25.5 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1347

31. Şura ve TRT

Aydınlar Ocakları 31. Büyük Şurası 14 – 16 Kasım 2008 tarihleri arasında Sakarya Aydınlar Ocağımızın ev sahipliğinde gerçekleştirildi. Bu başarılı düzenlemeyi gerçekleştiren Sakarya Ocak Başkanı Yrd. Doç. Dr. Mustafa Kemal Cerrahoğlu ve arkadaşlarını tebrik ederiz.


Üç gün süren toplantının açılışı Sakarya Üniversitesi Kongre Merkezi’nde yapıldı. Açılışta protokol konuşmaları ve bir açıkoturum yapıldı.  Prof. Dr. Vahit Türk ve Prof. Dr. Ahmet Gökçen’in konuşmacı olarak katıldıkları oturumun başkanlığını Prof. Dr. Mehmet Alpargu yaptı. Türk Güneşi Dans Topluluğunun gösterisi herkesi duygulandırdı. 2. Gün,  Ocak temsilcileri ve ülke sorunları ile ilgili konuşmak isteyen herkese söz verildi. 3. Gün hazırlanan sonuç bildirisi ele alındı.


Şura’da Ocaklar tarafından alınan bir karar ile Kurmançca ve Zazacanın Kürtçe adı altında birleştirilerek- bir dönem Amerikan sesi radyosunun yaptığı gibi-TRT’den yayın yapılmasının yanlış ve milli birliğin dinamitlenmesi olduğu ortaya konarak gerekli yerlere Ocakların görüşlerinin bildirilmesi kararı alındı.


Oysa, TRT’nin 1992, 1994, 1998 ve 2000 yıllarında Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde, 15 ilde 14 ve yukarı yaşta olan 2500 kişi üzerinde yaptırdığı araştırmalarda yapılmak istenen değişikliklere uymayan sonuçlar alınmıştır. Bu araştırmalarda vatandaşın Türkçe ile bir sorununun olmadığı ortaya çıkmıştır. TRT’nin dilini anlayamadıkları için izleyemeyenlerin oranı yüzde ile ifade edilememektedir. Tüm yayınları Kürtçe olan TV kanallarının izlenme oranının %5 olduğu görülmüştür (Mete, M. Televizyon Yayınlarının Türk Toplumu Üzerindeki Etkisi, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara 1999).


Yapılan araştırmalarda yabancı radyo ve TV kanallarının izlenme sebepleri arasında “dil sorunu”nun birinci faktör olmadığı, asıl sebebin programların ilgi çekmesi olduğu görülmüştür (%56). TRT’yi izleyemeyenlerin birinci sebebi Türkçe değil; yayınları beğenmemeleridir (%36.3). Türk Halk ve Sanat Müziğinin en çok dinlendiği bölgelerin başında Güneydoğu Anadolu yer almaktadır (%20.3).  Türkiye ortalaması ise %18.9’dur.


Yapılan araştırmalar her halde ciddiye alınmamış veya dış baskılar o ölçüde yoğunlaşmış olmalı ki; 26 Haziran 2008 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 5767 sayılı Kanun ile 2954 sayılı Türkiye Radyo Televizyon Kanununun 21. maddesi değiştirilmiş ve “Türkçe dışında farklı dil ve lehçelerde de yayın yapılabilir” düzenlemesi getirilmiştir.  TRT Kürtçe yayın yapacak televizyon kanalı hazırlıklarının tamamlandığını 1 Ocak 2009 tarihinden itibaren de 24 saat süreli yayına geçeceğini açıklamıştır.


Bu uygulama; Anayasamızın bazılarını fazlaca rahatsız eden ilk üç maddesinde de yerini bulan tek devlet, tek millet, tek bayrak ve tek dil olarak ifade olunan Devletimizin üniter yapısı ile çelişmektedir. Bu karar Anayasamızın 10, 42 ve 66. maddelerine de aykırıdır.  Bu bir kültürel hakları tanıma değil; insanların bir devlet kuruluşu tarafından birbirine ve devletine ötekileştirilmesi ve dışlanmasıdır. Farklılıkları tahrik etmek ve kutsallaştırmaktır. Tarih boyu yapmadığımız bir yanlışı yapmaya kalkıyoruz. Kaldı ki vatandaşın-resmi dil değil- devletin dili olan Türkçe ile bir sorunu da yoktur. Şu halde; böyle bir karar bir dış dayatmanın ve dışarıya hoş görünme ve aferin alabilme çabasının çirkin bir sonucudur. Bu yolla kimlik tuzağı teşvik edilmekte; farklılıklar bütünlüğünün önüne geçirilerek ilkel etnikliğe hizmet edilmektedir. Vatandaşlık duygusu zayıflatılmaktadır. Emir büyük yerlerden geldiğine göre bu karar da değiştirilmeyecektir.


Şura’nın sonuç bildirisinde; küresel kriz ve alınması gereken ekonomik tedbirler, özelleştirme yanlışları, yargıya dış müdahaleler, hukuk devletinin korunması, yargının siyasallaştırılmasının önlenmesi, anayasa değişikliği tuzağı, terör örgütü ile oyalanmak yerine hedefin Irak’ın Kuzey’i olduğu, TSK’nin kararlı mücadelesinin desteklenmesi, terörü ve bölücülüğü destekleyen bazı Büyükşehir veya diğer belediye başkanlarının derhal görevden alınmaları, milli  eğitimin milliliği, TRT’nin milli vasfının ve ciddiyetinin korunması, çok dillilik ve çok kültürlülük tezgahlarına alet olunmaması, Yeni Osmanlıcılık tuzağı, İslam’ın diğer dinlerde takviyeye ihtiyacı bulunmadığı, Türkçe’nin etkinliğinin arttırılması, KKTC, Ermenistan ilişkileri, Türkmen gerçeği  gibi konular yer almaktadır. Ayrıca, Türkiye’nin meselelerinin milli devlet ve demokrasi içinde çözülmesi gerektiğine, bunların demokrasi içinde çözülemez hale sokulmasından kaçınılmasına da işaret edilmiştir.

İçi Boşaltılan Değerler

 


Değerli okuyucular, dikkat ederseniz uzun bir süredir milletimizce önem arz eden bir takım değerler önemsiz gibi gösterilmekte ve atalarımızın geçmişte kazandığı birçok başarı tesadüflere bağlanmaktadır. Bu hafta sizlere bu propagandaların hangi hususlarda olduğunu aktarmaya çalışacağım.


Hatırlarsanız yaklaşık üç-dört yıl önce Fransa devlet başkanı Jaques Chirac “Anadolu’da bulunan halkın çoğunun Bizans torunu olduğuna, kökeni Türk olanların ancak 500.000 civarında olabileceğine” dair ilginç bir açıklama yapmıştı.


Daha evveli olmakla birlikte resmi tarih kayıtlarına göre 1071 Malazgirt Savaşından itibaren Anadolu topraklarında hakim kültürü oluşturan Türk kimliğini tartışmaya açmaya yönelik bu ifadeler, ilgili yerleri harekete geçirerek “Türkiyeli”(!) bir çok aydının hemen akabinde Türk kimliğini tartışmaya açmasına sebebiyet vermiştir.


Türk kimliğinin içinin boşaltılmasını amaçlayan tartışmalar Anadolu topraklarındaki hakimiyetimizin dünya tarafından son kez onaylandığı ve Cumhuriyet’in temellerini oluşturan “Lozan Anlaşması’nın” geçerliliğinin sorgulanmasına kadar gitmiştir. Neticede ülkemizde yetişen birçok aydının(!) “Türk kimliği ve Lozan geçerliliğini yitirmiştir” gibi ifadeler kullanması, yapılan propagandaların sonuçlarını göstermesi bakımından önem arzetmektedir.


Bunun yanında bazı üniversitelerde Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulmasında ve gelişmesinde esas önemli faktörün devşirmeler olduğuna dair teorilerin öğrencilere öğretilmesi bir milletin öz güvenine indirilen en önemli darbelerden biridir.


Yine Türk milletinin 20. yüzyılda kazandığı ve I. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren en önemli muharebelerden biri olan Çanakkale Destanı’nın Türkiyeli(!) bir genç yönetmen tarafından “Gelibolu” adı altında belgeselleştirilmesi ve bu belgeselde Türk milletinin muharebeyi içerisinde bulunduğu tüm olumsuz şartlara rağmen vatan aşkının verdiği güçle kazanmasına değil de İngiliz hükümetinin içinde bulunduğu politik kaostan dolayı kazanmasına bağlanması konuya yaklaşımın vahametini gözler önüne sermektedir.


