29.4 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1350

Bilinçli Eğitim

 


Değerli okuyucular milletlerin de insanoğlu gibi kendilerine has karakteristik özellikleri vardır. Türk milleti olarak bizlerin geçmişten günümüze gelen en temel özelliklerimiz devlete olan bağlılığımız, savaşa giderken gösterdiğimiz gayret ve özgürlüğümüze olan düşkünlüğümüzdür. Bu satırları okuyan okuyucularımızın bir çoğu bu özelliklerimizin geçmişte kaldığını ifade edeceklerdir. Fakat bu özellikler, belki değişen şartlarla dejenere olsalar da asla yok olmazlar. Yeri ve zamanı geldiğinde hemen kendilerini belli ederler.


Bunun en güzel örneğini İstiklâl Savaşında görmekteyiz. O dönemin Türkiye’sinin şartlarında tekrar bir savaşa girmek, dönemin Batılı kumandanlarınca intihar sayılsa da, bizler özgürlüğümüze olan bağlılığımız sebebiyle bunu bile göze alarak savaştık.


Keza İstiklâl Savaşını yöneten komutanlarda aynı yaş grubuna dahil ve aynı seviyede eğitim alan kişiler olmasına rağmen kişisel menfaat çatışmasına girmemek suretiyle bir kişi üzerinde birleşerek savaşmışlar, sonuçta da başarıya ulaşmışlardır. Kendilerini bu tarz davranışa iten duygu ise; devletin yok olma sürecine girmesi dolayısıyla devlete olan bağlılıklarıdır.


Geçmişte böyle ruha sahip bir millet olmamızın nedeni, o dönemde yetişen gençliğe verilen eğitimde yatmaktadır. Hepimizin bildiği gibi eğitim iki yerde olur; aile ve okul. O dönemde aileler çocuklarına küçük yaşta milli duyguları aşılar, dedeler, nineler masal niyetine çocuklara tarihteki kahramanlık hikayelerini anlatırdı. Okullarda ise batılı ilimlerin yansıra milli bilgiler de verilirdi. Dolayısıyla günümüze göre daha idealist bir gençlik mevcuttu.


Günümüzde ise değişen hayat şartları sebebiyle bir çok ailede anne de çalışmakta, dedeler, nineler çocuğa bakıyorsalar da, genellikle pembe dizi veya “evlilik, gelin-kayınvalide ilişkileriyle ilgili” izleyenlere hiçbir katkısı olmayan ve ciddi olarak seviye problemi bulunan programlarla vakit geçirmekte, dolayısıyla nesiller arası kültür aktarımı sağlanamamaktadır. Mali durumu iyi olan aileler ise çocuklarına yabancı uyruklu dadı tutmaktadır.


Okullarımızda ise anaokulundan itibaren yabancı dille eğitim verilerek çocuklarımız kendi kültürlerine yabancı olarak yetiştirilmektedir. Çünkü dil en önemli kültür – aktarım aracıdır. Çocuk daha kendi dilini tam konuşamazken yabancı dil öğrenirse tabii ki gelecekte kendisinden milli hassasiyet beklemek zor olur. Şahsi kanaatimce bir çocuğa yabancı dil lise çağlarında öğretilmeye başlanmalıdır. Çünkü bu yaşlara geldiğinde kişinin artık kültürel altyapısı oluşmuş olur.


Kısacası değerli okuyucular, bizler yetişen neslimize “bilinçli bir eğitim” verirsek, bugün ülkemizde yaşadığımız bölünme tehlikesi, yabancılara toprak satımı veya iyi eğitim alan gençlerimizin yurt dışında çalışma istekleri yani beyin göçü sorununu yaşamayız.(Dünya da en çok beyin göçü veren Hindistan’dan sonra ikinci ülke olarak gelmekteyiz!)


Bir devletin kaderini o devleti oluşturan millet belirler. Atalarımız dünya tarihine Roma İmparatorluğu’ndan sonra en uzun yaşayan imparatoluk olan Osmanlı İmparatorluğu’nu kurup yaşatarak imza attılar. Umarım bizler ise tarihe “en kısa süren Türk devleti” olarak imza atmayız.


İyi haftalar!…  

Terör ve Kriz

 


Bölücü terör örgütünün saldırıları ibret verici sonuçlar doğurmakta ve terörden ders alamayanlara yeni dersler çıkarmaktadır. Türkiye, sadece silah ve askeri güçle yola getirebileceği Irak’ın kuzeyindeki eşkiyaya; Dış İşleri Heyeti göndermektedir. Demek ki; yeni saldırılar ve savaş açma olayları bekleyebiliriz. Bağdat’ı pek muhatap almayanlar, Hakkâri-Dağlıca karakol saldırısından sonra Bağdat yönetimini muhatap aldılar. Aktütün’e yapılan saldırıdan sonra da Bağdat’ta Irak’ın kuzeyindeki sözde yönetimle temas kurduk. Türkiye’yi hedef alan düşmanlarımızda kötü bir alışkanlık yaratıyoruz. Böyle giderse, daha çok karakollarımıza saldırı beklenebilir. Türkiye, bu siyasi kadroyla bırakın caydırıcı olmayı; adeta topraklarına saldırıyı davet etmektedir.


Kahramanmaraşlı şehit astsubayın babasının söyledikleri -fazla konuşturulmasa da- son derece önemlidir. Örgütün ayaktakımı ile uğraşmak yerine; terörün arkasındakiler hedef alınmalıdır. Güneydoğu’da bazı vatandaşlarımıza vatandaşlık ve pasaport verenlere gereken yapılmalıdır. Ricayla, minnetle, görüşmeyle, “Irak’ın kuzeyine yatırım yaparız” laflarıyla Türkiye’ye açılmış savaşı önleyemezsiniz. Tam tersine bu hain savaş ve saldırılar karşısında şehit düşecek vatan evlâtlarının da sorumlusu olursunuz. Türk insanı vatanı ve toprağı için canını veriyor; ama siyasetçiden de haysiyetli, kararlı ve istikrarlı bir mücadele bekliyor. Şehidini bağrına basan “Vatan sağ olsun” diyen insanların değerini bilelim.


Irak’ın kuzeyine ve sınır ötesine askeri müdahale imkânı veren tezkerenin çıkışından bazı çevrelerin çok rahatsız olduklarını gördük. Neyin tarafı olduğu artık iyice anlaşılan Taraf ve Akit Gazetelerinin aynı çizgide birleşmesi dikkat çekicidir. Ayrıca, İslâm’ı yozlaştırmak ve sözde ılımlılaştırmak için gayret gösteren yayın organlarının tezkereye karşı tavrı ve TSK’ni hedef alan yayınları ibretle izlenmektedir. Bu maksatlı ve çirkin saldırıların cevabını verecek olan siyasi otoritedir. Nedense onlardan pek ses çıkmamaktadır. Gerekçesiz sebeplerle ordusuyla uğraşan çevreler, aslında başka orduların davetçileridir ve onlarla golf oynamaya hazır olanlardır. Bu çirkin saldırıları 27 Mayıs sendromuna, darbe karşıtlığına ve demokrasi havariliğine gerekçe yapmayalım. Milli ordusuz demokrasi olmaz. Her şeye olur olmaz askeri bulaştırma ve suçlama alışkanlığı psikolojik bir rahatsızlığın ötesinde ihanet kokuları saçmaktadır. Kimse onun bunun malzemesi olmamalıdır.


