25.5 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1344

Bir Öğretmen Yazısı

0

 

Dünyaya “Merhaba” dedikten sonra çevreyle bütünleşirken, cinsiyetimize göre kendimize meslekler seçeriz. Önce ya anne ya baba oluruz, onların rollerini oynarız. Sonra öğretmen kavramı girer dünyamıza. Artık, hepimiz birer öğretmeniz. Beyaz önlük giyeriz, beyaz tebeşir alırız elimize. Bir ciddiyet örneğiyizdir, tam otorite kurarız etrafımıza. Çocukları ağlatırız, severiz, döveriz rol gereği. Çünkü öğretmeniz. Tadına doyum olmaz bu rolün.

Bu tat, ilköğretim çağında biter. Başka meslekleri tanımışızdır, başka değerleri ve bu değerlerin kendi aralarındaki önceliklerini kavramışızdır. Öğrenmenin, öğretmenin, sevginin para etmediğini görmüşüzdür çevremizden. Evdekiler, ya para ya makam ya imaj konuşuyorlardır. Biz de mesleklerimizi, getirisine göre sıralarız aklımızca. Öğretmenlik, listedeki birinci sırasını terk etmiş, son sıraya düşmüştür. Büyüklerimizden “Bir şey olamayacaksa öğretmen olsun bari!” lafını duyarız. Bir şey olamayanın öğretmen olduğu bir ülkede yaşamak, ne acı değil mi?

Bu ülkede insanlar, “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.”, diyen Hz. Ali’yi, Fatih’in hocası Akşemsettin’i referans alır, onları yüceltir, kendisine model alırdı. Çünkü insanlar, ilim öğretenlerin peygamberler mertebesinde kutlu insanlar olduğuna inanırdı. Öğretmen, maddenin değil, mananın simgesiydi. İnsanlarımız, öğretmenlerin, insan yaşamında ekmek kadar, su kadar, toprak kadar gerekli ve değerli olduğuna bilirdi.

Devirlerle beraber, öğretilenler, bunun doğal sonucu olarak değerler de değişti. İnsanlar yaşama sevincini, özgüvenini, paylaşma mutluluğunu, yarın umudunu kaybetti. Gelinen nokta, ne öğreteni ne de öğreneni memnun etti. Özenilen meslek özenilmez, saygı duyulan meslek sayılmaz oldu. Çocuklarımız artık öğretmen olmak istemiyor.

Öğretmenliğe yeniden hayat vermek, onu yeniden inşa etmek zorundayız. Sporda birinciler o sporu yapanların seçilmesi ile ortaya çıkar. Öğretmenlik, bu mesleğe ilgi duyanların, gönül verenlerin seçilmesi ile ulaşılacak bir meslek olmalı. Öğretmen, kendisine ibadet hazzı veren değerleri öğretmeli, hem öğretmenin hem öğrettiklerini bilmenin ayrıcalığını yaşamalı. İlmiyle, irfanıyla, dış görünüşüyle, ailesiyle bulunduğu topluma kutup yıldızı olmalı.

Öğretmen; öğrenmeyi sevmeli, öğretmeyi sevmeli, insanı sevmeli. Kendisiyle barışık, çevresiyle uyumlu olmalı. O, alarak değil, vererek yüceleceğini bilmeli. Özveri, çalışkanlık, iyimserlik, dürüstlük, doğruluk, sabır; öğretmenin temel ilkeleri ve nitelikleri olmalı. Öğretmen hizmet ettiği insanları, vatanını sevmeli; tarihini, kültürünü, iyi bilmeli. İnançlı olmalı.

Her 24 Kasım’da atılan nutuklarla geçiştirilecek meslek değildir öğretmenlik. Her gün yeniden inşa edilen aşktır, heyecandır, ümittir öğretmenlik, bir yaşam tarzıdır. Şairin, şairlik için dediği gibi, ben de diyorum ki: “Öğretmen olunmaz, doğulur.”

Şüphesiz her meslek kutsaldır. Her meslek insana hizmet eder, insan kutsaldır. Bazı meslekler insana dolaylı hizmet eder. Terzi kumaşa, mühendis betona, demire, şekil verir. Öğretmenin malzemesi de insandır, amacı da insandır. Bir mühendisten, bir terziden, bir çiftçiden daima bir adım öndedir öğretmen. Ağaç misali, bindiğimiz dalların tamamı öğretmen gövdesine bağlıdır. Bu gövdeyi önemsemeyen, beslemeyen toplumlar, zamanla köksüz kaldıklarını görmeye mahkûmdurlar.

Ülkemiz, hala, üç ayda öğretmen yetiştirme, ideolojik amaçla öğretmen devşirme politikalarının sancısı çekiyor. Bu ayıbı kısa zamanda kapatmalı, yarayı tamir etmeliyiz. Öğretmenlerimizin ekonomik durumlarını iyileştirmeli, hizmet içi kursları ile pedagojik yönlerini güçlendirmeli, motivasyonlarını artırmalıyız. Öğretmen – öğrenci arasındaki sevgi, saygı, güven bağını yeniden tesis etmeliyiz. Bunun için hem yöneticilere hem öğretmene hem velilere büyük görevler düşmektedir.

Öğrenmenin, öğreticinin ve öğrenicinin olmadığı yerde erdemden söz edemeyiz. Erdem yoksa biz niçin varız?

 

Özür Dileme Yarışı!

0

Tarihi bilmeden tarihi yargılamak kadar cahilce bir hareket yoktur!
İnsanların kendi şahsi düşüncelerini ifade etmeleri çok doğaldır; fakat bu tip
düşüncelerin millet ve devlet adına seslendirilmesi, her şeyden önce bu
insanların kendi devletlerine – milletlerine karşı yaptıkları en önemli
ayıplardan birini teşkil eder.

Bu açıdan bakıldığında, son günlerde ülkemizi meşgul eden Ermenilerden özür
dileme kampanyası, ülkemizde kendini “aydın” diye tabir eden bazı şahısların
nasıl bir vahamet içersinde olduklarının en önemli göstergesidir.

Neden mi?

Kısaca izah edelim:

Değerli okuyucular, Türk milletinin tarihte uzun süreli imparatorluklar
kurarak yerleştikleri yerlerde kendilerini çok çabuk benimsetmelerinin en temel
sebebi bulundukları yerlerde karşılaştıkları toplulukları, Batı literatürüyle
ifade edecek olursak, “öteki”leştirmemesinde yatmaktadır. Türkler bulundukları
yerde kendilerinden farklı olan toplulukları kendinden görme ve benimseme ile
tarihte, tarihe yön veren, uzun ömürlü üç büyük imparatorluk kurmuştur.