Belgesellerden bahsederken, en son Atatürk hakkında bir gazetecinin hazırladığı belgeselde sözüm ona Atatürk’ü bir insan olarak aktarmak isterken kendisinin yalnız, kadına ve içkiye düşkün biri, kazandığı başarıların ise tamamen şansa bağlı başarılar şeklinde aktarılması da kanaatimce Türk toplumunun değer verdiği kavram ve şahısları hiçe indirgemek için nasıl bir yol izlendiğinin en son göstergesidir.


Türkiyeli(!) aydınların yapmış olduğu bir milleti zayıf, şuursuz ve aciz gösteren propagandalara karşı şu soruları sormak istiyorum:


Eğer ecdadımız hiçbir konuda elini taşın altına koymadan bir imparatorluk kurduysa bu imparatorluk tarihte Türklüğe ve İslamiyet’e ettiği hizmetleri nasıl gerçekleştirdi?


Eğer Çanakkale Savaşı İtilaf Devletleri’nin içersinde bulunduğu duruma binaen kazanıldıysa bu zafer emperyalist devletlerin sömürdüğü diğer milletler için ‘zor şartlarda olunsa da mücadele edilebilir ve başarıya ulaşılabilir’ düşüncesini nasıl harekete geçirdi? Türk milletinin daha sonra yapacağı İstiklal Savaşı için nasıl hazırlık teşkil etti?


Atatürk zayıf karakterli bir insansa nasıl oluyor da yorgun milleti savaşmaya ikna edebiliyor? Savaşırken savaştığı devletlerin içerisinde İstiklal Savaşı yanlısı kamuoyu nasıl oluşturabiliyor? Bunun yanında daha önceki dönemlerde hazırlıkları yapılmasına rağmen kimsenin cesaret gösterip gerçekleştiremediği Türkiye Cumhuriyeti’ni nasıl kurup, yoktan var olan bir ülke meydana getirebiliyor?


Tüm bu çalışmalar milletimiz içerisinde iki durumun söz konusu olabileceğini göstermektedir: Birincisi milletimiz içerisinde Türklük ile problemleri olanlar bugün ön plana çıkıp politikalarını büyük bir rahatlıkla yaymaya çalışmaktadır. İkincisi ise milletimiz içerisinde yaratılmak istenen özgüven bunalımı ve bunun neticesinde milletimizi her yöne rahatça sürüklemektir. Zira tarihte birçok millet kendini üstün ırk telakki edip diğer milletler üzerinde bu yönde politika uygularken, tarihte bunu üstün ırk mücadelesi vermeden ve böyle bir iddiada olmadan başarabilen sayılı milletlerden birinin Türkler olduğunu yukarıda açıkladığım ifadelere binaen çıkarabilmekteyiz.


Öyle ki, verilmek istenen düşünce itibarıyle ecdadımızın bulunduğu yerlerdeki milletlerin büyük çoğunluğu Türklük ve Müslümanlığın, insanlığa kattıkları değerleri ve birbirleriyle nasıl iç içe olduklarını göz önüne alarak, yayılması için çaba sarf etmiş, Yüce Allah da Türk milletinin yaşadığı her sıkıntıda karşı tarafın şartlarını Türkler lehine çevirerek bizi yüceltmiştir.


İyi haftalar!…

Hangi Kavramlar?

0

İnsanın ve hayatın anlamlandırılması meselesi günümüzün en temel problemlerinden biri haline geldi. Zira bu anlamlandırmayı nasıl yaptığımıza bağlı olarak hem kendimize hem de çevremize olan tutum ve davranışlarımızın gelişip şekillendiği düşünüldüğünde, bugün yaşadığımız pek çok sorunun temelinde yanlış anlam ve algıların yattığı görülmektedir.


Anlamlandırma ve algılamaların yanlışlığının altında pek çok neden sıralanabilir. Ancak en önemlisi kendimizi kendi kavramlarımızla anlayamamaktır. Bilhassa toplumu doğruya yönlendirmeleri beklenen “aydınlarımızın” bir kısmının bahsi geçen hatayı büyük oranda yapmaları bizi ciddi biçimde endişeye sevketmektedir.


Nasıl mı?


Örnekler çok olmakla birlikte en çok tartışılanlardan biri olması hasebiyle etnik gruplarla ilişkilerimize dair yapılan değerlendirmeler üzerinden verilecek misaller sanırım daha açıklayıcı olacaktır.


Buna göre son zamanlarda bir “mesele” gibi gösterilmesi adet halini almış olan ve bu açıdan bizi hayli şaşırtıp yanlış anlaşıldığı ve anlatıldığı için bir o kadar da üzen etnik yaklaşımlara bakıldığında, kendimizi kendi kavramlarımızla açıklayamamanın ortaya çıkardığı sıkıntının ne kadar fazla olduğu görülmektedir.


Mesela, bizim milletimiz farklı etnik grup ve kültürlerle bir arada yaşama tecrübesini “kendinden görme” zihniyeti ile gerçekleştirmiştir, “kendine benzetme” zihniyeti ile değil. Takdir edileceği üzere kendinden görme, eksiği ile fazlası ile kabul etme, tabir-i caizse aileden sayma anlamına gelir. O yüzden milletimiz bu topluluklarla eğer din birliği söz konusu ise akrabalık ilişkileri kurmakta da bir sakınca görmemiş, tarih boyu kucak açtığı, bünyesine kabul ettiği pek çok milletle toplumsal bir doku oluşturabilmiştir.


Bu durum daha önceki yazımda ifade ettiğim üzere Cumhuriyetimizin vatandaşlık tarifinde de yerini bulduğu içindir ki “mesele” olduğu iddia edilen etnik gruplardan başbakan ve cumhurbaşkanı seçmek bizler için, ABD’deki gibi “değişim emaresi” olarak alkışlanacak bir durum olmamıştır. Gayet doğal görüldüğü için tartışılmamıştır bile.


Halbuki bazılarının iddia ettiği gibi “kendine benzetmeye”, yani Batı terminolojisiyle ifade edecek olursak “asimile etmeye” çalışmış olsaydı yine takdir edileceği üzere, bu topluluklarla olan tarihi geçmişimizin uzunluğuna bakılacak olunursa ortada bugün bahsi geçen farklılıkların (dil, kültür gibi) birçoğunu görmek mümkün olur muydu?


Batı’ya bakarak cevap verecek olursak böyle olmayacağını açıkça ifade edebiliriz. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Fakat bizim milletimiz için durum böyle olmamış, bahsettiğimiz zihniyet ve sahip olduğu değerler sistemi (kul hakkı gibi), farklılıklarla yaşama tecrübesini başarıyla gerçekleştirmesine vesile olmuştur.


Yine bu sebeple bugünün dünya şartlarının bütün toplumları etkilediği bir ortamda, bu şartlara bağlı olarak gerek ekonomik gerekse toplumsal patlamaların beklendiği durumlarda Türkiye bu beklentilere uymayabilmektedir. Batı’nın zaman zaman şaşırdığı bu gibi durumların izahı, temas ettiğimiz üzere ancak kendi bünyemizde ve kavramlarımızda bulunabilir.    


Dolayısıyla Batı’dan ithal edilen kavram ve bakış açılarını hiç süzmeden kullanarak meseleye baktığınızda, bırakın çözümü açıklayıcı ve kapsayıcı bir tablo çizmeniz dahi mümkün olmamaktadır. Zira kültürel farklılıkları dikkate almaksızın kavramların her toplum için aynı biçimde kullanıldığı gibi yanılgıya düşerek genellemeye gidilmektedir ki bunun neticesinde Türkiye’ye Türkiye’den bakılamamakta, çözüm reçeteleri çözümsüzlük ve yeni problemler üretmektedir.

Amerika’nın Son Kartı: “Küresel Kriz”

0

Dünyanın gelmiş geçmiş en hızlı yayılan virüsü haline dönüşen bir fenomenle karşı karşıyayız; “Küreselleşme”. Yaşama dair ne varsa hızla küreselleşiyor, diğer bir deyimle küreselleştiriliyor. Teknoloji, siyaset, hastalıklar, korkular, diplomasi, sanat, kültürler, ihtiyaçlar, medya vs. Aklımıza gelen tüm her şey ya küreselleşti ya da küreselleşme aşamasını tamamlıyor. Aslında doğal küreselleşme ile kavga etmek yersiz geliyor bana. Çünkü bu insanlığın, teknolojinin gelişimi ile alakalı bir durum. Ve birçok alanda faydalı olduğunu düşünüyorum. Benim açımdan en büyük faydası; artık dünyada yapılan yaptırılan hiçbir şey gizli kapaklı değil. Tüm çıplaklığıyla önümüze seriliyor. Hiçbir güç, projesini saklama ihtiyacı hissetmiyor. Sorun nerede peki? Sorun bizlerde tabiî ki. Geçmişte insanoğlunun hiç olmadığı kadar körlük içindeyiz. Tüm dünya insanlarının ve toplumlarının duyarsızlaşması tabiî ki doğal bir durum değil. Hatta diyebilirim ki, bu duyarsızlık ve tepkisizlik özel üretilmiş bir projenin uygulaması.


