29.4 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1349

İnovasyon’la Öne Çıkın!

 


Günümüzde farklılık yaratan kazanıyor. Herkesin yapmadığı farklı, yeni, yaratıcı bir çalışma sizi rakiplerinizden bir adım öne geçirebilmektedir. İş dünyasında bu farklılığı tanımlayan İnovasyon kelimesi, içeriği ve örnekleriyle Dr. Tülay Gülümser’in yayımladığı sunumda anlatılıyor. Bize değer katacak bu faydalı sunumu da sizlerle paylaşmak istiyorum.


Pazarlama konusunda günümüz Türkiye’sinde yenilikçilikten daha önemli bir konu yoktur Çünkü, teknolojik ve ticari sınırlar kalkarken, coğrafi ve demografik, sosyal ve politik sınırlar da her geçen gün farklılaşmaktadır. Dünyanın en büyük şirketlerinin birçoğu geride bıraktığımız yüzyılın sonlarında kurulmuş, üründe, hizmette ve işte farklı düşünmeleri, fark yaratmaları onları kısa sürede zirveye çıkarmıştır. Yeni dünya düzeninde zirveye çıkmak için artık gelenekselden ayrılmak gereklidir.


Farklılaşmak için büyük firma olmak kesinlikle gerekli değildir. Büyük ya da küçük her firma, a) ürün ve hizmetlerini yeniden tanımlamak ve bunun ardından yeniden konumlamak ve b) yeni talep alanları keşfedip, yaptıkları işi yeniden tanımlamak suretiyle farklılaştırabilmektedir.


Reklam ve tanıtım farklılaştırma çabalarını önemli miktarda desteklemektedir ancak işi farklılaştırmak için tek ya da önemli yol, reklam ve tanıtım değildir. İş hayatında asıl amaç sürüden ayrılmaktır. Farklı olmak, çarpıcı olmak, şok edici olmaktır. Dikkat çekmektir. En olmayacak gibi görünen sektörlerde bile farklılaşma fırsatları bulunmaktadır


Farklılaşma önce düşüncede başlar. Herkesin düşündüğünü düşünmek sizi farklılaştırmaz. Sürüden ayrılmak için öncelikle her şeye, herkesin baktığı gözlükle bakmamak gerekmektedir. Mesele gözlüğü değiştirme meselesidir. Müşterinizin rekabet gücünü artırıyorsanız, o zaman tercih edilme şansınız artmaktadır. Eğer müşterinizin rekabet gücüne, onun işini ve ürünlerini farklılaştırmasına katkıda bulunmak yolu ile yardımcı olursanız, o zaman müşterinizin gözünde vazgeçilmez olursunuz. Tavsiye yolu ile karar verme, hemen hemen her toplumda giderek daha yaygın hale gelmektedir. Reklamlar, bu tavsiye sürecini başlatmaya yardım ettikleri sürece, bugünün pazarlama gereklerine hizmet etmektedirler. Konuşulmak elzemdir. Ama ancak sıradışı olanlar konuşulmaktadır.


İnovasyon Latince kökenli bir sözcük olan ”innovatus”tan gelmektedir. Kelime anlamı olarak toplumsal, kültürel ve idari anlamda yeni yöntemlerin kullanılmasıdır. Merriam-Webster ise inovasyonu “yeni bir şeyler ortaya koymak” olarak olarak tanımlamaktadır. Aynı kavramı ifade etmek için innovasyon, yenilikçilik, yenilik, yenişim gibi pek çok kelime ortaya atılmıştır. İnovasyonun, “yenilik” ve “farklılık” gibi sözcüklerin içine sığdırılması mümkün değildir. İnovasyondan beklenen yeni fikrin yeni bir katma değere dönüşmesidir. Yani para kazandıran yaratıcılık ya da yenilikçiliktir.


Son birkaç yıldır her sanayicinin her ekonomistin dilinde olan inovasyon, kalkınmanın temel koşullarından birisi olarak işaret edilmekte, büyümek ve zenginleşmek için şart koşulmaktadır. Prof.Dr. Arman Kırım’a göre İNOVASYON, ucuza satmamak ya da ucuza satmak zorunda kalmamak için gereklidir. Yani para kazanmak için gereklidir.


İşte size dünyadan İnovasyon örnekleri



  1. Sony 1946’da radyo tamir şirketi olarak kurulmuştur. Transistörlü radyo, renkli video kaydedici gibi ilklere imza atan şirket 1979’da en önemli inovasyonlarından biri olan Walkman’i geliştirmiştir.
  2. 1937 yılında Amerikalı Sylvan Goldman, bugün marketlerde kullanılan sepetli arabaları geliştirip bir anda rakibi olmayan bir pazarın sahibi olmuştur.
  3. Robert Plath 1989’da tekerlekli bavulu icat ederek 1 yılda 50 milyon dolar kazandırmıştır.
  4. Türkiye’den birkaç örnek verilecek olursa;
  5. Sultans of the Dance dans grubu
  6. Tike Restoranları kebapçı zincirleri
  7. Laila “food-court” mekanları
  8. Biletix, bilet alma işini kolaylaştıran sistem
  9. Zeki Triko sürekli inovasyon üretip kendisinden bahsettiren tekstil firması
  10. Dünya Göz Hastanesi, bir organ üzerinde uzmanlaşıp, tüm alt branşları tek bir çatı altında toplayan bir hastane
  11. Kemer Country konut projesi

 


Tarih sıradışı olayların, sıradışı ülkelerin ve sıradışı kişilerin öykülerini anlatmaktadır. Zira ilginç olan onlardır. Ders çıkarılacak olanlar onlardır. Sıradan olanlar kimsenin dikkatini çekmemektedir. Bu karmaşanın arasında görülebilmek, sıradışı olabilmekle mümkündür. Her alanda, her işte, her sektörde sıradışı olabilmek için pek çok fırsat mevcuttur. Önemli olan bunları bulabilmek, çıkarabilmek ve farklılıkları yaratabilmektir.


Dünyadaki inovatif şirketlerin çalışmalarından örnekler:



  1. Business Week dergisinin yayımladığı “Dünyanın En İnovatif Şirketleri” listesinin ilk üç sırasında Apple, Google ve 3M yer almaktadır.
  2. Google ve 3M, çalışanlarına serbest zamanlar kullandırarak inovatif fikirlerin oluşmasına destek olmaktadırlar. İş saatlerinin % 10 kadar bir bölümünü kendi seçtikleri, üzerinde çalışmak istedikleri projelere ayıran çalışanların, şirkette inovatif getirileri ise çoğu zaman milyon dolarlık cirolarla ölçülmektedir.
  3. Listede yer alan 25 şirketin çoğunu hamurunda inovatif bir başlangıç olduğu görülmektedir. Apple, Microsoft, Google gibi şirketlerin kurucularının zekaları herkesçe bilinmekteyken, Amazon, Starbucks, eBay gibi şirketler yıllardır var olan ürünlerden yola çıkarak yeni pazarlama inovasyonu gerçekleştirmişlerdir.
  4. IKEA ve Wal-Mart, iş modellerinde sürdürdükleri inovasyonla sektörlerinde dünya devi olmuşlardır.
  5. Beyaz eşya devlerinden Whirlpool, 80 yıllık geleneksel yönetim şeklinde radikal bir karar alarak tüm çalışanlarının inovasyon sürecine katılımını sağlamıştır. Tüm çalışanları 61000 kişiyi bulmaktadır. Büyük şirketlerde çalışanların tamamının inovasyon sürecine katılması çok önemli bir etkendir. Whirlpool’un o dönemdeki CEO’su ancak herkesin katılımıyla şirket kültürünü değiştirebildiklerini, aksi taktirde inovasyonu yakalayamayacaklarını ifade etmiştir.

 

Tehlikeli Tırmanış

 


Benim aklımı yıllardır karıştıran ve bir türlü “tesadüf” diyemediğim iki soyadı var;


Bebek katilinin soyadı, “Öcalan” diğer bir tabirle intikam alan…


Kim kimden, ne adına intikam? Kime ne adına hizmet? Kime taşeronluk?


Bu soruların aslında cevapları çok açık…


İkincisi ise DTP’nin genel başkanının soyadı; “Türk”


Bu soyadları hakkında muhtelif hikâyeler anlatılsa da, benim kanaatim, çok uzun mesafeli planların birer parçasıdır.


O soyadı “Türk” olan vatandaş, gerçek tüzüğünde bölücülük ilkesi yatan bir partinin başına getiriliyor ve epey bir gelişmelerden sonra beklenen malum açıklama da yaptırılıyor:


“Türkiye’de soy kırım yapılıyor”


Ermeniler de aynı taktiği uyguladılar, Türk köylerini basıp, kadın demeden, çocuk demeden, yaşlı demeden katliamlar yaptılar, ardından bastılar yaygarayı; “Türkler Ermeni soykırımı yaptı” diye.


