfa sayısının çokluğuna göre değil; muhtevasına göre değerlendirilir. Bir iddianame ilgili ilgisiz bulunan her şeyi kapsamak zorunda değildir. İddia ile bağlantılı olmayan konular iddianamelere girmez. İddianameler objektif belgelerdir. Devletin gizli belgeleri deşifre edilemez. Hukukçu ulusal sorumluluktan pay kapabilmelidir. Bütün ciddi devletlerde bu böyledir. Siyasi beklentiler uğruna olmadık raporlar pazara çıkarılamaz. İddianamelerde gereksiz özel hayatla ilgili konular ancak magazin basına malzeme olabilir. Dinlenen ve bulunan her şeyi hukukçu belge sayamaz. Bu anlayışla bir doktora tezi hazırladığınız taktirde, o tez binlerce sayfa tutabilir; ancak organik bir bütün olmadığı için geçmez.  


Son yıllarda hukuk sistemimizi dış dayatma ve telkinlerle yaz boz tahtasına çevirdik. Bilhassa ceza hukuku ve anayasada bunun sancılarını yaşıyoruz. İleride daha da büyüyen sorunlarla karşılaşabiliriz.

İbret Almak

0

Gazeteler, 17 Ağustos 1999’da yaşanan Büyük Marmara Depremi’nden hiç ders çıkarmadığımızı, ibret almadığımızı yazıyor. On binlerce insanın hayatını kaybettiği bu depreme rağmen insanlar yine yüksek katlı binalar yapıyor, sağlam olmayan binalarda oturuyorlarmış. Güçlendirilmesi gereken binalar güçlendirilmeden ikamete açılmış. Yeni yapılan binaların zeminlerine, statiklerine yeterince dikkat edilmiyormuş. Yine gazetelerin bir başka haberine göre, Gebze’deki tersane işçilerinin iş kazalarında son zamanlarda artış olmuş, işveren işçiye değer vermiyor ve onları kobay gibi kullanıyormuş. Ölümle sonuçlanan kazaların artması, çalışanlara değer verilmeyişinin sonucuymuş. İşverenlerin tamahkârlığından kaynaklandığı iddia edilen kazaların arkası kesilmediği için hükümet, burada gemi inşa eden tersaneleri kapatacakmış.


Bu ve buna benzer haberleri veren gazeteler veya bunlarla ilgili yorum yazan gazeteciler, yazılarının sonunu “Bizden adam olmaz; yaşadıklarımızdan ibret almıyoruz.”  diye bitiriyorlar.


Kendi çapımızda da yaşadıklarımızdan ibret almadığımız durumlara sık sık şahit oluruz. Daha önce aynı sebepten hastalanmamıza rağmen soğuk şeyler yer, soğukta ince giyiniriz. Ceza aldığımız, kaza yaptığımız halde otomobili hızlı kullanır ya da kırmızı ışıkta geçeriz. Belki de otomobilde emniyet kemerini takmayız. Çok yemek yemenin sağlığımıza zarar verdiğini biliriz; ama yemek iştahımızı frenleyemeyiz. Bir konuda tartışma yapmanın bir yarar sağlamayacağını hem biliriz hem başkalarına anlatırız; buna rağmen, yenilen pehlivan güreşe doymaz misali, insanlarla tartışırız. Gustave Droz’un dediği gibi, “Verilmesi en kolay şey, nasihat; alınması en güç şey ibrettir.” Bernard Shaw da  “Tecrübelerimizle biliyoruz ki, kimse tecrübelerinden ders almıyor.” cümlesiyle aynı iddiayı destekliyor.


İbret almak, yaşananlardan ders çıkarmak; ön yargısız davranan, akıllı olan, çıkarlarının esiri olmayan insanların işidir. Tekrarlanan olumsuzlukların; sabırsızlıktan, çıkar tutkusundan kaynaklandığını, istersek, kolayca görebiliriz. Bunun için öncelikle kendimize sonra çevremize karşı dürüst olmak zorundayız.


Hz. Ali, “Başkalarının acılarından, geçmiş felaketlerinden ders alanlar, gerçekten mutlu kimselerdir.” der. Hz. Ömer de  “Olmamış şeyleri soracağına olmuşlardan ibret al.” önerisinde bulunur. Mevlana akıllı insanın “çekilen beladan, dostlarının ölümünden ibret aldığını” söyler. Sadi Şirazi, “Kuş başka bir kuşu tuzağa düşmüş görünce taneye yaklaşmaz, sen, başkalarının başına gelen hatalardan ibret al ki başkaları senden ibret almasın.” diye uyarır. Sokrat ise “Senden önce gelenlerden ibret al; ama senden sonra gelenlere ibret olma.” diyerek ibret almasını bilmeyenlerin, ibretlik duruma düşeceklerini söyler.


Teknolojik oluşumlar ve ilerlemeler için doğanın düzeninden, canlıların yaşantısından esinlenmekte başarılıyız. Uçak teknolojisinde kuşlardan, gemi teknolojisinde balıklardan, makinelerin işleyişinde iskelet yapımızdan yüksünmeden yararlanıyoruz. Esinlenme oranında ibret alma yeteneğimizi kullanabilseydik yükselen teknolojiyle birlikte, özel ve genel yaşamımızda yaptığımız hatalar da azalacaktı. Ancak, bunun böyle olmadığını, yaşamımızın, almadığımız dersler yüzünden çekilmez hale geldiğini, bu nedenle hayatı kendimize zindan ettiğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz. Esinlenmeyi içimize sindirdiğimiz kadar ibret almayı da bilmeliyiz. Bunu bir kişilik noksanlığı kabul etmemeliyiz. İbret almaya engel olan tutkularımızı ıslah etmek zorundayız. Bu, bir eğitim işidir. Bunda, yaşanan çevrenin kültürel değerlerinin etkisi inkâr edilemez.


