31.6 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1353

Teröre Bir Bakış–2

0

Doğulu olmak…
Teröre bir bakış yazımızın ilkinde genel bir anlatımla terörü ele almıştık. Yazının bu devam kısmında ise terörün doğduğu ve en çok uygulandığı topraklardaki yaşamı, insanları ele almaya çalışacağım. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, bu yazıda yazdıklarım sadece bir bakış açısı, bir yorumdur. Amacım; Doğu’daki yaşamın tarihine inmek, insanların yaşam biçimlerinin oluşma şartlarını incelemek ve terörün bu yaşam şartları ve biçiminden nasıl faydalandığını bir nebze ortaya koyabilmektir.   


Doğulu musunuz? O zaman töre denilen mutlak itaat kanununa tabisiniz. Töre ile kastım; gelenekler ve kültürler değil, insanların yaşamını kontrol eden ve yönlendiren yazılmamış kanunlardır. Bu katı kanunlar, uygulayanları ve uygulananları aynı derecede kontrol eder… Her sohbetinizde bir parça onların yaşamını hissedersiniz. Oradaki yaşam şartlarından bahsederlerken bir tutam ezilirsiniz sizde. Elinizde değildir…


10–15 yıl öncesine kadar…
Sabah olmuştur… Çekilmez boyutlarda çileli bir yaşamın bir gününe daha başlamak üzeresinizdir. Ama önce kahvaltı edeceksiniz. Elinizi yüzünüzü yıkamanız gerek. Boş yere su akan musluklar aramayın. Birkaç yüz metre ilerideki, köyün ortasında bulunan çeşmeye gitmelisiniz. Hazır gitmişken şu otuz litrelik bidonu da doldurmak fena olmaz hani… Ama bir tuhaflık vardır. Her güne böyle çile ile başladığınız halde yüzünüzde bir tebessüm vardır. Asırlardır böyle yaşamışsınızdır ve yaşadığınızın bir çile olduğunun farkında bile değilsinizdir… Hatta orada dünyaya gelmek için bile nice çilelere göğüs germek zorunda kalırsınız. Öncelikle aylarca birkaç metrelik karlar altında kalan kapalı yollarda, annenizin karnında, fedakâr insanların yorgunluktan ölürcesine çektiği bir kızak üzerinde yol almak zorundasınız. Ebeye ulaşabilmek ya da onun size ulaşması bir şanstan öte, çok büyük bir lütuftur sizin için. Bir aksilik durumunda sizin ve annenizin yaşamını kurtarabilecek hiçbir tıbbi imkân da yoktur. İşte doğarken bile böyle bir zulümle merhaba dersiniz dünyaya… Daha doğmak üzere olan körpecik bir bebekken, yaşamın en sert yüzüyle karşılarsınız…


Sonra büyümeye başlarsınız. Aklınıza gelebilecek birçok imkândan yoksunsunuzdur… İlk öğrendiğiniz şey; size ait olmayan tarlalarda fedakârca çalışmaktır. Tıpkı diğer köylüler gibi… Ahırdan bozma bir okulunuz varsa şanslısınızdır… Eğer teröristler tarafından katledilmemişse, bir de öğretmeniniz varsa bunu bir yaşam mucizesi sanırsınız… Çünkü devlet diye bir şey duymuşsanız, öğretmeniniz devletin elinizi tutan en yakın elidir… Ömrünüz boyunca bir doktor görebilmişseniz, kendinizi o kadar çok özel hissedersiniz ki… Devletten o kadar yoksun ve uzak bırakılmışsınızdır ki, çoğu zaman devletin ne olduğunu bilmezsiniz bile… Ve bilmediğiniz, tanımadığınız her şeyden korktuğunuz gibi, devletten de korkarsınız… Asıl acı olan devlet de sizi bilmemektedir…


Büyürsünüz, yaşamınız sizin değildir. Sevdiğinizle evlenemezsiniz… Özgürce konuşamaz, düşünemezsiniz… Birey olamazsınız… Töre denilen ve yaşamınızı doğumdan ölüme kadar yöneten bir kanunla yaşamak zorundasınızdır… Bu mutlak itaat kanununu yönetenlerin ağalar ve uygulayanların aşiret sistemi olduğunu bilmektesinizdir. Kaybedeceğiniz, canınızdan başka sahip olduğunuz bir şeyiniz de yoktur… Bu sistemde yaşayabilmek için tek şansınız vardır. O da kalabalık olmak… Ne kadar kalabalık bir aileyseniz bu şartlarda yaşama karşı savaşmak o kadar kolaylaşmaktadır. Gerçi çok sonradan, sizin yaşamınızdan bihaber olan entelektüellerin, sizi doğum kontrolünü bilmeyen cahil insanlar olarak tartışmaları ne acıdır… Acı olan entelektüellerin düştüğü durumdur. Siz sadece hayatta kalmaya çalışıyordunuz oysa… Rahmetli Kemal Sunal’ın, bizlerin komedi sandığı ama aslında son derece derin olan sosyolojik filmlerinde gördüğümüz gibi, sadece ağanın malısınızdır… Camideki hocanız bile fetvalarını ağaya ve töreye göre verir… Yani, önce töreye aitsinizdir, sonra Allah’a… Aslında ağalarınız da sizin gibi bir kurbandır sadece… Töre onları da yönetir, her verdikleri kararda onlarında yürekleri sızlar… Türküleriniz yaşanmış zulümlerle, sonu infazlarla biten ayrılıklarla doludur… Cildiniz yanıktır, sevdalarınız da… Ve tüm bunları normal bir hayat bilerek yaşarsınız… Dünyadan, devletten, hukuktan, birey olmanın gücünden haberiniz bile yoktur…


Şimdi sorabilirsiniz… Devlet güçlümüdür? Evet güçlüdür… Peki, neden devleti yönetenler doğuyu kaderine terk etti? Hazırsanız fantastik ve kaotik yolculuğumuza başlıyoruz…


Osmanlı döneminden beri ülkemizin doğusu ağalık ve aşiret sistemiyle yönetilmekte… Bu sistemin yazılı olmayan kanununun adı ise töre… Cumhuriyet döneminde de bu sistem devam ettirilmiş, sadece Gazi Mustafa KEMAL döneminde sistem ortadan kaldırılmaya çalışılmış, oluşan onlarca isyan neticesinde başarılı olunamamıştır. Bu isyanları elbette oradaki yaşamları köleleştirilmiş insanlar çıkarmamıştır… Sonraki dönemlerde ise ülkemizi yönetenler buna hiç yeltenmemiştir. Zira işlerine gelmiştir. Osmanlı’dan kalan hastalık nüksetmiş ve insanları ağalar aracılığıyla yönetme sistemi daha da kökleşmiştir… Zamanla öyle bir hale gelmiştir ki, devlet o bölgeye yatırımını bile ağalar aracılığıyla yapar olmuştur… Ağalar ve aşiretler o kadar çok güçlenmişlerdir ki, orada adeta devletleşmişlerdir. Oy peşinde olan siyasetçileri düşünün… Halkla görüşmelerine gerek yoktur o bölgede… Tüm pazarlıklar ağalarla ve aşiretleriyle yapılır… Zaten hiç kimse onların dediğinin dışında birine oy veremez… Bu al gülüm ver gülüm ilişkisinde geçirilen onlarca yıldan ve yaşamları heba edilen nice nesillerden sonra, bu habis ilişkinin yarattığı zafiyetlerin, lanet olası terörün çıkış noktası ve beslenme kaynağı olduğunu anlamak ne kadar acı… Neden mi? Terörü oluşturanların bölge halkına ilk vaatleri bunu açıkça ortaya koyar; “Sizi bu ağaların elinden kurtaracağız, töre denen zulmü yıkacağız, özgür olacaksınız…” Devletin, gerçek hukukun, insan olmanın değerinin ne olduğunun farkında olmayan, nesilleri zulümlerle yaşamış, birey olma hakları olmayan, sevdikleri başkalarıyla evlendirilmiş, canlarından başka dünyada kaybedecekleri bir şey olmayan bir bölge dolusu insan… Siz bir terör örgütü kurmuş olsanız ve yoğun insan gücüne ihtiyacınız olsa, bundan daha mükemmel bir ortam daha isteyebilir miydiniz? Terör örgütünün siyasi kolu olan bölücü partilerin çıkış noktası da budur… Bölge insanının bu yaşamını evirip, çevirip hamur yapmışlar ve ortaya kürt sorunu dedikleri bir format hazırlamışlar… Ana dil + demokrasi + özgürlük + kimlik + özerklik diye özetlemişler… Oysa doğulu insanlarımızın, insan olmak ve insan gibi yaşamaktan başka bir istediği yoktu ki… Onların ezilmişliği eskiden kullanılıyordu, 30 yıldır da terör örgütü ve siyasi kolu tarafından kullanılıyor…