İç ve dış politikada önemli sorunlarla karşı karşıyayız. Sağ-sol cepheleşmesinin yerini teslimiyetçi-milliyetçi tasnifi almıştır. Halk bazı TV yayınları ve gazetelerle askeri darbe ve olmayan derin devlet iddialarıyla meşgul edilirken; Kıbrıs’tan kötü mesajlar gelmektedir. Ülke toprakları satılmakta, milli menfaatler dışlanmaktadır. Ermenilerin haksız ve barışçı olmayan iddia ve talepleri, bir futbol maçı ziyaretiyle giderilememiştir. Ülkenin önüne terör ve bölücülük sorunu, Kürt sorunu olarak dikilmeye çalışılmaktadır. Demokrasi, ütopik ve aşırı özgürlükçülüğe imkân sağlıyor zannedilmektedir. Ütopik özgürlükler uğruna milli güvenlik göz ardı edilmekte; adeta terör özgürlüğü sağlanmaktadır. Bazıları milli güvenliksiz demokrasinin olamayacağını fark edememektedir.  


Şu çelişkiye bakın ki; devleti içine sindiremeyenler devlet adamı olarak ortada dolaşmaktadırlar. Türkiye’yi milli ve üniter devlet olmaktan uzaklaştırıcı federasyonculuk, Yeni Osmanlıcılık olarak takdim edilmektedir. Yolsuzluk ve hortumculuk öncekilerle mukayese edilemeyecek ölçüye ulaşmıştır. Milli Güvenlik Kurulu’nun  Psikolojik Harp Dairesi devre dışı bırakılmıştır. Her olay ve fiil Ergenekon’a bağlanmaktadır. Bankaların %45’i yabancıların eline geçmiştir. Yerli tasarruf hesapları kredi olarak dışarı akmaktadır. Buna karşılık; yetkililer yurt dışındaki Türklerin tasarruflarını ülkeye çekmeye çalışmaktadırlar. Halk kredi kartı ile borçlandırılmış ve uyuşturulmuştur. Türkiye pamuk ithalatının yarısını ABD’den, %25’ini ise; Yunanistan’dan ithal eder hale gelmiştir. Üretimdeki hayati sorunlar, reel sektörün karşılaştığı meseleler, kapanan iş yerleri ve artan işsizlik iktisadi kriz değil de nedir? Yabancıların egemen olduğu bir düzende ne tip bir kriz bekliyorsunuz? Kriz mutlaka bankacılık ve finans sektöründe mi beklenmelidir? Tarımın içine düşürüldüğü çıkmaz, ithalat hacmini genişletmektedir. Önümüzdeki yıllarda tarım alanlarının boşalmasının doğuracağı göç dalgasına hangi iktidar çözüm bulacaktır?

Terörün ve Ekonomik Krizin Kıskacındaki Türkiye

 


Türkiye bir yandan terör örgütünün saldırıları sonucu verdiğimiz şehitlerin acısı ile yanarken, diğer taraftan küresel ekonomik krizin ateşinde kavrulmaktan kurtulmaya çalışıyor.
Terörist Eylemlerin Tırmanışı:


Terör örgütünün son Aktütün Karakolu’na ve Diyarbakır’da polis aracına saldırıları ile şehit olan asker ve polislerimizin acısı canımızı yaktı. İstanbul’da yakalanan canlı bombanın taşıdığı bombalar ve miktarı, PKK’nın milletimizin nefret ve tepkisini artıran eylemlerine devam etmeye niyetini göstermekte.


Bu terörist saldırılardan sonra TBMM’de sınır ötesi harekât yetkisi verilmesinin görüşmelerinde bir kere daha dile getirilen ve katıldığımız bazı tespitleri özetleyelim:


Adı çeşitli kesimlerce Güneydoğu/Kürt/PKK sorunu olarak tanımlanan problem bir siyasal projedir. Türkiye’nin bölünmesi ve bir kısmında yeni bir devlet kurulması projesinin iç destekçilerinden daha çok, dış destekçileri önemlidir. Dış destek sadece para ve silah yardımından ibaret değil, maalesef ABD ve AB başta olmak üzere siyasi destek veren birçok devletler vardır.


Güneydoğu bölgemizde mevcut ekonomik, sosyal ve kültürel sıkıntılar giderilse bile, bu projeyi gerçekleştirmeye çalışanlar amaçlarından vazgeçmeyeceklerdir.


PKK’nın ana üsleri Kuzey Irak’ta olup, burada otoriteyi temsil eden Barzani tarafından himaye edilmektedir. Barzani’nin desteğini kesmeden bu bölgeden PKK sızmaları ve saldırılarını önlemek çok zordur.


Barzani’nin ABD’ye rağmen ve ABD’nin işaret ettiği politikaların dışında bir hareket tarzını benimsemesi düşünülemez. ABD’nin Irak politikasında en çok güvendiği unsur Kuzey Irak Kürt yönetimidir. Diğer yandan ABD olmasa, Irak’ta diğer unsurlar Barzani’yi yaşatmaz.


ABD, PKK’yı yok etmek istemiyor. Sadece zayıflatarak kontrolünde bir güç olmasını ve Türkiye ile “siyasi çözüm” için masaya oturtmak istiyor. Nitekim Türkiye devletini terör örgütüyle eşit şartlarda müzakereye oturtmak istediğini ABD’li üst düzey iki generalin açıklamalarında açıkça ifade edildi.


5 Kasım 2007 tarihinde ABD Başkanı Bush ve Başbakan Erdoğan arasında varılan mutabakat ile ABD Türkiye’ye istihbarat desteği vermesi karşılığı, Türkiye’nin uluslar arası hukuktan doğan meşru savunma hakkı (sınır ötesi kara harekâtı yapma hakkı), ABD’nin izin verdiği ölçüde yapabilir hale gelmiştir. Dağlıca saldırısından sonra yaptığımız “Güneş Harekâtı” ABD’nin baskısıyla sınırlı kalmış, daha sonra da bir kara harekâtı yapılamamıştır. Barzani Türkiye’ye karşı arkasında ABD desteğinin var olduğu ve olacağı güvencesini hissetmektedir.


Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın teröristlere “terörü bırakın, siyasetin parçası olun” çağrısı ABD’nin hedefi ile örtüşür niteliktedir. En hafif ifadeyle, bu sözlerin sorunun Türkiye lehine çözümüne hizmet etmediği ortadadır.


ABD ve onun üzerinden Barzani’ye, Türkiye’nin önemi ve kararlılığını anlatacak bir politika uygulanamazsa, terör örgütünün cesaretinin kırılması ve eylemlerinin sona ermesini beklemek doğru olmaz. Ve daha çok şehit cenazesinde acı ve öfkemizi dile getirmeye devam ederiz.