Normal insan kendi tecrübelerini kullanırmış, akıllı başkalarınınkini de… Ancak aptallar ikinci ayaklarını kullanırmış suyun derinliğini anlamak için. Bizim, farkımız olmalı diğerlerinden. Yoksa M. Akif gibi çok hayıflanırız:


Geçmişten hisse kaparmış insan, ne masal şey!


Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?


Tarihi “tekerrürdür” diye tarif ederler;


Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?

Enerji Savaşları

0

Dünyada yaşanan olaylar gösteriyor ki önümüzdeki seneler daha önce birçok bilim adamının açıkladığı gibi enerji ve su, savaşlara neden olacaktır. Şu an için öncelikli mücadele enerji hatlarında meydana gelmektedir.


Vizyonu olan her devlet gelecekte mücadele edilecek konulara karşı önceden kendini garantiye alacak bir plan yapar ve bunu uygular. Nitekim dünya siyasetini şekillendirme hakkının önceliğini kendinde gören ABD, ileride yaşanacak enerji kaynaklarına hakim olma savaşlarına karşı Büyük Ortadoğu Projesi adında bir plan hazırlamış ve bunu aşama aşama uygulamaya başlamıştır.


Bu projenin ilk ayağı olan Irak ve Afganistan’a ABD birebir müdahale etmiş fakat her ikisinde de çamura saplanınca bu sefer kendi yerine adamlarını kullanarak müdahale ettirme yoluna gitmiştir.


Geçtiğimiz günlerde yaşanan Gürcistan-Rusya savaşında da esas neden yukarıda bahsettiğim enerji hatlarında hakimiyet kurmak olup aslında mücadelede Rusya ve ABD arasında olmaktadır.


Hatırlarsanız geçtiğimiz senelerde Soros,  Gürcistan ve Ukrayna’da dernekleri vasıtasıyla para aktarımı yapmış sonuçta her iki ülkedeki hükümeti değiştirmiştir. Turuncu devrim gibi isimlerle adlandırılan operasyonlar sonucunda her iki ülkeye ABD yanlısı başkanlar seçtirilmiştir. Mesela şu anki Gürcistan devlet başkanın eşi ABD’li kendisi de ABD vatandaşıdır.


Dolayısıyla ABD’nin Kafkaslarda yaptığı bu müdahaleler en başta Rusya’nın kurulduğundan beri muhafaza ettiği tarihi politikalarına terstir.


Özellikle Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya üyeliği de söz konusu olursa Rusya’nın Karadeniz hakimiyeti ABD’ne geçecektir. Pek tabiidir ki bu durum Rusya’yı bölgede varlığını korumak için birebir mücadele etmeye sevketmektedir.


İşte geçtiğimiz günlerde yaşanan savaşın arka planı burada yatmaktadır.  ABD teşvikiyle Gürcistan’ın Kuzey Osetya’ya saldırması Rusya için ABD ve yandaşlarına karşı bir gözdağı verme fırsatı doğurmuştur.


Kafkasya enerji yataklarının hakimiyetinin kendinde olduğunu vurgulayan Rusya’nın müdahalesinin sonuçlarını hep birlikte göreceğiz.


Kanaatimce ileride ABD’nin Kafkaslarda yapmak istediği projelerle Rusya’nın güçlenmesini engellemek istemesi, Afganistan’ı işgali ile Çin’i kontrol altıda tutmak istemesi, İran’ı açıkça tehdit etmesi, bu üç ülkenin bir blok oluşturarak ABD’ye karşı savaşma ihtimalini de güçlendirmektedir.


Değerli okuyucular, önümüzdeki günler dünya siyasetinde çok sıcak gelişmelerin olacağını göstermektedir. Dikkat edilirse yaşanan olaylar ülkemizi birebir ilgilendiren bölgelerde meydana gelmektedir.


Ülkemizin bu sıcak ortamda ince bir siyaset gütmesi gerekirken Sayın Turgut Özakman’nın dediği gibi ülkemizde “cehaletin saltanat sürdüğü bir ortamın” var olması bizlerin endişelenmesi gereken esas konuyu teşkil etmektedir.
İyi haftalar!…  

İnanç ve İdeolojiler İnsan Tabiatına Uygun Olmak Zorunda…

0

“1980li yıllardan itibaren İslami çizgideki hanımların bir kısmına ikinci eş olmanın fazileti anlatılıyordu. Yani evli ve hali vakti yerinde bir adamın ikinci eşi olmak bir nevi zühd ve takva sebebi olarak gösterilmekteydi.  Bu sebeple birçok kadın ikinci eş olarak evlenmiş, hatta bazı evli kadınlar da kocalarına ‘uygun’ bir ikinci eş bularak onların tekrar evlenmelerini sağlamışlardı. Ancak bu kadınlardan hiçbiri evliliklerini mutlu bir şekilde sürdüremediler.”


“Bu dönemde İslami çizgideki kadınlara sokakta görünmez olmaları, bu mümkün değilse kendini çirkinleştirmeleri tavsiye ediliyordu.”
(“Zühd, nefsin arzu ve isteklerini denetim altına almak, başkasını kendisine tercih etmek ve imkân olduğu halde nefsi terbiye etmek amacıyla helal olan şeylerden bile vazgeçebilmek demektir. Takva ise, kişinin ahirette azap ve cezaya neden olabilecek her türlü şeyden kendisini titizlikle koruması, günahlardan kaçınıp iyi ve faydalı iş/ eylemleri yapmasıdır.”)