90’lı yıllar…
90’lı yıllardan itibaren özellikle şehirlileşme, kitle iletişim araçlarının ve teknolojinin gelişmesi ile birlikte bölge insanlarında bilinçlenme ve değişim olduğunu görmekteyiz. Bu değişim de bölgeden göç eden insanların da etkisi olduğunu da belirtmek gerekir. 90’lı yılların özellikle ikinci yarısından itibaren, sivil toplum kuruluşlarının oluşması gelişimi tetiklemiştir. Yazımda anlattığım yokluk yaşamının o bölgedeki her insanı kapsadığını söylemem mümkün değil… Kent yaşamıyla, kırsal yaşam ince bir çizgiyle ayrılmıştır. Haberlerde o bölgeyi iki şekilde görürsünüz hep… Ya doğum yapacak bir kadın kızakla çekiliyordur, ya da aşiret düğünlerinde kilolarla altın takılıyordur…  Doğunun hep iki yüzü olmuştur… Ya efendisiniz ya da köle… Ortası yoktur… Oysa yaşamı yaşanılır kılan her şeyin ortası değil midir? Ben Karadenizliyim… Doğuyu yaşamadım ama doğunun yokluklarını yaşadım… Tek bir farkla… Delicesine bir özgürlükle yaşadım yoklukları… Ne bir efendim oldu, ne de bir kölem… Ülkemde devletimden, yüreğimde Allah’tan başka bir güç bilmedim… Benim bahsettiğim özgürlük, bazı habis oluşumların hedeflediği özgürlük değil elbette… İnsan olmanın özgürlüğü… Yokluklara dimdik durabilme özgürlüğü… Birey olma özgürlüğü… Âşık olma özgürlüğü… Hayal kurma özgürlüğü… İnsanı geliştiren, ilerleten, imkânsızlıkları aşmasını sağlayan en önemli donanımıdır hayal kurmak… Oysa doğuda o bile elinizden alınmıştır yüzyıllar önce… Hayal kuramazsınız…


Şimdi ekranlarda, gazetelerde her ortamda bir şeyler söylüyorlar… Kimler mi? Entellerimiz. Efendim terör örgütü bu kadar desteği nasıl buldu? Vs. Onlara bir sorum olacak; Bakınız beyefendiler, ömrünüz de bir gün doğulu oldunuz mu?
Terör örgütünün içinde caniler ve özel yetiştirilmiş teröristler var tabiî ki. Ama birçok terör militanının dağa çıkma nedenini gerçekten biliyor muyuz? Sevdiği kız elini tutu diye katledildiği için terör örgütüne katılan gençlerin sayısı nedir acaba? Ya da sırf birey olabilmek amacıyla yolunu kaybedip terörist olan kaç kişidir? Ya kandırılan? Ya katıldığı örgütün bir terör örgütü olduğunu bile bilmeyenlerin? Ya zorla kaçırılan? Ya katılması emredilen?


Ülkemizde terörle mücadele eden bir silahlı kuvvetlerimiz var, bir de bölge halkı… Ve tüm bedeli de askerimiz, bölge insanımız ödüyor… Ve onlarla birlikte bizler ödüyoruz… Peki, asıl mücadele etmesi gereken siyasiler 30 yıldır ne iş yaparlar? Boş nutuklar atmaktan ve hatta terörü kullanmaktan başka ne yaptılar? Bir şeyler yaptılar elbet seslerini duyar gibiyim… Tamam, o zaman hadi yapın… Söylediklerinizle değil, yaptıklarınızla güçlü olduğunuzu gösterin… Ağalık sistemini yıkın… Toprak reformunu gerçekleştirin… Herkesi birey yapın… Batıdaki yaşam özgürlüğünü oraya da taşıyın… Töre kanunlarını kaldırın insanların yaşamından, insanlar vicdanlarıyla yaşasın sadece… Devletle bölge insanının arasına girmiş olan tüm yapıları yıkın… Bunları söylemek elbette kolay… Peki, yapmak? Kabul ediyorum, çok zor… Neden mi?


Yüzyılların oluşturduğu bu yapıyı ortadan kaldırmak ve yerine başka bir yapıyı entegre etmek hem zor, hem de tehlikeli bir süreç. Hasta bünyeye ağır dozda ilaç vermeye benzer bir anlamda… Bünyeyi iyileştireceğine büsbütün çökertme ihtimali yüksektir. O halde geriye tek çözüm kalıyor… Ortadan kaldıramadığınız bu yapının dönüşmesini sağlamak, daha risksiz bir mümkünlük görünüyor. Açacak olursak; sistemin kötü yönlerini etkisiz kılacak şekilde, yavaş ve boşlukları dolduracak olan değişimlerin sağlanması diyebiliriz… Bölge ve bölge insanında 90’lı yıllardan itibaren doğal değişimler olduğundan bahsetmiştim. Bu değişimler sosyal, ekonomik, kültürel, psikolojik ve eğitimsel değişimlerle güçlendirilirse, bölgenin ve bölge insanlarının kaderinin de değişmesi sadece zaman meselesi olacaktır. Ülkemizin siyasetçilerine, bilim adamlarına, aydınlarına, sivil toplum kuruluşlarına düşen görev ise; bir yandan teröristle birebir mücadele eden, diğer yandan özellikle sosyal alanda değişimleri sağlamaya çalışan ordumuzun omuzlarındaki yüklerin hafifletilmesidir. Yani, ordumuz sadece teröristle mücadeleye odaklanabilmelidir. Bölgedeki değişimler doğru yönetilmezse, değişimlerin kontrolü bugünlerde iyice küstahlaşan habis oluşumların eline geçecektir. Ve bu yeni durum terörden daha yıkıcı ve can yakıcı olacaktır… Bu habis siyasi oluşumun bugünlerde bölgedeki değişimlerin kontrolünü ellerine geçirmek için bir savaş verdiği de aşikârdır…


TEHLİKE…


Değişimler kaçınılmaz… Dünya değişiyor… İnsanlar değişiyor… Birey ve devlet olarak, ya değişimleri kendi haline bırakıp, başka güçlerin şekillendirmesine göz yumup, oluşacak tüm sonuçların bedelini ödeyeceksiniz… Ya da değişimleri ihtiyaçlara göre, kontrollü ve doğru planlamalarla gerçekleştirip, değişimlerin oluşabilecek kötü tesirlerini bertaraf etmiş olacaksınız…
Terör de her şey gibi değişiyor… Ama bu değişim sanıldığı gibi doğal değil… Çok uzun süreli bir planın son aşamasıyla karşı karşıyayız… Durumu daha iyi anlatabilmek adına terörün aşamalarını maddeler halinde sunmak istiyorum…


İlk aşama;
1-Bölgenin yaşam koşullarının kullanarak terör örgütünün kurulması…
2-Bu terör örgütü ile yoğun bir şekilde kanlı eylemler düzenlenerek, bölgenin ülkenin geri kalanından soyutlanması…
3-Devlet ile silahlı mücadeleye girilerek, hem devletin siyasi, ekonomik ve sosyal olarak yıpratılması, hem de bölge insanları ile devlet arasında duvar oluşturulması…
4-Yoğun kanlı ve şiddetli saldırılarla hem bölgenin, hem ülkenin, hem de devletin bıkkınlaştırılması…
5-Silahlı eylemler devam ettirilirken bir yandan özellikle de Avrupa’da meşrulaşmaya çalışılması…
6-Terörün finansmanı için ülkemizde kaçakçılık, uyuşturucu ticareti, haraç vs. onlarca ek suç örgütü kurulması… Yurt dışında ise bu suç örgütlerine ek olarak kurumsallaşmaya çalışılması… Lobi oluşturulması…