“Toplumların her şeye duyarlı ve tepkisel olduğu geçmiş dönemlerde büyük güçler projelerini son derece gizli ve hata oranı düşük bir şekilde uygulamak zorundadırlar. Bu da projelerin olabildiğine yavaş ve eksik uygulanmasına yol açmış, riskleri olabildiğine yukarılara çekmiştir. Bu nedenle büyük güçler yeni bir metot geliştirmiş ve adeta devrim yaratmışlardır. Bu metot kısaca; İnsanları ve toplumları uyuşturun, duyarlılıklarını, tepki reflekslerini ellerinden alın ve artık hangi proje olursa olsun rahatlıkla ve hızlı bir şekilde uygulayabilirsiniz.”


Nasıl uyuşturulduk?


Uyuşturucularla sarılmış yaşamlarımız. Tüm yaşam enerjimizi, beyin gücümüzü, kas gücümüzü, emeğimizi, gecemizi ve gündüzümüzü bu uyuşturucuları elde etmek için çalışmakta kullanıyoruz. Her elde ettiğimiz uyuşturucu sonrası kısa bir mutluluk yaşıyoruz. Sonra daha büyük bir doza ihtiyaç duyuyoruz. Bir noktadan sonra sadece emeğimiz, aklımız ve imkânlarımız yetmiyor. Kişiliğimizden, onurumuzdan, özgürlüğümüzden ve ahlakımızdan ödünler vermeye başlıyoruz. Tek amaç var: uyuşturucuları elde etmek. Nedir bu uyuşturucular? Yasa dışı maddeler değil tabiî ki bahsettiklerim. Bu uyuşturucular kendi başlarına çok masumlar ve hatta gerçekten ihtiyaç duyduğumuz ürünler. Ama artık ihtiyaç boyutundan çıktıkları ve amaç oldukları anda uyuşturucuya dönüşürler. Büyük güçlerin yaptığı da bu işte; Yaşamda ihtiyacımız olan ve kullandığımız bu ürünleri, bir yaşam argümanı olmaktan çıkarıp, amaca ve elde edilmesi gereken bir hedefe dönüştürmek. Çalışırsınız, çalışırsınız bir cep telefonu alırsınız… Çalışırsınız, çalışırsınız ev alırsınız… Sonra araba, sonra bir plazma, sonu gelmez… Hep alırsınız ve her defasında açlığınız daha da büyür. Tek amacınız onu elde edebilmektir. Çocuğunuzun büyüdüğünün bile farkında değilsinizdir ve yaşamın aktığının, değişimlerin uzağındasınızdır. Bir şeylerin ters gittiğini anlasanız bile sahip olduğunuz şeyleri kaybetmek korkusuyla tepki gösteremezsiniz. Hatta derinliğinizde yalnız kaldığınızda kendinize kızarsınız olabildiğince, ağlarsınız için için… Neye dönüştüğünüzü görürsünüz ama dönmek çok uzak gelir artık… Tüm yaşamınızı ve enerjinizi elde etmek için harcadığınız bu şeylerden nefret edersiniz ama artık onlardan vazgeçemezsiniz. Allah’ın yarattığı en üstün ve derin varlık olan insan, artık bir robota dönüşmüştür. Duygularınızı ve aklınızı yaşayamaz olursunuz. Her şeye kar ya da zarar olarak bakarsınız. Artık matematik olmuştur yaşam. Acılarınız, sevginiz, aşkınız, heyecanlarınız, hayalleriniz, onurunuz, her şeyiniz uyuşturucuyadır. Milyonlar bir arada ama olabildiğine yalnızlaşırsınız. Gözünüzün önünde bir mazlum katledilir, kılınız bile oynamaz hale gelirsiniz. Kendinizden iğrenirsiniz aslında. Dünyada mazlumlar, çocuklar katledilir, atalarınızın canlarını verdiği tüm her şey elinizden alınır, görürsünüz, bilirsiniz ama hiçbir tepki veremezsiniz. Bir plazma tv almak için yaptığınız fedakârlığın ve harcadığınız zamanın, binde bir oranını bile ayıramazsınız. Ve artık duygularınız da yoktur. İnsanlara bakarsınız, Duyguların, dostlukların, her şeyin sadece bir rol ve taklit olduğunu görürsünüz. O güzel şeyler, yani insana anlam katan ne varsa, artık elinizden alınmıştır ve siz bunun sahteleriyle yaşarsınız. Ve asla gerçek mutluluğu yaşayamazsınız. Her şeyiniz vardır artık, ama mutsuzsunuzdur. Ve o mutsuzluğu gidermek için sürekli uyuşturucu alırsınız. Her uyuşturucu aldığınızda daha da mutsuzlaşırsınız. Ve yıllar sonra dönüp yaşamınıza baktığınızda, yaşadığınız ve sahip olduğunuz her şeyin birkaç rakamla özetlenebileceğini görürsünüz. Sahip olduğunuz her şeyi, uzaktaki sevgilinizin saçlarının kokusunu hafif esen bir rüzgârdan koklamak, onu hissetmekle değişmek istersiniz. Ve size el açmış bir garibin karnını doyurmanın verdiği hazla… Geçtir her şey için artık. O pişmanlıkla ölüm geldiğinde ise; sadece en başa bir kez daha dönmek istersiniz, her şeyin başladığı yere… Dönemezsiniz…


Küresel kriz başlıyor…


Kısa bir süre öncedir… Kimilerine göre aylar önceden sinyallerini veren, bazı görüşlere göre ise; aniden patlak veren bir ekonomik kriz başlamıştır… Bütün dünya şok dalgalarıyla çalkalanıyor. Borsalar çöküyor, bankalar batıyor. Sanayiciler alarmda, ilk kurbanlar veriliyor ve çalışanlar işlerinden çıkartılıyor. Devletler panik içinde bir şeyler yapmaya çalışırken, birbirlerini gözlerinin içine bakıyorlar. Gazeteler, televizyonlar, tüm medya krize endekslenmiş durumda… Borsaların iniş-çıkış ibreleriyle, tüm dünya hop oturuyor, hop kalkıyor. İnsanlar ise; zaten yoğun olan gelecek kaygısına, daha katmerli olan bu krizi de ekliyor. Tüm bunların yanında Bazı kesimler ise; bu gelişmeleri batının yediği ağır bir finansal darbe olarak görüyor ve acaba kapitalizmin sonu mu geliyor diye düşünerekten göbek atıyor. Küresel kriz, artık kiminin felaketi, kiminin ise batıya ve Amerika’ya karşı zaferi, acaba hangisi?


Bence ikisi de değil. Olan nedir peki? Bunu da diğer yazılarımda olduğu gibi kendi penceremden izah etmeye çalışacağım… Bir anlamda yine fantastik ve komplo teorili bir yolculuğa çıkıyoruz yeniden. Kabul etmem gerekir ki bu kez kendi bakış penceremi çok zorlayacağım. Bu yazımın yayınlanması için Amerika’daki seçimin sonrasını bekleyeceğim. Bazı şeylerin netleşmesini görmek amacındayım. İnşallah değerlendirmelerimde yanılırım diye dua ederek konumuza giriyorum…


Tüm dünyada…


Ekonomistler tartışıyorlar… Küresel krizi tanımlamaya ve nedenlerini ortaya koymaya çalışıyorlar. Ve bu durumun ulaşabileceği noktalar hakkında öngörülerde bulunuyorlar. Mortgage sisteminin çöküşü, finans kuruluşlarının hırsı gibi onlarca neden gösteriliyor. Ekonomi bilimi ve bu bilimin mensubu olanlar, elbette nedenler, gelişmeler ve sonuçlar hakkında teoriler üreteceklerdir. Ve söyledikleri de ekonomi bilimi açısından son derece doğrudur. Fakat onların neden olarak ortaya koydukları ekonomik faktörlere, ben ekonomik araç diyorum. Belli bir amacın gerçekleştirilmesi için kullanılan araçlar…


İzlediğim ve dinlediğim ekonomi uzmanlarının anlattıklarında hep aynı manzarayı görüyorum. Ekonomi biliminin doğrularıyla değerlendirme yapıyorlar. Hâlbuki ekonomi, önce siyasetin en önemli dolgu maddesi, sonra bir bilimdir. Yani her ekonomik hamle, ekonomi biliminin gereklerine doğrularına göre yapılmaz. Hatta bilimle çatışabilir bile… O nedenle ekonomistlerin neden dedikleri faktörlere, ben özellikle araçlar diyorum. Peki, bu krizin asıl nedenleri nelerdir?


