25.5 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1345

Sivil Toplum ve Sivil Toplum Kuruluşlarının Türkiye Pratiği üzerine…(1)

Türkiye’de Sivil toplum örgütlenmeleri incelendiğinde; 1950 yıllarında çok partili demokratik hayata geçişle birlikte yurdumuzdaki iklim değişikliği sürecinde mesleki muhalefet şekliyle ortaya çıktığı gözlenmektedir. Özellikle mimarların kurumsallaştığı odaların ve diğer meslek gruplarının da katılımı ile yoğunlaşan sivil toplum örgütleri oluşturmaktadır. Bu bağlamda o döneme baktığımızda sivil toplum örgütlerinin, devlet bürokrasindeki siyasal kadrolaşma hareketleri ile iç içe olduğu hatta onlarla paralellik arz eden bir yapıda olduğu görülür. Kendilerinde halkın düşüncelerini ilgili kademeler aktaran bir temsilci gibi görme misyonu yatmaktadır.   Gelişmekte olan ülkenin, yeni yapılanmasında karşılaşılan sorunların, onlara sorularak aşılması gereken merciler olarak algılanmak istemişlerdir.


Doğu Blok’unun 1989 yılında yıkılması ile birlikte dünyada tek süper güç olarak kalan ABD dünyada farklı bölgelerinde ortaya çıkan güç boşluklarını dolduramamıştır. Bütün Dünyaya “yeni Dünya Düzeni” diye Pompalanan süreçde ABD küresel ölçekte siyasi ve politik etkinliğini arttırmak maksadı ile özellikle 90 yılların ortalarında “yumuşak güç” unsurunu yoğun bir şekilde kullanmaya başlamıştır.. STK (Sivil Toplum Kuruluşları) bu yumuşak gücün en önemli araçları haline gelmiştir. Amerikalı diplomatlar bir çok sivil toplum kuruluşu ve sivil toplum liderleri ile doğrudan ilişki kurmuşlardır.


Bu sürecin de etkisi ile sivil toplum, katılımcı demokrasi ve insan hakları gibi konular farklı kesimler tarafından yoğunluklu olarak gündeme getirilir olmuştur. Türkiye’de en büyük STK ‘ların önemli bir bölümü 90’lı yıllarda kurulmuş veya güçlerini bu dönemde artırmışlardır…!!!


1990 yılların ortalarından itibaren hem ABD hem de AB Türkiye’deki sivil toplum ile doğrudan ilişki kurmuş hatta bu ilişkilerin kurumsallaştırması adına ciddi ilişkiler içine girmişlerdir..


AB(Avrupa Birliği) ile Bölge ülkeleri arasında 1990 yılında imzalanan Paris Şartı ve 1993 ‘de gerçekleşen Kopenhag zirvesinde alınan kararlar doğrultusunda Türkiye’de Sivil toplumun gelişimine ciddi katkıları olmuştur..1990 ‘ların sonlarına doğru AB yerli ve uluslararası STK’ lara aktarılan fonlar vasıtasıyla onların kurumsallaşmasını hızlandırmış ve ilişkileri daha kurumsal bir zeminde yürümeye başlamıştır….Buna paralel olarak 1995 yılında Türkiye’nin Farklı illerinde Avrupa Birliği Bilgi Büroları kurulmuş ve aynı yıl AB’nin ilgili kurumları tarafından sivil topluma önemli misyonlar biçen Barselona Bildirgesini yayınlanmıştır..


Sivil toplumla ilgili kavramlarla yoğun olarak Haziran 1996 yılında İstanbul’da yapılan HABİTAT II Zirvesi’nde tanıştı . “Sivil Toplum Kuruluşları” (STK) ifadesi Türkiye’de il kez resmi düzeyde kullanılmıştır. Bu zirve öncesinde , zirveye katılarak Türkiye’yi temsil edecek sivil örgütlerin temsilcileri, İngilizce’de NGO (Non-Governmental Organization)  olarak ifade edilen kavramı Türkçe’ye “Sivil Toplum Kuruluşları” (STK) olarak çevirmişler ve bu şekilde kullanmışlardır. Zamanla da  bu ifade toplum tarafından karşılık bulmuş ve kamuoyu tarafından kabul görmüştür..

Baba Ocağında Kurban Bayramı

15 yılı aşkın bir süreden beri ilk defa baba ocağında Kurban kesmek nasip oldu elhamdülillah.
Kurban Bayramı bitiminin Cuma gününe denk gelmesi büyük bir fırsat oldu.


8 günlük zamanı fırsat bildik ve uzun yıllardan sonra Bayramı Elazığ’da geçirmek, benimle beraber, ailem, annem ve Elazığ’da yaşayan akraba ve dostlarım için de oldukça güzel, neşeli ve hatıralarla dolu bir süreç oldu.


Elazığ’a gidenleri, şehrin hemen girişindeki “Çayda Çıra” heykeli karşılar.


Bu heykel, görüntü olarak tabii ki cansızdır, ancak bunu Elazığlılara inandıramazsınız.


Özellikle gurbette yaşayan Elazığlılar, o tabloda kocaman bir canlı geçmişi görürler.


Elazığ’dan biraz uzunca ayrı kalmış Elazığlıların, şehre girerken karşılaştıkları bu tablo karşısında gözlerinin nemlenmemesi mümkün olmaz.


Çayda Çıra Heykeli


Ve İzzet Paşa Camii;


Dünyanın ilk asansörlü minaresine sahip ve hali hazırda Dünyanın en zengin camii İzzet Paşa…


Zemin katı, özellikle Elazığ’ın tüm kuyumcularının bir arada oldukları kocaman bir pasaj, Tespihçilerin ve dini kitap satıcıların yoğun olduğu modern bir alan,


Bir kat daha aşağısı umumi helâlar ve sıhhi banyolar.


Geliri, ihtiyacının kat kat üstünde.


Şehir Merkezi - İzzetpaşa Camii


Kendisinden daha büyük bir cami Van’da yaptıran İzzet Paşa Camii, hemen 5–6 yüz metre aşağısında, yaklaşık kendi büyüklüğünde ve yine alt katı pasaj olan, aşağıda fotoğrafı verilen Saray Camiini yaptırdı.


Saray Camii


Elazığ’a gidip de Harput’a çıkmamak, lokantaya girip, aç çıkmak gibidir.


Balakgazi Heykeli


O evliyalar otağına çıkıp, Balak Gazi heykelinin dibinden Elazığ’ı seyretmek, ayrı bir haz verir Elazığlılara.


Kış mevsiminde Harput Kalesini gezmek biraz zahmetlidir. Ancak Gerek Balak Gazi heykelinden, gerek Sara Hatun Camii veya Ulu Camiinden seyretmek, insanı tarihin taa ötelerine götürmeye yetiyor.


Harput Kalesi


Aşağıda fotoğraf, Temmuz 2008’de Elazığ’a gittiğimde, gördüğüm perişan halinden dolayı Sayın Elazığ Belediye Başkanı hakkında hiç de güzel olmayan şeyler yazdığım ve Mahalli Basında yayınlanan alanlardan biri olan Bosna Hersek (İstasyon) Caddesi.

Bayağı ihmal edilmiş bir alan idi. Ancak Kurban Bayramında gittiğimde gördüm ki, Sayın Başkanımız sağ olsun, bayağı hummalı bir çalışma başlatmış.


Bosna Hersek Bulvarı


Tabii ki memlekete gidip de eş dost ziyareti ihmal edilmez.


