29.4 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1351

Iraklı Bebeklerin Ahı Çıkıyor

 


İnsafsız ABD’nin, kan içen şebekleri,
Katlettiler Irak’ta körpecik bebekleri.
O bebeklerin ahı zerre zerre çıkıyor,
Tüm dünya ağzı açık, şaşkın şaşkın bakıyor.


Siyonistler kendilerince, kurdu bir tuzak,
Irak’lılar komşularına oldular uzak,
Okyanus ötesinden ABD’ye çok yakın,
Biz Müslümanların düştüğü duruma bakın!


Iraklılar sözde nükleer güç kuracakmış,
Soran yok! Kimin tekniğini kullanacakmış?
Allah’ım ne aldatıcı, ne basit bir yalan!
Yalanla, bahaneyle Irak edildi talan.


Aklınca Irak’ta verimli bir maden buldu,
İslam ülkelerini bir bir sıraya koydu.    
Dün Afganistan hedefteydi bugünse Irak,
Bu yamyamların gözlerini, doyursun toprak.


Akıllarınca bir bir hesap yapıp durdular,
Dünya sessiz kaldıkça, vahşice kudurdular.
Attırdılar devamlı Müslüman asabını,
Düşünmediler bir kez Allah’ın hesabını.


Bomba parçası doldu, Bağdatlının arsası,
Yerlerde sürünüyor, Washington’un borsası.
Çekirge misali bir, iki, üç sıçradın da,
Bunlar yaşanır mıydı, bıraksaydın tadında.


Silah verdi eline, şerefsiz canisinin,
Gönderdi alçakları avlusuna Cami’nin.
Sandı iş bitecek üç-beş minare yıkınca,
Garibanın kolunu, kablo bağı sıkınca,

Hakikat bu, ABD, insanlık kasabıdır,
İşte bu bilmediğin, Allah’ın hesabıdır.
Acımadan tonlarca bomba, Bağdat’a döktü,
Bombalar kendine, kasırga olarak döndü.


Allah’ın sabrı büyük, de zorlanmaya gelmez,
Mazluma zulmeden yüz, ölene kadar gülmez.
Çok şeyi bildin ama bunu hiç bilemedin,
Aha sonun geliyor, sen bunu göremedin.

Global Kriz

Krizin Manevi Unsuru:


ABD’de mortgage kredileri ile açığa çıkan krizi yaratanlar, her biri Türkiye’nin bütçesinden büyük rakamlarla ifade edilen büyüklüklere erişmiş yatırım bankaları ve dev sigorta şirketleri. Bu şirketlerin CEO’ları, yıllık yüz milyon dolarlarla telaffuz edilen yüksek maaşlar alan, çok iyi tahsil yapmış, parlak zekâlı yöneticilermiş.


Yapı Kredi Bankası Eski Genel Müdürü Burhan Karaçam’ın ifadesiyle, “bugün iflas bayrağı çeken yatırım bankaları, yüksek matematiğe dayalı, sofistike (karmaşık) ürünler geliştirmişti. Bu ürünlerin ucunun nerelere uzandığını klasik politikacı veya bürokrat mantığıyla çözmek mümkün değil.”


Dünyanın gayrı safi hâsılası 60 trilyon dolar iken bu parlak zekalı CEO’ların şirketleri, türev piyasaların büyüklüğünü 120 trilyon dolara çıkartmış. Yani olmayan üretim satılmış. Türev piyasaların oluşturduğu sanal ortamın büyüklüğü ve patlayan balonun cesameti, bu bilgili ve zeki adamların insanlığını sorgulamamızı gerekli kılmakta.


Krizi büyüten ana unsur piyasa oyuncularına duyulan güvensizlik. Bu onların zekâ ve bilgilerine duyulan bir kuşkudan kaynaklanmıyor. Onların ahlaki değer ve insanlıklarına duyulan bir güvensizlikten bahsedebiliriz.


Yunus’un ölümsüz mısralarını hatırlayalım:


Okumanın manası,
Kişi Hakkı bilmektir
Çün okudun bilemedin,
Ha bir kuru emektir


Kişi hakkı bilmek” başka insanların kişi hak ve hürriyetlerine saygı duymak anlamına alınabileceği gibi, kişinin Hakk’ı bilmesi, yani Yaratıcının varlığına inanma, emir ve yasaklarına uyma anlamına da gelir. Bahsi geçen parlak zekâlı, para kazanma hırsı insani değerlerinin üzerine geçmiş, Hak’tan nasipsiz, bir avuç adamın ve onları kullanan kapitalist sistemin dünyaya verdiği zarara bakınız.


Einstein’in sözü ile “ilimsiz dinin topal” olduğunu biliyorduk ama bu örnek galiba bir kere daha göstermektedir ki, “dinsiz ilim kördür.”


******************************


Krizin Türkiye’ye Yansıması:


ABD’de başlayıp, Avrupa’ya sıçrayan global krizin bayramın ertesinden itibaren Türkiye’yi de etkilemeye başlayacağı ifade ediliyor. Öncelikle ülkemizde zaten yavaşlama sürecine girmiş bulunan ekonomik büyümenin daha da yavaşlaması bekleniyor. Son senelerde dünyada yaşanan ekonomik büyüme ve para bolluğunun nimetlerinden kısmen yararlanan Türkiye’nin bu defa ters esen rüzgârdan etkilenmemesi imkânsız.


“Dışarıdan para girişi azalıyor, giren paranın maliyeti yükseliyor.” Şimdi hem para bulmak daha zor, hem de ihracat yapmak. Oysaki Türkiye, tarihinin en yüksek cari açığını verdiği bu dönemde, dışarıdan gelecek paraya bağımlılık derecesinde muhtaç ve daha çok ihracat yapmaya mecbur.


Daha global krizin etkisini hissetmeye başlamadan alınan son büyüme rakamları iç açıcı değil. (2008 2. çeyreğinde büyüme %1,9 ve özel sektör yatırım harcamaları sadece % 0,6 artmış ve makine ve teçhizat harcamaları % 2,7 küçülmüş.) Yatırımların durma noktasına geldiğini gösteren bu rakamlar gelecek dönemler için olumsuz işaretler olarak kabul edilmeli.


