31.6 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1352

Bir Baskül, Bir Çocuk ve Dokuz Boğaz

0

Ramazan ayının bedenleri sakinleştirirken ruhları dirilttiği zamanı yaşadık öğrencilerimle dün akşam. Gölcük’te ikamet eden, örneği az olmayan yoksul bir aileden söz etmişlerdi bize. Öğrencilerimle paylaştım ailenin profilini. İnsanız, insanlık duygularımız bir kat daha artıyor bu ayda. Ziyaret edebileceğimizi, onlara yardım edebileceğimizi, geçmişte yaptığımızı gibi o aileyle bir iftar saatinde birlikte olabileceğimizi söyledim onlara. Ön bilgiden sonra pek heyecanlandılar. Temsilciler seçtik aralarından. Bir hafta içinde para topladılar, gıda aldılar, elbise temin ettiler aile için.


Heyecanlı hazırlık salı günü sona erdi. İftar saatinde ulaştık aileye. Yoksulluk diz boyu. Görünürde her şeyleri var; ama hiçbir şeyleri yok. Komşular kullanmadıkları koltuklarını getirmişler. Yerdeki halı ve kilim bilmem kimin hediyesi. Aile durumunu kabullenmiş görünüyor. Tam dokuz can yaşıyor bu evde. Evin erkeği, hanım, yaşlı anne ve görümce. Beş çocuk ailenin hem süsü hem kamburu. Baba, inşaat işçisiymiş. Kaza geçirmiş üç buçuk ay önce. On ay iş yapamayacakmış. Kazada sağ bacağı kırılmış. Nihayet kesilmekten kurtulmuş bacak. Ancak tedavisi hayli pahalıymış. Yüz yaşındaki annenin bedeni de çenesi de sağlam; ama yüreği yanık. Sık sık elektrik çarpması sonucu ölen yağız oğlunun duvardaki fotoğrafını gösterdi bana. Görümce zihinsel özürlü görünüyor, onlara göre meczup. Çocuklardan en küçüğü beyin özürlü. Sanki canlı ceset zavallı; yastık gibi, nereye koysan orada kalıyor. Biraz büyüğü İrem, dünya güzeli. Henüz okula gitmiyor. Biraz büyüğü erkek, geçen yıl geçemediği birinci sınıfı tekrarlıyormuş. Onun büyüğü erkek on dört yaşında ve okuldan geldikten sonra baskülünü alıp üç beş kuruş kazanmak için İzmit’teki üst geçide geliyormuş. İki numaralı kızları ise hem cilt hem beyin hastası. Birikmiş 1000 YTL su, 300 YTL elektrik borçları varmış.


Biri erkek, diğerleri kız beş öğrencimle gittik ziyarete. Yolda aldığımız iftarlıkları, evin hanımıyla, yüksünmeden sofra haline getirdi öğrencilerim. Bir hizmet yarışı içindeydiler. Ev halkını rahatsız edecek hiçbir davranışta bulunmadılar. Davranışlarındaki asalet, samimiyet, “Sonuçta hepimiz insanız, işte geldik işte gidiyoruz.” der gibiydi. Öyle ya, aile yoksullukla sınanıyorsa biz de varlıkla sınanıyorduk. Onlar sabırla kazanıyorsa biz de vererek, paylaşarak kazanıyorduk. Sabırsızlar ve cimriler hep kaybediyor. Üstünlük elbisede değil, şükretmekte. Şükretmenin içinde bir taraf için kanaat ve sabır, diğer taraf için cömertlik var.


Yemek yerken anlattı evin beyi. Dün akşam, yiyecek bir şey bulamamışlar, öylece geçirmişler öğünü. Bu cümleyi duyunca boğamızda düğümlendi yediklerim. Birkaç lokmadan sonra bitirdim yemeği. Yememiz için yaptıkları teşvik, oldukça candandı. Açgözlü nefis, birkaç lokmayla körlenmişti. Buna rağmen günlük hayatta niçin birbirimizi yeriz, anlayabilmiş değilim. O da bir imtihan.


Evin tek gelir kaynağı on dört yaşındaki yavrunun baskülle kazandığı kuruşlarmış. Okul çağında bir yavru, bir baskül ve onun geliriyle ayakta kalmaya çalışan dokuz can, dedim kendi kendime. Utandım, üzüldüm, kahrettim. Öğrencilerim ne düşündüler bilmiyorum; ama onların kirlenmemiş vicdanlarının yaralandığına, öfkeyle sessiz çığlık attığına eminim.


Öğrencilerim, getirdikleri bayram kıyafetlerini çıkardılar torbalardan tek tek. Her kıyafet, siparişle hazırlanmış gibiydi. Evin beyinden en küçük yavruya kadar denk düştü. Hele İrem, pek mutlu oldu bu işe. Evin kadını “Bayram gelmiş, neyime?” der gibiydi. O da haklı; böyle bir ortamda hem kadın hem anne olmak, zor meslek. 


İçtiğimiz birer bardak çaydan sonra izin istedik aileden. Evin yaşlı annesi, beyi, hanımefendisi içtenlikle dua etti yüzümüze karşı. Her şeyin güzellikler içinde, gönlümüzce olmasını dilediler. Dönüş sırasında, öğrencilerimden tek tek yorumlarını aldım. Burak, böyle bir organizasyona öncülük ettiğim için teşekkür ettikten sonra, duygularını anlatmakta zorlandığını söyledi. Elveda’ın, bu sakatlığına rağmen beyefendinin haline şükretmesi, “Bacağım yerine kafam da kırılabilirdi, gözüm de çıkabilirdi, yatalak da olabilirdim.” demesi dikkatini çekmiş. İki Zeynep de bu tür yardım faaliyetlerine devam etmek istediklerini söylediler. Burcu’nun “Üst geçitte insanları tartarak ailenin geçimini sağlayan çocuğu bulalım ve ona yardım edelim, ayrıca bu aileye tekrar gelelim.” önerisini diğer arkadaşları da onayladı. Ben de “Kurban Bayramı’nda gelebiliriz.” dedim.


Yardıma muhtaçlar yalnız bu ayda yok, her zaman var. Ramazan iklimi, onlara ulaşmamız için ortam hazırlıyor. Hayvani hislerimiz biraz daha köreliyor, iyilik melekelerimiz güçleniyor. Nefis zayıflıyor, inanç kavileşiyor. Keşke, yılın her ayı Ramazan olsa, diyor insan. Bu mümkün. Gelin şimdi bir iyilik hareketi başlatalım: “Yeryüzünde bir tane maddi ve manevi yoksul kalmayana kadar mücadele etmek, varlık nedenimdir.” diyelim.

Atatürk ve AB

Geçen hafta AB’ne sunulacak olan Ulusal Program 2008 üzerinde durmuş, programı genel çizgileriyle ele almış, çelişkileri ve hükümet politikası olarak sürdürülen yanlışları belirtmiştik. Aslında, her alanda ortaya çıkan bu yanlış ve çelişkiler, yönetenlerin kendi iradeleriyle yaptıkları yanlışlar değildir. Bu yanlışlar onlara yaptırılıyor. İktidar olmanın ve meşruiyeti dışarıda aramanın bir sonucudur bu.