İkinci aşama da;
1-Bölgenin ötekileştirilmesi, ülkenin geri kalanından farklılaştırılması…
2-Ayrı bir millet yaratılmaya çalışılması… Bunun için yeni bir tarih, kültür icat edilmesi…
3-Tüm batıda propagandası yapılıp, batı desteğinin sağlanacağı “Kürt sorunu” kavramının icat edilmesi…
4-Bu unsurlara ek olarak, bölge insanının yaşam şartları da kullanılarak siyasi bir zemin oluşturulması…
5-Terör kaynaklı bu siyasi yapının Avrupa tarafından desteklenmesinin sağlanması…
6-Bu siyasi yapının devlete karşı güçlü durması için terör örgütünün bir koz olarak kullanılması…
7-Özellikle Avrupa desteği ile ülke siyasi sistemine yerleşilmesi ve bölge için özerkliğin kapılarının zorlanması, bu sürecin de aynı zamanda kanlı terörle desteklenmesi…


Nihai son amacı;
Türkiye’den özerk ve federe bir şekilde ayrılıp, kuzey Irak’la birleşerek, Kürdistan devletinin kurulması…


Not: Avrupa’nın ülkemizdeki terör ve onun siyası koluyla olan ilişkileri tabiî ki sebepsiz değildir. Ülkemizi Kıbrıs ve Ermeni sorunu ile sıkıştırarak isteklerini kabul ettirmeye çalışan Avrupa’nın, Terör’ü, planlandığı gibi Kürt sorununa dönüştürerek, ülkemizi iyice kıskaca ve baskı altına almaya çalıştığı ortadadır.
“ÜLKEMİZDE YUMUŞAK KARINLAR OLUŞTURARAK, ONLAR ÜZERİNDEN VURMAK, AVRUPA’NIN 250 YILLIK, DEĞİŞMEZ SİYASETİDİR.”


Evet,
Evet, ben Karadenizliyim… Bir anlığına doğulu oldum derinliğim de… Tabiî ki doğulu olmayı tamamen yansıttığımı düşünmüyorum… Sadece biraz farklı bakmaya çalıştım. Yazımın uzamaması adına birçok unsuru da yazamamak durumunda kaldım. Ama bu konuları(töre gibi) ileriki yazılarımda kısım kısım ele alacağımı da belirtmek isterim. Yazıma burada son verirken,  Terörle onlarca yıl tek başına mücadele etmek zorunda kalan ve hatta çoğu zaman siyasilerin yapmak zorunda olduğu sosyal mücadeleyi de gerçekleştirmeye çalışan, arkasına baktığında milletten başkasını bulamayan fedakâr askerlerimize Allah’tan sabır ve güç diliyorum… Ve doğunun cefakâr insanları; terörün en acı yüzünü sizler yaşadınız… Allah’tan dilerim ki, inşallah bu terör bir gün biter ve yaşamınız tüm acılarınızdan arınır…


Bir sonraki yazıda buluşmak üzere; Sağlıcakla kalınız efendim…


“TERÖR UYGULAYARAK HİÇBİR ÜLKEYİ VE MİLLETİ BÖLEMEZSİNİZ… BİR ÜLKEYİ BÖLMENİN YOLU, MİLLETİ YÜREKLERİN DE, BEYİNLERİNDE VE YAŞAMLARINDA BÖLMEKTEN GEÇER. BUNU GERÇEKLEŞTİRECEK UNSUR İSE BÖLÜCÜ SİYASETTİR. TERÖR, BU BÖLÜCÜ SİYASETİN BİR ARACIDIR SADECE…”


“BU TOPRAKLARDA BÖLÜCÜ SİYASET, TERÖR OLDUĞU İÇİN DOĞMADI… BÖLÜCÜ SİYASETİN VE NİHAİ AMACIN GERÇEKLEŞMESİ İÇİN TERÖR YARATILDI…”

Kirli Çamaşırlar ve Milli Maç

Bir tarafta Ramazan’ın manevi havasını teneffüs etmekle uğraşan, Ramazan’ın faziletlerinden istifade etmek isteyen geniş halk kitleleri; diğer tarafta bu manevi havayı zedeleyen, çirkinleştiren Aydın Doğan-Recep Tayyip Erdoğan polemiği ve çekişmesi… Karşılıklı ortaya dökülen kirli çamaşırlar… Son aylarda Ergenekon konusuyla gereğinden fazla meşgul edildiğimiz için bazı gerçekleri göremiyoruz. Belki görmemize de fırsat verilmiyor. Eş, dost ve yakınların devlet imkânlarından nasıl faydalandırıldığını, tepeye vuran yolsuzlukları bazılarımız fark edemiyor. Aslında toplum öyle uyuşturulmuş ve dikkati dağıtılmış ki; bırakın tavizleri ve yolsuzlukları, dışarıda bayrak değişse belki de farkına varamayacak. İnsanların merhamet duygularının ve yardımların nasıl istismar edildiği ve nerelere kullanıldığı bir bir ortaya çıkıyor. Almanya’dan rahatsız edici kokular geliyor. Oradan gönderilen paraların alındığı anlaşılıyor. Bunlar, İslâm’ın faziletini kavramak ve yakalamakla uğraşan genç nesilleri üzüyor ve hayal kırıklığına uğratıyor. Buna herhalde kimsenin hakkı yok. Üstelik İslâm ve muhafazakârlık görüntüsü altında…


Bir tarafta malum iç çekişmeler, diğer tarafta neredeyse hemen hemen her gün binlerce insanın iştirakiyle kaldırılan şehit cenazeleri… Para çarpma yolundaki zekâ ve gayretleri terörle mücadele yolunda göstermiş olsaydık; çok mesafe alırdık. Biz, tersini yaptık. Terörle mücadelede yasaları kuşa çevirdik. Yasal boşluklar yarattık. Topluma uymayan yapay yasalar çıkardık. Dışarıdan aferinler aldık. Çok geç ama, şimdi herhalde fark ettik ki; Sayın Adalet Bakanı terörle mücadeleyi sekteye uğratan yasaların incelenmesi için bir komisyon kurdurdu. Ülkeyi yönetenler, her ne kadar hürriyetleri güvenliğe, güvenliği de hürriyetlere tercih etmedik deseler de; Adalet Bakanı’nın kurdurduğu bu komisyon biraz da dış etkilerle güvenliğin ikinci plâna atıldığını gösteriyor. Keşke bu noktalara gelmeseydik. Terörü yanlışlarımızla bu kadar tırmandırmasaydık.


Ermenistan’la oynadığımız milli futbol maçı, bazı gerçekleri bize gösterdi. Her konuda Türkiye ile kavgalı, dışarının sesi olmuş bazı sözde aydın ve gazeteci takımı nerdeyse Hrant Dink’in cenazesinde olduğu gibi; “Biz de Ermeniyiz” diye bağıracaklardı. Erivan’da neredeyse Taşnakçıların gösterilerine katılacaklardı. Türkiye’nin diplomatik ilişkileri bulunmayan Ermenistan’la maç yapması dahi bir iyi niyet gösterisidir. Aynı durum, daha önce Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile söz konusu olmuş ve futbol takımlarımız bu maçlara çıkmışlardı. Ancak, Cumhurbaşkanlığı seviyesinde maç davetine icabet etmek, ne ölçüde doğru olmuştur? Bunu hep beraber göreceğiz ve yaşayacağız. Ancak, yanılan biz olmayacağız. Ermeni politikacılar ve aydınlar, bizim bazılarına göre çok daha ciddi ve idealisttir. Bizim bazı teslimiyetçi ve küreselci sözde aydın ve yazar çizer takımı Sayın Cumhurbaşkanı’na sözde soykırım anıtına ziyareti bile tavsiye etmiştir. Efendim, soykırım anıtının lambaları söndürülmüşmüş. Derhal sınır kapıları açılmalıymış. Oysa, Türk kimliğini taşıdıklarını ifade eden iki futbol takımımızın yetkilileri Erivan’da stadın önünde bunlardan çok farklı konuştular. Doğru, ciddi ve şerefli bir tavır sergilediler. Bunlar Ermeni vatandaşlarımızdı. Ama, ismen Türk olanlardan daha Türktüler. Onlar, Türk Ermenisi olduklarını ifade ettiler. Tabii ki, Türkiye kazansın dediler. Sözde bazıları ise; tarafsızlığı oynayıp iki takıma da başarılar dilediler. Bugünlerde sözde muhafazakâr ve inançlı görünmeyi bir takım menfaatleri kapmak için öne çıkaran bazı sağ etiketli TV kanallarında da sınır kapılarının açılması tartıştırılıyor.