Görünen o ki, ekonomi ve siyasetin yönetimi çok ama çok zorlaşacak.


Dalgasız sularda kürek yarışı yapan ekipte liderlik nispeten kolaydır. Bir kişinin emir ve komutasında yapılan kürek yarışında, ekipten beklenen liderin dediklerini harfiyen uygulamaktan ibarettir.


Şimdi durum değişti. Artık dalgalı sularda rafting müsabakası (sal yarışı) yapmak durumundayız. Yüksek hareketlilik ve dalgaların gürültüsü bir tek kişinin emir ve komutasına imkân ve başarı şansı vermemektedir. Bütün ekibin işini çok iyi bilmesi, her dalga hareketinde kişisel ve ekip olarak yapması gereken doğru hareketi yapması icap etmektedir. Ekibin tamamının liderlik özelliklerini hayata geçirmesi gerekecektir.


Durum çok ciddi. Ekonomi yönetimi arasında tam bir ahenk ve bütünleşmeye ihtiyaç var. Ama bu yetmez.   Siyaset yapan kadro ile ekonomi yönetimi arasında ve hatta iktidar ile muhalefet kadroları arasında da aynı uyumun gözetilmesi gerekli. Tam bir seferberlik hali gündemde olmalı.


Türkiye’nin bugünkü gündeminde olan konular ise, maalesef yolsuzluklar, hırsızlıklar, seviyesiz siyasi tartışmalar ve gündemin belirlenmesinde en etkili kişi olan Başbakanın katkılarıyla “Ramazan Bayramı” mı, “Şeker Bayramı” mı denilmesi gerektiğine dair polemik.


Tam da, Osmanlı ordusunun kuşatma altında tuttuğu Bizans’ta, papazların Ayasofya’da “meleklerin erkek mi, dişi mi olduğunu” tartışması gibi.


*************************


Özelleştirmenin Yabancılaşmaya Dönüşü İyi Mi İmiş?


Daha düne kadar özelleştirme programının en başarılı örnekleri olarak alkışlanan bankalarımızın yabancıların kontrolüne girişleri bugün endişe kaynağı oldu. Çünkü Türkiye bankacılığının %42’si, sigortacılığın ise tamamına yakını yabancı sermayenin elinde. Bu bankaların dışarıdaki merkezleri küresel krizin etkisi ile “can derdine düşmüş” durumda. Türkiye’deki yabancı sermayeli bankalar Türk kanunlarına göre faaliyet yaptığı ve “türev işlemler” ile pek ilgisi olmadığı için daha sağlam gözükse de, dışarıdaki merkezlerinin sarsıntısından etkilenmemesi imkânsız.


Krizin Türkiye’de bankacık sektörünü etkilememesi yönündeki tek güvencemiz, bankalarımızın 2001 krizinden alınan dersle yapılarının sağlam olması. Ve de ABD’deki gibi “sanal işlemler” ve “dandik krediler” gibi “karmaşık ürünlerin” Türkiye’de uygulanmayışı.


Bir musibetin bin nasihatten hayırlı olması” söz konusu olacaksa, ilk olarak bankacılık sektöründeki yabancılaşmaya ve daha sonra da reel sektördeki yabancılaşmaya bir sınır koymanın lüzumunun anlaşılmış olması icap eder.

Siyasetin Tanımladığı Din

0

Daha önce pek çok kez farklı açılardan vurguladığımız bir gerçek var: Dinin insan hayatındaki önemli konumu, onun üzerinden yapılan yanlışların tamiri mümkün olmayan bir hal almasına yol açmaktadır.


Zira bilindiği gibi din olgusu insanın sonsuzluk anlayışına bir yön verir ve sonlu ve sonsuz hayatı kazanmaya yönelik davranışlar sergilenmesini bekler. İnanan ve özellikle dindar insanlar da bu tür davranışları yerine getirme, dini açıdan yanlış yapmama hususunda hassas olmaktadır. Dolayısıyla dine uygun davranma ve davranmama endişesi, dini hassasiyetler taşıyan insanlar için hayat anlayışlarının merkezi konumundadır.


Bahsettiğimiz noktaya binaen neyin dinen doğru neyin yanlış olduğu meselesi ve bu soruların cevaplarının doğru verilmesi insanlar ve hatta toplumun bütünlüğü için azami önem taşımaktadır. Zira dinin ortaya koyduğu prensipler ona bağlanan pek çok farklı insanın üzerinde mutabakat sağladığı bir zemin oluşturmakta, sahip olduğu kavramlar hayatı ve kendilerini anlamlandırmalarında temel unsur işlevi görmektedir. Yani din temel kaynağına uygun anlaşıldığı takdirde birleştirici bir unsur olarak toplum hayatında yer almaktadır.


Fakat dinin temel kaynağında yer alan ve inanan insanlar için ortak bir geçerliliği söz konusu olan temel prensipler kaynağa göre değil kaynak dışı unsurlara göre belirlenmeye çalışılır, doğru ve yanlış davranışlar bu şekilde tanımlanırsa bütünleşmeden söz etmek mümkün olmamaktadır. Çünkü ortak paydalar başka unsurların (özellikle şahsi menfaatlerin ve buna bağlı yorumların) doğrultusunda azalmaya başlamaktadır.


İşte tam da bu noktada günümüz Türkiye’si ciddi bir sorun yaşamaktadır: Dinin ve dine uygun olanın tarifi dinin kaynağından ziyade siyaset tarafından yapılmaya başlanmıştır.


Bu sorun öyle tehlikelidir ki, elinizde farklı düşüncelerinize rağmen bir araya gelebileceğiniz ortak prensip ve değerleri çıkarabileceğiniz, anlayabileceğiniz ve paylaşabileceğiniz objektif yani şahsi görüşlerin tahakkümünden bağımsız bir kaynağınız varken onu kullanılamaz hale getirir. Çünkü önyargılarınız onu doğru düzgün anlamanıza mani olmaya başlar.