Ulusal Programda dikkat çeken bir yanlış da; AB sürecinde Kıbrıs’a ve KKTC’ne bakıştadır. KKTC’ni hayali AB üyeliği süreci önünde engel görenler, aslında Türkiye’nin önündeki gerçek engeller olduklarını fark edemeyenlerdir. Bir taraftan Kıbrıs sorunu” Birleşmiş Milletler bünyesinde ele alınmalı denir; diğer taraftan, Ulusal Program 2008’de bu AB’ne havale edilmiş gözükür. Bu ne çelişkidir? Siz adamlara böyle cesaret verirseniz; AB yetkilisi zat da çıkar ve “tam üyelik ve müzakere süreci Kıbrıs’a bağlıdır” deyiverir. Milliyetçilik kimsenin tekelinde değil. Dış dayatmaların önünde eğilerek belki sağcı olunabiliyor; ama, milliyetçi olunamıyor.


Bize göre daha önce de belirttiğimiz gibi; gurur ve haysiyet kırıcı AB süreci Cumhuriyet’in kuruluş felsefesiyle taban tabana zıttır. Bu anlayış, dün de geçerli olsaydı; milli mücadele ile milli devlet ve Cumhuriyet’in kurulmasına da gerek olmazdı. Sömürgeciler de sömürgelerine medeniyet getirmiştir. Bunu ihmal etmemişlerdir. Ama, bu medeniyet milli bağımsızlığı reddeden, milli gurur ve haysiyeti kırıcı ve aşağılayıcı, hükümranlık haklarını reddeden medeniyet nimetine izinle kavuşmadır.


AB söz konusu olduğunda, Atatürk’ün milletimiz için belirlediği “çağdaş uygarlıkla bütünleşme” anlayışından, bazıları sömürgecilerin lütfettiği medeniyet nimetlerini anlıyor. Bu anlamda çağdaş uygarlıkla bütünleşme, uydu olmaktır; milli bağımsızlıktan ve hükümranlık haklarından vazgeçmektir. Bazılarımız bunu böyle anlar olduk. Bazıları soruyor: “Atatürk yaşasaydı; AB’ne karşı nasıl tavır alırdı?” Atatürk’ün beyanlarına bakarsanız; O’ndaki haysiyetli mili çizgi ve tarih şuuru, Brüksel’i veya Washington’u yeni kıble yapanlardan çok farklıdır. Atatürk dönemini 1930 modeli bir arabaya benzetenler ve dogma olarak ifade edenler, zihinlerindeki dogmalardan kurtulmalıdırlar. Bu dönem, modernleşmeye kapalılık değil; kendi değerlerini koruyarak gelişme yolunun açıldığı bir dönemdir. Atatürk döneminin çizgisi, milli bağımsızlık ve milli menfaatlerin evrensel çıkarlara peşkeş çekilmediği bir dönemdir. Pragmatik bakışın öne çıktığı, ideolojik kalıplardan uzaklaşıldığı, Türkiye’nin ihtiyaçlarına ve gerçeklerine göre devletçiliğin bile şekil aldığı bir dönemdir. Özel ve ferdi çalışmalar esas alınmakla beraber; genel ve yüksek çıkarların gerektirdiği işlerde, özellikle iktisadi alanda devletin aktif bir hale getirilmesi esastır. Atatürk döneminin modeli, iktisatta özel teşebbüsün ya da devletin tam egemenliği değildir. Ülke gerçekleri karşısında her ikisinin de birlikte yer almasıdır. 17 Şubat 1923’te toplanan İzmir İktisat Kongresi ve 1929’a kadar süren daha ziyade liberal anlayışın yürümediği görüldükten sonra, I. ve II. Sanayi Plânları ile Türk ekonomisinde yapı değişikliğine gidilmek istenmiştir. (Özyurt, H., Atatürk Dönemi I. ve II. Sanayileşme Plânları ve Türk Ekonomisindeki Yapı Değişikliğine Etkileri / 1933-1938, Sosyoloji Konferansları Atatürk Özel Sayısı, İstanbul 1981, sh. 119-146)


Ulusal egemenliği iktisadi egemenlik olarak anlayan ve karma iktisat sözünü dile getiren İktisat Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un şu sözleri dikkat çekicidir: “Görünüşte ülke bizimdi. Fakat aslında, Türkiye iktisaden bizden çok yabancıların ülkesi, bir sömürgesiydi”. Atatürk’ün siyasi zaferlerin iktisadi zaferlerle tamamlanmamasının eksik kalacağı ifadesi de unutulmamalıdır.     İ. Ü. İktisat Fakültesi’nin kurulması fikri kendisinindir.


Prof. Dr. Afet İnan’a göre; Atatürk liberalizm konusunda çok kesin bir fikre sahiptir ve liberal rejime taraftar değildir. (Ülken, Y., Atatürk ve İktisat, Ankara 1981, sh. 55) Sosyalist sistemden de çok uzaktır. Bazılarının zannettiği gibi Atatürk’te dogma yoktur. “Kesin zorunluluk olmadıkça piyasalara karışılamaz” diyen Atatürk, hiçbir piyasanın da başıboş olamayacağını ifade eder. (Aynı eser, sh. 53) “AB, çözülme yönünde toplumsal bir dönüşüm projesidir. AB’nin ulus-devlet ve üniter yapıya zarar vermemesi gerekir” şeklindeki beyanlar da konuyu yeterince kavrayamamaktır.

Maneviyatı Kullanmak

Memleketimizin insanı maneviyatına karşı hassastır. Aç kalır, sıkıntı çeker, ezilir fakat maneviyatına zarar gelecekse sesini çıkarmaz ve tahammül gösterir. Şayet bu konuda fedakarlık yapmak gerekirse de çekinmeden yapar.


Yaşadığımız bir çok ekonomik sıkıntıya rağmen Ülkemizin hala dimdik ayakta kalmasının sebebini Avrupalı yıllarca araştırıyor. Ulaşılan sonuç, Türk insanının yardımlaşma hasletinin yüksek olması olarak belirleniyor.


Bu kadar yüksek yardımlaşma duygusu insanımızın kişisel sıkıntılarını büyük ölçüde aşmasına sebep oluyor. Aynı zamanda devletimizin yetişemediği bazı konularda da devlete yardımcı oluyor.


Okulların bir kısmı, Camilerin tamamı bu yardımlaşma duygularıyla meydana geliyor.
Yardım derneklerinin fakir fukaraya yaptıkları yardımlar, insanlarımızın hamiyet duygularının eseridir.


Avrupalının gıpta ettiği, Türk insanının sahip olduğu bu duygular zaman zaman istismar edilmektedir.


Çok ortaklı kar payı ödeyen şirketler, Yurt dışında ve yurt içinde bir çok insanın paralarını topladılar. Faizin haram olduğunu bilen ve buna dikkat eden insanlarımız birikimini İslami görünümlü olan bu sermaye şirketlerine yatırdılar. Bu şirketler bir taraftan maneviyatı kullandıkları gibi, insanlara astronomik karlar vaat ederek ödemeyecekleri paraları topladılar.
Nitekim kel göründü. İnsanlarımız bir kez daha aldatıldı.


İmkanı olup ta bu imkanlarını fakir fukaraya ulaştırmak isteyen hamiyetli insanlar yardımı fakire ulaştıracak güvenilir aracılar aramaktadırlar. Bunda da gayet haklıdırlar. Yardımseverin hayrını, fitresini, zekatını, sadakasını onun adına fakire ulaştırma vaadinde bulunanlar bu görevlerini suistimal ettiklerinde, toplumda itimatsızlık meydana getirerek  bu asil duygulara büyük zarar vermektedirler.