Ekonomik Kriz Sarsmaya Başladı:


Dünyada yaşanmakta olan finansal krizin reel sektörü de vurmaya başladığı görülüyor. Boyutunun ne olduğu tam olarak anlaşılamayan, dibi henüz görülemeyen krizden, Türkiye’nin de etkileneceği artık herkes tarafından ifade edilir oldu.


Türkiye’de de, bankaların kredi vermekteki aşırı tedbirli davranması ile reel sektöre olan kan (para) dolaşımı azalmış durumda. Piyasada her türlü malzemeye talep kesilmiş, ödeme problemleri yoğunlaşmış vaziyette. Önümüzdeki gün ve aylarda üretimin ve büyümenin düşmesi, iflaslar ve işten çıkarmaların artması beklenmekte.


Ekonomik Krizden Siyasi Fırsat Çıkarmak:


Büyük ekonomik kriz dönemlerinden sonra zenginlikleri azalan ülkelerin diğerlerinin kaynaklarına göz dikmesi, savaşlar ve siyasi çalkantılara yol açmıştır. Dileriz bu kapsamda gelişmeler olmaz.


Ekonomik krizin Türkiye’deki yansımasının uzun süreli ve derin olması ihtimali büyüktür. Ancak her kriz gibi bu da süreli olacak ve bir gün normale dönülecektir.


Bu dönemde ABD’nin yaşadığı ekonomik ve siyasi sıkıntılar ile ABD yönetiminde gerçekleşecek değişiklik, Türkiye’nin PKK ve Barzani’den daha önemli olduğunu anlatabilmesi açısından uygun bir zemin oluşturabilir.


Yeter ki yöneticilerimiz kriz yönetimi konusunda başarı gösterebilsin. İç ekonomik ve siyasi sarsıntılar arasında özgüvenini kaybetmeden, dış politikada kararlı davranabilsin.

Denge–2

 


Bu yazıma Aktütün karakolunda ve Diyarbakır’da şehit düşen asker ve polislerimizi rahmetle anıp ailelerine baş sağlığı dileyerek başlamak istiyorum.


Allah makamlarını cennet, derecelerini yüksek etsin.


Denge-1 deki yazımızın sonunu hatırlayarak başlayalım.


Maalesef bugün müslümanlar olarak hak ve hukuka saygı yönünden gayri müslümlerden çok geriyiz. İbrahim Ethem hazretleri bu durumu şöyle ifade ediyor.


Yamadık dünyamızı yırtarak dinimizden
Dünyada gitti dinde gitti elimizden.


Allah bizi böyle bir duruma düşmekten korusun.


Dünya hayatı sınırlı, ahiret hayatı ise süreklidir. Dünya ve ahiret için yatırım yaparken nerede ne kadar kalacağımızı da hesaba katmak zorundayız. Dünya sevgisi bize ahiret hayatını unutturmamalı dünya için ahireti ahiret için de dünyayı terk etmeyelim, dengeyi sağlayalım. Ayaklarımızın üzerine sağlam basalım.


Dünya ahiret dengesi bir insanın iki ayağı, iki eli, iki gözü gibidir. İkisinin varlığı dengedir. Birinin ihmal edilmesi dengeyi sarsar. Tek ayakla topal, tek gözle kör, tek elle de işe yaramaz hale gelir insan. Akıllı müslüman ahiretini kör, topal ve işe yaramaz hale getirmemelidir.


Aile huzuru bu ikisini dengede yürütmekten geçer. Aksi halde sıkıntı kaçınılmazdır.


Peygamberimiz(SAV) bir hadisinde müslümanların bu dengeyi dünya tarafına doğru bozacağını belirtiyor.


Ümmetim üzerine öyle bir zaman gelecekki beş şeyi sevip beş şeyi unutacaklar:



  1. Dünyayı sevip, ahireti unuturlar.
  2. Apartmanları sevip, kabirleri unuturlar.
  3. Malı (zenginliği) sevip, hesabı unuturlar.
  4. Hanımları sevip, hurileri unuturlar.
  5. Nefisleri sevip, Allah’ı unuturlar

 


İşte onlar benden bende onlardan uzağım.


Şimdi şöyle bir göz gezdirelim.
1- Bir günün yani 24 saatin ne kadarını dünya için ne kadarını ahiret için ayırıyoruz.


Oysa Allah(cc) 24 saatin 8 saatini dünya için 8 saatini ahiret için diğer 8 saatinide dünya ve ahiret işlerini aksatmamak için istirahat edelim diye yaratmıştır. Peki, biz ne yapıyoruz. İlahi taksimata uygun mu davranıyoruz?


2- 80-100 metrekare dairelere sığmayan bizler acaba 1,5-2 metrekare kabire sığacağımızı hiç aklımıza getiriyor muyuz ?


3- Kısa yoldan köşeyi dönüp zengin olmak için her yolu mübah görüp hak-hukuk emek, alınteri kul hakkını helali haramı düşünmeden asgari ücretle hatta onun altında bir ücretle sigortasız bir şekilde 10-12 saat işçi çalıştırıp paraları istifleyen müslüman işverenlerin yüzde kaçı bunun bir de hesabının olduğunu düşünüyor.


Allah Teala fakirimize kanaat zenginimize de insaf versin.


Hz. Ali (r.a) dünya ile ahiret hayatını bir erkeğin nikahlı iki hanımına benzetir. Hangisine meyledersen diğerini küstürürsün. Hiç birini küstürmemek için dikkatli ve dengeli hareket etmek gerekir.


İnsanların en uzun ömürlüsü bin senden fazla yaşayan Hz. Nuh (a.s)’a Cebrail (a.s) sorar:
Dünya hayatını nasıl buldun?
O da cevaben: “İki kapılı bir ev, kapının birinden girdim diğerinden çıktım” deyiverir.


Herkesin bu evde kalacağı süre farklıdır. Kimin ne kadar kalacağını kimse bilemez. Önemli olan bu süreyi Cenab-ı Hakkın rızasına uygun iman-ibadet ve güzel ahlak ile müslümana yakışır bir şekilde değerlendirmektir.


Ağlayarak gelinen bu dünyadan gülerek rabbimize doğru yürüyebilmektir. Büyüklerimiz dünyayı insanı Allah’tan alıkoyan herşey diye tarif etmişlerdir.


Çoluk çocuğun malın mülkün, makamın, mevkiin, şanın şöhretin seni gururlandırıp Allah’tan uzaklaştırmasın. Azrail ansızın gelip hayatını sonlandırdığı zaman eyvah! demenin hiç kimseye bir faydası olmaz.


Hz. Ali (r.a) insanlar dünya hayatında gaflet uykusundadırlar. Ölüp defnedilip sorgulanmak için Münker ve Nekir isimli melekleri gördüğünde kafasını merteğe çarparak gaflet uykusundan uyanır, aklı başına gelir ama geçmiş olsun iş işten geçer.