Diğer taraftan artık bir takım menfaatlere yönelik olarak geliştirilmiş siyasi fikirlere ve hareketlere bağlı olup olmamanıza dayanarak sınıflandırılmaya başlarsınız. Sırf bu kategorilere uymadığınız için inanç sistemi açısından farklılık taşımadığınız insanlarla paylaşacak ortak noktalarınız gittikçe azalır. Kimi zaman dini kimliğiniz bile sorgulanır. Yani bir aile içinde şiddetli bir biçimde bölünme ve kutuplaşma başlar.


Üstelik bahsi geçen kutuplaşma da öyle tehlikeli bir boyutlara varır ki, “biz ve onlar” anlayışı ile, tamamen totaliter yani herkesi bir kefeye koyan, farklılıkları değerlendiremeyen sert bir bölünmeye doğru toplumsal yapıyı zedeler.


Artık bu noktadan sonra tarih boyu toplumu bir arada tutan, işlenip hazmedilen ve ortak ürün verilen birleştirici değerlerden bahsetme imkanı da azalır.


Halbuki siyasi görüşler dini tarif etme hakkına sahip değildir. Din kaynağından öğrenilir ve kimin nasıl nitelendirileceği inanç sahipleri tarafından kaynağından alınan bilgilere göre belirlenir.


Aynı inanç grubu içinde olup siyasi olarak ülkenize hangi sistemin daha faydalı olacağı hususunda farklı düşünebilirsiniz. Bu hakkın göz ardı edilmesi insanın temel özgürlüklerinden biri olan düşünce özgürlüğünün elinden alınması demek olur ki bu dinen de hak ihlali ve temel bir yanlışlıktır. Zira dinimiz aklı kullanmayı ve düşünmeyi insanın en temel vazifelerinden biri saymakta, uymayanları uyarmaktadır: “Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz. O, murdarlığı, akıllarını kullanmayanlara verir.” (Yunus, 100)


Düşünemeyen bir toplumun var olma şansı da yoktur. Çünkü o başkalarının “fikrine” göre sürüklenecektir.


Dolayısıyla özellikle siyasilerimizin ve bilim adamlarımızın halkı aydınlatma ve yönlendirme “vazifeleri” esnasında ülkemizin içine sürüklendiği bu tehlikeyi göz ardı etmemeleri, bertaraf edilmesine yönelik tedbirleri ilmi ve fikri yönden süratle almaları gerekmektedir. Toplumsal dokumuzun parçalanmasının bu ülkeyi seven ve burada yaşayan kimseye faydası olmayacağını anlamak için ise şüphesiz dahi olmaya gerek yok…


 

Üzgünüm Süleyman PEKİN

Kocaeli Aydınlar Ocağının Web sitesinden Süleyman PEKİN hocamın “Bayramlık Kefen” başlıklı yazısını okuyordum ki, eşim televizyonu açtı ve ekranda SON DAKİKA ünlemi altında “15 Askerimiz şehit oldu” açıklaması yazıyordu.


Yazının devamını okuyamadığım gibi, okuduğum kısmı da aklımdan uçtu gitti.


Aynı anda haberin şokuyla eşimin fenalaşması, şaşkınlığımı daha da artırdı.


Aktütün Karakoluna baskın yapılmış ve 15 şehit vermişiz.


Aktütün karakoluna yapılan bu saldırı, üçüncü saldırıydı.


Oysa biz inanıyorduk ki, bir yılan, bir insanı aynı yerden iki defa ısıramazdı.


Bu saldırı aynı yere üçüncüsü idi ve en ağır yaralardan biri de üçüncüsünde alınmıştı.


Diken üstündeki bir bölgede, böylesi bir gafletin açıklaması var mıdır?


Bir kanal yayın akışını kesmiş, canlı bağlantılarla bazı uzmanların görüşlerini aktarıyordu.


Canlı yayına bağlanan uzmanlardan biri, 5–10 çapulcu için çoğu acemi 20 bin asker bir bölgeye gönderilirse, karşıdaki acemi bir atıcı olsa bile, o mermiler askerlerimizden birine veya birkaçına isabet eder! Diyordu.


Bir başka uzman “bu olay Altınova olaylarının dışında tutulamaz,” diyordu.


“Ergenekon Teşkilatının işi değil denemez,” diyordu.


Olayların “teröristlerin Meclisteki temsilcilerinden habersiz olduğu söylenemez” diyordu.
Öyle ya, Güneydoğuyu kesinlikle temsil etmeyen bu çapulcu sürüsüne, hala “Terörist” diyememe gafletindeki sözde milletvekillerinin bu olaylarda katkısı yoktur dene bilir mi?


Hele bu sözde milletvekilleri Altınova’ya sokulmamışsa, insan ister istemez bu milletvekillerinin niyetleriyle ilgili bazı kötü senaryoları aklına getirebiliyor.


Bu gelişmelere rağmen İmralı’daki bebek katilinin hala bir yerlere, hiçbir kısıtlama olmadan mesaj gönderiyor olabilmesi, her fırsatta “Türkiye çok büyük bir ülkedir” diye övündüğümüz bir ülke için nasıl bir zafiyettir Allah aşkına.


Allah diyenleri, laikliğe aykırı laf etti gerekçesiyle susturan bu sistem,


İslami örfü yaşatmaya çalışanları laikliğe aykırı tavır diye susturan sistem,


Turistik ilçelerimizde çıplak gezen turistlere itiraz eden belediye yetkililerini susturan sistem,


Nasıl oluyor da bu aşağılık katil mahlûkatı susturmayı başaramıyor?


Nasıl oluyor da Meclisteki teröristler karşısında etkisiz kaldığı gibi, üstüne üstlük birde büyük rakamlı maaşlarla belsiye biliyorlar.


Olaylara başka bir açıdan baktığımızda kuşkularımız bir kat daha artıyor;


Bu bölgede uçan kuşu bile kontrol edebilme yeteneğine sahip ABD ile yapılan “istihbarat paylaşım” anlaşmasına ne oldu?


Bir kuşu bile görebilen ABD uyduları 200 kişilik sürüyü göremedi mi?


Büyük paralarla dostumuz(!) İsrail’den aldığımız Casus Uçaklarımız vardı,


Göz bebeğimiz Aselsan’nın geliştirdiği Termal Kameralarımız vardı,


Bu tedbir zincirleri hep aynı anda mı devre dışı kaldı?


