29.4 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1348

Neden “Yaşasın Cumhuriyet”?

0

 


Cumhuriyet’imizin ilanının 85. yıldönümünü geçtiğimiz hafta idrak ettik. Daha nice yıllar idrak edebilmemiz temennisiyle kutlu olsun.


Türkiye Cumhuriyet’inin kuruluşundan (hatta kurulmadan seneler öncesinden) bu yana temel niteliklerinin toplumsal ve yönetim bazında yansımalarına dair pek çok tartışmanın söz konusu olduğunu biliyoruz. Bu tartışmaların pek çoğu günümüze de intikal etmiştir.


Tabiidir ki değişim gerek insan gerekse toplum hayatında hemen kabul görebilecek, kolayca hazmedilebilecek bir süreç değildir. Bu sebeple tartışmaların olması doğaldır.


Özellikle Batı tarihinde demokrasi ve cumhuriyet mücadeleleri sert kavgalarla, çatışmalarla birlikte hatırlansa da pek çok tarih uzmanının ifade ettiği gibi Türkiye Cumhuriyeti dünyadaki birçok örneğe kıyasla kanlı toplumsal çatışmalar yaşanmadan kabul görmüştür. Dolayısıyla şiddete dayanan bir değişimi temsil etmemektedir. İşte bu nokta söz konusu tartışmalarda kanaatimce zemin alınacak esas olarak görülmelidir.


Peki, Cumhuriyet bizim için neyi temsil etmektedir? Ne getirmiştir?


Pek çok şey sayabiliriz.


Ancak kanaatimce en önemli şeylerden biri birey olma şuurudur. Zira Cumhuriyet devlet bazında tüm toplumu tek tek bireyler olarak tanımıştır. Herhangi bir topluluğun üyesi olarak değil. Yani özgür iradenin devlet ile birey ilişkisinde esas alınması söz konusudur ki bu aynı zamanda vatandaşlığın temelini de oluşturmaktadır.


Nitekim devlet ile vatandaş arasındaki bu ilişki sebebiyle Türkiye Cumhuriyeti’nde devlet açısından herhangi bir “etnik ayırım veya tavır”dan bahsedilemez. Bu sebeple farklı etnik kökenden gelen mesela cumhurbaşkanımız ve başbakanımız olmuştur. 


Birey olma şuuru aynı zamanda devlet yönetimi için seçme hakkının kullanılabilmesi anlamına da gelmektedir. Bu husus da Cumhuriyetimizin bize getirdiği kazanımların en önemlilerinden biridir. Zira devlet sathında kendini ifade edebilmenin en temel vasıtalarındandır. Bireyin yönetimde söz sahibi olabilmesi, hatta yönetime girme şansını yakalayabilmesi anlamına gelmektedir ki bu sayede farklı sosyal şartlardan gelen vatandaşlarımız devlet kademelerinde yer alabilmektedirler.


Bu noktada belirtmek gerekir ki sistemin doğru işleyip işlememesi onu işletecek kişilerle alakalıdır. Eğer istismar, kayırma, menfaat gibi sebeplerle doğru işletemiyorsanız burada sorumluluk yine bireylerde aranmalıdır. 


Cumhuriyet bahsettiğimiz birey olma şuurunu toplum pahasına olarak düşünmediği için toplumun temel ahlaki ve kültürel değerlerinin anayasamızda göz ardı edilmediğini de görüyoruz. Bu değerlerin sağlıklı biçimde aktarılabilmesi içindir ki tarihi tecrübemiz de göz önüne alınarak mesela din eğitimini devlet eline almıştır. Atatürk, daha önce bir yazımızda temas ettiğimiz üzere, Kur’an’ın Türkçe meal ve tefsirini yaptırtmak suretiyle halkın kendi diliyle ve bizzat kaynağından dinini öğrenebilmesinin de yolunu açmıştır ki bu birey ve halk dengesinin gözetildiğine dair en güzel örneklerden biridir.


Netice itibariyle bahsettiğimiz bu tek değer bile Cumhuriyet’imizin neden yaşaması gerektiğini anlamamız için yeterlidir. Çünkü bizim Cumhuriyet’imiz birey olma şuuru ile Kur’an’ın bizi uyardığı üzere “güdülme psikolojisinden” toplumları uzak tutmaya, bunu yaparken de bireyi topluma tercih etme aşırılığına kaçmamaya vasıta olan bir yönetim şeklidir. Dolayısıyla bu kazanımlar kaybolduğu takdirde toplum olarak yaşayacağımız kayıpların telafisi de mümkün olmayacaktır…


Hayırlı haftalar.

75 Bin Misafir

0

 


Kocaeli Aydınlar Ocağının, 1985 yılından bugüne birçok İlden ve ülkeden misafirleri olmuştur.


Birçok akademik, bilimsel ve sosyal çalışmalara kaynaklık eden http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/  web sitesinin, 2 yıllık ziyaretçisi 75 Bin kişi. Web sitemizi ziyaret edenler 76 farklı ülke ve Türkiye’nin 69 şehrinden misafirimiz olmuşlar. 150 bin sayfa görüntülenerek kısa sürede ciddi başarı elde edildi..


24. Şeref Yılını kutlayan Kocaeli Aydınlar Ocağı, aynı zamanda web sitemizin 2. yılını doldurmanın heyecanını yaşıyor. 1 Kasım 2006 tarihinde deneme yayınına başlayan sitemize 2 ay gibi kısa sürede imajını oturtan Yunus Özen Bey 1 Ocak 2007 tarihinden günümüze ziyaret istatistiklerini tutuyor.


Kocaeli Aydınlar Ocağı web Sitesinde ağırlıklı olarak duyurularımız, etkinlikler, haberlerimiz ve yazarların makaleleri yer alıyor. Başkanımız Sayın Ahsen Okyar Ocağımızın 24 Yıllık arşivini ve faaliyet raporlarını günümüze kadar bütün ayrıntıları ile muhafaza etmişler. Genel Sekreterimiz Hasan Uzunhasanoğlu Bey ise Yunus Özen Bey ile birlikte 24 yıllık arşivi bizlere sunmuşlardır.  


Web sitemize “Söz Sırası Gençlerde” Programında konuşma yapan gençlerimizin de yazı ve görüşleri yer almakta. Siteye eklenen ilk yazı da Söz Sırası gençlerde Programımızın ilk konuşmacısı Dr. Banu Gürer’in “Aydınların Aydınlık Yüzü” başlıklı yazısı olmuştur. En fazla yazıyı 90 adet yazıyla İlim ve İstişare Kurulu üyemiz Ruhittin Sönmez yazmıştır.


