25.5 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1346

İmralıya Merhamet!

Bu merhamet gözleri yaşartır!
Gözden yaş akar da, duygudan mı, kinden mi bilinmez.
Tarihin hiçbir döneminde, hiçbir ülkede, böylesi bir katil bu derece mükâfatlandırılmamıştır!


On binlerce insanın yaşına, cinsiyetine bakmadan katleden bir insan müsvettesinin, tahsis edilen adada canı sıkılmasın diye, yanına 5–6 arkadaş göndermek üzere çalışmalar başlatılmışmış.
Gerekçe; ruh sağlığı bozulmasınmış, ruhu sıkılasınmış;
Ruhsuzun ruhu mu sıkılır be?
“AB böyle dayatıyormuş”
“Tek başına olunca canı sıkılırmış”
Ey AB, madem bu kadar düşüncelisiniz de, evlerinizde beslediğiniz köpekleriniz neden birer tane?


Olmazsa birkaç metre ip, beş tane küçük, yuvarlak taş vs. de gönderin de, sıkıldıkça ip atlasınlar, beştaş oynasınlar.
Bir de atış poligonu ve gerekli gereçler falan…
Uzun zamandır silah kullanamadı, özlemiştir, hamlamıştır.
İnsanlık örneği gösterip(!) bir ruhun sağlığını koruyacaksınız da, peki şimdi şehit ailelerinin, gazilerin ruh sağlığı bozulmayacak mı? Onlar sizin insan hakları alanınızda yoklar mı?


Göndereceğiniz arkadaşlarından bir veya birkaçının, dağdan indirilen bayanlardan olmasını da ihmal etmeyin bari.
Malum biyolojik ihtiyaçlar da ihmale gelmez…
Sonra merhamete de ters.
Seneye bebe bezi, beşik vs, alsana nur topu bir gelecek.
Satırlardan da anlaşılacağı üzere, daha şimdiden benim ruh sağlığım bozuldu bile!


Bir taraftan da aklıma başka şeyler geliyor;
Acaba Karayılan ve benzeri hayvanatlar, börtü böcekler, bebek katili gibi paketlenip gönderilecek te, onlara in’mi hazırlanıyor?
Eğer öyle birşey varsa masrafımız artacak demektir.
Bir mahlûkat için ayda 4 trilyon harcıyorduk, bu durumda harcamamız da katlanacak.
Peki değermi bu kanı bedavalara?


Türkiye’de çok garip şeyler olmaya başladı.
Bir taraftan bir metre kare bezi siyasi silah olarak yıllarca kullananlar, çarşafa sempati besliyor,
Diğer taraftan devlet; katilleri, eşkiyaları, özel yalılarda, özel mamalarla besliyor.


Çarşaflılar sağ partideyse, korkunç birer öcü,
Sol partideyse eğer, partinin potansiyel gücü.


Allah sonumuzu hayreyleye.


Özet şu;
Beyler, milyonlarca canı yanmışların bedduaları o pisliğe yeter de, artar,
Dikkat edin o bedduaların istikameti değişmesin maazallah.


Hedefiniz nedir, yüksekmidir, alçakmıdır setler?
Bu kafayla da, bu memleket, yüksek setleri aşmaz,
Siz hesaplar yapa durun, Allah’da hesap yapıyor,
Sizinkini bilmem de, Allah’ın hesabı hiç şaşmaz.

Alevilik ve Türkiye

0

Türkiye’nin gündemini meşgul eden meselelerden biri olarak Alevilik ve Türkiye’de Alevilerin durumu ile ilgili tartışmalar son günlerde hız kazanmaya başladı. Konuyla ilgili çözüm hususunda siyasi çevrelerce olumlu yaklaşımların sergilendiğini de sevinerek görmekteyiz.


Bir meselenin çözümü onun doğru anlaşılmasında yatar. Bu sebeple konunun çözümüne dair yapılan tartışmalar esnasında dikkatle sorulması ve cevaplandırılması gerek en temel soruyu sorarak kısaca değerlendirmek isterim: Türkiye’deki Alevilik meselesinin temel nitelikleri nedir?


Alevilik konusu bilindiği gibi tarihimizde uzun bir geçmişe sahiptir. Mesele haline gelmesinin temel sebebi ise dini olmaktan ziyade siyasidir. Buna göre Osmanlı İmparatorluğu ile Şah İsmail arasında yaşanan siyasi krizin Osmanlı toplumuna yansıyan önemli bir boyutunu Alevilik oluşturmaktadır. Siyasi çatışmanın dini boyuta kayması ve toplum içinde farklılaşmaya ve ötekileştirmeye gidilmesi neticesinde toplumumuz içerisinde zaman zaman Alevi-Sünni gerilimlerinin yaşandığı görülmektedir.


Bahsettiğimiz nokta sorunun çözümüyle alakalı atılacak adımlarda göz önüne alınacak temel noktalardan biri olarak değerlendirilmelidir. Zira dini olmaktan ziyade siyasi olaylar neticesinde ortaya çıkmaya başlayan bir meselenin toplumun genelinden “keskin sınırlarla” ayrı bir zümreye ait mesele gibi görülmesi, getirilecek çözüm önerilerinde düşülecek hatanın başlıca sebeplerinden birini oluşturacaktır. 


Tabii Alevilik Türkiye’de sadece siyasi boyuta sahip değildir. Siyasi boyutun yanında ve özellikle tarih sürecindeki gelişmeler esnasında ondan daha belirleyici olarak kültürel bir boyutu da bulunmaktadır.


Bu açıdan bakıldığında Aleviliğin tarihi süreç içerisinde daha ziyade göçebe Türk topluluklarının İslam yorumu, Bektaşiliğin ise daha ziyade Aleviliğin şehir kültürü içerisindeki yorumu olarak karşımıza çıktığı görülmektedir. Dolayısıyla meselenin çözümü için atılacak adımların kültürel ve siyasi boyutlar dikkate alınarak atılması, hem farklılaşma sürecinin keskin sınırlara sahip olmadığının görülmesi, hem de keskin sınırlara taşımak isteyenlerin maksadının anlaşılması açısından gereklidir.


Peki, çizdiğimiz bu genel tablodan hareketle bakacak olursak Alevilerin taleplerinin karşılık bulabilmesinin ve meselenin çözüme kavuşmasının mümkün olduğunu söyleyebilir miyiz?