Türkiye’de Ergenekon’dan öte bir şeyler mi var???


Yarın yine analar “Vatan sağ olsun” diyecekler,


Yarın yine “Kanları yerde kalmayacak” denilecek,


Yarın yine “Teröristlerin son çırpınışları” denilecek,


Yarın yine “Şehitler Ölmez, Vatan Bölünmez” (siyasileştirilmiş) sloganı atılacak,


Ve TV kanallarımız yine cenaze merasimlerini dramatize ederek teröristlerin ekmeğine yağ sürecekler.


Bizde insanın artık yüreğini hiç de serinletemeyen bu olaylar yaşanırken,


Teröristler bir başka alçaklık için, bir başka plan yapıyor olacaktır.

Yaban Kazları

Göç eden yaban kazlarının “V” şeklinde uçtuğunu ve bunu organize olarak gerçekleştirildiğini duymuşsunuzdur. Bilim adamları yaban kazlarının bu yöntemle uçmalarını araştırmışlar, işte sonuçları;


“V” şeklinde uçulduğunda , uçan her kuş kanat çırptığı anda arkasındaki kuş için onu kaldıran hava akımı oluşturuyor. Böylece “V” şeklinde organize uçan kaz grubu, birbirlerinin kanat çırpışları sonucu ortaya çıkan hava akımını kullanarak uçuş mesafesini %70 oranında uzatıyorlar.


Bir kaz “V” grubundan çıktığı anda uçmakta güçlük çekiyor, çünkü diğer kuşların oluşturduğu hava akımının dışında kalıp faydasından istifade edemiyor. Bunun sonucunda gruba genellikle geri dönüyor ve yoluna devam ediyor.


“V” grubunun başında giden kaz hiçbir hava akımından istifade edemiyor. Bu yüzden grubun diğer fertlerine göre daha çabuk yoruluyor ve arkaya geçiyor. Bu defa hemen arkasında bulunan kaz lider oluyor ve bu değişim sürekli yapılıyor. Böylece her kaz grubun bütün noktalarında yer almış oluyor.


“V” şeklinde uçan yaban kazlarının uçuş hızı yavaşladığında gerideki kuşlar, daha hızlı gitmek için öndekilere bağırarak uyarıyorlar.


“V” şeklinde uçan kaz grubunda bir kuş hastalanırsa yada avcı tarafından vurulursa; uçamayacak hale gelen kuşa yardım etmek üzere gruptan iki kaz ayrılıyor ve korumak üzere hasta veya yaralı kazın yanına gidiyor. Tekrar uçabilene kadar onunla beraber kalıyor fakat yaralı kuşu asla terk etmiyorlar. Daha sonra kendilerine başka bir kaz grubu bulup gruba dahil oluyorlar. Hiç bir kaz grubu kendilerine bu şekilde katılmak isteyen kazları reddetmiyor.


Tek başımıza alacağımız mesafeyi birlikte keyif içerisinde rahatlıkla alacağımızı, yalnız kalan insanların yaşam içerisinde en basit sorunlar karşısında bile çıkmaza girdiğini fakat birlik ve beraberlik içerisindeki fertlerin ciddi sıkıntıları paylaşarak aştıklarını bildiğimiz halde neden yalnızlaşıyoruz?


 

Ne İstediğini Bilmek

Zamanın ünlü siyasetçilerinden birine bir arkadaşım, “Siz seçim konuşmalarınızda niye demokrasiden, haklardan, özgürlüklerden bahsetmiyorsunuz?” deyince o politikacı, arkadaşımı bir gün alır, konuşma yapacağı meydana götürür. Politikacı, konuşmasında, bu milletin ihtiyacı olan soyut temel değerlerden bahseder. Dinleyenlerden ses çıkmaz. Sonra yapacakları yollardan, çeşmelerden, verecekleri üç beş kuruş krediden bahsedince bir alkış tufanı kopar. Konuşma bittikten sonra arkadaşım, “Sen haklıymışsın, bu bir ufuk, kültür, seviye meselesi, bu millet neye ihtiyacı olduğunu bilmiyor.” der. Yine konuşmalarında yapamayacağı şeyleri vaat eden ünlü siyasetçiye niye böyle davrandığını sorduklarında “Bu millet benden yalan söylememi istiyor.” diye cevap verir.


İhtiyaçlarını doğru tespit edememiş, ufuk kazanamamış, günlük düşünmekten kendini kurtaramamış bir toplum olduğumuz inkâr edilemez. Bunun yanında, toplumun bu zafiyetini tespit eden politikacıların bunu istismar ettikleri gerçeği de göz ardı edilemez. Yöneticiler, toplumdan farklı değildir, her toplum layık olduğu gibi yönetilir. Bence politikacıların görevi zaaflardan yararlanmak değil, toplumun bilinç düzeyini yükseltmek olmalı. Milletini seven yöneticiler, sömürü niyetine dayalı kolay politikalar yerine saygın milleti öncelikleyen zor politikaları tercih eder.


Kişiyi harekete geçiren istek merkezlerinin kafa, gönül, ruh, mide vb. olduğunu biliyoruz. Bu merkezler bizim için müteharrik noktalar. Siz hangi merkezin tatminini önemsiyorsanız ayaklarınız oraya gidecek, konuşmalarınızı o belirleyecek, zihniniz onunla ilgili tezler geliştirecektir. Bir toplum ve o toplumun kanaat önderleri, varmak istedikleri hedefe göre bedenindeki merkezlere ivme kazandırır.


Toplum dediğimiz kitlelerin düşünme, üretme ve uygulama yeteneği, sayı arttıkça irtifa kaybeder. Azalan sorumluluk, bir bakıma düşünme kalitesinin düşmesi sonucunu doğurur. Bu aşamada, münevver denen, düşünen insanlara büyük sorumluluk düşer. Bu, “ne istediğini bilmeyi” öğretme sorumluluğudur.