Türkler 11. yüzyılın sonlarında Anadolu’ya yerleştiklerinde Anadolu’da
bulunan milletlerden biri de Ermenilerdi. Ermeniler o zaman Doğu Roma Ortodoks
kilisesini kabul etmeyip kendilerinin kurduğu kiliseye bağlı oldukları için
yönetim tarafından hor görülüyorlardı. Bu sebeple Fatih Sultan Mehmet’in,
İstanbul’u fethettiğinde kendisini tebrik eden dönemin Ermeni Patriğine
“dualarınız sayesinde” dediği kaynaklarda ifade edilmektedir.

Bölgedeki Türk hakimiyetinden hoşnutluk duyan Ermeniler daha sonra
Osmanlı’nın kurumlaşmasında ve iskan politikasında önemli rol üstlenmiş ve
yönetimde üst düzey mevkilere gelmişlerdir. Nitekim kendilerine “millet-i
sadıka” yani sadık millet ismi verilmiştir.

Ancak 19. yüzyılda hızlanan milliyetçilik akımları Ermeni milletini de
etkilemiş, o dönemlerde kurdukları Taşnak ve Hınçak teşkilatları ile yönetime
karşı çeşitli faaliyetlerde bulunmuşlardır. Öyle ki, I. Dünya Savaşı sırasında
özellikle Rusya’nın kışkırtmasıyla Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da yöre halkına
karşı yaptıkları katliamlar sonucunda 1915 senesinde dönemin yönetimi Doğu ve
Güney Doğu Anadolu’daki Ermenileri tehcir ettirmiştir.

Bahsi geçenlere ilaveten belirtmek gerekir ki İngilizlerin İstanbul’u
işgalleri esnasında Osmanlı Arşivlerine de el koydukları ve o dönemde özellikle
“Ermenilere soykırım yapıldığına dair iddialarını” kanıtlamak amacıyla belge
araştırmasına girdikleri görülmektedir. Ancak konuya dair böyle bir belgenin
olmaması kendilerini tezlerini desteklemek üzere “mavi kitap” adı altında bir
eser yayınlamaya itmiştir. Tarihi gerçeklikten ziyade siyasi bir amaca hizmet
eden bu kitap hala tartışılmaktadır.

Genel hatlarıyla aktarmaya çalıştığım Ermeni konusu anlaşılacağı üzere
karşılıklı olaylar zincirinin yaşandığı bir süreçtir. Bu sebeple ülkemizdeki
bazı sözde aydınların, düzenledikleri “Ermenilerden özür dileme” kampanyasını
tek taraflı olarak sürdürmeleri ve kendi milletine uygulanan katliamlara karşı
aynı hassasiyeti hissetmemeleri iç acıtıcı bir durumdur.

Esasında özür dileme kampanyaları arkasında yatan gerçekler, kanaatimce, daha
sonra büyük ihtimalle Ermenilerin isteyecekleri toprak, tazminat ve tanınma
taleplerine karşı milleti psikolojik olarak hazırlamaktır.

Dolayısıyla Büyük Ortadoğu Projesi ve ılımlı İslam tezleriyle hız kazanan
Anadolu topraklarını Türk kültüründen temizleme hareketlerinin bir yansıması
olan bu kampanyalar karşısında bilinçli hareket edip içimizdeki ayrık otlarına
fırsat vermemek hepimizin en asli vazifesi olmalıdır.

İyi haftalar!…

Özür Kampanyasına Gül ve Erdoğan’ın Farklı Tepkisi

Ermenilerden özür dileme kampanyası açan bir grup sözde
aydının kampanyasına, farklı tepki gösteren devletin
zirvesindeki iki kadim dostun (Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve
Başbakan R.Tayyip Erdoğan’ın) tavır farkını anlamak için, olayı
farklı boyutlarıyla değerlendirmeye çalışıyorum.

Türkiye adına Cumhurbaşkanı Gül ve Dışişleri Bakanlığımız Ermenistan
ilişkilerinde bir “açılım” başlatmıştı. A.
Gül’ün
Eylül ayında milli maç vesilesiyle Erivan’a
gitmesi,
Türk kamuoyunda olduğu gibi Ermenistan ve ABD
merkezli Ermeni Diasporasında farklı tepkilere yol açmıştı. Çok
ciddi ekonomik sıkıntılar ve fakr ü zaruret halindeki Ermenistan, Türkiye
kapısının açılmasına şiddetle ihtiyaç duymakta iken, Diaspora iki ülke
arasındaki gerilimin düşmesini istemiyordu.

Abdullah Gül’ün vatanseverliğinden şüphe etmeyen geniş halk kitleleri de,
“hiçbir karşılık alınmadan taviz verildi” iddialarına rağmen,
Ermenistan ile Diasporanın bağının koparılacağı ümidiyle veya
en azından “devletimizin bir bildiği vardır” inancıyla Erivan
seferini ihtiyatlı bir iyimserlikle karşılamıştı.

Ermenilerin stratejisi belli idi, 3T olarak
nitelendirilen bu stratejiye göre:

  1. Tanıma (Türklerin Ermenilere 1915 yılındaki olaylarda bir
    soykırım uyguladığının tanınması),
  2. Tazminat (Tanınmadan sonra uluslararası mahkemelerde
    açılacak tazminat davalarıyla Türkiye’yi büyük meblağlı tazminatlar ödemeye
    mahkûm ettirmek),
  3. Toprak talebi (Ermenilerden gasp edildiği iddia edilen yurt
    parçalarının Ermenilere devri) gerçekleştirilecekti.

 

Ermenilerin, soykırımın tanınması yönünde dünyada aldığı
mesafe ciddi boyuttadır. Bazı Avrupa ülkeleri parlamentolarından,
“soykırım yoktur denilmesini suç sayan” garip kanunlar bile
çıkartmayı başardılar. ABD senatosunda sık sık soykırımın tanınmasını önlemek
adına verdiğimiz tavizler, harcadığımız paraların da haddi hesabı yoktur.

Cumhurbaşkanı Gül’ün başlattığı Ermenistan açılımı ile ilgili beklentiler
sürerken, gazeteci Ali Bayramoğlu, profesörler Baskın Oran ve Ahmet İnsel ve Dr.
Cengiz Aktar’ın öncülüğünde başlatılan “Ermeni kardeşlerimden özür
diliyorum”
adlı kampanya
Türkiye’nin gündemine oturuverdi.

Özür kampanyasının 3T stratejisine hizmet etmekte olduğundan kuşku
yoktur.