Bu sözleri Kanal7 nin diğer TV kanalı Ülke TV’de geçen hafta içinde yayınlanan bir programda dinledim. Programı sunan Ahmet Murat, program konuğu başörtülü bir hanım yazarla 1980 ve 90 lı yıllarda İslamcı çizgideki hanımların yaşadığı sosyal değişim üzerine sohbet ediyordu. Bu hanım yazarın çevresindeki gözlemlerine dayanarak verdiği örnekler ve vardığı yukarıdaki sonuç ilginçti ve benim münferit olduğunu düşündüğüm gözlemlerimle de örtüşüyordu. Anlaşılan bahsi geçen çevrede sosyal bir nitelik kazanacak kadar yaygınmış.
İnsan yaratılışına aykırı bir yorumun İslam adına benimsetilmesinin çok sayıda insanımızı mutsuz ettiği, birçok ailenin yıkılmasına yol açtığı anlaşılıyor. (Diğer yandan, özel durumlarda verilen bir ruhsatın fazilet olarak yorumlanması doğru da değildir.)


Bu olay bana, Fethullah Gülen’in “Başörtüsü dinin füruata ait bir meselesidir” sözü üzerine yaratılan tartışmaları hatırlattı.


Fethullah Gülen Cemaati’nin önde gelen ismi, Gülen’in onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın Mütevelli Heyeti Başkanı ve Zaman gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce bu sözün anlamını daha da açan şu açıklamaları yapmıştı:


Dinin özünü anlama sürecine girdik. Biz Anadolu Müslümanlığı diyoruz. Bizim milletimizin Müslümanlık yorumu demek bu. Anadolu Müslümanlığı İslam’ın yumuşak yüzüdür.. Bizim kadınlarımızı da hayatın içinde daha çok göreceksiniz. Biz AB’yle demokratikleşmeyi savunuyoruz. Bu demokratikleşme, kadının görünür olmasını bize kabul ettirecek..”


Oysa aynı söz hakkında, Fethullah Gülen’in 25 yıl boyunca başyaverliğini ve kuryeliğini yaptığını belirten, ancak cemaatle yollarını ayıran Nurettin Veren’in yorumu farklıydı. “30 sene cemaatin ilk giren üyelerine bile, 3 yaşındaki kız çocuklarından, 80 yaşındaki yaşlı kadınlarına, evin içinde dahi örtünmelerini, dışarı çıktıklarında mutlaka yüzlerine peçe örtüp ellerine eldiven takmalarını, topuklarına kadar pardesü veya çarşaf ile örtünmelerini emrederken, başörtüsünün füruat (teferruat) olduğunu bilmiyor muydu? Acaba 30 sene evvel bunları cemaatine emreden Gülen, o zaman mı Kur’an’ ı tersten okuyordu ya da ABD’ ye yerleştikten sonra mı tersten okuyor?”


Gerçekten cemaat içindeki erkeklerin eşi olan birçok kadın eskiden başörtülüydü ve tesettür konusunda ciddi baskı altındaydı. Bugün bu kadınların çoğu tesettürden uzaklaşmış durumda. Bu tür ailelerde yaşanan psikolojik travmalar da ciddi boyuttadır.


İslami çizgideki sosyal kesimlerde yaşanan bu değişimi, “Kur’an’ ı tersten okumakla” izah etmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Ayrıca bu çevrelerin yaptığı özeleştiriyi ve yaşadığı değişimi değerli buluyorum.


Bu kesimler dar cemaat kalıplarından Türkiye’nin bütün kesimleriyle diyalog kurmalarını gerektiren çok boyutlu ilişkilere girmek zorunda kaldılar. Bir yandan siyasi iktidar gücüne, diğer yandan çok büyük ekonomik güce ulaştılar. Bu güçleri devam ettirmek bütün sosyal kesimlere açılmayı gerekli kılmakta.


Bu durumda “toplumsal gerçeklerin farkına varmaları” ve dar cemaat kalıpları içinde yorumladıkları din kurallarının dar yorumlarının dinin özünü tam olarak yansıtmadığını görmeleri söz konusu. Çünkü İslam “insanlık var oldukça hükümlerini sürdürecek bir din olduğu” halde, kendi yorumları bırakın yarını, bugünün ihtiyaçlarını bile karşılamamakta, toplumsal katmanlar arasında barış yerine çatışma unsuru haline gelebilmekteydi.


Doğru olan “kadınlarımızın daha çok hayatın içinde olmasıdır.”


Bunu sağlamak için, dinin ve sosyal kuralların doğru ve insan yaratılışına uygun yorumlanması şarttır. Kadınlarımız hem edepli, hem de güzel ve bakımlı olarak sosyal hayatın içinde olmak istiyor. Tesettürlü hanımlar bile şık ve güzel görünmeyi arzu ediyorlar.


Tesettürlü olarak bu hayatın içinde olanlara engel olmak ta, başörtülü olmadan da edepli ve ahlaklı bir şekilde sosyal hayatı yaşayanları suçlamak ta yanlıştır.


“Ahlak, namus, fazilet” gibi kavramlar kapsamında suçlanan ve kısıtlanan kadınlarımız, aslında mağduru oldukları vakaların faili olan erkekler tarafından, iki kere haksızlığa maruz bırakılmaktadır. Sosyal hayatın içinde yer alan kadınlarımızın namus ve ahlakını korumak için öncelikle erkekleri suç işlemekten caydırıcı tedbirleri almak gereklidir.

17 Ağustos 1999 Unutturmayalım mı? Bir Daha Yaşatmayalım mı?

17 Ağustos 1999 da son 1000 yılın en kapsamlı depremini yaşadığımız bölgemizde her yıl etkinlikler yaparız. Afetle alakalı veya değil her sivil toplum örgütü kendine özel bir şekilde ya etkinlik yapar, yada bir etkinliğin içinde olur. Slogan aynıdır.


“Depremi unutmadık. Unutturmayacağız.”


Gerçekten acılı insanların acılarını tazelemekte mahiriz. Mikrofonlara sarılarak göz yaşı akıtıcı konuşmalar yapmakta mahiriz. Televizyonlara, radyolara, gazetelere demeçler vermekte mahiriz. O gün geçti mi iş bitti. Gerek siyasetçiler, gerekse bürokratlar işlerini bitirmişlerdir.