“Her nefis ölümü tadacaktır.” Ölüm aslında bir son değil sonsuzluğa açılan bir kapıdır. İnsan fıtratında da hiç ölmemek sonsuza dek yaşamak varya işte bu istek ölümle gerçekleşecektir.


Bir yerden ayrılmadan başka bir yerde var olmak mümkün değildir. Burada gerekli hazırlığı yapmadan ebedi âleme göç edenlerin durumunu Cenab-ı Hak şöyle bildiriyor:


“Yaleyleni künti turabba”


“Bu insanlar cehennemi görünce: Keşke insan değilde toprak olarak (yaratılsaydım)” derler.


Allah(cc) cümlemizi böyle bir sondan korusun.


Dünya ahiret dengesini sağlayan kullarından eylesin.


Anaların ağlamadığı, kadınların dul, babaların boynu bükük, çocukların yetim kalmadığı, kalplerin burkulup gözlerin yaş yerine kan akıtmadığı terörsüz günler temennisiyle


Allah’a emanet olun

Cinci mi? Tıpçı mı?

 


İnsanlar ve hayvanlar iki kısımdan ibarettir. 1.kısım cisim, 2. kısım ise ruh tur. Cisim tek başına varlık ifade edemez. Ruhta tek başına canlı vasfı gösteremez. İkisi birlikte uyum içinde olduğu müddetçe canlı meydana gelir. Canlı olmayan cesette normal ortamda çürüyüp toprağa dönüşmeye mahkumdur. Çünkü dünyada hiçbir şey yok olamaz. Ancak bir başka şeye dönüşebilir. Cisim rahatsızlandığında çözüm tıp dünyasının uzmanları olan hekimlerdedir. Bu olgu resmiyette de kabul edildiğinden bir sistem içersine sokulmuştur. Bu konuda okullar açılmıştır. İlim ortaya çıkmıştır. İlim tahsil edenler ellerindeki diploma ve sertifikalarla faaliyet icra etmektedirler. Tıbbi hastalıkları tedavi maksadı ile ilaçlar keşfedilmiş ve bu ilaçları satan eczaneler kurulmuştur .


Giderek sağlık sektörü diye bir sektör oluşmuş, araştırma merkezleri, ilaç imalathaneleri, sağlık araç gereçleri üreten fabrikalar kurulmuştur.


Hatta kimyasal ilaçlar yerine bitkisel ilaçların kullanılması ve uygulanması için yıllardır bir tartışma süregelmiştir.


Cismin rahatsızlıkları için resmi bir çalışmanın içinde olan sağlık sektörü, sinir ve ruh hastalıkları branşı ile bir miktar ruhi rahatsızlıklara değinmekte ise de, asıl önemli sorun tıbbın aciz kaldığı ruh hastalıklarında resmi literatürün devre dışı kalmasıdır.


Ruh tedavicileri devlet kontrolünden uzak olarak halk arasında faaliyet göstermekte, ciddi sayıda insanlarla muhatap olmaktadırlar.


Bu konuda servet sahibi olanlardan devletin aldığı hiç bir pay yoktur.


Halbuki ruhsal hastalıklar var olabildiğine göre, bu hastalıklar karşısında zaman zaman tıp ilminin aciz kaldığı tıp otoritelerince de bilindiğine göre, bu işlerle iştigal edenlerinde bir şekilde devletin eli altına alınması gerekmez mi?


Tamamen başıboş ve istismara açık sektör haline gelmiş cincilik mesleği, kesinlikle devletin kontrolü altına girmelidir.


Her ne kadar cin çağırma seansları ve cinler kanalı ile geleceği bilme masalı olan falcılık bir safsata ise de, cinlerin tasallutuna maruz kalındığında meydana gelen hastalıklar bir vakıadır.


İnsan maddi ve manevi unsurlardan meydana gelen bir varlık olduğuna göre, manevisini teşkil eden ruhunu da ancak manevi çarelerle tedavi edebilir. Bu manevi çareler ancak kutsal kitabımızda bulunduğuna göre, bu çareleri öğrenip kullanarak maddi menfaat elde edenlerin de devletin kontrolü altında olması gerekir. Her ne kadar bazı çevreler bu gibi olguları devletin laiklik sistemine bağlayarak karşı çıkarlarsa da Anayasanın ilgili maddeleri gereği devlet, milletin maneviyatının gelişim ve düzenlenmesini de üstlenir.


Buradan hareketle başıboş bir şekilde gelişerek çok ciddi bir sektör haline gelen ve çok ciddi paraların döndüğü bu sektörü devlet ne yapıp kontrol altına almalıdır.


Yasaklarla ve yasaklamalarla hiçbir yere varılamadığı tecrübelerle sabittir.


Mademki  cinler vardır. Mademki cinler insanlarda ruhsal sapmalara meydan vermektedir.
Öyle ise insanları bu şekilde saptıran cinlere karşı bir önlem var ise bunları kullananlarda bu ortamda var olacaktır. Gizli saklı olarak faaliyet gösterip de senelerce okuyan tıp adamından kat kat fazla ücretle tedavi uygulayan bu kişiler devletin gözünden uzak tutulamaz.


Öyle inanıyorum ki kapsamlı bir istatistik yapılsa ülkemizde tıpçı kadar cinci vardır.


Cincilikte dönen paralar tahminime göre tıpta dönenden az değildir.


Nasıl ki falcılık ile iştigal edenler devlete vergi vermeye başlamıştır. Aynı şekilde cincilikle de iştigal edenler devlete vergi verir hale getirilmelidir.


Böyle olmadığı müddetçe cincilik yine merdiven altı sektörü olarak faaliyetine devam edecektir.


Çünkü cinler vardır. Cinlerin sebep olduğu hastalıklar vardır. Bu hastalıkların tedavisi de vardır.


Fakat bu tedaviyi yapanlar ciddi ücretler almakta, fakat devlete kuruş vergi ödememektedirler.


Şayet bu faaliyet yasak bir faaliyet ise, üstüne gidilmeli.


Şayet göz yumulmaya devam edilecekse, legal sektör haline getirilip bu yolla devlete vergi kazandırılmalıdır.


Hükümetin dikkatine arz olunur.