Bir kısım sicili malum zevatın yanında “iyi niyetli, saf
fakat bilgisiz tanınmış kişilerin” de katıldığı kampanya kadar, devletin
zirvesinin verdiği farklı tepki
de dikkati çekti.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, yaptığı açıklamada,
“Türkiye’de her türlü görüşün açıkça tartışılabilmesinin devlet
politikası olduğunu”
ifade etmişti. Ermeni terörüne onlarca şehit
vermiş Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasında da benzer ifadeler yer almıştı.
Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanlığı’nın bu açıklamaları kampanyaya
destek
olarak algılanmış, hatta kampanyanın Çankaya’dan yönlendirildiği
iddialarına yol açmıştı.

Oysaki Başbakan Erdoğan çok daha net ve halkımızın
çoğunluğunun hissiyatına uygun bir tepki verdi: “Ortada böyle bir suç varsa, suç
işleyen özür dileyebilir. Ama ne benim ne ülkemin, ne milletimin böyle bir
sorunu yok. Suç işlemedim ki özür dileyeyim. Kampanya, sadece
ortalığı karıştırmak, huzurumuzu kaçırmaktan ve atılan adımları da terse
çevirmekten başka bir işe yaramaz.”
CHP lideri Deniz
Baykal
ile MHP lideri Devlet Bahçeli’nin tepkileri de
Başbakan’a paraleldi ve kendilerinden beklendiği gibi aynı netlikte idi.
Dışişleri Bakanı Babacan da Başbakanın açıklamasını
destekleyen ifadeleriyle, Bakanlığının açıklamasını
düzeltti.

Kampanya hakkındaki Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın tavır farkı, basit bir
karakter farkı olarak tanımlanamayacak kadar büyük.

Devletin zirvesinde politika farkı olmasını kaldıramayacak
kadar önemli ve köklü bir dış politika meselesi söz konusudur.
İcranın fiilen başında olmayan “temsil makam”ındaki Gül’ün Türk dış
politikasında Ermeni Meselesine karşı tezimizi değiştirmeye yeltenmesi de
beklenmemelidir.

Özür kampanyasını başlatanlardan ve destekleyenlerden bir kısmının
“Cumhurbaşkanı’na yakın olan bir takımdan
olması önemli.  Bu takımın içinde “Mehmet
Altan, Can Paker, Eser Karakaş, Cengiz Çandar, Ali Bayramoğlu, Oral Çalışlar,
Yaşar Kemal,
Adalet Ağaoğlu ve Tayyip Erdoğan’ın
yanından uzaklaştırdığı Ömer Çelik gibi pek çok isim var.” Bu
zevat ve bunlarla dost olan Fehmi Koru gibi Cumhurbaşkanına çok
yakın olan bazı yazarlar temel dış politika konularımız olan “Güneydoğu
meselesi, AB ve ABD ile ilişkiler, Ermeni konusu, K. Irak, Kıbrıs, Patrikhane
konularında geleneksel devlet politikasının değiştirilmesini ve
devletin kırmızıçizgilerini  değiştirmesini” savunuyorlar.

Bu çizgideki zevatın, Başbakan’ın “tek millet, tek vatan, tek bayrak,
tek devlet”
gibi milli çizgideki söylemlerine, “Başbakan MHP ve
Devlet Bahçeli çizgisine kaydı”
şeklindeki eleştirilerini hatırlayınız.
Bu tür eleştirilerin, Fehmi Koru’nun ilk defa “Obama gibi geldiler Bush
oldular”
ifadesiyle AKP’yi eleştirmesini takiben yoğunlaşması da
tesadüf olmasa gerek.

Başbakan Mart ayında seçimlerde
halktan destek arayacak. Cumhurbaşkanı Gül’ün böyle bir
kaygısı yok.
Çankaya Köşkünde rahat etmesi için iç ve dış çevrelere
sesini iyi duyuran malum zevatın desteğini daha önemli buluyor
olabilir.

Belki de tamamen beşeri bir durum, yakın çevresinden
etkilenme
gibi basit bir neden de olabilir. Acaba uzun süre Başbakan’ın
yakın çevresini kuşatan malum zevat, bu defa Çankaya Köşkünü mü
kuşatmaya aldı?

Bir başka ihtimal olarak düşünüyorum. Acaba Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı
makamını işgal eden iki eski dost, farklı çevrelere “iyi polis- kötü
polis” rolü
oynama konusunda anlaştılar ve izlediğimiz irticalen
sergilenen bir sahne değil de, senaryosu önceden yazılmış bir oyun
mu
söz konusu?

Son ihtimal ve tek temennim Cumhurbaşkanımızın ifadelerinin yanlış
anlaşılmış olması
ve politika değişikliğinin kuruntu, malum zevatın
tesirinin de sadece bir vehimden ibaret olması.

Lânet Olsun İçimizdeki Bu Ermeni Sevgisine

0

Atillâ İlhan, ‘Türkiye’de her zaman yüzde 10 hain kontenjanı vardır’ derdi. Ki ihanet Türk Tarihinde vaka-yı âdiyedendir.

I.Dünya Savaşı ve öncesi Ermeniler Ruslarla işbirliği halinde Doğu Anadolu’yu kırıp geçirirlerken Dışişleri Bakanı  Noradunkyan isimli bir Ermeniydi. Ve Türkiye Ermenilerinin temsilcisi de Bogos Nubar Paşa.

Elbette savaşta bizimle kader birliği yapıp şehit düşenleri de oldu. Ama çifte kavrulmuş hıyanet insan havsalasının bile idrakte zorlanacağı bir boyutta idi.

Osmanlı ne zaman merhamete yanaşsa, nasihat etse, affa yeltense; “Korkunun adını af koymuşlar” teranesiyle merhameti âcizlik bildirisi sayarlardı. Zaten bizi yaptıklarımızdan ötürü değil yapmadıklarımızdan ötürü cezalandırmak istiyorlar. Komplekslerin dışavurumu böyledir.

Geçmiş zamandaki ‘Hepimiz Ermeniyiz’ sloganı aslında birçok insan için kimlik ifadesiydi. Oysa Selçuklu’dan  beri Ermeni’yle, Rum’la  yan yana yaşamışız ama ayrı mahallelerde. Şimdiki sorun kendini Ermeni olarak ifade eden Ermenilerde değil,Türk olarak ifade eden Ermenilerde. Bkz: www.ozurdileyin.com

Truva Atı bir tek Çanakkale’de olsa dert değil. Muhtelif çap ve markada memleketin bilfiil her köşesinde. Ve bilhassa üniversitelerimizde.. Nasılsa ülkede özgürlük kamaşması var. Çıldırın çıldırabildiğiniz kadar.

Cengiz Aytmatov’un MANKURT tiplemesini bilirsiniz. Güzel yurdumun güzide mekânları mankurt fotokopileriyle dolu. Sağım – solum sobe, milletine sövmeyen ebe.