Siteye eklenen ilk haber 3 – 5 Kasım 2006 tarihinde Adana’da gerçekleştirilen Aydınlar Ocağı Dernekleri 28. Büyük Şurası olmuştur. O günden bugüne 161 tane faaliyet haberi sitemizde yer almıştır. Bu arada bende Başkanımızın tavsiyeleri üzerine yazmaya başladım. Aramızda yerel gazete köşe yazarlarının sayısının arttığını görüyoruz. Ayrıca gittiğimiz şuralarda ve İl dışı gezilerinde yazı yazan arkadaşlara olan ilgi de gözden kaçmamakta…


İki yıl gibi kısa sürede Kocaeli Aydınlar Ocağı Web Sitesinin yakaladığı başarıda katkı sunan; Başkanımız Ahsen Okyar Bey’e, başladığı günden itibaren başarı istikrarını değiştirmeyen Yunus Özen Bey ve kıymetli Eşlerine, Ocağımız yöneticilerine, yazı yazan ve istifade eden herkese teşekkürler…

Kriz Başladı, Ne Yapmalıyız?

 


Türkiye’nin izlemekte olduğu ekonomik politikaların sürdürülemez olduğunu uzun süredir savunuyorum. Ancak ABD’de başlayıp yayılan küresel kriz, Türkiye’de beklediğim krizden önce başladı.


Hassas bir denge içinde olan ekonomimizin dışarıda yaşanan bu krizden etkilenmemesi, krizin “Türkiye’yi teğet geçmesi” mümkün değil.  Başbakan dâhil hükümet yetkililerimiz de artık bu gerçeği kabul ediyor.


Yüksek cari açığımızın, dünyada bol olan sermaye ve sıcak paranın girmesiyle kolayca kapatılması sayesinde sağlanan bu hassas dengenin bozulması ve yeni bir denge kurulana kadar ekonomik parametrelerin değişimi söz konusu.


Uzmanlık iddiası olmayan ekonomi meraklısı bir sade vatandaş olarak, Hükümetimizin aldığı ve alacağı tedbirlerle ilgili görüşlerimizi ileride paylaşırız.


Bugün direkt veya dolaylı olarak krizden etkilenecek olan vatandaşlarımıza düşüncelerimi ve Başbakandan, Merkez Bankası Başkanı ve ekonomi yazarlarına kadar bu konuda akıl veren yetkili ve uzmanların beklenti ve tavsiyelerinden aklıma yatanları size özetlemeye çalışacağım.


Döviz geliri olmayanlar, kesinlikle dövizle borçlanmayın. Ticari işlemlerinizi TL ile yapın.


Borçlanmadan kaçının. Kredi kartı borçlanmalarınızı azaltın, var olan borçları kapatmaya çalışın.


Konut fiyatlarının daha da düşmesi bekleniyor. Konut alımı için daha uygun şartların oluşmasını bekleyin.


Dünyada emtia fiyatları çok düştü. Petrol ürünlerinden, bakır, demir vd ürünlere kadar görülen bu değer düşüne ilaveten talepte beklenen daralma sebebiyle imalatçı ve satıcı firmalar büyük kampanyalar yapacaklar. Tüketici özellikle nakit parası ile çok cazip fiyatlarla mal alma imkânına kavuşacak. Fiyatların aşırı düşmesini engelleyecek tek faktör döviz fiyatlarındaki artış olacak.


Devletin fiyatlarını belirlediği ve genel ve yerel bütçelerin en önemli gelirlerini oluşturan (ÖTV , KDV, ÖİV gibi gelir kaynakları olan) elektrik, doğalgaz, telefon (iletişim) ve su fiyatlarında dünya fiyatlarına paralel bir iyileşme yapılmayacak. Sigara ve içkiye zamlar yapılacak. Devletin dolaylı vergiye ihtiyacı artacağı için vergide adaletsizlik artacak.


Enflasyonda ciddi bir artış olması şimdilik beklenmemekte.


Maaşlardaki artışlar kesinlikte enflasyonun altında kalacak.


Tasarrufları olan vatandaşlarımızın risk ve kâr dengesini optimize edebilmek için tasarruflarının yarısını bankaya, yarısını piyasa değeri iyice düşmüş olan sağlam şirket hisselerine yatırması uygun olur. Borsa sade vatandaş için oldukça risklidir. Profesyonel yardım almaları gerekir.


İşverenlerin işçi çıkarmayı en son düşünmesi gerekir. Bir işletmenin en önemli sermayesi onun entelektüel birikimidir (yetişmiş insan gücüdür). Kriz ne kadar derin ve ne kadar şiddetli olursa olsun, belli süre sonra yeni dengeler oluşacaktır. Kriz sürecinde ve kriz sonrasında mevcut entelektüel sermayenizi koruyamazsanız yeni dengeler oluşurken zayıf bir bünyeniz olacaktır. İllaki bazı çalışanların çıkarılması gerekiyorsa, ilerde ikame edilecek personelin, yerini kısa zamanda doldurabileceği, en vasıfsız çalışanlardan başlamak uygun olacaktır.


İşsizliğin genel olarak artacağı ve birçok kişi için maaşların düşeceği öngörülmektedir.


Kiralardaki artışın enflasyonun gerisinde kalacağı hatta birçok konut ve işyeri için kira artışının gerçekleşmediği bir dönem olacağı beklenmekte.


16 Hazirandaki yazımızdan bir alıntı ile durumu özetleyelim: Vatandaş olarak bizlerin gidişatı değiştirme imkânımız yok. O halde, bari gelen afetten en az zararla nasıl çıkarız hesabını yapalım. İlhan Kesici’ nin tavsiyesi mantıklı ama içimizi yakmakta: “Çare ayağını yorganına göre değil, yorganının yarısına göre uzatmakta.”Bu yakıcı uyarı, kısa bir süre içinde yorganımızın (varlıklarımızın) yarısının elden gidebileceği tehlikesine işaret etmekte.


Durum iç açıcı değil, ancak karamsarlığa kapılıp kriz sonrasında hazırlanmamak birçok fırsatın kaçmasına yol açabilir. Özellikle bir işyeri olanlar ve tasarrufu bulunanların bu dönemi kriz sonrası için ciddi bir fırsata dönüştürmesi mümkün olabilir. Bunun nasıl olabileceği ise ayrı bir yazı konusu.

Demokratik Terör!

 


Var mıdır dünyada böyle aptalca bir tanımlama?


