20.5 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1343

Sivil Toplum ve Sivil Toplum Kuruluşlarının Türkiye Pratiği üzerine…(3)

Sivil Toplum düşüncesinin siyasal araçlara dönüşmesi II. Dünya savaşı sonrasında başlar . Rejimlerin hem iç hem dış unsurlar tarafından kontrol edilmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır. Bu durumda yönetim erkini elinde bulunduranların yönetilen kesim tarafından daha nitelikli olarak kontrol edilmesi denetlenmesi , ancak belirli dönüştürücü mekanizmaların kurulması ile mümkün olacaktır. Bu  mekanizmaların en etkilisi ise sivil toplumun siyasi dönüşüm aracı olarak bir baskı unsuru olacak şekilde kullanılması fikri ortaya çıkmıştır. Bu fikrin pratiğe dönüşmesi ancak 1980′ den sonra kendini daha fazla hissettirmeye başlamıştır.

Ana fikir olarak toplumların taleplerini açık bir şekilde dile getirebildikleri   bir siyasal ve ekonomik bir organisazyonu hedefleyen sivil toplumlar ABD’de çok sayıda dernek vakıf ve düşünce kuruluşu olarak ortaya çıkmışlardır. Hatta bu noktada Gene Sharp tarafından kurulan Albert Einstein Enstitüsü’nün (www.aeistein.org) misyonunun Sovyet Bloku ülkelerin demokratik bir devrimle , açık toplum yapısına geçmesini hedef almıştır. George Saros’un kurduğu Açık Toplum Enstitüsü (www.soros.org) de buna benzer bir misyona sahip olduğu gözlenir. ” Başlıca amacın demokratik yönetim , insan hakları, hukukun üstünlüğü ve bağımsız medyanın hakim olduğu küresel bir açık toplum oluşturmaktır.”(Popper, Karl R. The open Society and Its Enemies) Bu hedeflerin siyasal alandaki bulduğu karşılık neoliberal politikaların devlet yönetimlerinde etkinliği olmuştur. Neoliberal ekonomik uygulamalar sonucunda Devlet’in gücü sınırlanırken , sivil toplum gücünün artması hedeflenmiştir. Sivil alanın gelişmesi siyasal açıdan bakıldığında ulus devletin egemenliğini azaltırken neoliberal politikaların geliştirilmesi için elverişli ortam oluşturulmaktadır.

Bu siyasal projelerin en önemlisi ise toplumdaki algı değişikliğinin sivil toplum organisazyonlarını eliyle yapılmasıdır. “politik gücün doğasının, halkın o güce verdiği anlam çerçevesinde değiştirileceği” tezi savunulmaktadır .(Gene Sharp ; the Politics of Nonviolent Action) Bu yaklaşım halkın iktidardaki gücü algılama biçiminin ne olduğu, hangi unsurlardan etkilendiği ve beslendiği, nasıl değişebileceği zayıf ve güçlü yanlarının neler olduğu gibi birtakım soruların cevaplanmasıdır. Burada amaçlanan mevcut sosyo-ekonomik sorunlar nedeni ile  bireylerin kitlesel şikayet ve taleplerini siyasi bir amaca yönlendirerek rejim ölçeğinde sonuç almaktır.

Bugün Küresel ölçekte projeler üreten sivil, yarı resmi ve resmi organisazyonların çoğu ABD merkezlidir. Sovyet, Dogu bloku, Orta Asya , Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde bulunan baskıcı rejimleri iktidardan düşürüp Demokrasiyi yaygınlaştırmak istediklerini söylemektedirler. Bu amaca hizmet eden uluslararası kurumların önemli ve güçlü olanları şunlardır; National Democratic Instutite (Ulusal Demokrasi Enstitüsü) , The International Republication Institute (Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitü), National Endowment for Democracy (Ulusal Demokrasi Vakfı) ve benzerleri.

Bu uluslar arası örgütler kendilerine bölgelerde uydu sivil organisazyonlar bularak veya kurarak, ilgili ülke yönetimlerini kendi toplumları aracılığı ile dönüştürmeye demokratik yönetime zorlamaktadırlar. Bu dönüşümü yaparken toplumların liberal demokrasilerin ürettiği değerleri ve yaşam biçimlerini talep etmelerini sağlamalarından kaynaklanmaktadır. İşte bu noktada Sivil Toplum Kuruluşları toplumun memnun olmadığı kapalı bir toplumsal yapıdan çıkıp, liberal demokrasinin vaat ettiği açık toplum değerlerinin maddi , sosyal ve psikolojik alt yapısını oluşturmaktır.