Antranik, Vahan, Deli Yani, Kocabaş Hristo, Donik Çeteleri Kocaeli’de misket oynamıyorlardı; adam kesiyorlardı. Hala Yuvacık’ta, Bahçecik’te, Arslanbey’de, Karatepe’de, Kullar’da, Yeniköy’de, Gündoğdu’da, Akmeşe’de, Kandıra’da, Geyve’de, Şile’de dedeler torunlarına katliam hikâyeleri anlatır dururlar.

Bu millet sabrı ve tahammülü göğsünde madalyon deyu taşır. Özür’lü aydıncıklarını bile bir kalemde silip atmaz, akıllanmalarını bekler. Ne var ki öçten gözü dönmüşlerin akılları salyalarındadır.

Bu aymaz ve utanmaz aydın(!)lar yine bu milletin asaletinin gölgesinde ekmeksiz kalmadan yaşar dururlar. Lakin milli hafıza da bu isimleri cisimleriyle birlikte kayda geçer.

Bu milletin ekmeğini yiyip de ihanet edenler,ekmek yedikleri elden bir gün sille de yerler”. Velhasıl, abdestimizden şüphemiz yok ki namazımızdan endişeye düşelim. Bkz: www.sizozurdileyin.com

Tekerrür, tekerrür de bir yere kadar.

Özürlülerin Özürü

Aydınlar(!) Ermenilerden özür diliyormuş!

Ben, mensubu bulunduğum Aydınlar Ocağının adı adına
utandım.
Bu hareket, saygınlığını her platformda ispatlamış olan Ocağımızın
adına da büyük bir saygısızlıktır.

Yönetim kurulunda olduğum halde ben bu Ocağın bir aydını değil, ancak
aydınlara hizmet edebilmeye talip bir mensubuyum.

Özür dileyicilerin bazılarının kimliğine, kişiliğine, mesleğine bakıyorum da,
içimden şu cümle geçiyor;

Bu rezaleti organize edenlerin, vasıfsız bir takım(lara) layık olmadığı
unvanlar yüklemesi, Türkiye’nin geleceği açısından çok tehlikeli bir
davranıştır.

Zira bu gibi iltifatlar karşısında kendilerini olduklarından büyük görenler,
tarih boyunca başımızı ağrıtmışlardır.

Bazılarına siyaset adına, bazılarına din adına hak etmedikleri etiketle
yüklenen görevler, bu kişilerin egolarını kabartmış, onlar da çevresini
egolarının tatmini için kullanmış, sonuçta da çok tatsız olaylar
yaşanmıştır.

Rahmetli Mehmet Gül tarafından, kampanyanın en meşhur savunucusuna ahlaka
aykırı yaşantısı sorulduğunda “Bu benim hayat tarzım” diyecek kadar edepten,
ahlaktan, inançtan, erkeklikten nasibini almamış bir ukalanın Aydınım
diye ortaya çıkıp, suni bir soykırım masalından dolayı, Türkiye’yi ve Türkleri
temsilen Ermenilerden özür dilemesi, Aydın kelimesini iyiden iyiye
tartışılır duruma sokmuştur.

Aydın kelimesi bu kadar ayağa düşürülmemeli.

Diplomasını rüşvetle alan Profesörler duyduk Türkiye’de.

Torpil ile yüksek yüksek makamlara atananlara şahit olduk.

Bu milletin inancını zedelemek adına şeyhler uçuruldu da, uçkurları elinde
rezil oldular.

Bu ve benzeri şeyler hep olmuştur, oluyor…

Ancak rüşvetle veya torpille aydın olmak mümkün
değildir.
Aydın demek; Alim demek, müspet kültür sahibi
demek, münevver demektir.
Bu meziyetlerin de rüşvetle falan elde edilmesi
mümkün değildir.
Dolayısıyla hiçbir cahil veya kendini bilmez, kendini aydın
olarak hiç kimseye dayatamaz, yutturamaz!

***

Sadece Van’ın Çitören köyü Zeve Şehitliğinde, Ermenilerce katledilmiş
yaklaşık 2500 şehit yatmaktadır.

Erzurum ve Erzincan civarında katledilmiş, çoğu bebek ve kadın olan çok
sayıda beden, acımasız Ermeni katillerin elinden şehit düşmüş, bu şehitlerin
katledilme belgeleri de Rus arşivlerinde ortaya çıkmıştır.

Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgelerinin muhtelif yerlerinde, 400 bin’i aşkın
katledilmiş Müslüman ve bu Müslümanlara ait birçok toplu mezar bulunmuştur.

Daha sayılmayacak kadar yıkım, yakım yapmış Ermeni çetelerinin yaptıklarını
yok sayıp, katlettiklerini görmezden gelerek, savunmaya geçen Omsalının
öldürdüğü Ermeniler adına, hem de Osmanlıyı kabul etmedikleri halde, Osmanlıları
temsilen Özür dilemek, ancak özürlü kimselerin
yapabileceği bir eylemdir.

Bu özür; Hepimiz Ermeniyizcilerden müteşekkil yarım avuç kendini bilmez,
Diaspora çapulcularının işgüzarlığından başka bir şey değildir.

 ABD’de yayın yapan Taşnak gazetesi, 1915 yılında Ermenilerin Van’da yaptığı
katliamı, övünerek manşetine şu cümleyle taşımıştır; “Van’da sadece 1500 Türk
kaldı”.
Öyle ya, Rus ve Fransız işgali altındaki Van ve yöresinde Türklerin
Ermenileri öldürmesi mümkün mü?

Orada zaten sadece Rus, Fransız ve Ermeni var.

Taşnak’ın da yazdığı gibi, Ermeniler, (işgalci ülkeleri de arkasına alarak) o
bölgede kalan  Türklerin tamamına yakınını katletmişler.

Ermeni Diasporasının; “Ermeni soykırımını tanıma adına bu ilk
adımdır”
açıklamasına sebe olan bu özürlü özürcüler, gözlerini ve
kulaklarını gerçek dünyaya kapatmış, sadece sahiplerine karşı açık tutuyorlar.
Zira sahibinin sesi doğrultusunda hareket etmektedirler.
Sayın(!) Özürlü
aydıncıklar; Bedduayı hiç sevmem.

Ancak beddua edecek olsaydım, bütün ruhumla size “Allah belanızı
versin”
derdim.
Sizlere yüksek perdeden “Yuh” demek için tarih bilmeye
veya milliyetçi olmaya da gerek yok, azıcık akıllı olmak yeterli…

Kanunlar ne der, hâkimler, savcılar ne der bilmem ama bu zevatların
hala Türk vatandaşı olarak kalmaları, bütün Türk vatandaşlarımız adına
talihsizliktir.