Öğrenememe Hastalıkları

 


Bir kurumda, bir iş yerinde çalışıyor veya belli bir gaye için bir organizasyonda, bir sosyal çevrede bulunuyorsunuz. Bulunduğunuz kurum veya organizasyonda işler iyi gidiyor mu, gitmiyor mu? Eğer orada sizin görüşlerinize değer verilmiyor, bilgi paylaşılmıyor, varolan problemler yok sayılıyor ve problemlerle değil kişilerle uğraşılıyorsa, o kurum veya organizasyon hasta demektir. Başarı için önce hastalıkları tanımak gerekir. Eğitimci Hamza Yılmaz’ın belirttiği öğrenememe hastalıklarımıza değinelim:


Sözlük manasıyla ”öğrenme”, bir tecrübe ya da bilgi edinme sonucunda davranışlar da meydana gelen sürdürülebilir ve kalıcı değişikliklerdir. Öğrenme, hayatımız boyunca devam eden bir yenilenme sürecidir. Hiçbir yenilenme ve değişim süreci yoktur ki, dirençle ve engellenme ile karşılaşmış olmasın. Öğrenme ile belirttiğimiz yenilenme sürecinde de yeniliğe ve değişime karşı duran bazı paradigmalar vardır. Öğrenme Kavramının tanımında belirtilen kalıcı değişiklikleri ortaya koyabilmek için, öğrenme sürecini engelleyen yanlış paradigmalarımızla (Öğrenmeme hastalıkları ile) tanışmamız gerekir. Çünkü hasmını tanımayanın, başarıya ulaşması boş bir kuruntudan ibarettir. Kurumların başlıca Öğrenmeme hastalalıklarına bir göz atarsak, başarısızlığımızın arkasında yatan sebepleri daha iyi anlayabiliriz. İşte en önemli hastalıklarımız:


1. Aslında problem yok – Problemi kabul etmeme: Öğrenme sürecine girecek kişi veya organizasyon içindeki en önemli hastalıklardan biridir. Çünkü hasta, hasta olduğunu kabul etmemektedir. Bu yüzden, tedaviden bahsetmenin hiç gereği ve geçerliliği yoktur. Bizim hemen hemen tüm kamu kurum ve kuruluşlarımızda görülen tipik hastalık budur.


2. Biz problemi çözdük – Problemi görüp de görmeme: Bu durumda ya hiçbir şey yapılmaz ya da daha önce yapılagelen ne ise o sürdürülür. Yeni bir şeyler yapma yoluna gidilmez. Yeniliğin olmadığı yerde de durağanlık, peşi sıra kokuşma ve çürüme boy gösterir.


3. Herşey aklımda – Bilgiyi paylaşmama: Enformasyon ve bilgiler şahsî olarak saklandığı zaman, bu bilgilerin organizasyon başarısına uzun vadede katkısı olmayacaktır. Bilgi sadece bilen kişilerin kafasında kalır ve paylaşılmaz ise, rekabet üstünlüğü sağlayacak bilgi ve becerilere dönüşmez. Bu da hem kişi bazında, hem de organizasyon bazında, çatışmaların doğmasına ve kısır döngülerin yaşanmasına neden olur. Bizim çalışma şeklimiz, sistemden ziyade şahıslara bina edildiğinden, yıllarca önemli bir konumda çalışan bir insanın görevden ayrılmasıyla birlikte, şahsın edindiği tüm bilgiler ve tecrübeler de o şahısla birlikte emekli olur.


4. Gördüğüm bana yeter – İlişkilendirememe: Eylemleri ve işleri ilişkilendirip büyük resmi göremediğimiz sürece; inanılmaz başarılar elde etme imkânı varken, tesadüfi eylemler ve birbiri ile bağlantısız olaylar silsilesi içinde kalırız. Okyanuslara açılmak varken, diz boyu derelerin içinde boğulma nöbetleri geçiririz.


5. Ders almama, ders veririm – Ders almama: Daha önce çözülmüş problemi ve meseleyi bir daha yeniden yaşamaktır. Chris Argyris 1993 yılında danışmanlık yaptığı bir şirkette 300 kadar kalite problemini çözmüştür. İş dünyası ve basın bunu büyük bir başarı olarak gösterirken, Argyris, bunun berbat bir durum olduğunu söylemiştir. Önemli olan problemin ortaya çıkmasını engellemektir. Konfüçyüs”ün hikâyesini burada hatırlatabiliriz: Konfüçyüs, en iyi hekimin hangisi olduğu konusunda üç hekimi anlatır. Birinci hekim; hastalıkların ne olduğunu bilir: İkinci hekim; hastalıkların tedavisini bilir. Üçüncü hekim ise hastalıkları ortaya çıkmadan hastalığı önlemenin yollarını bilir. Konfüçyüs en iyi hekim olarak, hepimizin tahmin ettiği gibi üçüncü hekimi gösterir.


6. Ben bilirim sendromu – Bilgi üretilmesini engelleme: “Ben bilirim” sendromunun yaşandığı şirketlerde çalışan fertler, görüşlerine değer verilmediğinden, sadece kendilerine verilen işi yaparlar. İşe katkıda bulunma konusundaki motivasyonları önceden yok edildiğinden, kendilerinden hareketle bir şeyler yapmazlar; organizasyonlarımızda çok sıklıkta görebileceğimiz, ”bay ben bilirim”e bırakırlar.


7. Suçlu kim? – Problemlerle kişileri karıştırma: Bir işletmede veya kişiler arası ilişkilerde ortada bir problem olduğunda, sorulan ilk soru “kim yaptı?” sorusudur. Esas olan problemi ortaya çıkaran sebeplerin neler olduğudur ve bunun tekrar oluşmasının nasıl engellenebileceğidir. Başarıyı yaygınlaştırmak ve başarının tekrarlanmasını sağlamak için, başarının arkasındaki sebepleri ve nedenleri anlamak gereklidir. Problemlere takılıp kalmanın hiçbir haklı mantalitesi yoktur.


8. Çözüm şu, hayır bu.. – Mimariyi ve sistemi anlamamak: Ünlü kalite uzmanı Edwards Dewing, kitaplarında, problemlerin % 85”inin sistemden kaynaklandığını vurgulamıştır. Evinizle işiniz arasında üç saatlik bir mesafe varsa her zaman yorgun olursunuz. Ne işe gitmekten ne de eve dönmekten memnun olursunuz. Burada sistemden kaynaklanan bir problem vardır. Bu problemi gideremediğiniz sürece başarıya ulaşma adına diğer gayretlerinizden verim alamazsınız.


9. Biz başarılıyız – Geçmişin başarılarına sığınma: Önceden elde edilen başarılar, eğer yeniliğe açılma ve en iyiye ulaşma yolunda bize destek olmuyorsa, öğrenmenin önünde bir engel olarak yer alır. Başarı için, her seferinde bunların aşılması gerekli ve şarttır.
Netice: Şahıs ve müesseselerin öğrenme süreçlerinde karşılaşılan paradigma hataları ile tanıştık. Bu tanışıklığımızı hataları düzeltmekte kullanırsak, kendimize ve içinde bulunduğumuz müesseseye karşı iyilik yapmış oluruz. Son bir not daha; örgütlerde öğrenmeme hastalığının çözümü olarak, rotasyon şeklinde, elemanları çalıştırmak olmaktadır. Özellikle Japonya ‘da çalışanlar işyerindeki her işi hemen hemen bilir, bir işi ise detaylı bilir. Yönetim organizasyonda öğrenen organizasyon önemli bir modeldir. Bilgi çağında çalışanların birbirinin işini az çok bilir ve yapabilir olması ve sürekli işi geliştirmesi esastır. Bilgi güçtür. Ve bir iki çalışana işyerinin kaderi bağlanmamalıdır.