Hem de dillendirdikleri rakam matematik kurallarını alt üst edecek büyüklükte;


“1,5 milyon Ermeni öldürüldü” diye.


Şimdi kısa bir hesap yapalım;


ABD 1990 yılından beri Irak’ta, dünyanın en gelişmiş ülkesi olarak, dünyanın en gelişmiş silahlarını kullanıyor ve (bir müddet ara verse de) 18 yıldır katlettiği Müslüman sayısı yeni yeni 1,5 milyona dayandı.


Türklerin elinde, hiçbir gelişmiş silah yoktu.


Türklerin elinde ne silah varsa, Ermeni’nin elinde de en azından aynı silahlar vardı.


Ermeni, yaptığı katliamda sınır tanımazken, Türklerin hedefinde sadece savaşan Ermeniler vardı.


En gelişmiş silahlar, bugün silah sınıfına bile konmayan sıradan tüfeklerdi.


Bu şartlar altında nasıl oluyor da, ABD’nin kullandığı süreden çok daha kısa bir süre içerisinde 1,5 milyon Ermeni yok ediliyordu?


Dün Ermenilerin yaptığını bugün de PKK yapıyor.


Kadın, çocuk ayırmadan katliam yapıyor, bu katliam için “soy kırım” tabiri kullanılmıyor, bu katliamı yapan eşkıyalar öldürüldüğünde “soy kırım” diye adlandırılıyor.


Sayın Erdal Sarızeybek’in de ifade ettiği gibi, yarın bu leşler inlerinde çürürler, kemikleri toprağın altında kalır, yarın İsrail’den veya batıdan bir heyet gelir toprağın altından o kemikleri çıkarırlar, al sana Kürt soykırımı adına bir Belge…


Olaya böyle bir açıdan bakıldığında gelecekteki sıkıntılar, bugünkünden daha kötü olacak gibi.


Bizde aptal eşkıya özentileri olduğu müddetçe ve Türk düşmanı unsurlarda bu iştah oldukça daha çok senaryoların konusu olacağız, çok dikkatli olmamız gerekir.


Aksi halde bu tehlikeli tırmanış başımızı çok ağrıtacaktır.


Yabancının kontrolünde, Eşkıyalar türlü türlü,


Yersiz yurtsuz kalmış gibi, Biri bağda, biri dağda,


Yabanileşmiş ürkekler, Evcilleşmiyor bir türlü,


İki lafa kandırılmış, Zekâ kalmamış dimağda.

Siyaset Gündemi Isınıyor

 


Mahalli seçimlerin tarihi 29 Mart 2009. Şunun şurasında 5 ay var. Hal böyle olunca siyasetçilerde de bir hareket başladı. Artık eskisi gibi değil. Siyasetçi için sabit bir taraf yok. Bakıyorsunuz sol cenahta yıllarca siyaset yapmış olan siyasetçi  sağ cenaha geçivermiş. Aynı şekilde radikal sağda olan da bir bakmışsınız solda siyaset yapmaya başlamış.


Yakın zamana kadar gerek sağ, gerekse sol sloganlar değişmezdi. Artık küçüklerin bile ezberinde idi.


Son zamanlarda bu sloganlarda değişti. Eskiler bayatladı. Şimdi her iki cenahta birbirine yakın söylemleri benimsemeye başladılar. Siyaset yapmak eskisi kadar kolay değil. Bir çok insanın ezberi bozuldu. Yeni yeni konular üretmek gerek. Mahalli meselelerde bir çok problem aşıldı.


Eldeki imkanlar şehrin eksiklerine harcandıkça dile getirilmesi gereken eksiklerde bir hayli azalıyor.


Bu kent daha çok iktidar- muhalefet çekişmesinden geri kaldı. Ne zaman iktidar A partisinde, belediyeler B partisinde oldu. Şehir parasal imkanlardan istifade etmekte zorlandı.


Hükümetler kendi yandaşı partilere parayı akıtırken, yandaşı olmayanlara parayı adeta koklattı. Bu sebeple belediyelerle iktidarın aynı partiye mensup olması şehrin parasal kaynaklar açısından daha fazla imkan elde etmesine sebep olmuştur.


Bu durumu seçmende bildiğinden iktidarın mahalli idarelerdeki şansı her zaman fazla olmaktadır. Muhalefetinde birinci handikabı budur.


Bunun yanı sıra partilerin kaygan yandaşları vardır. Ekseriyetle Müteahhitlik mesleğine heveslenenler ile devletin kredilerinden istifade etmek isteyenler, daima güçlüden yana olurlar. Aslında bu tip ticaret erbaplarının bir kısmı seçim zamanı tüm partilere ayırdıkları tahsisattan iktidar olabilme şansına göre ayarlama yaparlarsa da, yanıldıklarında bile durum fazla değişmez. Çünkü paranın partisi yoktur. Daha sonra yapılacak olan etkinliklere de bol finansman sağlandı mı bozulan ara düzeltilir.


Radikal partilerde ideal ön planda ise de, global partilerde ideal in pek önemi olmaz. Orada kazanabilirlik öne çıkar.


Zaten seçmende artık kazanabilirliği dikkatle takip etmektedir. Boş vaatlere itibar etmemektedir. İşini gördürebilecek, lüzumu halinde ulaşabileceği adam aramaktadır.


Nasıl olsa seçim meydanlarında söylenenlerle iktidar sonrasındaki icraat birbirini tutmamaktadır. Seçim meydanlarındaki suçlamaları da seçmen önemsememektedir.


Bu bakımdan seçim siyasetçi için zorlaşmıştır. Kazanma şansı çok olan partide siyaset yapmak ayrılması gereken kaynak bakımından zorlaşmıştır. Muhalefet partilerinde ise kullanılacak strateji bakımından zorlaşmıştır.


Ne diyelim? Biz ancak  her tarafa da kolay gelsin deriz


Köylünün tarlasına komşunun danası girmiş. Bir hayli tahribat ta yapmış. Köylü dananın sahibini bulmuş, şikayette bulunmuş. Komşuda gün görmüş biri imiş. Şikayeti alınca hemen ahıra gidip öküze vermiş sopayı. Şikayet sahibi şaşırmış.


“Komşu. Tarlama giren dana. Sen ise ahırdaki öküzü dövüyorsun. Bu ne iş?” demiş. Komşu ise; “Sen bilmezsin. Bu öküz senin tarlanın yolunu danaya göstermeseydi, bu dana senin tarlaya nasıl girecekti?” diye cevap vermiş.


Ben bu hikayeyi sürekli güncellendiği için çok severim.


Mustafa Kemal Atatürk’ün veciz bir sözü var. Özetle şöyle;



Yolunuza engel koymaya çalışacak olanlar olacaktır. Siz cesaretle bu engelleri aşınız. Başarılı olduğunuzda da sizi methedenler olacaktır. Onlara da gülüp geçiniz.


Hazımsızlar ne yapar bilmem ama bizim kervan yürür.


Kalın sağlıcakla…

Kimliksiz Siyaset, Uşaklıktır

 


Kertenkele, ortalıkta pek görünmüyorsun. Nelerle meşgulsün?


Üstadım, bir yazı okudum, az önce. Yazar, veciz bir sözle bitirmiş yazısını. “Kimliksiz siyaset, uşaklıktır.” demiş.


Bakıyorum, ciddi yazılar okuyorsun; boyundan büyük işlere soyunmuş olmalısın. Siyaset, senin ne haddine? Kimlik, sana çok uzak bir sözcük değil mi?


Üstadım, siz sık sık “İlkeli olmak lazım; ilkesiz, kimlik olmaz” demez miydiniz, beni henüz kimlik sahibi olamamakla suçlamaz mıydınız? Sonra, siyasetin bir hizmet kurumu olduğunu söylemez miydiniz?


Ooo, Kertenkele, beni sözlerimle vurmaya başladın; sende ilerleme var. Senin bu tarzın da bir kimlik belirtisi, bir siyaset yöntemi sayılabilir.


Üstadım, anladım ki insanlar, kimlikleriyle varlıklarını hissettirebiliyorlar, ayakta kalabiliyorlar, ölümsüz olabiliyorlar.


Kertenkele, pek doğru söyledin. Kimlik, kişinin alamet-i farikasıdır. Her tür varlık, fikir; kimliği ile bir boşluğu doldurur ve tanınır. Varlığın sahip olduğu kimliği, aynı zamanda evrende üstlendiği görevidir. Kimliksizlik, sorumluluk duygusundan yoksunluktur. Kimlik sahibi olmak, kişiyi ne kadar yüceltirse o kadar yorar.