Bahsettiğimiz hususlara binaen ifade etmek gerekir ki Alevi Sivil Toplum Örgütlerinin taleplerinin karşılık bulabilmesi her şeyden önce “hangi Alevilik?” sorusuna verilecek cevaba bağlıdır. Zira gerek tarihi süreç içerisinde gerekse günümüz açısından gelinen nokta itibariyle bir tek Alevilik anlayışından bahsetmek mümkün değildir. Nitekim Alevi topluluklarının birbirlerine bakış açılarında da bunu görmek mümkündür. Bu sebeple “hangi Alevilik” sorusuna tam ve doğru cevap verilmeden çözüme yönelik çalışma yürütmek de mümkün gözükmemektedir.


Bu vesile ile gelecek Kurban Bayramı’nın bütünleşmeye ihtiyacımız olan şu sıkıntılı günlerde hayırlara, birlik ve bütünlüğümüze vesile olması dileğiyle bayramınızı şimdiden tebrik ederim.

Mübadele Gerçeği!

Ülkemizde son zamanlarda yoğun bir şekilde Türk tarihine ve geçmişte milletimizin yaptıklarına dair eleştiriler yapılmaktadır. Eleştirilerin birleştiği temel noktanın ise Türkiye Cumhuriyeti’nin temel yapı taşı “ulus-devlet” olduğu görülmektedir.


Osmanlı imparatorluğunun son zamanlarında toplumun kozmopolit yapısı o dönemde var olan devlet sistemlerine uymadığı için (o dönemin genel devlet yapısı Fransız İhtilali’nin etkisiyle “ulus devlet”tir) İmparatorluk içindeki yabancı unsurlar dışarıdan benimsedikleri hamilerinin tahrik ve destekleriyle birer birer bağımsızlıklarını ilan ederek her biri kendi içerisinde bir ulus devlet olma yoluna gitmişlerdir.


Günümüzdeki dünya siyasetine baktığımızda özellikle globalleşme ile birlikte ülke sınırlarının yeniden şekillendiği bir ortamda bu sisteme engel teşkil eden en büyük yapının da “ulus devletler” olduğunu görmekteyiz.


Bu durumun bir boyutu olarak geçmişte nasıl Osmanlı toplumu içerisinde ülkenin ancak yabancı himayesine girerse kurtulacağına dair entelektüeller (!) çıkartılıyorsa günümüz toplumu içerisinden de ulus devlet karşıtı çeşitli entelektüeller (!) çıkartılmaktadır.


Nitekim en son geçtiğimiz günlerde Milli Savunma Bakanı’nın 10 Kasım’da Atatürk’ün ileri görüşlülüğüne dair mübadele örneğini vermesi ve “mübadele olmasaydı ulus devlet olur muyduk” şeklindeki açıklaması ulus devlet karşıtlarını mübadelenin mahiyetini eleştirmeye yöneltmiştir.


Değerli okuyucular, tarihte Türk milleti kadar göçe ve mübadeleye zorlanan başka bir millet yoktur. Özellikle 19.yüzyılın sonlarından itibaren yaşananlar milletimizin neredeyse yarısının yollarda telef olmasına sebebiyet vermiştir.


Tarihte 93 Harbi olarak anılan 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı esnasında ve sonrasında Balkanlardan ve Kafkaslardan bir milyona yakın Türk göçe zorlanmıştır. Akabinde yaşanan 1912 Balkan Savaşları sonrasında yaşanan göçler ve 1. Dünya savaşı sonrasında yaşanan göçlerle Türk milleti yüzyıl içerisinde milyonlarla ifade edilen zayiatlar vermiştir.


Son dönemde eleştirilen 1923 mübadelesine gelindiğinde ise bu mübadelenin esas planlayıcısının Yunan Başbakanı Venizelos olduğu görülmektedir. Kendisi “büyük Yunanistan “ hayali ile Anadolu topraklarına girmiş ve o dönemde Ege ve Orta Anadolu’da yaptıkları hiçbir harpte görülmemiştir.


Ancak Yunan ordusunun Ege’de denize dökülmesi neticesinde Yunan iç politikasında Venizelos’a muhalefetin oluşması kendisini, hiç değilse homojen bir Yunan devleti oluşturmak için Anadolu’daki Rumların Yunanistan’a Yunanistan’da ki Türklerin Anadolu’ya göç ettirilmelerine sevk etmiştir. Nitekim Lozan görüşmeleri sırasında Lord Curzon bu isteği Türk tarafına iletmiş, ülkemizin içerisinde bulunduğu durum barışı gerektirdiği için istek kabul edilmiştir.


Neticede Batı Trakya’daki Türkler ve İstanbul’daki Rumlar hariç diğer bölgedekiler mübadele edilmişlerdir. Mübadele sonucunda Türk tarafı kısa süre önce de göç yaşadığı için hem bürokratik hem de ekonomik yönden Yunan tarafına göre daha az sıkıntı çekmiş fakat Yunan tarafı bu göçün getirdiklerini 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’ya yakınlaştıktan sonra aşabilmiştir.


Bu noktada önemli bir ilke karşımıza çıkmaktadır: Tarihi bir olay tartışılırken o dönemin şartlarına göre düşünmek gerekir. Günün şartlarına göre o dönemi yargılamak kişileri yanlış yargılara sevk eder.


Tüm bahsettiklerimize binaen dünyada var olan küresel kriz artık katı kapitalizmin ve onun uzantısı olan globalleşmenin çöktüğünün habercisiyken bizdeki bazı sözde entelektüellerin hala ulus devlet yapımızı eleştirmeleri neticesinde sorunun aslında “nasıl olur da Anadolu Türk vatanı olabilir, Türkleşebilir” meselesinden kaynaklandığını düşünmekteyim.


Çünkü bu topraklar vatan yapılması en zor olan topraklardır ve ecdadımız bin küsur yıldır kanıyla canıyla bu toprakları vatan yapıp Türkleştirmiştir. 


Birçok sözde entelektüeli esas rahatsız eden de bu olsa gerek. Çünkü bazı entellektüellerin yazılarında mübadeleyi eleştirirken çevremizdeki birçok İslam ülkesi arasında gayr-ı Müslimlerin en az yaşadığı ülke olarak Türkiye’yi göstermeleri ve daha da ileri gidilerek geçmişte var olan gayr-ı Müslim nüfus devam etseydi dini, mimari ve kültürel olarak daha ileriye gidebileceğimize dair ilginç (!) teoriler ileri sürmeleri, yukarıdaki kanaatimi destekler nitelik taşımaktadır.