Acılı ailelerin acıları kaşınmış, sırtları sıvazlanmış, içli konuşmalar yapılmış, bir dahaki seneye kadar bu konu kapanmıştır.


Dünde, evvelki günde bunları yaptık.


Değerli okurlarım.


Yollarda yürümekle, meydanlarda toplanmakla, demeçler vererek boy göstermekle afet olgusunun halledildiğini düşünüyormusunuz?. Eminim düşünmüyorsunuz.


Şimdiye kadar Kocaeli genelinde afet konusunda somut bir adım atıldığına inanıyormusunuz? Eminim inanmıyorsunuz.


Ben Kızılay İzmit şube başkanı olarak Afet deposu konusunda somut bir adım atıp, belli noktaya geldiğim halde, afet depomu gerçekleştirebildim mi? Hayır.


Bu gün İstanbul da bir deprem olsa ben Kocaeli de  çuvallarmıyım? Evet.


Şahane bir tıp merkezi işletiyormuşuz. Günde 500-600 hastaya kaliteli bir hizmet sunuyormuşuz. Elde edilen gelirle bir çok kişiye yardım ediyormuşuz. Çok çalışıyormuşuz. Herkes memnunmuş. Bunun o zaman manası olurmu? Hayır.


O gün, bütün basın Kızılay yine sınıfta kaldı diye yazar mı? Evet.


Bu benim özeleştirimdir.


Kocaeli de tekrar afet olursa (ki inşallah olmaz) hiçbir sorunumuz yok. 50 klm yakınımızdaki Türk Kızılay’ına ait Marmara afet depomuzdaki malzemeler yarım saatte kapımızdadır.


Deprem İstanbul da olursa yandık.


Çünkü depomuz sadece oraya hizmet verecek. Bizim ise depomuz yok.


İçim yanıyor. Şu afet depo alanının Özel idareye devrinin gerçekleşmesi bitmeden İstanbul da deprem olmaması için gece gündüz dua ediyorum.


Aslında Deprem  keşke hiç olmasa. Tabiiki bunun içinde dua etmekteyim.
Gelelim. Kocaeli genelindeki afette sorumluluk yükleneceklerin haline.


Öncelikle soruyorum.


996 yılından bu yana Kocaeli genelinde kapsamlı afet tatbikatı yaptıkmı? Hayır.
Gerek sivil savunma Müdürlüğünün, gerekse Belediyelerin depolarında çadır, battaniye, soba, mutfak malzemeleri, hijyenik malzemeler, temizlik ve dezenfektasyon malzemeleri, hastanelerin depolarında ise yeterli sağlık ürünleri varmı? Hayır.


Afet olduğunda bu gibi acil malzemeleri tedarik etmek için gösterilecek çabaların bir manası varmı? Hayır.


Öyleyse unutmamanın ve unutturmamanın bir anlamı kalıyormu? Hayır.


Kendimizi kandırmayalım.


Özel idareye arsa devri gecikiyor diye Milli emlak Müdürlüğünden hiç olmazsa Kızılay a afet deposu yapmak üzere 2 dönüm kadar yer istedim. Cevap verdiler.


“İstediğiniz yer kayıtlarımızda yok.”


Şahsıma istemedim. Şehir için istedim. Koca şehirde Kızılay için bir hayırsever yok mu?


Ulus pazarına 30 dönüm yer bulundu. Hem de anında.


Buradan Başta Büyükşehir Başkan vekili İlyas Şeker e teşekkür ediyorum. İlgisini hiç eksik etmedi. Halen devam ettiriyor. İl Genel Meclis Başkanı Ali Ayaz’a teşekkür ediyorum. Elinden geldiğince ilgilendi. Defterdarımıza teşekkür ediyorum. Üzerine düşeni yapmaya çalışıyor.


“Devletin işi ağır gider.” diye düşünmediğini zannettiğim Sayın Valimize buradan biraz sitem ediyorum. Bana kızacak, ama kızsın. Çünkü Kocaeli’nin başı O.


Fırçayı çekerse kurumlar hızlanır.


1 – Lütfen bu afet alanı işini hızlandırın. Her şey tamam olmadan da hiç olmazsa depo inşaatları başlayabilir.


2 – Lütfen afette görev alacak kurumların iştiraki ile geniş kapsamlı bir tatbikat yaptırın. (bunu birkaç kez söyledim)


Belki hepimiz kendi çapımızda birer cevheriz. Fakat afet anında toplu olarak hareket ettiğimizde organizasyonsuzluktan dolayı  çuvallamayalım.


Bu acıları yaşayanlara artık yaşadıklarını unutturalım. Tekrar tekrar kaşımayalım.
Eğer yapabiliyorsak bir daha yaşatmamanın yöntemlerini hayata geçirelim.

17 Ağustos’u Hatırlamak

0

 


“Unutulmadı ki”
Eminim her okuyan aynı kelimeyi mırıldanacaktır.
Tabiiki unutulmamalı, unutturulmamalı…


Sırlarla dolu bir depremdi Gölcük depremi.
Depremin şiddeti sır, büyüklüğü sır, ölü sayısı sır, İlahi felaket mi, yapay deprem mi? O da sır.
Öyle ya, depremlerde toz oluşurken, duman oluşurken, bu depremde ateş topu oluşuyor.
Bu meyanda Sayın Aydoğan VATANDAŞ’ın iddialarını ve Tesla teorisini ciddiye almak gerekir.
Bu iddiaları araştırmak bize düşmez şüphesiz.
Peki bize ne düşer?
Deprem anında Kocaeli’de olmasam da, sonrasında ve enkazlar yerde iken 3-4 defa uğrayıp, harabeler arasında dolaşırken yaşadığım duyguları kağıda dökerek yaşananları unutturmamak adına bir şeyler yapmak; İşte o an için bana düşen o idi diye düşündüm.
İşte o günlerde, ÖLÜMÜN ÖTESİ başlığı altında yazdığımı dikkatlerinize arz ediyorum.