Bir gün Hz. Hızır, hem yoksul hem bekâr hem kör biriyle karşılaşır. Ona, bir dilek hakkının olduğunu, bu dileğini bekârlıktan veya yoksulluktan kurtulmak ya da gözlerinin tekrar görmesi için kullanabileceğini söyler. Adam, “Oğlumu, çil çil altınları sayarken görmek istiyorum.” der. Böylece bir taleple üç ihtiyacını da gidermiş olacaktır. Adama bu talebi yaptıran, ya ihtiyaçlarındaki şiddet derecesi ya da birilerinin öğretmiş olmasıdır.


“Aydın” sıfatı kazanan herkesin, yetiştiği topluma vefa borcu vardır. Aydın, toplumun düzeyine inmemeli, toplumu kendi düzeyine çıkarmalıdır. Çileli, sabır gerektiren, zorlu süreçtir bu. Anlaşılmamak, yanlış anlaşılmak tehlikesi var bu yolda. Belki, toplum dışlayacak kendi içinden çıkardığı “aydın” kimlikli insanları. Buna rağmen, aydınlar, “halka hizmet, Hakk’a hizmet” inancıyla hizmete devam etmelidir.


Çıplak ayakla gezdiği için ayakları nasırlaşan Afrikalılara terlik ihtiyaçları olduğunu kabullendirmek, bir reklâmcının değil, bir “aydın”ın olmalıydı. Reklâmcı, bu ihtiyacın rantını yiyecek, aydın ise vefa borcunu ödeyecektir. Bu aşamada, halkın görevi ise kendisine hizmet edenin peşini bırakmamak, ona sahiplenmek olmalıdır.


Türk toplumu olarak, ihtiyaçlarımızı doğru tespit ettiğimiz, o hedefe doğru ilerlediğimiz söylenemez. Günübirlik yaşayan bir milletiz. Yarınlara yaptığımız yatırımlar ise, insanlık onurunu yüceltici, sorunları temelden çözücü nitelikte görünmüyor. Temel hakları verilmeyen, yarınlarına güven duymayan, temsilcilerinden emin olmayan bir toplum, birey bazında ne kadar mutlu, kişi olarak ne kadar onurlu, dünyada ne kadar saygın olur? Bunu da siz düşünün!


Ne istediğimizi bilmek, şeref sahibi olmak, sanatımızı geliştirmek, temel haklardan ödün vermemek zorundayız. Yarının sahibi genç öncülerin böyle modellere ihtiyacı var. Ancak halk için bir şeyler yapanlar, Hakk’a yakın olabilir. Hakk’ın istediği de halkla beraber hak yolunda olmak değil mi? Ne istediğimizi bilelim, halka öğretelim.

Kocaeli İçin Çifte Bayram

Değerli okuyucular;


Kocaelililer için çifte bayram olacak.


1. nedeni hepimizce malum olan Ramazan bayramı. Bu vesile ile hepimizin Ramazan Bayramını tebrik ederim.


2.nedeni  ise Afet deposu arsası için Ankara Milli Emlak Genel  Müdürlüğünden ön tahsis yazısının gelmiş olması..


Artık yetki Özel İdarenin elinde. Bu yazı ile Uzunçiftlik Belediyesi  hudutları içinde, Sapanca yoluna cepheli  20.000 m2 alanlı  arazinin Özel İdare müdürlüğüne ön tahsisi yapılmış bulunmaktadır. Bu tahsis 3.5 yıldır kovaladığımız bir hayalin gerçekleşmesi anlamını taşımaktadır.


Artık burada gerekli imar tadilatları yapılarak alan, KOCAELİ AFET KOORDİNASYON VE LOJİSTİK MERKEZİ haline dönüştürülebilir.


Büyük Şehir Belediyesi tarafından burası Afet alanına dönüştürülmüştür.


Bu vesile ile Arsanın bulunması dahil olmak üzere alanın plan tadilatına kadar yardımını esirgemeyen Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Sayın İlyas Şeker’e teşekkürlerimi arz ederim. Bundan sonrada aynı desteğin devam edeceğine eminim.


Özel İdarece konunun takibinde de yardımını esirgemeyen İl Genel Meclis Başkanı Sayın Ali Ayaz’a da teşekkür ederim. Bundan sonra da desteği devam edecektir.


Yine bu konuda emeği gecen Sayın Kocaeli Valimiz başta olmak üzere sayın Kocaeli Defterdarımıza ve diğer daire müdürlerimize de teşekkür ederim.


Son olarak ta tahsisin çabuklaştırılması için danışmanı vasıtası ile konuyu Ankara da takip ettiren bir önceki Orman Bakanımız Sayın Osman Pepe’ye de teşekkür ederim.


İnanıyorum ki bu hayati konuda herkesin desteği devam edecektir.


Gelelim bu alanda neler yapılabilir düşüncesine;


Bu alan dörde bölünebilir.


1-İdari alan,


2-Haberleşme alanı,


3-Lojistik alanı,


4-Eğitim ve Tatbikat alanı


1-İdari alanda Afet koordinasyon ve yönetim merkezi toplantı odası olabilir. Koordinasyon Valisinin odası olabilir. Sekreterlik ve yazışma birimleri ve arşiv olabilir. Yardım dağıtma ve gelen yardımları kabul etme birimleri olabilir. Güvenlik birimleri olabilir. Temizlik birimleri olabilir. Afette görev yapacak personelin  yatma yerleri, Yemek pişirme yeri ve yemekhaneler olabilir. Şehir dışından gelecek yetkililerin ve yatma dinlenme yerleri olabilir.  Eğitim binaları olabilir.


2-Haberleşme alanında sabit haberleşme tesisleri ile hareketli haberleşme birimleri ve konusu haberleşme olan sivil toplum örgütlerinin konuşlanma yerleri olabilir.


3-Lojistik alanında ise Afette görev alacak resmi kurum ve sivil toplum örgütlerinin malzeme depoları olabilir. Ayrıca yurt içinden ve Yurt dışından gelecek yardımların depolanacağı açık ve kapalı alanları teşkil edilebilir. Bu alan içinde havadan ikmalin kolaylıkla sağlanabileceği Helikopter alanı bulunabilir.


4-Afet öncesinde afet eğitimlerinin verilebileceği ve tatbikatların yapılabileceği bir alan teşkil edilebilir. Bu alanlarda yeteri kadar duş ve tuvaletler tesis edilebilir. Çevre emniyeti için güvenlik kabinleri çevreye serpiştirilebilir.