Sokaklarda kandırılmış çocuklar boylarından büyük yaramazlıklar yapıyor, araçları ateşe veriyor ve resmiyette milletvekili kimliği olan ancak gerçek kimliği yasa dışı, katil bir çetenin mensubu olan (ki bunu kendileri de inkâr etmiyor) vekiller(!),“bu bir demokratik tepkidir” diyor.


Körpecik çocukları sokaklara döküp, suçsuz insanların malına, canına kalleşçe zarar verdirip, ardından da “bu bir demokratik tepkidir” diyen bir kişinin TBMM çatısı altında olması ne talihsiz bir durumdur?


Bunlara da, her hareketinde kabul etmediği açık olan TC’nin banknotları ile deste deste maaş ödenmesi nasıl mümkün olabiliyor, anlamak mümkün değil.


Bir ülkenin kanunları, kendini yıkmak isteyenleri korursa, kendini nasıl koruyabilecektir?


Bu üniter yapı düşmanı figüranlara dur diyecek (demokratik) tedbirler neden bir an önce alınmıyor aklım ermiyor.


Azgınlıkları günden güne artan bu eşkıya sözcüleri, saldırı dozlarını, çok tehlikeli ifadelerle günden güne artırıyorlar.


Hani yaygın bir deyiş vardır ya, “Birileri düğmeye bastı” diye.


İşte bu bebek katili ve yandaşlarının düğmelerine de birileri o kadar etkili bastı ki, TC
Başbakanını ve onun şahsında da bütün Türkiye’yi tehdit etmeye başladılar.


Bu ne cüret? Bu cüretten öte bir şey.


Bu cürete tahammül ise çok daha büyük cüret!


Devleti teşkil eden sayınlar; Bu adamlara tahammül etme yetkiniz olamaz!


Bu densizlikler karşısında etkisiz kalınıyorsa, kanunlarda epey bir eksiklik var demektir.


Türkiye’mizde birliği, bütünlüğü, barışı sağlayacak kanunların çıkarılması için daha ne bekleniyor?


Zararın bir yerlerinden dönülsün artık!


İpini koparan haddini aşıyor, bütünlüğümüzü tehdit ediyor ve dünyanın kabul ettiği bir terör şebekesinin destekçisi olduğunu açıkça ilan ediyor artık. Bu da yöneticilerimizin basiretini ve ülkemizin itibarını zedeliyor. Bu kışkırtıcılıkların icraatlarına son verecek kanunlar biran evvel çıkarılmazsa başımız çok ağrıyacaktır.


Bizim başımız ağrırsa, Ortadoğu migren olur.


Bu da Ermenilere, Yahudilere ve salyalı batı’ya düğün bayram demektir.


Dün Filistinlilerin yaptıklarını, bugün beyinleri satın alınmış bir avuç Kürt asıllılar (ki bunlar kesinlikle Kürt vatandaşlarımızı temsil etmemektedirler) yapıyorlar. Filistinli Osmanlıya nasıl sırt çevirdiyse, bu cehalet havuzundakiler de aynı şekilde Türkiye’ye sırtını dönmek istiyorlar.


Soruyorum, Filistinli bugün hür mü, mutlu mu? Bu kışkırtıcılar belki Filistin’in ve Filistinlinin bugünkü durumunu görmezden geliyorlar da, bu figüranların ardından gidenlere mana vermek mümkün değil.


Bir avuç Filistinli Yahudi’ye yer sattı,
O satılan yerlerde zalim İsrail doğdu,
Paraları alanlar yerin dibine battı,
Onların torunlarını da İsrail boğdu.

Cumhuriyetin 85. Yılı

 


Cumhuriyetin 85. yıl dönümünde O’nu bize emanet edenleri, başta milli mücadelenin muzaffer komutanı, Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere saygı ve rahmetle anıyoruz.


Cumhuriyet; kanla, canla verilen ve mazlum milletlere ışık tutan bir milli mücadelenin tacıdır. Bu milli mücadele, Batılı emperyalistleri kovarken yüzünü doğuya çevirip Sovyet modeli bir devlet kurmayacak kadar da şuurlu ve köklü bir birikime sahipti.  Milli mücadele fikri ile manda fikirleri ve teslimiyetçilik parçalanmış, milli egemenlik ve milli bağımsızlık yolu açılmıştır. Milli mücadele, ne bir sınıf hareketidir; ne de etnik bir mülahazaya dayanır. Türkiye Cumhuriyeti izinle kurulan bir kavimler ittifakı değildir. Milli mücadele de Anadolu’da ayrı milletler ve devletler kurmak için yapılmamıştır; halen de devam etmektedir. Türk Milleti bir bütün olarak  işgalci güçlere direnmiş ve başarmıştır.  Örnek de olmuştur. 85 yıl sonra işgalci güçleri tekrar davet etmemeli, bu konuda başta yöneticiler olmak üzere dikkatli olmalıyız. Milli mücadeleyi yapanlar, bu Devleti kuranlar, TRT ayırımcılık ve bölücülüğün sözcüsü olsun, milli ve üniter yapıdan uzaklaşılsın diye yola çıkmadılar.


Cumhuriyeti kuranlar demokrasi fikrinden hareket etmişlerdir.  Nitekim, milli mücadeleyi TBMM yürütmüştür. Bu bakımdan, günümüzde tartışılan  cumhuriyetçi miyiz, demokrat mıyız ayrımları yanlıştır. Çünkü bunlar birbirini tamamlar ve birbirine rakip değildir. Cumhuriyeti numaralamak da yanlıştır.


Soğuk Savaş, her ne kadar  bitmiş gözükse de; örnek ve hedef bir ülke olması bakımından Türkiye üzerinde sürmektedir.  Bundan dolayı günümüzde bir takım iktisadi, siyasi ve sosyal sorunlarla karşılaşmaktayız.  Türkiye’nin bu sorunları aşacak gücü olduğu bilinmektedir. Yeter ki kararsızlık, basiretsizlik ve vurdumduymazlık gösterilmesin. Dün Balkanlar’da Osmanlıyı çözülmeye götüren süreç, bugün Orta Doğu’da işletilmeye çalışılmaktadır.  Soğuk Harp sonrası işimiz kolay olmamıştır.  Küreselleştirme sürecinin artan tesirleri,  önü açılmış milli devletlerle küresel güç ve blokların mücadelesine sahne olmaktadır. Bu milli devletler milletleşmeden kalabalıklaşmaya, coğrafyalar milli kimliksizleştirilmeye, önü açılmış milli devletler siyasi ve iktisadi bakımdan ufalanmaya, milli direnç kırılmaya, sosyal ve etnik yapılar üzerinde tuzaklar kurulmaya çalışılmaktadır.


