31.6 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1354

Ramazan 2008

Oruç kelimesi Farsçadan Türkçeye geçmiş bir kelimedir. Orucun Arapça karşılığı savm veya siyam’dır.


Bunun islami ıstılahtaki karşılığı: “İkinci fecirden itibaren güneşin batışına kadar; yemekten, içmekten, her türlü cinsi arzulardan, orucu bozan diğer şeylerden Allah(cc)’ya kulluk niyeti ve ibadet kastı ile nefsi men etmeye, uzak durmaya” denir.


Oruç yalnız bedenle yapılan bir ibadettir. Her mükellef için farz-ı ayındır. Oruçta, sürekli kötülüğü emreden “Nefsi emmareyi” dizginlemek söz konusudur. “Peygamberimiz(SAV) bir kimse başka birinin yerine oruç tutamaz, namaz kılamaz.” buyurmuştur.


Sizin orucunuzla benim nefsim dizginlenemez, benim orucumla da sizin nefsiniz dizginlenemez. Herkesin nefsi kendi orucu ile dizginlenir.


Oruc Bedir savaşından kısa bir süre sonra farz kılınmıştır. Ramazan orucundan önce Peygamberimiz(SAV) aşure orucu ve her ay üç gün oruç tutardı.


Orucu farz kılan ayeti kerime şöyledir:


“Ey iman edenler oruç sizden önceki (ümmetlere) farz kılındığı gibi sizin üzerinize de farz kılındı. Umulurki korunursunuz.” ( Bakara 183 )


Peygamberimiz(SAV)’de bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor.


“Ramazan ayı gelince cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar bağlanır.”


Aylar içerisinde ramazan ayının özel bir yeri vardır. Günler içerisinde Cuma günü, geceler içerisinde Kadir gecesi, insanlar içerisinde Peygamberimiz(SAV)’in nasıl müstesna bir yeri varsa aylar içerisinde de ramazan ayının öyle müstesna bir yeri vardır.


Ramazan ayı ayların sultanı rahmet ve bereketin zirvede olduğu aydır. Ona bu özelliği kazandıran da Kuran’ın bu ayda inmeye başlamış olmasıdır. Oruç ibadeti de ramazan ayına mahsus bir ibadettir.


Oruç islamın beş şartından biridir. Bir insana oruç farz olması için;


Müslüman olacak


Akıllı olacak


Ergenlik çağına girmiş olacak


Peygamberimiz(SAV) orucun fazileti hakkında şöyle buyurmuştur;


“Kim inanarak ve sevabını Allah’tan umarak oruç tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.”


Bağışlanan günahlar içerisinde kul hakkı yoktur. Kul hakkı affedilmeyen büyük günahlar kapsamındadır.


Ramazan ayında teravih namazı kılmak sünnettir. Teravih namazı cemaatle kılınabileceği gibi yalnız başına da kılınabilir.


Teravih namazı ramazan ayına mahsus bir namazdır. Teravih namazı 20 rekât kılınabileceği gibi 8 rekâtta kılınabilir. Dört rekâtta bir selam verilmesi yaygındır. İki rekâtta bir selam vermek daha sevaptır.


Şu hadisle bu konuyu bitirelim;


“Kim yalan söylemeyi yalan ile iş yapmayı terk etmezse Allah’ın onun yemesini, içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur.”


Bir insan tutmuş olduğu orucun Allah(cc) katında makbul olup olmadığını anlaması için o günkü hal ve hareketlerini söz ve davranışlarını bir gözden geçirmesi gerekir. Eğer tuttuğu oruç onu haram ve günahlardan yalan, gıybet, dedikodu ve iftiradan, hile, hurda ve dalavereden alıkoymuyorsa o orucun sahibine hiçbir faydası olmaz. Allah katında da bir makbuliyeti yoktur.


Eğer tuttuğu oruç onu haram ve günahlardan alıkoyuyorsa oruç sayesinde nefsi emmaresi ona haram işletip günaha sokamıyorsa o kişinin orucu Allah katında makbul bir oruçtur.


Bir insan oruç tutmakla beraber yalanı, aldatmayı, gıybet ve iftirayı terk ettirmiyorsa bu oruç cennetin kapılarını sonuna kadar açıp cehennemin kapılarını kapamaz.


Ramazan ayında şeytanlar bağlanır ama şeytanlar sadece cinlerden müteşekkir değildir. İnsanlardan da şeytanlar vardır. Allahu Teâlâ NAS suresinin son ayeti kerimesinde bunu şöyle belirtiyor;


“Ellezi yuvesvisu fisudurinnas minel cinneti vennas.”


İnsanlara vesvese veren şeytan cinlerden olduğu gibi insanlardan da olur.


İki ayaklı şeytanlar maalesef ramazanda bağlanmaz. Onlar serbest dolaşım hakkına sahiptir. Her an her yerde aramızda cirit atıp dururlar.


Bu iki ayaklı şeytanlara karşı çok dikkatli ve uyanık olmalıyız. Onlara faydamız olmasa da onların zararından kendimizi korumaya çalışmalıyız.


Onların işlerini kolaylaştırıp onlarla beraber olursak tutmuş olduğumuz oruç sadece açlık ve susuzluk olarak yanımıza kalır. Ondan gereği gibi istifade edememiş oluruz.


Allahu Teala tüm insanları şeytanın her türlüsünün şerrinden muhafaza etsin. Ramazan ayını ülkemiz için, islam âlemi için ve tüm insanlık için hayırlara vesile kılsın. Ramazan ayı hürmetine ülkemizi her türlü semavi ve arazi afet ve belalardan korusun.Mazlum ve mahzun durumda bulunan insanlar için yapmış olduğumuz duaları kabul etsin.


AMİN.

Ne Oldu Bize?

Dünyada bizim kadar geçmişini karalamış bir millet yoktur. Bazı milletlerin geçmişinde kanun kaçakları,  fahişeler, isyancılar, soyguncular ve katiller yoğunluktayken onlar bile geçmişlerini bizim kadar karalamamışlardır.


Bize atalarımız utanılacak hiçbir miras bırakmadı. Her imparatorluk gibi bizde de bir takım çalkantılar oldu. Ne zamanki kendi adetlerimizi terk ederek yabancı adetlere heves ettik. İşte o zaman dirlik ve düzenimiz bozuldu.Tanzimat la birlikte bir çok kötülükleri de ithal ettik. Teknoloji kazanacağız derken edepsizlik kazandık. Yurt dışına gönderdiğimiz öğrencilerimizi denetlemedik. Kendi hallerine bıraktık. Onlar da ülkelerine döndüklerinde kendi insanları ile yabancılaştılar


Sizlere Yabancıların kaleminden Atalarımız Osmanlı hakkında bazı tespitleri aktarmak istiyorum. Bilenler hafızalarını tazelemiş, bilmeyenler öğrenmiş olur.