Bu ziyaret Türkiye’yi Ortadoğu’da, Türk Dünyasında ve Kafkaslar’da bir dönem -Mısır’ın İsrail’le ilişkiye zorlanarak- Arap aleminde düştüğü zor duruma düşürmek için mi tertiplenmiştir? Türkiye’ye, Irak’ın kuzeyinde de aynı tuzak öne sürülmüştü. “Ben gideyim, sen karakol ol, ama bu bölgeyi de içine alacak şekilde federasyona geç”.  Kısaca, İslâm alemi karşısında Irak’ta işgalci etiketi taşı. Aynı şey Türkiye’nin Avrasya’dan tecrit edilmesine sebep olabilir. Sayın Gül’ün desteği Türkiye’ye daha yakın duran Petrosyan’ın aleyhine bir iç politika malzemesi olmayacak mı? Karabağ işgalinin arkasındaki Koçaryan ve Sarkisyan ekibi öne çıkmayacak mı? Türkiye, dikkat ve enerjisini Ermenistan’a çekerek pek çok yatırım yaptığı Gürcistan’ı dışlıyor mu? Maalesef, Ermenistan’ın yapması gereken jestler Türkiye’ye yaptırıldı. İşin özü bu…

Okulların Açılışı ve Sonrası

0

İçim sızlar okulların açıldığı eylül ayının ikinci haftasında. Ümitler beslenir, hayaller kurulur, yürekler erir bu dönemde. Tatlı bir heyecandır gözleri dolduran, bazen öfke. Göynümüşlükle tazelik, kırgınlıkla sevinç iç içedir. Çocuklar heyecanlı, veliler ümitlidir. Maddi sıkıntılarını aşanlar, daha rahattır. Bu heyecan atmosferinde dünün sorgulamasını, yarının planını yapmaya pek vaktimiz olmaz. “Saldım çayıra, Mevla’m kayıra.” kolaycılığıyla rüzgârın önünde kuru yaprak misali sürüklenmek daha hoştur, büyük projelerin mimarı olmaktan.


 


Sorumluluk sarmalı her yanımızı, titremeliyiz sinir uçlarımıza kadar. Neydik, ne olduk? Bulunduğumuz konumda yarınların sahibi bu çocuklarımızın yetişmesinde ne kadar görev üstlendik? Anne baba olabildik mi yeterince? Çocuklarımızı hangi ahlakla eğittik öğretmen olarak? Hizmet sınavını geçebildik mi yönetici sıfatıyla? Kişinin, yalnız kendisinden değil, etkisi alanını giren herkesten, gölgesinden bile sorumlu olacağı ahlakına kaçımız sahibiz? Evlatlarınızı nereden aldık, nereye getirdik? Bedenlerini giydirebildiğimiz, karınlarını doyurabildiğimiz kadar ruhlarını zenginleştirip kafalarını meşgul edebildik mi?


Turgut Özal’ın Başbakan, Vehbi Dinçerler’in Milli Eğitim Bakanı olduğu dönemde Türkiye’ye Japonya’dan bir eğitim heyeti gelir. Bu heyet, Türkiye’de incelemeler yapacak, çeşitli temaslarda bulunacak ve neticeyi yetkililere aktaracaktır. Japon heyeti, yurdumuzun bazı bölgelerinde gerekli incelemelerini yapar. Sonra Bakanlık’ta toplanırlar. Heyetin tespiti ilginçtir: “Sizin çocuklarınızda milli şuur yok.” Bizimkiler şaşırır, “Bizim çocukların damarlarındaki kan milli duygumuzun kaynağıdır.” derler, fakat yine de fazla ses çıkarmazlar. Ne de olsa Japon heyeti misafirdir. Bizimkiler sorar: “Sizin gençlerinizde milli şuur var mıdır? Nelerin yapılması gerekir, bunun için?” Japon uzmanlar anlatmaya başlar: “Çocuklarımız daha ilk mektebe başlamadan biz onlara ‘şok testler’ uygularız. Mesela uçak gibi hızlı giden trenlerimize bindirir, bir tur yaptırırız. Çok katlı yollardan da geçen tren, onları şöyle bir sarsar. Mini mini çocuklarımız teknolojinin bu baş döndürücü neticesini görerek şok olur. Bu şoktan sonra onları Hiroşima’ya ve atom bombasından ölmüş insanların kemiklerinin, fanus içinde yanık tenlerinin bulunduğu müzelere götürürüz. Bölgeyi, cesetleri aynen koruyoruz. Bombalanmış bu bölge ve iskeletler hakkında bilgilendirir; hiçbir bitkinin yeşermediğini, insanların lime lime parçalandığını gösteririz. Ve deriz ki, “Eğer sizler çalışmaz, sizden öncekileri geçmezseniz, vatanınız işte böyle düşmanlar tarafından bombalanır. Hiçbir canlının yaşamayacağı biçimde size bırakıp giderler. Çalışırsanız, bindiğiniz hızlı trenleri bile geçecek yeni vasıtalar yaparsınız. Gerisi sizin bileceğiniz iş.” Çocuklarımız bununla ikinci bir şok daha yaşarlar. Türkiye’de birçok teknik elemanımız bulunmaktadır. Bunların herhangi birine bu konuyu sorabilirsiniz. Bizimkiler: “Peki Türkiye için tespitiniz var mı? Gözlemleriniz nedir?” diye sorar. Japonlar: “Elbette var.” derler. “Bizimkinden çok daha önemli. Bir tanesi Çanakkale Savaşları’nın olduğu bölge. Bu bölge, gençlerinizin şok olması için yeter de artar bile. Bir metre kareye altı bin merminin düştüğü savaşta, Türkler her şeye rağmen galip çıkıyorlar, imkânsızı mümkün hâle getiriyorlar. En son teknolojiye ve donanıma meydan okuyarak, inancın her zaman galip geleceğini ispat ediyorlar. Üstelik karşılarında tek bir düşman değil, müttefik güçler; sizin tabirinizle yetmiş iki millet var.” Görüldüğü üzere Japonlar yaşadıkları acı tecrübeden ibret almayı başarmışlar, Hiroşima’da insafsızca öldürülen atalarının acısını yüreklerinde hissetmişler, düşmanlarını iyi tanımışlardır. Peki ya biz? Biz tarihimizi ya övgü ya sövgü amacıyla kullanıyoruz. Tarih aynasından kaçıyoruz.


Milli bilinç, eğitimin amaçlarından yalnız biridir. Özgüven, erdem, doğruluk, büyüklere saygı küçüklere sevgi, paylaşma, kanaatkârlık, tevazu, çalışkanlık… bireye kazandırılması gereken niteliklerdir. Eğitim, bu bakımdan bir süreçtir, beşikten mezara. İçinde padişahın ve çok sayıda yolcunun bulunduğu gemi denizde yol almaktadır. Yolculardan biri seyahat esnasında sürekli titremekte, korku çığlıkları atmaktadır. Padişah öfkelenir, adamın susturulmasını ister. Uğraşlar sonuç vermez. Gemideki bir bilgeden yardım istenir. Bilge, panik halindeki yolcunun denize atılmasını söyler. Atılır, yolcu feryat figan bağırır, bir süre sonra yolcu denizden çıkarılır, gemiye alınır. Yolcunun bağırması bitmiştir. Padişah bilgeye bunu nasıl başardığını sorar. “O, önceden emniyet içinde olduğu halde bunun kıymetini bilmiyordu, denize atılınca anladı, insanlar ancak yoklukta anlarlar bazı şeylerin kıymetini.” der bilge kişi. Eğitim politikalarını belirlerken yukarıdaki bilgenin eğitim anlayışının da bir değer olduğunu göz önünde bulundurmalıyız.