 

Gündem Oluşturma Sanatı

 


Gündem; Her ne kadar lügat da program veya liste olarak geçse de, günümüzde günlük konuşulan öncelikli konu(lar) veya popüler konu(lar) anlamında kullanılmaktadır.


Konuşulacak konular belirlenirken de; hedef ve maksadın öneminin yanında, fayda mı yoksa zarar mı isteniyor?


İşte bu, belirleyicilerin niyetlerine göre değişir.


Hani denir ya, “Doğru Tektir”


O şimdi öyle değil!


Olayın doğruluk kararı, bakan kişi ve bakılan açıya göre farklı değer taşır.


Muhtelif bakış açıları vardır.


Mesela; Laik açı, Demokratik açı, Kemalist açı, Leninist açı, Sosyal Demokratik(!) açı, İslami açı, vs.
Bu açıların her birinden bakış, olaylara farklı manalar yükler.


Hele niyet kötü ise, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, bardağın boş kısmı görülür, yıkıcılık dürtüleri ağır basar.


Taze bir misal;


Tarih 10 Eylül 2008, Star TV Haber programı, sunucu anlı-şanlı(!) Uğur Dündar.


Haber; Antalya’nın Alanya ilçesi Belediye Meclisinden, Demokrat Partili, Hilmi Arıkan adlı meclis üyesi, turistlerin Ramazan ayında ilçe içerisinde mayolu, bikinili, şortlu gezmesine sınırlama getirmek maksadı ile muhtelif yerlere uyarıcı levha konulmasını teklif ediyor.


Sen misin bu teklifi yapan?


Adamı oracıkta yakalasa dövecek…


Vay efendim o yarı çıplak turistler döviz kazandırıyormuş.


Evet, döviz getiriyorlar da, o dövizle bizim ahlakımıza, kültürümüze, dini icraatlarımıza halel getirmiyorlar mı?


Oruç tutan insanları zor durumda bırakmıyorlar mı?


Ve o turistler kendi ülkelerinde o şekilde dolaştıklarını söyleyebilir misiniz?


Tam bir gün sonrası, aynı kanal ve aynı sunucu,


İki bayan hava alanında, kendilerince müsait olan bir zeminde namaz kılıyorlar.


Bu sahneyi de bir işgüzar, cep telefonu ile kaydediyor ve bir şekilde zatı muhtereme ulaştırıyor.


Bu ortamın hoş bir ortam olmadığı doğru,


Ancak o bayanlar mescidi bulma sıkıntısı yaşamış olabilirler,


Mescidin olmadığını düşünmüş olabilirler,


Birilerine sorma cesareti bulamamış olabilirler,


Mescide yetişemeyecek kadar zaman sıkıntısı yaşamış olabilirler…


Yani o çekimi yapan zat, bayanlara sebebini sorsa, belki de mantıklı bir sebebi vardır.


Ama o zaman haber, hem haber değerini yitirmiş olacak, hem de o bayanların şahsında İslam’a ve inananlara saldırma fırsatı kaçmış olacak. (Bu da benim bakış açım)


Ve sayın sunucunun yorumu; “Bu namaz mı, yoksa gösteriş mi?”


Bu haberlerden sonra söz konusu TV kanalına ve sunucusuna, benim bakış açım daha da netleşmiş oldu.


Bu kanal, ahlaka ve dine saldıran bir kanal. (İnşallah yanılıyorum dur.)


Bu cep telefonuyla haber avcılığı yapanlar; Halka açık muhtelif alanlarda pervasızca görüntü kirliliği oluşturan, edepten, terbiyeden nasibini almamış ahlaksızların ahlaksızlıklarını,
Ağaç diplerinde, halka açık alanlardaki bankların üzerlerinde, yer-yöre ayrımı yapmadan, adeta pornografik bir filmin setinde sanat icra edenleri de çekip yayınlanmasını sağlasalar, bu görüntüler de malum sunucular tarafından kınansa, hem kendilerine çeki düzen vermelerini ve hem de özenmeye müsait genç veya çocukların böylesi bir hataya düşmemelerine yardımcı olurlar.


Gerçi birkaç olayı kaydedip yayınladılar, ama edepsizliklerden rahatsız olduklarından değil, yapanların tesettürlü olduğundan dolayı dile doladılar.


Aslında bu yayıncı vatandaşlar için böylesi olaylar gayet masum olaylardır. Zaten haberi haber yapan da, bayanın başörtüsüydü.


Fakat burada başörtüsü, masumiyet zırhına engel bir unsurdur.


Bu yayıncılık zihniyeti ne kadar da Ergenekon kanunlarına uygun…


Bin derdimiz vardı da, bir daha oldu,


Beynimiz, hafızamız çelişki doldu.


Bir eksiğimiz vardı, Ergenekon’du,


Ondanımız da oldu, gözümüz aydın.

Kişinin Kendi Cehaletiyle Övünmesi

 


Siz, hiç bilgi sahibi olmanız gereken konuda yeterince bilgi sahibi olmamakla övündünüz mü ya da bu bilgisizliğinizi başkalarına göre bir üstünlük sebebi saydınız mı? Siz, yine cehaleti ile gururlanan bir insana rastladınız mı?


Yıllardır Milli Eğitim’de müfettişlik yapan birinin ağzından çıkan şu dehşetengiz cümlelere bakın: “Ben kitap okumam. Yapılacak işler bellidir. Akıl var mantık var. Mantığım neyi emrediyorsa onu yaparım. Sonra kitaplarda yazılanlar gerçek hayata uymaz. Siz kitap okuyarak büyüdüğünüz için hayatta başarılı olamazsınız. Sizin, benim gibi bir danışmana ihtiyacınız var.”


Kullandığı cep telefonunun özelliklerini bilmeyen, öğrenmek için gayret sarf etmeyen; bilgisayar öğrenmenin gereksizliğini iddia eden, “Nasıl olsa başkaları benim için bunu yapıyor.” deyip bilgisayar öğrenmeyi zaman israf kabul eden, şimdiye kadar tamamını okuduğu bir kitabı hatırlamayan insanlara da rastlarız çevremizde. Onların bu psikolojileri aslında bir ezikliğin, utancın dışa ters yansımasından başka bir şey değil. Bu tip insanlar, ayrıca bütün megalomanlıklarıyla gündemde kalmak, tecessüs sahibi olmak, kişilerin gizli taraflarını bilme arzusu duymak, ileride kullanabilecekleri sırlarına sahip olmak gibi ahlaka sahiptirler.


Parazittir bu tip insanlar. Asalak olduklarını bilmezler. Kitap okumadıkları için başka doğruları tanımazlar. Gerçek doğru, kendi doğrularıdır. Siz, kendi doğrunuzu onlara anlatamazsınız. İletişim yolları da kapalıdır. Siz, onların ölçülerine ne denli yakınsanız o kadar değerlisinizdir. Kendi yanlışlarının esiri olduklarının farkında değillerdir, sizi de aynı yanlışa esir etmek isterler.