Sizi bundan üç yüz yıl öncesine götüreceğim…


Uzun yıllar Osmanlı Ülkesinde kalmış olan Fransız seyyah Motraye, seyahatnamesinde diyor ki: “Hırsızlara gelince ,bunlar İstanbul da son derece nadirdir. Ben Osmanlı ülkesinde takriben on dört sene kaldığım halde, bu müddet zarfında hiçbir hırsızın orada ceza gördüğünü işitmedim. Yol kesen haydutların cezası idamdır. Ben bu memlekette geçirdiğim müddet zarfında yalnız altı haydutluk hadisesi işittim. Onlarında hepsi Rum idi .Osmanlı da yankesiciliğin ne olduğu malum değildir. Onun için ceplerin el çabukluğundan korkusu yoktur.”


Motraye’den elli yıl kadar sonra Osmanlı Ülkesinde bulunan başka bir yabancı ise, aynı mevzuu hakkında intibalarını aktarır.


“Osmanlı da yol kesme vakaları, ev soygunculukları ve hatta dolandırıcılık ve yankesicilik vakaları adeta meçhul gibidir. Harp halinde olsun, sulh halinde olsun yollarda evler kadar emindir. Bilhassa ana yolları takip ederek bütün imparatorluk arazisini tam bir emniyet içinde baştan başa kat etmek her zaman mümkündür. İstanbul’da huzur ve emniyet içinde yaşamak ve kapılarını her zaman açık bırakmak kabildir.”


Değerli okurlarım.


Aradan çok zaman geçmedi. Yüzümüzü Avrupa’ya dönerken bir çok iyi taraflarımızla onların kötü taraflarını takas ettik. Onlardan Teknoloji beklerken medeniyetimizi kaybettik.
Onların abuk sabuk adetlerine, ahlak sınırlarını aşan eğlencesine, serbest yaşam tarzına imrendik. Kendi örf ve ananelerimizi terk ettik.


Yetiştirdiğimiz çocuklarımızı Avrupa ya hayran hale getirdik. Biz acizmişiz, onlar güçlü imiş gibi gençlerimizi ezdirdik. Çalışmaya değil, tembelliğe alıştırdık.
Zaman içinde Ülkenin başına lider olarak yeteneksiz, fakat güzel laf yapan, çenesi ile insanları etkileyen insanları getirdik. Yıllarca taş üstüne taş koymadıkları halde yine seçtik.
Bağımsızlık uğruna canını dişine takarak Ülkesini müdafaa eden ve bu uğurda canını tereddütsüz veren atalarımıza layık olamadık. Kahramanlarımıza ihanet ettik.
Bedeli canla ödenerek kazanılan vatan topraklarını abuk sabuk krediler alarak bağımlı hale getirdik. Bir zamanlar bir namemizle sus pus olan devletlerin şimdi dilencisi haline geldik. Efendi idik, Efendi sahibi olduk.


Ne oldu bize?


Muhtaç olduğumuz kudret asil kanımızda mevcut iken, kan mı değiştirdik?
Manevi değerlerimizle alay ettik. Din adına safsatalar edinerek asıl değerlerimizden uzaklaştık. Zaman zaman başkalarının dinle alakası olmayan usul ve adaplarını kendimize rehber edindik.


Şimdi çağdaşlık adına birbirimizle uğraşıyor, muhatabımızın açığını ortaya çıkarmak için adım adım izliyoruz. Avrup’ dan ithal, anahtar deliğinden farkı olmayan programlarla insanları gözetlemeyi meşru hale getiriyoruz.


Böyle mi Çağdaş medeniyet seviyesine çıkacağız?


Fakir-fukara ya hizmet derneği kuruyoruz. Güya onlar adına eğlence programları tertip ediyoruz. Neden?. Yardım sağlamak için birileri eğlensin diye mi?


İnsanlar eğlenmek için ödedikleri bedelle yardım mı yapmış olacaklar. Yoksa eğlendiklerinin bedelini mi ödemiş olacaklar. Bu nasıl yardım gecesi anlayışı.


Biz bir zamanlar top yekun Aslandık. Ne yazık ki bazılarımız yılanlara imrendi. Onlarla değiş tokuş yaptık.


Bakalım daha ne kadar onlarla birlikte sürünmeye devam edeceğiz?

Mono Sodyum Glutamat

MSG NEDİR?…


MSG adında bir yiyecek katkı maddesi var.


MONO SODYUM GLUTAMAT


Yiyeceklere katıldığında, o yiyeceğin tadının beyin tarafından güzel olarak algılanmasını sağlıyor.
Tatlı, tuzlu, acı fark etmiyor.


Hangi yiyeceğe katılırsa lezzetliymiş gibi geliyor. O yüzden gıda üreticilerinin bir çoğu MSG’yi karlı olduğu için kullanıyorlar.
MSG ZARARLI MI ?


Buna okuduktan sonra siz karar verin.
Bu madde Nörotoksin.


Sinir hücrelerine zarar veriyor. Merkezi sinir sistemi tahribatı ve buna bağlı olarak ALZHEİMER, PARKİNSON, HUNTİNGTON hastalıkları, SARA (Epilepsi)
Retinal dejenerasyon (Göz retina tabakası hasarı)


Yağ birikimi, doyma mekanizmasında bozukluk, obezite.


Büyüme hormonu baskılanması.


Pankreas hasarı, insülinde artış ve buna bağlı diyabet.


Böbrek ve karaciğerde ciddi hasarlar.


Bu madde hamilelerde plasenta bariyerini geçebiliyor, anne karnındaki bebek de aynı tahribatlara maruz kalıyor.


Özellikle çocuklarımızın hatta büyüklerin de çok severek yediği CİPS’lerde çok kullanılmakta.


Hazır köfte harçları, Et suyu tabletleri, Hazır çorbalar, DONDURMALAR, renkli yoğurtlar ve benzeri bir çok üründe var.


Şimdi diyeceksiniz ki, Madem bunca zararı var, neden kullanıyorlar?.
Küreselleşen dünyada, ticaret de küreselleşti. Küresel ticaret devleri insaf, merhamet gibi duygularla asla çalışmaz. Onların amacı çok kar etmek, çok daha büyümektir.


Bu mamuller, al benisi olan renklerde ve janjanlı ambalajlarda sunulur. Televizyon, gazete ve duvar reklamlarında onlara sıkça rastlarsınız. Sadece maddesel tadıyla değil, görsel yollar ile de beyinlerimize kazınır adeta. Basit bir hesap yaparsak, ucuz zannedilen bu ürünleri çok pahalıya tükettiğimizi görürüz.
Mesela Cips. Semt pazarlarında 3 kg. patatesi 1 ytl.ye alabilirsiniz. Oysa ki 50 gram CİPS 1 liradır. Yani 1 kg. Cipsi, 20 ytl.den tükettiğimizin farkında bile değiliz. Olumsuz etkileri de cabası. Ya bumamulleri üretenler !….