Üstadım, geçen gün evimize isminin Süreyya olduğunu söyleyen biri telefon etti. Ses tonuna bakarak ben “Buyurun hanımefendi!” deyince o, birden kükredi. “Ben hanım değilim, terbiyesiz!” dedi. Kişiler de ismiyle, sesiyle, davranışlarıyla, fiziğiyle kendi cinsinin kimliğini yansıtmalıdır, değil mi? Tersi durumlarda tuhaflıklar, tatsızlıklar yaşanabiliniyor. Bu da ilişkilerde düzensizliğe yol açıyor. Hayatımızın her anında, dünyamızda ve evrenimizde bunun pek çok örneğini görebiliriz sanırım.


Kertenkele, örneğin basit olsa da konuyla ilişkisiz sayılmaz. Konuyu anladığın için seni tebrik ediyorum. Biraz da siyasetten bahsedelim. Siyaset, kişinin birileriyle, toplumla ilişki tarzının, onları yönetme sisteminin adıdır. Siyaset, bir hizmet aracıdır, siyasetçi bu aracın şoförüdür. Şoför, aracı belli bir hedef için kullanır. Bu hedefin büyüklüğü ya da kutsallığı siyaseti ve siyasetçiyi değerli kılar. Şoförün hedefi, siyasetçinin kimliğidir. Kimliksiz siyasetçi, hedefsiz şofördür. Şoförün direksiyon hâkimiyeti, hedefin güzelliği yolcuları, halkı mutlu kılar. Yolcuların şoför tercihinde, onun yetkinliği ve hedefi yani kimliği belirleyici olur. Bizim toplumumuz, kimlik istikrarsızlığı yaşayan, bir başka deyişle “olduğu gibi görünmeyen ya da göründüğü gibi olmayan” siyasetçiler yüzünden hep hayal kırıklığı yaşamıştır, siyasete küsmüştür.


Üstadım, pek güzel ifade ettiniz. Peki, kimlik yoksunluğu ile uşaklık arasında nasıl bir alaka var?


“Rotasını bilmeyen kaptana hiçbir rüzgâr yardım etmez.” diye güzel bir söz var. Kimliksiz siyasetçiler hazan yaprağı gibi rüzgârın önünde savrulurlar. Hiçbir rüzgâr, dost elini uzatmaz onlara. Onlar, bir gün birilerinin maşası olurlar. Maşa, onu kullanana göre hizmet eder. Maşa, bazen bir ateşi, bazen bir pisliği tutar. Tutturan, başkalarıdır. Uşak da bir maşadır, iradesini başkalarına teslim etmiştir. Ona, zekâ, akıl, irade, ülkü, inanç; birer yüktür. Bunlar kişide sorumluluk doğurur. Uşak, ete kemiğe bürünmüş, yaşayan cesettir, gassal elindeki meyyittir. İrade sahibi birinin yaptığı hizmetle, uşağın hizmetini denk tutmamak lazım. Birinci hizmette hedef, diğerinde günü kurtarmak var.


Üstadım, uşak olmanın ne demek olduğunu anladım; ama siyasetteki kimlikle bunu henüz bağdaştıramadım.


Kertenkele, kuş beynini biraz zorlaman, biraz da yaşından büyük düşünmen gerekiyor. Baktığın aynadakine kendini göstererek “Bu adam kim?” diye soruyor gibisin. Türkiye aynasını görmüyor musun? Tarih aynasında daha derinlere inemiyor musun? Örneği bol olan bir konuyu konuşmak, benim için pek sevimli değil.


Üstadım, belki ileride siyasetle uğraşırım diye soruyorum: “Kimlik kazanmak ve uşak olmamak için ne yapmak lazım?”


Bunu bir ara konuşalım. Vakit erken. Okuduğun yazıda öğrendiğin o cümle şimdilik yeterli: “Kimliksiz siyaset, uşaklıktır.”

Kimlik Tuzağı

 


Bütün şehit ailelerine derin saygılarımı ve başsağlığı dileklerimi sunuyorum. Şehit aileleri adına Adana’da şehit oğlunu Türk’ün asil ve vakur tavrıyla ve asker selâmıyla karşılayan baba Arif Yükseler’i saygıyla kucaklıyorum. Belki kolay değil; ama şehit anne ve babalarından beklenen tavır budur. Bu şehit babası da hedefi doğru tayin ediyor ve “Barzani Meclisimizde” diyor.


***


Bazılarına göre asrın davası; ama iddianameye göre asrın fiyaskosu olabilecek Ergenekon davası başladı. Duruşma salonunun ve çevre şartlarının hazırlanmaması, insanların en tabii ihtiyaçlarının ve ulaşım zorluklarının dahi düşünülmemesi; savunma hakkının bir hukuk devletinde kısıtlanması değil midir? Bazı yayın organlarının yaptığı gibi;  sanıklar peşinen suçlu sayıldığından dolayı mı Silivri Cezaevinde bu dava görülmektedir? Yoksa dava kamuoyundan kaçırılmak mı istenmektedir?  En fazla üç avukata müsaade edilmesi, savunmanın kısıtlanması değil midir? Âdil yargılanma, sanıklar salonda olmazsa; olabilir mi? Bu dava iddia edildiği gibi aykırı ve muhalif seslerin basında ve birçok kesimde susturulmasına sebep olmamış mıdır? Acaba Türkiye’ye karşı açılan psikolojik savaşta bu dava, önemli bir kilometre taşı değil midir? Bazı yabancı çevrelerin beyanları bunu doğrulamıyor mu? Türkiye ile başkaları adına uğraşan, Devleti ile kavgalı ne kadar çevre varsa; birleşmiştir. Mahkeme salonu bir hukuk skandalıdır. Sanıklar, içeriye girememiştir. Sanık ve sanık yakınlarına yer bulunamazken; utanmadan davaya müdahil olan DTP’lilere yer açılmıştır. Terör ve mafya çetesini Mecliste temsil edenlerin müdahil olması da ayrı bir konudur. Ümit ederiz ki; hukuk devleti işletilecek ve adalet yerini bulacaktır.


***


Acaba devlet adamlığı ciddiyetini ve ağırlığını ne ölçüde koruyabiliyoruz? Sayın Cumhurbaşkanının  Frankfurt’taki kitap fuarı gezisini anlamakta güçlük çektik. Çankaya’nın itibarını korunmalıdır. Bir Cumhurbaşkanının protokol kurallarını hesaba katmadan kitap fuarında ne işi var sorusu akla geliyor. Pamuk Bey’in malum hakaretleri sürerken o toplantı terk edilmeliydi. Sayın Cumhurbaşkanının bu gezideki muhatapları Alman devlet adamları olmuş mudur?


***


Bizim okurlarımızla buluşmak istediğimiz konu, aslında yukarıdakilerden çok; “kimlik tuzağı” ile ilgilidir. Anadolu’yu hâkim kültürsüz, milli kimliksiz, milletsiz bir kalabalık haline sokarak ona buna peşkeş çekmek isteyenlerin bu kimlik konusuna fazla takıldıkları görülmektedir. Türk kimliği, Anadolu’da milletin ve milliyetin adıdır. Etniklik kapsamında ele alınamaz. Irak’ta, Kosova’da, Makedonya’da ve diğer bazı coğrafyalarda ise; etniklik kapsamında düşünülebilir. Milliyetle etniklik farklı şeylerdir ve birbirine rakip değildir. Bir milliyetin içinde farklı etniklikler bulunabilir de; bulunmayabilir de. Türk kimliği, dıştan destekli bazı vakıf ve kuruluşların sonucu önceden belli araştırmalarında ileri sürüldüğü gibi; sadece anadili Türkçe olanların kimliği değildir. Kendisini Türk Milletine mensup hisseden, milli kimliğinin ve milliyetinin Türk olduğuna inanmış herkesin kimliğidir. Yapılan araştırmalarda milli kimlik olarak Türklüğü kabul edenlerin oranı, anadili Türkçe olanlardan daha yüksek çıkmaktadır. Anadil ile aidiyet örtüşmemektedir. Aslında, kültür unsurlarından biri olarak sadece dil etnikliği belirleyen tek bir faktör değildir. Etniklik, biyolojik ve genetik faktörlerden çok; kültürel faktörlerle ilgilidir.


Alt kimlik-üst kimlik, alt kültür-üst kültür kavramları da bize uymamaktadır. Bu kavramlar farklı milliyet ve etniklikten yoğun dış göç alan ABD, Kanada, Avustralya ve İngiltere gibi ülkeler için geçerlidir. Cumhuriyet Türkiyesi de yoğun dış göç almıştır. Bilhassa Balkanlar’dan büyük çoğunluğu birkaç nesil önce oralara Osmanlı’nın uç beyi olarak gönderdiği, yerleştirdiği, nüfusun önemli bir bölümü Anadolu’ya göç etmiştir. Rumeli göçleri binlerce kişinin yollarda ölümüne ve perişan olmasına sebep olmuştur. Bu insanlar atalarının vatanlarına dönmüşlerdir. Vatan kabul ettikleri topraklar yerine İtalya’ya veya değişik yerlere de gidebilirlerdi ve binlercesi yollarda telef de olmazdı.