İnsan boğazıyla irileşir, aklıyla büyür, kalbiyle yücelir. Nice iri insan geçti bu topraklardan, fosil oldu hepsi. O büyük ve yüce insanlar, bir ışık gibi hala parlıyor çağların gerisinden. Onların alın terinin ıslaklığıyla bereketleniyor medeniyet toprağı. “Tanrım senden kitap dolu bir ev ile çiçek dolu bir bahçe istiyorum.” diyen ve ampulü bulmak için yaptığı yedi yüzüncü deneyden sonra denemekten vazgeçmesini öneren asistanına “Hayır henüz yeni başladık, şimdi yapmamamız gereken yedi yüz hataya öğrendik.” diyerek gelecek kuşaklara azmin elinden hiçbir şeyin kurtulamayacağı mesajını veren bilgeler olmasaydı, onlar da okumamakla, öğrenmemekle övünseydi insanlık bu noktaya gelir miydi?  İnsan, bilgiyle büyür, tefekkürle yücelir.


Öğrenmek, sormakla başlar. “Soru” sözcüğünün eski dilimizdeki karşılığı “sual”dir. Sual, kişiyi mesul kılar. Mesul olmaktan kaçınan insanın suali olmaz. Sual olmayınca öğrenme olmaz. Öğrenme yoksa cehalet vardır. Cehalet de bilgi düşmanlığı doğurur. Ebu Cehil’in, “Hz. Muhammet’in yanlış dediklerine de yanlış diyelim, doğru dediklerine de yanlış diyelim.” yaklaşımı tam bir cehalet algılamasıdır. Öğrenmek, kendini kapatmakla başlamaz, açmakla başlar. Dünyanın neresinde olursa olsun bilginin alınması, dini ne olursa olsun o kişiden ilim öğrenilmesi tavsiyesi, bizi yaşatan ve var eden kültürümüzün cehalete açtığı düşmanlığın, ilme verdiği önemin veciz ifadeleridir.


Bazen, bir güzel söz okuduğumda, bir yorum dinlediğimde, bir bilgi edindiğimde “Ben bunu niçin düşünmemişim, bugüne kadar niçin okumamışım, nasıl da yorumlayamamışım?” diye hayıflandığım olur. Bir şeyi geç elde etmenin üzüntüsüyle yeni keşfetmenin sevincini bir arada yaşarım. Aynı bilgiyi başkalarıyla paylaşmak isterim bu mutluluğu devam ettirmek için. Çocuk gibi sevindiğimi, kuş gibi hafiflediğimi hissederim bilmediğimi öğrendiğimde. Fıtratımızın sağladığı bir doğallık olduğuna inanıyorum bu duygunun. Cehaleti ile övünen bu insanların da kendilerini fıtratlarının akışına bırakırlarsa aynı mutluluğu yaşayacaklarından kuşku duymuyorum.


Karanlık kalıcı bir değer olsaydı, evrenin yaratılışında güneşe gerek duyulmazdı.

Ben Nerede Yanlış Yaptım ‘Emice’

 


Çeyrek asırlık terör belamız var. Bazen ezdik geçtik, bazen elebaşını paketleyip teslim aldık ama bitmedi. Bitmez de..


İyi nişan almalı insan; kuklayı değil kuklacıyı vurmalı” demiş Malcom X. ‘Kahrolsun PKK’ sloganları değil ‘Kahrolsun Amerika’ sloganları kahreder PKK’yı. Hatırlarsanız, Hükümet ve Genelkurmay sert tavır koyunca sınırdışı etmişti terörist başını Suriye. Hatta hangi ülkeye kaçtıysa o ülkenin eli yandı adeta.


Diyarbakır’da 92 – 93’lü yıllarda askerliğimizi yaparken takımıma ‘Silvan Apo’ya mezar olacak’ diye hiç bağırtmadım. Bizim muhatabımız terör itleri değildir. Bu örgütleri emperyal enstrüman olarak kullanan küresel güçlerdir. Savaşların aşırı maliyetli oluşundan dolayı bu bir kuraldır; düşük yoğunluklu ve kontrol edilebilir çatışma stratejileri uygulanır.


Amaç o ülkeyi ya teslim almak ya da diz çöktürmektir. Muavenet’ten Çuval’a bu işin akışı budur. Ülke içinde faili meçhul cinayetler oluyor ve bulunamıyorsa sahibi dışarıdadır.


Dağdakini ovaya indirme, pişmanlık kapsamını cinayet işleyenlere bile açma, Güneydoğu sorununu ekonomik geri kalmışlık yada haklar ve özgürlükler sorunu sanma, kimi zaman popülist ‘Kürt kimliğini tanıma’, teröre karşı ABD’den istihbarat ve İsrail’den de destek umma bizi her şehit cenazesi geldiğinde işte böyle kara kara düşündürür.


Hiçbir şey 17 pırlanta civanı geri getirmez. Tek teselli, Allah’ın onları katına alması ve şefaatlerine bizleri muhtaç etmesidir. İyi de on’lu rakamlara şehit olan askerlerimiz terörün bitmesi noktasında bizi tetikliyor mu, tedbir almaya sürüklüyor mu? Hayır, sadece kararlılık mesajları ve intikam yeminleri ediyoruz.


Peki, iktidar – muhalefet – medya kavgalarında kullanılan aşağılayıcı kelimeleri hiç terör için kullandılar mı? Birbirine ‘şerefsiz’ diyen siyasetçiler bir kere olsun bunu Bush için, Barzani için, Talabani için hatta ve hatta Teröristbaşı için demişler mi? Kimden ve neyden çekiniyorsunuz?


Onlar kâfirlere karşı şedit, müminlere karşı ise şefkatlidirler” hükmü bizim için değil mi?


Aldığımız Amerikan, İngiliz ve İsrail ürünlerinin bize veya kardeşlerimize silah ve zulüm olarak döndüğünü ne kadar kavradık bilmem ama Irak’ın kuzeyini imar eden bizimkilerin bu teröre bilerek ya da bilmeyerek katkı sağladığını kavrayabiliyor muyuz?


Kandil Dağı’nın elektriği hangi ülkeden veriliyor? Barzani’nin GAP bölgesinde kaç şirketi var? Bu şirketlerle hangi siyasetçilerimiz ve hangi işadamlarımız ortak, Leyla Zana’nın adaletçe verilmiş hükmünü AB baskısıyla biz kaldırmadık mı? Hergün meclisten devlete meydan okuyan ve şimdilerde Türk Milleti’ne bile sövme noktasına gelen PKK Uzantısı Parti’nin vekillerine ‘Höst’ diyen oldu mu?


Yönetmek ekonomiden ibaret midir ki? Askerliğini ABD’de gemilerde yapan oğullarımız İngiltere Prensi kadar cesaret gösterip Güneydoğu’ya gidebiliyor mu? Büyük şehirlerdeki bombalı kitlesel eylemlerde reklâm olmasın diye anmadığınız PKK’nın ismini şehit cenazelerinde niçin koroyla beraber anmakta beis görmüyorsunuz.