Kendi ürettiklerini asla yemezler, içmezler. Onların gıdaları organik ve doğaldır.


Son zamanlarda organik tarım yapan çok güçlü özel şirketler türedi,


burada itina ile yetiştirilen ürünleri semt pazarlarında göreniniz var mı?


Ben henüz rastlamadım.


Gelelim genel sağlık boyutuna;


Son 25 yıla dikkatle göz atacak olursak, çocuk yaşta diyaliz cihazına bağlı yaşamaya mahkûm edilenler, çok küçük yaşta şeker hastalığı ile tanışan çocuklar, obez çocuklar, asabi çocuklar, 9-10 yaşında buluğ çağına girenler, çeşitli nedenlerle engelli doğanlar ve bu sayının ülke nüfusunun % 12’sine çıkması ve benzerleri. Ve sizlerinde aklınıza gelebilen yeni hastalıklar. Hastalıkları üretenler, ilaçlarını da ihmal etmediler. Bu da madalyonun diğer karlı yüzüdür. Karbondioksitli meşrubatlardan, sakıncalı hazır gıdalara varana kadar bir çok yerde çeşitli uyarılar yazıldı, çizildi. Durumun ciddiyetini anlayabilenimiz var mı?


Bu sorunun cevabı, tüketim miktarıdır.


Şimdiki eğitim sistemimiz endüstri, tarım, genel kültür alanında yetersiz kaldığından, yeni nesiller tehlikenin farkında değildirler…

30 Ağustos Zaferi ve Şehitler

Mübarek Ramazanınızı tebrik eder, bu mübarek ayın iyi bir durum muhakemesi yapma fırsatı vermesini dilerim. İslâm âlemine ve Türk Milletine mensup olma şuurunun, Ramazan’da pekiştirilmesini dilerim. Ülkemize ve milli davalarımıza sahip çıkma azim ve kararlılığı ve bu yoldaki şerefli mücadele de bir ibadettir. Vatan sevgisinin imandan olduğu hadisinin hatırdan hiç çıkarılmamasını temenni ederim.  


30 Ağustos Zafer Bayramını kutladığımız gün Aydınlar Ocağı’nın sembol haline gelen İstanbul Edirnekapı Şehitliği’nde “Şehitlerimizi Anma” toplantısı vardı. Kendilerine çok şey borçlu olduğumuz aziz şehitlerimiz saygı ve rahmetle anıldılar. Tatilde kaybolmayıp bu insani, İslâmi ve vatandaşlık görevini yerine getirebilenlere ne mutlu… Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkarıcı, dış destekli iç ihanete karşı mücadele veren genç evlatlarımız işbirliği ve ihanetin önünde sıra dağlar gibi durarak şehitlik mertebesine yükselmektedirler. Kendini Türk Milletine mensup hisseden herkesin Fatihaları onlarladır.


Bu aziz varlıklar, bazı belediye başkanlarının, ırkçı ve bölücü çevrelerin, Devlete açıkça savaş açmalarına fırsat verilsin diye şehit olmadılar. Türk kimliği tartışılsın, milli gurur ve haysiyetimiz zedelensin, yabancılara bir türlü hayır denemesin diye toprağa düşmediler. Onlar dıştan kumandalı, tavizci ve teslimiyetçi politikalar sürsün diye ölmediler. İktisadi kaynaklarımız, kuruluşlarımız, yabancılara peşkeş çekilsin, dışarıdan yasa ve anayasa taslakları dayatılsın diye şehit olmadılar. Bu aziz varlıklar, devlet makamlarında, saraylarda ve maalesef Çankaya’da terör örgütü uzantılarının kabul edilmesi ve ağırlanması için ölmediler.


Bölücü-ırkçı terör konusunda düşünülmesi gereken en önemli husus; 2000’li yılların başındaki düşük yoğunluğun bugün hangi noktaya geldiğidir. Hayali AB üyeliği yolundaki uygulamalar, Türkiye’yi AB kalıbına uydurmaya çalışanlar,  terörle mücadeleyi ve kararlılığı zedelemektedir.


Aslında her 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamaları bizi iyi düşündürmelidir. 30 Ağustos’a yol açan şerefli mücadelenin milli bağımsızlık için yapılan milli bir mücadele olduğu kavranmalıdır. Türk Milletinin çeşitli ümitsizlikler içindeki milli iradesi; mandacı, teslimiyetçi fikirlerin yırtıp atılması olmuştur. Milli Mücadelenin Cumhuriyetle taçlanması yine milli iradenin gereğidir. Bugün milli bağımsızlığı ve egemenliği önemsemeyenler, karşılıklı bağımlılığı tartışanlar, Dünya şartlarının değiştiğini zanneden gafiller tarihten ders almalıdırlar. 86 yıl geçmesine rağmen, Türk Milletinin bir bütün olarak emperyalizme, dışarıya bağımlılığa karşı olan milli iradesi dimdik ayaktadır. Bazı yozlaştırmalara ve hassasiyet kaybına rağmen…  


Dün de işgal güçlerine dalkavukluklar yapılıyor ve onlardan şefaat bekleniyordu. Bazı sözde aydınlar ve ulema, Yunan birliklerinin zaferi için dua edilmesini savunuyor; İngilizlerin önünde durulmaması gerektiğini, onların bize medeniyet getireceğini alçakça beyan ediyorlardı. Bugün de dünden farklı değildir.


1071 Malazgirt’inde Alparslan’ın, 1453’de Fatih Sultan Mehmed’in, 1923’te Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bize kazandırdıklarına ve tarihi emanetlerine yeterince lâyık olamadığımız ortadadır.  Daha henüz içeride bile tartışılmayan kanun ve anayasa taslaklarının Meclis’ten geçmiş gibi dışarının huzuruna sunulması ayıbını taşıyoruz. Neredeyse yaptığımız her yeni uygulama, küresel güç ve sermayenin çıkarına gelişiyor. Ülke menfaatleri ve ülke güvenliği havada kalıyor. Tasfiye halindeki şirkete benziyoruz. Bilhassa son 5-6 senedir neleri tartışır hale geldik? Hangi taleplerden ve milli davalardan vazgeçer konuma sokulduk? Bunları bir düşünelim. Kişi hak ve hürriyetleriyle ülke güvenliğini birbirine rakip gördük. Güvenliği zedeleyerek hürriyetleri genişletmenin yanlış ve ayıbını fark edemedik. Adeta ağacı gövdesinden kestik ve çiçekleri deterjanlı suyla suladık. Bazı münferit olaylardan hareketle devlet ve ordu düşmanlığını marifet sandık. Engel olarak görülen Jandarma ve diğer bazı resmi kuruluşların maksatlı suçlanması, hatta hedef gösterilmesi, yargısız bazı infazlar, hukuk devletinde olmayacak uygulamalar, sözde mücadele ettiğimiz teröre hizmet etti. Biz ise; muhalefetin bile nasıl yapılması gerektiği konusunda şaşkınlık içine girdik. Yalpalayıp durduk. Çelişkiler sergiledik.