Türk yerine Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı bir kimlik değildir. Bu, isimsiz bir çocuk gibidir. Gerek 1924, gerek 1980 Anayasaları milli kimliği belirtmiştir. Türkiye’de farklı etnikliklerin milli kimliği de Türk’tür. Bu durum da “Türk, Kürt, Çerkez, Gürcü … alt kimliklerdir. Üst kimlik Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır” hezeyanları, kimlik tuzağına işaret etmektedir

Ekonomik Kriz Yazıları

 


2007 Ocak ayından bu yana haftada bir köşe yazısı yazıyorum. Bildiğiniz gibi, zaman zaman Türkiye ekonomisi hakkında da düşüncelerimi sizlerle paylaşıyorum.


Bu konuda yazdığım yazılarda, izlenen ekonomik politikaların sürdürülebilir nitelikte olmadığını anlatmaya çalıştım.


Mevcut dengelerin devamını sağlayan ana faktörün uygun dış ekonomik ve siyasi şartlar olduğu tezi ile bu dış şartlarda kısmi bir bozulmanın bile Türkiye’yi bir ekonomik krize sürükleyebileceğine dikkat çekmek istedim.


Dünyada yüksek ham petrol fiyatlarının beslediği para bolluğu ve bütün dünya ekonomisinin beş yıl boyunca sürekli bir yüksek büyüme sağladığı dönem olması uygun ekonomik şartları sağlıyordu.


Bölgemizde ABD’nin Irak’ı işgali ve İran ile sertleşmiş ilişkileri siyasi olarak bölgede Türkiye’nin önemini artırmış, ABD’nin “Büyük Ortadoğu” ve “Ilımlı İslam” projeleri Türkiye’nin her geçen gün artan cari açığının finanse edilmesini kolaylaştırmıştı. (Soros’un “Türkiye’nin en büyük sermayesi ordusudur” sözünü de hatırlayınız.)


Oysaki bu bahar havasının, “el parası ile safa sürme” döneminin sonsuza kadar sürdürülmesi akla uygun değildi.


Türkiye gelirinden çok harcayan bir ülke olmuştu. Yüksek reel faiz ve hiçbir sınırı olmayan özelleştirme politikası ile fakirden zengine, Türkiye’den kredi veren yabancılara servet transferini sağlayan bir düzeni sürdürmeye çalışıyordu.


Bugüne kadar yayınlanmış ekonomi konulu yazılarımın başlık sıralaması bile, gelişimi göstermeye yeterli olur sanıyorum.


Ekonomik Durum (01.03.2007),


Bankacılıkta Neler Oluyor? (08.03.2007)


İşsizlik En Büyük Problem (15.03.2007),


Ekonomide Çıkmaz Sokak (09.07.2007),


Ekonomik Kriz İhtimali (27.08.2007),


Ekonomide Mevcut Dengeler Sürdürülemez (09.10.2007),


Ekonomide Tehlikeli Sinyaller (11.03.2008),


Ekonomik Kriz Başladı mı? (16.06.2008)


Kriz Döneminde Ne Yapmalı? (27.07.2008)


Global Kriz (08.10.2008),


Terörün ve Ekonomik Krizin Kıskacında Türkiye (15.10.2008)


Dünyada yayılan “küresel kriz” bu bahar döneminin bittiğini göstermekte. Çünkü artık cari açığı finanse edecek dış kaynak bulmak neredeyse imkânsız denecek kadar zor. Bulunan kaynak ise çok pahalı olacak. İhracat yapmak da zorlaşacağı için cari açığın kapanması iyice zorlaşacak. Tek olumlu gelişme olan Petrol ve doğalgazın fiyatının düşmesi, ithalata ödediğimiz parayı azaltacak.


Bugüne kadar kriz ihtimaline karşı, izlenen politikaların değiştirilmesi için yöneticileri ve kendilerini zarardan kurtaracak bireysel tedbirleri almaları için vatandaşları uyaran kişilerin, belli bir sorumluluk duygusuyla davrandıklarını kabul etmek gerekir.


Ancak bugünkü ortamda “ben demiştim” tarzı ifadelerin bir faydası olmadığı gibi, krizin psikolojik unsurlarını besleyen panik artırıcı ifadeler de sorumlu bir davranış biçimi olamaz.


Dünyayı kasıp kavurmaya başlayan “global/küresel kriz”in Türkiye’ye yansıyacağını söylemek doğrudur. Türkiye’nin ekonomik dengelerinin kırılgan olduğu da bir gerçektir. Krizin Türkiye’nin büyümesini durduracağı, birçok şirketin kapanacağı veya küçüleceği, zaten yüksek olan işsizliğin daha da artacağı bir dönem yaşayacağımız da kesin gibidir.


Ancak Türkiye bu kriz dönemini en az zararla atlatabilecek bazı imkân ve kabiliyetlere de sahiptir. Yeter ki ortak aklı işletebilecek bir toplumsal mutabakatı sağlayabilelim. Lüzumsuz iç çekişmelerle enerjimizi boşa harcamayıp, iktidarı ve muhalefeti ile birlikte bu belayı atlatmak için gerekli tedbirleri alacak basireti gösterebilelim.


Bundan sonraki dönemde vatandaş olarak ne yapabileceğimize dair zihinsel bir çaba göstermeyi düşünüyorum.  Düşüncelerimizi paylaşmaya devam edeceğiz.

Sivil Toplum

0

 


Sivil toplum katılmaktır. İnandığınız doğruların mücadelesine hiç kimseye zarar vermeden katılmaktır. Kendi düşüncelerimizin anlatımına katılmaktır. Yanlışları yüksek sesle dile getirebilmenin, doğruları takdir etmenin, BİR olmanın platformudur sivil toplum.


İnsanın kendisini anlaması ve okumasıdır sivil toplum. Nerde durduğunu görmesi, kendisiyle yüzleşebilmesi ve bu yolla kendisini anlamasıdır. Sivil toplumda yapılan işlerin keyfi sizin tek başınıza yaptığınız herhangi bir işten çok farklıdır. Farkındalık takım çalışmasından kaynaklanmaktadır, bir başarının ardından paylaşılan mutluluk hazının çoğalması ve bunun tüm grup üyelerine yansımasıdır.


Herhangi bir sivil toplum kuruluşuna katılmanın zorlukları yok mudur? Tabii ki vardır. Bir kere eğer sivil toplum kuruluşuna katıldıysanız çevrenizdeki insanların size kalıplaşmış sorularına muhatap kalırsınız. Bu soruları nerde olursanız olun, her kim olursanız olun bir şekilde birileri çıkar ve size sorar. Nedir bu sorular? “Kaç para alıyorsun ordan?” cevabınızın gönüllü olarak çalışıyorum olmasından sonra şaşkın gözlerle ikinci soru ile karşılaşırsınız: “Niye uğraşıyosunki o zaman?”.


Çözüm üretmekten çok yakınmayı, olumsuz yönde ve çoğu zaman yıkıcı eleştiriler yapmayı gelenek haline gelmiş bir toplumda çözümün parçası olabilmek, sorumluluk alabilmek, sorumluluk yükleyebilmek, insiyatif geliştirebilmek misyonu doğrultusunda ilerleyen sivil toplum örgütlerinin doğal yapısıdır. Yani sivil toplum kuruluşlarının toplumda “vizyon açmak” gibi önemli, zor ve doğal bir görevi vardır.


Globalleşen dünyada değişime katılmanın yolu sivil toplum kuruluşlarından geçmektedir. İnsanların artık her fırsatta bahsettiği “kendini yetiştirmek” ve çevrenize, yaşadığınız kente ve ülkenize hatta dünyaya hizmet edebilmek sivil toplumdan geçmektedir.


‘Türkiye sevdalılığı’ misyonunun ötesinde yaşadığı toplumun gereksinimlerine kulaklarını tıkamadan, proje üreterek, ‘vizyon açmaya” çalışarak herhangi bir maddi çıkar gözetmeden yürüten Kocaeli Aydınlar Ocağını sivil toplum kuruluşu olarak güzel Türkiye’mizde çok önemli bir görev üstlendiğine inanıyorum.

Siyaset Derin Uykuda

 


Büyük iddialarla ortaya çıkıp, iri iri laflar edip, halkın oylarını alarak Meclise giren bir milletvekilinin en büyük vazifesi, Siyaset üretmek, projeler geliştirmek, ülkeyi her alanda ileriye taşımaktır.


Siyaset üretme yeteneğini yitiren vekiller ise, kısır çekişmelerle gündemi geçiştirme yollarını seçerler.


İşte TBMM şu anda böylesi bir göz boyama oyunlarının arenası.