Hısım, akraba ziyareti yanında, Fırat Üniversitesi;


TEF’nden Sayın Doç. Dr. Mehmet Gedikpınar ve İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyelerinden Sayın Mustafa Kırmızıgül’ü ailece evlerinde ziyaret ederek bayramlaşma ve sohbet etme imkânımız oldu.
Türk Kamu Sen Elazığ Şubesi Başkanı Sayın Mehmet Şerif Arıca’yı ziyaret etmek istedik, ancak kendisi o anda Malatya’da olduğundan dolayı sadece telefonda bayramlaşabildik.
Bizim için oldukça kısa süren bir haftalık seyahatten çıkardığım ana fikir ise şu oldu;
Mümkünse Dini Bayramları herkes Baba Ocağında geçirsin.


Unutulmaz ve olağan üstü bir mutluluk.


Gitmeseydim bu kadar özlediğimin bile farkına varmayacaktım.


Ömrümce çok yerler gezdim, çok yerler gördüm de,
Bir başka hoş ülkemin; her köyü, her bucağı…
Hepsini çok beğendim, hepsini çok sevdim de,
İlle de o ocak; ille de Baba Ocağı.


Sayın Doç. Dr. Türker Eroğlu’nun küçük abisi Sayın Bünyamin abi der ya; “Meteristen attık gurbete gurşun, / Alın yazımız; ganadında guşun”
Guş nereye gonar kim bilir?


Ya Rab; Zat’ını seyran ettir, Kendine hayran ettir.
Öyle yaşat ki bizi, ebedi bayram ettir…


Dualarda buluşmak ümidiyle nice bayramlara…

Kurbanla Neyi Kestik?

0

Bayramlarla, çocuklar için hayaller, yaşlılar için hatıralar canlanır. Bir köy çocuğu olarak ilkokulun ilk yıllarında okurken para biriktirme alışkanlığı kazandırılmıştı bana. Toprak bir kumbaram vardı. Bayramlarda, düğünlerde ve diğer zamanlarda verilen metal paraları bu kumbaramın içinde biriktirirdim. Kumbaramı bazen kucağıma alır, sever, onunla hayaller kurardım. Bir gün rahmetli dedem, biriktirdiğim paralarla bir koç alacağını söylemişti. Alınan koç benimdi ve adı, Karagöz’dü. Göz civarı, kulakları ve ağız bölgesi simsiyah, kalan kısmı bembeyazdı. O, tam bir karagözdü. Yanına bir koç daha verdiler, adına Garip dediler. Garip ve Karagöz’le bir yaz tatilini geçirmiş, onları beslemiş, büyütmüştüm. Özellikle Karagöz’le pek samimiydik. Ben, onunla anılır olmuştum.


Kurban Bayramı geliyordu, biz çocuklar sevinçliydik. Önce Garip’im satıldı. Ev için bayram masrafı yapılacaktı. Köylünün ne sermayesi olurdu hayvanlarından başka. Pek üzülmedim Garip’in satılışına. Olsun, Karagöz, hayatımı dolduruyordu. Bana bayramlık alındı mı pek hatırlamıyorum, belki alınmıştır. Pek sevinçliydik; bayramda şeker, fıstık, para toplayacaktık. Hele, para verenlerin kapılarına daha erken gidiyorduk, ellerini daha hararetle öpüyorduk her bayram. Bayram namazından gelindi. Evde olağan dışı bir heyecan vardı. Kahvaltı dahi yapılmadı. Babam, ahırdan Karagöz’ü çıkardı, evin arka tarafına götürdü. Olacaklardan haberim yoktu. Meğer o, kurbanlıkmış. Her ikisi de rahmetli oldu, dedemin, babamın tekbir sesleri arasında Karagöz kurban edildi. O anda, oğlu İsmail’le test edilen Hz. İbrahim sanki bendim. Ben, Karagöz’le test edilmiştim. O anki tepkimi hatırlamıyorum; ama çocuk masumiyetindeki o sızıları yüreğimde hala hissediyorum.


Hikayeyi hatırlarsınız. Hz. İbrahim’in çocuğu olmamaktadır. İlerlemiş yaşına rağmen çocuk özlemi çekmektedir. Rabb’ine yalvarır, çocuğu olduğu takdirde en sevdiğini ona kurban edeceğini söyler. Nihayet İsmail dünyaya gelir; bu sevinçle develer kurban edilir. İsmail yedi yaşına geldiğinde Hz. İbrahim’e rüyasında en sevdiğinin oğlu İsmail olduğu, onun kurban edilmesi gerektiği hatırlatılır. Hz. İbrahim için zor günler başlar. İsmail nasıl kurban edilir? O zaten zor elde edilmiştir. Allah’a verilen söz de önemlidir. İsmail, kurban edilecektir. Hz. İbrahim için sınav çok ağırdır. Bir tarafta oğlu, bir tarafta şeytan, bir tarafta Allah’a verilen söz. Bu anafor, bir kâbus gibi sarmıştır Hz. İbrahim’i. Hz. İbrahim, samimiyet testini kazanır, İsmail’i de kurban etmeden Rabb’inin yardımıyla Rabb’ine vermiş olduğu sözü yerine getirir.


Biz hangi sınavı veriyoruz her Kurban’da? Hz. İbrahim’i kaçımız hatırlıyor, onun hissettiklerini anlıyor ve yaşıyor?  Günümüz dünyasında bakıyorum, çoğumuz Kurban ibadetini sıradan bir ritüel olarak algılıyor. Bazılarımız aldığı kurbanın ekonomik değerini düşünüyor, bazılarımız yeter ki evde kargaşa olmasın düşüncesiyle kurban parasını bir yerlere gönderiyor, bazılarımız kendince yeni yorumlarla bu ibadetini hakkıyla yerine getirdiğini düşünüyor. Kurban ibadetiyle, Hz. İbrahim’in İsmail’le olan diyalogundaki samimiyeti, ıstırabı, teslimiyeti duymuyoruz. Öyleyse biz kurbanı niye kesiyoruz? Kesilen bir kurban mı, bir hayvan mı? Bayramın adı Kurban bayramı mı, hayvan kesme bayramı mı? Kurban ibadetinin, günümüzde, ibadetin özündeki amacına ulaşmadığı kanaatindeyim.


Gerçekleşmesi zor bir önerim var: Kurban edeceğimiz hayvanı çok önceden satın alsak, onu beslesek, sevsek, kendimizden bir parça haline getirsek. Gerçek dünyamızda ve gönül dünyamızda ona yer versek. Kurban günü geldiğinde, sevdiğimizi kurban etmenin hüznünü, aynı zamanda Allah için sevdiklerimizden vazgeçebilme sınavını kazanmanın mutluluğunu duysak. İnanıyorum, kurbanla edindiğimiz terbiye, kazandığımız ahlak, ulaştığımız seciye sonucu, tutsağı olduğumuz dünyacı değerlerden daha rahat kurtulabileceğiz, daha özgür olabileceğiz. Bizi, Yaradan’dan alıkoyan bütün İsmail’lerden yani makamdan, servetten, hazlardan, şöhretten daha kolay vazgeçebileceğiz. Onlara gerektiği kadar değer vereceğiz. Onlar bizim efendimiz değil, kölemiz olacak; biz onların efendisi olacağız.


Hz. İbrahim, bir İsmail sınavını kazandığı için özgür oldu, efendi oldu. Bizi Hz. İbrahim olmaktan alıkoyan o kadar çok İsmail var ki! İsmail’ini kurban edenlerin bayramı kutlu olsun.

Belediye Başkanlığına Aday Değilim

Değerli dostlar,


İnsanın yaradılışı bir birinden çok farklı. Bazısı başarılı bir sanayici, başarılı bir tüccar, başarılı bir ilim adamı olmak ister. Bazısı da başarılı bir  sosyal lider olmak ister.