Benim bu yazıda anlatmaya çalıştığım asıl bu işte; Gerçek nedenler… Öncelikle kriz öncesinde Amerikanın genel durumuna bir göz atmak gerekir. Kriz öncesinde Amerikanın kendi içerisinde ve dünyadaki durumu, bize krizin nedenleri hakkında rehberlik edecektir.


Kriz öncesi Amerika…


Başkanlık seçimi yaklaştığı için hiçbir etkin politika yürütülemiyor. Kendi deyimleriyle “topal ördek” durumu yaşanıyor. Büyük Ortadoğu Projesi ile Cumhuriyetçi yönetim, hem ekonomik, hem de prestij açısından yıpranmış durumda. Aynı yıpranmışlıkla beraber tüm dünyada Amerika muhalifliği artış gösteriyor. Rusya, Amerika’ya son yıllarda artan bir şekilde ve özellikle Gürcistan meselesi ile zirveye varan bir dikleşme durumunda. Çin aynı dik başlılığı özellikle ekonomik alanda yükseltiyor. Aynı anda Avrupa ise; kendi içinde gizli bir çatışma yaşıyor ve Amerikanın gerçek müttefik diyebileceği bir tek İngiltere var. Bu sırada Amerikanın politikaları tüm dünyada ve kendi içinde tartışılıyor ve yoğun bir tepki çekiyor. Büyük Ortadoğu Projesinin devamı için gerekli olan kararlılık ve prestij zayıflamış, Irak dışındaki, Suriye ve İran projelerini gerçekleştirmeyi, oluşabilecek tepkiler nedeniyle göze alamıyor. Küçük hamlelerle geçiştiriyor. Amerika toplumu her alanda kendini sorgulamaya başlamış durumda. Ve bunlar gibi birçok sıkıntılı sorunlar…


İşte şimdi küresel krizin nedenlerini ve sonuçlarını oluşturabiliriz…


Amerika’yı asıl yönetenlerin derin devlet, diğer bir deyimle büyük güçler olduğunu düşünüyorum. Başkanların gerçek anlamda sadece birer kukla olduğuna inanıyorum. Buradan yola çıktığımda; büyük güçler, Büyük Ortadoğu Projesinin cumhuriyetçi yönetim tarafından yürütülemeyeceğine karar veriyor. Çünkü mevcut uygulamalar Bush ve cumhuriyetçileri prestij kaybına uğrattı ve başka bir operasyon için dünyayı ikna etme karizması kalmadı. Yerine düşünülen demokratlarda ise; başkan adayının siyahî olması büyük bir risk yaratıyor. Irkçılığın halen derinden yürüdüğü Amerika toplumunda, oylar kontrol dışı olarak yeniden cumhuriyetçilere akabilir ve seçim öncesi durumlarına geri dönebilirler. Bu riskin ortadan kaldırılması için mevcut Bush yönetiminin ve cumhuriyetçilerin adayı Mccain’in yıpratılması ile toplumun demokratlara yönlendirilmesi gerekiyor. Ve büyük güçlerin elinde ekonomiden daha iyi bir silah olamaz… Krizden sonra; Obama, Mccain ile puan farkını iki katına çıkarıyor…


Amerika toplumu ve medyası ciddi bir şekilde kendini eleştiriyor. Millet olma özelliği bulunmayan Amerika toplumu, kutuplaşmaya ve taraf olmaya başlıyor. Büyük güçler, toplumun reflekslerinin her şeyin sonu olabileceğini düşünüyor. Çünkü milletsiz devletler, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, çok ani yıkılırlar… Roma gibi… Krizden sonra; Amerika toplumu sadece ekonomiye ve seçime endekslenmiş, eleştiriler bir anda sadece cumhuriyetçilere kaymış durumda…


Rusya ve Çin’in son dönemlerdeki dik başlılıkları, süper gücün karizmasını tüm dünyada sarsıyor. Büyük güçler, Rusya ve Çin’in ekonomik kazançlarını Amerikan kâğıtlarıyla değerlendirdiklerini iyi biliyor. Krizden sonra; Rusya ve Çin’in başları önlerine düşmüş durumda, gıkları çıkmıyor adeta…


Amerika tüm dünyada prestij kaybına uğramış durumda… Büyük güçler, kriz ile tüm dünyaya şu mesajı vermeyi planlıyor; “Ben çökersem, hiçbiriniz ayakta kalamazsınız.” Krizden sonra; Neredeyse tüm dünya ülkeleri Amerika’ya yalvarır gözlerle bakıyorlar…”Ne olur müdahale et, batıyoruz…”


Kriz sonrası genel durum…


Amerika yeniden prestij kazandı. Demokratlar iktidara geldikten sonra, dünyada hangi müdahaleyi yaparsa yapsın, net bir tepki gösterebilecek hiçbir ülke yok. Bunun özel denemesini ise; Suriye’ye hafif bir bombardıman yaparak gerçekleştirdi. Bir iki cılız sesten başka bir tepki görmedi. Artık Büyük Ortadoğu Projesinin Suriye ve İran(hangisi önce olur bilemiyorum) aşamasını rahatlıkla uygulayabilir. Tüm dünya zaten Amerika’nın her deliliğine razı durumda… Buna rağmen Amerika, elini hariçten daha da güçlendirmek isterse, yeni bir 11 Eylül durumu da yaratılabilinir. Bunu zaman gösterecektir. Bu arada Rusya ve Çin’in sindirilmiş olması Amerikanın her alanda önünü açmıştır.


Bu kriz ile Amerika elbette büyük paralar kaybetti ve finansal yapısında ağır darbeler aldı. Fakat aynı zamanda bitmiş olan prestijini ve karizmasını tekrar geri kazandı. Hem de daha güçlü şekilde…


Şimdi bu krizin doğal olduğuna inanmak ne kadar mümkün? Elbette Amerika’nın büyük güçleri, bu projelerinde ekonominin bütün araçlarını kullanmış, Lehmann gibi aktörlerine uygulatmış ve krizin tamamen doğal görünmesini sağlamıştır. Amerika’nın krizle kazandıkları, kaybettiklerinden kat kat fazladır.


Umarım yanılmışımdır. Ve bu kriz tamamen doğal bir durumdur. Aksi halde önümüzdeki kısa zaman diliminde dünyayı büyük bir ateş çemberi saracaktır. Allah dünyadaki tüm mazlumların yar ve yardımcısı olsun… Küresel krizin ülkemizdeki yansımasına gelince, bunu ayrı bir yazı ile ülkemin genel durumunu da içerecek şekilde ele almaya çalışacağım…


Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle, sağlıcakla kalınız…


NOT: “Bu yazımı yazdıktan sonra özellikle Amerika seçim sonuçlarını ve dünyadaki tepkileri bekledim. Obama’nın kazanmasının tüm dünyada, hatta Kenya’da bile eğlencelerle, partilerle kutlanması her şeyi ortaya koyuyor. Amerikanın katı muhalifi olan bazı ülke liderleri, daha şimdiden Obama’ya ellerini uzatmış durumda… Üstelik ülkemizin doğusunda bir köyde Obama kazandı diye 44 koyun kurban edilmiş… Gazetede okudum bu haberi ve içim acıdı bir anda… Tüm dünya, Amerika olmaya doğru hızlı adımlarla koşuyor. Bu gidiş, ya Amerikanın ve İsrail’in imparatorluğu’na varacak. Ya da her ikisinin de sonu olacak… Bunu ileriki dönemde tarih yazacaktır. Ve bunun geç bir tarih olacağını hiç sanmıyorum…”

Napolyonlar Ölmez Vatan Bölünmez

Türk halkının kaleciliği iyidir ama penaltı kabiliyeti sıfıra yakındır. Tarih boyu 9 kusurlu hareketten neşet eden onlarca küsur penaltıda hep ters köşede avlanmıştır.