Değerli okuyucular;


İnanın sevincimden bu düşüncelerimi de sizinle paylaşmak istedim. Artık bayram ertesi hızlı çalışma zamanı.İstanbul afeti geldim demeden biz bir an önce projemizi yapıp uygulamasını tamamlamalıyız.


Bu konuda Sayın Valimize ve Büyükşehir Belediye Başkanımıza çok iş düşüyor.
Kendisini bu konuda ziyaret ettiğimde “Arsa işini bitirin. Geri kalanında elimden geleni yapacağım.” demişti. Dediğini de yapacaktır.


Kızılay İzmit Şube Başkanı olarak bende elimden geleni azami ölçüde yapmaya devam edeceğim.


Kocaeli Basını, Sanayiciler, Tüccarlar, sivil toplum örgütleri sizde destek veriniz.


Bu proje A dan Z ye hepimizin projesidir ve aciliyeti vardır.


Bu vesile ile Kocaelililerin çifte bayramını tebrik ederim.

Bayramlık Kefen

Irak; üç beş damla kan, gözyaşı; üç beş damla su..


Öyle bir vahşete çattık ki dayanmak zor doğrusu.


Geldi neo barbarlık, söndü milyonla ocak!


Siz; zulüm yardakçıları, sizi kim kurtaracak?


Üstad’ şair böyle diyor. Ya dertli şair Akif ümmetin halini görünce ne demiş: ‘Yattım ağladım, kalktım ağladım.’ Ben de çevrimiçinde işlenen işkence ve vahşet resimlerini görünce; baktım ağladım, yumruklarımı sıktım ağladım. “Zalimler için yaşasın Cehennem!


Kendime kızdım. Sadece buğz, o da Irak iklimine girdikçe.. Sendika, eğitim, çoluk – çocuk; sorunlar bitmiyor. Irak’a ne kadar ırağım. Oysa Bosna’ya, Filistin’e, Çeçenistan’a, ta Doğu Türkistan’a kadar ulaşmıştı ruhum. Bu zâfiyet neremden kaynaklanıyor?


Zulüm mazeret kabul etmiyor ama. Zulme rıza zulümdür, diyor. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır, diyor. Zalime karşı koymak ibadettir, diyor. Müslümanlar bir bedenin uzuvları gibidir. Bir organ zarar görürse bütün vücut hasta olur, diyor.


Ramazan’da yedik içtik, Allah kabul etsin. Şimdi 10 günlük bayram ve bunlar aklımıza yine gelmeyecek. Oysa tarihin şahit olduğu en büyük katliamlardan biri yanı başımızda biz de vebal altına soka soka sürüyor.


Yarın, ahrette bizi bununla muaheze eder misin Allah’ım?İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi de helak eder misin Allah’ım?


Yok, yok; sahabeler görse ‘bunlar Müslüman değil’ derler doğrudan bize. Bizim Müslümanlığımız sandık Müslümanlığı. Seçimden seçime vicdan yapıştırıcısı. Gayrı hissiz, tepkisiz ve cesaretsiz. Sünepe mi sünepe, korkak mı korkak, cahil mi cühela..


İsmet Özel, ‘Müslümanın kafirle cihad edenine Türk denir’ derdi. Gelsin görsün Türk Milleti nasıl 3 maymundan ödül alıyor. Allah cem-i cümlemizi ıslah etsin.


Rabbim bayramları ümmet için necat kılsın. Amerikan askerlerine kendi postallarını mezar kılsın. Rabbim zulmü bütün müştemilatıyla kahretsin. Bizim ülkemizi eşdeğer belalardan korusun.      


Onlar ölüyorken,


Siz orada yoktunuz!


Ben gözlerini gördüm


Ölmüş bir çocuğun.


Yıpranmış bir gazetede


Annesini yanına yatırmışlardı


Annesini ölü sanmıştım!


Sonra annesi kalktı


Ağlamıyordu!


Çünkü suyu çekilmişti kuyusunun


 


Bir gözü yoktu.


Annesi çocuğunu kucaklamak için eğildi


Bütün anneler eğildi!


Sonra bir ses duydum.


Korkunç bir ses duydum


Dişliler dönüyordu


Kadın bütün seslerden kesilmişti!


Çocuk ölüydü zaten


Siz orada yoktunuz!


Ama ben gördüm


Bir tankın geldiğini.


 


Çocuğun esmer alnında kırmızı, küçük bir delik vard


Annesi karasinekleri uzaklaştırmaya çalışıyordu


Bütün anneler çalışıyordu


Sonra tank hızlandı


Askerlerin kahkahalarını duydum


 


Annesi bomboş size bakıyordu


Tank gittikçe hızlandı


Anne kaç diye bağırdım


Hiçbir şey duymuyordu


Askerler kahkahalar atıyordu


 


Annesi kucağında ölü çocuğu


Coni’lerin tankına döndü


Sonra anlamsızca gülümsed


Tank çığlık attı


Altına bu masumları alırken


Oysa annesi hiç bağırmadı


 


Tankın geçip gittiğini gördüm


Şimdi öbür gözü de yoktu


O gülümseyişinden başka


Çocuğun annesi öldü


Bütün anneler öldü!


Siz orada yoktunuz


Bütün bunlar olurken


Felluce’de bir sabah..




Mustafa Burak SEZER’in şiiri

Bayramlık Nükteler

Hazreti Mevlana talebeleri ile gezerken sokakta birbirleriyle sarmaş dolaş olan köpekler görmüşler. Talebelerden biri, köpeklerin bu muhabbetli halini görünce “keşke insanlar da bu hayvanlardan örnek alsa da, kardeşliği öğrenseler” demiş.


Aynı davaya hizmet tutkusu ile bir araya geldiklerini söyleyen ve birbirlerine sevgi ve saygı ile hitap eden kişilerin, menfaat paylaşımı konusu gündeme gelince nasıl kanlı bıçaklı hale geldiğini görmüyor muyuz?