Netice itibariyle, Türkler bu topraklara ayak bastığından beri hem içeride hem dışarıda birçok sorunlarla boğuşmuştur ve boğuşmaya devam etmektedir. Ancak şunu belirtmek isterim ki bu topraklar son Türk kanını verene kadar Türk vatanı kalacaktır. Bize atalarımızdan gelen en büyük genetik miras budur!


İyi haftalar.

Yetiştirme Planı

0

Olay Japonya’da geçiyor. Japonya’da 1947 tarihli yasalara göre kadınların tahta geçmesi yasakmış. Hatta bu yasayla hanedanın kadınları, evlenince sarayı terk etmek zorunda kalıyorlar; hak ve imtiyazlarını yitirerek sıradan bir vatandaş oluyorlarmış.


Japonya Prensesi Sayako’da geçtiğimiz yıllarda, Tokyo Belediyesi çalışanlarından biri ile evlenerek sıradan bir vatandaş olmuş. Sayako, saray dışı yaşama hazırlık için önce ehliyet kursuna gitmiş, süpermarketlerde alışveriş yapmış, kataloglardan mobilya ve eşya seçmiş. Bunları, gelecek hayatıyla ilgili meziyetlerini güçlendirmek için yapmış.


Düşünün bir kere prenses olarak yaşıyorsunuz. Araba kullanmamış, süpermarkete gitmemiş vs. bir gün sarayı bırakıp evleniyorsunuz. ( Belki daha özgür olabilirsiniz o ayrı bir konu.) Kişisel gelişiminize neler katıyorsunuz? Araba kullanmak, alışveriş yapmak…


Japonyada’ki prensesler gibi ülkemizde de gerçek hayatı bilmeden yetiştirilen birçok insan var. Özveriyi, sabrı, zorlukları görmeden yetişen birçok prensler ve prensesler var. İş hayatına atıldıklarında ya da yuvadan uçtuklarında karşılaştıkları hayatta çok zorluk çekiyorlar. Yaşamları boyunca hiç bilmedikleri şeyleri istemek de bizim adımıza yanlışlık değil mi?  Unutmayalım ki, prens ve prenseslerimizin kendilerine neler kattıklarının başarısı bizim onları yetiştirme planlarımızın başarısına bağlı. 


Hani bir hikaye var ya; Adamın biri bir gün Kelebeğin kozadan çıkmasını bekliyormuş. Bakmış ki kelebek kozadan çıkmakta çok zorlanıyor, kozayı eliyle yırtmış, kelebek rahat çıksın ve beklemiş hemen uçsun diye. Ama kelebek hiç uçamamış ve bir süre sonra da ölmüş. Çünkü adamın bilmediği bir şey varmış. Kozadan çıkmaya çalışan kelebek kanatlarını açmaya çalıştıkça kanatları kuvvetlenir ve uçması kolaylaşırmış. ( Benzer bir örnek de; Bebeğimiz ağladığı zaman çok üzülürüz ya hâlbuki ağlaması ciğerlerinin gelişimine yardımcı olur.)


Saygılarımla.

Can Dündar’ın ‘Mustafa’sı’ Üzerine

Tenkitler sebebiyle daha da dikkatle izlediğim M. Kemal Atatürk’ün hayatını belgesel tarzıyla gösteren film hakkında şu tespitlerimi paylaşmak isterim.


Filim 1.bölümünde Atatürk’ün çocukluk, öğrencilik ve peşinden harp yıllarını anlatmaktadır. Osmanlı İmparatorluğunun cepheden cepheye giden bir kurmay subayı olan Mustafa Kemal Şam’dan Trablusgarp’a gönüllü savaşmaya gitmektedir. Oradaki savaşta gözünden yaralanıp tedavi mecburiyeti üzerine İstanbul’a döner. Askeri ateşe olarak Balkanlara gidiş ve onurlu bir temsil görevi anekdotu. Tam tekmil bir yeniçeri kıyafeti ile temsil çarpıcı mesaj verebilmek için seçilmiş bir unsur. Mustafa Kemal’in bilgi ve zeka ürünü. Daha sonra Çanakkale savaşındaki başarılar ve İmparatorluğun 1.Cihan savaşına sokuluşu sonunda devletin çöküşü… İşgaller, göçler, çeşitli felaketler peş peşe. Üzüntü ve yeis içindeki çaresizlikler… Bir devletin iyi yönetilemeyişinin getirdiği büyük kayıplar, akabinde kurtuluş savaş. Ta Polatlı’ya kadar gelen Anadolu’nun işgali ve buna karşın bir milletin yeniden ayağa kalkışını sağlayan bir başkomutan. Çok ibretli, çok hikmetli ve hayranlık bırakan yönleri ile Mustafa Kemal Paşa…


Filmin 2.yarısı Cumhuriyetin ilanı ve sonrası,  O’nun özel hayatı, bugünün şartlarında ve bugünkü bilinen şekliyle bir devlet adamı vasfı ile Atatürk’ü anlatmaktan ziyade kişisel günlük özellikleri vurgulanmakta. Dolayısıyla yaptıkları yeterince anlatılamamış diye düşündüm. Şöyle ki; Devlet adamı Atatürk çok kitap okuyan ve kritik eden bir insan… Okuduğu kitap sayısı, altını çizerek ve yanlarına anekdotlar düşerek okuduğu kitaplar bilgi olarak verilebilirdi. Dini hayatın daha doğru anlaşılması için Kurânı Kerimin Türkçe meali ve hadislerin Türkçeye çevrilmesini sağladığı gösterilmeliydi. Güneş dil teorisi ile Türkçeye çok önem verdiği vurgulanmakla beraber yeni kelime üretmekte aşırıya kaçılmakta olduğunu fark ederek günlük Türkçeye önem verilmesi gerektiği vurgulanabilirdi. Batı müziğine teşvikler vermekle beraber günlük hayatında Türk müziğini de ihmal etmediği daha belirgin gösterilebilirdi. Türkiye Cumhuriyetinin milli ekonomisinin gelişmesi için yaptıkları (Demirçelik fabrikası, Seka fabrikası, 1.iktisat kongresi, ulaşımda demiryollarındaki gelişmeler, özel sektörde Demirören’in uçak üretimine destekleri…) filimde gösterilerek belgesel daha öğretici olabilirdi.  Sağlıkta verem savaşı, sıtma savaşı, aşı ve serum üretiminde Ankara Hıfzısıhha Enstitüsü örneği (1927 de temeli atılıp 1931 de aşı ve serum ihraç edecek bir kurum), yakın çevresini bile şaşkına çeviren  Ankara şehri projelendirmesi (ana bulvarların genişliği, belirli bir mimari çizgi anlayış). Onu ve Türk milletini iyi bir yönetici ile neler yapabileceğini gösteren bir yığın unsur…


Hatay üzerindeki duruşu daha net vurgulanabilirdi. Ayrıca nutukta okuduğumuz ve aşağıda metnini  gördüğünüz bilgiler gibi anekdotlar da aktarılarak ileri görüşlülüğü ve büyük devlet adamlılığı vasfı  pekiştirilebilirdi.