Dünyada gerçekten çok önemi olaylar gelişiyor. Bu olaylar karşısında basiretlerini yeterince ortaya koyamayan iktidar ve muhalefet birer silahşor çıkardı, milleti uyutup duruyorlar.


Sen daha çok çaldın, ben daha az çaldım, sen kitabına uyduramadın vs vs.


Kirli çamaşırlar karşılıklı birer birer ortaya dökülüyor.


Kim aç, kim evsiz, kim ne zulümlere maruz kalıyor bilen yok.


Haber sıkıntısı çeken kanallar bile artık itfaiyenin kedi kurtarma operasyonlarını verme ihtiyacı duymuyorlar.


Çünkü iki silahşor haber saatini doldurmaya yetiyor. Zira hem ucuz, hem de zahmeti yok.


O ortalığı ayağa kaldıran, kendilerini Cumhuriyet kadınları(!) olarak lanse eden, sokakların kahraman kadınları nerede şimdi?


Nerede fındıkkabuğuna zulmedenler?


Nerede Fatma Nur Sertel, Necla Arat?


Kemal Anadol, Mehmet Sevigen, Cevdet Selvi, Onur Öymen nerede?


Kâbe’nin vize memuru Önder Sav nerede?


Nerede öldük, bittik, Türkiye battı ikazlarının meşhur ismi İlhan Kesici?


Hepsi sus pus, Kemal Kılıçdaroğlu hepsini temsilen kameralar karşısında.


Gerek Dengir Mir Mehmet Fırat’ın ve gerekse Kemal Kılıçdaroğlu’nun iddialarının gerçek payı var mıdır bilmem.


Ancak bir şüphem var; Bu tartışmaların arkasında, daha kötü bir şeyler mi saklanıyor acaba?


Sayın Meclis;


Dışarılarda çok şeyler oluyor, içeride işe yarayacak birileri var mı?


ABD Irak’ta Müslüman katliamını sürdürmek için ayda 10 milyar dolar harcıyor,


Kâbe’nin etrafında iş makineleri yoğun mu yoğun!


Kâbe’nin manevi ve tarihi dokusu tahrip ediliyor.


Espri uzmanı halkım espriyi boşuna yapmaz.


Suudi Arabistan için “Suudi Amerika” sözü işte böylesi vurdumduymazlıklardan dolayı söylenmiştir.


Bu Suudi Arabistan’ın kaçıncı tahribatı?


Bu arada ABD seçimi kapıya dayandı.


Her ülkenin seçimi genelde kendini ilgilendirir.


Ancak seçim ABD’de yapılıyorsa, bu her ülkeyi ilgilendirir.


Bizim siyasi Mir’lerimiz ekranlarda biri birlerine Kılıçlar çekmiş, biri birlerini yerken, Ermeni yetkililer, Rum yetkililer boş durmadılar ve ABD’nin, uydurukça deyimle olası yeni başkanı Obama’ya “Ermeni tasarısını tanıyacağız”, “Türkler Kıbrıs’ta işgalcidir” sözlerini söyletmeyi başardılar.


Peki, şimdi ne olacak?


Güney komşumuz olduktan sonra ABD için eskisi kadar önemimiz de, “Türkiye’yi kaybetme” diye bir endişeleri de kalmadı.


Ve siyasi uzmanlarımız; “Eski başkan adayları da benzeri şeyler söylüyordu” diyerek teselli bulmaya çalışıyorlar.


Ancak işlerin eskisi gibi olmadığını göz ardı etmek, en hafif tabirle gaflettir.


Gaflet; derin uykudur, zordur ona dayanmak,


Bir defa uyuyunca mümkün olmaz uyanmak.


Top değil, tüfek değil, gaflet vurur insanı,


Gaflet varsa vatanı, mümkün olmaz savunmak.

Gezmeyi Görmeyi Bilmek

0

 


İnsan fıtratı ile alakalı olan işlerden bir tanesi de yaşıyor olduğumuz çevremizi tanımaktır. Tarihini, kültürel dokusunu, tabii varlıklarını, doğal, ekonomik, tarihsel ve turistik özelliklerini; yaşam biçimleri, inanç, gelenek ve göreneklerini coğrafyasını ve coğrafi güzelliklerini oralı olmakçasına tanımak olmalıdır. Yaşadığımız çevreyi sevmek de bununla ilgilidir. Tabii o çevreyi benimsemek adına bunu yapmak istersen, işte sen oralısın.


Ben konuyu ele alırken yukarıda saydığım tüm değerler ışığında inceleyerek tanımak istiyordum. Benimle beraber sizlerin de tanımasını sağlayabilirsem kesinlikle mutlu olacağımı bilmelisiniz. Temel düşünce budur.


Tarihi ve turistik yerlerde gezerken dikkat ettiğim bir husus vardı. Bu yerleri gezmeye ve görmeye gelen genelde yabancı uyruklu turistlerin ellerinde küçük bir kitapçık olması. Her nereye bakarsam bakayım aynı görüntü, sanki insanlar buraya kitap okumaya gelmişler. Mutlaka sizler de karşılaşmışsınızdır, en az benim kadar sizler de düşünmüşsünüzdür.  Bizim alışkanlıklarımızda olmayan bu görüntüyü yadırgayanlarımız da olmuştur mutlaka. Bir memleketten bir memlekete gelmişsin, o şehir tarihi ise tarihi yerleri gör, yok diğer kültürel veya tabiat güzellikleri var ise onlara bak ve git. Genelde düşüncemiz bu şekilde olmuştur.


Anlattıklarımız biraz bizi tarif etmekle beraber, bu şekilde olmayan insanlarımız da mevcuttur.


Bizler bundan sonra görmeye gittiğimiz yerlerin görülme ve gezilmesi sırasında dikkat edeceğimiz özellikler içinde gezilecek veya görülecek yerlerle ilgili bir ön çalışma yaparak gitmek olduğunu bilmek zorundayız. Gideceğimiz o yerin belirgin ve gizemli özelliklerini bizden önce orayı gezip görenlerin ve yaşayan insanların gözlemlerinden faydalanmayı bilmek durumundayız.


Aslında hedeflediğimiz gezi ve gözlemin önceden bir planını yapmak bizim o yeri yaşayarak gezip görmemizi sağlar. Günümüz insanının zamanı değerlidir. Az zamanda çok şeyler görüp öğrenmek oldukça önemlidir bunu ancak bu şekilde sağlayabiliriz.


Gezeceğimiz yerle ilgili turizm rehberliklerinin hazırlamış olduğu bir katalogla ya da bir kitap ile o yerin nereden gezilmeye başlanacağını, nerelerinin ilginç bilgiler sunduğunu ve nasıl bir değere sahip olduğunu bunun yanı sıra, ora ile ilgili tarihi bilgileri ve olayları da bilmek önemlidir.


Fotoğraflanması gereken yerler ve çekimlerin o yere zarar verip vermeyeceği daha önce fotoğraflanmış yerlerin tekrar fotoğraflanmaya gerek olmadığını, yani tekrardan kaçınmanın zaman kaybı ve israf olduğunu göz ardı etmemek önemlidir. Aynı şekilde kamera çekimlerinde de bu gereklilik düşünülerek değerlendirilmelidir.


Yurt içine veya yurt dışına yapılan gezilerde, gezilip görülen yerlerin anlatmaya değer ilginç yönlerini kaleme almalıyız. Mutlaka gittiğimiz yerle ilgili kendimizin değerlendirmelerini o anda orada kısa notlarla özetlemeli daha sonra kendi gözlemlerimizle daha önceden yapılan değerlendirmelerle yeni bir yazı hazırlamalıyız. Unutulmamalı ki bize ışık tutan, gerek katologlar gerek diğer ilgili kitaplar bu şekilde kendilerinden sonra gelenlere ışık ve yol gösterici olması amacı ile birileri tarafından kaleme alınmıştır.


Günümüzün (ulaşım, haberleşme, radyo, televizyon, bilgisayar, internet gibi) teknik imkânları gezi yazılarının önemini ve ilginçliğini kısmen de olsa azaltmakla birlikte tarihî değeri olan seyahatnameler hâlâ önemini koru­maktadır.
Gezi yazısının maddeleri:



  1. Gezi yazısı görülen yerlerin güzellikleri hakkında duygu ve düşünce içerebilir.
  2. Gezi yazıları, gezginin gezdiği, gördüğü yerlerden edindiği izlenim ve bilgileri ele alan yaşanan yerlerin doğal, ekonomik, tarihsel ve turistik özellikleri; yaşam biçimleri, inanç, gelenek ve göreneklerini anlatır olmalıdır. Gezi yazıları anlatılan yerleri görme özlemini bir ölçüde karşıladığından çok sevilen edebiyat türlerinden biridir.