*********************


Abdülaziz zamanında iki kere sadrazamlık, 10 yıl kadar da dışişleri bakanlığı yapan Keçecizade Fuad Paşa hazırcevaplığıyla meşhurdur. Kendisine, Sultan Abdülaziz’in 1867’deki Avrupa seyahati esnasında soruyorlar “en güçlü devlet hangisidir?” diye. Fuad Paşa, “şüphesiz ki Devlet-i Aliye-i Osmaniye’dir. Çünkü yıllardır siz dışarıdan, biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz ama bir türlü yıkılmıyor” şeklinde cevap verir.


Osmanlı Devletini yıkmayı sonunda başardık. Türkiye Cumhuriyeti için aynı testi yapmaya çalışmak akılsızlığa mı, ihanete mi işaret eder?


***********************


Fransız imparatoru III. Napolyon, bir gün opera salonuna girerken, Osmanlı sefiri (elçisi) Keçecizâde Fuad Paşa’nın ayağa kalkmadığını görür ve protokol nâzırı olan memura der ki: “Gidip sorun bakalım. Yoksa kendisini Kanunî’nin elçisi mi zannediyor?”


Bu suale Keçecizâde’nin cevabı şu şekilde olur:


“Hâşâ!.. Eğer ben Kanunî’nin sefiri olsa idim, sizin kralınız, benim olduğum yere, benden izin almadan girebilir miydi?


Geçmişteki kudretimizin farkında olan devlet adamlarına bugün ihtiyaç duyuyor muyuz?


***********************


Keçecizâde’nin Rusya’da bulunduğu sıralarda Rus Çarı, Keçecizâde Fuad Paşa’ya takılır:


– Paşa şu Girit’i bize satsanız!


– Hay hay, satalım ekselans


– Kaça satarsınız?


– Aldığımız fiyata!


Girit’in yirmi seneyi aşkın bir zamanda ve binlerce şehitle alındığını bilen Çar sararır…


Şehit kanlarının değerini bilen herhangi bir Türk, Annan planına kolayca evet diyebilir, “Güneydoğu Anadolu varsın Türkiye’den ayrılsın diyebilir miydi?


*************************


FUAT Paşa’nın babası Keçecizade İzzet Molla’nın dili oğlundan da sivriymiş…


Rumlardan Hançerli Bey, Hıristiyan olduğu halde Osmanlıcayı iyi bilir, özellikle hadisler hakkında derin bilgisi varmış.
Bir gün cahil bir Müslüman, İzzet Molla’ya Hançerli Bey için şöyle demiş:
“Madem İslamiyeti bu kadar biliyor, niye Müslüman olmuyor?”


İzzet Molla adama şöyle bir bakmış:
“Sen bu kadar cehaletinle niye Hıristiyan olmuyorsun?”
Bugün de, kimimiz TV’lerden seyrettiğimiz din bilginlerinin Müslümanlığını beğenmezken, kimimiz cehaletimizin farkında değiliz.


**********************


Pırıltılı bir zekâ ve yetenek isteyen nüktelerin gücünü küçümseyemeyiz. Hele TBMM’de ve TV’lerde seyrettiğimiz tatsız, yavan ve seviyesiz tartışmaları izledikten sonra.


************************


Mübarek Ramazan Bayramınızı tebrik ediyor ve Bayram sevinci ile dolu günler diliyorum.

Bayram İslam Dünyası ve Biz

0

Allah(cc) sizin vücutlarınıza ve dış görünüşünüze bakmaz, lakin kalplerinize bakar.


Değerli müslümanlar bugün bayram. Cenab-ı Hak bu bayramı hak edenlerden eylesin. Bu bayramı islam dünyası ve tüm insanlık için hayırlara vesile kılsın.


Kan, zulüm, gözyaşı, anarşi ve terörün olmadığı tüm insanların bayramın engin coşkusunu yüreklerinde hissedeceği bayramlara kavuşalım. Evladını teröre kurban veren ananın kalbinden geçenleri bir duyabilsen Irak’ta, Filistin’de, Afganistan’da, Pakistan’da kolu bacağı farklı taraflara savrulan insanların ve onların yakınlarınında sevinebileceği bayramlar temennisiyle zalimin zulmünün olmadığı, mazlumun ahının yeri göğü tutmadığı Hz. Ömer’in adaletinin bütün dünyaya hakim olduğu müslim-gayrimüslim herkesin bayramdan nasipleneceği bayramlar özlemiyle yazıma başlamak istiyorum.


Allah’ı çokca zikrederek, emirlerine uyup yasaklarından uzak durarak bu kutlu zaman tünelinden geçip bayrama erişmiş bulunuyoruz. Coşku, heyecan, sevinç elbetteki orucunu tutanların ve zaruretten dolayı tutamayanların hakkıdır. Orucunu keyfi tutmayanlarda bu bayramda sevinç yerine burukluk olur çünkü sevinmeyi hak etmediler. Bayram dolayısıyla geriye dönüp ramazanda yaptıklarımızı ve yapmamız gerekirken yapamadıklarımızı gözden geçirip ramazanın ve geride kalan ömrümüzün bir muhasebesini yapalım.


Ramazan ayı boyunca oruçlarımızı tutup zekât ve fitrelerimizi verdik, cimrilik kirinden temizlenerek cömert olma vasfını kazandık. Cimrilik vasfına tekrar geri dönmeyelim cömertlik özelliğimizide kaybetmeyelim.


Toplumumuzun doğruluk, dürüstlük iş ahlakına evlerimize sevgi, saygı, barış ve huzura kimsesiz insanların selam, güleryüz, tatlı dil ve hoş sohbete ihtiyaç duyduğunu bilelim bunu kendimizden ve başkalarından esirgemeyelim.


Ramazan ayı boyunca Kuranlar okundu hatimler indirildi. İbadet, dua ve zikirle kalplerimizin pası silindi cilalandı. Cilalanan kalplerimizi günah damlalarıyla tekrar eski haline döndermeyelim. Ramazanda kazandığımız güzel hasletleri bayramdan sonra terk etmeyelim. Unutmayalım ki müslüman 365 gün 24 saat müslümandır. Allah’ın emir ve yasaklarından sorumludur. Sadece ramazan müslümanı olmak yeterli değildir.