 “Bugün Sovyetler Birliği Dostumuzdur. Komşumuzdur. Müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı
gibi, Tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir. Ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür.  Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların (Dış Türklerin) Bize yakınlaşmasını  bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekir.”                       


Özellikle filmin 2. bölümünde bunların ve benzeri unsurların yerine içi yeterince doldurulmamış kişisel özellikleri anlatıldığı için Mustafa filmi bir eksiği tamamlamakla beraber bir Türk büyüğü ve devlet adamına yeterince anlatamamaktadır. Dileriz ki bu eksikleri de giderilmiş yeni çalışmalarla milletimizin Atatürk’ü ve yakın tarihi daha iyi öğrenmesi sağlanır.  

Tarihi Kentler Birliği ve Kocaeli Büyükşehir Belediyemizin ev sahipliği

Geçen hafta yapılan muhtelif toplantılar ile şehrimizin  tarihi kimliği  ve kimlikle ilgili muhtelif unsurların çeşitli tebliğ ve ziyaretler ile  değerlendirilmesini takip ettik.


Kocaeli Büyükşehir Belediyesinin ev sahipliğinde yapılan bu çalışmalar şehrimiz için bir başlangıç sayılır. Bu alanda atılacak yeni adımlara önemli katkılar sağlayacağına inanıyorum.


Bu vesile ile şu bilgileri paylaşmak istedim. 2005 yılında Kocaeli Büyükşehir Belediyesi başkan danışmanı (Sağlık ve Sosyal konularda) sıfatımla  teknik konulardaki danışman olan  Sn. Adnan Bilgiç ile bir değerlendirmemiz olmuştu.  Bu sebeple tarihi konularda şehrimizi çok iyi tanıyan Sn. Ahmet Galitekin (kendileri Sultan Baba, Gölcük, Ereğli, Körfez, Fevziye camiinin tarihçesi gibi eserlerin yazarıdır) ve Sn. Osman Nuri Cebe’den aldığım bilgiler ışığında tarihi mekanları yerinde görerek neler yapılması gerektiğini konuşmuştuk.  Sırrıpaşa Köşkü, Yumurtacı Cami, Portakal Hafız mescidi, Süleyman Paşa hamamı,  o civardaki tarihi çeşmeler, tarihi surlar, Saray tepesindeki eski adliye binası ve çevresi … Buraların birbirini tamamlayan önemli tarihi emanetler olduğu, pejmürde ve bakımsızlıkları sebebiyle bir kısmının yıkılmak üzere olduğunu görüp biran evvel günümüze uygun işlevlerde  yükleyerek kazanılması gerektiğini konuşmuştuk. Ayrıca Gölcük Saraylı’daki tarihi ipek yolu üzerindeki  Osmanlı hanını görerek burasınında güzel ve büyük bir toplantı mekanı halinde kullanılabileceğini tartışmış ve yapılması gereken işler arasına konulması gerektiğini konuşmuştuk.  Ayrıca Gebze Çoban Paşa Külliyesi,  Darıca’daki kale içi Eski Hisar kalesi gibi tarihi unsurların şehrimiz için önemli mekanlar olduğu tespitini paylaşmıştık.


Bütün bu unsurlar üzerinde geçtiğimiz dört yıl içinde muhtelif çalışmalar yapılmıştır. Yıkılmak üzere olan yumurtacı mescidi minaresi yıkılıp kendi özgün şekliyle yeniden yapılmış, Portakal hafız mescidi projelendirilerek yıkılıp yeniden yapılmaya ihale aşamasına gelinmiş, Sırrı Paşa Köşkü istimlak edilmiş, Süleyman Paşa hamamı özgün haline uygun olarak yapılmak üzere ihale edilmiş, Gölcük’teki Kervansarayın projelendirilmesi tamamlanmış, Gebze Çobanpaşa külliyesinde çalışmalar başlamış ve sürmekte, Darıca Eski Hisar kalesinde çeşitli etkinlikler yapılmaktadır…


Tarihi kentler birliğinin müteakip toplantısına kadar  yukarıda saydığım bu  çalışmalar sonuçlandırılır ve diğer tarihi unsurlarda şehrimize kazandırılır ise   misafirlerimiz Sırrı Paşa konağında ağırlanır, Süleyman Paşa hamamındaki otantik hediyelik eşya alış veriş dükkanları gezdirilir, Gölcük tarihi İpek yolundaki kervansarayda tebliğler sunulur ve değerlendirmeler yapılır, Gebze Çobanpaşa külliyesi gezilip Darıca’daki Eski Hisar kalesinde bir etkinlikle misafirler ağırlanarak tarihi yoğunluğu  zenginleştirilmiş bir ev sahipliği yapılır umudundayım. Fırsat yaratılarak İzmit merkezdeki Gar binası, Fevziye camii, İzmit Lisesi, Elektronik kent müzesi de mutlaka gösterilmesi gereken yerlerdendir. Ayrıca Endüstriyel kentsel dönüşümde Türkiye’de örnek olan Seka Bilim Merkezimiz, Sanayi müzemiz, kütüphanemiz ve diğer unsurlar da tamamlanmış olarak misafirlerimize gösterilir diye düşünüyorum. Bütün bunlar bir İzmit’li olarak bizim iftihar edeceğimiz unsurlar olacaktır.  


Tarihi Kentler Birliği misafirleri hali hazırdaki çalışmalar ve yapılanları görmekle bile memnun olmuşlar ve taktirlerini belirtmişlerdir. Bu sebeple bütün bu çalışmalara destek veren başta Büyükşehir belediye başkanımız ve diğer başkanlarımıza, konuya çok hassasiyet gösteren ve önemli tarihi unsurları şehrimize kazandıran eski valimiz Erdal Ata’ya ve bu konuda hizmeti geçen tüm ilgililere, bu konuların gündeme gelmesini sağlayan ve takip eden ilgili sivil toplum kuruluş ve kurumlarına, hizmeti geçen tüm ilgili bürokrat ve çalışanlara Kocaeli halkının şükranları olacaktır kanaatindeyim.