Ben İlkokuldan itibaren hep sınıf mümessili olmak isterdim. Öyle de oldum. Yüksek tahsilimde kafama koyduğum sınıf başkanlığını da daha birinci sınıfta elde ettim.
Bir taraftan okurken diğer taraftan talebe derneği ve talebe birliği başkanlığı yaptım.
Ayrıca okul dışında iki derneğinde kurucu başkanlığını yapıyordum.


Öğrencilik yıllarım bitince iş  hayatına atıldım. Sosyal görevlerden bir müddet uzaklaşmayı istedim. Bu direncim çok uzun sürmedi. Bir dostumun ısrarı ile kendimi siyasetin içinde buldum. Milletvekilliğinden tutunda Belediye Başkanlığı ve Meclis üyeliği dahil bütün kademelere talip oldum. İki dönem yani 10 yıl Belediye Meclis üyeliği yaptım. Başkan vekilliği dahil yönetimin tüm kademelerinde görev aldım. İl yönetim kadrosunda  8 ay sekreter üyelik yaptım. İstifa edip  Milletvekili aday adayı oldum. Son anda partimin bir milletvekilinden  yediğim çalımla aday olamadım. 1994 yılında Saraybahçe’den Belediye başkanı olarak yarışa girdim. Kaybettim…


Bütün bunları öğünmek için değil, bir meseleyi tespit için yazıyorum.
Mesleğim serbest inşaat mühendisliği ve Müteahhitlik (hiç resmi iş yapmadım) olmasına rağmen, para kazanmaktan ziyade sosyal ve siyaset alanına daha fazla zaman ayırıyordum. İki dönem meclis üyeliğim esnasında siyasete mesleğimden fazla zaman ayırmam sebebiyle, maddi imkanlarımın bir bölümünü bu uğurda harcadım. Buna rağmen siyasetten vazgeçmedim.


Ne zamana kadar?  Bulunduğum yerde yapılan siyaset, ilkelerime ters düşünceye kadar. Ya siyaset yapma arzuma yenik düşecek yoluma ilkesiz devam edecektim. Ya da ilkelerime sahip çıkacak yola devam etmekten vazgeçecektim. İkincisini yaptım.
İnsan deneyimli olduğu konuda gözü kara oluyor. Her ne kadar siyasetten  vazgeçti isem de içimdeki siyaset arzusu hep diri kaldı.


Kızılay İzmit Şube Başkanı olunca içimdeki siyaset arzusunu dizginlemiştim. Çünkü bu görev tarafsızlık istiyordu. Yönetimdeki arkadaşlarıma telkin ettiğim siyaset dışı kalma prensibini kendimde de uyguladım. Ne zaman Kızılay İzmit Şubesi haksız yere sıkıntıya sokuldu. Başkan olarak siyasetten uzak kaldığıma o zaman pişman oldum. Çünkü siyasetin içinde olsa idim, kuruma reva görülen haksız muameleye cesaret edilemezdi diye düşünüyorum.


Zaman zaman siyasetteki deneyimimden dolayı bu köşede  siyasi içerikli yazılar  yazarım. Geçenlerde de İzmit belediye başkanının vasıflarının nasıl olması gerektiğini içeren bir yazı yazdım. Bu yazı Belediye Başkanlığı beklentim varmış gibi algılandı. Aslında böyle bir amacım yoktu. Siyasete bulaşanların içine giren siyasi virüs tıpkı nefis gibidir. Son nefesine kadar asla ölmez. Ben o virüsü kontrol edebiliyorum.


Şehrimizin bir mahalli gazetesinde  köşe yazarı olan Sayın Serpil Çolak hanımefendi yazımı okumuş. Bana telefon açtı. Siyasete bakış açımı sordu. Kızılay Başkanı olarak bazen siyaset yapmadığıma pişman oluyorum sözü kendisine yetmişti. Değerli yazısını yazdı. İlavesiz ve yorumsuz yazdığı yazısından dolayı kendisine teşekkür ederim.


Daha öncede teklifler almama rağmen, bu yazı üzerine teklifler yoğunlaştı.
Gerçekten gururlandım. Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığından İzmit belediye başkanlığı adaylığına kadar yapılan tekliflere ve teklif yapan siyaset önderlerine buradan teşekkür ediyorum.  Teşekkürümü  bizzat kendilerine de ilettim. Kızılay da yönetim kurulu arkadaşlarımla konuyu müzakere ettik. Teklifler üzerinde yaptığımız değerlendirmelerde, Kızılay çalışmaları ile alakalı daha çok mesafe almamız ve bu yolda sağlıklı yürümemiz için Belediye Başkanlığı gibi yoğun mesai içeren bir görevden uzak durmam gerektiği konusunda uzlaştık. Sebep budur.


Sonuç olarak;


Kızılaycılığa devam ederken, Belediye başkanlığı gibi yoğun mesai ve sorumluluk  isteyen görevi üstlenemiyorum.


Saygılarımla kamu oyuna arz ederim.

Olcay Yazıcı: Bir Vefa Abidesi

”Çatallı yol ağzında şaşırıp kaldım Derviş
Söyle hangi patika gül dağına gidermiş?”
(O.Olcay yazıcı)


Olcay Yazıcı nev-i şahsına münhasır bir şair. Bir hüzün lalesi.
Fırtınalara tutulmuş bir gül.
Yüreğinde tufan taşıyan adı henüz konmamış bir mevsim.
Bir çile dükkanı. Mutluluk yerine sancı satan bir esnaf.
Ölümü hayatın içinde, balı ise çiçeğin özünde arayan bir derviş.
Erguvanların uğultusunda hayatın gizemini arayan bir bilge.
Eylülün kırdığı gülden yeniden filizlenen bir fikir şafağı.
Ve nihayet şiirleriyle ateşi uyandıran, tutuşturan ama ateşin yakamadığı bir Halil İbrahim türküsü…


Elbette O’nun şiir dünyasını kuşatacak bir bakışa sahip değilim. Şiirlerinin derinliğini ölçebilecek bir nefesim de yok üstelik. Ancak şiirlerini okurken müsaade ettiği yere kadar müstesna. Geleneğimiz hem söz hem de terkip olarak şiirlerinde var. Ancak onun şiirleri sadece gelenek değil. Yepyeni bir söyleyiş ve biçim var dizelerinde ama gelenekten bağımsız da değil. Anamın ak sütü gibi bizden ama çağın hikmet hazinelerinden de hâli değil. Hüzün yağmurunun güneşin üzerine süzüldüğünde oluşan bir gökkuşağı belki de. Kesin olan bir şey var ki şiirlerinin içine bezenen hüzün bizim, çile bizim, sancı bizim. Ve dizelerinde dillenen değerler de yıllar var ki kaybettiğimiz bizim kendi yitik malımız.


Hangi boyutunu anlatsam eksik kalacak…


Neresinden tutsam şiirlerini avuçlarımla diğer azalarım buz kesecek.


Duygu desem mesela, şiirlerini okurken çiçeklerin üzerinden kanatlanan kelebeklere döndüğümü ve sonsuza doğru yol alan bir kervanın peşine takılan bir beyaz haleye büründüğümü uzun uzun anlatmam gerek.


Musiki desem, dizelerin arasında gizlenmiş onlarca müzik aletinin bazen bir kır çiçeğinin gülüşünü, bazen dört nala zafere koşan atların nal seslerini elbette çoğu zaman da hüzün lalesinin derin iç çekişlerini büyük bir uyumla terennüm ettiğini anlatmam gerek.


Düşünce desem, gelenekten süzülen ve çağları aşan, nehirden çağlayıp ummana ulaşan, bireysel olmasının yanında ferdi aşıp toplumla kucaklaşan büyük bir bilgeliği söylemem gerek.