Tamam, bayrak asalım, tepki gösterelim. ’Alın bizi de askere’ diyelim. İyi de hiç sorgulamayalım mı? Memleketin yarısı olarak oy vermişiz, hesap sormayalım mı? Yoksa kime soracağız ki?


İpsiz Recep’in dizisi TV’lerde; torunu nerde? Teröristler dışarıda terörle mücadele edenler nerde? Ya biz nerdeyiz?


 

Terör ve Çözüm

Ülkemizde gündem devamlı değişiyor veya değiştiriliyor.  Bir taraftan Türkiye ve KKTC üzerindeki baskılar,  diğer taraftan artık sıradan olaylar haline gelen yolsuzluklar ve en sonunda da Aktütün  Karakolu’na yapılan  alçakça saldırı  birbirini izledi. Aslında bu bir karakola saldırı değil; Irak tarafından Türkiye’ye yönelen bir savaş ilanıdır.


KKTC’yi reddeden beyanına rağmen; Cumhurbaşkanlığı görevini sürdüren Sayın Talat görüşmelerden rahatsız. Rumların müzakerelerde egemenliği paylaşmamıza razı olmadıklarını söylüyor. Sayın Talat Rumları yeni mi tanıyor? KKTC’yi ve Türkleri dışlayan, eşit görmeyen, tek devlet, tek bayrak, tek vatandaşlık ve egemenlik peşinde olan  Rumların ne istediği belli değil mi? Bunu Ankara hala fark edememiş ki; Talat fark edebilsin. Ankara ve Talat yıllardır Sayın Denktaş ile uğraştılar. Aslında sadece Sayın Denktaş ile değil; KKTC’yi yok edici bir süreci işlettiler. İçlerine bir türlü sindiremedikleri milli davayı nerelere getirdiklerini şimdi görüyoruz. Hayali AB üyeliği yolunda Kıbrıs’ı adak kurbanı yapanlar, tarih önünde sorumlu olacaklardır. Birçok konuda olduğu gibi   tepki koyanları Ergenekoncu olarak suçlasalar da…


“AB üyeliği Enosis’tir” diyen Simitis aslında AB sürecinin  doğrudan veya dolaylı  Ada’nın Yunanistan ile  birleşeceğine işaret ediyor. Biz ise kırk yıldır süren sözde çözümsüzlüğün çözüm olmadığını göstermek  ve Rumlardan bir adım önde olabilmek uğruna yapmadığımız kalmıyor. Bu süreç böyle sürerse;  KKTC’yi bugün yönetenlerin  yarın Kıbrıs’ın Kuzey’inde  bir otel müdürü veya şef garson olarak karşımıza çıkmalarına şaşmayalım.


Artan ve kapsamı büyüyen, uluslararası hale gelen yolsuzluklar rejime ve siyaset kurumuna kan kaybettirmektedir. Hem demokrasiyi savunacağız; hem de akla alınmayacak çapta yolsuzluklarla demokrasinin altını oyacağız. Bu çelişki Türkiye’de geçerli… Gerçekten  küçük  hırsızlar el feneri ile dolaşırken büyük hırsızlar ve hortumcular deniz fenerlerini tercih ediyor. Bunu kim söylemiş ise gerçeğe parmak basmış… Geleceğe olan güveni sarsan, ümitsizlik yaratan, vatandaşlık duygusunu zayıflatan bu yolsuzluklar ile herkesin mücadele etmesi ve bunların ortaya çıkmasına müsaade etmemesi gerekir. Yolsuzlukların kapatılmaya çalışılması bu çirkinliklerin ortadan kalkmasını sağlamaz.  Demokrasi şeffaflık ve demokrasi terbiyesi gerektiriyor ise; bunlar ile mücadele edilmelidir; hatta bu işlere bulaşanlar demokrasinin faziletlerinden biri olan istifayı da göze alabilmelidirler.


Bölücü ve ırkçı terör bu defa  Aktütün ve çevresini seçti.  ABD ile gerçekleştirilen sözde istihbarat alışverişi yürümedi. ABD, İran konusunda tam destek bulamadığı Türkiye’ye göz dağı veriyor. Barzani ve Talabani kullarını güçlendirmeye çalışıyor. Yaklaşan mahalli seçimler dolayısıyla terör örgütü siyasi kolunu güçlendirmek istiyor. DTP’nin bölgedeki oy kaybı önlenmeye çalışılıyor.


Uzun yıllardır Türkiye bölücü terör örgütü ve teröristle uğraştırılırken; terörizm  göz ardı edildi. Türkiye PKK ile uğraştırılırken; Barzani’nin önü açıldı. Bu bakımdan Irak’ın Kuzeyi istikrar bulacak ve Türkiye’ye açılan savaş sonlandırılacak ise;  hedef Barzani olmalıdır. Bu olmadığı takdirde; daha çok sorunla karşı karşıya kalırız. Aynı gerçeği  Kahramanmaraşlı şehit babası da cenazede haykırdı. Örgütün mali gücünü ve sağlanan desteği ortadan kaldırmayı dost ve müttefiklerden isterken, önce biz gerçekleştirelim. Örgütü destekleyen  kuruluş ve şirketlerin listesi yayınlanıyor. Gizli kapaklı bir şey yok. Biz ise; güvenlik mi, özgürlük mü tercihleri arasında gidip geliyoruz. Sözde özgürlükler ve ütopik özgürlükçülük uğruna polisin ve askerin elini kolunu bağlamadık mı? Yasaların içini boşaltmadık mı?  Terörle mücadele yasasını ne hale çevirdik? AB’ye uyum diye terör örgütünün siyasallaştırılmasına yardımcı olmadık mı?  Sayın Başbakanımızın beyanları ortada. Ülkeyi yönetenler iki taraftan bahsetmedi mi?  İspanya’nın yaptığını yapabildik mi? Birleştiren değil;  bölen AB sürecini fark edebildik mi?  Terörü caydırıcı siyasi iradeyi ortaya koyabildik mi?  Sözde bazı şirket ve şahısların Irak’ın Kuzeyinde ekonomik menfaat ve avantajları uğruna  neredeyse parayla güvenliği değiştirmedik mi?  Bizi oyalayan müttefikimize göz yummadık mı? Sayın Gül en kısa zamanda Bağdat’ı ziyaret edecek mi? Güvenliği kendi elimizle tehlikeye atmadıysak neden Sayın Adalet Bakanı yasal boşlukları tespit etmek ve tedbir almak için bir komisyon kurdurdu?


Türkiye’ye yönelen ve komşumuz ABD destekli terör;  çatışma değil, saldırıdır, savaş açmaktır. Saldıran gerilla değil; teröristtir.  Ortada iki taraf yok;  saldırgan vardır.  Terör demokrasiye fatura edilemez ama; demokrasi de  vurdumduymazlık veya siyasi iradesizlik değildir. Milli güvenlik de hiçbir ülkeye emanet edilemeyecek kutsal bir değerdir.