Değişen ve gelişen bir Kocaeli de yaşamanın ayrıcalık ve mutluluğunu bize sağlayan tüm yöneticilerimize bu vesile ile şahsım adına bende teşekkürü borç bilir, Hizmet gayretlerinin artarak sürmesini dilerim.

24 Kasım ve Düşündürdükleri

Hatırlıyordum da, ilkokul öğretmenimin itibarı, saygınlığı o kadar yüksekti ki, karşılaştığı herkes ona saygı ve sevgi gösterisinde bulunurdu.


Konuştukları, her yaştaki insanlar tarafından dikkatlice dinlenirdi.


Herkes biliyordu ki, çocuklarına, dolayısı ile ülkesine gelecek hazırlayan bir fertti öğretmen.


O dönemlerde sadece öğrenciler ve veliler değil, devlet de öğretmenlerin kıymetini bilirlerdi.
Ayrıca hiçbir öğretmenin ikinci işi olmazdı, çünkü gerek de yoktu. Çünkü işi çök önemliydi, o öneme halel getirecek başka bir meşguliyet olmamalıydı. Biliniyordu ki, ek iş yapacak bir öğretmen, öğrencisini gerektiği seviyede eğitemezdi. O yüzden devlet alın terinin karşılığını, halk da gereken önemi verir, gereken saygıyı gösterirdi ona.


Ancak 1970’li yıllardan itibaren bazı kırılası eller bir şeyler yaptı ve hiç şüphem yok ki bunu da kasıtlı yaptı.


Öğretmen yetiştiren okullarda boykotlar körüklendi. (Ben 1977’de üniversiteye kaydolmuş ve 7 aylık boykottan sonra eğitime başlamıştım)


Ardından “Hızlı Eğitim” denen saçma bir uygulama başlatıldı, kimsenin seviyesine bakılmadan Öğretmen Diplomaları dağıtıldı.Hızlı eğitim yapıldığı dönemlerde yüreğinde meslek aşkı taşıyanlar, hızlı eğitimden doğan kaybı kapatmak için çırpınırken, tek emeli diploma edinmek olanlara gün doğmuştu.


Öğrencinin siyasi görüşü bilgi seviyesinden çok daha önemliydi.


Bu diplomalar, seçim döneminde oy olarak partilere geri dönüyordu.Dolayısı ile öğretmenler, hiçte gerekmediği halde politize ediliyordu. İktidarlar yandaş öğretmen yetiştirince, öğretmenler de yandaş öğrenciler yetiştirmeye başladı.


Bu tutum da 12 Eylül cinayetinin hızlandırılmasını ve Türkiye’mizin bilmem kaçıncı defa ilkel toplumlarla anılması sağladı.


İktidar partileri yandaşı öğretmen adaylarına bol keseden Öğretmen Diploması dağıtınca, o diplomaların neticesi olarak Türkiye’nin Eğitim durumu ve dünyadaki yeri bu hale geldi.


Daha önce yazdığım bir makalede de bahsettiğim gibi, güçlü bir Türkiye, dünyanın hiçbir ülkesinin işine gelmez. O yüzden de, dost(!) görünen birçok ülke, yerli işbirlikçilerini de kullanarak, bizim eğitim için harcadıklarımızdan daha fazlasını harcayıp istihdam ettikleri misyonerleri aracılığı ile eğitimimizi, kültürümüzü, inancımızı ve bütün kutsal değerlerimizi baltalamak için elinden geleni yapıtılar ve ne yazıktır ki başardılar da.


Bütün işlerimizde olduğu gibi eğitimde de sistemsizliği sistem edinmişiz.


1990 yılında, Körfez End. Mes. Lisesi Elektronik bölümündeki öğrenci sayısı 333, öğretmen sayısı 2 idi. Öğretmen sıkıntısından dolayı eğitim yapamamanın ızdırabı yüzünden isyan edip, çok sevdiğim öğretmenlikten istifa etmiştim. Oysa bugün; Öğretmen olmak, öğretmenlik demek değil. Öğretmen Diploması veriliyor ama öğretmenlik hakkı için de, emdiği süt burnundan getiriliyor.


O zaman öğretmen sıkıntısı vardı, şimdi öğretmen enflasyonu var. Bunun böyle devam etmesi mümkün değil!


Umarım en kısa zamnda iyi bir eğitim sistemi geliştirilir, karşılıklı sevgi ve saygı ortamında kaliteli eğitimler yapılır, öğretmenler baharlaşır, öğrencileri gül açar, biz de bunlara bülbül olur şakırız.


Öğretmen bahar, öğrenci gül dalı,
Baharda gül, gül baharda güzeldir.
Bülbüller, bu ikiliye sevdalı,
Bülbül için bu ikili özeldir.


Bütün Öğretmenlerimizin Öğretmenler gününü canı gönülden kutluyorum.

Aydınlar Ocakları 31. Şurası

Aydınların kişi olarak mesleklerini en iyi şekilde ifa etmeleri gerekli, ancak ülkelerine hizmet borcunu ödemek için yeterli değildir. Milletimizin kaynakları ile kendilerini yetiştirme imkânı bulan her aydın, ülke ve dünya meselelerini analiz etmek, milli değerlerden taviz vermeden millete hizmet için, uygulayıcı veya denetleyici bir rol üstlenmek borcundadır.


Belirli bir yetkinliğe (yeterlilik+istek) seviyesine gelmiş aydınların yasama, yürütme ve yargı organlarında görev almaları ülkenin menfaatinedir. Bu alanlarda görev alamayanların ise, bu organları denetleme ve yönlendirme kabiliyetine sahip dördüncü ve beşinci kuvvet olarak ta tanımlanan, medya ve STK’larda (Sivil Toplum Kuruluşlarında) görev almaları kendisini yetiştiren topluma karşı bir görev olarak kabul edilmelidir.


Daha önceki bir yazımızda belirttiğimiz gibi, “sivil toplumun varlığından söz edebilmek için sivil toplum örgütlerinin devletin vesayeti altında olmaması, kendi yapılanmaları ve faaliyetleri hakkında kendilerinin karar verebilmesi ve devlet politikasının gidişatını belirleyebilmesi veya etkileyebilmesi gerekir.”


Çok şükür ki, Türkiye’mizde hiçbir şahsi menfaat gözetmeksizin aydın olmanın sorumluluğu ile zaman, enerji ve paralarını harcayarak hizmet üretme gayretinde olan STK’larımız var.