Kelime seçimi desem, şiirlerinde kültürümüzün yapı taşları olan eski kelimelerin yeni ile buluşturulup harmanlanarak muazzam şiir kalelerine harç yapıldığını, eksik ve fazla malzeme kullanmadan, tekrara düşmeden, kelimeleri özenli ve özel seçişlerine, nihayetinde de mahirane dil ustalığına dair bahislere derinliğine değinmem gerek.


Kavram ve mana desem, oluşun ve ondan sudur eden oluşumların bütün kavramlarını öz anlamlarını koruyarak ama kendine özgü bir zenginleştirmeyle düzenleyen bir dil işçisinin çabalarından, yeni ve kendine ait semboller kullanarak dinin ve ahlakın doruklarında şövalyelik yapan bir savaşçının destanlarını anlatmam gerek.


Ve aşk…Her dizenin ve her şiirinin ana gayesi. Kırda kaybedip şehirde bulacağımızı zannettiğimiz, yürekte unutup meydanda aradığımız sır. Dünyada izini sürerken elimizden tutup ta bizi dünyaların üzerine kanatlandıran muştu. Şairin çok çarpıcı ifadeleriyle bizleri bazen buz kristallerine dönüştüren bazen de alev kırmızı yanışların sarmalına gark eden donmalarımız ve yanmalarımız…  Bütün bunları anlatmam gerek.


Şair Olcay Yazıcı, şiirleri üzerine araştırmalar yapılıp tezler yazılmış bir büyük şair. Bestelenmiş şiirleri de var tabii ki. Şiirleri üzerine kitaplar da yazılmalı diye düşünüyorum. Bunu fazlasıyla hak ettiğine de inanıyorum.


Benim bu yazıdaki maksadım onun şiir atlasını çizmek gibi bir iddia değil elbette. Ben Olcay Yazıcının bir vefa abidesi olduğundan, şiir yazan ve aynı zamanda şiirlerini yaşayan bir örnek şahsiyet olduğundan bahsetmek niyetindeyim.


Üstad Dilaver Cebeci’yi anma programının düzenlendiği Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesinin hazırladığı ve gayretli sosyolog Ağabeyim Cafer Vayni’nin yönettiği programda yüz yüze tanışma fırsatı bulduğum bu vefa timsali kalender şairimizin uzun süre etkisinde kaldığımı ifade etmeliyim.


Sessizce yanına sokuldum ve kederin ve hüznün bir tomurcuğa dönüştüğü bu muhaykel yüreğe derdimi açtım. “Hocam öğrencilerim sizin şiirlerinizi okuyor, sizi çok seviyorlar ve sizinle tanışmak istiyorlar. Hatta üç öğrencim sizi araştırıyor kendinize dikkat edin. Ancak şiirlerinizi bulmakta zorluk çekiyoruz. Bize bir himmet edebilir misiniz üstadım “deyince merak etmeyin size her konuda yardımcı olacağım dedi. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar birkaç güzide insanla birlikte sohbet ettikten sonra yeniden görüşmek üzere vedalaştık.


“Gözden ırak olan gönülden de ırak olur” demiş atalarımız ancak Olcay Yazıcı için bu böyle değildi. Kısa zaman içinde bilgisayarına kayıtlı şiirlerini bize internet üzerinden gönderdi. Hemen çoğaltıp öğrencilerime dağıttım. “Sizin için çalışmalar yapıyorum şimdilik bunlarla idare edin” diyordu mektubunda. Çok mutlu olmuştuk bu vefa örneği davranış karşısında. Böylece hem tozlanmış edebiyat dergilerinin arasında şiirlerinin izini sürmekten kurtulmuş hem de toplumumuzda kaybolmaya yüz tutan ve bizi biz yapan değerlerimizin yeniden farkına varmanın eşsiz doyumunu yaşamıştık.


Daktilomun tuşları / Yitik ömrün düşleri
Soğuk bir cehennemdi / Karasevda kışları
Direnir, dirilirdik her kuşlukta bir daha
Şiire sığınırdık, şiire ve Allah’a


Bir gün okula geldiğimde memurumuz Ferhat Şahin Bey, Olcay Yazıcının aradığını ve okulun adresini istediğini söyleyince yeni bir ümidin parıltıları çağıldadı yüreğimde. Hemen telefona sarıldım. Bize baskısı tükenmiş şiir kitaplarının fotokopilerini göndereceğini söyleyince çok duygulandım. Dün elime geçti bu hazineler. Erguvan Uğultusu, Eylülün Kırdığı gül ve Ateşi Uyandıran Şiirler. Hepsi bir nefeste okunası şiirler.


Bir araya geldiklerinde bir gül demetini andıran öğrencilerimi sınıfta topladım ve yaşadığım bu güzellikleri onlarla da paylaştım; İyilikler paylaşılarak çoğalsın diye.


Kitapları asıl sahiplerine teslim ettim; Eylülün kırdığı güller yeniden yeşersin ve yediveren olsun diye…


Bir öğrencim, Hocam Olcay Yazıcı’nın bazı şiirlerini ezberledim deyince anladım ki zamanıdır artık…


Şimdi…


“Şimdi ateşi uyandırma zamanıdır”

Sağlıklı Anne, Sağlıklı Bebek İçin, Süt İçin

Sağlıklı olmak ve olan sağlık şartlarımızın sürdürülebilmesi için önemli bir etkenin uygun-yeterli ve dengeli beslenmek olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Beslenmede yaş, cinsiyet ve bölgelere göre bazı öncelikler de bilinen hususlardandır. Sıcak yerler ve mevsimlerde sulu gıdaların öneminin artması, yoğun çalışma ortamındakilerin yüksek kalorili gıdalarla takviye edilmesi, hamilelik dönemlerinde ve emzirme dönemlerinde bayanların kalsiyum ve diğer mineraller yönünden zenginleştirilmiş gıdalarla beslenmesinin takviye edilmesi gibi…


Anne sağlığının sürdürülmesi ve daha sağlıklı bebekler dünyaya getirilmesi yönünden beslenme, bu dönemlerinde kadınlar için ayrıca önem kazanır. Hamileliğin getirdiği ek gıda ihtiyacı yeterince karşılanamaz ise anne adayının sağlık kalitesi düşeceği gibi dünyaya getireceği bebeğinde sağlık düzeyi bundan olumsuz etkilenecektir. Bunun için kadınların hamilelik dönemlerinde ve emzirme süresince beslenmelerine daha bir özen gösterme sorumluluk ve mecburiyetleri vardır.


Süt ve süt ürünleri, anne sağlığı için çok önemsenmesi gereken bir gıda çeşididir. Bu içeceğimiz yağ, protein ve mineralleri ile çok yönlü ve önemli destekleyici bir gıdadır. Yeterince alınması annelerin genel, kemik ve diş sağlığını önemli ölçüde korurken, bebek-lerin de  daha sağlıklı gelişmesinde etkili olmaktadır. Süt, 7’den 70’e herkesin vücudu için lüzumlu olan bütün besinleri dengeli olarak içinde bulunduran, vazgeçilmemesi gereken bir gıda kaynağıdır. Normal bir insanın günde bir bardak süt içimi, hamilelik dönemlerinde ise iki bardak süt içimi veya eşdeğerinde süt ürünü yenmesi bu yöndeki ihtiyacı karşılamaya yetmek-tedir.


Türkiye’de kişi başına işlenmiş ve ambalajlanmış süt tüketimi çok azdır. Süt tüketimi Finlandiya’da 139 litre, İngiltere’de 100 litre, Yunanistan’da 65 litre, Almanya’da  50 litre, iken bu Türkiye’de ise kişi başına yılda 6 litredir. Türkiye Süt, Et ve Gıda Sanayicileri  Üreticileri Birliği’nin süt tüketimi  konusunda yaptığı bir araştırmaya göre ise Türkiye’de yılda 23 litre içme sütü, 123 litre de süt ürünü şeklinde bir tüketimimiz mevcuttur. Bu rakam ABD’de 292, AB ülkelerinde ise 342 litre şeklindedir.