Nitekim bu konuda son zamanlarda basına intikal eden olaylar yardımsever insanlarımızın kafasını karıştırmış, duygularını zedelemiştir.


Hükümetimiz yardıma aracılık eden kuruluşları sıkça denetlemelidir. Aralarında denetleme konusunda ayrıcalık olmamalıdır. Bazıları kayırılıp, bazıları denetleme bombardımanına tutulmamalıdır.


Ülkemizde insanlarımızın manevi hassasiyeti dolayısı ile kötü niyetli insanlar bu hassasiyeti alabildiğince kullanmakta, manevi duyguları sömürerek azami ölçüde çıkar elde etmektedirler.


Bu suretle insanlarımızın yardım duyguları zedelendiğinden, hasıl olan tereddütten fakire yardım konusunda samimi olarak aracılık eden dernek ve müesseselerde zarar görmektedir.


Mesela Türk Kızılayı 17 Ağustos depremini kullanarak kendisine bilinçlice yüklenen bir takım odaklardan zarar görmüştür. Bu zararı da ancak 7-8 yılda tamir edebilmiştir. O günkü eksikliklerin abartılarak kamu oyuna sergilenmesinin amacı daha sonra ortaya çıkmışsa da yaranın onarılması kolay olmamıştır.


Şimdilerde Almanya’da ortaya çıkan olayın Kızılay’a olumsuz bir etkisi olmamıştır. Çünkü  Türk Kızılayı halkımızın güvenini sarsmamaya azami özeni göstermektedir. Devlet tarafından denetlendiği gibi, kendi içinde oluşturduğu müfettişlerce de sıkça denetlenmektedir.


Halkımızın merhamet duygularını istismar ederek elde edilen paralar yanlış yollarda kullanıldığında  gizli kalmamakta, biraz geçte olsa kötü niyetler ortaya çıkmaktadır.


Dürüst olarak hizmet veren kuruluşların, adı ne olursa olsun, sayılarının artmasını arzularız.


Yargı yolu ile yanlışı kanıtlanmayan hiçbir kuruluşu burada töhmet altında bırakmayız.
Sözlerimiz mağdur olan insanların örnek teşkil ederek, diğer insanların yardım duygularını engellememesi içindir. Hükümetin bu konuda gecikmeden denetimlerini sıklaştırması içindir.


Zira bütün bunlardan sonuçta  fakir fukara zarar görür. Dolayısı ile Ülke zarar görür.


Değerli Okuyucular:


Mübarek Ramazan-ı Şerif hızla geçip gidiyor. Önümüzde Kadir gecemiz var. Sizlerinde bildiği gibi bu gece bin aydan daha hayırlı. Bu inanan insanlar için büyük bir şans.
Bu geceyi ihya etmek, Allah’a ve Onun son peygamberi olan Muhammet Mustafa (SAV) ya  inanan insanlara 82 yıllık ibadet sevabı kazandırıyor. Hiç bir dinde böyle bir avantaj yok. Bu gecenin kıymetini bilelim. Cenab-ı Mevla’dan sizleri ve bizleri nice Ramazan-ı Şerifler e sağlıkla, mutlulukla, huzurla ulaştırmasını diler, 27. geceye rastlayan Kadir Gecenizi şimdiden tebrik ederim.

Neden Çatışıyoruz?

Merkezi ABD’de bulunan araştırma kuruluşu, PEW’in (Nisan 2008 ayında yapılan) küresel eğilimler anketinin Türkiye sonuçları açıklandı. Türk toplumunun bir fotoğrafını çeken anketten birkaç sonuç üzerinde düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Ankete göre, Türkiye en dindar ülkeler sıralamasında Endonezya, Tanzanya, Ürdün, Pakistan, Nijerya ve Mısır’ın ardından 7. sırada. “Hayatımda dinin çok önemli yeri ve önemi var” diyenlerin oranı yüzde 94. Türk kadınlarının yüzde 87’si, Türk erkeklerinin yüzde 81’i “din çok önemli” görüşüne sahip imiş.

“Türkiye’de halkın yüzde 34’ü 5 vakit namaz kılıyor. Günde 1 kez dua edenlerin oranı yüzde 8. Sadece Cuma namazına gidenler yüzde 10. Hiç ibadet etmeyenler (namaz kılmayanlar) yüzde 20. Ramazan’ın tamamında oruç tutan Türklerin oranı yüzde 20. Çoğunda tutanlar yüzde 60. Birkaç gün tutanlar yüzde 9. Hiç tutmayanlar yüzde 9.”

Demek ki ülkemizde vatandaşlarımızdan her üç kişiden birisi İslam’ın namaz ve oruç ibadetleri ile ilgili emirlerini yerine getiriyor. Her beş kişiden biri hiç namaz kılmıyor ancak bunlardan bir kısmı oruç tutuyor.

Anket sonucu bildirilirken “hiç ibadet etmeyenler yüzde yirmi” diye bildirilmiş. Bu cümlede “hiç ibadet etmeyenler” yerine zannederim “hiç namaz kılmayanlar” yazılması gerekiyordu. Çünkü hiç oruç tutmayanlar yüzde dokuz ve oruç ta bir ibadet olduğuna göre hiç ibadet etmeyenler en fazla yüzde dokuz olacaktır. Bunlardan bir kısmı sağlık sebebiyle oruç tutamıyor olacağı için (Hac, zekât gibi diğer ibadetleri de dikkate almasak bile), iradi olarak hiç ibadet etmeyen oranı kesinlikle yüzde dokuzun altında olmalıdır.

Şimdi bu rakamlardan şu sonuçları çıkarmamız mümkündür:

Türk toplumunda gayrimüslim vatandaşlarımız ile inançsız olanlar çok küçük bir azınlık teşkil etmektedir. (Ancak demokratik Türkiye’de sayıları az veya çok bütün vatandaşların kişi hak ve özgürlükleri/inancını yaşama özgürlüğü korunmak durumundadır.)

İslam inancı çerçevesinde olanlar farklı siyasi görüşlere yayılmıştır. Her partinin seçmen tabanı, ibadet etme oranı farklı da olsa inançlıdır.

Başörtüsünü dinin bir emri olarak, hatta cihad duygusuyla savunan da, başörtülüleri kamusal alanda görmekten nefret edenler de özünde İslam inancına sahip, Allah’a inanan, az veya çok dua ve ibadet eden insanlardır.

İçki ve uyuşturucu kullanan, zina, faiz, gıybet gibi büyük günahları işleyenler ve hatta bunları alışkanlık haline getirenlerin bile çoğunda Allah inancı vardır. Hayatının zor ve sıkıntılı dönemlerinde yüce yaratıcıdan yardım dilemeyen yok denecek kadar azdır.

“Allah’tan başka ilah olmadığına, Hazreti Muhammed’in O’nun kulu ve resulü olduğuna” inanan herkes Müslüman olduğuna göre, ibadetleri ve dış görünüşleri ne olursa olsun, hiç kimsenin diğerini daha az Müslüman kabul etme hakkı yoktur.

Kaldı ki Müslüman kimliğini öne çıkaranlar arasında gıybet, dedikodu, iftira, kul hakkı ve kamu malı yeme gibi büyük günahları işleyenler hiçte az değildir.

Kul hakkı hariç her türlü günahı affedebileceğini bizzat Yaratanımız bildirdiğine göre, “falanca kişi veya grup iyi Müslüman, falanca kişi veya grup kötü Müslüman’dır” deme hakkı hiç kimseye verilmemiştir.