Mesela; Napolyon 1798’de toprağımız olan Mısır’ı işgale kalkarken Müslüman olduğunu ve Osmanlı Halifesi adına bu topraklara çıkartma yaptığını söylemişti. Tam 4 yıl uğraştık Bonapart Efendi’yi Mısır Eyaletimizden çıkarmak için. Adeta göbeğimiz çatladı.


Peşinden Yüzbaşı Noel’le, Binbaşı Lavrens’le uğraştık. Her ikisi de şeyhliğini ilan ettiği Ortadoğu’da evliya gibi hürmet gördü. Elin sapsarı İngiliz’i Müslüman Arabı Müslüman Türk’e düşman etti, gitti. Hala ceremesini çekiyoruz.


Bir zamanlar Hitler için de Müslüman dendi, asıl adının Haydar olduğu söylendi. Sonra baktık ki Haydar (Haider) 50 sene sonra Avusturya’ya Başbakan olan en ırkçı ve en koyu Hıristiyan lider imiş.


Kıbrıs’ta Şeyh Nazım diye biri türer. İngiliz Kraliyet Ailesinin 40. göbekten Peygamber (Hz. Muhammed) torunu olduğunu, prenslerin doğuştan sünnetli olduklarını, Çarls’ın da ‘Hüseyin’ adıyla maruf gizli Müslüman olduğunu yayar. Bizim mütedeyyin (ağız alışkanlığı) televizyon kanalarımızda Allah dostlarından biri olarak VCD’si pazarlanır durur.


Nedense bu Allah dostları (!) ya İngiliz muhiplerinden, ya Amerikanofillerden, ya Frankofonlardan yada Alamanlardan çıkıyor. Bizim halkımız da her defasında ters köşeden golü yiyor. Balık hafızalı olduğumuzu söyleyenlerin hakkı var.


Şimdi sırada Obama var. Malumunuz; Hüseyin Burack OBAMA. Bir tarafı Afrika (Kenya),  bir tarafı Asya (Endonezya), diğer bir tarafı Karayipler (Havai), başka bir tarafı Amerika (İllinois). Anası ak, babası kara, bahtı yaver. Üvey kardeşlerin biri Müselman öbürü Hristo. O kadar tarafı, yönü var ki insanın başı dönüyor.


Buş’un kıra – döke uygulamaya çalıştığı ve başarısız olduğu Küreselleşme (Yeni emperyalizm) Canavarı Obama’yla yedi başlı olacak demek ki.


Klinton, Amerika Birleşik Milletler Hapishanesinin ömrünü 8 yıl uzatmıştı. Ve giderken ekonominin 5.5 trilyon dolar fazlası vardı. Buş oğlu Buş o 5.5’u bitirmekle kalmayıp kriz deyu 850 milyar dolar açıktan para dilendi Kongre’den. Bu da yetmiyor, 1.5 trilyon dolar daha bekliyorlar. Hoş, dolar dediğin kâğıt masrafı; bas – dur karşılıksız. Ta ki biri çıkıp ‘dolar çıplak’ diyesiye kadar.


İmdi Obama’yla yaraları tımar ede ede sağacaklar dünyayı ve dünyanın tüm halklarını. Rusya’nın Avrasyacılık’ı, Çin’in Şanghay 7’lisi, Afrika Birliği, 3.Dünya Bağlantısızlar Hareketi, Hugo Şavez’in Güney ve Orta Amerika (Karayipler dahil) anti sömürgecilik ittifakı.. Bir taşla vurulabilecek en çok kuş; Buş değil Obama.


Doğuluların hayata lider merkezli bakmak gibi kronik saplantıları var. Bir’i gelir ve her şeyi çözer. Bu İran’da da böyle, Turan’da da böyle. Kenya’ya gitmenize gerek yok Van’da da böyle. Ne diyelim; onlar ermiş muradına biz bakalım önümüzdeki maçlara.


Yarın fırtına koptuğunda nasılsa başka seçenekleri sahneye koymaya başlarsın (başlarlar) nasılsa. Sen de kendininmiş gibi üzerine atlarsın. Nasılsa Mehdi – Mesih bekleme geleneğimiz milenyumda da bozulmadı. Halkımızın sağduyusuna ve ferasetine güvenmeye devam. Son babda şiirle selam:


Koyun gibisin kardeşim
Kabahatin tümü senin
Diyeceğim ama değil
Kabahatin çoğu senin
Koyun gibisin kardeşim

Küresel Kriz Ya Da Kapitalizmin İflası

0

Küresel krize eğitimci yorumu ve çözümü:


Bu konuyla ilgili  çok yazılar yazıldı, yazılıyor, yazılacak ve hakkında çok da konuşulacak
Ben yazılmayanları yazmaya olaya farklı boyuttan yaklaşmaya çalışacağım.


Bölgesel ya da küresel tüm krizlerin iki ana sebebi vardır.



  • Ürettiğini satamamak
  • Sattığın malın parasını tahsil edememek.

Bunu cüzdan ve vicdan daralması olarakta ifade edebiliriz. Bunun ne demek olduğunu yazının ilerleyen bölümlerinde açıklamaya çalışacağım.


Krizler için iki maddelik çözüm önerisi yeterlidir.



  • Yatırımı, üretimi dolayısıyla istihdamı arttırmak.
  • Halkın büyük bir bölümünü oluşturan tüketicinin alım gücünü kuvvetlendirmek.

Günümüzdeki ekonomik sistem kapitalizmin kurallarına göre işlemektedir.
Sermayenin rengi, sahibinin inancı ne olursa olsun tüm işverenlerdeki temel zihniyet sömürü esasına dayanır. Krizin başlangıç noktası da burasıdır.


Kapitalizm batı medeniyetinin ekonomik modeli olduğu için küresel kriz bu medeniyetinde iflasıdır. İnsanlığa huzur getirmeyeceğinin apaçık göstergesidir.


Üretilen malın satılamaması, depoların dolup stokların birikmesi ve işçi çıkarımı ücretsiz izin vs.


Sebep: Tüketici dediğimiz; memur, emekli, işçi, çiftçinin alım gücünün olmaması ya da çok sınırlı olması eldeki imkânların maaşının ya da gelirinin ancak zaruri ihtiyaçlarını karşılamak için harcaması.


Diğer sebep; satılan malın parasının tahsil edilememesi. Kredi kartları, çek ve senetlerle yapılan alış-verişlerin paraya dönüşememesi. Mal satılmıştır ama üreticiye para olarak dönmemiştir.


Ekonomide taksitli alış verişler tüketimi arttırır, alışverişi kolaylaştırır, ama iş gelir tüketicide biter. Üretilen mal fabrikadan ana bayiye, ana bayi bölge bayisine, bölge bayisi toptancıya, toptancı market, mağaza vb. satıcılara onlar vasıtası ile tüketiciye ulaştırılır. Tüketici malı taksitle alıp geri ödemesini yapamayınca bu işlem silsile yoluyla yukarıya üreticiye kadar uzanır.


Cüzdan daralması dediğimiz hadise budur. Bazen buna vicdan daralması da eklenir, bu nasıl olur. Bazı art niyetli karakteri bozuk insanlar ödeme imkânına sahipken krizi bahane ederek ödeme yapmaz buda işin tuzu biberi olur sonra, sonrası malum ücretsiz izinler, işçi çıkarmalar, iflaslar, intiharlar, mama bekleyen bebeler, kira bekleyen ev sahipleri.


Sahi kapitalizmin ana ilkeleri ne idi.



  • İnsan insanın kurdudur.
  • Düşene bir tekmede sen vur.
  • Yaşamak için öldür.
  • Ezmek, sömürmek vs.

Sömüre sömüre insanları tamamen iskelet durumuna getirirseniz sonra neyi sömüreceksiniz. Bu silah bumerang gibi dönüp sömürenleri vuracaktır, vurmuşturda. Küresel kriz işte silahın dönüp sahiplerini vurmasıdır.


İnsanların (sömürenlerin) hatalarının farkına varmaları mümkün ama bundan vazgeçeceklerine pek ihtimal vermiyorum.


Bu kriz ya da krizlerin çözümü nedir?


Şunu belirteyim ki bunun çözümü alışılmışın dışında farklı ses ve görüşlere kulak vermektir.
Yani reçeteyi değiştirmektir.


Toplumları bir üçgene benzetirsek bunun %70 ya da %80’lik büyük bir bölümü sabit ya da dar gelirli dediğimiz tüketici kesimdir. Bunlar; işçi, çiftçi, emekli, memur ve serbest çalışanlardır.


Geriye kalan %20’lik kesim ise kaymak tabaka dediğimiz ithalatçı, ihracatçı kesimdir.