Ramazan Ayı Muhasebesi

0

Ramazan ayında nefsimizi, yaşantımızı ve değerlerimizi, değişmez ölçütler ışığında yeniden gözden geçirip, kendimize bir çekidüzen verme konusunda fırsat olarak değerlendirmek, belki de bu ayın ruhuna en uygun davranış şekli olur.


*       *       *       *       *       *
Nasıl yaşıyoruz?


Mübarek Ramazan ayına girdiğimiz bugünlerde, hem kendimizi ve hem de Müslüman olduğunu düşünerek sevdiğimiz, saydığımız, desteklediğimiz, kanaat önderi, lider bellediğimiz kişileri yeniden ve doğru değerlendirmemiz için, büyük velilerden Yahya Bin Muaz’ın (Ölüm: 872/ H.258 Nişâbur) aşağıdaki sözünü hatırlatmak istiyorum:


“Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri’nin evlerine,
Lükse hayranlığınız Kisrâ’nın tutumuna,
Servet peşinde koşmanız Karun’un anlayışına,
Saltanatınız Firavun saltanatına,


Nefsleriniz Ebu Cehil nefsine,
Gururunuz Ebrehe’nin gururuna,
Yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor.
Allah için söyleyin bana, Muhammedi’den olanlar nerede?


*       *       *       *       *       *
Müslümanlar kimden yardım diliyor?


Fatiha suresi Kur’an-ı Kerim’in özeti sayılır. Fâtiha Suresi, 5. ayette “Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz” cümlesini namaz kılan bir Müslüman her gün defalarca tekrarlamaktadır.


Ancak özellikle Ramazan ayında sayıları daha da çoğalan batıl inançlı, eşyadan veya bazı kişilerden medet uman, muhtemelen farkında olmadan, Allah’tan başkasından yardım dileyen insanlarımız hangi dinin mensubudur?


Hele hele “ABD ve AB olmazsa biz adam olmayız” anlayışındaki insanlarımıza (Türk milletine mensubiyet duygusunu ve milli değerlerimize inançsızlığını sorgulamayı bir yana bırakıp) soralım: Müslüman’ın yabancıdan medet umması İslam inancına uygun mudur?


Müslüman iradesini teslim eder mi?


Hazret-i Peygamber’in sağlığında O’nun verdiği kararlara karşı “Ey Allah’ın Resulü, bu kararınız vahiy sonucu mudur (yani Allah’ın sana bildirdiği bir hüküm müdür), yoksa beşer olarak sizin şahsi kanaatinizin sonucu mudur?” sorusunu soran ashabın şuur aydınlığı bugünün Müslüman’ında neden yoktur?


Eğer vahiyle ilgili değilse, peygamberin bir insan olarak verdiği bazı kararlarına karşılık kendi fikrinin farklı olduğunu ve bu fikrin uygulanmasının daha doğru olacağını açıkça ifade edebilen ilk Müslümanlar… Dört büyük halifeyi hesaba çeken ilk Müslümanlar ve onları izleyen nesil……


Halife (devlet başkanı) Hz. Ömer’e camide hesap soran sahabeyi hatırlayınız:


Halife Hz. Ömer hutbede konuşurken, sahabeden birinin ayağa kalkıp, “Ya Ömer, savaştan hepimize ganimet olarak düşen kumaştan benim sıska bedenime bir elbise çıkmazken, senin heybetli vücuduna yetecek kadar kumaşı nasıl alırsın, bu mu senin adaletin” diye hesap sormasını… Ve büyük halifenin “ Doğru söylersin kardeşim, üzerime giyeceğim bir tane bile elbisem kalmayınca, oğlum Abdullah kendi hakkı olan kumaşı bana verdi ve benim hakkımla birleştirip elbise diktirdim! Ve Cumaya öyle geldim” cevabını… Herkesin Ömer’in sinirleneceğini beklerken O’nun, ellerini açıp haksızlık karşısında susmayıp, muhalefet eden bir ümmeti olduğu için rabbine dua edişini…


Buna karşılık serbest iradeleri ile oy kullanamayan, seçimden bir gün önce iradelerini teslim ettikleri zattan gelen habere göre oy kullanan günümüzün Müslümanları. Bırakın milletimizi yönetecekleri seçmeyi, kendi eşini, arkadaşını seçmeyi de, çocuklarına isim vermeyi de aynı zata sormadan yapamayan bir teslimiyet…


Hazret-i Muhammed son peygamber olduğuna ve O’ndan sonra bir peygamber de gelmeyeceğine göre hiç kimse vahiy yoluyla bir karar veremeyecek demektir. O halde her kim olursa olsun kararları ve kanaatleri beşeridir. İnsani olan her karar veya kanaat tartışılabilir olmak durumundadır. Sünnet olan budur.


İradesini birilerinin iradesine teslim etmek,  Kur’an’daki ifadesiyle ‘Allah dışında hiçbir kişiye ve şeye teslim olmamak’ anlamına gelen İslam’a uygun bir davranış mıdır?


**** **


Bugünkü yazımızın son sözü:


 “İnandığı gibi yaşamayan, yaşadığı gibi inanmaya başlar.”


NOT: Ramazan ayınızı tebrik eder, mübarek ayın ülkemiz ve insanlık için huzur ve mutluluk vesilesi olmasını dilerim.

Kendi Bacağından Asılan Koyunun Kokusu

0

İkamet ettiğimiz sitede cinayet işlenmiş. Komşumuz İlknur Hanım’ın gece 22.00 civarında ettiği telefonla haberimiz oldu yedi gün önce işlenen cinayetten. Olay yerine koştum derhal. Derin koku ve tedirgin bir topluluk karşıladı beni. Herkes olayın korkusu, öfkesi ve merakı içindeydi. Kokudan rahatsız olmamak için ağzına maske takmış sivil polisler, “Kanın yerde kalmayacak!” diyen orta yaşlı, şişman bir adam, ağlamaya çalışan bir kadın dikkat çekiyordu. Kimliğinden, maktulun 38 yaşında, Diyarbakır doğumlu olduğu öğrenildi.