Karanlıklara küfreden değil, karanlıkları aydınlatmak için bir mum yakan, yüksek ruhlu nesiller yetiştirmek, eğitimin hedefi olmalı. Hayallerimizi bu ölçüye uygun kurmalı, geçmişimizi aynı standart doğrultusunda sorgulamalıyız.


Ben henüz gölgemi bile eğitemedim. Siz ne durumdasınız?

Abhazya ve Osetya Yetmez Acarya’yı da Tanımalıyız

“Övemem, kendi yaşamının seyircisisin. Yeremem, davranışlarının kaynağı gerçek.”


Olup olmadığını anlayamadığımız Türk Dış Politikası Irak’tan sonra Gürcistan’da da çuvalladı. Neredeyse son 10 yılın özeti; çuval.


Soros Baba’nın Çiftliği mensuplarından Şaakaşvili’nin uçan süpürgesine 73 milyonluk Türkiye’yi bindirme çabalarına son zamanlarda diplomasi başarısı diyoruz.


Allah hiçbir milleti, liderinin ciğeri beş para etmez oluşunun canlı yayınla servis edilmesiyle cezalandırmasın. ‘İmaj her şeydir’ reklamları iyidir, hoştur ama tüm foyalar yağmura kadar oyalar.


İsteyene buradan bedava kitaplık dersler çıkar ama huzurumuz kaçar. Yine de meraklısına notlar kabilinden:


1– Gürcistan, Amerikan saçması fanatik ve şoven bir lider tarafından yönetilmektedir.


2 – Bu lider, Türkiye’nin 1921’den beri garantörlüğündeki Acaristan’ın özerkliğini tankla tüfekle kaldırma yoluna gitmiştir.


3 – Acaristan Özerk Devlet Başkanı Aslan Abaşidze Türkiye’den yardım istemiş, yüzüne bile bakılmadığından Moskova’ya sığınmıştır.


4 – Acaristan’daki Müslüman Gürcüleri zorla Hıristiyanlaştırma politikası uygulanmaktadır. İslam nüfusunun tarihinde ilk kez bölgede % 50’nin altına düştüğü söylenmektedir.


5 – Acara Gürcüleri Ağaçeri Türkleri olup dil haricinde Hıristiyan Gürcülerle (Kartvel) hiçbir yakınlıkları yoktur. Gürcistan’ın yanında savaşmaktan bahseden bazı dernekler – eğer gaflet içinde değilse – kendi kendine ihanet içindedir.


6 – Türkiye derhal Abhazya’yı ve Osetya’yı tanımalıdır. Artı, Acarya’nın özerkliğine müdahaleyi hukuken suç sayıp 1921 Kars Antlaşması’nın verdiği garantörlük hakkını kullanarak, Rusya’yla birlikte bağımsızlığını talep etmelidir.


7 – Türkiye Cumhuriyeti kendi içinde milyonlarca Gürcü, Abhaz ve Oset kökenli vatandaşlarının sesine kulak vermeli ve isteklerini kendi isteği saymalıdır.


8 – Türkiye, tanıdığı Kafkas ülkelerine karşılık olarak KKTC’nin tanınmasını istemelidir. Eğer Kuzey Kıbrıs’ın Güney’e terki politikası sona erdirilmek isteniyorsa.


9 – KKTC, Abhazya ve Osetya’yı resmen tanımalı, hatta diplomatik temsilcilik açarak mütekabiliyet talep etmelidir.


10 – İslam Konferansı Örgütü, hem yeni Müslüman devletlere hem de şiddetli misyonerlik baskısı altındaki Batum ve Ahıska Müslümanlarına sahip çıkmalıdır.


11 – Türkiye’deki ılımlı İslamcı (!) iktidar; Irak’taki ve Gürcistan’daki Müslümanlık aleyhindeki – dini terminolojiye göre – kâfir yanlısı politikalarına son vermelidir. Hiç yoktan Karadeniz’i peşkeş çekmemelidir.


12 – Allah’ın ipi yerine Amerika’nın ipine sarılanlar Al-i İmran 103’ü acilen hatırlamalıdırlar.


 

Nüfus Tehdidi

Yakın bir gelecekte, Ülkeler nüfusları ve nüfus istikrarları ile anılacaktır.


Öyle ki nüfus, en etkili silah haline gelecektir.


Nüfus silahının etkisi ise, yaşadığı ülkede istihdam edilmesi ile artacaktır.


Mevcut nüfusunu istihdam ile topraklarında tutamayan ülkeler, kendi silahlarının hedefi olmaktan kurtulamayacaktır.


Günümüzde eğitim kaliteleriyle, teknolojik büyüklükleriyle, gelir seviyeleriyle, hayat standartları ile dünya devi olmuş birçok ülke, nüfusunun yaşlı olmasından dolayı adeta tehdit altındalar.


Bu hakikatler ortada iken, yakın bir geçmişte Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının “herkes üç çocuk sahibi olsun” tavsiyesine nüfusumuzun artmasından korkan bir takım çevreler karşı çıktılar.


Gönül isterdi ki karşı çıkma sebebi nüfus artışına sebep olma telaşı değil, çocuk sayısının sadece üç ile sınırlanmış olması olsundu.


Zira birçok toplumun, dünya zevkinden taviz vermemek için çocuk sahibi olma zahmetine katlanmadığı bu dönemde, Dünyanın belirli bir nüfusa ihtiyacı olacaktır.


Bu nüfusun çoğunluğunun Türk olması, Müslüman olması kötümü olur?


Yakın geleceği bugünden gören birçok Hıristiyan ülke, din, mezhep, uyruk, ırk gözetmeden nüfusunu artırmak için her yolu denemekten geri durmuyorlar:


İnternet sitelerinde, muhtelif vaatlerle ülkelerine göçü sağlamak için reklamlar veriyorlar.


Hatta çocuk olsunda varsın gayrimeşru olsun gibi ahlaksızca yollara bile razılar.
(Fransa nüfusunun gayrimeşru oranı %52’dir. Yaşantıları ve davranışlarından da belli zaten.)


İngiltere’nin Bosna Hersek’ de Sırp alçaklarının tecavüzleri sonucu dünyaya gelen çocuklara talip olmasının altında bu hakikat var.


Birçok AB ülkesinin göçü kolaylaştırıcı kanunları çıkarmalarının altında bu hakikat var.


Muhtelif ülkelerin büyük oranlarda doğum parası ödemesinin altında bu hakikat var.


Rus Başbakanı Putin’in Moskova Müftüsü Sayın Talgat Tacettin’ne, Rusyadaki Müslümanların nüfus artışı konusunda teşvik edilmesi için yalvarmasının altında da yine aynı hakikat var.


Ayrıca nüfus artışını teşvik ve katkı için bizim çok önemli bir gerekçemiz daha var;
O bir Hadisi Şerif,


“Çok sevimli ve çok doğuran (kadın)larla evlenin; zira (diğer) milletlere ben sizin çokluğunuz ile övünürüm” (Seçme Hadisler sayfa 184)


Sayımız çok olsun, Dünyada etkinliğimiz artsın.


Artsın da Dünyayı helak olmuş kavimlerin akıbetinden kurtaralım.


Zira gidişat çok kötü.

Ülkemin Çocuklarına

0

 


Oyundan yorulup, eve dönünce,
Bir an, düşünceye dal yavrucuğum.
Hayal bahçesinden, çiçek verince,
Kendini sevince sal yavrucuğum.


Bir küçük çocuksun, şimdi dünyada,
Renkli düşler görüyorsun rüyanda.
Hızla akıp, gelip, geçen zamanda,
Gecikme! Yerini al yavrucuğum.


Önce düşün! Sonra kararını ver..
Bahcevan tohumu toprağa eker.
Vermek istiyorsan, sen de bir eser,
Oluver ağaçta dal yavrucuğum.


Unutma! Olmuyor zahmetsiz rahmet,
Tembel olma sakın, çalış, gayret et!
Zahmetlerden yılma! Diren ve sabret!
Yıkılma! Ayakta kal yavrucuğum!