Osmanlı bizim milli tarihimizin önemli bir parçasıdır. Farklı dönemleriyle farklı değerlendirilmelidir. Dünün Osmanlı beşeri coğrafyasının unsurları ile ilgilenmek, onların demokrasi ve insan hakları sorunlarına eğilmek bir insanlık görevidir.  28 Mayıs 2008 tarihinde Fatih Sultan Mehmet tarafından Bosna’da Fransiskeler isimli dini azınlığa  verilen Ahitname’nin yıldönümünde de gördük ki; 1463 Avrupası, Osmanlı sayesinde bugünün 2000’li yıllarının Avrupası’ndan çok çok ileridedir.  İnsan hakları, din ve vicdan hürriyeti, yaşama hakkı ve hoşgörü konusunda halâ Osmanlı’dan alınacak çok dersler vardır. Batının Osmanlı ile teması toprak düzeninin değişmesine, vakıf sisteminin gelmesine ve bir ölçüde feodalitenin dağılmasına  sebep olmuştur. Bu anlamlı törene katılmaktan büyük bir mutluluk duyduk. 


Osmanlı  Batı’daki krallık ve monarşilerden çok farklı bir yapıdır. Padişah, hakan ve halife olmasına rağmen,  yetkileri sınırlıdır.  Yargı ve yasama hakkı yoktur. Şeyhülislamlık dini iktidarı, sadrazamlık siyasi-dünyevi iktidarı şekillendirmiştir.  Osmanlı tabiî ki bir demokrasi ve Batı tipi bir monarşi değildi. Ama kendine özgü değişik bir kuvvetler ayrılığına sahipti.


Günümüzde Osmanlı ismi kullanılarak “Yeni Osmanlıcılık” isimli bir akım yaratılmak istenmektedir. Bu anlayış, milli devleti ve üniter yapıyı hedef almaktadır; kulağa hoş gelse de… Tarihe çok saygı duyarız; ama tarihi geri çeviremeyiz.  Bir nehir çıktığı kaynağa geri dönmemiştir. Denize akan bir akarsu dağa tırmanamaz. Dün milli tarihe Türkiye’de saygılı olmayanların; bugün küresel güçler adına Osmanlıcı kesilmeleri dikkat çekicidir.


Demokrasiler milli devlete ihtiyaç duyurur. Milletleşme ile demokrasi arasında çok yakın bir ilişki vardır. Demokrasi basit kalabalıkların değil; milletleşmiş, mutabakatları gelişmiş toplumların rejimidir.  Milletleşme de etnik taassubdan (etnosantrizm), etnik ırkçılıktan ve ilkel etniklikten uzaklaşmadır. Anlamlı bir mensubiyet duygusudur. Milli devletsiz, milli güvenliksiz, milli bağımsızlık  ve milli ordu olmadan demokrasi yaşatılamaz ve konuşulamaz. Çok sesli olan demokrasiler, farklı görüşlere yasalar içinde kalmaları şartı ile hoşgörü ile bakarlar. Demokrasiler özgürlüklerle güvenlik arasında anlamlı bir denge kurmak zorundadırlar. Biri diğerine feda edilemez. Demokrasiler, milli menfaatlerden vazgeçme, istikrarsızlık ve karmaşa olarak da anlaşılmamalıdır.

Sosyo-Ekonomik Teröre Karşı Uyarı Paketi

 


Dünya tıpkı 1929 yılı gibi derin ve orta vadeli bir krizle uğraşıyor. ABD, Japonya, Rusya, Çin ve AB ülkeleri krize karşı tedbirler alsa da krizin yönlendiricileri onların da üstünde gözüküyor. Gerekirse devletler batırılacak ama kapitalizm yaşatılacaktır. Paranın ve gücün dünya egemenliğinin sürmesi için İkiz Kulelerden sonra kontrollü ama devasa boyutlarda bir krizle karşı karşıyayız.


Bu tip durumlarda genellikle “Filler dövüşür, çimenler ezilir.Hükümet, etkilenmeyeceğini iddia etse de kriz asıl bizi ve bizim gibi ülkeleri derinden etkileyecektir. Zira ülkemiz, dış ticaretinin %50’sini AB ülkeleri ile yaklaşık %10’unu da Rusya ile gerçekleştirmektedir. Özelleştirmelerle içimize soktuğumuz büyük şirketler battığında tabi ki bundan etkileneceğiz. Sıcak parayla ayakta durmaya çalışan bir ekonomi para trafiği değiştiğinde elbette etkilenecektir.


Biz ne yapabiliriz? Asıl önemli olan bu. Yıllar yılı yerli malı kullanma ve yabancı malları boykot kampanyalarına pek ilgi göstermedik. Küreselleşeceğiz diye düzenli geliri olmayan çiftçi, üniversite öğrencisi hatta işsizin bile 3 – 5 tane kredi kartı oldu. Lüksten asla taviz vermedik. Maaşımızın 2 – 3 katı  cep telefonumuz, ayran içmeye peşin para bulamasak da tatile gitme alışkanlığımız hep varoldu. Tüketerek ve tükenerek yaşamaya ömür dedik, aldandık.


Zararın neresinden dönersek kardır. Yeter ki bunların küresel oyunlar olduğunun bilincine varalım. TÜRKİYE KAMU – SEN AR-GE MERKEZİ vatandaşlarımız için öneri paketi hazırlamıştır. Sosyal sorumluluğumuz gereği vatandaşlarımızı uyarmayı bir görev görüyor, yetkilileri de sosyo-ekonomik hayatta bir an önce tedbir almaya çağırıyoruz:



  • Borçlanarak araba ya da ev almayın, bu ihtiyaçlarınızı erteleyin.
  • Bankacılık işlemlerinde internet ve ATM’leri kullanın. Daha az masraf ödersiniz.
  • Kara gün için biriktirilen altın benzeri yastık altı tasarruflarınızı bozdurmayın.
  • Kredi kartlarınızın sayısını azaltmaya bakın veya düşük faizli borçlanmayla kapatın.
  • Kredi kartıyla zorunlu kalmadıkça alışveriş yapmayın.
  • İnternet, telefon, elektrik ve su gibi fatura giderlerinizi minimuma indirin.
  • Zorunlu olmadıkça ev eşyalarınızı yenilemeyin ve gereksiz tadilat yapmayın.
  • Her ay başında bir bütçe yaparak gelecek ayın harcama planını çıkarın.
  • Kış öncesi kombinizin bakımını, cam ve kapılarınızın izolasyonunu yaptırın.
  • Televizyon, bilgisayar gibi elektrikli gereçlerinizi kapattığınızda fişini de çekin.
  • Çamaşır ve bulaşık makinelerini tam doldurmadan çalıştırmayın.
  • Evinizin tüm bölümlerini düşük ısıda sürekli ısıtırsanız daha az doğalgaz yakarsınız.
  • Çok zorunlu olmadıkça dışarıda yemek yemeyin.
  • Tasarruflu ampul ve düdüklü tencere kullanın.
  • Küçük alışverişler için büyük marketlere gitmeyin.
  • Alışverişe çıktığınızda sadece ihtiyacınız olanları alın. Özellikle liste yaparak gidin.
  • Yürünebilecek yerde araç kullanmayın veya toplu taşıma araçlarını tercih edin.
  • Mümkün olduğu kadar ev halkını da tasarrufa teşvik edin.
  • Lüks ve israfa dayalı yaşantıların TV’lerden ailece seyrine son verin.
  • Komşuyla, akrabayla ve arkadaşla yarış duygunuza ket vurun.

.

Cumhuriyet ve Samimiyet

0

 


—Üstadım, bugün Cumhuriyetimizin ilanının 85. yılı. Yaşasın Cumhuriyet, hepimize kutlu olsun!
—Teşekkür ederim, Kertenkele!


—Üstadım, televizyonlardaki konuşmalara kulak misafiri oldum, internette birazcık dolaştım, gazetelere göz attım; kimin ne dediğini anlamadım. Biri “Cumhuriyet, fazilettir.” yazıyor, biri “Demokrasisiz cumhuriyet olmaz.”, diğeri ötekine “Konuyu çarpıtma!” diyor. Aralarında anlaşamıyorlar, soyut şeyler konuştukları için ben de kimin haklı olduğunu tespit edemedim.


—Kertenkele, sana yardımcı olayım, izah etmeye çalışayım; ama benim dediklerimden de bir şey anlamayacaksın. Cumhuriyet ve demokrasi sözcükleri yalama oldu. Söylenenlerle uygulamalar arasında büyük çelişkiler yaşanıyor. Örnekler, insanı bu yaldızlı sözcüklerden soğutuyor.


—Üstadım, öyle de olsa sizden öğrenmek istiyorum.


—Cumhuriyet, bir devlet şeklidir. İktidarın bir kişi veya zümre elinde olmayışı, sivil bir parlamentonun halkı yönetmesi anlamına gelir. Cumhuriyet halkın kendi kendisini yönetmesi değildir, halkı halktan birilerinin yönetmesidir. Feodal düzende, halktan olmayan, hukuksal anlamda ayrıcalıklı kimselerin yönetim şekli, monarşik veya aristokratik bir yönetim şekliydi. Burjuvazinin devriminden sonra, ekonomik anlamda egemenlik toprak sahibi soyludan, sermaye sahibine geçtiğinden, siyasi olarak da sermaye düzenine ve genelleştirilmiş meta üretimine uygun olarak parlamenter cumhuriyet, devlet biçimi olmuştur. Demokrasi ile cumhuriyet kavramı arasında kesin bir çizgi olmamakla beraber; demokrasi kavramı seçimi ve hukukun üstünlüğünü, cumhuriyet kavramı herhangi bir soylunun, kralın olmamasını ve bir parlamentonun gerekliliğini öne çıkarır. İngiltere’de cumhuriyet yoktur, ama demokrasi vardır. Türkiye’de cumhuriyet vardır; ama demokrasi zayıftır.


—Üstadım, kafam karıştı, aklım bir yerlere gitti. Soru sorabilir miyim?


—Biraz daha bilgi vereyim. Sorularını topluca sor. Cumhuriyet, dilimize Arapçadan cemhere(topluluk) ile geçmiştir. İngilizcede republic ve latincede publica(insana ait) olarak adlandırılır. Dünyada, özellikle ülkemizde cumhuriyet ile demokrasi ikilemi, bitmeyen kavganın nedenidir. Bunun sebebi, ülkelerdeki bazı kurumların görüşlerini haklı çıkartmak adına demokrasi tanımını kullanmaları, demokratik olmayan devletlerin kendilerini demokratik olarak tanıtma çabaları ve aslında genel bir kavram olan demokrasinin tek başına kullanılması (anayasal demokrasi, sosyal demokrasi, liberal demokrasi vb.) gibi sebepler gösterilebilir. Demokrasi, tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir. Demokrasinin ana yurdu olan Eski Yunan‘daki filozoflar Aristo ve Eflatun demokrasiyi eleştirmiş, “ayak takımının yönetimi” gibi aşağılayıcı kavramlar kullanılmıştır. Fakat demokrasi diğer yönetim şekillerinin arasından sıyrılarak günümüzde en yaygın devlet sistemi haline gelmiştir. Demokrasiyle ilgili algılamalar, kişilerin önceliklerine göre değişiyor. Kimine göre çoğunluğun yönetimi, kimine göre azınlık haklarını güvenceye alan yönetim veya fakirin yönetimi, kimine göre sosyal eşitsizliği yok etmeye çabalayan yönetim ya da fırsat eşitliği sağlamaya çalışan yönetim. Demokrasiyi, “Kamu hizmetinde bulunmak için halkın desteğine dayanan yönetim.” diye açıklayanlar da var.


—Peki, Üstadım, ben şimdi demokrasi ile cumhuriyeti nerede ayıracağım? Sizin konuşmalarınızı dikkatle dinledim, cumhuriyet ile demokrasi etle deri gibi, birbirini tamamlayan, biri olmazsa diğeri yaşamayan iki kavram. Ancak İngiltere örneği bu tanımlarla çelişti. Ayrıca Amerika’da yakında yapılacak seçimlerle ilgili konuşmalara bakıyorum. Oradaki demokratların tezleri cumhuriyetçilerin fikirlerinden daha çok hoşuma gidiyor. Sanki cumhuriyetçiler, şahin; demokratlar, güvercin. Bana öyle geliyor ki geçtiğimiz dönemde iktidarda demokratlar olsaydı Irak’ta bir milyondan fazla insan gereksiz yere ölmezdi. Yine ülkemizde ağzından cumhuriyet sözcüğünü düşürmeyenlere bakıyorum, her biri haşin tavırlı, baskıcı, “Asarım, keserim.” üslubuna sahip insanlar. Örneklerine baktığımda “Cumhuriyetçiyim.” diyenlerle “Demokratım.” diyenler anlaşamıyorlar, zaman zaman birbirlerini boğazlayacak duruma geliyorlar; izahlarına baktığımda biri diğerinin olmazsa olmazı görünüyor.