İşte bu sebeplerle süt ve süt ürünlerinin tüketiminin artırılması hem sağlığımız hem de bu önemli gıdanın kullanım alışkanlığımızın artırılması yönünde çalışmalar yapılmasının  önemini  göstermektedir.


Kocaeli Büyükşehir Belediyesinin uygulamaya koyduğu “SAĞLIKLI ANNE, SAĞ-LIKLI BEBEK İÇİN, SÜT İÇİN” sloganı ile başlattığı süt yardımı  projesi bu yönleri ile de değerlendirildiğinde önemi çok daha  iyi anlaşılır. Akıl hocalığı tarafımızca yapılan ve projelendirmesinde emeğimin olduğu, ilgililerin takdir ve desteği ile uygulamaya konulan bu proje ile başlangıçta ilimizdeki 50 sağlık ocağı bölgesinde takibe giren Anne ve anne adayları olan vatandaşlarımıza hamileliğin son 3 ayında  ve emzirmenin ilk 3 ayında ayda 12 litre’den toplam 6 ayda 72 litre içme sütü yardımı yapılmaktadır. Bu çalışma ile sağlık ocaklarımızın gebe ve bebek takipleri desteklenmiş olmakta, ayrıca bu önemli gıdanın tüketim alışkanlığı teşvik edilerek anne ve bebek sağlığına destek verilmiş olmaktadır.


Aralık 2005 tarihinde 1200 aile ile başlayan proje Nisan 2006 ayında 5400 aileye çıkmış ve Mayıs 2006’da 6500 aileye ulaşmıştır. Bu proje kapsamında süt yardımı alan ilk ailelerimizin bebekleri 3. yaşını doldurmuşlardır.  2006 yılı boyunca bu çalışma sürdürülerek toplam 12 bin aile bu çalışmadan faydalanmış,   2007 yılı içinde  ilimizin tüm sağlık  ocaklarını kapsayacak şekilde genişletilerek 23.669 anneye,  2008 yılında şu ana kadar 22.003 anneye ulaştırılarak  bu hizmetten yararlandırılmaktadır. Bunların toplamı 58.316 anne olup 3.285.655 litre/kutu  şeklinde bir süt tüketimi demektir.  Bu 3.285 ton yani 10 tonluk 328 tankerlik süt tüketimi demektir.


Böyle bir özgün çalışmanın gerçekleşmesine onay verdiği için Kocaeli Büyükşehir Belediye başkanımız Sayın İbrahim Karaosmanoğlu’na ve bu çalışmanın hayatiyet kazan-masında ciddi bir gayret  gösteren Kocaeli  Büyükşehir Belediyesi Sağlık Daire Başkanlığı yetkilileri ile  bu çalışmayı 18-10-2005 tarihindeki bir protokolle destekleyerek güç veren Kocaeli Valimiz Sayın Erdal Ata ile Sağlık Müdürümüz ve çalışanları, ayrıca çalışmayı alanda bizzat uygulayan sağlık ocağı çalışanlarını tebrik ve taktire layıktırlar. 2009 yılı başından itibaren bu proje, Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanımızın onayı ve  il sağlık müdürlüğün de uygun görmesinden, aylık süt miktarı 6 litreye çekilip (günde 1 bardak süt) hamileliğin 4. ayında başlayıp 4.5.6.7.8.9. aylar ile  doğumdan sonra aşı takip süresi olan bebekliğin ilk 6 ayında verilecek şeklinde devam ettirilecektir. Böylece sağlık ocaklarımızın anne ve bebek takip ve kontrol çalışmalarına önemli bir ilave destek sağlanmış, takip ve kontrol yanında annelerimizin 12 ay süresince bir bardak süt içme ihtiyaç ve alışkanlığı şeklindeki bir amaca daha uzun süre katkı verilmiş olacaktır.


Arzu ederiz ki bu çalışma örnek alınıp ülke geneline yaygınlaşır. Böylece anne ve bebek sağlığı desteklenirken süt tüketiminde de gelişmiş ülkeler seviyesine çıkılır. Bu çalışma halk sağlığı, anne-çocuk sağlığı üzerinde bilimsel araştırma yapan uzmanlarımız için de  konu ile ilgili yeni araştırma imkanları sağlaması umut edilir. İnanıyorum ki bu ve benzeri çalışmaların çoğalması ülkemizin gelişmişlik seviyesi kriterlerini de arttıracaktır.


Sağlıklı ve mutlu günler dileğiyle.

Değişen Bayramlar, Değişen Partiler

“Nerede eski bayramlar” hayıflanması ne kadar gerçekçi? Şimdiki bayramlar bazı açılardan çok sığ, bazı bakımlardan eskisinden daha da güzel.


 “Büyüklere saygı, küçüklere sevgi” gösterisinin yoğunlaştığı eski bayramları birçok ailenin bugün yeterince yaşayamadığı doğru. 


Kalabalıklar içinde yalnızlaşmış şehirli insanımızın, komşuluk ve arkadaşlık ilişkileri geliştirmekte zorlandığı bir çizgideyiz. Bu değişim çizgisi nereye doğru gidiyor?


Anadolu’dan büyükşehirlere göçün öncüleri olan ilk nesillerde, yakın semtlerdeki akraba ve hemşerilerle kurulan bağlar bu yalnızlık girdabından kurtaran can simitleri idi. Bu durum onların yalnızlaşmasını önlemiş, Anadolu’dan taşıdığı gelenek ve kültürlerin devamını sağlamıştı. Ancak bu durum aynı zamanda birinci neslin şehirlileşme sürecini yavaşlatan bir unsur olmuştu.


Daha sonraki nesiller için doğduğu şehre aidiyet duygusu ağır basmakta, arkadaş ve beslenilen kültür çevresi değişmekte. Ailelerin yerini cemaat, tarikat, kulüp ve dernekler almakta. Bazı ailelerde bu değişim yavaş, bazılarında keskin olmakta. Ancak birinci neslin alışkanlık ve geleneklerine nazaran köklü bir değişim gerçekleşmekte. Hatta birinci nesilde bile eski geleneklere bağlılık zayıflamakta. TV ve gazeteler sosyal değişimi yönlendirmekte.


Eski geleneklerine tam bağlı olanlar, kurban kesme alışkanlıklarını bile gerekirse otoban kenarında, parklarda, apartman bahçesinde devam ettirmeye çalışırken, yeni nesil Belediyelerin modern kesim mahalleri, vekâlet yoluyla kurumlara kestirme veya çoğu yabancı sermayeli büyük marketlerin kurban kesme ve paketlenmiş olarak eve teslim hizmetlerini tercih etmekteler.


Esas olan çağın gerçekleri ile inancımızın gerektirdiklerini sentezlemek ve bunu yaparken bayramın asıl maksadından uzaklaşmamak. Bir yandan Yaradan’a karşı yapabileceğimiz fedakârlıkları yapmak, aynı zamanda toplumsal dayanışma ve kaynaşmayı artıran usuller geliştirmek. Bunu yapmayı başardığımız her yeni çözümü, bu maksada vardıracak her açılımı sempati ile karşılamak lazım.


********************


Siyasi Partilerimizde Değişim


Türkiye’nin sosyal yapısındaki değişim bundan ibaret değil. Şehirleşme ve iletişimin hızlandığı, bilginin çok hızlı üretilip, çok kısa zamanda geniş kitlelere yayıldığı bir çağın gereği olarak sosyal yapımız ve değerlerimiz değişmekte.