Bütün bunlara rağmen yukarıda adı geçen anketin bir diğer verisine göre, Türkler arasında kendi ülkelerinde modernleşmeyi savunanlarla radikaller arasında çatışma olduğunu düşünenlerin oranı, uluslararasında açık ara birinci sırada olduğu görülmekte.

Geçtiğimiz yıl bu çatışmanın var olduğunu düşünen Türkler’in oranı yüzde 52 iken bu oran rekor artışla yüzde 68‘e yükselmiş.

Bu araştırma, daha önce de yazdığım, 2007 sonunda Tarhan Erdem başkanlığında KONDA araştırma şirketinin yaptığı anket sonuçlarıyla örtüşüyor. Anket “toplumun büyük çoğunluğunun (yüzde 96,8 ‘inin) “dindar”, en azından “inançlı” olduğunu gösteriyordu. İnançsızlık, ateistlikle birlikte yüzde 3 civarında kalıyor.

Tarhan Erdem, toplumumuzda iki aşırı uçtan bahsediyor, bunlardan biri “yobaz sayılabilecek” kesimdir, öbür aşırı uçta ise “bunların tam tersi tarafta bulunanlar” yer alıyor. Erdem, ikisinin toplamının “yüzde 10’u bulmadığını” da belirtiyor. (Milliyet, 9 Aralık 2007) Demek ki, “yobazlarla” “aşırı laikçilerin” toplamı yüzde onu bulmuyor!

Tarhan Erdem ayrıca Türkiye’de geniş muhafazakâr kesimin “kültürel değerlerine bağlı kalarak modernleşmek istediğini” vurguluyor.

Aslında Türkiye’de muhafazakâr kesim de Devletin ve hukukun laik olmasını istiyor, kadın-erkek eşitliğini savunuyor, sadece dini nikâhla yetinmiyor resmi nikâh yaptırıyor, laik miras hukukunu, ceza hukukunu, demokrasiyi benimsiyor… Türbanlılarda bu oranlar yüzde 90’ın üstündedir!

Özetle modernleşmeyi savunduklarını söyleyenler özünde dindar ve inançlı insanlar iken, dindarlığı ön plana çıkarılan insanlarımızın da laik ve modern hayatı benimsedikleri görülüyor.

Öyleyse modernleşmeyi savunanlar ile radikaller arasında var olduğu söylenen çatışmanın sebebi ne?

Anlaşılan her iki kesimden toplamı yüzde onu bulmayan gruba ait kendi inanç ve duygularının farkında olmayan birileri Türkiye’nin huzurunu bozuyor, ekonomik ve sosyal gelişmesini baltalıyor.

 

Denge-1

0

Müslüman Açısından Dünya Ahiret Dengesi


Bir insan için üç hayat vardır.



  1. Anne karnındaki hayat
  2.  Dünyadaki hayat
  3. Ahiret hayatı

Anne karnındaki hayatın dünya hayatı açısından çok büyük önemi vardır.


Dünya hayatının da ahiret hayatı açısından önemi büyüktür.


Çocuk anne rahminde iken anne sigara, alkol vb. zararlı alışkanlarından uzak durup sağlıklı beslenirse çocuk dünyaya bedenen sağlam gelir.


Baba kazandığı paranın helal olmasına eve getirdiği ekmeği helal parayla almaya, annede helal lokma yemeye dikkat ederse çocuk bedenen sağlam olduğu gibi ruhende, ahlakende sağlam ve dürüst olmuş olur.


Böyle dinine, devletine, vatanına milletine bağlı, anne-babasına saygılı topluma faydalı dürüst insanlar için  ‘’helal süt emmiş’’ tabiri kullanılır.


Helal süt helal lokmadan, helal lokma helal kazançtan elde edilir.


Bunun tersini düşünürsek anne hamilelik döneminde zararlı alışkanlıklardan sakınmazsa, baba kazandığı paranın kaynağını sorgulamazsa sofradaki ekmeğin mideye inen lokmanın helal yada haram olduğu düşünülmezse dünyaya gelen çocuk bedenen de ruhende sakat olur.


Bu tip insanlar dinine, devletine, vatanına, milletine, anasına, babasına, büyüğüne, küçüğüne saygı duymaz, bağlı olmaz. Bugün ülkemizde beş milyon civarında özürlü çocuk varsa burada annelerinin hiç suçu yok mu? Yüzbinlerce tinerci, kapkaççı, vurgun ve soygun işleri ile uğraşan küçük büyük insan varsa burada babaların hiç suçu yok mu?


Sofraya gelen ekmek haram yoldan elde edilirse çocuk anne karnında haram gıda ile beslenirse elbette dünya hayatı da haramla günahla yanlışlarla dolu geçecektir. Bu tip insanları ifade etmek içinde “sütü bozuk” tabiri kullanılır. Sütün bozuk olması çocuğun suçu değil, ona bozuk süt emziren annenin o sütün haram gıda ile oluşmasına sebep olan babanın suçudur. Süt durup dururken bozulmaz. Yemeğe katılan zehir insanın hayatını karartır. Süte katılan haramda insanın hem dünyasını hem de ahiretini karartır.


Dünya hayatının temeli anne karnında atılır. Bu temel sağlam atılırsa, o insanın dünya hayatı için büyük bir avantaj elde edilmiş olur.


Eğer bu temel çürükse o çocuk toplum için bir afet bir bela olur.                                


Ayeti kerimde                                                                                                       


Bilinki (ahiret kazancına yer vermeyen) dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir süstür. Aranızda bir öğünüştür, Mallarda ve çocuklarda bir çoğalıştır.


Bunun misali bitirdiği bitkiler ekincilerin hoşuna giden bir yağmur gibidir. Fakat o bitkiler kurur; derken sen onu sapsarı hale getirilmiş görürsün sonrada o bir çor çöp olur.  Ahirette çetin azap vardır. Allahtan bağışlanma ve hoşnutluk da vardır.


Dünya hayatından faydalanmak bir aldanış faydalanmasından başka bir şey değildir. Ebu Hureyreden rivayet edilen bir Hadisi Şerifte de


Şunu unutmayınız ki: Allah’ı zikretmeden onun rızasına uygun işler yapmadan öğrenici ve öğretici olmadan geçirilen bir dünya hayatı ve içindekiler lanetlenmiştir.


Dünya kelimesi yakınlık anlamına gelen ‘’edna’’kelimesinin muennesidir.


Dünya karşıtı olan ahirete göre çok yakındır.


Dünya hayatı gelip geçicidir. Ahiret hayatı ise süreklidir.


Dünya hayatı bir yol  (otoban) üzerindeki tünelin içinde kalınan zaman kadardır.


Bazen tünelin ağzından bakınca öbür tarafı gözükür.


Tüneller birbirine göre bazen kısa bazen de uzun olur.


Gittiğiniz yolun uzunluğuyla kıyasladığında tünelin mesafesi çok ama çok kısa kalır.


İşte dünya hayatı da bir tünel mesafesi kadardır.


Ebedi hayatın saadeti de, felaketi de işte bu zaman diliminde kazanılır. Dünya hayatını iki kategoride değerlendirmek gerekir;


Birincisi: İman-ibadet güzel ahlak ile geçirilen bir dünya hayatı ki anne rahminde iken alınan helal gıdanın oluşturduğu helal sütü emenler dünyada böyle bir hayat sürerler.