Yukarıda saydığımız bölge ülkelerinde; toplumları demokratik yönetim anlayışına  yönlendirmek için o toplumların toplumsal muhayyilelerinde gelecek vaat eden parıltılı liberal demokrasi idealini oluşturmuşlardır.

Merkezi Yönetimden Yerel’e – Yerinden Yönetime

Yüzyılımıza damgasını vuran küreselleşme, geleneksel kurum ve kuruluşları değişime zorluyor. Bu değişimin önemli bir parçası merkezi idare ile yerel yönetimlerin yerel demokrasinin ve yerel yönetimlerin güçlendirilerek Avrupa Birliği normlarına uygun hale getirilmesidir.

Yerel Yönetimler demokrasinin kılcal damarları hükmündedir. Sistemin sağlıklı çalışması en alttaki talep ve beklentilerin en üste taşınması ve alınan kararların en hızlı şekilde icraatına geçirilerek halkın yaşantısına yansınası, bu damarların açık ve sağlıklı çalışmasına bağlıdır.

Halkın kendisine en yakın idari birim olan yerel yönetimler ile her türlü sorununu görüşmesi, çözüm arayışının bu noktada başlaması en makul ve tabi olanıdır.

Toplumsal taleplere cevap vermekte zorlanan mevcut kamu yönetimi  sistemini dünyadaki değişim ve gelişmeler ışığında yeniden yapılandırılarak merkezden merkeziyetçi bir yönetim anlayışından adem-i merkeziyetçi yerel yönetimlerin güçlendirildiği yerele ait kamusal sorunların yerinde çözümlendiği halkın katılım ve temsilinin en üst düzeyde gerçekleştiği bir yönetim yapısı ve anlayışı hem merkezi yönetimde hem de yerel yönetimlerde uygulamaya konulmalıdır.

Kamu yönetiminin esası insana hizmet etmek, hizmette kaliteyi ve verimliği artırmaktır. Bu hedeflere ulaşabilmek için merkezi yönetimi yeniden yapılandırılması, merkezi yönetimin üstlenmiş olduğu birçok hizmete alanının yerel yönetimlere ve yereldeki kamu kurum ve kuruluşlarına devri sağlanmalıdır.

Bir yönü ile demokrasi ;

Sadece seçme veya seçilme rejimi değil aynı zamanda katılma denetleme, işbirliği rejimidir. Kamu hizmetlerinde katılım ve işbirliği yerel yönetimlerde başlar.

Günümüzde mahalli hizmetler yerinden yönetim anlayışına uygun olarak mahalli idareler tarafından, ulusal düzeydeki (Savunma, Sağlık, Dış İşleri, Eğitim vs.) hizmetler ise merkezi idarelerce yönetilmelidir. Bu yapılanmaya esas olmak üzere merkezi idare ile yerel yönetimler arasında görev, yetki, verimlilik, etkinlik ve kaynak paylaşımı çağdaş yönetim ilkeleri ışığında yeniden belirlenmelidir.

Temel ilke olarak merkezi yönetim tarafından yürütülmesi zorunluluğu olmayan hizmetler kaynakları ile birlikte yerel yönetimlere devredilmelidir.

Demokratikleşmeye önem ve öncelik verilerek seçimle oluşan yerel yönetim organları üzerindeki merkezi idare karar ve denetimi en aza indirilmelidir.

İl Özel İdareleri ve Belediyeler yeniden yapılandırılarak Bakanlıkların taşra teşkilatları görev ve yetkileri ile birlikte işlevlerine göre Belediye ve İl Özel İdarelerine devredilmelidir.

Bu düzenlemeler çerçevesinde yerel yönetimlerin karar alma süreci ile bazı faaliyetlerine sivil toplum kuruluşların katılımı ve işbirliğinin geliştirilmesi, halkın karar alma süreçlerine katılımı, sivilleşme ve rekabet ortamının oluşmasını sağlayarak hizmet ve üretimin kalitesini artıracaktır. İnsana hizmet için oluşturulan yönetimlerin bu hizmetleri muhatabına en ekonomik, en süratli, en kaliteli, en verimli en kolay yolla aktarılması esastır.

Bu yapılırken merkezi idareden şikayetçi olduğumuz hantal ve halka kapalı bir yapılanmayı yerel yönetimlerde tekrarlamak buna mukabil olabildiğince şeffaf katılım ve sivil bir organizasyon oluşturulmalı;  Özel sektörün hızlı üretken kaliteli yönetim tarzı merkezi yönetim ve yerel yönetimlere mutlaka taşınmalıdır. 