— Tespitlerinde ve örneklere bakarak gösterdiğin tepkide pek haklısın Kertenkele. Halktan biri olarak seni beni dinlemeyen bir yönetimin adı cumhuriyet ya da farklı bir şey olsun hiç önemli değil. Önemli olan benim kimliğim, fikrim, onurumdur. Birileri veya bana prangalık yapan kurumlar benim adıma karar versin istemiyorum. Bu kurumlar karar vermekle kalmıyor, bana zaman içinde esaret zinciri vuruyorlar. Bu, hangi cumhuriyetle uyuşuyor? Anlamakta senin gibi ben de zorlanıyorum. Amaç, cumhuriyetse yolu demokrasidir. Temelinde demokrasi olmayan cumhuriyet, kandırmacadır.


—Üstadım, gene birilerine dokundurdunuz.


—Cumhuriyetin, tanımdaki güzelliğinin bir gün uygulanacağı umuduyla, kutlu olsun.

Aydınlanan Ufuklar

 


GÜNEŞ, her akşam “Batı ufku”ndan kaybolunca, doğu yönünü bürüyen bir karanlık, bir örtü gibi yeryüzünü sarar. Alaca karanlık koyulaşır ve gece başlar.


İnsanoğlu için gece, ürpertili bir “metafizik” olgudur. Gökyüzünün derinliği, gündüzün mavisi kadar munis değildir. Korkutur insanı.. Yıldızlar, korkulara teselli gibi olsa da “göklerin derinliği”nde bir başka heyet, bir başka haşyet vardır. Bazı gecelerin dolunayı “aşıklar”a bir şiir gibi güzellik bahşederken, korkulardan daha baskın çıkan “sevgi”, gece karanlığın sorulara ve tecessüslere gebe korkusundan daha ılık, daha sıcak gelir insana…


Beşeriyet, güneşin “Nur”unu geçici ve sınırlı bir aydınlık, gecenin zifiri karanlığını ise gökler, uzay, kainat (cosmos) ve boyutlar boyunca sonsuz zannetmiştir.


Oysa, varlık ve kainat aleminde “Nuraniyet” belki sonsuz sonsuz bir aydınlık, fakat zulmet ve karanlık sınırlı bir mahluktur (yaratılmıştır). Delilimiz Kur’an=


Allah buyuruyor:


İçinde sükun (ve istirahat) bulmaları için geceyi, aydınlıkta gözlerini açmaları için gündüzü, yarattığımızı, görmediler mi? Bunda iman edecek bir kavm için, elbette kat’i ibretler vardır. (En.Neml suresi:86 ıncı ayet)


Kainatta “Kara delikler-Black holes” olmasa id, gece ve gündüzlerin ışık ahengi ve dengesi kurulamazdı. Dayanılmaz bir “Nuraniyet” içinde kalırdık. Çok geniş bir fiziksel izahla anlatılabilecek bu “Kara delikler” manyetik alanları ile ışınları yutarak gecenin oluşmasına imkan veriyorlar.


*****************************


Bu astronomik ve edebi yaklaşımın ötesinde “İman iklimleri”nde hissedilen bir başka “Aydınlık-Karanlık” zıddiyeti vardır.


Varlık alemi, yaratıcıya itaat ve ubudiyet (kulluk) sırriyle var olmuştur. Bu varlık aleminde “İnsan”, bütün mahlukatın özetini ve ruhani ikliminde “İlahi” tecellileri yansıtan bir “üstün oluş” keyfiyetinde yaratılmıştır.


Varlık aleminde “İman nuraniyeti” esastır.


İmansızlık-İnkar-Şüphe karanlığı” sınırlı ve izafidir (nisbidir)


Bir başka ifade ile “İSLAM” alemlerin nurudur.


İSLAM KARŞITLIĞI” geçici, sınırlı, marazi bir haldir.


Ruh ve beden (psiko-somatik) ahenk ve sağlığınca sahip herkes, tabii bir ortamda “akli+zihni+iradi” melekeleri ve “ruhi keyfiyeti” ile “İSLAM”a erer. Fevc fevc (bölük bölük, cemaatlar halinde) “İslam”a kavuşma “kainatın fıtrat dengesi” içinde çok tabii bir vakıadır (oluştur). Bunun ne din savaşları, ne ruhani rekabet, ne kilise veya havra tahakkümüne karşı bir “anti-tez” oluşturmak inadı ve akımı ile uzaktan yakından alakası yoktur.


Ama bakın ki, şeytan “İSLAM”a erme akışından fevkalade telaşlı, hırslı, kinli, rahatsız ve saldırgandır.


Yine, Allah buyuruyor:


Dilerler ki, Allah’ın nurunu (İslamı, Kur’anı, mucizeleri) ağızlarıyla “püf” deyip söndürsünler. Halbuki Allah, kendi nurunu kendisi tamamlamaktan (i’la etmekten, yaymaktan, genişletmekten) başkasına razı olmaz. İsterse kafirler hoş görmesin! (KUR’AN-Et Tevbe:32)


Bu kesin hakikate ve O’nun garantörü Allah’a rağmen, şeytandaki bu telaş, hırs, kin, rahatsızlık ve saldırganlık, ne kadar hayreti mucib’dir değil mi?


*****************************


Tarihi olayların ve sosyal mania’ların (engellerin) sonucunda Türkiye’miz ve İslam alemi acı bir tıkanma geçirdi. Zaman, 21 inci asra geçti. 20, asır içinde, Türkiye ve İslam alemi için 19 uncu asır Avrupa şartları uygulandı.


Geçici karanlıklar içinde boğulduk..


İnkar, şüphe, inat, şirk ve zulümle afakımız karardı. Acı çeken nesiller geldi, geçti..


Sezgilerimiz, sabah ve seher ufukları gibi, ağır ağır aydınlanan ufuklardan “seher yeli” gibi muştular getiriyor ruhumuza..


Bir zelzele, manevi bir zelzele ile sarsılıyor beşeriyet.. Bütün kara, kuru, kaba, katı ve batıl doğmaları inkarın yıkılışına yol açan bir zelzele bu..