İkincisi: Birincide sayılanlardan tamamen uzak, nefsin esiri, şeytanın can dostu olmuş, ahireti unutup kalbi ve  kafası dünya sevgisi ve hırsı ile dolu bir dünya hayatı. Ayet ve hadislerde yasaklanan bu anlayıştaki bir dünya hayatıdır.


Dünya hayatı boşverilecek, önemsenmeyecek bir zaman dilimi değildir. Bilakis özellikle müslümanlar açısından çok önemlidir. Zira hadisi şerifte; “Dünya ahiretin tarlasıdır.” buyurulur. Bu tarlada ilkbaharda ne ekersen sonbaharda onu biçersin. Darı ektiğiniz tarlada mısır biçemezsiniz. Bu hayatta kötülük ekerseniz ahirette iyilik (sevap) biçemezsiniz. Doğum öncesi hayat ile dünya hayatı kıyaslandığı zaman anne karnında geçen zaman, dünyada ki zamana göre otobandaki tünel gibidir. Ancak dünyanın genişliğinden, lüks ve konforundan haberi olmayan insanoğlu orayı terk edip dünyaya gelmek istemezmiş.


Dünyaya gelip bu hayattaki rahatlığı cazibeyi gören bir insan önceki hayatına elbetteki dönmek istemez. Dünya hayatı ahiret hayatı ile kıyaslandığı zaman aynı özelliği gösterir.


Dünyada ki lüks ve konforu görüpte cennetteki nimetlerden haberi olmayan insan dünyadan ayrılmak istemez, ölüm ona acı ve ürpertici gelir. Ama ölüm kaçınılmazdır. Dünyada Allah’ın rızasına uygun bir hayat yaşayıpta ölünce cennete giden bir müslüman oradaki nimetleri köşkleri, sarayları, hurileri görünce dünyadaki nimetler ve güzelliklerin cennettekiler yanında bir kıymet ifade etmeyeceklerini anlayınca orayı bırakıp tekrar dünyaya dönmek istemez.  Dünya ile cennet kıyaslandığında cennet dünyaya göre kıyas kabul etmez.


Peygamberimiz (SAV) bir hadisi şerifinde;


“Dünya (ahiretteki makamlara göre) müminin zindanı, kâfirin cennetidir.“ Çünkü kafirin gördüğü göreceği bu dünyadaki güzelliklerdir. Ahiretteki yerini ise vardığında görür. 


Müslümanın dünya hayatı ile kâfirin dünya hayatı birbirinin aynısı olamaz. Müslüman söz ve fiiliyatında sadece dünyayı düşünerek hareket etmemeli, karar vermemeli bilakis dünyayı düşündüğü kadar ahireti de düşünmeli ona göre hareket etmelidir. Hak ve hukuka saygı gösterip helale harama dikkat etmelidir.


Maalesef bugün müslümanlar hak ve hukuka saygı yönünden gayri müslimlerden çok geridedir. İbrahim Ethem hazretleri bu durumu şöyle ifade ediyor.


Yamadık dünyamızı yırtarak dinimizden


Dünyada gitti dinde gitti elimizden.


Allah bizi böyle bir duruma düşmekten korusun.


Dengeyi iyi sağlayıpta dünyayı da ahireti de kaybetmeyelim.


Yoksa altı uçurum.   

Muhasebe

0

Dün gece yatmadan önce eşime “Acaba, Allah’ın kendisinden razı olduğu kullardan biri miyim?” diye sordum. “Sınavı kazandık, sınıfı geçtik mi acaba?” Eşim tuhafladı. “Bu da nereden çıktı?” der gibiydi. Son zamanda okuduklarım, yaşadıklarım, kim bilir, Ramazan ayının insanı saran havası sordurmuş olmalıdır bana bu soruyu.


Allah’ın kendisinden razı olduğu kul olmak, nasıl olunur? Soru kolay, cevabı zor. Buna “Evet.” diyebilmek bile yoruyor insanı. Bunun ölçüsü ne? Elinden, dilinden kimse zarar görmemeli. Herkes senden emin olmalı. Özün doğru, sözün kontrollü olmalı. Kötülüğün düşmanı, iyiliğin dostu olunmalı. Bir tefekkür ve sorgulama seansı olan bireysel ibadetler aksatılmamalı, başkalarını ilgilendiren her eylem, ibadet aşkıyla yapılmalı. İçinde kul hoşnutluğu, Allah’ın rızası gözetilmeyen her eylemden kaçınılmalı.


“Aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz.” demiş atalarımız. Aynadaki görüntümüzün düzgün olması için fikrimizin, zikrimizin düzgün olması gerekir. Güzel fikirler üretip güzel zikirler söylemeliyiz. Zikrimize ve işimize şahit olanlar yaşama sevinci duymalı, haz almalı bizden. Varlığımız onlar için zenginlik, yokluğumuz yoksulluk olmalı. Veren elin, alan elden üstün olacağı inancıyla vermeyi bilmeliyiz. Vermenin eksiltme değil, artırma nedeni olduğuna inanmalıyız. Verdiklerimizin reklâmını yapmamalı, kişilerden karşılığını beklememeliyiz. Karşılık beklenen her iyiliğin, iyilik olmaktan çıktığını, menfaat ilişkisine dönüştüğünü kabullenmeliyiz. İnsanlara diyet ödetmenin ahlaksızlığına düşmemeliyiz. İnsanlardan hiçbir beklentisi olmayan ancak insanlara hayat kaynağı olan güneş gibi olmalıyız. Karşılıksız vermenin örnekliğine kendimizi hazırlamalıyız. Isıtmak ve ışıtmak olmalı misyonumuz. 


Öldükten sonra hangi sorularla karşılaşacağımızı düşünüp bu sorulara rahatça cevap verebileceğimiz yaşam standardı geliştirmeliyiz. Evet, nedir bize yöneltilecek sorular? Kaçına eğilip bükülmeden, gönül rahatlığıyla cevap verebileceğiz? Orada toplanacak ürünlerin tohumlarını ekmeliyiz, fidelerini dikmeliyiz dünya tarlasına. Ekip dikmek yetmiyor, ayrıca bunları fitne, çıkar, bencillik, tamahkârlık gibi haşarattan koruyabilmeliyiz.


Bir iyilik hareketi başlatmalıyız dünya durdukça var olacak. İsmimizle değil, misyonumuzla yaşamalıyız  çağlar boyu. Bu misyonun tüzüğünü, yaratılış felsefemiz oluşturmalı. Ziya Paşa’nın işaret ettiği gibi dünyaya düzen verirken önündeki çukuru göremeyenlerden olmamalıyız. Günlük meşgalelerimiz, varlığımızı ayakta tutan eylem diye düşünülmeli, araçların kurbanı olup amacımızdan uzaklaşmamalıyız.


Şüphesiz zordur Allah’ın kendisinden razı olduğu kul olmak. Bu yolda size “mecnun” diyecekler, iftiralar atacaklar. Para teklif edecekler, kadın teklif edecekler. Bu durumda “Bir elime güneşi, bir elime ay’ı verseniz yine vazgeçmem davamdan.” deme kararlılığında olmalısınız. Yoksa her an bir çukura düşebilir, bütün birikiminizi tüketebilirsiniz. Kararlılıktır bu işin dönüm noktası. Bir kere karar verirseniz kolaydır gerisi.