Bu tanımlamalara en uygun STK’lardan olan AydınlarOcakları Dernekleri yılda iki defa bir Ocak’ın ev sahipliğinde “Şura” adı verilen toplantılarda bir araya geliyor. Aydınlar Ocakları 31. Şurasını 14-16 Kasım2008 tarihleri arasında, Sakarya Aydınlar Ocağı’nın ev sahipliğinde gerçekleştirdi.


Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın kalabalık bir grupla katıldığı Şura’da diğer Aydınlar Ocakları mensuplarının, Başkan Ahsen Okyar ve Kocaeli ekibine duydukları saygı ve takdir duygularını her fırsatta dile getirmeleri dikkat çekiciydi.


Aydınlar Ocağı Derneklerinin “gayesi, milli kültür ve şuuru geliştirmek suretiyle Türk Milliyetçiliği fikrini yaymak, milli bünyemizi sarsan fikir buhranı ve mefhumlar anarşisi ile mücadele ederek milli varlığımızı meydana getiren unsurları yaşatıp kuvvetlendirmektir” olarak tanımlanmış.


31. Şurada Aydınlar Ocağı mensuplarının, “beyninde zehirli kıymık taşıyan” aydın olmanın hassasiyetini gördüm. Gönüllerini yakan gelişmelere karşı, farkındalık yaratmak heyecanı ile dile getirilen konulardan, aklımda kalan bazı tespit ve teklifleri sizlerle paylaşmak istiyorum:


Kerkük Türkmenlerini temsil eden 3. Partinin lideri Dr. Nef’i Demirci, Kerkük’te yapılanlar, yapılamayanlar ve yapılması gerekenler ile ilgili verdiği bilgiler, mevcut sınırlarımız dışında kalmış soydaşlarımızın stratejik önemini daha iyi anlamamıza yardımcı oldu. Onların beklentilerini yerine getirmek sadece soydaşlık vazifesinden ibaret değildi, Güneydoğu sınırımızın korunması açısından da önemliydi.


Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ahmet Çolak, “Mustafa” filmindeki temel yanlışlara işaret etti. Mustafa Kemal gibi dâhilerin beşeri özelliklerinin, sıradan insanların yaptıklarıyla kıyaslanmasının mümkün olmadığını ifade ederek filmdeki somut yanlışları açıkladı. Ayrıca tarihteki Kürt isyanlarına ve özellikle de 1840 ve 1925 Nasturi ayaklanmalarına ve bu ayaklanmaları yapan aşiretlerin önde gelenlerinin torunlarının bugün önemli görevlerde olduğuna dikkat çekti.


Adapazarı Eski Belediye Başkanı Sakarya Üniversitesi Öğretim Üyesi Erkal Etçioğlu, mahalli idarelerin mali olarak güçlendirilmesi ve idari olarak özerkleştirilmesinin üniter devleti bozacak bir tehlike olma riskini taşıdığını anlattı. Hainlere lojistik destek sağlayan merkezler haline gelen yerel yönetimlerin Ankara tarafından dizginlenmesi gerektiğini söyleyen Etçioğlu, Büyükşehir sınırlarının genişletilmesi, il özel idarelerinin devreden çıkartılmasını eyaletleştirme denemesi olarak değerlendirdi.


Prof. Dr. Ömer Alpaslan Aksu, 1838’den itibaren “secde” haline getirilen Türk Devletinin, Cumhuriyetle birlikte “kıyam” (ayağa kalkma) durumuna gelmeyi başardığını, ancak Cumhuriyetin 85. Yılında yabancıların karşısında tekrar “secde” konumuna geldiğini ifade ederek, yeniden “kıyama” ihtiyaç olduğu tezini ileri sürdü.


Prof. Aksu Ekonomik krizin, 2009 Nisan ayından itibaren siyasi krize dönüşebileceğini, bunun için halkımızın ekonomik krizin şiddetini daha ağır hissedeceği bir sürecin yaşanacağı öngörüsünde bulundu. Bu görüşünü “risk/kontrol sarmalı” kavramı kapsamında ileri süren Aksu, Türkiye’nin daha iyi kontrol edilmesi ve kalan varlıklarımızın, şirketlerimizin yabancı kontrolüne girmesi için kullanılacak şiddetli bir kriz beklentisini dile getirdi. Ayrıca ayaklanmalarla “Türkiye, hükümetin kontrol edemeyeceği hale getirilebilir” sözleriyle karamsar bir tablo çizdi.


Prof. Aksu’ya göre Irak’ın kuzeyinde kurulmakta olan Kürt Devleti geçicidir, esas hedef Kürtler üzerinden Doğu İsrail’in kurulmasıdır.


Tekirdağ AO Başkanı Ersin Bilmeç’in Trakya’da bitkisel yağ piyasasının iki ABD menşeli firmanın tekeline girdiğini, bankadan kredi alan çiftçilerimizin borçlarını ödeyememesi yüzünden ipotekli olan 64.000 dönüm verimli arazinin, Yunan sermayeli bankanın mülkiyetine geçtiğini ve bu sürecin devam ettiğini anlatan ifadeleri yürek yakıcıydı.


Sakarya Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fuat Cebeci’nin Kültür-Din ekseninde yaptığı değerlendirmeler ve “dini kültürleştirmekte, kültürü dinsizleştirmekte yanlıştır” ifadesi “Türk-İslam Sentezi”ni benimseyen Aydınlar Ocaklılardan tam tasvip gördü.


Prof. Dr. Vahit Türk’ün Türkçe’nin içinde bulunduğu tehlikeler ve Türkçe Eğitimin önemini anlattığı ve Prof. Dr. Ahmet Gökçen’in Ekonomik Kriz’i değerlendirdiği konuşmalar ilgi ile takip edildi.


“Türk Güneşi Dans Topluluğu”nun gösterisi herkesin beğenisini kazanırken, Dr. Şefik Postalcıoğlu’nun, Aydınlar Ocaklarının milli kültür anlayışına paralel olarak, sanat dallarına daha önem verilmesi ve gelecek toplantı aralarında Türk Müziği eserlerinin fonda çalınması teklifi dikkatle not edildi.


Manisa AO Başkanı Mehmet Dilşen’ in Makedonya Gostivar’dan Türkçe okuyan 41 çocuğu misafir edişleri ve Türkiye’yi anavatan bilen, Türk – İslam kültürü ve şuuru ile yetişmiş çocuklarla yaşadıklarını anlatırken hissettiği duygusallık dinleyenleri etkiledi.


Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğr. Üyesi A. Faruk Kılıç’ın Alevi-Sünni çatışmasına dair kucaklayıcı ve birleştirici yaklaşımı ile konuyu derli toplu anlatışı beğenildi. A. Faruk Kılıç’a göre, “Ali’siz Aleviliği” savunan bazı grupların dile getirdiği, “cem evlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi, Müslümanları ikiye bölebilecek riskli bir tekliftir.”


Konya AO Başkanı Dr. Mustafa Güçlü ile olan özel sohbetimizde, yakından tanıdığı büyük dava ve gönül adamı Osman Yüksel Serdengeçti’yi konuştuk. Rahmetli Serdengeçti’den bizzat duyduğu birçok tarihi anekdotu, Dr. Mustafa Güçlü’den dinleme fırsatı buldum. Serdengeçti’nin müthiş mizah gücünü yansıtan, gülümsetirken düşündüren, inanmış bir dava erinin neden ölümsüzleştiğini idrak ettiren hatıralarını konuştuğumuz bol esprili sohbet, Şura’nın en hoş sadalarından biri olarak zihnimde kaldı.


Genel Başkan Prof. Dr. Mustafa Erkal’ın “etnik kimlik” hakkındaki açıklamaları ve “TRT Kanunun değiştirilerek Kürtçe yayın yapılmasının, yapılan ilmi çalışmaları dikkate almayan yanlış bir uygulama olacağını ifade eden sözleri dikkat çekiciydi. Çünkü yapılan saha araştırmasında Güneydoğu Anadolu Bölgemizde Türkçe yayının anlaşılmaması gibi bir problemin olmadığı, yayın izleme oranını belirleyen asıl faktörün programların kalitesi olduğu görülüyordu. Prof. Dr. Mustafa Erkal’ın birlik ve beraberliğin önemini vurgulayan ifadeleri Aydınlar Ocaklılarca dikkatle izlendi.


Diğer konuşmacıların hepsinden bahsetmeme yerim müsait değil. Her bir konuşmacı ülke meseleleri hakkında belirli düşüncelerin ürünü olan, katılsanız da katılmasanız da dikkate alınacak değer ve önemde tespit, değerlendirme ve teklifleri dile getirdi.


Yrd. Doç. Dr. Mustafa Kemal Cerrahoğlu başkanlığındaki Sakarya Aydınlar Ocağı yönetici ve mensupları kusursuz sayılabilecek bir organizasyonu gerçekleştirdiği için bütün misafirlerinin takdirini kazandı. Bir sonraki (32.) Şura’nın ev sahipliğini üstlenen Isparta Aydınlar Ocağı’nın ev sahipliğinde buluşmak temennisi ile veda edildi.


Milli değerlere saygı ve sevgi duyanların ve aydın olmanın sorumluluğunu taşıyanların mensup olduğu, Ocak’ların tütmesi Türkiye’miz için bir şanstır diye düşünüyorum.

Çarşaf ve CHP

CHP lideri Sayın Deniz Baykal’ın çarşaflı bir aileyi CHP üyesi olarak kabul edip, çarşafına CHP rozeti takmasını çok önemli bir açılım olayı olarak kabul ediyorum.

Bu konuda bazı gazetelerdeki yorumları okudum.

Sabah gazetesi yazarı sayın Ergun Babahan CHP’nin tavrı “Üniversiteye gitme ama CHP ye gir ve partine oy ver. Sonra evinde oturmaya devam et biçiminde özetlenebilir.” diyor.

Yeni Şafak gazetesinden sayın Fehmi Koru “Çarşaflı kadınların yakasına rozet takmakta bir ilerleme elbette, fakat bu yeni yaklaşımı özgürlük alanını genişletme amaçlı başka jestlerle desteklemedikçe tek bir fotoğraftan fazla medet ummamak gerekir.” “ çarşaflı kadınlarla verilen fotoğrafı, başörtülü üniversitelilerle zenginleştirmenin bir yolunu mutlaka bulmalıdır CHP”.

Türkiye gazetesinden sayın İsmail Kapan “Temel mesele şu: Sayın Baykal‘a inanabilirmiyiz? Daha doğrusu hangi Baykal’a inanmalı?.

“Bir insanı kılığından,  kıyafetinden dolayı onun ne düşüncesini, ne ahlaki kimliğini çıkarmak  doğru yaklaşım değildir.” diyen bugünkü Baykal’a mı, yoksa başörtüsü için “Türkiye’yi geri döndürmek, Türkiye’yi orta çağ karanlığına çekmek isteyenlerin simgesi” diyen, dünkü Baykal’a mı inanacağız.? demektedirler.

Bu konudaki farklı görüşleri size aktardıktan sonra kendi görüşümü arz ediyorum.

Ben bu tavra samimi bir tavır ön kabulü ile bakmak istiyorum. Biliyoruz ki tabanda ne türban sorunu var, nede çarşaf sorunu. Nede mini eteğin boyu, sakalın cinsi, bıyığın şekli  ile alakalı bir sorun var.

Kişilerin iç dünyasında kabullenmeme, tuhaf karşılama, kınama, eleştirme olabilir. Fakat bu düşünceler her iki kesimce davranışa dönüşüp, sokağa, kapalı mekanlara, toplu taşım vasıtalarına yansımamıştır. Nice genç kızlarımız, mini eteği ile türbanı ile  el ele yürümekte, nice genç erkeklerimiz tıraşı ile, saç ve sakal biçimi ile birbirlerinden farklı görünmelerine rağmen kol kola yürümekte bir mahsur görmemektedirler.

Problem bu konuları siyasi çıkar vasıtası yaparak koltuk koruma telaşesine düşenlerdedir..

Evet Türban ve tesettür kimsenin tekelinde değildir. Liberal AKP’li olduğu gibi, Muhafazakar CHP’lide pek ala olur.

Bu denli sığ tartışmalara oldum olası karşıyımdır. CHP denince akla maneviyat düşmanı gelmemeli. Sayın Baykal’ın bu açılımını şayet seçimle sınırlı değilse iyi bir açılım olarak görüyorum.

Şayet muhafazakarın sadece oy veren, liberallerin ve entellerin evlerini temizleyen, binalarını bekleyen, kasalarında duran, tezgahlarında çalışan insanlar olması, daima emir alanlar sınıfında kalması, sadece evine yaya veya otobüsle gidebilecek ekonomik güce sahip olması isteniyorsa bu yapılanlar oy avcığından başka bir şey değildir.