İnsanlık, “ba’s-ü ba’del mevt” öncesi bir “DİRİLİŞ” çığırına koşuyor.. Resulullah (s.a.s.)ın “Ebediyet mucizesi”nden bir yansımadır bu.. İslam, yepyeni notaların ses ve zarafet ahenginde bir “Ebediyet Senfonisi” gibi ruhlarda ürpertiler meydana getiriyor.


Ufuklar aydınlanıyor!.. Sabahlar ve seherler “DİRİLİŞ” vecdinde dostlar.. Müjdeli rüzgarlara selam.

Saadet Kongresi

 


Siyaset arapça kökenli bir kelime olup toplumu yönetme sanatıdır.


Dolayısıyla toplumlar yönetenlerle yönetilenlerden oluşur.


İnsanların birçoğunun gerek seçen, gerekse seçilen olması bakımından siyasete ilgisi vardır. Bunun içindir ki siyaset hiçbir zaman güncelliğini kaybetmez.


Bende siyasete ilgi duyan siyaseti takip eden okuyan, düşünen ve yorumlayan insanlardan birisiyim.


Uzun zamandan beri siyasetle ilgili düşüncelerimi yazıya dökmek sizlerle paylaşmak istiyordum.


Nasip bu zamanaymış.


Siyasette başarının temelinde iki önemli prensip vardır.



  1. Büyüklerin tecrübesi
  2. Gençlerin enerjisi yani dinamizmi

Büyüklerde gençlerdeki kadar enerji, dinamizm gençlerde de büyüklerdeki kadar tecrübe olmaz.


Bunların herbirisi yalnız başına yarımdır. İkisinin bir araya gelmesi bütünü oluşturur.


Bu bütün bugüne kadar oluşmuş mudur?


Maalesef oluşamamıştır.


Bununda iki sebebi vardır.



  1. Büyüklerin partinin tüm kontrolünü sürekli ellerinde tutmak istemeleri

 


Yetişmiş liderlik vasfını taşıyan insanları sürekli kendi emirlerinde tutmak istemeleri onlara yeterince güvenmemeleri her zaman sadık bir elemana koltuğunu devretmek istemeleri. Küçük olsun benim olsun anlayışını terk edememeleri


2– Gençlerde liderlik koltuğuna oturduklarında rüştlerini ispat etmek için önceki lider ve ekibini tamamen yönetimden tasfiye etmek istemeleri


Gençlerde vefasızlık olduğu müddetçe büyüklerde güvensizlik olacaktır.


Büyüklerde bir kenara atılırım korkusu, gençlerde de her şeyime karışırlar beni kukla gibi kullanırlar endişesi olmasa yani tecrübe ile dinamizm bir araya gelebilse ülkemizde siyasetinde, ekonominin de dolayısıyla halkında yüzü gülecektir.
Bu insanların birbirine güvenmemelerinde haklılık payı var mı derseniz elbette var.


Rahmetli Turgut Özal cumhurbaşkanı seçilince genel başkanlığa dolayısıyla başbakanlığa liderlik vasfı bulunmayan ama dürüst olan Yıldırım Akbulut’u getirdi. Tüm ipleri elinde tutmak için.


Bir müddet tuttu da.


Sonra Mesut Yılmaz genel başkan olunca zamanla Turgut Özal ve ekibini partiden tamamen tasfiye etti.


Aynı durum Süleyman Demirel içinde geçerlidir.


O da cumhurbaşkanı seçilince İsmet Sezgin’i partinin başına getirmek istedi, olmadı. Koltuğa oturan Tansu Çiller önce Süleyman Demirel’in ekibini tasfiye etti dolayısıyla partiyi Demirel’den, Demirel’i de partiden uzaklaştırdı.


Görüldüğü gibi büyükler çok müdahaleci gençlerde çok acımasız oluyor.


Kapitalist zihniyet sadece ekonomide değil, siyasette da kendisini gösteriyor.


İnsan insanın kurdudur.


Yaşamak için yaşatmayacaksın


Var olmak için yok edeceksin


Anlayışı burda da kendisini gösteriyor.
Paylaşmayı bir türlü öğrenemeyeceksin, öğrensen de uygulamayacaksın. Ben merkezlilikten biz merkezli olmaya geçemeyeceksin.


Bizde Erbakan Hoca neden ilerlemiş yaşına rağmen partiden elini eteğini çekmiyor, genel başkanlığa karizmatik birini getirmiyor diye eleştiriyoruz.


Öyle kolay mı?


Yakın geçmişte yaşanan Özal ve Demirel örneği hala zihinlerde tazeliğini korurken kendi elinizle kendi sonunuzu hazırlayıp aynı akibete uğramayı kabullenebilir misiniz?


Siyaset ve riyaset virüs gibidir. Kolay kolay o sizi sizde onu terk edemezsiniz.


Siyasetin selameti olan tecrübe ve enrjinin birlikteliği gerçekleşir mi?


Temennimiz Saadet kongresinin bunun için bir başlangıç olmasıdır. Halef selef genel başkanın halkın huzuruna beraberce çıkmaları bunun bir örneği sayılabilir. Ama bu birlikteliğin gerçek mi suni mi olduğunu zaman gösterecektir.


Numan Kurtulmuş’un Saadet Partisi Genel Başkanlığına seçilmesi siyasete bir hareketlenme, azda olsa bir denge getirebilir.


Siyasette gençlik, fiziki yapı, hitabet, sürükleyicilik, inandırıcılık ve güven çok önemlidir.


Yoksa insanlar genel başkan olurlar ama lider olamazlar.


Siyasette gençliğin sadece yaş ile değil fikirlerinde genç ve dinamik olması da önemlidir.


Genç olup ta başarısız olan çok genel başkan vardır.


Siyasette rekabetin olması ve kalitenin yükselmesi için diğer partilerde de benzer yeniliklerin olması gerekir.


Vatanseverlikle koltukseverlik aynı şeyler değildir.


Vatan için koltuğunu terk edemeyenler, koltuk için vatanını feda ederler.


Siyasette seviyenin yükselmesi için negatif siyaset terk edilmeli, pozitif siyasete geçilmelidir.


Başkalarının hataları üzerinden siyaset yapmak değil de kendi doğrularınız üzerinden siyaset yapmak gerekir.


Herkes birbirine çamur atarsa memleket çamur deryasına döner orada da sivrisinekler türer.


Partiler tüzük, plan ve programlarıyla halkın huzuruna çıkmalı, başkasını değil kendilerini halka anlatmalıdırlar.


Siyasette kalitenin yükselmesinin bir yolu da üniversite öğretim üyelerine ve devlet memurlarına konulan siyaset yapma yasağının kaldırılmasıdır.