Her devrim, diğerlerinden vazgeçmek, yeni bir tercihte bulunmaktır. Bu tercihin mevsimi yok. Ramazan ayı ve tutulan oruç bir başka tefekkür âlemine çekiyor kişiyi. Dış iklimden kurtararak kendimizi, yeni bir iklim yaşatmalıyız ruhumuza. Şimdi, ruhumuzda devrim mevsimi. Unutmayalım, devrimde aslolan, sürekliliktir.

Ulusal Program 2008

Aydınlar Ocağı’nın üyelerinden değerli kardeşimiz Kemal Çapraz’ı elim bir trafik kazasında kaybettik. Kendisi, öğrencilik yıllarından itibaren bizimle yakın temasını sürdüren, inandığı ideallerine hizmet aşkı ile bağlı, samimi, gayretli, çalışkan, fedakâr ve vefakâr, sorumluluk duygusuna ve milli endişeye sahip bir Türk’tü. O ülkeyi karşılıksız seven, şahsi menfaat tanımayan bir hizmet eriydi.  Türk Dünyası O’nun  temel ilgi alanıydı. Kendisi ile Viyana’daki Avusturya-Türk Akademisyenler Birliği Toplantısına birlikte gitmiştik. Salonu dolduran gençlere Türk Dünyası ile ilgili görüntülü bilgi vermiş ve bu hizmetten çok mutlu olmuştu.  Milli ve insani değerleri benliğinde toplamış bu kardeşimizi  rahmetle anar; ailesine, yakınlarına ve kendisini Türk Milletine ve Türk Dünyasına mensup olarak hisseden herkese başsağlığı ve sabır dilerim.


AB hayali üyeliği sürecinde Türkiye ev ödevlerinden birini yine yerine getirdi! Ulusal program hazırlandı. Yandaş ve tanıdık bazı  sivil toplum kuruluşlarına gönderildi. Bugüne kadar sürdürülen teslimiyetçi çizgiden en ufak bir sapma yok. Sadece bundan önce Atatürk ve Atatürk milliyetçiliği gibi ifadeleri Brüksel’den çekinerek metinlerden çıkaranlar, bu defa ona sığınmış olmalılar ki; programın girişinde buna yer vermişler. Belki de istemeyerek… İspanya ve diğer örneklerde olduğu gibi birleştiren değil, milletleri bölen, milli devletleri ufalayan bir nitelik kazanmış olan AB’ne  verilecek bu program bize göre hiç de “ulusal” değildir. Tek yanlı propaganda, tezgâh ve oyunlara rağmen halkın desteği  oldukça düşmüştür. Kel görünmüştür.


Programın ilk 22 sayfasında bazı bilinen ezberler biraz daha millileştirilerek yazılmaya çalışılmıştır. Ancak bazı çelişkiler de dikkat çekmektedir.  Meselâ, bugün Türkiye’nin  “üreten ve geliri  adil paylaşan” yönde çaba sarf ettiği söylenebilir mi?  AB sürecinin Türk tarımını ve sanayiini çökertmediği, özelleştirmeler adı altında ülke sanayiinin yabancılaşmadığı söylenebilir mi?  Terörü engelleyici politikaları AB’nin desteklemediği bir gerçek değil midir? Yapılan  yasa değişiklikleri  terörü azdırmadı mı? 


Bize göre AB süreci Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi ile taban tabana zıttır. Milli mücadelenin tacı olan Cumhuriyet,  AB süreci ile paralel olsaydı; zaten milli devlet ve Cumhuriyetin kurulmasına hiç ihtiyaç olmazdı. Bugün baskılarla, tehditlerle Türkiye Cumhuriyeti’nin adeta tasfiyesine giden süreç “Atatürk’ün ulusumuz için belirlediği çağdaş uygarlıkla bütünleşme”  kılıfına sokulamaz; bu büyük bir sahtekârlıktır. Bu çelişki tarihi gerçeklerle doğrulanmamaktadır.  Atatürk  çağdaş uygarlık hedefi derken anti-Türk ve anti-devlet politikalarını mı önerdi? Atatürkçü olmak küreselleştirmenin olumsuz taraflarını   gözden uzak tutmak mı?  Yeni Vakıflar Kanununu çıkaranlar, 301’i değiştirenler, milli kimlik ile oynayanlar kimden yanadırlar?


Raporun baş kısmında “Türkiye’nin tam üyelik hedefine yaklaştığı” ifadesi gerçekçi değildir. AB müktesebatına  uyum  33 fasılda görüşülürken maalesef üyelik bile garanti değildir.  Bu sadece Türkiye’ye uygulanıyor.


Metne sokulan AB tam üyeliği ile “KKTC’nin attığı yapıcı adımlar” ifadesi son derece isabetsizdir. AB yolunda KKTC’yi adak kurbanı  yapmak büyük bir ihanettir.  Nerede KKTC’nin AB’nin değil de; BM’nin bir sorunu olduğu beyanları…


Sayfa 14’de özelleştirme amacı olarak belirtilen husus ekonomide kamunun ağırlığını azaltmak ise; Türkiye’de bu oran AB ülkelerinin çoğunun altındadır. Programda Halk, Ziraat, Vakıflar Bankalarının özelleştirileceği, şans oyunları, elektrik dağıtımı, petro-kimya sanayii, hava ve deniz ulaşımı, lokomotif ve vagon üretimi, et-balık ürünleri piyasası, şeker-tütün ve çay ürünlerinin işlenmesi, IMKB, altın borsası, otoyol-köprü işletmeciliği,  telekomünikasyon, sağlık, eğitim, savunma, radyo-TV yayıncılığı, doğal gaz piyasası,  kömür ve diğer madenlerin özelleştirilmesi vardır.  TEDAŞ, TEKEL, ELEKTRİK  ÜRETİM AŞ. gibi sektöründe belirleyici kuruluşların özelleştirme ile  yerli ve yabancı yeni yatırımcılara açılması  gibi konuların çoğunda Rusya ve Almanya acaba ne yapıyor?  Programda yer alan “AB içerisinde rekabet baskısı ile baş edebilme”, üretmeyen, üretimi engellenen bir ekonomide konuşulamaz. Verimliliğin ve maliyet yapısının  rekabet edebilir hale getirilmesi de  üretimin ve reel sektörün  desteklenmesine  bağlıdır. Onları ithalatçı olmaya zorlama değil…

Sağlıkta Neler Oluyor

Yıllardır sağlıktan yakınır dururuz. Zaman zaman sağlıkta dönen suistimaller  gündemi işgal eder. Bir milletin sağlık sorunu var olduğu müddetçe o milletin kalkınmışlığından bahsetmek mümkün değildir. Çünkü “sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.” deyimimiz her zaman günceldir. Ülkemizde birkaç yıl öncesine kadar sağlığa ciddi bir yatırım yapılmamıştı. Zaman zaman hastaneler açılmış,sağlık ocakları yapılmış olsa bile köklü bir yatırım ve revizyona gidilmemişti. Bu hükümet döneminde sağlıkta ciddi atılımlar yapılmış, bir çok kara delik kapatılmış ise de son dönemlerde yapılan değişiklikleri anlamamız mümkün olamamıştır.