Ülkemiz insanlarının gittikleri tatil beldelerinde bu konulara dikkat ettikleri takdirde birçok güzel gezi hatıraları oluşacaktır. Uzun zaman şehrin gürültülü ve monoton yaşayışından uzaklaşmak belki bizi rehavete kavuşturacaktır ama bizlerin bu aralıklarda o yerlerle ilgili kısa notlar almamız bize ve bizlerden sonra o yerleri gezeceklere rehberlik edecektir.


Gezi yazılarında gezilen yerlerin sadece doğal güzellikleri değil, tarihi gelenekleri ve zevkleriyle ilgili bilgiler de verilir. Bu nedenle gezi yazıları toplumbilim ve birçok bilim dalı için kaynak niteliği taşır. Anlatılanlar hayal ürünü değil gerçektir. Gezi yazıları kuvvetli bir gözlem gücüne dayanır.

Çöpün İçinde Kaybolan Ekonomik Değerler ve Çevreye Olan Etkilerinin Önlenmesi

0

 


İnsanlar yaratılışından bu yana doğadan yararlanmış, doğayı işlemiş ve sahip oldukları bilgi birikimi ile teknik ilerlemeye bağlı olarak ona egemen olmaya çalışmıştır. Bilim bilgi üretme ve tekniği geliştirme olduğuna göre; hem kuramsal bilgi aracılığı ile insanı aydınlatacak ve insanı doğadan bağımsız kılacak, hem de teknik aracılığı ile doğayı işleyerek, insanın doğaya egemen olmasını sağlayacaktır. İşte insanı doğada üstünlük kurmaya çalışması insan ile çevresi arasındaki uyumun bozulmasına neden olmuştur. Ancak insan uzun süre çevresine verdiği bu zararın farkına varamamıştır.


Çevre sorunları ani olarak ortaya çıkmamış aksine zaman içinde birikerek varlığını duyurmuştur. Çevrenin kirlenmesi veya bozulması onu oluşturan öğelerin bir zaman süreci içerisinde niteliğinin değişmesi ve değerinin kaybolmasıdır. Başlangıçta insanların çevresine verdiği zararlar doğanın kendisini yenileyebilme yeteneği sayesinde farkına varılmamıştır. Sanılanın aksine belli bir zaman sürecinden sonra çevreye bırakılan kirliliğin nitel ve nicel olarak artması, çevrenin kendini yenileyebilme yeteneğinin üstüne çıkarak onun bozulmasına sebep olmuştur


Bilindiği gibi, çevre kirliliği; hava, toprak ve suyun; fiziksel, kimyasal veya biyolojik olarak kirlenmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Çevre kirliliği, bu açıdan sanayileşme olayından sonra ortaya çıkmış bir sorundur. Bu nedenle de çevre sorunlarına çözüm arayışları Dünyada ve Türkiye’de oldukça yeni bir olaydır. Son 25 yıla kadar bu süreci uzatmak mümkünse de, 1980’lerden sonra tüm dünyanın bu sorunla ve çözümüyle ilgilenmeye başladığı söylenebilir.


Ülke gereksinimlerini, kalkınma ve sosyal yaşantısının getirdiği talepleri karşılamak için sanayi sürekli  yeni ürünler üretmek durumundadır. Üretilen ürünler ve bu ürünlerin kullanımı sonucu hava, su ve toprak çeşitli kirliliğe uğramakta.


Üretilen ürünlerin üretim aşamasında ve kullanımının ardından kaynaklanan katı atıklar önemli bir çevre sorunu olarak karşımıza çıkar. Arzu edilmedikleri bir yerde bulunan maddelere katı atık” denir. Aslında çöp olarak atılan hemen hemen  herşeyin bir kullanım imkanı vardır. Ancak o an o yerde kullanılamayacakları için arzu edilmemekte ve atılmaktadır. Böylece çöpler oluşmaktadır Belli bir değer ödeyerek aldığımız, kullandıktan sonra işimize yaramadığı için sokaklara bıraktığımız çöplerin, nereye gittiğini biliyor muyuz? Yada bu sorun bizi ilgilendiriyor mu? Bunun gibi pek çok soruyu sormak mümkün. Bu atıklarla ilgili olarak su götürmez bir gerçekse; bu atıkların doğaya zarar verdiği gibi insan sağlığını da tehdit etmesidir.


Birçok büyük şehirlerimiz de dahil olmak üzere, pek çok yerleşim merkezimizde katı atıklar, “çöplük” denilen alanlara gelişigüzel bir şekilde dökülüp kendi hallerine bırakılmaktadır. Bazı kentlerimizde ise denize atılmaktadır. Bu tür ilkel uygulamalar estetik kirlenmenin daha ötesinde sakıncalar taşır. Rastgele dökülen çöpler hastalık yapıcı ve taşıyıcı canlılar için çok müsait bir üreme ortamıdır. Ayrıca uygun kriterler göz önünde bulundurularak seçilmemiş sahalara yığılan çöplerden kontrolsüz bir şekilde yayılan tozlar, sızıntı suları ve gazları çevreyi tehlikeli olarak kirletir.


Katı atıkların imhası için çeşitli yöntemler mevcuttur. Yukarıda da kısaca bahsettiğimiz ve Türkiye’de yaygın bir şekilde kullanılan ve çevreye son derece zararlı yöntem olan katı atıkların düzensiz depolanması, atıkların açık araziye rasgele boşaltılmasıdır. Vahşi depolama olarak ta nitelendirilen bu usul çevreye vereceği zararlardan dolayı son derece tehlikeli ve sakıncalıdır.  Çöpler hiç bir önlem alınmadan bir alana atılıp bırakılmaktadır. Çağdaşlıktan uzak olan düzensiz depolamada yeraltı suları kirlenmekte, rahatsız edici kokulara, yangınlara neden olmakta, sinek vs. gibi problemler doğurmakta, burada beslenen kuş ve diğer hayvanlar bulaşıcı hastalıkların yayılmasına sebep olmaktadır. Bu nedenle bu yaklaşımdan en kısa zamanda vazgeçilmelidir.


Katı atıkların bertarafında kullanılan düzenli depolama yöntemi ise genel olarak, katı atıkların, titizlikle seçilmiş ve hazırlanmış bir alana, sistemli olarak yayılıp üzerlerinin toprakla örtülmesinden ibarettir. Bu yöntemde, toplanan çöpleri uzaklaştırmak için seçilen saha dikkatli bir şekilde bu amaç için hazırlanmakta ve işletilmektedir. Ayrıca, uygun arazilerin bulunması şartıyla bu yöntem en ekonomik ve en kolay imha seçeneğidir.


Düzenli depolama için seçilen alanın önce geçirimsizliği sağlanmaktadır. Bu amaç için kil ve gerekirse özel şekilde hazırlanmış membranlar kullanılabilir. Depolama sahasının geçirimsizliği sağlanırken çöplerden kaynaklanacak süzüntü sularını toplayacak drenaj sistemi de yapılmaktadır. Bu hazırlıklar tamamlandıktan sonra çöplerin bu sahaya dökülmesine başlanmaktadır. Dökülen çöpler her gün iyice sıkıştırıldıktan sonra her taraftan en az 20 cm kalınlığında toprakla örtülmektedir. Arazi doldukça, çürüme neticesinde oluşacak gazları uzaklaştırmak için gerekli boru tertibatı da yerleştirilmektedir. Arazi tamamen dolduktan sonra 1.0 m toprakla örtülmektedir.


Bu yöntemde, depolama sahasına dökülen çöplerin içinde bulunan organik maddeler anaerobik bozuşma neticesinde CO2, CH4, NH3 ve H2S gazları ile suya dönüşmektedir. Bunlardan metan (CH4) kalorifik değeri yüksek yanıcı bir gazdır. Bu nedenle söz konusu gazın toplanıp enerji üretimi için kullanılması önerilmektedir. Organik maddelerin haricindeki maddelerden de bir kısmı değişik yöntemlerle imha olmakta veya parçalanmakta ve yalnız naylon torbalar gibi inert bazı maddeler bozuşmadan veya parçalanmadan kalmaktadır.


Bozuşma neticesinde bu sahalarda zamanla çökmeler oturmalar görülmektedir. Bu nedenle terk edilmiş, dolmuş düzenli depolama sahalarının üstünde bina yapmaktan kaçınılmalıdır. Bunun yerine söz konusu sahalar çimlendirilip golf, futbol sahalarına dönüştürülebileceği gibi rekreasyon alanına da dönüştürülebilir. Bu uygulamanın en iyi örneği Amerika Birleşik Devletlerinde San Francisco yakınlarındaki Montain View deki Shoreline Düzenli Depolama Sahası oluşturur. Burası, yaklaşık l0 Milyon ton çöp atıldıktan sonra golf sahasına, yelkencilik için kullanılan suni bir göle, kontrollü bir vahşi hayvan parkına ve otlak sahasına dönüştürülmüştür.