Bu zevatlar ya aşırı saf, ya da yukarıda da
bahsettiğim gibi sahibinin sesi, sahipleri zembereğini kurup salmışlar orta
yere.

***

Bir türlü akıl ile izah edemediğim bir olay da, PKK-Ermeni
ilişkisi;

New York Times; Ermenilerin ağzından 1916 yılında kaydettiği bir ifadede,

“Ermenilerin öldürdüğü 523 bin Müslüman Türk ve Kürt var”
diye yazıyor.

İmralı’daki bebek katilinin gerçekte Ermeni olduğu, gerçek adının Agop
olduğu, soy isminin de tesadüf olmadığı geçmiş yıllarda defalarca
dillendirildi.
Ermenilerin geneli Güney Doğuda yaşamış.

Kimlerle?

Kürt vatandaşlarımızla iç içe.

Peki, orada yaşanan savaşta taraflar kimlerdi?

Bir tarafta Ermeniler, diğer tarafta çoğunluğunu Kürt kardeşlerimizin
oluşturduğu Osmanlı…
Peki, buna rağmen bugünkü Ermeni-PKK dostluğunun sebebi
ney?

PKK-Kürt bağlantısı niye?

Yukarıdaki bebek katilinin kimliğine göre, dağlarda kim tarafından kimler
kullanılıyor?

???

Bunları yazarken, bir taraftan da Meclisteki PKK’nın sözcülerini
düşünüyorum…
Yukarıdaki formüle göre bunlar ya Kürt kökenli değil, ya da
PKK’lı değiller.
Değiller de bunlar kimler Allah aşkına?

***

Kendini bilmez şebekler / Bizden ihanet imzası
bekler.

Gövdeden bir kıymık umar / Ağzı salyalı
köpekler.

“Bush’a Ayakkabı Fırlatmak” Üzerine

0

Ortada, katledilen, masum bir buçuk milyon insan ve yerle bir edilen, bin yıllık medeniyet varken, bunların faili birinin, işgalci askerler için şu sözleri söylemesi insanı çıldırtıyor: “Görev kolay değildi; ama bu operasyon, Amerika’nın güvenliği, Iraklıların hayalleri ve dünyada barış için gerekliydi.” Zalimin bu sözlerine hain ve işbirlikçi ruha sahip Talabani’nin ‘Ülkemizi kurtarmaya yardımcı olan kişi, Irak halkının büyük dostu’ övgüsüyle cevap vermesi, Irak’ın artık ‘demokrasi, insan hakları ve refah içinde olduğunu’ iddia etmesi, gören göze, titreyen kalbe, duyarlı vicdana, doğru ahlaka sahip herkesi iyice çileden çıkartıyor.

Bu ikiyüzlülüğe, zulme, ahlaksızlığa, kindarlığa, yüzsüzlüğe tahammül edemeyen biri çıktı, iki ayakkabısını da adamın yüzüne fırlattı. Fırlatırken de “İşte bu veda öpücüğü, seni köpek” diye bağırdı. Bu kahramanın adı, Muntazer el Zaidi. Mesleği, gazetecilik. Oldukça genç. Hemen yakalandı, sorguya alındı. Yapılan bu hareketten dolayı, işbirlikçi hükümet, özür diledi. Yalaka gazeteciler, olayı kınadı. Irak halkı ve dünyanın ezilmiş insanları, duygularının eylemcisi olarak algıladıkları bu genç gazeteciyi kahraman; olay gününü de kara mizah olsun diye “14 Aralık Dünya Ayakkabı Günü” ilan ettiler. Olay sonrası sokaklara dökülen Iraklılar, bir çubuğun ucuna yerleştirdikleri ayakkabılara “Go Home (Defol) Amerika” yazıları ekleyerek gösteri yaptı.

Ortada samimiyet kalmadı, büyük bir çelişki mevcut. Bush, Amerikan’ın, Irak’ta “Iraklıların hayalleri, dünya barışı ve demokrasi” için bulunduğunu iddia ediyor; Iraklılar ona ayakkabı fırlatıyor ve “Defol” diyor. Bu çelişkide iki şey söylenebilir: Ya Bush yalancı ya da Iraklılar nankör. Kimin ne olduğuna, yaşananlara bakarak siz karar verin.

Olay, bizde de yankısını buldu. Herkes kendi dünya görüşüne göre yorum yaptı. Sessiz çoğunluk diye nitelenen insanlar ve medyanın bir bölümü olayı ezilmişlerin çığlığı veya tepkisi olarak değerlendirirken, bir kısım medya da gazetecilik ahlakıyla ve Arap kültürüyle izah etmeye çalıştı. Hatta bu delikanlıya Saddamcı diyenler çıktı. Amerikan uşağı medya, El Zaidi’yi savunmak isteyen iki yüz avukatı Saddam’ın avukatları yapıverdi. M. Ali Birand’ın verdiği haber daha komikti. Ona göre, ayakkabı atmak, Arap kültüründe birine hakaret etmek anlamına geliyordu; onun için Bush’a ayakkabı atılmıştı. Camilere ayakkabı ile girilmemesi de bu kültürün gereğiydi. Yılların gazetecisi kimliğine sahip olan bir haber spikeri, haber sunduğu toplumun kültürüne, değerlerine ancak bu kadar yabancı olabilir. Bunun adı, olsa olsa, kültür yobazlığıdır.

Bush’a ayakkabı fırlatmak, şüphesiz, haklı bir tepkinin sonucudur. Fırlatılan bu ayakkabının altında hakarete, tacize uğrayan on binlerce insan, katledilen bebeler, yok edilen medeniyet, heba edilen sınırsız servet, doğal zenginlik, ipotek edilen gelecek var. Ayakkabı fırlatmak, bir acizliğin ilanı; ancak bu insanların yapacak bir şeyleri kalmamış fırlatmaya yarayacak ayakkabılarından başka. Yöneticiler satılmış, servet peşkeş çekilmiş, ordu dağıtılmış, halk birbirine düşürülmüş, ümitler söndürülmüş, vicdanlar iğdiş edilmiş. O ayakkabıyı atan kişi, ben olsaydım, iki atışa da iki isim koyardım. Biri, geçmiş; diğeri, gelecek. İlk atışım, geçmişimin mahvedilmesi; ikinci atışım günümün ve geleceğimin zindan edilmesi olurdu.                                         

Fırlatılan ayakkabıların, kendini koruması sayesinde Bush’un yüzüne isabet etmemesi; ancak Amerikan bayrağına isabet etmesinde de ayrı bir sır var. Ayakkabılar Bush’un yüzüne isabet etseydi, insanlar belki de kırılan burun veya kör olan gözle uğraşacaklardı, olayın duygusal boyutu öne geçecekti. Böylece verilen tepki gölgelenmiş olacaktı. Bayrağa isabet etmesini de tepkinin, Bush’tan öte, daha çok Amerikan ahlakıyla ilgili olduğu şeklinde yorumlamak gerekir.