 


ÖLÜMÜN ÖTESİ


On yedi Ağustos sabahıydı, neler oldu neler,
Ya dul kaldı, ya öksüz bıraktı bazı anneler.
Denizden yükselen ışık, Gölcük’ü aydınlattı,
O aydınlık, yanan nice ocakları kararttı.


Çok depremler olmuştu da, böylesi görülmedi,
Gürleme gökte olur, bu defa yer gürledi.
Neden başımıza geldi bu felaket acaba?
Gemiler karaya vurdu, deniz dibinde araba.


Kimi hayatın cilvesi dedi, kimi feleğin çarkı,
Seldir, depremdir, yangındır; var mıdır farkı?
Birisi boğar, birisi yıkar, öteki yakar,
Ne gençliğe, ne güzelliğe, ne de varlığa bakar.


Uyku her gün sabaha kadar sürmüyormuş,
Demek bazen de üçü iki geçe sona eriyormuş.
Hayat da öyle; ölmek için yaşlanma beklenmez,
Vade ne ise o’dur, bir saniye bile eklenmez.


Bazılarının ömrü bitti, bazılarının sefası,
Kimi yeni sayfa açacak, kiminin bitti sayfası.
Hayat bu, her zaman düşünülen olmuyor,
Deprem bu, herşey yerli yerinde durmuyor.


Bir yanda ağlama sesi, bir yanda çığlık,
Bir yanda morglar taşmış, mazide sağlık.
İnlemek mi, ağlamak mı, anne, kardeş ve evlat,
Sığınmak ancak Allah’a dır, imdat Hu imdat!


Hayatla ölüm arasındaki mesafe nedir?
Tabii felaket mi? Onlar birer bahanedir.
Felaket bu, zaman tanımaz, gelir de geçer,
O an kim kalacak, kim gidecek, Azrail seçer.


Ufukla dağ arası bir adımlık yol gibi,
Yukarı neresi, aşağı nerede, var mıdır dibi?
Yaklaştıkça aradaki mesafe büyür,
İstikamet ne tarafa, kim nereye yürür?


Burası ev idi, şurası okul, orası Cami,
Ana Ayşe, baba Mustafa, arkadaş; Metin, Erol, Sami…
Daha kırk beş saniye önceydi, yaşıyorlardı,
Hepsi tatlı mı tatlı birer, can taşıyorlardı.


Şu yırtık kumaş parçası, bir annenin mantosuydu,
Annenin ölüm sebebi; patronun ucuz çimentosuydu.
Körpe canlar dayanamadı yıkılan duvarlara,
Kurban edildiler, malzemeden çalınan paralara.


Bu binalar ne idi, şimdi ne oldu?
Odalar, mutfaklar cesetle doldu.
Bir kat alçak imiş, beş kat çok yüksek,
Gidene mi üzülsek, kala mı sevinsek?


Öteye nasıl gidilecek, önceden bilinmiyor,
Vakit dolmayınca, istense ölünmüyor.
Bugün sağız da, ya bugünün ertesi?
Hedef nerede, nedir ölümün ötesi?


Ölümün neresidir, önü mü, arkası mı yaşamak?
Önünde mi, ötesinde mi en büyük basamak?
Ölümden ötesi, en büyük basamaktır,
Ölümden ötesi, en gerçek yaşamaktır.

Tarihi Genetik

0

“Türkler üzerine bir gam dağı çökmüşse bundan üzülünmemelidir. Zira yüzbinlerce yıldızın kanı dökülmelidir ki seher gözüksün.” (1)

Türkler aslan burcudur. Güneş gibidirler ve göksel imparatorluk düşçüsüdürler. Onların krallığı karizmatik ve kader teşvikiyledir. Doğuştan hükmediciler hükmettikçe değişmezler. Yönetmek bazıları için yeme – içme gibidir. Ve bu yüzden 5 Türk bir araya gelse anlaşamazlar, çünkü en az 4’ü lider tabiatlıdır.

Avrupa bir akrep coğrafyasıdır. Ve akrep tabiatlıdır Batı insanı. Kimseyi sokamazsa kendini sokar. Uyuşturucu tecimiyle kendi yavrularını zehirleyen bir mesaidedir. Kurbağayla anlaşan akrebin yarı yolda onu sokması ve ikisinin de ölümüne sebep olması gibi bütün insanlığın bindiği dalı kendileri de o dalda oldukları halde kesiyorlar. Kin, nefret, gayz, haset, azgınlık, vahşet, sapkınlık gibi tüm öğretilerin yasakladığı ne varsa onu kuşanıyorlar. 10 yaş altındaki çocukları bile bilişim ortamında sanal manyaklar ve kana susamış sersemler haline getiriyorlar. Neticede bumerang kendilerine toslayacak. Ne var ki huy çıkmıyor. Etraflarına ateşten bir daire örmekten başka bir çaremiz yok.

Türk Dünyası patlamaya hazır bir tabancadır. Tersten gizli bir toplu tabanca.. Kabzası Yakutistan (Saka), mermi haznesi Türkistan ve namlusu Türkiye. Avrupa’nın alnına çevrili. Ve ağızda mermi..

AB, Türk korkusunun eseridir. Ve bizden korktukları için kurdukları birliğe girmeye çalışıyoruz, daha çok korkuyorlar. Korku onların bin yılı aşkın Ortaçağları boyunca tek bilinçaltları ve ortak duygularıdır. Her ne kadar Yalçın Küçük, korkuyu bir atom bombası olarak ilk Moğollar kullandı diyorsa da korkunun her türlü türevinden, integralinden muhtelif çap ve markada bomba imal edenler ise Batılılar. Adeta korku manyakları.. Gece yarısında cinlerden, perilerden bahsedip de korkan gençler gibi. Korktukça bahsediyorlar, bahsettikçe korkuyorlar.