İş sahibi olan, emir veren makamlarda bulunan, lüks otellerde yatabilen, toplantılar yapabilen, lüks arabalara binebilen muhafazakarlardan ürkülüyorsa bu girişimlerin geleceği yoktur.

Çünkü artık muhafazakarlar zengindir. Tahsillidir. İdare edendir. Emir verendir.
Ben sayın Deniz Baykal’ın bu açılımına CHP açısından, bir milat olarak bakıyorum.
Çok CHP’linin “Bizi din düşmanı parti olarak gösteriyorlar. Bir türlü bu duvarı yıkamadık. Bu bakımdan muhafazakarlardan oy alamıyoruz.” dediğine şahidim.

Ben bu açılımı cesur bir adım olarak görüyorum. Sayın Deniz Baykal bu demokratik açılımının devamını getirmelidir. CHP bu hareketi kucaklamalı, toplumun gerek idare edilen, gerekse idare eden, tahsilli ve tahsilsiz bütün katmanlarına ayırım gözetmeden yaymalıdır.

“Şu kişiler şuralara giremez. Onlar efendidir. Ama köylü, kapıcı, odacı, hademe olarak efendidir. Bizler Beyiz. Her şeye bizim hakkımız var. Muhafazakarın zenginine, güçlüsüne,  amirine katlanamayız.” açmazına düşmemelidir.

Bu bir fırsattır.

Doğrusunu isterseniz Sayın Baykal benim de beklemediğim bir hareket yaptı. Samimi olduğuna biraz ihtiyatla inanıyorum.

İnşallah bu açılım CHP’nin geniş kesiminden kabul görür. Ülkenin buna ihtiyacı var.

31. Şura’dan

14–16.11.2008 Tarihleri arasında, Sakarya Aydınlar Ocağı tarafından tertip edilen Aydınlar Ocaklarının 31. Şura toplantısı yapıldı.


Önemli sayıda katılımın olduğu şura, katılımcılara oldukça düzenli ve zengin bir program sundu. Düzenleyenlere kucak dolusu teşekkürler.


Özellikle Halk Oyunları gösterisi çok etkileyiciydi.


Programı hazırlayanların; “Halk Dansları” değimine gıcık olsam da, beraber hareket ettiğimiz arkadaşlardan ayrı hareket etmenin yanlış olacağını düşündüm ve toplumla hareket edip gösterileri seyrettik.


Gösteri yönetmenin Yrd. Doç. Dr. Türker EROĞLU olduğunu okuyunca, gösterinin adına; Halk Oyunları veya Folkloru denilmemesine daha da içerledim, (daha da gıcık oldum).


Zira Sayın Türker EROĞLU ile Lise yıllarında aynı çatı altında folklor çalışmalarına katılıyorduk ve hassasiyetlerini az-çok biliyordum.


Ancak daha sonra düşündüm de, nihayet bir Üniversite ekibiydi ve üniversitenin de bir müfredatı, müfredatında da belirlenmiş tanımlar vardı.


Böylesi takıntılarımı aşamıyorum işte…


Oturumlara ilgi çoktu. Ancak ağırlıklı konuşmalarda, (özellikle bazı konuşmacıların) belirli konulara fazla takılmaları bence çok gerekli değildi.


Öyle ki, Can Dündar “Mustafa” filmini çekmeseydi, sanki kurultayda konuşulacak konu sıkıntısı yaşanacaktı.


Hele bazı tepkiler çok ilginç geldi bana. En ilginç çıkış; “Atatürk tartışmaya açılamaz” tepkisiydi.
Atatürk bu çıkışı kabul eder miydi bilmem…


Atatürk’ün tartışılmasından dolayı değerine zeval gelir korkusu mu var?
Nihayet Atatürk’ de (kendi değimiyle) bir insandı. Tartışılmasından neden korkuluyor, anlayamadım.


Yıllardır Çağ kapatıp Çağ açmış ve Resulullah (sav) efendimizin müjdesine mazhar olmuş Fatih Sultan Mehmet’i tartışıyoruz, Fatih’in büyüklüğüne halel mi geldi?


Mustafa filmine tepki gösterilmesinden çok etkilenmiş olmalıyız ki, İzmit’e döndüğümüzde Mustafa Toka beylerle, eve gitmeden önce sinemaya gittik.


Gördüğümüz; Filmde bilmediğimiz ve abartılı bir sahne yoktu.


Sadece benim bilmediğim ve daha önce de duymadığım bir cümleyi, Atatürk’ün kendi ağzından duydum; “Hâkimiyeti gökten yere indirdik” Bu cümle, korkmadan tartışıla bilecek bir cümle…
Yani bizim meclisimizdeki bazı entelektüeller gibi davranıp tartışmayı, söylenene değil, söyleyene göre yönlendirmek mi gerekir?


Kara çarşaflıya sağcı bir parti lideri tarafından rozet takılıyorsa suç, Sayın Baykal takıyorsa suç değil, gibi.


Tartışılacak bir şey varsa, söyleyene bakmadan cesurca tartışılmalı.


Sahabe bile Resulullah (sav) efendimizin sözlerini, “Ya Muhammed (sav) bu sözler sana mı ait yoksa Allaha mı” diye sorgulamışlar ve aldıkları cevaba göre tavır takınmışlardır.


Bu ve benzeri kısır açılımlara rağmen çok önemli konuşmacılar, çok önemli tespitlere imza attılar.
Bu imzalar da Aydınlar Ocağının partiler üstü bir Ar Ge ekibi olduğunu ortaya koydu.


Bu güzelim Kurultayda noktayı, Sayın Ruhittin SÖNMEZ’ in şahsında Kocaeli Aydınlar Ocağının koyması da, bizim açımızdan bir başka güzellik oldu.


Oturum Sakarya tarafından başlatılmıştı, kalkış ise Ruhittin beyin okuduğu Sakarya şiiriyle oldu.


Doyumsuz bir lezzetle okunan şiirin son mısrası olan “Ayağa kalk Sakarya” nidası, bir anda oturan tüm katılımcıları ayağa kaldırarak, oturuma son noktayı koydu.


Bu nokta ile, Kurultay boyunca üç günün en renkli simalarının başında gelen Kocaeli Aydınlar Ocağı başkanı Sayın Ahsen OKYAR’ ın kattığı renkler, bir başka ahenk kazandı.


Şuranın özeti;


Bu ülkenin aydınları,
Uzakları görüyorlar.
Alçakların kurdukları,
Tuzakları görüyorlar.