Bu yöntem uygun arazi bulunduğu takdirde ekonomik bir yöntemdir. Nihai imha metodu olan bu yöntem her türlü çöp için uygulanabilir. Kullanılıp kapatılan araziden rekreasyon amacıyla kullanılabilmesi bu yöntemin avantajları arasında yer alırken. bu avantajlarının yanı sıra dezavantajları da mevcuttur. Sıvı ve gaz sızıntıları kontrol edilmezse, sakıncalı durumlar ortaya çıkabilir. Tamamlanmış deponi alanlarında göçük ve yerel çökmeler olabileceğinden devamlı bakımı gereklidir. Kalabalık yörelerde, ekonomik taşıma mesafesi içinde uygun yer bulmakta güçlük çekilebilir. Yerleşim yerlerine yakın deponi alanları için, halkın tepkisi ile karşılaşılabilinir.


Oluşan çöp yığınlarını ortadan kaldırmak zararsız hale getirmek için uygulanan bir diğer yöntemde kompostlaştırmadır.   Kompostlama işlemi; genel olarak katı atığın (Çöpün) içindeki organik atıkların bozunması işlemidir. Kompostlaştırma işlemi daha bilimsel bir şekilde aerobik biokimyasal bir reaksiyon olarak tarif edilebilir. Katı ve sıvı atıklar içindeki organik maddeler çeşitli mikroorganizmalar ile, daha basit bileşiklere, özellikle CO2 ve H2O ya dönüştürülürler. Kompostlaştırma, mikroorganizma adı verilen ve çoğunluğu gözle görülmeyen canlıların, ortamın oksijenini kullanarak çöp içerisindeki organik maddeleri biyokimyasal yollarla ayrıştırmasıdır. Bu olayın gerçekleşebilmesi için çöp kütlesindeki su içeriğinin % 45-60 dolaylarında olması gerekmektedir. Bu işlemin sonucu oluşan Kompost; biyokimyasal olarak ayrışabilir çok çeşitli organik maddelerin organizmalar tarafından stabilize edilmiş, mineralize olmuş ürünlerdir.


Şekil 1 : Kompostlaştırma Reaksiyonu


Kompostlaşma bir başka ifadeyle canlı organizmaların toprağa karışıp çürüyerek mineralize olması doğada; madde yani besin dönüşümünü, enerji akışını, doğal sisteme bağlı canlıların yaşamlarını sürdürebilmesini, tüm fiziksel, kimyasal ve biyolojik elemanların denge içerisinde fonksiyonelliğini sürdürmesini sağlayan en önemli olgudur. Doğal ortamlarda bitkilerin yani birincil üreticilerin büyük bir kısmı toprağa geri döner. Parçalanır, çürür, yeniden mineral madde olarak bitkilerin yaşaması için besin kaynağına dönüşür. Yine pek çok büyük, küçük hayvan her türlü atığını toprağa bırakarak yaşar ve sonunda ölerek toprak olur, yani kompostlaşır. Toprakta bitki ve hayvan artıklarının parçalanmasını, karışmasını, çürüyerek toprak olmasını yağmurlarların, güneşten gelen ısının ve diğer iklimsel olayların etkisiyle gerçekleştiren milyonlarca canlı vardır. Kendi yaşamlarını devam ettirip, çoğalırken doğal dengeleri de korumaktadırlar.


Kompostlaştırma işlemi iki önemli aşamadan oluşur. Birinci safhada, mikroorganizmalar metabolik faaliyetlerinin bir sonucu olarak ısı üreterek kompostlanacak ayrışabilir organik maddeleri daha basit bileşiklere ayrıştırırlar. Kompostlama yığınının hacmi bu safha sırasında azalır. İkinci safhada, kompost ürünü “stabilize olmuş bir ürün” ya da “halk sağlığı, güvenliği ve çevre koruması için asgari gereksinimleri karşılayan bir ürün” haline getirilir. Mikroorganizmalar komposttaki kolaylıkla mevcut besin stokunu tüketir. Bu tükenmenin karşılığında da mikroorganizmaların faaliyeti yavaşlar. Sonuç olarak, açığa çıkan ısı yavaş yavaş azalır ve kompost yapı olarak kuru ve kolaylıkla ufalanır hale gelir. Kür safhası tamamlandığında kompostun “stabilize olmuş” ya da “olgunlaşmış olduğu” düşünülür. Bundan başka herhangi bir mikrobiyal bozunma çok yavaş bir şekilde olacaktır.
Eğer C/N (karbonun azota oranı) ve içeriği elverişli sınırlar içinde ise, bitki ve hayvanlardan meydana gelen hemen hemen tüm atıklar kompostlaşma için uygundur. Bunlar; kağıt-karton, metal, plastik, cam, tekstil gibi geri kazanılabilir maddeler ayrıldıktan sonra geriye kalan evsel organik atıkları, gıda işleme ve fermantasyon atıklarını, tarla ve orman atıklarını, park ve bahçelerden gelen yaprak ve çim kırpıntılarını içerir. Ağaç kabuğu ve odun parçacıklarının, özellikle arıtma çamurlarının kompostlanmasında katkı maddesi olarak kullanılmaları uygundur. Talaş ve kağıtlar hemen hemen hiç azot içermez, dolayısıyla yalnızca C/N oranını uygun aralığa getirecek maddelerin eklenmesinden sonra kompostlaştırılabilirler. Kompost karışımına dahil edilen ve dahil edilmeyen atıklar aşağıda maddeler halinde verilmektedir. Bazı yiyecek ürünleri dahil edilmemelidir. Çünkü bu ürünler istenmeyen haşereleri kendilerine çekebilmekte ya da kompostun kalitesini olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Kompost karışımına dahil edilecek olan atıklar; sebze ve meyve artıkları, çim kırpıntıları, yapraklar, bahçe kırpıntıları (çalı çırpı ve ağaç kırpıntıları gibi), testere talaşı, geri dönüştürülemeyen kağıt atıklar (işe yaramaz kağıt ürünleri), şömine külü (odun vb. külü), yün veya pamuktan, eski ya da yırtık kumaş ya da bez parçaları, elektrik süpürgesi torbası, Çay torbaları (poşet çay), filtreli kahve telvesi (poşet kahve),yumurta kabukları. Kompost karışımına dahil edilmeyecek olan atıklar; her türlü et ve artıkları, süt ve sütten yapılmış yiyecekler (yoğurt, peynir vb.), katı haldeki yağlar (bitkisel, hayvansal), sıvı haldeki yağlar (fıstık ezmesi ve mayonez dahil), ev içinde beslenen hayvanların dışkısı, balık artıkları, hastalıklı bitkiler, kemikler.


Kompostlaştırma için mikroorganizmalar çok önemli olduklarından, mikrobiyal faaliyeti son derece artıran çevresel şartlar kompostlamanın oranını son derece artıracaktır. Mikrobiyal faaliyet, oksijen seviyeleri, ayrışabilir organik maddelerin parçacık boyutları, besin (nütrient) seviyeleri ve dengesi (karbonun azota oranı olarak gösterilir), nem muhtevası, sıcaklık ve pH (asitlik/alkalilik) tarafından etkilenmektedir. Bu etkenlerdeki herhangi bir değişiklik birbirine bağımlıdır. Bir parametredeki bir değişiklik çoğu kez diğer parametrelerde de değişikliklerle sonuçlanabilmektedir.


Kompostlaştırma işleminde sıcaklık 670-700 C’ye ulaşmaktadır. Bu sıcaklıkta (pastörizasyon sıcaklığı) pratik olarak tüm mikroorganizmalar (hasalık yapıcı) ölmektedir. Kompostlaştırma işlemiyle depolanacak çöp kütlesinde %40-60 oranında bir azalma sağlanabilmektedir. Kompost tarımda kullanıldığında toprak yapısını ve özelliğini iyileştirmesidir. Topraktaki (Zeminin) boşluk hacmini arttırır. Zeminin kolay havalanmasını sağlar, zor işlenen toprakların kolay işlenmesini sağlar, toprağın su tutma kabiliyetini arttırarak kurak mevsimlerde tuzlanmayı önler, yüksek oranlarda mineral gübrelemeye karşı tampon etkisi gösterir, besin maddelerinin bitkilerce daha iyi kullanılmasını sağlar.


Katı atıkların bertarafında “yakma” kullanılan bir diğer yöntemdir. katı atıkların hacmini azaltıp hijyenik olarak zararsız hale getirmektir. Atıklar büyük fırınlar içinde yüksek sıcaklıklarda yakılarak tamamen imha edilirler. Yakma çöpleri stabil bir hale getiren ve hacimlerini %70-80 azaltan bir yöntemdir. atıklar gaz, sıvı, katı hale dönüştükleri gibi ısı enerjisi de oluşturulur. Bu işlem iki şekilde gerçekleşir.


Enerji Elde Edilerek Yakma: ambalaj atıkları ve diğer ısı değeri yüksek olan katı atıklar yakıldığında enerji elde edilir. Bu enerji konut ve büyük tesislerin ısıtılmasında kullanılabileceği gibi elektrik enerjisine de dönüştürülürler.