Oturduğu dayalı döşeli evi üç ay önce, çalıştığı şirket kiralamış. Kendisini pek tanıyan yok çevrede. Sitenin bekçisi, sık sık kavga seslerine şahit olduğunu söyledi polislere. Bekçinin, “Su testisi su yolunda kırılır ağabey.” demesi her şeyi anlatıyordu aslında. Cinayetten sonraki yedinci günün gecesinde ve medyadan öğrendiğimize göre ölen adam, evli ve bir çocuk sahibiymiş. Kocaeli’nde bir şantiyede mühendis olarak çalışıyormuş. Resmi nikâhlı eşinden başka, bir çocuk sahibi, genç bir kadınla yaşamaya başlamış. Ona evleneceklerini söylemiş ve birlikte olmuşlar, zamanla gönlü geçmiş kadından her nedense. Bunun üzerine kavgalar başlamış. Bir gece, kadın, yanına aldığı erkek kardeşiyle yedi yerinden bıçaklamış genç mühendisi. Mühendisin arabasını alarak kaçan iki kardeş, olayın tespitinden dört gün sonra Aydın’da yakalanmış.


Olay, genel medyada yer aldı, çevrede uzun süre konuşuldu. Kimisi “Her koyun kendi bacağından asılır.” kimisi “Beni sokmayan yılan bin yaşasın.” dedi. Bazıları “su testisinin su yolunda kırılacağını” söyleyerek alaylı duygularla bastırdı öfkesini, bazıları da ahlak yoksunu o kişilerin bir araya gelmesini “Sinek pekmezci dükkânını bilir.” diyerek özetledi. Birinin de, bu günahkâr insanların beraberliklerine gönderme yaparak, “Hacı hacıyı Mekke’de, derviş dervişi tekkede, sarhoş sarhoşu dakkada bulurmuş.” dediğini duydum.


Basit heveslerin esiri olan bu insanlara üzülene rastlamadım. Buruk bir acıma hissetti duyarlı yürekler. En iyimser sözler, “Ayıp ettiler, yazık ettiler!” şeklindeydi. En verimli çağındaydı mühendis. Memleket ondan hizmet bekliyordu. Yaptığı yanlışlığı hayatıyla ödedi. Şimdi o, arkada dul bir eş, yetim bir çocuk bıraktı. O, ölmedi belki, onun varlığına muhtaç geride kalanlar öldü. Kişi yalnız kendisi için yaşamaz. Ne oldu şimdi? Yetim çocuğun elinden kim tutacak, dul kadını kim teselli ve mutlu edecek? Bu yaranın merhemi yok. Haydi kadın evlendi, yetim çocuğun baba özlemini kim giderecek? Bir baba boşluğu hissedecek hep o. Metresi tarafından öldürülen bir babanın çocuğu olmak, ne kadar yaralayıcı değil mi? “Baban, niçin öldü?” diye soranlara verilecek cevap ne kadar incitici değil mi? Maktulun anne ve babasının taşıyacağı utancı burada hatırlatmak istemiyorum.


Kadın için ne denmeli? Hem metres hem katil yaftası ile cezaevinde bulunuyor şimdi. Evli bir erkeğin hayatına girmek ve onu katletmek. Bu, ne demek? Tam bir histerik hali. Hem bir çocuk sahibisin hem metressin. Paralı bir erkeği önce ayartıyorsun, sonra onun, eşinden ayrılmasını ve kendisiyle evlenmesini istiyorsun, “Olmaz!” cevabı alınca da onu öldürüyorsun. Onurlu, hayâlı, ahlaklı hiçbir kadın kendini bu duruma düşürmez, evladına “metres ve katil anne”nin çocuğu olma utancını yaşatmaz. Her çocuk gibi, övünç duyma ve özgüven hakkına sahip bu çocuk, yarınlarda annesinden nefret edecek, babasından iğrenecek. Bu haliyle, toplumda itilen bir tip olmanın ezikliğini hayatı boyunca hissedecek. Sebep; bir anlık heves, bir anlık öfke!


Kurtlanan cesedin kokusunun gitmesi için ev günlerce açık kaldı. Ev sahibi, evi tanımadığı birine kiraya vermenin pişmanlıkları içinde. Sitede, yeni gelenlere karşı ön yargı oluştu. Site, başkalarının gözünde cüzamlı, gelecek yabancılar potansiyel zâni ve cani. Site sakinlerinde hem infial hem çaresizlik… Güven duygusunda alabildiğine deformasyon… Tablo, her durumda negatif…


Biz, bu duruma gelmemeliydik. Eşyayı, zamanı, mekânı tabiatının dışında kullandığımızdan, suyu akarından çıkardığımızdan, insanı doğasından uzaklaştırdığımızdan beri bu belalar başımızdan eksik olmuyor. Kendimizi ve bizi kuşatan her şeyi yeniden okursak, tanımlarsak, buna uygun bir yaşam kurarsak, inancım odur ki, insanlık normalleşme sürecine girecektir.


Gücüm yoksa bile umudum hiç sönmedi, sönmeyecek!

Ülke Güvenliği ve Özgürlük

0

2008 Pekin Olimpiyatları geride kaldı. Çin, hem sportif alanda, hem tanıtımda ve propagandada, hem de iktisadi bakımdan bu işten oldukça kârlı çıktı. Olimpiyatlar zaman zaman istismar edilmiştir. Soğuk Savaş dönemlerinden günümüze siyasi tesirler (meselâ 1980 Moskova Olimpiyatları), misyonerlik faaliyetleri (Barcelona Olimpiyatları) ön plâna çıkmıştır. Ancak, bu defa Çin pazarını ele geçirmek için uğraşan küresel sermaye kendini iyice hissettirdi. Küresel sermayeye yeni alan ve pazarlar açmak, önü açılmış milli devletlere karşı küreselleştirilmeyi pekiştirme, onları bastırma, bu Olimpiyatların dikkat çeken bir özelliğiydi.


Olimpiyatlara katılmak tabii ki önemlidir. Ancak, başarısız değil; başarılı olmak da gerekir. Türkiye’de basın ve yayın kuruluşları, demokrasinin gerektirdiği hürriyete sahip olmadıklarından bizim için hüsran olan sonuçları tartışmadılar bile. En fazla dalda ve sporcuyla katıldığımız bu Olimpiyatlarda toplam 8 madalya ile 37. olabildik. Çoğu yayın kuruluşu Türkiye’nin önüne geçmiş ülkeleri fark ettirmemeye çalıştı. Nedense ilk ona girenlerin dışındakileri öğrenemedik. Özelleştirmeler ve devletin elini ayağını spordan çekmesi, faydalı veya zararlı bazı destekçilere (sponsor) alan açılması ve federasyonların özerkleştirilmesi alınan sonuçlar karşısında tartışılmalıdır. Sporda izlenen politika Anayasamızın 59. Maddesine ters düşmektedir. Ancak, dışarıdan liberal ve sözde yeni bir Anayasa dayatıldığına göre; bu da önemli sayılmayabilir.