Bizim yakın zamanlara kadar en büyük kötü adamımız Erol Taş’tı rahmetli. Ve büyük kötülüğü de sevenleri ayırmaktı. Hele birini sırtından vurması artık son raddedir.

Tabi, artık yeterince Avrupalılaştık. Artık bizim de kanlı, irinli, ifritli filmlerimiz çekilmeye başlanıyor. Mutasyon tamamlanmak üzere. Soruyoruz; bu nasıl bir beyin ve bilinçaltıdır ki yılandan Anakonda, köpek balığından Jaws, robottan Frankeştayn, konttan Drakula, köpekten kurtadam, insandan yamyam, oyuncak bebekten Katil Çaki vs. vs. çıkarabiliyor. Dev örümcekler, dev böcekler, uzaylı yaratıklar, maymunlar cehennemi, mumyaların laneti, kötü ruhlar, dirilen ölüler, vesaire.. Kalemler yazmaya, film şeritleri arşivlemeye, insancıklar seyretmeye yetiştiremez. Bu bilincin kuracağı medeniyetten ne olur? Saatli bomba..

Türk’ün iki temel karakteristiği vardır: Teşkilatçılık ve savaşçılık. İlkini 195 adet farklı devlet kurgusuyla örnekleyebiliriz, ikincisini örneklemeye bile gerek yok ki olsa ayrı bir kitap olur. Bu iki vasıf kendini meşru dairede ifade imkânı bulamazsa gayrimeşru ifade eder. Yani teşkilatçılık (örgütçülük) çete misilli modellere, savaşçılık da sokakta, statta ve sağda – solda ‘vur, kır, parçala; bu maçı kazan !’ repliklerine dönüşüverir. Akışını normal seyrine çekmek isteyenler millete hedef gösterenlerdir. Atatürk gibi, Osman Gazi gibi, Tuğrul Bey gibi, Kutluk gibi, Bumin Kağan gibi, Tanhu Mete gibi..

Amerika dediğiniz insanat bahçesi veya milletler kümesi 72,5 parçadan bir uyduruk milliyet çıkarıyor da 298 milyon kişi sinekler gibi etrafında dönüyor. Siz zaten bir olan, birleşik olan, kavileşmiş olan, bin yıldan öte birbirinde kaynamış olan et ile tırnağı sökeceksiniz; biz de Amerikan televizyonkolikleri olarak seyredeceğiz öyle mi?

Her Türk asker doğar. Sonradan çevre şartları onu vejetaryen yapar. Sanki kuvvet ve kudret suçmuş gibi.. Bakın görün, dünyayı şiddet yönetiyor. Hatta şiddetin şer üçgeni; ABD, İngiltere ve İsrail. Şiddete kontra atabileceğiniz gücünüz yoksa hiçsiniz. Demokrasiniz, insan haklarınız, diplomatik reveranslarınız çocuk oyuncağı. Eğleş, dur.

İki büyük vasfın yanında bir de büyük zaaf sahibiyiz. Kültürel kanmışlık. Evvela dil, sonra din, kılık – kıyafet, düşünce, yeme – içme, yaşayış, özenmek, imrenmek, yabancılara öykünmek, değerlerine uzanmak ve dolaylı olarak zıbarmak gibi bir tarihi alışkanlığımız da var. Çin’i altüst eden Türklerin, Çinlilerin içten yıkma oyunlarıyla birbirine düşmesi ve zamanla Çince konuşma, çubukla yeme, bol giyinme, uzletçi düşünme gibi Türk Milletinin genetik yapısını bozacak işlere girmesi, devamen Çinlileşmesi ve Türklükten çıkması gibi. Bir kısım Uygurlar ve bir kısım Göktürkler böyle eridiler. Avrupa’daki Hunlar, Avarlar, Sabarlar, Kumanlar neredeler? Bulgarlar, Macarlar bırakın bizden çıkmayı, bize nasıl bu kadar kanlı – canlı düşman olabildiler. Yoksa hepsi rol kuşanması mı? Bir kısım Farslaşan, Bizanslaşan, Fransızlaşan, İngilizleşen, Amerikanlaşan Türkleri de katarsak Birleşmiş Milletler’e DNA testi mi yaptırmamız gerekecek?

‘İnsanlığın son adası Osmanlı’ysa, (2) dünyanın huzur ve güven ihtiyacı için son şansı Türklerdir. Batı Medeniyeti aradan çekilmeli ve daha fazla cızırtı yapmamalıdır. Kader programında bu misyon Türklere havalelidir. O yüzden ve arslan olması suçundan hem ağ atılmış, hem kafasına vurulmuş, hem iğne yapılmış, hem kafeslenmiş, hem tırnakları sökülmüş, dişleri çekilmiş, hem ayağına prangalar bağlanmış, hem başına bekçi konulmuş, hem de yine korkuluyormuş. Zira arslan arslandır. Hatta bir arslandan daha tehlikelisi yaralı bir arslandır.

(1) Muhammed İKBAL (Tulu-ı İslam)

(2) Mustafa ARMAĞAN

Acilen Bir Bozkurt Lazım

0

Hani derler ya “Bize bizden başka dost yok” diye.
Yok be, bizden de dost olmayanlar var.
Bizi biz yapan değerlerin bütünü, yeryüzündeki kimliğimizi belirlemektedir.
Yıllardır bu bütün üzerinde haince planlar yapıldı, haince ihtilal denemeleri yapıldı, küçük menfaatlere büyük değerler satıldı.
Bunun son sürümü de Ergenekon soytarılığı oldu.
1940’lı yıllarda, “dine artık ihtiyaç olmayacak” diyen zihniyet adeta hortladı.
Öyle ki halkımızın oyları ile milletvekili olmuş muhalefetten bir vekil; Resulullah (sav) efendimize hakaretler yağdırıyor,
Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili; AKP’nin kapatılması ile ilgili “Davadan ne çıkarsa çıksın Türkiye’de kıyamet kopacak” diye felaket tellallığı yapıyor ki kapatılmadı ve felaket de olmadı.
Bir eski Başbakan; “İslam saldırgan bir din” diyor…
Örnekler saymakla bitmez.
Bu bizdenler için bize dosttur diyebilir miyiz?