Önceleri hastanelerdeki yığılmaların sebebinin, ayakta tedavi edilebilecek hastalardan kaynaklandığı bilinse bile buna karşılık bir önlem alınmamıştı. Son dönemde bu yoğunluğun azaltılması için tıp merkezlerinin açılması teşvik edilmiştir.Bir taraftan devreye özel hastaneler girerken diğer taraftan da ülke genelinde iki bini aşkın tıp merkezi faaliyete geçmiştir. Bu suretle halkımız günlerce kuyruklarda beklemek ve kendi verdiği vergilerle maaşını alan sağlık personeli tarafından horlanmaktan kurtulmuştur. Rekabetin devreye girmesi ile devlet hastaneleri ve dispanserleri de kendilerini yenilemek zorunda kalmışlar, yapılan yatırımlarla bir çok devlet hastanesi modern sağlık merkezlerine dönüştürülmüştür. Hizmet kalitesi artmış, sağlıkta devrim niteliğinde atılımlar gerçekleştirilmiştir.


Son zamanlarda bu güzel hizmetlere gölge düşmüştür. Sağlık bakanlığı Tıp merkezlerini kapatmayı kafasına koymuş, bu merkezlerin hizmet dışı kalması için devamlı yönetmelik değişikliğine gitmiştir. Her ne kadar suistimaller özel tıp merkezlerinin üzerine yıkılmaya çalışılmışsa da gerçek bu değildir. Tabiiki Tıp merkezlerinin tümünü sütten çıkmış ak kaşık olarak göremeyiz. Suistimal yapanlar tabii ki vardır. Fakat bunların boyutları hastaneler kadar değildir. Kadına prostat ameliyatı, erkeğe doğum işlemi, bebeğe bir günde iki bin civarında iğne Tıp merkezlerinde yapılmamıştır.


Büyük bir boşluğu dolduran Tıp merkezlerini devre dışı bırakmak sağlıkta yeni bir kaosun oluşmasına sebep olacaktır. Her ne kadar büyük yatırım yapan büyük hastane zinciri sahibi patronlar tıp merkezlerinin kapanmasını istiyorlarsa da bu istek ülke menfaatine bir istek değildir. Bu istek tamamen acımasız liberal ekonominin acımasız patronlarının daha çok kazanma hırslarının mahsulüdür.


Özel sektörün bu istekleri hükümetçe uygulanmaya başladığında Ülkede yapılan güzel işlerin tamamen çirkinliklere dönüşeceği aşikardır.


Son zamanlarda yapılan yönetmelik değişiklikleri ile özel sektörde tedavi ücretleri alabildiğine kısılmıştır. Muayenehanelerde 100 milyonun üzerinde seyreden muayene ücreti Özel tıp merkezlerinde 15 milyona düşürülmüştür. Vatandaştan alınan 4.5 milyon katkı payı ile de toplam bedel 19.5 milyonu geçmemektedir.Bu rakam sağlıkta çok komik bir rakamdır.
Bu rakamla kaliteli, modern ve hijyenik bir hizmet verilmesi mümkün değildir. Doktorlarımız emeklerinin bu kadar dibe vurdurulmasından mutlu değildir. Nüfusunun %80 nini sağlık güvencesine sahip insanların teşkil ettiği şehrimizde Özel Tıp merkezlerinin sağlık kurumları ile sözleşmelerini fesh etmesi de mümkün değildir.


Bu durumda sistemin zarar görmemesi için sağlık Bakanlığının fikirlerini yeniden gözden geçirmesi acilen şarttır. Özel Tıp merkezleri desteklenmelidir. İki binin üzerindeki tıp merkezlerinin evrakları ile meşgul olmamak için bunları kapatmanın bir anlamı yoktur. Bu Özel hastane patronlarının işine yararsa da eskiden olduğu gibi  vatandaşın çile çekmesine sebep olur.


Halkımız gelecekte karşılaşacağı sıkıntının farkında değildir. Sağlık güvencesi olan halkımız gelişmeleri yakından takip etmelidir. Siyaset yapanlar bu konuda uyanık olmalıdırlar. Bu durum böyle giderse büyük bir fırtınalar kopacaktır. Halkımız mağdur olacaktır.


Yargıtay’ın reddettiği paket program uygulaması yerine acilen yeni bir sistem konmalı, devletin Özel Tıp merkezlerine ödeyeceği vaka başı ödeme artırılmalıdır. Özel Tıp merkezlerinin doktor alarak kadrolarını genişletmelerine acilen imkan sağlanmalıdır.


Tıp merkezlerinin binaları ile alakalı yaptırımlar yeniden düzenlenmelidir.


Sonuç olarak:


Özel Tıp merkezleri halkımızın sağlıkta  sıkıntısız hizmet alma noktalarıdır.Rekabet yönünden tercih imkanı bulduğu sağlık kurumlarıdır. Kaliteli hizmeti ucuza temin ettiği yerlerdir.


Kızılay İzmit Özel Tıp merkezi ise bu saydığım üstünlüklerin doruğa çıktığı ayakta tedavi kurumudur. Şehrimizin medar-ı iftiharı, emsallerinin içinde bir numaralı sağlık kurumudur.


Bu kurumların yaşatılması ve çoğaltılması şarttır.

Dönüşüm

Milletimizin bir asır önceki durumuna baktığımız zaman, o dönemde ülkemize gelen seyyahların yazdığı eserlerde de vurgulandığı üzere, imparatorluk son dönemlerini yaşasa da imparatorluk ruhu diye tabir edebileceğimiz gurur, vatanına olan bağlılık ve ne kadar zor şartlarda olunursa olunsun almadan ziyade vermeye çalışma gibi özelliklerin var olduğunu görmekteyiz.


Yine geçen yüzyılda ülkemiz varolma savaşı verdiği için o dönemin gençliğinin üzerinde durduğu en önemli konu da “bu ülkenin nasıl kurtarılacağına” dair fikir üretmektir.


Ancak 1960’lı yıllardan itibaren ülkemize yapılan dış kaynaklı maddi yardımlar ile tarihte IV. Murat’ın “yardım almaya alışan emir almaya alışır” sözü ile ifade ettiği gibi ülke geleceği dışarıdan gelen emirlere göre şekillenmeye başlamıştır.


Neticede milletimizde geçmişte varolan imparatorluk ruhu maalesef 1960’lardan itibaren gittikçe azalmış 1980’lere gelindiğinde ise dönemin meşhur lafı olan “benim memurum işini bilir” cümlesinin işaret ettiği gibi milleti yozlaştırmaya yönelik politikalarla tamamen kırılma noktasına varmıştır.


1980 darbesi ise o dönemden sonra yetişen gençlerde ülke geleceğine dair fikir üretme ya da siyasete yönelik ilgiyi azaltmış neticede gençlik “biz”den ziyade “ben” düsturu ile yetişmiştir. Dolayısıyla gençler için vatanın ilerlemesine dair ideallerden çok “nasıl kısa yoldan zengin olurum” gibi idealler ön plana geçmiştir.


1990’lara baktığımızda ülkemizde kitle iletişim araçlarının kullanımının arttığı görülür. Bunun sonucunda özellikle televizyon alanında tek kanaldan özel kanallara geçişin başlaması, toplumu etkileyip dönüştürmede televizyon programlarının bir numaraya yerleşmesini sağlamıştır.


1990’ların ortalarından itibaren bilhassa bayanlara yönelik sabah programları ile önceleri Ramazan aylarına mahsus yapılan sadaka programları daha sonra her güne yayılmış, “iste bacım, yetiş bacım” gibi sloganlarla halk hazır yemeğe, dolayısıyla sadaka kültürüne alıştırılmıştır.


Netice itibariyle sadaka kültürüne alışan halk artık bir çuval kömürle ülke geleceğini belirleyecek hale gelmiştir. Bu durum halkın önemli konularda tavır koymasını engelleyerek doğru karar verme yetisini yıpratmıştır.