Tepki koymak insani bir erdem. Gazetecilerin tepkisi daha anlamlı oluyor. Bizim tarihimizde Süleyman Nazif ve Hasan Tahsin işgale karşı tepki veren gazeteciler. Onlar bir kurtuluşun kıvılcımı oldular. Keşke El Zaidiler de bu tepkilerini Irak işgali başlamadan verebilseydiler. Belki milyonlar kurtulur, tarihin seyri değişirdi.

Sakıp Sabancı’dan Başarı Önerileri

0

İş dünyasının renkli siması, değerli işadamı, sanayici Sakıp Sabancıyı 10 Nisan 2004’te kaybettik.

Sakıp Sabancı mütevazi hayatı ve çalışma disiplini ile örnek bir insan ve başarılı bir iş adamıydı. Sakıp Sabancı; Ülkenin en büyük özel teşebbüsü olan Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı iken vefat etti. İş dünyası Sabancıdan çok şey öğrenmişti.

 Sabancı “Para Başarının Mükafatıdır” isimli kitabında; Merhum Hacı Ömer Sabancının, Çocuklarına verdiği tavsiyeleri ve kendi tecrübelerinin yer aldığı kitabı 1985 yılında kaleme almış.

Sakıp Sabancı: ”Çok uyumayın! Her gece üç saat daha az uyursanız, bir senede bir ay daha fazla yaşamak ve düşünmek fırsatını bulursunuz. Bu ekstra ay içinde çalışmakla hem geliriniz artar, hem başarı oranınız yükselir”

“Bir İşadamının başarılı olabilmesi için düzenli bir hayat yaşaması gerekir”

“İnsanın ömrü çok kısadır. Bu kısa ömrünün nerede ise yarısı öğrenmek, tecrübe kazanmak ile geçer ömrünün yarısında insanın elde ettiği birikimleri, geri kalan yarısında ise uygulayıp bunun meyvelerini toplanabilmesi için sağlıklı olması gerekir.”

“Evde dırdır var ise, evdeki huzursuzluğu bütün gün omuzunda taşıyan bir insanın başarılı olması imkansızdır.”

“Fırsatlar hiçbir zaman bitmez, tükenmez gözünü açan fırsatları görür. Yakalamayı becerirse insan başarılı olur.”

“Tasarruf yatırıma eşittir. Tasarrufa önem verin.”

“İyilikleri unutmayın, unutmadığınızı başkalarına hissettirin, gösterin ki bu iyilikler devam etsin.”

Sakıp Sabancı Babası Merhum Hacı Sabancının kendilerine olan tavsiyelerinden ise “Aman evladım kendi bileğinizin hakkıyla kendi gücünüzle iş yapın, güç sahibi olmak güçtür ama gücü koruyabilmek ondan daha güçtür.” Sözleriyle bahsetmiş.

Küresel Krizin yaşandığı bu günlerde Sakıp Sabancı gibi şahsiyetlerin iş dünyasındaki önemini daha iyi anlayarak, kendisini Rahmetle anıyoruz.

CHP ve Yerel Seçimler

0

Partiler iktidar olmak, toplumu dolayısıyla ülkeyi yönetmek için kurulurlar

Toplumlarda tek renkli olmaz.

Değişik inanç düşünce, görüş, mezhep ve meşrebe sahip insanlardan oluşurlar.

Aslında aynı dünya görüşünü paylaşan insanlar içerisinde bile farklı renkler ve meşrepler bulunur.

Toplumu yönetmek için kurulan siyasi partilerin toplumun hepsine hitap etmesi (tüm renk ve meşrepleri içerisinde barındırması ) çok önemlidir.

Toplumun hepsini temsil etmeyen partilerin günümüzde iktidar olma şansı yoktur.

Toplum ile ters düşen, zıtlaşan, toplumun tarihine kültürüne örf-adetlerine yaşam ve giyim tarzına hitap edemeyen onlara saygı duymayan partiler muhalefet de kalmaya mecbur olur. Gittikçe de marjinalleşirler.

CHP, dolayısıyla Deniz Baykal geçmişte yapmış olduğu hataların farkına varmış olmalıdırlar ki bu hataları düzeltmeye kalktılar.

Bu konuda samimi olmalarını temenni ederim.

Samimi olup olmadıklarını zaman gösterecek, yaşayanlar da görecektir.

Millet kendisine değer vereni sever, ama enayi yerine koyanı da affetmez.

CHP’nin bu açılımı parti içerisinde ve kendi seçmeninde eleştiri alsa da samimi olması halinde yakın ve uzun vade de faydasını görür.

AK PARTİ’NİN yapmış olduğu açılımı CHP yapabilir mi? Gerçekleştirebilir mi? Bu konuda ne kadar cesaretlidir?

AK PARTİ Sn. Ertuğrul Günay ve benzerlerini seçilebilecek yerlerden aday yaptı, meclise soktu onlara bakanlık, komisyon başkanlığı vb. önemli görev ve sorumluluklar verdi

Ertuğrul Günay sosyal demokrat düşünce ve yaşantısıyla AK PARTİ hükümetinde bakan oldu. Parti seçmeni de bunu sempati ile karşıladı.

Bu gerçek ve samimi bir açılımdır.

CHP ‘de aynı samimiyeti gösterecek mi, gösterebilecek mi? Daha açık ifade edeyim kamuoyunda muhafazakâr görüşleri ve yaşantısıyla tanınan kaç insanı il ve ilçelerden belediye başkan adayı yapacaktır.

Dede ve babadan CHP’li olan emekli bir imamın aday yapılması kamuoyunu tatmin etmez.

Her gün partiye aday kaydedilen bu çarşaflı ve türbanlı hanımlar kendi kıyafet ve yaşantıları ile meclis üyeliklerine ve parti yönetimine girebilecek görev yapabilecek ve saygı görebilecekler mi?

Eğer CHP bunu gerçekten başarırsa kutlarım. O zaman CHP ve Baykal az da olsa halkın gönlünü almış bir nebze de olsa halkla barışmış olur.

Baykal çarşaf, türban açılımı yaparken o insanların sadece oylarından istifade edeceğini düşünüyorsa fena halde hüsrana uğrar.

Belediye başkan aday adayı olan bu kesimin insanları aday yapılmadığı onların istekleri (yönetime ve meclislere girme istekleri ) karşılanmadığı zaman, o çarşaflılardan bir tanesini bile CHP de görmemiz mümkün olmaz.