Enerji kazanımsız yakma: bu yöntem daha çok zehirli ve tehlikeli atıkların ortadan kaldırılmasında kullanılmaktadır. İşlem sırasında çıkan gazların hava kirliliğine yol açmaması için özel filtreler kullanılır. Yakma sonucunda geriye kalan kül ve metal parçalar gibi atıklar yapı malzemesi olarak yol ve asfalt yapımında kullanılabilir.


Bu yöntem konunun uzmanı olmayan kişiler tarafından gelişi güzel yapılmaktadır. Ancak bu sistem için yapılan işlem, bazen getireceği yarardan çok daha fazla zararı beraberinde getirmektedir. Çünkü yakma işlemi, çöp dağları içinde olan karbon gazı miktarı ölçülmeden yapıldığında; gazın fazla olması halinde ani patlamalara, can ve mal kaybına yol açacaktır.


Bu yöntem neticesinde çevreye zarar vermemek için hava kirlenmesine karşı özel tedbirler almaktan başka, meydana gelen küller uzaklaştırılırken içlerinde bulunması, muhtemel olan toksik maddelerin olumsuz etkileri için de önlem alınmalıdır.


Yanma prosesi, genelde çöplerin kalorifik değeri kendi kendilerini yakmaya müsait olduğu takdirde kullanılması önerilmektedir. Aksi takdirde ek yakıt gerekeceğinden bu yöntemle çöpleri bertaraf etmek çok pahalıya mal olur. Yakma genellikle aşağıda sayılan durumlar için uygulama alanı bulmaktadır;



  • Hacim ve ağırlık küçültme oranının yüksek olması nedeniyle depolama yeri sıkıntısının çekildiği metropollerde,
  • Hastane çöplerinde olduğu gibi nihai ürünün stabilize edilmesinin gerekli olduğu durumda,
  • Isıl değeri yüksek katı atıklarda enerji üretiminin söz konusu olması halinde.

 


Birçok gelişmiş ülkede çöp yığınlarını ortadan kaldırmak için yakma ve gömme işlemleri yerine çöpün değerlendirildiği, atıkların içindeki işe yarar kısımların geri kazanıldığı piroliz işlemine başvurulmaktadır.


Piroliz;çöp yığınları içindeki cam ve metallerin ayrılmasından sonra geriye kalan ve işe yaramaz gibi görünen organik maddelerin; hava kullanılmadan ısıtılarak gaz, sıvı yakıt ve kömüre dönüştürülmesidir.


oksijensiz bir ortamda katı atıkların termal yolla gaz, sıvı, katı hale dönüştürülmesidir. Çöp hacmini büyük oranda azalma sağlanır. Kararlı son ürünler verir ve çok az hava kirlenmesine neden olur. Çoğu zaman proliz prosesi endotermiktir. Isı ilavesi gerektirir. Yüksek sıcaklıkta ise ısıyı dışarı verir. Yani proses bu durumda ekzotermiktir. Dolayısıyla atıklar ısıtılırken önce enerjiyi absorbe edilir sonrada serbest bırakır. Metodun en önemli üstünlüğü yanma sonundaki bakiyenin ekonomik bir değeri olmasıdır. Proliz sonucunda gaz( metan, karbon monoksit, karbon dioksit ve çeşitli diğer gazlar), sıvı( katran, asetik asit, aseton, metanol ve oksijen içeren kompleksler), katı(hemen hemen tamamı karbon içeren kömür nitelikli katı ve çeşitli ayrışamayan maddeler) oluşur.


Piroliz işlemi; demir-çelik endüstrisi veya kimya endüstrisinde kullanılan, yüksek sıcaklığa, klorit ve sülfitler gibi aşındırıcı gazlara dayanıklı bir yapıya sahip fırınlarda yapılmaktadır. Fırının tabanı erimeyen bir yapıya sahiptir. Atıklar fırının üst kısmından fırına atılır. Fırının sıcaklığı aşağıya indikçe arttığı için atıklar dibe çöktükçe erirler ve atıkların yapısında bulunan gazlar açığa çıkar. Oluşan bu gazlar ısındıkları için yükselirler ve fırının üst kısmına yakın bir yerden dışarı çıkarlar. Çıkan gazı külden kurtarmak ve nemini almak için Gaz Temizleme Ünitesine gerek vardır. Diğer atıklar fırının dip kısmında erimiş mucur olarak birikir. Mucur su vasıtasıyla ayrıştırma tanklarına gönderilir. Ayrıştırma tankında, metallerden arındırılan mucur yüksek vasıflı karbon (Kok Kömürü) olarak değerlendirilir.


Çağdaş katı atık yönetiminin  ana ilkesi “çöp miktarını azaltmak” tır. Aslında çöp problemi çöpler oluşmadan önce çözmeye çalışmak en doğru yaklaşımdır. Örnek olarak bir kere kullanılıp atılan kaplar yerine, geri dönüşlü kaplar kullanmak çöp miktarını ve dolayısı ile çevrenin kirlenmesini önemli mertebede azaltmaktadır.


İkinci önemli ilke ise “çevreye zarar vermeden yok olamayacak maddeleri imal etmekten kaçınmak” olacaktır. Katı atıklar usulüne uygun bir şekilde uzaklaştırılmadığı taktirde doğabilecek sorunların bazıları şunlardır.

a ) Epidemik hastalıkların yayılması
b ) Nahoş kokuların yayılması
c ) Sinek, fare vs. ‘nin çoğalması
d ) Yeraltı ve yerüstü sularının kirlenmesi
e ) Sera olayına katkıda bulunabilecek derecede hava kirlenmesi


Çeşitli kaynaklarda oluşan çöplerin içindeki geri kazanılabilir ve/veya biyolojik ayrışabilir çöp ve katı atıkları deponiye giden nihai çöplerden ayırdığımız da çok önemli miktarda çöp ve katı atık depolama yerinden hacim kazanmış olunur, bu yolla da ekosistemin korunmasına bir katkı sağlar. Çünkü doğada depolama için daha az alana ve hacme ihtiyaç duyulur. Biyoçöp kavramı, ayrı toplaması ve uygulaması; ayrıca da kağıt ,karton, plastik, cam, metal v.d. gibi değerli kuru çöplerin ayrı toplanması ve değerlendirilmesi ile çöp miktarının azalmasına büyük katkıda bulunulmuş olunur.


Cam, metal, plastik, kağıt gibi değerlendirilebilir atıklar çeşitli fiziksel ve kimyasal işlemden geçirilerek yeni bir hammaddeye veya ürüne dönüştürülebilirler. Bu işlem geri dönüşüm olarak ifade edilir. Geri kazanım ise; değerlendirilebilir atıkların kaynağında ayrı toplanması, sınıflandırılması, fiziksel ve kimyasal yöntemlerle başka ürünlere veya enerjiye dönüştürülmesidir.


yapılan araştırmalara göre nüfusun kırsal ve kentsel olması, sosyo- ekonomik ve sosyo- kültürel yapısı ve tüketim alışkanlıklarına göre değişir. Türkiye’de kişi başına günde ortalama 0,7-0,9 kg katı atık oluştuğu belirlenmiştir. Bu miktar Türkiye genelinde yılda 12-20 milyon ton katı atık anlamına gelmektedir. Atıkların bileşimi ortalama olarak %22 yiyecek artığı, %11 kağıt-karton, %4 plastik, %2 cam, %2 metal ve %59 diğer maddeler şeklinde olup, bunun %10-15’i geri kazanılabilir niteliktedir. Buna göre türkiye’de yılda 2-3 milyon ton çöpün geri kazanılabileceği, bunun ekonomik değerinin 1999 yılı fiyatları ile 10-11 trilyon TL olduğu tahmin edilmektedir. Değerlendirilebilir atıkların %48’ini kağıt-karton, %27’sini cam, %14’ünü metal, ve %11’ini plastik ambalaj malzemeleri oluşturmaktadır. gıda sanayi, geri dönüşsüz ambalaj materyali kullanarak, katı atık birikiminde etkili olmaktadır. 


evsel katı atıkların miktar ve özellikleri, şehirlerin özelliklerine, halkın sosyal ve ekonomik durumuna, iklimine, kullanılan yakıt cinsine ve bunlara benzer diğer faktörlerle yakından bağlantılıdır. Bu faktörler göz önünde bulundurularak İzmit çöpünün kalorifik değerini bulmak ve çöplerin kompozisyonunu saptamak üzere yaptırılan araştırma sonuçlarına göre İzmit çöpünün kalorifik değeri 950 ile 13000 kcal/kg arasında değiştiği saptanmıştır. Tablo 1 ’de İzmit evsel katı atıklarının bileşimi, miktarı ve yüzde oranları verilmiştir.