Kriz %80’lik bu kesimin alım gücünün olmaması, yani iç piyasanın büyük oranda daralması sirkülâsyonun durmasıdır.


Bu sirkülâsyonun sağlanıp iç piyasa açılırsa kriz biter.


Bunun için devlet ya da devletler, bankalara, işletmecilere verdiği paranın bir kısmını hatta daha fazlasını tüketiciye yansıtmasıdır.


Mali disiplin enflasyon vs. bunların sebep ve sonuçları doğru tespit edilmelidir.


Krizin çözümünün diğer bir yolu da yatırım ve üretimdir. İnsanların işi ve parası olursa korkmadan harcayabilirler. Buda iç piyasayı hareketlendirir.


Bankaların içini, holdinglerin kasasını, işverenlerin kesesini parayla doldursanız tüketicinin alım gücü olmadıktan sonra bu sizce çözüm olur mu?


Aslında bu kriz dünyanın en akıllı en bilgili olduğu sanılan insanlarının milyonlarca dolar maaş alarak yönettiği sistemin iflası olup sistemin değişmesi gerektiğinin de en açık ifadesidir. Deniz bitmiş kara görünmüştür.


Krizin merkezi olan Amerika’da Barack Obama’nın ABD başkanlığına seçilmesi beni de mutlu etmiştir.


Sn. Obama’nın başkanlığı ezilen, horlanan ve ikinci sınıf insan muamelesi görenler açısından bir şans olabilir.


Doğrusunu isterseniz ben bu konuda çok da ümitli değilim.Obama’nın gücü kapitalizm çarkını tersine döndürmeye  yetmez.


Bu şansın ne kadar doğru kullanılacağını zaman gösterecektir. Obama ve kuracağı kadrosunun krizi çözüp ezilen ve sömürülenlerin yüzünü güldürebilmesi sorunun doğru tespit edilebilmesine bağlıdır. Aksi halde yaşadığımız sürece bu filmi çok daha seyrederiz.


Bizim medeniyetimiz zekât ve fitreyi niçin emretmiş, sadaka ve yardımlaşmayı neden tavsiye etmiştir.


Bizim medeniyetimizde değil insanlar hayvanlar bile aç ve sefil bırakılmamıştır.


Bizim medeniyetimizde düşeni tekmelemek değil elinden tutup kaldırmak esastır.


İnsan insanın kurdu değil dostudur.


Yaşamak için öldürmek değil paylaşarak beraber yaşamak esastır.


Paylaşmak insanların benlikten ve cimrilikten kurtulup ben anlayışı yerine biz anlayışını hâkim kılar.


Yeryüzü hepimize yetecek kadar geniş Allah’ın nimetleri tüm canlıları kıyamete dek doyuracak kadar boldur. Yeter ki biz bunun farkında ve şuurunda olalım.


İşte o zaman krizler temelinden halledilir dünyada bu beladan kurtulmuş olur.


Krizlerin olmadığı bir dünyada yaşamak dileğiyle…

Kimlik Terörü

 


28 Mayıs 2008 tarihinde, Fatih Sultan Mehmet’in bir dini grupla ilgili verdiği ahidnamenin 545. yıldönümü ile ilgili toplantıdan sonra Aydınlar Ocağı heyeti tekrar Bosna’ya gitti. 29 Ekim – 2 Kasım tarihleri arasında düzenlenen faaliyetler oldukça yoğun ve başarılı geçti. “Cumhuriyet’in 85. Yıldönümü” konulu bir açık oturum yapıldı. Açıkoturuma Bosna Cumhurbaşkanı Sayın Silayciç Haris de katılarak bir konuşma yaptılar. Açıkoturum bazı TV kanallarında yayımlandı. Bosna ve Travnik Üniversitelerinden birçok öğretim üyesi toplantıda bulundu ve konuşma yaptı. Fatih ve Sarayova eski şehir belediyelerinin kardeş belediye yapılması konusunda oldukça mesafe alındı.   Türk Dünyası ve akraba topluluklarıyla temasları esas alan bu tür ziyaretler devam edecektir. Bu ve benzeri temaslarımız sonunda gördük ki; Türkçe ve bize has İslâm’ı yaşama üslubu, Türkiye’nin güvenlik çemberinin bir bölümü olarak Balkanlar’da çok önem taşımaktadır. Açılan ve açılacak okullarda Türkçe ve İslâmi eğitim-öğretim bu çizgide olmalıdır. Türkçe öğrenimi kadar, Türkçe ile eğitim geliştirilmelidir. Yurt dışında okul açmak sadece ticari amaç açısından düşünülmemelidir. Kimsenin taşeronu da olunmamalıdır. Bosna’da ihraç ürünlerimizin çoğunu göremedik. Ülkeyi dışarıda temsil edenler, klâsik memur görüntüsünü terk etmek zorundadırlar.


Türkiye’yi ziyarete gelen dost, komşu ve akraba topluluğu ülke yetkililerine sözde bir şeyler ispat edebilmek ve hoşgörümüzü ortaya koyabilmek uğruna; çok abartılmış olarak  -sizden şu kadar kişi bizde yaşıyor şeklinde – bazı nüfüs sayılarının verildiği görülmektedir. Bu sayıları verenler, daha dikkatli olmalı ve bilimsel araştırma verilerine dayanmalıdır.  


Türkiye, önünü görmeyen, basiretsiz, dışarının ve onun işbirlikçilerinin dolduruşuna kolayca gelen siyasetçilerle yönetilmektedir. Bunlar, bazı gerçekleri gördükçe; daha önce söylediklerini tekzip edercesine milli çizgiye gelmektedirler. Ancak, yine de milli kimlikle mahalli sıfat ve etniklikleri rakip gibi görmekte ve karıştırmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının ne bir milli kimlik, ne de bize uymayan bir üst kimlik olmadığı anlaşılmalıdır. Bazı tekerleme ve yanlış ezberleri bırakalım. ‘Türk, Kürt, Çerkez, Gürcü…’ alt kimlik değildir. Türk’ü alt kimlik olarak gören bir anlayış Anadolu’yu haça peşkeş çeker ve ona yeni sahip arar. Türklüğün bir milli kimlik olduğunu fark edelim.  Onu etniklik kapsamına sokmayalım. Türklerin, sadece anadili Türkçe olmayanları da kapsadığını öğrenelim. Anadil ile mensubiyet duygusunun örtüşmediğini kavrayalım ki; ülkeyi etnik çatıştırmalardan ve yol ayrımındaki ülke görünümünden uzaklaştıralım. Siyaset ve ülkeye hizmet, ciddi bir iştir. Sorumluluk ve fedakârlık gerektirir. Bizi uğraştırıp oyalayan, Irak’ın kuzeyindeki siyasallaşmayı örtüleyen PKK teröründen daha önemli bir terör çeşidi de, kimlikler üzerinde oynanmaktadır. Şişirilen etnik grup rakamları bu amaca hizmet etmektedir.


TRT 1 televizyonunda her Cumartesi ve Pazar sabahları aynı kişiler ekrana abone yapılmıştır.  Türkiye’yi milli devlet ve üniter yapıdan uzaklaştırıcı, bize uymayan çokkültürlülüğe zorlayan, Anayasanın temel giriş maddelerini dışlayan bir anlayışa devletin televizyonlarında yer verilmemelidir. Hiçbir ciddi devlette devletin kurumları devletini inkâr ettirmez. Bir yerlerden ve bazı kurumlardan rövanş alacağız diye Anayasa suçu işlemeye ortak olunmamalıdır. Kimseye Anadolu’yu sahiplenmede davetiye çıkarılmamalıdır.


Küreselleşmeye milliyetçilerin bakışı ile aşırı sol ideolojiden kendini kurtaramayanların bakışları farklıdır. Yükselen iktisadi milliyetçilik ve millet gerçeği reddedilerek evrenselci ve sınıfçı, sadece anti-kapitalizme sığınılarak küreselleşmenin doğurduğu sorunları ele almanın hiçbir faydası yoktur. Hedef tahtası yapılmak istenen kapitalizm ve liberalizm, bugün ne ölçüde yaşıyor? Devletin ortadan kalktığı, devlet müdahalesinin olmadığı, serbest piyasa düzeni, tabii kanun içinde dengeye varma, pratikte nerede geçerli olmuştur? Liberal ütopya gerçekleşti mi ki; çöksün? Küresel istila ve gelecekte daha büyük imkânlar sağlamak için bugün ortaya çıkarılan küresel iktisadi kriz, yanlış yorumlanmaktadır. Önü açılan milli devletler, üretimden, reel sektörden, sanayileşmekten uzaklaştırılmaktadır. Reel sektörün yerini finans sektörü almakta, bankalar ele geçirilmekte, borç faizi üretime tercih ettirilmektedir. Sorun, kapitalizmin veya liberalizmin çöküp çökmediği değildir. Sorun, tarihin çarkını geriye çevirerek tarihin çöplüğünde klâsik ideolojilerden medet ummak, mezarlıklarda çözüm aramaktır. Dünyayı yeniden keşfeder gibi sömürüye karşı çözüm getirmemiş, ondan sadece faydalanmayı düşünmüş olan K. Marx’tan hâlâ medet ummak sadece bir “nostalji” ve entel tutkusudur.