Bir emekli paşa Ergenekon zanlısı olarak Kandıra F tipinde yatıyor, bir milletvekili teselli ziyaretine gidiyor ve bildik Atatürk ilkeleri manzumeleriyle mesaj kuryeliği yapıyor.
Böylesi bir karışık ortamda, Atatürk’ün istismarı suç değil midir?
Biz neden bizim değerlerimizin tümüne saygı duymayı öğrenemedik?
Bir kısmımız tarihimizi kabullenemiyor, bir kısmımız birtakım kültürümüzü kabullenemiyor, bir kısmımız dini değerlerimizi kabullenemiyor, bir kısmımız kahramanlarımızı kabullenemiyoruz…
Oysa ülkeler iyi veya kötü, tüm varlıklarıyla ülkedir.  
Şimdi bu güzelim Ülkenin temeline dinamit koymak isteyen dış güç mihrakların, iç işbirlikçileri bir bir ortaya çıkmaya başladı nihayet.
İnşallah sonuna kadar gidilir.


Çocukluğumuzdan beri okuduğumuz destanların birinde;
Asırlar öncesi düşman esaretinden kaçmayı başaran iki Göktürk aile, geldikleri yoldan başka yolu olmayan sarp bir yoldan geçerek, gözlerden uzak, ıssız bir alana kurdukları yerleşim yerinde 400 yıl yaşayıp çoğalıyorlar.
Zamanla bu bölgeye sığamaz olduklarından dolayı bir çıkış yolu arayışına giriyorlar.
Girdikleri yerden çıkmaları mümkün değildir.
Tek çare, çoğunluğu demir madeninden oluşan bir dağı, çok miktarda odun ve kömür yakarak eritip bir çıkış yolu açmaktır. Bir geçit açıyorlar ancak açtıkları bu geçitten çıkışları da mümkün olmuyor. Çünkü oldukça karmaşık bir alandır açılan geçit.  
Destan bu ya, çaresizlik yaşayan Göktürkler, bu labirentten bir Bozkurt’un yol göstermesi sonucu, adına Ergenekon denilen sıkışık bölgeden çıkarak geniş alanlara dağılıyorlar.
Ve bugün de Anadolu, Ergenekon misali bir çıkmazın içerisinde.
Bu çıkmazdan kurtulmamızı sağlayacak bir Bozkurt lazım.
Beklenen Bozkurt çıkar mı bilmem ancak, bu bataklıktan çıkmak, Ergenekon çıkışından daha kolay olacağını sanmıyorum.

Değişim Üzerine

0

 


Gazete aracılığıyla, Çukurova Üniversitesi öğretim üyelerinden biri, klima kullanımına karşı bizi uyarmış. Dışarıdaki sıcak ortamdan klimanın bulunduğu serin ortama geçildiğinde, ani ısı değişimine uyum sağlayamayan insan bedeni felç olabilirmiş. Mecbur kalınmadıkça evlerde ve otomobillerde klima kullanılmamalıymış.


Felç, insan bedenindeki herhangi bir uzvun veya mekanizmanın fiziksel iflasıdır. Depresyon da ruhsal iflastır. Her ikisi de bir yetersizlik halidir ve insandaki değişim yasasının ürünüdür. İnsandaki değişime yetmezlik gösteren her mekanizma bir yerde iflas eder.


Değişim nedir, değişim her zaman olumsuz sonuçlar mı verir? Değişim, bir durumdan diğer duruma geçmektir, onun her zaman olumsuz sonuçlar verdiğini söylemek; değişimin yasasını tanımamak, mantığını kavrayamamak, amacını bilmemektir. Değişim, evrenin varlığını devam ettirme yasasıdır. “Artık değişmeyecek hale geldiğin zaman, bitmiş sayılırsın.” der, Bruce Barton. Değişim, bu açıdan bakıldığında, canlılık belirtisidir. Değişim yoksa statiklik vardır. Statik olan ya kokar ya küflenir ya çürür. Bu da bir tür ölüm durumudur. Benjamin Disraeli de değişiklik için “Zevkin annesidir.” der. Lezzetin şahı kabul edilen baklavanın bile fazlaca veya sürekli yendiğinde bıkkınlık yaptığını biliriz. Soframızda farklı tatların olmasını isteriz. Yine göz ya da ruh zevkimizi tatmin için bulunduğumuz odada değişiklik yaparız. Değişiklikten kaçınamayacağımız kesin, o halde ondan kaçmayıp ona egemen olmalıyız. Değişiklikten, değişik olandan ve değişimden ancak “zayıf insanların tiksinti duyacağını” söyler Andre Gide. Claus Moller de “değişimin, gerekli hale gelmeden” yapılması gerektiğini söyler. Kendisini gerekli kılan bir değişimde kişi özne olmaktan çıkar çok kere nesne olur. Değişimi, zorunlu hale gelmeden siz gerçekleştirirseniz işin kumandanı olursunuz.


Waterman’a göre “Değişim, bir şeyleri riske atmaktır. Bu bizi güvensiz kılar. Değişmemek en büyük risktir; ancak nadiren böyle algılanır.” Değişimin elbette bedeli olacaktır. Bu bedel, gül ağacının, fazla gül açması için kesilen dallarından daha büyük değildir. Kesilmeyen dallar, yeni açacak güllere de engel olacaktır. Dostoyevski de “insanların en korktuğu şeyin, yeni bir adım atmak, yeni bir söz söylemek” olduğunu dillendirir. Bu korku, insanın tabiatının zayıflığıyla ilgili olmalı. Beden, ruh sağlığı, düşünce dinamikliği; değişimin anahtarıdır.