“Haydi, gençler siyasete” diyen sayın başbakanımıza sesleniyorum:


Gençler kadar memurlarında siyasete katılmaları ülke yararına değil midir?


Siyaset memuriyete, memuriyet de siyasete engel değildir, olmamalıdır.


Memurların sendikalarda yönetici olmaları sorun teşkil etmiyor da il genel meclis üyesi belediye meclis üyesi il ya da ilçe yöneticisi olması neden sorun teşkil etsin ki?


Tüm memurlarda bu görevlere gelecek diye bir şeyde söz konusu değildir.


İlgi ve istidadı olanlardan yararlanmak çağın gereğidir.


Üniversite bitirmiş okuyan, düşünen yorumlayan insanlar siyasetin dışında tutulursa siyaset parası olanlara, ya da müteahitlere kalır, buda ülkeyi bir yere götürmez. 


Partiler memurların sadece oylarından değil fikirlerinden de istifade etmelidirler.


Numan Kurtulmuş ve ekibinden pozitif siyaset yapmalarını bekliyor ülkemiz siyasi hayatına hayırlı ve verimli olmalarını temenni ediyorum.


İktidar ve muhalefet tüm partilerin bu görüşleri dikkate almasını bekliyorum.


Rekabet, kalite ve hizmetin ön plana çıktığı farklı seslere kulak verildiği siyaset anlayışının yaygınlaşması temennisiyle…

Kim Kimin Taraf’ında?

 


Fatih Altaylı’nın Habertürk’te yazdığına göre, Sabah Gazetesi kitap kampanyası yapıyormuş. Yazının devamı ilginç.


Sabah dağıtacağı kitapları Alkım Yayınları’ndan alıyormuş.”


“Alkım Yayınları kim? Taraf gazetesinin sahipleri.”


“Taraf’ı Sabah basıyor, dağıtıyor. Üstelik bunu “Yaz tahtaya al haftaya” hesabıyla yapıyor. Yani Sabah Taraf’ı bir anlamda sübvanse ediyor.


“Şimdi öğreniyoruz ki, Sabah’ın dağıtacağı trilyonlarca liralık kitap Alkım’dan alınacakmış. Belli ki, “Basıp dağıtma” sübvansiyonu yetmemiş.  Biraz da “Nakit” çıkacaklar Taraf’a.”


Bu yazıyı okuduktan sonra yeniden anlamaya çalışalım.


Sabah kimin gazetesi?
Recep Tayyip Erdoğan’ın “Bizim Ahmet” dediği, Ahmet Çalık’ın. (Çalık Grubunun Sabah Gazetesini alışı çok tartışıldı. İhaleye tek firma olarak katılan Çalık’ın Sabah Gazetesini alabilmesi için Vakıfbank ve Halkbank’tan aldığı krediler kıyak olarak nitelendi. Ayrıca Katar Emiri’nin hissedar olmasında da Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın ricacı olduğu iddia edildi.)
Taraf en çok kime saldırıyor?


TSK’ya (Türk Silahlı Kuvvetleri’ne) ve Ergenekon sanıklarına.


Taraf, TSK’ya saldırınca G.Kurmay Başkanı çok sert cevap verdi. Bazı gazeteler G.Kurmay Başkanı’nın bu çıkışını basın özgürlüğüne karşı bulup eleştirirken, Orgeneral Başbuğ’u kim savundu?


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan.


Bir taraftan “okyanus ötesinden yönlendirildiği” söylenen gazeteyi besleyen ilişkiler, diğer yandan TSK’nın gücünün budanmasını arzu edenlerin yönlendirdiği haberlere sert cevap veren, G.Kurmay Başkanına destek görüntüsü.


Bu karmaşık durumun ne anlama geldiğini kavramak için sesli düşünürken bir arkadaşım, “acaba döverim de, severim de vaziyeti mi?” diye sordu.


Galiba bu cümlenin anlattığından da karışık bir siyasi tavır söz konusu. Anlayabilmek için en iyisi bir süre daha gelişmeleri izlemeye devam etmek.


*********************


Cüneyt Ülsever, Hürriyet Gazetesinde “Ergenekon” olarak adlandırılan davayı yorumlarken şu dikkat çekici tezi ileri sürüyor:


ABD’nin amacı, “Türkiye’yi ABD Irak’tan çekildikten sonra bölgede Kuzey Irak’ın hamisi yapmaktır. Hükümet buna razıdır, ancak TSK direnmektedir. Bir süre beklenmiştir, hükümet anlamlı bir adım atamayınca bir yıldır ve son dönemde artan şiddette TSK’yı karar mekanizmasında sistem dışına çekmek için çeşitli yöntemler denenmektedir. Davada bana göre gözdağı TSK’ya verilmektedir.


“Davanın açılımını yapan ana omurgayı ne idüğü belirsiz Tuncay Güney‘in evinde ele geçirilen ‘çuvallar dolusu’ belgenin oluşturması beni daha çok ilgilendiriyor. Tuncay Güney’in başarılı bir taşeron olduğu aşikâr. Birileri hayal edemeyeceğimiz kadar çok dokümanı büyük bir titizlik içinde yıllarca toplamış, zamanı ve gereği gelince de servis etmesi için Güney’e vermiş. O da belgeleri servise başarı ile sokmuş!”


ABD’nin Türkiye’yi gerçekten Kuzey Irak’ın hamisi yapmak istediğinden emin değilim. Ancak dava ile ilgili dokümanların servis edildiği mercinin, ABD olduğuna dair kanaate katıldığımı söylemek durumundayım.


Gürcistan, Ukrayna ve Sırbistan’da Soros sermayesinin kurduğu gazete ve TV’ ler ile “açık toplum örgütlerinin” bu ülkelerin siyasi ve sosyal gelişmelerinde ne büyük çalkantılar ve iktidar değişikliklerine zemin hazırladığını düşününce bu kanaatim pekişiyor. Hele bu ülkelerde de ABD muhaliflerine “ülkeyi istikrarsızlaştırmak ve darbe yapmaya teşebbüs” suçlamaları ile yapılan tutuklamaları, açılan davaları ve bu davalarda Soros medyasının sanıklar aleyhine kamuoyu oluşturulmasındaki etkinliğini hatırladıkça.


Gazete ve televizyon kanallarının hangi taraf’ta olduğu ve siyasilerin bu medya kurumları ile ilişkilerinin incelenmesinin, bu kritik dönemde daha da önemli olacağı anlaşılıyor.