Zaman, coşkun akan öyle bir sel ki,
Acılar, seninle dinecek belki..
İlimde, teknikte öyle yüksel ki,
Namını dünya’ya sal yavrucuğum.


Doğru ol! Dürüst ol! Budur ululuk,
Yolun olsun yüce Allah’a kulluk.
İnsana vermiyor, huzur, mutluluk,
Haksız kazanılmış, mal yavrucuğum.


Ciddi bir çocuk ol, yılışma sakın!
Her zaman “EDEB” li tavrını takın.
Varacağın hedef, sana çok yakın,
Uzak görünse de yol yavrucuğum.


İnsan, kutlu varlık.. Bunu böyle bil..
Kalp kırma, can yakma, hep nefreti sil.
Az konuş, öz konuş, düşmandır bu dil,
Değerli bir insan ol yavrucuğum.


Bir hedef seçtin mi? Ne olacaksın?
Çalışırsan, hep ödül alacaksın.
Başarı yolunu, sen bulacaksın,
İnanmak, en güzel yol yavrucuğum.


Zekan ışık olsun! İraden rehber,
Kitaplar yoldaşın, hocalar önder,
Cehalete karşı kutlu savaş ver,
Zaferin zevkiyle dol yavrucuğum.
Çok sinsi düşmanlar var Türkiye’mde,
Ayrılsın isterler torunla dede.
Onlar hep kötülük, şer istese de,
Sen, şerlilere set ol yavrucuğum.


Büyük bir milletin çocuğusun sen!
Tarihin yükünü taşıyorsun sen!
Yükün çok ağırdır.. Ah! Bunu bilsen,
Sana dualarım bol yavrucuğum..


Sakın ha! Düşme sen ümitsizliğe,
Her olayda kendine sor, “Neden? Niye?”
“Büyüyüp, kahraman olurum!” diye,
Azimle, ümitle dol yavrucuğum…


İlimle, irfanla besle ruhunu,
“San’at altın taç..” iyi bil bunu.
Kabuslar bölmesin gece uykunu,
Melekler uzatsın kol yavrucuğum.


Ömrümün bu güzel sonbaharında,
Öğütler sunarım, söz pazarında.
Rahmetle hatırla beni, yarın da,
Sağlıkla sen hoşça kal yavrucuğum.

Yardım İste, Çeneni Tut

0

Üstadım, bazen büyük doğrular, çok küçük öykücüklerle somutlaştırılabiliniyor.


Gene ne öğrendin bakalım?


Üstadım, küçük bir çocuk, çok ağır bir taşı kaldırmak istiyor; fakat yerinden oynatamıyormuş. O sırada onu seyreden babası yanına giderek: “Bütün gücünü kullanıyor musun, yapabileceğin her şeyi yaptın mı?” diye sormuş. Kan ter içinde kalan çocuk, “Evet, kullanıyorum, elimden gelen her şeyi yaptım.” demiş. Babası sakin bir sesle: “Hayır, yapmadın; henüz benden yardım istemedin.” diye cevap vermiş oğluna.


Söyle Kertenkele! Yine akla mı ihtiyacın var?


Üstadım, tabi ki akıl akıldan üstündür, el elden üstün olduğu gibi. Şu an, akla da ihtiyacım yok. Hoşuma giden, bir gerçeğin, güzel bir öykücükle, etkili bir üslupla aktarılması.


Hakkın var Kertenkele. Çok kere, zor bir işi başarmak için ihtiyacımız olan yardımı ya unutkanlığımızdan ya utangaçlığımızdan ya da kibrimizden dolayı istemeyiz. Zannederiz ki istenen yardımlar, bizden bir şeyler alıp götürecek, bizi küçültecektir. Oysa başarı için normal insanlar, kendi emek ve akıllarını kullanır; zeki insanlar, başkalarının akıl ve emeklerini de kullanır. Birey, her şeyi ile yeterli olsaydı yaratılışça mükemmel sayılırdı. Biz; kusurlu, eksik olduğumuz için insanız.


Üstadım, atalarımız, “Bir elin nesi var; iki elin sesi var.” demiş yardımlaşmanın önemini vurgulamak için.  


Kertenkele; başarmak, ilerlemek, zafer kazanmak adına yardım istemek bir akıllılıktır. İsteyene yardım etmek de bir fazilettir. Hiçbir insan, yardım ihtiyacından uzak değildir. Önemli olan, bu ihtiyacımızı yerinde ve zamanında kullanabilmektir. Yardımlaşmak, kişiler arasında dayanışmayı, sevgiyi, güveni artırır. Sırf, bu duyguların artması için bile ihtiyaç olmadığı halde yardım isteğinde bulunmalıyız. Bir diyalog nedenidir yardım istemek. “Ben sensiz yapamıyorum.” demektir yardım isteği. Bu, aynı zamanda karşımızdakinin de bir gün bize muhtaç olacağı mesajını ona vermektir.


Üstadım, ne kadar güzel! Demek ki siz de bana muhtaçsınız. Oh ne hoş; siz bensiz yapamıyorsunuz!


Elbette ben sensiz yapamam. Söz sırası gelince, bir gün öğrencilerime, “Siz zannediyor musunuz ki ben sizi sevdiğim için sizin üzerinizde bu kadar yoğunlaşıyorum. Ben çocuklarımı, torunlarımı sevdiğim için sizinle ilgileniyorum. Size iyi hizmet eder, sizi iyi yetiştirirsem, sizler de iyi bir eğitim sonucu, model insan olursanız benim çocuklarıma, torunlarıma hizmet edeceksiniz. Benim gayretim, bilin ki yine benim içindir.” demiştim. Bu yaklaşımımı bazı öğrenciler bencillik kabul ederken işin realitesini kavrayanlar da haklılığımı onaylamışlardı. Sensiz niçin yapamayacağımı, sanırım, anladın.


Üstadım, tarafınızdan bir değer kabul edilmek hoşuma gitmiyor değil. Sizden duyduğum her bir düşünceyi herkesle paylaşabilir miyim?


Bu sorunun amacını tam anlayamadım. Einstein’a başarı formülünü sorarlar: “a, hayatta başarılı olmayı gösteriyorsa formül, a=x+y+z’dir.” der. “Bu formülde ‘x’ çalışmayı, ‘y’ dinlemeyi gösterir.” diye açıklar. ‘z’yi sorarlar Einstein’a. “z de çene tutmayı bilmektir.” der ünlü fizikçi.


Üstadım, gene iğneleyerek, bana bir şey anlatmak istediniz, sanırım.


Alınganlığa gerek yok Kertenkele. Sana, bildiğin her şeyi her insanla paylaşmamanı öneririm. Paylaşılan bilgiler hedefini bulursa değer ifade eder, hedefini bulmazsa hem bilgiye hem kişiye yazıktır. Bu kişiler yükünü kaldıramayan hamal gibi ezilirler bilginin altında. Eziklik, kişide komplekse, nefrete, kaçışa dönüşebilir zamanla. Nalbanthanede altın sergilenmez. Altın, kuyumcuda değerini bulur, işlevini yerine getirir.


Önerinizdeki gerekçeyi anladım Üstadım; lakin bana niçin formüldeki “z”yi hatırlattınız?


Kertenkele, pes doğrusu! Bu Ramazan gününde Karagöz’ü aratmıyorsun bana. Atalarımız, senin gibiler için, “Biliyorsan söyle ki senden ibret alsınlar, bilmiyorsan sus ki seni biliyor sansınlar.” demiş. Bu sözde geçen “biliyor” yerine “adam” kelimesini koyabilirsin.


Üstadım, siz ne derseniz deyin, ben sizi seviyorum.


Ben de sana, başarının formülünü veren Einstein gibi, mutluluğun formülünü vereyim: m=p +s +s. Burada p, paylaşmaktır; s, sevgidir. İkinci s de sadakattir.


Üstadım, siz bir gün bana Ziya Paşa’nın “İnsana sadakat yaraşır görse de ikrah / Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah” beytini okumuştunuz.


Haydi, yine kendini affettirdin Kertenkele. Her şey gönlünce olsun.