“Milli Görüş” çizgisinden gelenlerin kurduğu AKP yöneticilerinin, yıllarca lanet okudukları ABD, AB ve İsrail devletleri ile yakın ilişkinin ötesinde “stratejik ortak” olma çabaları bir şaşkınlık dahi uyandırmamakta. Halkımızın AKP’nin yöneticilerine duyduğu güvenden midir, yoksa “emperyalizmin propaganda gücüyle kitleleri uyuşturmasından” mıdır bilmiyorum, ancak bu büyük değişimin hoşgörüyle karşılandığı ve hatta adeta teşvik edildiğini söyleyebilirim.


“Başörtüsünü laiklik için büyük tehlike olarak nitelendiren” kesimler, oy verebileceği yegâne parti olarak gördükleri, CHP’nin çarşaflı ve türbanlılara kapılarını açmasına çok tepkili.  


CHP lideri Deniz Baykal’ı yıllardır iktidar olmak istemeyen, ana muhalefet olmanın kolaycılığına kaçan, tembel bir lider olmakla suçlayanlar ile yeni açılımı eleştirenlerin aynı olması ilginç.


CHP, sıkışıp kaldığı yüzde 20 mertebesindeki oy oranını artırabilmek ve iktidar adayı olabilmek için “merkez sol” bir parti olmak zorunda. Ancak merkezin değerlerine uzaklaşmamış, uç kesimlerin “az olsun bizim olsun” kolaycılığına kaçmamış, geniş kitlelerle kucaklaşmış bir CHP iktidar alternatifi olabilir.  


Baykal samimi ise ve başarabilirse, hem iktidar alternatifi olabilir ve hem de Türkiye’de yaşanan laik- anti laik kavramları ekseninde yaratılan suni gerilimin yok edilmesine, normalleşmeye dönülmesine hizmet edebilir.


MHP’nin, “Alevi açılımı” adı verilen son çıkışının da bazı kesimleri şaşırtmış olduğu anlaşılıyor. Genellikle Alevilik ve Aleviler hakkında bilgisi az olanlar ile kendisini Alevi olarak tanımlayanların arasındaki büyük farklardan haberi olmayanların bu şaşkınlığa düştüğünü düşünüyorum.


MHP’nin “Ali’siz Alevilik” gibi uç fikirleri savunan kesimlerle birlikte olması düşünülemeyeceğine göre, bu milletin öz değerlerini benimsemiş ve Türk geleneklerini yaşamakta olan Alevi vatandaşlarımızla yakınlaşması bir sosyal değişimin değil, siyasi bir eksikliğin fark edilmiş olması anlamına gelmekte.


Hele 1980 öncesi, MHP’nin efsane lideri Türkeş zamanında, MHP ve Ülkücü teşkilatlarda görev yapmış Alevi vatandaşlarımızın sayısı ve bu kitleden aldığı destek düşünülürse, “bu konuda geç bile kalınmıştır” denilebilir. Bu cümleleri MHP ile Kürt kökenli vatandaşlarımızın ilişkileri açısından da söyleyebiliriz.


Asıl olan, merkezdeki halkımızın bütün kesimleriyle kucaklaşmak, iktidar olarak ülkeye hizmet etmekse, siyasi partilerimizde bu maksada hitap eden değişimleri anlayışla karşılamak gerekir.


Kurban Bayramının ülkemiz ve insanlık için huzur, barış ve refah vesilesi olmasını dilerim.

Namazı Bir de Böyle Kılalım

0

Öncelikle bu konuyu neden yazmak ihtiyacı hissettiğimi söyleyeyim.


Namaz ile diriliş platformunun YUNUS EMRE (dolphin) kültür merkezinde yapmış olduğu sinevizyon gösterisi ve konuşmalar üzerine bu konuyu yazma ihtiyacı hissettim.


Namaz miraçta farz kılınmış olan bir ibadettir. Dolayısıyla ‘Namaz  müminin miracıdır.’Miraç: Allah (C.C)’ ın peygamber (SAV) i ruh ve beden olarak huzuruna kabul edip Onunla görüşüp konuşmasıdır. Dolayısıyla namaz biz Müslümanların Allah’ın huzuruna çıkıp Onun ile konuşmamız, Onunda bizimle konuşmasıdır.


Namaz Müslümanların Allah (C.C) ile iletişimdir.


Bildiğiniz üzere islamın şartı beştir.


Kelime-i şehadetten – yani bir insanın Müslüman olmasından- sonra yapması gereken ilk ibadet namazdır. Ahirette sorgulanacağı ilk ibadette namazdır. Namaz aynı zamanda ‘Dinin direğidir.’ Müslümanın hayatında namaz bu derece önemlidir. ‘Namaz dinin direğidir’ Ana direği taşıyıcı direğidir. Öyleyse dinimizin direklerini sağlam yapmamız gerekir ki ayakta durabilsin yıkılmasın.


Ev, okul, bina vs. yaparken direksiz yapıyor muyuz ? Direksiz yaparsak uzun ömürlü olur mu? Ana direklerin sağlam olması binanın, sahibini ve içerisindeki insanların selameti açısından çok önemlidir.


 Bunu anladıkta, dinin direği olan namazı nasıl sağlam yapacağız?
İşe temelden başlamak lazım. Namazdan önce abdeste, abdestten önce istibra ve intincaya dikkat etmek gerekir.


Müslüman erkekler küçük abdestlerini aynen büyük abdest bozar gibi oturarak halletmeli, defi hacetten 4-5 dakika sonra abdest almalıdır ki abdestti sağlam olsun.
Aksi taktirde ayakta defi hacet yapar hemen abdest alırsanız mesanede kalan idrar parçacıkları dışarı çıkar abdestiniz bozulur. Sizde abdestsiz namaz kılmış olursunuz. Abdestsiz namaz kabul olur mu?


 Bektaşiye sormuşlar ‘ Ben kıldım oldu bile’ cevabını vermiş. Burası işin temelidir. Temelsiz hiç bir şey olmaz. Abdest olmayınca namaz, namaz olmayınca da, direk olmaz, dinimiz direksiz kalır. Sonuç ne mi olur? Onu da biraz siz düşünün.


 Manevi bir enkaz altında kalmamanızı temenni ederim.
Cenabı hak bir ayetinde ‘ Namaz insanları- yani kılanları- her türlü kötülüklerden uzaklaştırır’ buyuruyor.


Şimdi düşünelim bu ayet yani; Allah sözü. Allah buyuruyorsa mutlaka doğrudur. Haşa Ondan yalan ya da yanlış bir söz sadır olmaz. Gelelim diğer tarafa bizler ve namaz kılan diğer Müslümanlar beş vakit namazımızı kılıyoruz ama birçok haramı ve günahı da işliyoruz.
Yani kıldığımız namazlar ayette ifade edildiği gibi bizi ‘ haram ve günahlardan’ alı koymuyor. Bu da bir gerçek.


Burada bir zıtlık var bunu çözmek gerekir. Bu durumun iki sebebi vardır.


1- İstibra ve istincaya dikkat etmediğimiz için abdestimiz bozuluyor. Bizler abdestsiz namaz kılıyoruz. – hemde yıllarca- namaz kıldığımızı zannediyoruz.


Bektaşi gibi kendimizi kandırıyoruz.


2-‘ namaz müminin miracıdır.’ Namazda insan Rabbinin huzurundadır. Onun misafiridir. –olur mu böyle şey demeyin- camiler Allah’ın evleridir ya –Beytullah- Allahın evi demek değil mi?


Bu şu demektir Allah ( C.C) günde beş defa sizi huzuruna kabul ediyor, sizinle görüşüyor.