İşte o zaman çarşaf açılımı yapan CHP çarşafa dolanmış olur

“Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olur”

Seçimler de önemsiz bir iki göstermelik aday ile belki oylarını bir miktar artırmayı düşünebilirler. Seçimden sonra Allah Kerim önemli olan günü kurtarmak.

Şurasını da unutmamak gerekir;

Yaşar Nuri Öztürk gibi CHP’ ye yakın bir insan CHP de huzur bulamayıp ayrılmak zorunda kalmışsa bu insanlar CHP ile nasıl bağdaşacaklardır.

Türkiye’nin nüfusu gittikçe muhafazakâr (dindar) bir yapıya bürünüyor. Namaz kılan oruç kılanların sayısı 20 sene öncesi ile kıyaslanmayacak kadar fazla.

Genç kız ve evli hanımlardan türban takanların sayısı da ha keza öyle.

Ramazan’da teravihlerde Cuma ve Bayramlarda Camiler dolar taşar

Toplum hızla dindarlaşırken doğru olan CHP’nin de bu topluma ayak uydurmasıdır. Aksi takdir de kendi elleri ile kendi sonlarını hazırlamış olular.

Toplum mühendisliği artık etkisini kaybetmiştir Toplum mühendislere sürü olamadığını göstermiştir. Günümdeki strateji topluma göre şekil almaktır.

Bugün CHP denince; varoşlar, asgari ücretle ezilen ve sömürülen halk akla gelmiyor.

İstanbul’da Kadıköy ve Nişantaşı Ankara’da Çankaya akla geliyor.

Bu da CHP’nin sosyal demokrasiden ne kadar uzaklaşıp burjuva partisi haline geldiğini göstergesidir.

Nihayet CHP’nin derin güçlerden ümidini kesip halkı hatırlaması da güzel bir gelişmedir.

Seçimlerden sonra unutmamasını temenni ederim.

Huzurlu ve mutlu yarınlarda buluşmak dileğiyle…

“Maç Dönüşü”

Tercüman Gazetesi’nin 6 Aralık 2008 tarihli nüshasının son sayfasında bir haber dikkatimi çekti. Değerli sanatçı Ebru Gündeş’in Azerbaycan’da verdiği bir konserden bahsedilen haberde, “Ebru jest yaptı ve Azerice şarkı söyledi” deniyor. Muhakkak ki gözden kaçmış olabilir; yoksa, Azeri Türkçesinin Azerice olmadığı herkes tarafından bilinmektedir.

Sayın Gül’ün Ermenistan maçı dönüşünden sonra birçok gelişmenin olabileceğini belirtmiş; bazı gerçeklere işaret etmiş ve bu konuda yanılmayacağımızı söylemiştik. Gelişmeler bizi doğruladı ve gerçekleri ortaya çıkardı. Dış politika dahil birçok konu bulutlara tırmanarak, hayallerle ve dış telkinlerle ele alınabilecek konular değildir. Türkiye’nin diplomatik ilişkileri bulunmayan Ermenistan’la futbol maçına çıkması dahi bir iyi niyet gösterisiydi. Bunu Ermenistan’ı yönetenlerin ve dışarıdan destekleyen diasporanın ırkçı ve fanatik gözlüklerle anlamaları mümkün değildir; ama biz anlamalıydık.

“Efendim, Ermenistan’la yakınlaşırsak diasporanın etkisinden kurtulurlar ve bizden destek beklerler; biz de ticareti geliştirir, sınır kapılarını açarız” hayalleri suya düşmüştür. Sayın Gül’ün bu ziyareti uygun olmamış, itibar kırıcı sonuçlar doğurmuştur. Bu futbol maçı dolayısıyla yapılan ziyarette, sadece ismen bizden olan ve her konuda Türkiye ile kavgalı sözde aydın takım, soykırım anıtını ziyareti bile tavsiye etmişlerdir. Cemal Paşa’nın torunu, acılar için milli maçta bir dakikalık saygı duruşunu da teklif etmişti. Ermeni tarafı “Bir ziyaretle soykırım meselesini unutmamızı beklemeyin” diyordu. Onlara göre diplomatik ilişkiler kurulmalı, sınır açılmalı, sözde soykırım tanınmalı, işgal altındaki Karabağ topraklarından çıkılmamalı, Türkiye Karabağ konusunda tarafsız kalmalı, soykırım tasarısı ABD Kongresinde engellenmemeli ve Doğu sınırımız tartışılmalıydı. Ardından Batı Ermenistan adı verilen Doğu Anadolu’dan toprak ve tazminat talebi gelecekti.

Sayın Gül, “Komşularımızla meselelerimizi konuşarak çözeceğiz” dediğine göre; bunların önemli bir bölümünü konuşulabilir buluyor demektir. Türkiye, Türkiye karşıtı fikirlerin serbestçe söylendiği ve ihanetlerin serbestçe ortaya döküldüğü, ciddi devlet adamlarına hasret çekilen bir ülkedir. Tarih boyu biz, düşmanlarımıza ve ihanet edenlere kucak açarız. Onlara sarılırız. Bu gaflet ile onları hedeflerinden vazgeçireceğimizi zannederiz. Yönetim zaafları bugün de devam ediyor.     

Ermenistan eski Dışişleri Bakanı kendilerine dost bir gazetecimize, Gül’ün gelişiyle söndürüldüğü iddia edilen soykırım anıtının ışıklarının söndürülmediğini söylüyordu. Bu ziyaret dolayısıyla Başkan Bush’tan tebrik ve aferin alınmış; Sayın Cumhurbaşkanı için “Seninle gurur duyuyorum, seni bunun için alkışlıyorum” sözleri söylenmişti. Bir siyasi teşebbüsün hem Ermenistan, hem ABD, hem Brüksel ve hem de Türkiye’nin çıkarlarına hizmet edebilmesinin mümkün olmadığı anlaşılmalıydı.

Milli futbol maçı 2-0 galibiyetimizle bitmiş olmasına rağmen; bu skandal ve zamansız ziyaret, kendilerini ASALA’yla aynı paralelde gören ihanet odaklarını tahrik etmiştir. Nitekim, “Biz de Ermeniyiz” diye bağıranlar, Ermenilerden özür dilenmesi gerektiğini ileri sürebilmiş ve imza kampanyaları açmışlardır.  Asıl onlara göre özür dilenecek olan Ermeniler değil; Ermeni terör örgütleridir. Bu ihanet soytarılarıyla aynı ülkenin vatandaşı olmaktan utanç duyuyoruz. Yarın Ermenistan vatandaşı olmak için müracaat ederlerse şaşmayalım. Ancak,  bunların Türkiye’deki refah ortamını bırakıp gideceklerini de zannetmiyoruz. Bu yapay Ermeniler, aslında vatan sevgisiyle dolu birçok Türk Ermenisinin de gerisine düşmüşlerdir.