Liderlerin Algılanması

 


Adnan Menderes


Çocukluğumdaki çevremde Adnan Menderes’ten hep sevgi ve saygı ile bahsedilirdi. O’nun ve DP’nin dine, manevi değerlere önem verdiğine, millete hizmet için samimiyetle çalıştığına inanılırdı.


İsmet İnönü CHP’sinin yönetiminde, dünya savaşı sonrasında yaşanan ekonomik sıkıntılar yanında, o zamanki dünyadaki faşist diktatörlüklerden etkilenen yönetim tarzı, devleti temsil eden CHP ile millet arasında ciddi bir soğukluk oluşturmuştu.


DP ve Adnan Menderes, ABD ile siyasi yakınlaşması neticesinde temin ettiği dış ekonomik yardımların katkısı ve izlediği serbest piyasaya geçiş politikaları ile millete ciddi anlamda hizmet götürmeye başlamıştı. “Hasolar Memolar” olarak aşağılanan “şapkalılara” kısaca hor görülen köylüye değer verildiğini hissettiren söylem ve eylemler DP’yi ve Menderes’i 10 yıl iktidarda tuttu.


27 Mayıs İhtilalı sonrasında, Yassıada’da yargılanmaları sonucu Adnan Menderes ve iki bakanının idam edilmesi ise, büyük bir adaletsizlik ve vicdansızlık olarak değerlendirilmekteydi. Yassıada Mahkemesinde “bebek davası” “köpek davası” gibi suçlamaların Menderes’i sevenler gözünde hiçbir olumsuz etki yaratmamıştı. Çünkü bunların birer iftira olduğunu düşünüyorlardı.


İhtilalın mazlumu olarak milletin kalbinde yer eden Adnan Menderes’in adı Türkiye’de binlerce çocuğa verildi. Demirel de Menderes rüzgârıyla seçimler kazandı.


Sağcı ve muhafazakâr insanların desteklediği Adnan Menderes’in çapkın bir adam olduğu, 1940 larda Mukaddes adlı bir bayanla, 1950’li yıllarda ise Ayhan Aydan (ilişkileri başladığında orkestra şefi Hasan Ferit Alnar’la evliydi) ve Suzan Sözen (İstanbul Emniyet Müdürünün eşi) ile metres hayatı yaşadığı bu çevrelerde ya bilinmiyordu veya hiç konuşulmazdı.


Özel hayatındaki bu zaaflara karşılık ülkeyi bir şantiyeye çevirmesi ve devlet millet kopukluğunu giderici hizmetleri O’nun unutulmamasına yol açtı.


Bunu yaparken ABD politikalarına tam bir uyum içinde oldu. Hatta Başbakanlık binasında görev yapan ABD’li bir ekibin Başbakan’a gelen bütün evrakı denetlediği bir bağımlı yapının oluşmasına göz yumdu.


Yüceltme veya reddetmeye dayalı siyah beyaz değerlendirmeler, bir kısmımızın O’nun kusurlarını abartıp, hizmetlerini görmemize engel oldu. Diğer kısmımız ise hizmetlerini abartıp, kusurlarını görmezden geldik. Oysaki gerçek gri tonların içinde ifade edilebilirdi.


* * * * * * * * *


Mustafa Kemal


Bu yıl 10 Kasım öncesi Atatürk ile ilgili tartışmalara Can Dündar’ın “Mustafa” isimli belgesel filmi damgasını vurdu. Neden “Mustafa” diye sorulduğunda “en insani, en yalın halini anlatmak istedim” şeklinde cevaplamıştı Can Dündar bir programda.


Oysa bazıları filmde anlatılan Mustafa’nın, Mustafa Kemal’in özelliklerini yansıtmadığını ve Atatürk düşmanlarının ekmeğine yağ sürdüğünü düşünerek eleştiriyordu. Yılmaz Özdil’in ifadesiyle filmde anlatılan Mustafa özetle şöyleydi:


“Sarhoş. Kafayı bulunca ağlayan… Çevresine eziyet eden… İtiraz edeni asan… Arkadaşlarını satan… Goygoycuların dolduruşuna gelen…”


“Milletten bihaber. Hatta milleti küçümseyen… Alay eden. Batı hayranı.”


“Sefa düşkünü. O balo senin… Bu balo benim, gezen. Zampara. Cephede bile karı-kız düşünen…”


“Dinsiz.”


“Kendi heykellerini diktiren… Megaloman. Bencil.”


“Günde 3 paket sigara içen. Usul usul intihar eden… Psikolojik bunalımda… Yalnız. Çaresiz. Basiretsiz.  Zavallı bir adam.”


“Mustafa’daki Mustafa bu.”


Filmi henüz seyretmedim. Ancak abartılmış ta olsa, insani bazı zaafları olmasının ve hatta olmayan kötü özellikler (dinsiz olması gibi) isnat edilmesinin, Atatürk’ün değerini düşürmeye yetmeyeceğini düşünüyorum.


Bana göre Mustafa Kemal’in en önemli iki ilkesi “tam bağımsızlık” ve “hâkimiyet-i milliye” yani “egemenliğin millette olduğunu” ifade eden görüş ve uygulamalarıdır.


Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan 85 yıl sonra “borç alanın buyruk da aldığını” görmekten muzdarip olanlar ile “millet hâkimiyeti” yerine, iç ve dış güç odaklarının hâkimiyetini görmenin acılarını paylaşanlar, Atatürk’ün bu ilkelerinin önemini daha kuvvetle anlamaktalar.


Bütün olumsuz şartlara rağmen, insan kaynaklarının yanında, ekonomik kaynaklarımızın da tarumar edildiği bir ortamda bu iki ilke kapsamında başarılanlar muhteşemdir.


Mustafa Kemal’in beşeri zaaflarını abartarak O’nu zavallı bir adam durumunda göstermek de, O’nu “insan ve devlet adamı olarak hiçbir zaafı, hatası, kusuru bulunmayan kutsal bir varlık olarak tanımlamak ta yanlıştır.


O’nun büyüklüğünü anlamak için sadece “Gençliğe Hitabesi”ni bir kere daha okumak bile kâfidir.

Ekonomik Krizin Siyasi Sonuçları

Bilinmektedir ki, Türkiye’de ve dünyada yaşanan büyük ekonomik krizlerin arkasından radikal siyasi gelişmeler olmaktadır.


1929 krizinin ardından bazı ülkelerin sınırlarının değiştiği, büyük devletlerin dünyanın kaynaklarını yeniden paylaştığı siyasi gelişmeler yaşandı.


Büyük ekonomik krizin yaşandığı birçok ülkede ise siyasi iktidarlar değişti. İzlenen politikalarda köklü değişiklikler oldu.


Uluslararası Siyasette Kriz Sonrası Beklenen Gelişmeler:


Yaşanmakta olan ve 1929’dan bu yana gerçekleşen en büyük ekonomik kriz olduğu ifade edilen küresel kriz sonrasında “hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını” ifade edenlerin sayısı hiçte az değil. Ünlü siyaset bilimci Francis Fukuyama gibi düşünenlere göre, tek süper güç dönemi kapanıyor ve yirmi yıllık Amerikan egemenliği sona eriyor. Kaynakların dağılımı, alım gücü, askeri güç, hepsinde dengeler değişiyor.”


Bu görüşü abartılı bulan ve ABD’nin hala süper güç konumunu koruduğunu düşünen, askeri, ekonomik, diplomatik ya da kültürel güç olarak ABD öncü rolünü sürdürmeye devam edeceğini savunan analistler de var.


Her halükarda süper gücün ciddi biçimde sarsılmaya başladığı ve yeni dengelerin oluşacağı kesin gibidir.


Obama’nın Başkan seçilmesinin de bu süreci durduramayacağı anlaşılıyor. Mevcut veriler ışığında, Ortadoğu, Güney Asya, Latin Amerika’da ABD’nin ciddi oranda gerileyeceğini söylemek mümkündür.