Spor kafilemizde dikkat ve ilgi dağılması (konsantrasyon bozukluğu) oldukça yüksek seviyedeydi. Halter ve bazı branşlarda “sıfır çekmeler” sıkça görüldü. Milli duygu ve hassasiyetin, mensubiyet şuurunun yıpratıldığı, milli kimliğini tartışan ve mutabakatsızlıkların kol gezdiği bir ülke spor dahil birçok alanda istenen sonucu alamaz. Çin rüyasında yeni ve çok farklı bir Dünyayı müşahade etmeye çalışan sporcularımız, rüya ve hayal âlemi ortamında sportif yarışmalara adeta yabancılaştılar; dikkatler dağıldı. Birçok sakat sporcunun Olimpiyata neden götürüldüğünü de anlayamadık. Madalyalarımızın çoğunu da son yıllarda vatandaş yaptığımız sporcular aldı.


Olimpiyatlar ve Avrupa Futbol Şampiyonası asıl yönelmemiz ve düşünmemiz gereken noktalardan bizi ayırmamalıdır. Türkiye’nin; milliyetçiliği önemsemeyen, milli menfaatlere sarılmayı, milli davaları kucaklamayı, küreselleşmeye ters gören zihniyet tarafından yönetildiği artık bir gerçektir. Geçenlerde bir haber dikkatlerden kaçmış olabilir. Buna göre; Almanya yabancı yatırımcıları sınırlamak için bazı düzenlemelere gidiyordu. Aynı işi Rusya Devlet eski başkanı Putin de başkanlık görevini bırakmadan önce yapmıştı. Putin, önemli bir karar alarak yabancıların Rusya’nın enerji, doğalgaz, iletişim gibi stratejik sektörlerine yatırım ve hatta araştırma yapmalarını engellemişti. Almanya da ülke güvenliği açısından önem taşıyan sektörlerdeki yabancı payını %25 ile sınırlamaya kararlıdır.


Ülke güvenliğini özgürlüklerin genişlemesine feda eden Türkiye’de ise; bunların tersi yapılıyor. Rusya ve Almanya sınır koyarken; biz sınırları kaldırmayı demokratikleşme ve çağdaşlaşma zannediyoruz. 1995 tarihli yasada yer alan “Özelleştirmelerde sadece Türk vatandaşları hak sahibi olur” ibaresini 2004 yılında değiştirdik. Limanların özelleştirilmesinde yabancı yatırımcı payının üst sınırı olan %49 da değiştirildi.  


Petrol zengini ülkelere ait trilyon dolarlık bağımsız fonların gittiği ülkelerde güvenlik bakımından sorun oluşturması, kara para aklaması karşısında tedbirler alınması OECD tarafından kabul edilmesine rağmen; cari açığı sıcak parayla karşılama gibi yanlış bir yol seçen Türkiye’de olmaması gerekenler oluyor. İktidar günü kurtarmakla uğraşıyor. Düşük kur, sıcak para, yüksek faiz ihracatı ve ülke ekonomisini perişan ediyor. Tüketim ve kredi kartı her şeyin önüne geçiyor. Sosyal sorunlar doğuyor. Yolsuzluklar hayat tarzı oluyor. Kimi vatanı için şehit olup genç yaşında vatan toprağına gömülüyor. Kimi ise; topraktan türlü oyunlarla ve desteklerle gökdelen gibi yükseliyor.       

Cer Hocası ve İncir Ağacı

0

Özellikle köy camilerinde eskiden kadrolu imam pek bulunamadığı için, “cer hocası” denilen bazı kişiler bu görevi yaparmış. Cer hocaları yaptıkları görev karşılığı maaş alamadıkları için köylülerin verdiği para veya erzakla geçimlerini sürdürürlermiş.


1960 lı yıllarda yaşanmış bir olayı aktarmak istiyorum. Gençlik yıllarında aldığı geleneksel eğitimle hocalık yapabilecek bilgilere sahip Ali Efendi, bırakın hocalık yapmayı zamanla yoldan çıkmış, kumar oynamak gibi bazı kötü alışkanlıklar edinmiş.


Zaman zaman kumarda kaybedince parasız kalan Ali Efendi para kazanabilmek için uzak köylere gider, cer hocalığı yaparmış. Bu alanda çok yetenekli olduğu için köylülerin cömert yardımlarına muhatap olurmuş.


Bir gün yine bu maksatla gittiği köy camiinde hutbeye çıktığı zaman bir de ne görsün? Cemaatin içinde onun nasıl bir hayat yaşadığını, kumar alışkanlığını ve yaşantısını bilen tanıdığı bir adam var. Ali Efendi’nin foyasının ortaya çıkması kesindir.


Ali Efendi hemen konuşmasına başlar: “Ey cemaat, siz incir ağacını bilir misiniz?” Cemaat başını sallayarak onaylar. “Bu incir ağacının bilirsiniz ki hiçbir yerinin hatta gölgesinin bile herhangi faydası yoktur. Çünkü reçine akıttığı için altında oturamazsınız.”


“İncir ağacının yaprağını düşünün. İncir yaprağını da ne yemek ne de başka bir maksatla kullanamazsınız. İncir ağacının dalları ve gövdesi de bir işe yaramaz. Bunlardan ne kereste olur, ne de yakacak odun.”


“Fakat kendisi hiçbir işe yaramayan bu ağaçtan öyle nefis, öyle leziz bir meyve çıkar ki, yemeye doyum olmaz. Bu meyve o kadar değerlidir ki, Kur’an-ı Kerim’de ismi zikredilmektedir.”


“Ey cemaat işte ben o incir ağacıyım.”


“Benim kendi özel hayatıma bakmayın, benim ilmime değer verin” mesajını veren bu veciz konuşmadan sonra, köylüler Ali Efendi’ye yine cömert yardımlarını yapmış. İlçeye cebi olarak dönen Ali Efendi, kendisini karşılayan kumar arkadaşlarıyla hemen masaya oturmuş ve bütün paraları kaybetmiş.


Çocukluğumda ilçemde yaşanmış bu hikâyeyi hatırlamama sebep, iktidar partisinde aktif siyasetin içinde yer alan bir dostumun söyledikleri:


“Türk insanı seçimlerde büyük bir heyecanla oy veriyor, seçimlere katılma oranı genelde yüksek oluyor. Ancak seçtiklerimizi denetleme gibi bir alışkanlığımız yok. Oysa ister hükümet, ister belediye yönetimleri bizim günlük hayatımızı ve geleceğimizi ilgilendiren o kadar önemli ve kritik kararlar alıyorlar, bizim paramızı, bizim kaynaklarımızı harcıyorlar, çoğu zaman yapılan olumsuzlukların farkına bile varmıyoruz.”


Toplum menfaatini en üst düzeyde koruması için görev verdiklerimizden bazıları, bulundukları makamların imkânlarını kendilerinin ve yakın çevrelerinin güç ve zenginlik kazanması için kullanıyorlar.