İman ve ibadetlerde süreklilik esastır. Kuran-ı Kerim’de Ala suresi (14–15–16–17) gerçekten iyice temizlenen ve rabbinin ismini anarak ( bayram ) namazını kılan umduğuna erişmiştir. Siz dünya hayatını ahiretten üstün tutuyorsunuz. Oysa ahiret hayatı daha hayırlı ve süreklidir.


Bayramın gelmesi başka, bayramı hak etmek başkadır. Sizlerin bu bayramı hakettiğinize inanıyorum. Allah bayramı hak eden kullarından eylesin.


Müminler (Sizler) zaten güzel insanlarsınız kırmayan, üzmeyen, onaran, tamir eden, ayrıştırmayan, birleştiren barıştıran şairin dediği gibi;


Mümin hayra koşandır


Engelleri aşandır


Seller gibi taşandır.


Ramazan ayı boyunca açları doyurdunuz, çıplakları giydirdiniz, ihtiyaçları giderdiniz, nefislerinizi dizginlediniz, şeytanı çatlattınız, hayırlı işlerde yarış yaptınız, haramlardan uzak durdunuz. Elbetteki bayramı hak ettiniz. Güzel elbiseler giyip güzel ve hafif kokular sürünerek sabahın erken saatlerinde gelip camiyi doldurup ( cc ) ‘ın misafiri oldunuz. Günde beş defa babanız bile sizi evinde misafirliğe kabul etmezken Allah(cc) sizi her gün beş defa evinde, huzurunda sizin misafirliğinizi kabul edip sizi ağırlıyor. Ne kadar değerli varlık olduğunuzu bilin ve değerinizi koruyun.


Bir hadiste “Bayramlarınızı tekbirle süsleyiniz.” buyuruluyor. Sabahleyin evden camiye gitmek için çıkınca sessizce tekbir getirilmelidir. Ramazan ayı boyunca haramlardan, günahlardan uzak durmak bolca kuran okuyup zikir yapmak suretiyle kalbimizin pasını sildik cilalayıp nurlandırdık. Kalp Allah’ın nazargahıdır. Takvanın, ihlâsın, niyetin ve samimiyetin yeridir. Bir hadiste;


“Şüphesiz ki Allah(cc) sizin vücutlarınıza, dış görünüşlerinize bakmaz lakin kalplerinize bakar.”


Değerli müslümanlar Cenab-ı Hakk’ın nazargahını kirletmeyelim. İşlediğimiz her günah yapmadığımız her ibadet kalp üzerinde bir leke oluşturur. Eğer bu lekeler tövbe ile silinip yok edilmezse, kalp kararır ve katılaşır. Duygusuz ve duyarsız hale gelir. Allah’ın huzurunda hayırsız malın, evladın makam ve mevkinin faydası olmaz. Bize faydası olan tertemiz bir kalp ile O’nun huzuruna çıkabilmektir.


Kalp önemlidir. Kalp kırmamaya hele hele sudan sebeplerle kalp kırmamaya dikkat edelim kalbin tamiri olmaz. Haksız yere kalp kırmak Kâbe-i Muazzama’yı yıkmaktan daha kötüdür. Kabe’nin tamiri mümkündür. Yunus Emre bir beyitinde bu durumu ne güzel ifade ediyor.


Gönül çalabın tahtı


Çalab gönüle baktı


İki cihan bedbahtı


Kim gönül yıkar ise
Hayat yolu hep düz değildir. Bazen yokuşu vardır, bazen inişi vardır. Bazen sevinir bazen üzülürüz. Sevinirken sevindirelim ama üzülürken üzmemeye gayret edelim. İnsanlara hele hele müslümanlara daha çok değer verelim. Karşılaşınca musafaha yapıp halini hatırını soralım. İnsanlara karşı güleryüzlü tatlı sözlü olalım. İnsanlara karşı güleryüz ve tebessümün aynı zamanda sadaka olduğunu unutmayalım. Tatlı dilin birçok sıkıntıyı kırgınlık ve küskünlüğü halledeceğini de unutmayalım. Bir hadisi şerifte; “Mümin müminle karşılaştığı zaman ona selam verir. Elini tutat onunla musafaha yaparsa, ağacın yapraklarının dökülmesi gibi hataları dökülür.”


Birbirimizle ilgi alakayı sevgi ve muhabbeti kesmeyelim, gelmeyene gidelim. Her güzel işte ilk adımı biz atalım. Bayramlar birlik ve beraberliğimizin vesilesi olmalı, ayrılık gayrılıkların aramızda yeri olmamalı, kırgınlık ve küskünlüklerimiz üç günden fazla sürmemeli. Bir hadisi şerifte; “Birbirinize buğz etmeyiniz, birbirinize haset etmeyiniz, birbirinize sırt çevirmeyiniz, birbirinizden alakayı kesmeyiniz.”


Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz. Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küs durması helal olmaz.


Bayramda, önce anne baba ve büyüklerimizi ziyaret edip hal hatır sorup ellerinden öpelim hayır dualarını alalım. Unutmayalım ki onların duaları Allah katında makbuldür. Yakınlarımızı, komşularımızı, dost ve arkadaşlarımızı unutmayalım onlarında bayramlarını kutlayalım. Çocukları, yetim ve öksüzleri sevindirelim.


Eve gelen çocuklara bir şeker değilde bir ytl verirsen daha çok sevindirmiş olursun. Şunu bilinki çocuklar şekere sevinmiyorlar size karşı ayıp olmasın diye onları alıyorlar.
Hastaneleri, evindeki hastaları, çocuk yuvalarını, barınma evlerini, huzur evini ziyaret edip hatırlarını soralım, kabristanda ki ölüleride unutmayalım. Ruhlarına Kuran okuyup, onlardan ibret alıp oraya hazırlanalım.  Son pişmanlık fayda vermez.


Bayram vesilesi ile İrak’ta ki, Filistin’de ki, Afganistan ve Pakistanda ki dünyanın her yerinde ki mazlum insanlar için dua etmeyi de unutmayalım.


Bu vesile ile bütün islam âleminin ramazan bayramını kutlar, hayırlara vesile olmasını niyaz ederim.


Bayramınız mübarek olsun. Gerçek bayramlarda buluşmak dileğiyle…