Türkiye’de Kriz Sonrası Siyasi Gelişmeler:


Yedi sekiz senede bir yaşamaya alıştığımız ekonomik krizlerden sonra olanları hatırlayınız. Çok güçlü sanılan iktidarlar bile, krizle birlikte gelen işsizlik ve yoksulluk dalgasına dayanamamış, ya seçmen yeni arayışlara yönelmiş veya darbeler yaşanmıştı.


2001 krizinden önce, 1999 yılında 57. hükümeti oluşturan 3 parti Türkiye’ye gündem olarak tam hâkimdi. AB hedefi konulmuş, IMF ile yeni anlaşma yapılmıştı. Döviz kurları sabitlenmiş, borsa tarihi zirvelere ulaşmıştı. Ancak 2000 yılı Ocak ayında başlayan sıkıntılar giderek artmış, 2001 Şubat ayına kadar makro-ekonomik göstergeler iyice bozulmuştu. Onüç aylık dönemde, iktidardaki partilere yüzde 55 olan destek, yüzde 20 nin altına inmiş, bu destek te gittikçe azalmış, 3 Kasım seçimlerinde her üç parti de barajın altında kalmıştı.


Böyle dönemlerde geçmiş yıllarda alıştığımız partisine sadık seçmen alışkanlığı bozulmakta, yeni arayış ve umutlar siyasetin belirleyici unsuru olmaktadır.


ABD’de başlayıp dünyaya yayılmakta olan küresel finansal krizin, reel sektörü de içine alarak genişlemeye başladığı bu döneme girerken, Türkiye’nin makro ekonomik verileri zaten bozulmaya başlamıştı. Ağustos ve Eylül aylarında %5,5 ve 6,5 luk üretim gerilemeleri büyük tehlikenin çarpıcı işaretleri.


Ekim ve Kasım aylarında sayısı hızla artan, üretimini durduran fabrikalar, kapanan işyerleri ve toplu işten çıkarmaların, 2009 un ilk yarısında daha da artması beklenmekte.
Halen birçok işyerinde geçen ayların siparişlerini karşılamak için üretim yapılabiliyor. Azalan iç ve dış talebe bağlı olarak önümüzdeki aylarda üretimin daha da azalması ve işyeri kapanmalarının artması sürpriz olmayacak.


Yani işsizlik ve yoksulluğun (ve de yolsuzluk iddialarının) arttığı zorlu bir sürece girdik ve bunun süresini ve şiddetinin ne kadar olacağını şimdiden kestirmek zor.


Dileriz ve ümit etmek isteriz ki, Türkiye bu badireyi de az hasarla atlatır. Beklenen sarsıntı halkımızın büyük sıkıntılara girmesine ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bağımsızlığını azaltıcı ve bölünmezliğini tehlikeye sokucu boyutlara gelmez.


IMF ile görüşmeleri devam eden anlaşmanın yapılması, Türk vatandaşlarının yurtdışındaki dövizlerinin getirilmesi için çıkarılan kanun ve alınacak diğer kararlar sarsıntının şiddetini hangi ölçüde azaltır, onu ilerideki haftalarda göreceğiz.


Sarsıntının şiddetinin yüksek olması ve 2009 Mart ayında yapılacak mahalli idareler seçimlerinde AKP’nin alacağı oy oranının düşük olması halinde yeni arayışlar hızlanacaktır. 


Önümüzdeki bir iki yıl içinde yeni bir iktidar görünmesi ihtimali yüksek olabilir mi?


Böyle bir ihtimalin oranını tahmin etmek için, öncelikle krizin şiddeti ve kapsamı önemli. Ayrıca alternatif arayışın iç ve dış destekçileri ile AKP’nin destekleyicisi olan iç ve dış güç odaklarının tavırları ve etkilerini değerlendirmek gerekecek.


Siyaset yapıcıları bu ihtimale göre oyun kurmaya çalışırken, oyuncuların bir kısmı şimdiden yeni oluşması muhtemel güç dengesi içinde nerede yer alacağının arayışına girdi, diğer bir kısmı temkinle beklemeyi tercih ediyor.

Üzmez

 


Bazı insanlar vardır. Toplumda yer kazanırlar. Bu kazandıkları yere muhakkak bedavadan gelmezler. Ya müteşebbislikleri güçlüdür. Ya çeneleri güçlüdür. Ya kalemleri güçlüdür. Ya da yetenekleri güçlüdür.


Bazıları yaşadıkları gibi ölürler. Arkalarında çok iyi bir isim veya çok miktarda düşman bırakırlar. Bazıları ise sonradan davranış değiştirirler. Hüseyin Üzmez bunlardan biri. Uzun süre yazılıp çizilenlere dikkatli yaklaştım. Bu dikkatli yaklaşışım kişisel olarak sadece ona karşı değildir.


Genelde bu tip olayların çoğunda çıkar savaşı ortaya çıkar. Birilerinin işine geldiği için zamanlamalı olarak sansasyon üretirler. Bu olaya da bu açıdan temkinli baktım. Fakat televizyonda ki sözleri midemi bulandırdı.


Bu adam bence tedavi edilmeli. Asla ve asla yaptıkları dini bir motifle yan yana getirilmemeli. Dünya kadar ahlaksız var. Tabii ki dindar olup ta ahlak dışı davrananlar olacak.
Bu adamı Allah ıslah etsin. Kulda(yargı) başkalarına örnek olması bakımından gereken en ağır cezayı versin. Kanun yapıcılar kanunları yaparken aralık bırakmasınlar. Ülkemizin kanun sorunu yok. Kanunlarda bol olan boşluk sorunu var.


Dürüst olmayanlar ceza alsın ki dürüstler de nefes alsın.


Obama


Nedense Barack Obama’yı milletimiz sevdi. Belki de  daha önce siyasi mağdur olduğu için. Fakat kendisinin ve yardımcısının gerek Kıbrıs, gerek Ermeni, gerekse Kürt devleti ile alakalı söylemlerine bakacak olursak hiçte sevilecek tarafı yok. Tepede bir Amerikalı daima Amerikan menfaatlerini önde tutmak zorundadır. İster siyahi, ister beyazi olsun. Bu değişmez. Üstelik Amerikan devlet planları gelen liderlere bağlı olarak esnemez.


Dünyanın şekillenmesini elinde tutan bu devlet, yüzlerce uzmanın elinden geçen bu planları sık sık değiştirmek için yapmaz. Yoksa bu planlar bizim beş yıllık kalkınma planlarımıza benzerdi. Sonunda raflarda küflenip durmaya mahkum olurdu.
Bu bakımdan erkence sevinmeyelim. Bir bakarsınız Obama denen adam Ülkemizin baş belası kesiliverir.


İnsanın sevdiğinden kazık yemesi zor oluyor.


İzmit Adayı


Siyasette Belediye başkan adayları yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Bence bir an önce çıkmalı da. Zira seçmen sadece partiye oy vermemeli. Beldeyi yönetecek kişiyi iyi tanımalı. Bu tanıma fırsatını bulabilmeli. Belediyeyi yönetecek parti değildir. Parti Başkan adayını belirleyen vasıtadır. Yönetecek olan yetenekli Başkandır. Başkanla birlikte yetenekli meclis üyeleridir.


Yerel Yönetimler Yasası çıktığında tek isim değiştiren  Belediye  İzmit Belediyesi oldu. Daha geniş alana hükmedecek  bu yeni Belediyeye yeni bir Başkan gereklidir.


Halkı ile didişen değil, uzlaşan Başkan gereklidir.


Hısım akrabasını kayırmayan Başkan gereklidir.


Dükkanının üstündeki kaçak inşaata göz yummayan, herkese karşı adaletli olan,


Kolaylaştıran, zorlaştırmayan, insanlara eziyet çektirmeyen bir Başkan gereklidir.


Yuh olsun dedirtmeyen, helal olsun dedirten Başkan gereklidir.


Tahsili ve deneyimi belediyecilik yapmaya müsait bir Başkan gereklidir.


Velhasıl yeni, taze, başarılı bir isim İzmit Belediyesine yakışacaktır.


İzmit seçmeni!


Beş yıl ellerim kırılsın diyeceğine, bir ay çalış.


İnandığın aday adayı için bir şeyler yap. Kamuoyu oluştur.


Seçmek zorunda kalmamak için aday belirlemede etkili ol.


Bazı ipuçları ile ben size yardımcı olacağım.


Haydi şimdiden iş başına..