Putin Rus Kadınların Müslüman Olmasına Razı

İftar davetine icabet ettiğimiz Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Hoca, yemek öncesinde, kendisini Rusya’dan ziyarete gelen talebesi Faysal Bey’le birlikte, enteresan bilgiler aktardı. Hoca’nın verdiği bilgileri “Türk Gündem” portelinden aldığım rakamlarla destekleyerek sizlerle paylaşmak istiyorum.


Rusya’nın en büyük problemi çarpıcı bir şekilde azalan nüfusu. Nüfus artış hızının artı değerlerden eksi değerlere indiği Rusya’da, 1992 yılında 150 milyon olan nüfus, 2006 yılında 142 milyona indi. Her yıl yaklaşık olarak 700 bin kişi azalan nüfus, eğer bu gidişat değiştirilemezse 2050 yılında 100 milyonun altına, 2080 yılında ise 52 milyona inecek. Yaşanılan bu demografik kriz; orduda askerlik yapacak genç insan bulmaktan, ülke ekonomisinin kendi kendini besleyemeyecek duruma gelmesine ve hatta ülkenin dini ve etnik yapısının Ruslar aleyhine değişmesine kadar bir dizi çok ciddi sorunu da beraberinde getiriyor.”


Rus ailelerde genellikle ya bir çocuk var veya hiç yok. Alkolizm ve cinsel hastalıklardaki artış yanında diğer sebep, Rus kadını çocuk yapmak istemiyor. Gerekçe olarak, Rus erkeğinin karısına sahip çıkmayışı, kaba oluşu ve ev hayatını sevmeyişi gösteriliyor.


Buna karşılık Rusya’da Müslüman nüfus artış hızı yüksek. Sadece Rusya içindeki Müslümanlarda değil, Kafkaslarda ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nde de nüfus patlama noktasında.


Rusya’da 25-30 milyon Müslüman nüfus yaşamakta. “Moskova, halen Avrupa’nın en yüksek Müslüman nüfusa sahip kenti durumunda.”


“Rusya uzmanı Paul Goble’nin belirttiği gibi, 50-60 yıl içerisinde Müslümanlar Rusya’da çoğunluk konumuna geçecekler. Çarpıcı bir başka rakam ise, Rusya’da bulunan cami sayısında gözleniyor: 1991 yılında ülke genelinde bulunan toplam cami sayısı 300 civarında iken, bugün bu sayı 8000 den fazla. Ve en önemlisi 2010 yılında Rus ordusunda görev yapacak askerlerin % 40 ını Müslümanlar oluşturacak”


Prof. Yalçıntaş’ın aktardığına göre, Başbakan Putin nüfus artışı için Müslümanların Müftüsünden yardım istiyor. Putin’in şu sözü çok önemli:”Benim İslam’a karşı olduğum malum. Buna rağmen diyorum ki, eğer kadınlarımızın doğum yapması için onların Müslüman olmaları gerekiyorsa buna bile razıyım.”



  • *          *          *          *          *          *          *

CAMİLER VE KADINLARIMIZ


Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, toplumun farklı kesimleri tarafından saygı gören aydın bir din görevlisi ve bilim adamı. Ramazan ayı başlangıcında yayınladığı bildirisindeki iki cümle dikkatimi çekti:


Yurtdışında yaşayan vatandaş ve soydaşlarımıza din hizmeti sunmak üzere, daimi görevlilere ilaveten 117 erkek, 24 bayan olmak üzere toplam 141 din görevlisi daha görevlendirilmiştir.”


Bayanların da rahatlıkla ibadet edebilmeleri için camilerde özel imkânlar sağlanacaktır.”


Nüfusumuzun yarısını teşkil eden bayanlar için nihayet özel tedbirler düşünülmeye başlanmış olması önemli bir gelişmenin başlangıcı olabilir.


Günümüzde kadınlarımız artık bir işyerinde çalıştıkları için veya evlerinin ihtiyaçlarını karşılamak için eskisine kıyasla evinin dışında, işyerinde, çarşıda, pazarda, sokakta daha fazla vakit geçirmektedir.


Kadınlarımız ev hanımı rollerine ilaveten sosyal hayatta üstlendikleri yeni rol ve durumlar sebebiyle, geçmiş yıllarda tamamen erkeklere göre düzenlenmiş mekânlar, araçlar ve kuralların çemberinde kendilerini kuşatılmış hissetmektedirler.


Sosyal gelişmeler en muhafazakâr ailelerde bile hanım ve kızların, ev dışı hayata dâhil olmasını engellemeye imkân bırakmamakta. İnsanımızın yarısının ekonomik ve sosyal hayata dâhil olmasını sağlayan bu olumlu gelişme çoğu insanımızı kıskançlık veya endişeye sürüklemektedir.


Hem bu endişeleri ortadan kaldırmak ve hem de yaşadığımız bu sosyal değişimi toplumsal huzur ve kalkınmamız için bir kaldıraç olarak kullanmak Türkiye’ye sıçrama yaptırabilir.


Kadınlarımızın iffetlerini koruyarak, ekonomik ve sosyal hayatta yeni roller üstlenmelerini, aynı zamanda anne ve eş rollerini yapmalarını kolaylaştıracak tedbirleri geliştirmek zorundayız.


Ramazan ayı vesilesiyle, camilerimizle ilgili hanımların yaşadığı sıkıntılardan bazılarına dikkat çekmek istiyorum:



  • Kadınlarımız için hemcinsinden dini öğrenmek daha kolay ve etkili olacaktır. Ancak iyi eğitilmiş hanım hoca sayısı son derece kısıtlıdır.
  • Birçok camimizde kadınlar için abdest alma mahalli ve namaz kılma bölümü bulunmamaktadır.
  • Kadınlar için abdest alma mahalli bulunan camilerimizin çoğunda tahsis edilen yerler manto, ceket asmak, çorap çıkarıp giymek gibi ihtiyaçlara uygun değildir. Lavabolar ergonomik değildir.
  • Namaz kılma için hanımlara ayrılan bölümler genellikle küçük, havasız, imamın sesinin duyulmadığı mahaller olmaktadır.
  • Camilerimizin geniş, havadar, tezyinatlı bölümlerinde ibadet eden erkeklerin hissettikleri manevi atmosferin, bu bölümlerde duyulmasının mümkün olmadığı kanaatindeyim.
  • Bazı din görevlileri ve tutucu erkek cemaatin kadınların ibadet için camiye gelmesinden hoşnut olmadıkları görülmektedir. Bu kişilerin, dini Camiye gelen kadınlardan daha iyi bildikleri varsayımı ile onların ibadet ve davranışlarına müdahale ettiği görülmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yapması gereken ilk değişikliğin bu insanlarımızın zihinlerinde gerçekleştirmesi olduğunu düşünüyorum. Başkanlığın en çok bu konuda zorlanacağını tahmin ediyorum.

Aynı Allah’a İnanmak

11 ayın sultanı Ramazan ayı içerisindeyiz. Ramazan ayının diğer aylardan farkı şüphesiz sadece farz orucun tutulduğu ay değildir. ALLAH’ın(C.C) rahmetinin diğer aylara oranla yer yüzüne daha yoğun olarak indiği aydır. İnsanlar oruç hariç tüm ibadetlerini kendileri için yaparlar. Oruç ise ALLAH (C.C) nin sözü ile “ALLAH (C.C) için” yapılan bir ibadettir. İçinde riya bulunmayan bir ibadettir. Çünkü hiç kimse bir başka  kimsenin gerçekten oruç tutup tutmadığını bilemez. İşin gerçeği ALLAH (C.C) ile kul arasındadır. Bu ay Müslümanlar için bir arınma, kendisini yeniden inşa etme, hayatını gözden geçirme, ruhunun doyuma ulaşmasına fırsat tanıma ayıdır. Fiziksel faydaları da apayrı bir bahistir.


Biz gelelim başlığımıza; AYNI ALLAH’A İNANMAK.


Genellikle İslam dininin den başka bir dine mensup olanlar ile Müslümanlar arasında bu diyalog kurulmaya çalışılmaktadır. “Hepimiz aynı ALLAH’A inanıyoruz.” diyorlar.
Benim düşünceme göre Müslümanlar  başka din mensupları ile aynı ALLAH’A inanmamaktadırlar. Bu tespiti yapmak için illa din adamı olmaya gerek yoktur. Sadece doğru düşünebilmek yeterlidir. Neden inanılan  aynı ALLAH değildir?