Hatta “kendi şahsi menfaatlerini yabancıların menfaatleri ile birleştirenler” bile olabiliyor.


Daha da esef verici olanı, emanete hıyanet içinde olanlardan bazılarının ağzı iyi laf yapıyor, bizim hassas noktalarımızı çok iyi kullanıyor. Bizleri tekrar tekrar kandırabiliyor.


Yoldan çıkmış Ali Efendiler günümüzde de yaşamaya devam ediyor.


Vatandaş olarak bize düşen, kamu imkânlarını emanet ettiğimiz insanları denetlemek, yoldan çıkmış Ali Efendilere itibar etmemek.

Günümüzde Din ve Siyaset İlişkisi

0

Din ile siyasetin ilişkisi tarih boyunca karmaşık bir yapı olagelmiştir. Özellikle son iki-üç yüzyıl din ve siyasetin konumunun ve birbiri ile olan bağının nasıl olması gerektiği tartışmalarının yoğun biçimde yaşandığı ve günümüze de büyük oranda etkisi olan bir dönemi ifade etmektedir.


Günümüzde din ve siyasetin ilişkisini tartışırken tartışmanın ağırlıklı olarak dinin siyasete etkisi doğrultusunda yapıldığını ve tartışmaların dinin siyasete müdahale etmemesi gerekliliği üzerinde yoğunlaştığını görüyoruz.


Ancak özellikle ülkemizi göz önüne aldığımızda bugün din siyaset ilişkisinde gözden kaçırılan bir nokta olduğunu düşünüyorum: Siyaset dine ve dini anlayışa daha fazla ve tehlikeli biçimde tesir etmektedir.


Nasıl mı?


Gelin beraber düşünelim:


Türkiye’de son birkaç yıldır tartışılan “ılımlı İslam” sözcüğü aslında siyasetin dinden beklentisini ifade etmiyor mu? Buna göre kapitalizmin Hıristiyanlıktan aldığı cevabın yani Protestanlığın benzeri bir cevap İslam’dan da beklenmiyor mu?


Yine din temelli olarak ortaya çıkan şiddetin altında yatan gerçek neden siyasi hesap ve dinin bunlara göre yorumlanması değil midir? Mesela daha yaklaşık bir ay önce ABD konsolosluğuna yapılan saldırıda saldırganların dini yaklaşım ve temellendirmeleri siyasi bir yaklaşımı ifade etmiyor mu?


Aynı şekilde Türkiye’ye baktığımızda dinen açıkça yanlış uygulamalar yapan bazı siyasilerin “kendi siyasi görüşlerinden” olduğu gerekçesiyle bazı dindar muhafazakarlar tarafından eleştirilmekten dahi uzak tutulmaları siyasi bir tutum değil midir? Benzer yanlışlar başka siyasi görüşteki insanlar tarafından yapıldığında yapanların şiddetli eleştiri ve muhalefete maruz kalmaları dine siyaseten bakmanın göstergesi değil midir?


Bahsettiğimiz örnekler çoğaltılabilir.


Şüphesiz dine uygun hareket etmiş olmak veya olmamak siyasi tutum ve tavra göre değil dinin prensiplerinden yola çıkarak anlaşılabilir. Ancak örneklerde de görüldüğü üzere dinen neyin doğru neyin yanlış olduğu günümüzde siyasi akımların yönlendirmelerinden ciddi oranda etkilenmektedir.


Bunun en tehlikeli neticesi ise siyaset üzerinden insanların iman ve inançlarının tartılmaya ve Müslümanlıklarının sorgulanmaya başlanmasıdır ki bu yaklaşım toplum olarak bizi birbirimize bağlayan değerlerin birleştiriciliğini kaybetmesine yol açmaktadır. Bunun tabii sonucu ise aynı kültür içinde dahi sosyal parçalanmaların ve çatışmaların daha derin yaşanmasıdır.


Nitekim dini temel alan çatışmalar hem daha sert hem de daha kalıcı olmaktadır ki tarih bunun örnekleriyle doludur. Zira “sonsuz hayatı kazanma” ümidi, insanların akla hayale gelmeyecek şeyleri yapabilmeleri için önemli bir motivasyon unsurudur ve bu motivasyon yanlışa yönlendirildiğinde ne dine ne de insanlığa sığan fiillerin ortaya çıkması kaçınılmazdır.


Dolayısıyla siyasilerin ve ilim adamlarının meseleyi basmakalıp söylemlerle ele almaktan uzak durmak suretiyle konuya sağduyu ile yaklaşıp problemleri işbirliği içinde değerlendirmeleri ve çözüme yönelik projeler geliştirmeleri zorunluluk haline gelmiştir. Kendini tekrar etmekten öteye gidemeyen tartışmaların meseleye çözüm getirmek şöyle dursun, ayrışma ve çatışmayı tetiklediği ve çözüm için gerekli işbirliği zeminini ortadan kaldırdığını senelerdir yeterince tecrübe etmiş bulunuyoruz!


Dünyada da din – siyaset ilişkisi dahilinde benzer sıkıntıların yaşanması ise bahsettiğimiz etkinin hızla yayılması anlamına geldiği için geç kalınması halinde yanlış yönlendirmelerin kurbanı bu kez toplumun geneli olacaktır.


Bu yüzden meselenin kaynağı değil çözümü olması gerekenlere soruyorum: Bu bedele değer mi?

Değişim Mühendisliği

0

Çağımızda her şey o kadar hızlı yaşanıyor ki, bu hızlı akışa ayak uydurabilmek için sürekli bir değişim içinde olmak gerekiyor. Değişim Mühendisliği kavramı, 1993 yılında Michael Hammer ve James Champy tarafından, Türkçe’ye 1994’de “Değişim Mühendisliği, İş İdaresinde Devrim İçin Bir Manifesto” adıyla çevrilen “Reengineering The Corporation” isimli kitaplarında ortaya atılmıştır.


Değişim Mühendisliği kısaca tanım olarak maliyet, kalite, hizmet ve hız gibi çağımızın en önemli performans ölçülerinde çarpıcı gelişmeler yapmak amacıyla iş süreçlerinin temelden yeniden düşünülmesi ve radikal bir şekilde yeniden tasarlanmasıdır.


Değişim Mühendisliğinde anahtar sözcüğümüz: Yaptığımız işleri neden yapıyoruz? Ve neden bu şekilde yapıyoruz?


Değişim Mühendisliğinde önce şirketin ne yapması gerektiği belirlenir, sonra da bunu nasıl yapması gerektiği. Değişim Mühendisliğinde emin olunan hiç bir şey yoktur. Var olanlar göz ardı edilir ve ne olması gerektiği araştırılır.