Yeryüzünde günde beş defa ziyaretine gidebileceğimiz başka bir varlık var mı ya da gitseniz hergün beş defa sizinle kim görüşür, sizi dinler, sizi kaale alır mı?
Bir iki üç gün derken sonra kovulursunuz. Anneniz babanız bile her gün beş defa sizinle görüşmez Allah (C.C) size bu kadar değer veriyor sizi bu kadar önemsiyor siz farkında olmasanız bile…


Belgesel izleyenler bilir; Bilim adamları bazen ormanlarda bazen de deniz ve nehirlerde yakaladıkları canlıları timsah aslan vs. üzerlerine derinin altına verici yerleştirerek doğal ortamına salıyor sonra sürekli olarak onları izliyor, gelişme ve değişmelerden haberdar oluyorlar.


Bir insanın üzerinde böyle bir verici bulunsa her yaptığı iş izlenip takip edilse oda bunu bilse yasak olan, suç sayılan bir işi yapabilir mi? Yapamaz.


İnsanlar suç işleseler bile bunun gizli kalmasını ister açığa çıkmasından rahatsızlık duyarlar.


Oysa bir Müslüman günün 24 saatinde Allah (C.C) ın gözetim ve denetimi altında olduğunu bilir. Her yaptığı işin, her konuşmasının kaydedildiğini bilir.


İnsanlar bu düşünce ile namazlarını kılsalar her yaptığınızdan haberdar olan varlık sizi günde beş defa rapor vermeye çağırıyor sizde gidip raporunuzu sunuyorsunuz.


Sabah namazını kılan bir insan Allah’a yalan söylemeyeceğine, gıybet etmeyeceğine her türlü haram ve günahtan uzak duracağına diğer görevlerini de yerine getireceğine söz verir.


Öğlen vakti Allah (C.C) onu huzuruna çağırır ve rapor ister sözünü tuttun mu tutmadın mı tuttuysan ne ala ne güzel tutmadıysan öğlen namazını da sözünü tekrarlarsın ikindi akşam ve yatsı namazında sözün sana hatırlatılır, sende verdiğin sözde duracağına, iyi bir insan olacağına her gün beş defa söz verirsin, verdiğin sözü tutmak zaten insanlığın görevidir. Ama bir yalan iki üç beş yalan aldatma, sözünde durmama size yapılsa ne yaparsınız?


Günde üç beş kez size yalan söyleyen bir insanın huzurunuzdan kovar ona karşı artık mesafeli olursunuz.


Ama Allah (C.C) kullarına karşı mesafeli olmuyor.


Rızıklarından ömürlerinden kısmıyor onları hemen cezalandırmıyor.


Bu düşünceyle namazlarını kılan bir Müslüman yalan söyleyebilir mi, haram yiyebilir mi, üç kağıtçılık, sahtekarlık yapıp insanları kandırabilir mi?


Elbette ki hayır.


Kötülüklerden haram ve günahlardan uzak duran insanlarda elbette ki iyi insan olur.


İşte bu şekilde kılınan namaz insanları tüm kötülüklerden uzaklaştırır.


Bugün böyle oluyor mu? İstisnalar hariç maalesef olmuyor.


 Neden ?


İnsanlar namazı dededen babadan görme bir alışkanlık olarak algılarsalar şu namazı da kılalım çıksın aradan düşüncesinde olursa, namaz sure ve dualarını doğru okumayı bilmezse, namazı ibadetten öte bir kültür haline gelirse işte o zaman insan hem namaz kılar hem içki içer, hem namaz kılar hem yalan söyler, hem namaz kılar hem de her türlü haltı karıştırır. Çünkü namazın ne demek olduğunu bilmiyor.


İbadet yapmak güzeldir, ibadeti şuurlu-ibadet gibi yapmak daha güzeldir.


İbadetlerimiz alışkanlık olmaktan çıkarmamız gerekir.


Cami cemaatinin artması elbette ki sevindirici bir olaydır. Unutmamak lazımdır ki keyfiyet(kalite) kemiyetten(sayıdan) önemlidir.


Her namaz kılanın bir kişiyi namaza başlatması güzeldir ama haramdan, yalandan, günahtan vazgeçmesi daha önemlidir.


Bugün cami cemaati namazı gereği gibi kılmış olsalar toplumdaki yanlışların kötü,lüklerin yarıdan fazlası azalmış olur. Camide aynı safta omuz omuza namaza duran insanların kaç tanesi birbirine güvenir. İmamla müezzin, imamla cemaat, cemaat ile imam birbirine ne kadar güvenirler ?


Bu gün insanlar birbirine borç para vermiyorlarsa parası olmadığından mı, güven duymadığından mı?


Düşünmeye değmez mi, üç beş günlüğüne alınan borçlar altı ay, bir sene iki üç sene bekletiyor ise bu kılınan namazlar ne işe yarıyor ?


Müslümanların %100 ünün bu şekilde namaz kılmasından ise %50 sinin namazı, namaz gibi kılması önemli değil mi?


Peygamber (SAV) bir hadisinde çocuklarımız yedi yaşına geldiklerinde onlara namaz kılmayı öğretiniz, 10 yaşına geldiğinde ise namaz kılmaya alıştırınız.


Ergenlik başlangıcının on iki yaş olduğunu düşünürseniz bu yaş hazırlık dönemidir.


Başka bir hadisinde ‘ evlerinizi kabristana çevirmeyiniz’ buyurmuştur. Bildiğiniz gibi mezardakiler Kuran okumaz namaz kılmazlar siz beş vakit namazın bir kısmını evinizde kılmak ve kuram okumak suretiyle aile ve çocuklarınıza örnek olun. Onlara namazı ve kuranı sevdirin. İbadetler gönüllü yapıldığı zaman kalıcı olurlar.


Baskı altında yapıldığı zaman baskı kalkınca ibadette kalkar.


Kurban bayramının  ülkemize İslam alemine ve tüm insanlığa huzur ve barış getirmesini Allah (C.C) niyaz ederim.

İsmail’i Doğrayanlar Koç’u Pazarlayanlardır

Saatlerini çabuk tüket ey ulu gece;
 Kurban Bayramıdır en derin bayram bence”

İlk cinayet Kabil’in işlediğidir. Gerekçesi ise haset. O gün bu gündür Kabil’in uzatmalı torunları (Avrupa+Amerika) kıtalararası balistik şer şampiyonluğunu rakipsiz sürdürürler.


Biz; iyi adamlarız, Habil’in tarafıyız. Adadığımız kurbanlar Sesin Sahibine gider. Ki zaten kurban edilsek de boyun eğişimiz bundandır.


Lâkin ‘şekere alışmış akrep, şekerden zehir yapmaya’ devam etti. Öldürmek vâcipti, farz oldu. Milenyum Müslümanlığında zûlme karşı sessiz kalmak tarz oldu.


Yaradılışın sırrı ve sorumluluğu, yeryüzünde Allah’ın adaletinin gölgesi olma, ‘Veliyyün külli Mazlûmin’lik kayboldu gitti. Sanki iyilikler, güzellikler Bağdat’a düşen ilk bombayla bitti.


Dur, bir seçim geçsin. Dur, bir geçim geçsin. Borsa seansları, küresel kriz ve “Yemekteyiz” biz. Evet, adamakıllı birbirimizi yemekteyiz.


On’ar günlük bayram aralıklarında gezineceğiz. – Allah kabul etsin – kurban kavurmalarını pişireceğiz. Kurban sonrası, seçilen-geçim trendine kaldığımız yerden devam edeceğiz.