1-Hıristiyanlığa göre Tanrı üç tür. İsa onlara göre Tanrı’nın oğludur. Böylece onların İsa’ sı da bizim Hazreti İSA’mız değildir. Çünkü bizim Hazreti İsa’mız ALLAH’ın kuludur. Haşa oğlu değildir. Bu durumda Hıristiyanların Tanrısı çocuk sahibi olan Tanrı dır. ALLAH değildir.


2-Museviliğe göre de Tanrı iki dir. İki adet olan yaratıcı ALLAH olamaz. Çünkü Bizim ALLAH’ımız tektir. Eşi yoktur. Dolayısı ile onların inandığı yaratıcı ile bizim yaratıcımızın ilgisi yoktur.


3-Diğer dinlerde ise yaratıcılar çoğuldur. Onlara çok Tanrılı dinler denir. Buda dinindeki Tanrı ile de diğer dinlerdeki Tanrının bir ilgisi yoktur. İslamiyetteki ALLAH inancı ile de hiçbir alakası yoktur.


Dolayısı ile hiçbir dinin tanrısı ile İslam dininin ALLAH’ı aynı değildir.


Buradan hareketle acaba dinler arası diyalog kurmak mümkün müdür?


Mümkün değildir.


Çünkü diyalog ortak noktaları olan düşüncelerle olur. Bizim dinimizin gerek ALLAH inancı, gerekse peygamber inancı bakımından diğer dinlerle ortak noktası yoktur.
Onların ne İsa’sı, ne de Musa’sı bizim dinimizin peygamberleri olan Hazreti İsa ve Hazreti Musa ile alakaları vardır. Bizim Peygamberlerimiz sadece kendilerine tebliğ görevi verilmiş ALLAH’ın kullarıdır. Uluhiyet mertebeleri yoktur. Hepsinin tebliğ ettiği de İSLAM dır.
Tahrif edilmemiş İncil ve Tevrat ta o dönemlerin Kuran’ıdır. dır. Her ikisi de ALLAH kelamıdır. Kuran haricindekilerin hakiki nüshası dünyada şimdiye kadar ele geçirilememiştir.
Bu durum karşısında hiçbir asgari müştereğimiz olmayan muhataplarımızla dinde diyalog içinde olmamız mümkün değildir.


Din haricinde ticari, siyasi, sosyal diyaloglar kurmak ve insani ilişkiler  içinde olmak mümkündür.


Kuran’ı kerimde ALLAH (C.C) “ muhakkak din ALLAH indinde ancak İSLAM dır. Ben sizin için din olarak İSLAM’a razı oldum.”, “.. kim ki İSLAM’dan başkasına tabi olursa ondan hiçbir şey kabul olunmaz.” demekle zaten son noktayı koymaktadır. Buradan anlaşılmaktadır ki, ALLAH indinde makbul din İSLAM dinidir. Makbul insan da sadece MÜSLÜMAN dır.


Çünkü İSLAM inancında ALLAH tektir. Doğmamıştır. Doğurmamıştır. Ailesi ve ortağı yoktur. Yaratılmamıştır. Kainatı yoktan var etmiştir. Yok edecek ve yeniden yaratacakta O dur. Kainatı, insanları, cinleri, melekleri, katı,sıvı, gaz, canlı, cansız her şeyi O yaratmıştır.


Hiç bir şeye muhtaç değildir. Her şey O’na muhtaçtır. Dünyayı imtihan yeri, Arasatı hesap yeri, Cennet ve Cehennemi de mükafat yeri olarak yaratmıştır.


ALLAH’ın varlığına inanmak başka şey ALLAH a inanmak başka şeydir.


Tek olan, ortağı, oğlu vs si bulunmayan ALLAH a inananlarla ALLAH inancımız mutabıktır.

Bazı din adına yorumlar veya kültürlerde Kuran-ı Kerim’in tamamı veya içeriğinden bir kısmı reddedilmektedir. Hazreti Muhammed Peygamber olarak kabul edilmemekte veya tüm  Peygamberler yok farz edilmektedir.


İslam dininde ALLAH (C.C) tarafından emredilenin çok küçük bir bölümünü dahi reddetmek, bütünü reddetmektir.


Din olarak mutabakatımız ise KURAN-I KERİM e harfiyen inananlarladır.


Diğerleri ile ortak hiçbir yanımız yoktur.


Doğru inanarak eksik uygulamada bulunmak  konumuz dışındadır.


Saygılarımla…

1915 Yılı Asgari Geçim Haddi
































GÜN SABAH ÖĞLEN AKŞAM EKMEK
1 Üzüm Hoşafı Yok Buğday Çorbası Tam
2 Yok Yok Üzüm Hoşafı Tam
3 Üzüm Hoşafı Yok Yok Yarım
4 Yarım Ekmek Yok Şekersiz Üzüm Hoşafı

Hani siz Çanakkale Muharebelerinde bu biraz dünyalık ve bol manevi kuvvetle düşmanın hakkından geliyordunuz ya;


Hani siz ‘Ekmeksiz yaşarım hürriyetsiz yaşayamam’ düsturunun yakasına destanlar diziyordunuz ya;


Hani siz İstanbul’da ‘Sanki Yedim’ diyerek ve tam da bu adla cami yaptırıp ta bu günlere kadar yaşatıyordunuz ya;


Hani siz askere giden evlatlarınıza kına yakıyordunuz ya vatana kurban olsunlar diye..


Hani yemeden yaşamayı ve Afrikalıları daha iyi anlayabilmeyi sürdürüyordunuz ya Ramazan diye..


İşte tekrar o mübarek demlerin iklimindeyiz. Çalışanlar kurban olsun da Hükümete Allah seçtiklerimize zeval vermesin. Ki sütte leke var, onlarda yok.


Zaman zaman sendikalar eylem falan yaparlar ya; acaba kim için ve ne için? Mesela kamu çalışanları her yıl senede 1 defa Ağustos ayında başlayan Toplu Görüşmelere mi ilgi gösterirler yoksa Ağustos ayında başlayan Top’lu Müsabakalara mı? Alabileceği zam oranının mı idrakindedir devlet memuru yoksa alabileceği kombine biletin mi?


4 – 5 yıllığına seçip bırakan bir zihin elbette maaşının artıp artmamasını çok umursamayacaktır. Zira şairin dediği gibi ‘Bedava yaşıyoruz, dostlar bedava. Hava bedava, su bedava..’


Lüküs hayat, lüküs hayat. Oh, ne rahat.. Cırt cırt kredi kartlı, dıt dıt cep telefonlu, zırt pırt uzaktan kumandalı, tık tık internetli bu ayağa uyduracak yorgan bulmak da zor. Bekliyoruz ki yeni özelleştirmelerle piyasaya girecek olan sıcak para bize de ihtiyaç, araba ve konut kredisi olarak dönsün.


Kim demiş kişi başına yılık gelir Türkiye’de 9.300 dolar diye. En yüksek gelirli Lüksemburg’dan daha afili yaşamıyorsak ne olayım. Zamlar otomatiğe bağlanmışmış, okul harcamaları şu kadar artmışmış, kuraklık varmışmış, savaş çıkmışmış; hikaye.. Yiyoruz, içiyoruz, seçiyoruz. Dindarlık oy verme ölçümüzmüş pozlarına geçiyoruz. Irak’ta milyon şehitten sonra ikiyüzbin Müslüman kadının Amerikan piçine hamile olduğu haberlerine gülüp geçiyoruz.


Bu ülkede sendikacılık zor zenaat. Bu ülkede fikir işçiliği ise başa bela. Mizah ve müzik de olmasa nefes alamayacağız.


Bizim evde 2 kural vardır: 1-Hanım her zaman haklıdır. 2-Hanımın haksız olduğu durumlarda 1. kural geçerlidir. Yani Hükümet her zaman haklıdır, Hükümetin haksız olduğu durumlarda 1. kural geçerlidir.


“Ah bir ataş ver; gâvur sinem ko yansın.
Arkadaşlar uykulardan uyansın !”