İkinci önemli anahtar sözcük radikaldir. Mevcut olanla oyalanıp yapay değişiklikler yapmak değil, eskiyi tamamen fırlatıp atmak demektir. Değişim Mühendisliği işin yeniden icat edilmesi demektir; İşin geliştirilmesi, iyileştirilmesi ya da değiştirilmesi değil.


Üçüncü anahtar sözcük çarpıcıdır. Değişim Mühendisliği performansta önemli sıçramalar gerçekleştirmek demektir. Eğer bir şirket olması gerekenden % 10 geriyse, değişim mühendisliğine ihtiyaç yoktur. Değişim Mühendisliği ancak, büyük bir patlamaya gereksinim duyulduğunda uygulanmalıdır.


Dördüncü anahtar sözcük süreç odaklı olmaktır. Süreçlerin temelden yeniden inşasını gerektirir.


3 tür şirketin değişim mühendisliğine başvurduğu görülmektedir.
a) Başı ciddi boyutlarda belada olan şirketler.
b) Başı henüz derde girmemiş ama yöneticileri, yaklaşan belayı fark edecek kadar ileri görüşlü olan şirketler.
c) Doruk noktasında olan şirketler. ( Bu şirketlerin sorunları yoktur. Rakiplerine karşı üstünlüklerini arttırmak için uygularlar.)


Bazen bu üç tür şirket arasındaki ayırımı şöyle açıklanabilir: Birinci kategorideki şirketler çaresiz durumdadır; duvara çarpmış ve yaralanıp yere düşmüşlerdir.


İkinci kategoridekiler yüksek hızla yol almaktadırlar; ama farları hızla onlara yaklaşan bir şeyi aydınlatır. Bu bir duvar mıdır acaba?


Üçüncü kategoridekiler ise güneşli bir günde arabayla gezintiye çıkmışlardır; görünürde hiçbir engel yoktur ve şöyle düşünürler: “ Durup diğerlerinin çarpacağı bir duvar yapmak için ne kadar uygun bir zaman!”


Değişim  Mühendisliği  Aktörleri


Lider: Değişim Mühendisliği çalışmasını onaylayan ve motive eden üst düzey yöneticidir.


Süreç sahibi: Belirli bir sürecin ve sürece uygulanan değişim mühendisliği çalışmasının sorumluluğunu taşıyan yöneticidir.


Değişim Mühendisliği Ekibi: Belirli bir sürece değişim mühendisliğinin uygulanmasıyla görevlendirilen, bu sürece teşhis koyan, yeniden tasarlanmasını ve uygulanmasını yöneten bireyler grubudur.


Değişim Mühendisliği ekibi 5 – 10 kişi arasında, içeridekiler ve dışarıdakiler olmak üzere küçük gruplardan oluşur.  İçeridekiler, sürecin içerisinde bir süre yer almıştır. Ama çok uzun süre değil. Paradigmaları oluşmaması için istekli, bir süre o bölümde çalışmış, süreci bilen, gelecek vadeden, sözüne güvenilir lider nitelikli kişiler içeridekileri oluşturur. Dışarıdakiler ise, sürecin dışındandır. Hiç değişim mühendisliği uygulamamış şirketlerde şirket dışından da olabilir. Yaratıcı, hızlı düşünebilen, iletişimi güçlü, iyi dinleyici olan süreç odaklı genellikle mühendis kökenli kişiler tercih edilir. İçeridekiler ve dışarıdakilerin bir süreçte (5 – 10 kişi arasında) sayılarının oranları genellikle içeridekiler 3 ya da 2 ise, dışarıdakiler 1 dir.


Bu nedenle dışarıdakiler genellikle pek anlaşamaz. Ama hiç çekişme ya da çelişki çıkmıyorsa üretici olunamadığını gösterir. Aralarından birisini lider seçerler ya da genellikle süreç sahibi atar. Bu kişi uzlaştırıcı, toplantıları ayarlayan, gündemi belirleyen onlardan farkı olmayan birisidir.


İçeridekiler peki bu işe ne kadar zaman ayıracak? % 75 zamanından az olmamalıdır ki kendisini verebilsin. Asıl istenen % 100 zamanını değişim mühendisliğine verebilmesidir. Yani içeridekiler organizasyona girdiği zaman, mevcut yaptığı işi bırakır. İş bitince de yeni süreçte(yaptıkları, ortaya çıkardıkları) görev alır.


İdare Komitesi: Üst düzey yöneticilerden oluşan, şirketin genel değişim mühendisliği stratejisini geliştiren ve stratejinin ilerlemesini izleyen ilke üretme mekanizmasıdır. Projenin kapsamını aşan konularda ya da kaynak tahsisinde ekibin kendi başlarına çözemeyecekleri sorunlarda devreye girer.


Değişim Mühendisliği Çarı: Şirket içinde değişim mühendisliği teknikleri ile araçlarını geliştirmekten ve şirketin ayrı değişim mühendisliği projelerinin birbirlerini güçlendirmelerini sağlamaktan sorumlu bireydir. Lidere rapor verir. Süreç sahibi ile ekibi destekler ayrıca faaliyetlerini koordine eder. Lider üst yönetici olduğu için fazla vakit ayıramaz. Bilgileri Çar’dan alır. Çar tüm şirketteki değişim mühendisliği faaliyetlerinden sorumludur. Yani ekip oluşturulacaksa yardımcı olabilir( içeridekiler ve dışarıdakiler )


İdeal bir ortamda bu roller arasındaki ilişki şöyledir: Lider, süreç sahibini atar; Süreç sahibi, çarın desteği ve idare komitesinin nezaretiyle değişim mühendisliğini uygulayacak bir değişim mühendisliği ekibi oluşturur.


Liderin işi değişim mühendisliğinin büyük çapta uygulanmasıyla, süreç sahibinin işi değişim mühendisliğinin de küçük çapta, yani her bir süreç seviyesinde uygulanmasını sağlamaktır.


Değişim Mühendisliğinin uygulanması esnasında elbette değişime karşı direnişle karşılaşılacaktır.  Özellikle; İşi kaybetme, Yeni İşi Yapamama, Mevcut Çalışma Grubunu Kaybetme, Otorite Kaybı, Belirsiz Gelecek gibi korkuları çalışanların olacaktır. Karşılaşılabilecek direnişe karşı; Bilgileri Paylaşmak, Samimiyet, Tepe Yönetiminin Desteği, Belirlenmiş Kurallara Uymak çok önemlidir. 


Buraya kadar Değişim Mühendisliği nedir? Neden Uygulanmalıdır? Nasıl ve Kimler tarafından uygulanır? Kısaca aktarmaya çalıştım. Umarım başarılı olmuşumdur.


Gelecekte var olabilmek değişimi doğru yakalamak ve eğilimleri, rakiplerden daha önce ve daha iyi anlamayı gerektirir.


Saygılarımla.