Bir değişiklikten korkumuz, her zaman zayıflıkla ilgili olmayabilir. Mükemmeliyetçi yapısı, kişide değişikliğe karşı tedirginliğe yol açabilir. Francis Bacon “Canlı varlıklardan doğan yavruların biçimi ilkin nasıl bozuksa, zamanın doğurduğu yenilikler de böyledir.” benzetmesiyle hiçbir değişimin başlangıçta mükemmel olamayacağını, mükemmelliğin zamanla elde edileceğini söyler.


Fizik dünyasındaki değişimin kendine özgü yasaları var. Bu yasalara karşı çıkmaz, uyum sağlarsak yorulmayız. Ancak konu insan olunca karşımıza aşılmaz dağlar çıkıyor. Voltaire, “Kendini değiştirmenin ne kadar güç olduğunu düşünürsen, başkalarını değiştirmede şansının ne kadar az olduğunu anlarsın.” diyerek bu zorluğa dikkat çekiyor. Bernard Shaw da, “Dünyada değişiklik yapmakla başarılı olan insanlar, değişikliğe kendilerinden başlayanlardır.” diyerek adres gösteriyor.


Değişim, hava kadar su kadar gerçek. Bundan kaçış yok. Evrende her şey değişiyor; değişmeyen tek şey, değişimin kendisi. Burada bize düşen, değişimin yasalarına uymak. Buna inkılap denir. Kaçınılmaz olan bu değişimde bize düşen ikinci görev, değişimi yönlendirmek. “Daima iyiye, güzele, doğruya…” parolamız olmalı.


Her zaman olduğu gibi bugün de önce kendini değiştirmeyi başarmış değişim mühendislerine acilen ihtiyaç var.

4 Yıllık Hesabı Aldık

0

 


28.07.2008 Günü Büyük Şehir Belediye Başkanı Sayın İbrahim Karaosmanoğlu’nun 4 yıllık icraatını bizzat kendisinden dinledik.


Gördük ki 4 yıla gerçekten inanılmaz projeler sığdırılmış.


Görülen o ki, biz rahat yataklarımızda mışıl mışıl iken, o hep bişeyler planlamış.


Sorumluluk duygusu, görev aşkı böyle bir şey olmalı.


4 yılda on bin porojenin gerçekleştirildiğini dile getirdi.


Gerçekten büyük bir rakam ve büyük bir olay, tebrikler.


Hele yapılması planlanan projeler; Taslağını gördüğümüz kadarıyla, moda tabirle devrim niteliğinde.


İnşallah o projeler de Kocaeli halkının kullanımına biran evvel açılır.


Tarih 29 Temmuz. Yani sayın başkanımızın açıklamalarından bir gün sonrası.
63 yaşında bir tanıdığımın konuşması;
Açıklamaları 41TV’den canlı takip etmiş.
Aynen şunları söylüyor;
“Projeler gerçekten büyüleyici. Ancak benim dikkatimi çeken projelerden ziyade, konuşmanın hiç bir yerinde başkanın BEN dememesi, yapılan çalışmalarda tüm çalışanlarının katkısını yüksek sesle seslendirmesiydi”.
Bütün projelere çaycının bile katkısını, üzerine basarak dile getirmek, herkesin hakkını teslim etmek; İşte olgunluk ve büyüklük budur.


Bu sözleri dinleyince 25 yıl eskiye gittim;
1982–83 öğretim yılıydı, yani çeyrek asır öncesi.
Çiçeği burnunda bir öğretmenim ve Kocaeli Endüstri Meslek Lisesi Elektronik Bölümünde göreve başladım.


Kısa süre içerisinde, okul içinden ve okul dışından belli bir çevre edindik.
Okulumuzdaki öğretmen camiasından edindiğimiz bir kaç kişinin yeri bir başkaydı.
Bunların başında da, Mehmet Karagöz ve İbrahim Karaosmanoğlu gelmekteydi.
Bu iki kişi, gerek beyefendilikleriyle, gerek mesleklerindeki başarılarıyla, gerek mesleklerine bağlılıklarıyla, gerek öğrencileriyle ve gerekse çevresindeki kişilerle olan diyaloglarıyla çok büyük değerlerdi.


Sayın İbrahim Karaosmanoğlu’nu o günkü haliyle bir düşündüm;


O vakitler 4 öğretmen arkadaş bir ev kiralamıştık.


Evimiz misafir ağırlamaya müsait idi.


Mehmet Karagöz, İbrahim Karaosmanoğlu ve beraberinde 2–3 öğretmen arkadaşımızla beraber zaman zaman bize uğrarlar ve koyu bir sohbete dalardık.


O ekibin geldiği gün günümüz dolu dolu geçerdi. Ve biz, o günü boşa geçirmediğimize inanırdık.


Sayın İbrahim Karaosmanoğlu’nun beyefendiliği, asaleti, kibirden son derece sıyrılmış olması, o günlerde biz genç öğretmenleri, tabiri caizse eziyordu.
Şimdi o günden bugüne ne değişti diye bakıyorum da, önemli bir makama gelmiş, herkes tarafından tanınan, meşhur biri olmuş Sayın Karaosmanoğlu.
Ama hala gösterişten uzak, hala kibirden eser yok, hala mütevazı, hala alçak gönüllü.
Ee bu durumda ne denir; “Sayın İbrahim Karaosmanoğlu, siz kendinizi aşmışsınız, siz hakikatlere vakıfsınız, siz Yüce Dinimizin yasakladığı gururdan, kibirden arınmışsınız.
Siz, “Çalışanı Allah muvaffak eder” düsturunu kendinize şiar edinmişsiniz.
Ve büyük bir tespit de yapmışsınız; “Çalışınca Oluyor”.
Bunu 4 yıllık icraatınızla ispatladığınıza inanıyorum.
Eminim Kocaeli kıymetinizi bilecektir.


Allah yar ve yardımcınız olsun sayın hocam.