2000’li yılları yaşadığımız şu dönemde milletimizin ahvaline bakıldığında toplum dönüşümünün tamamlandığı görülmektedir. Zira ülke geleceğinin hayati konuları olan Kıbrıs, Ermeni sorunu, Irak ve terör meselelerinde milletimiz duyarsızlaşmış, tabiri caizse ülke elden gitse kimsenin kılı kıpırdamaz olmuştur.


Değerli okuyucular, açıkça görüldüğü üzere milletimize yapılan gerek iç gerekse dış kaynaklı maddi yardımların neticesi olan emirlere itaat ve teslimiyet politikası günümüzde son noktasına varmıştır. İşin vahim kısmı odur ki, her ne kadar geçmişte aynı şartlar altında milletimiz düşmana atılan ilk kurşunla toparlanma sürecine girmişse de bu noktadan sonra günümüz toplumunu toparlamaya kanaatimce düşmana atılan makineliler bile yetmeyecektir!


İyi haftalar!…  

İnananlar Temiz Olmalı

Başbakan R.Tayyip Erdoğan ile medya ve ticaret devi Aydın Doğan arasındaki sürmekte olan söz dalaşı hakkında taraf olmadan da bir şeyler söylemek mümkün.


Doğan grubunun sahip olduğu medya gücünü önemli işleri bitirmek için kullandığı, bunu bundan önceki hükümetler nezdinde de, mevcut hükümete karşı da kullandığı herkesin malumu. Sadece Petrol Ofisi örneği bile, Aydın Doğan’ın haksız rekabet yaratan bu güç kullanımının ekonomik boyutunu anlamak için yeterli olsa gerektir.


Doğan Grubunun Almanya’da gazete tesislerinin açılışında gerçekleşen gizli toplantıdan sonra, Ecevit Başkanlığındaki DSP-MHP-ANAP iktidarının yıkılmasında nasıl etkili olduğunu hatırlamak, kullanılan gücün siyasi boyutlarını da kavramamıza yardımcı olacaktır.


(Toplantıda alınan kararlara göre İ. Cem, K.Derviş, H.Özkan hareketi ile DSP bölünecek, bu hareket ile Mesut Yılmaz/ANAP, Tansu Çiller/DYP ortaklığı ile AB hükümeti adı verilen koalisyon kurulacaktı. Zamansız yapılmak zorunda kalınan erken seçimde ve AKP’nin tek başına iktidar oluşunda Doğan Grubunun bu katkısı inkâr edilemez.)


Ancak şu mübarek Ramazan günlerinde beni asıl ilgilendiren Aydın Doğan’ın Hilton arazisinde imar değişikliği yaptırarak elde etmeye çalıştığı iki üç milyar dolarlık rant veya Ceyhan’da rafineri kurma izni ile kazanacağı servet değil.


Gerçekten gerek Başbakanın ve AKP’nin ve gerekse de “Deniz Feneri Derneği” yetkililerinin herhangi bir usulsüzlük ve yolsuzluğa bulaşmamış olması samimi temennimizdir. Çünkü dindar kimliğini ön plana çıkaran kişi ve kurumların temiz olmaması, dindar insanlara olan güvenin sarsılmasına sebep olurken, aynı zamanda dinin insanları günah ve kötülüklerden koruyacağına olan inancı da sarsmaktadır.


Türkiye’de çok sayıda kişi ve kurum sırf Allah rızası için “iyilik hareketleri” içinde olmakta, tamamen karşılıksız hayır faaliyetleri gerçekleştirmektedir. Siyasetin içinde yer alan insanlarımızın içinde de gerçekten temiz ve sadece hizmet etme arzusuyla çalışanlar da vardır. Son olaylar bu temiz insanlarımıza da şüpheyle yaklaşılmasına sebep olmaktadır.


Doğan grubu ile ağız dalaşına giren, Başbakan ve yandaş medyanın üslubu ve tavrı “tencere dibin kara” tarzındadır. İslami kesimin saygın yazarlarından Ahmet Taşgetiren’in “sevgili dostları”na yaptığı samimi uyarısında ifade ettiği gibi, bize yolsuzluk isnat ediyorsunuz ama siz de şurada yolsuzluk yaptınız’ türünden bir savunma aklanma getirmiyor.”


“Ortaya atılan yolsuzluk iddialarının doğru cevaplanması ve bu işten herkesin alnının akı ile çıkması ya da suçluların varsa ayıklanması gerekiyor.”


Ahmet Taşgetiren’in bu kapsamda aydınlatılmasını istediği sorulardan biri bana çok ilginç geldi: “Fakir – fukara için toplanan paralar, şahsi veya gayrı şahsi anlamda – yani dava aynı dava mantığıyla başka alanlara transfer edildi mi?”

Çünkü bu kesimde benim gözlemlediğim, suça/günaha bulaşan insanların kendilerini en kolay aldattığı gerekçe budur. “Bu aldığım yardım/rüşvet/komisyon asla benim boğazımdan geçmeyecek. Bunu seçimde/ İslami Holdingde/ İslami TV’de kullanacağım” tarzı savunmalarla İslam’ı kullanarak (Allah ile aldatarak), kendilerine haramı mubah gösterenleri biliyoruz. Bu yoldan harama alışanların, gayrı meşru gelirleri şahsi menfaatlerine yöneltmeleri de kolay oluyor.


Bu kesimi çok iyi tanıyan Taşgetiren’in sorusunu sorarken, benim gibi, içi yanarak ancak birçok tecrübesinin ışığında sorduğunu sanıyorum.


İslami Holding” tecrübelerinde, “İhlâs Holding/TGRT” macerasında temiz ve dindar insanlarımızın “İslam’a hizmet, Müslüman’ca yaşamak” gibi maksatlarla yaptığı samimi yardımların nasıl istismar edildiğini biliyoruz.


Deniz Feneri ve Kanal 7 ilişkisinde böyle bir bağlantı çıkarsa, “ucu nereye varırsa varsın” başta hükümet ve yargı olmak üzere herkes, olayın tam olarak aydınlatılması için, üzerine düşen görevi yapmalıdır.


Buna ilaveten A. Taşgetiren’in dikkat çektiği diğer bir olay da önemli: “Sevgili dostlar, TV5 ile CNN Türk arasındaki pazarlık canımı sıkıyor. Hayır, onu da Doğan grubunun alıyor olmasından değil, TV5’in nasıl kurulduğu, bu satış noktasına nasıl gelindiği ve satıştan gelen paranın ne olacağı açısından…”


Pazarlık sonuçlandı ve Necmettin Erbakan’ın, “Teşbihte hata olmaz, Hz. Hamza nasıl tek başına batıla karşı mücadele etmişse TV5’te aynı şekilde mücadele etmektedir” dediği TV kanalının karasal yayın hakkı, Doğan Medya Grubu şirketlerinden CNN Türk’e 12 milyon dolara satıldı.


Deniz Feneri ve Kanal 7 davasında Ak Parti’nin ve Başbakan Erdoğan’ın, TV 5 satışında ise Saadet Partisi ve Erbakan’ın vicdanları rahatlatması, tartışmaların siyasi boyutlarından daha da önemli bir gerekliliktir. Çünkü ben de “insanların kişisel sapmaları varsa, bunun İslam üzerinden meşrulaştırılmasını kabul etmiyorum. Bunun İslam’a büyük bedel ödettiğine inanıyorum.”