Siz onları görseydiniz ‘deli’ derdiniz. Onlar sizi görseydi ‘bunlar Müslüman değil’ derlerdi”. Âlem-i İslam; 1.5 milyar âdem, 57 adet devlet. İran’ı saymazsak Amerika’ya karşı tık yok.


Acaba birileri, imanımızın anten ayarlarıyla mı oynuyor? Allah’ın emri cihad, Amerika’nın emri olmadan yürürlüğe giremiyor mu? Din bir etiketten mi ibaret hayatımızda?


Namaz, niyaz, oruç, zekât; hep riyadır, hep riya
Bir acayip ümmet olduk, ey Resûl-ü Kibriya.


İlk cinayetin fâiliydi Kabil. Sonu olmayan cinayetler bugün yine Kerkük’te, Kâbil’de işlenmeye aralıksız devam ediyor. İsmail’in çocukları her daim bıçak altında..


Üstelik bıldırcın ve kudret helvasını sermaye yapıp biriktirenler gibi ilâhi ikram koç’un bile pazarlamasını yapanlar var. Ve onların distribütörü, bayisi mübarek Müslümanlar.


Rabbim bayramları; nefsi muhasebeye, imanı murakabeye ve olan biteni müşahedeye vesile kılsın. Kuran’ı düşünme ve değerlendirme alışkanlığı versin. Ve Peygamberine kutlu beldelerde ihanet edenlerden eylemesin.


“Saatlerini çabuk tüket, ayını ve yıldızlarını yak ey gece;
Bizim kalbimizdeki kurbanlar kesilmeden önce”


Cümle mazlumların da güleceği bir Bayram hayâliyle..

Halkı Kazanmak İsteyen Dinini Dışlayamaz

Soner Yalçın, Hürriyet’te yayınlanan ve “CHP çarşafı ilk kez tartışmıyor” başlıklı yazısında, CHP’nin 1935 yılında gerçekleşen 4. Kongresinde “çarşaf ve peçenin yasaklanmasına dair” kanun teklifini nasıl tartıştığını anlatıyor.


Bu kongrede “yemeni, yaşmak, eşarp, türban değil”, sadece “çarşaf ve peçenin yasaklanması” teklif edilmişti. Ancak kongrede “çarşafın ve peçenin yasaklanmasına gerek görülmemiş, mesele tamamen yerel yönetimlerin inisiyatifine bırakılmıştı.”


Soner Yalçın, yerel yönetimlerin de sadece çarşaf ve peçeye yönelik bazı kısmi yasaklamalar yaptığını, daha ziyade “manto ve eşarpın özendirildiğini” söylüyor.


Yani tek parti hükümetlerinin idare ettiği dönemde bile, kadınlarımızın başörtüsünü düzenleyen herhangi bir yasal düzenleme yapılmamıştı.


Aynı yazının sonunda yazar Soner Yalçın’ın “Solcular özeleştiri yapmalıdır” alt başlığı altında yaptığı yorumu çok önemli buluyorum:


“Türkiye Solu’nun çoğunluğu kültürünü/dinini okuyup araştırmamıştır.”


“İslam’ı bilmemektedir.  Halkının inancını dışlamıştır.”


“Tasavvufu/Anadolu Müslümanlığı’nı elinin tersiyle iteklemiştir.”


“Tasavvufun, aklın ve bilimin öğretisi olmadığını söyleme kolaycılığına kaçarak kendi coğrafyasına yabancılaşmıştır.”


Eğer halkı kazanmak gibi bir derdiniz varsa, dininizi/kültürünüzü bilmek mecburiyetindesiniz. İslam’ı yobazların elinden kurtarmak için bunları öğrenmek zorundasınız.”


Yazıdan alıntı yaptığım bu cümlelere katılmamak kolay değil. Deniz Baykal’ın çarşaf ve türban kullanan kadınları CHP çatısı altına çekmek için yaptığı açılıma en büyük tepki, yine dinine/kültürüne yabancılaşmış solcu kesimden geldi. Kendi kitlesinden oy kaybı riski taşıdığı halde, AKP ve MHP bile Baykal’ın bu açılımını olumlu bulurken, solcuların bir kesiminden aldığı yoğun tepkiler CHP yöneticilerini şaşırtmış olmalı.


Gerçi CHP ve Baykal’ın, üniversitelerde başörtüsü yasağını kaldıran anayasa değişikliğine karşı yürüttüğü “laiklik” eksenli radikal muhalefet ve konuyu Anayasa Mahkemesi’ne taşımasının, bu açılım konusundaki samimiyetlerine dair kuşkulara sebep olması kaçınılmazdı.


Bana göre CHP Baykal döneminde, özellikle dış politika konusunda milli menfaatlerimizin gerektirdiği şuurlu, kararlı ve doğru bir duruş sergiledi. AB, ABD ilişkileri, Kıbrıs, Irak gibi temel dış politika meselelerine bakışı ve aldığı tavır, genellikle “tam bağımsızlık ilkesini” benimsemiş, Cumhuriyetimizin kurucusu olan partiye yakışır tavırlar oldu.


Baykal, CHP içindeki aşırı uçları yani mikro milliyetçileri (Kürtçüleri) ve ayrımcı Alevicileri (Alevileri değil), partiden uzaklaştırarak, Cumhuriyetimizin kurucusu partinin mirasçısı olmayı daha hak eden bir çizgi izledi. Bu politikası sebebiyle PKK’nın baskısı veya sempatisi ile oy kullanan kitlelerden oy alamamak ve Güneydoğu bölgesinde hiç varlık gösterememek gibi bir riski göze aldığı aşikâr. Alevi oylarından bir kısmını da AKP ve DTP’ ye kaptırdığını söylemekte mümkün.


Bütün bunlara rağmen Baykal’ın buraya kadar anlattığım politikaları bana doğru geliyor.


Ancak iç politikada türban ve laiklik temelinde yürüttüğü politikalarla, partisinin radikal çekirdeğinin kemikleşmesine yardımcı olmakla beraber, CHP’nin Türkiye’nin ana seçmen kitlesi ile kucaklaşıp, kitlesel bir sol parti hüviyeti kazanmasına engel olduğunu düşünüyorum.


Merkez seçmenin inanç ve kültürüne yabancılık ifade eden siyasi tavırları yüzünden, CHP’nin iktidar alternatifi olmaktan uzaklaşmış olmasının, Türkiye için şanssızlık olduğu kanaatindeyim. Çünkü CHP’nin (ve kendine has sebeplerden dolayı MHP’nin) geniş kitlelerce hala iktidar alternatifi olarak değerlendirilmemesi, AKP’nin (ABD, AB, Kıbrıs, Irak, terör ve özelleştirme politikalarında) yaptığı vahim hatalarının görülmesine mani olmaktadır.


CHP’nin yaptığı bütün olumlu muhalefet, “dinine/kültürüne yabancı” bazı tavırlarının gölgesinde hiç dikkate alınmaz hale gelmektedir.


Halkımız, iktidar partisinin yaptığı bütün hatalarını ve bir kısım yolsuzlukları kendi “dininden/kültüründen” kabul ettiği insanlara güven duyması sebebiyle ya hiç görmemekte veya hoş görmektedir. Bu durumun AKP için de, alternatifsizlik durumu yaratmakla birlikte daha çok hata yapmasına sebep olduğu için,  bir şanssızlık olduğunu düşünüyorum.


CHP’nin çarşaflı ve türbanlı kitleyle kucaklaşmasını sağlayacak her açılım ülke menfaatinedir. Baykal bu açılımda başarılı olursa, kangren haline gelen başörtü meselesinin çözülmesi ve bu alanda yaratılan sosyal gerilimin düşmesi mümkün olabilir. Zira CHP’nin katılımı olmadan başörtüsü meselesinin çözümünün mümkün olmadığı anlaşılmıştır.