Diğer taraftan, 8 Eylül tarihli Sabah’ta ABD’nin Hudson Enstitüsü Müdürü Zeyno Baran’la “Amerika için Erivan ziyareti Ergenekon’dan daha önemli” başlıklı yapılan söyleşi Erivan seferinin ne kadar düzmece ve plânlı yaptırıldığını gösteriyor. Tabii bu bakış açısı Ergenekon’a da ışık tutuyor.

Kısaca “maç dönüşü” bağ bozumu olmuştur.  

Resmin Bütününü Görmek

Sosyal olaylar çok boyutludur, onları bir tek açıdan görmek ve yorumlamak genellikle yanlış veya eksik değerlendirmeye yol açar.

Bu sebepledir ki, iktidarın herhangi bir icraatını, ülke menfaati açısından değerlendirdiğimizde, bir kısmımız çok yararlı bulurken, diğer bir kısmımız son derece zararlı olarak nitelendirebilmekteyiz.

Aynı durum muhalefet için de geçerli. CHP’nin çarşaflı ve türbanlı hanımlara kapılarını açması kimimize göre çok doğru, kimilerine göre de çok yanlış bir açılımdır.

Sadece sosyal olaylar değil, insanlar hakkında değerlendirme yaparken de tek boyutlu değerlendirmelerimiz bizi yanlışlığa sürükler. İyi bir insanın içinde bir kötü taraf, kötü bir insanın içinde de inanılmaz derecede güzel bir iyilik özelliği bulunabilir. Son derece kibar ve zarif birinin, bazen aşırı kaba davranışlarını görmemiz mümkün olabildiği gibi, bazen de tersi olabilmektedir.

Yani gerek sosyal olaylar ve gerekse insanlar karmaşık yapıdadır, tek boyutlu bakış açılarıyla değerlendirmek yanlış olur.

Diyelim ki, ekonomik kriz hakkında hükümetin tavrını değerlendirirken, “kriz bizi teğet geçer” yaklaşımı halkın paniğe kapılmasını engellemek, krizin tesirini psikolojik faktörlerle artırmamak yönünden faydalı görülebilir.

Diğer taraftan şöyle bir değerlendirme de mümkündür: Krizin bu boyuta gelmesi zaten “halkın ekonominin oyuncularına olan güvensizliği” sebebiyledir. Halktan gerçekleri gizlediğiniz zaman bir süre sonra yöneticilere olan güven duygusunun iyice sarsılmasına yol açabilir ki, ileride alınacak tedbirlere inançsızlık ve yöneticilerin tavsiyelerine uymama sebebiyle krizin hasarı büyüyebilir.

****************

Şimdi aşağıdaki resme lütfen dikkatlice bakınız. Resimde gördüğünüz bayanın yaşı hakkında fikir yürütünüz.

yaşlı mı genç miEğer resimde gördüğünüz bayan size göre gençse, bir başka arkadaşınız yaşlı bir bayan gördüğünü söyleyebilir.

Esasında resimde hem bir genç bayan ve hem de yaşlı bir bayan resmi iç içe geçmiş vaziyettedir. Yani hem genç bayanı gören ve hem de yaşlı bayanı gören doğruyu söylüyor. Ancak her ikisinin de gördüğü resmin tamamı değil, dolayısıyla doğru ama eksik bir görüş söz konusudur.

Sosyal, siyasi, kültürel ve insani konuları değerlendirirken genellikle bu resimde olduğu gibi görmeye şartlandığımız şeyleri görürüz.

Yetişme tarzımız, kültürümüz, çevremiz, inançlarımız, tecrübelerimiz resimde bizim gördüğümüz objeyi belirler.

Yarısı su dolu bir bardak için iyimser olanımız “yarısı dolu” derken, kötümser olanımız “yarısı boş” diyecektir.

Mesela eylül ayında Political Researcher Strateji Geliştirme Merkezi’nin yaptığı bir ankette, Almanya’daki Deniz Feneri e.V için öne sürülen yolsuzluk olaylarına Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da dâhil olabileceğine inananların oranı ise yüzde 47,8 olurken, yüzde 34,4’ü ise inanmadığını söyledi. Bu konu ile ilgili fikir beyan etmeyenlerin oranı ise yüzde 17,8 oldu.

Yine Aynı ankette, AKP’nin kendi zenginlerini yaratma çabası içinde olduğuna inananların oranı ise yüzde 57,5’i bulurken, inanmayanların oranı yüzde 24,8’de kaldı.

Konumuz anketteki oranlar değil.  Vatandaşlarımız neden farklı görüşteler, anlamaya çalışıyoruz.

Demokrasi ve çok sesliliğin önemi burada kendini daha çok gösteriyor. Olayları bütün boyutlarıyla değerlendirmek, doğru ve eksiksiz sonuçlara varabilmek için tarafların tamamının sesinin duyulabildiği, eksiksiz bir demokrasi ve bütün görüşlere açık bir rejime ihtiyaç var.

Medyanın bağımsız ve tarafsız olması (veya bütün tarafların medya gücünün eşit olması) kitlelerin resmin bütününü doğru ve eksiksiz olarak görmesi için kesinlikle şart.

obamaYoksa “ben gördüğüme inanırım” derseniz, yandaki resimde olduğu gibi ABD Başkanı Obama’nın dört gözlü ve iki ağızlı olduğuna veya gözünüzün bozuk olduğuna inanmanız gerekecektir.

Eğer bilgisayar tekniklerinden ve photoshop adlı programdan haberiniz yoksa  ikna edilmeniz kolay olabilir.

O halde birbirimizi kıyasıya eleştirirken, bir de karşı tarafın bizim görmediklerimizi de görüyor olabileceğini veya bilmediğimiz bazı bilgilere vakıf olduğu için farklı kanaatte olabileceğini düşünmemiz daha doğru olacaktır.

İster ekonomik kriz, ister Ergenekon Davası, ister Aydın Doğan- R. Tayyip Erdoğan kapışması olsun, gözümüzün önünde cereyan ettiğini sandığımız olayları değerlendirirken göremediğimiz, bilemediğimiz gerçeklerin var olabileceğini peşinen kabul edelim.

Ben yazılarımda, olayları tarafların bakış açılarından görmeye ve yansıtmaya gayret ediyorum. Fotografın bütününü kendi bilgi ve sezgilerimle görmeye çalışarak sizlerle paylaşmaya çalışıyorum. Dileğim odur ki, sizlerin bakış alanınızda yeni pencereler açmam mümkün olsun.