Bilge bir devlet adamının ;

” İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” özdeyişinden hareketle günümüzde kamu yönetimi ; süreçlere, yöntemlere, kural ve talimatlara göre iş yapmak değil, buna mukabil hizmette müşteri memnuniyetini esas alan hedef ve öncelikleri belirlemek bunların gerçekleşmesine yönelik uygulama planları yapmak, insan kaynaklarını geliştirmek, performansı değerlendirmek,yapılan veya yapılmayan işlerden sorumluluk almaktır.

Davacı Değilim, Hırsızlara Özgürlük

Bir gün iki polis memuru evinize gelerek eşinize, size hitaben yazılmış, içinde “… günü … saate duruşmanız olduğundan Adliye binasında giriş katında Pol. Mem. MEHMET’i bulunuz. Gelmediğiniz takdirde hakkınızda gerekli yasal işlem yapılıp zorla getirileceğiniz ihtar olunur. Gerekli bilgi için telefon: …” yazısı bıraksa eşiniz ne yapar? Tabi ki sizi arar. Aynen öyle oldu.

Bu daveti aldığımızda vakit, cuma akşamıydı. Eşim telaşlanmıştı. Gelen pusulada verilen telefondan cevap alamıyordum. Pusulaya göre ortada bir duruşma vardı, ben bu duruşmaya gelmek zorundaydım, gelmezsem kolluk kuvvetleri marifetiyle getirilecektim. Avukatımı aradım. O da bu sırlı davetten bir şey anlayamadı. Bana göre, duruşma gerektiren bir olay yoktu, ben kolluk kuvvetleri marifetiyle getirilecek bir vatandaş değildim. Araya hafta sonu girdiği için iki gün düşündük, davetin nedenini. Senaryolar ürettik, tezler geliştirdik, acabalara cevaplar aradık. Bizim ne polisle ne adliyeyle ne mahkemeyle bir işimiz olurdu. Davet pusulasındaki aleladelik, nezaketsizlik, gayr-i ciddilik, tam bir kara mizah konusu. Alaturka denen şey bu olsa gerek. Öyle ya biz bize benzeriz.

Neyle karşılaşacağını bilmemenin bende yarattığı biraz heyecan, biraz tedirginlikle pazartesi günü belirlenen saatte, belirlenen yere gittim. Polis memurunun elime tutuşturduğu kâğıtta kimlik bilgilerinden başka hiçbir bilgi yok. Niye geldiğimi hala bilmiyordum. Az sonra yoksa tutuklanacak mıydım? Avukatıma haber versem nasıl olurdu? Kâğıdın üzerinde bir de “Zorla Getirilme Müzekkeresi” yazmasın mı?

Üçüncü kattaki ilgili mahkemeye yönlendirildim. Kalem bölümüne girip selam verdikten sonra “Ben zorla getirilmişim.”dedim. Memur, “Yoo, siz kendi isteğinizle geldiniz.” dedi. Cümleme ya laf olsun diye karşılık verdi ya da cümlemdeki dokundurmayı belki anlamıştı. Ben, kendime göre yasalara saygılı, hak hukuk bilen, devletle bir sorunu olmayan, sadık vatandaş nitelikleriyle donanmış biriydim. Kâğıtlarda yazılı ifadeler benim için yaralayıcıydı. Devlet, vatandaşına niçin ön yargılı davranıyor, onu niçin suçlu görüyordu? Şimdi düşünüyorum: Devletin ve onun adalet müessesi adliyenin gözünde hepimiz birer potansiyel suçluyuz. Benim, gardiyan devlete değil; vatandaşına güvenen, değer veren, onu her şeyiyle öncelikleyen “müşfik” devlete, garson devlete ihtiyacım var. Siz ne dersiniz?

Kalem’in önüne birtakım insanlar toplanmıştı. Belli ki onlar da kendilerince meçhul olan bir davetin konuklarıydı. Farklı sosyal kategoriden bu insanlar, uzaklardan gelmiş gibiydiler. Aralarında birerli ikişerli konuşuyorlar, içeriye girip orada birilerine bir şeyler soruyorlardı. Beklemem gerektiğini, sıram gelince çağıracaklarını söyledi Kalem’deki bayan. İki saat geçmişti, tanık olarak gelenlerin sanık olarak çıktığını, bana daha önce bir kâtip hatıralarında aktarmıştı. Acaba ben de mi sanık olacaktım? Bu süre içinde tutuklanmadım; ama bir taraftan da söyleniyor, mahkeme salonunu gözlemliyordum. Salonda yargıçların bulunduğu taraftaki duvarda bulunan “Adalet, devletin temelidir.” yazısı dikkatimi çekti.  

Bize, adı konmuş tam bir saat verilemez miydi? Gelen bu kadar insan, bu kadar beklemek zorunda mıydı? Kaybedilen zamanın, gerilen sinirlerin hesabını kime soracaktık? “Az zamanda çok ve büyük işler yapmak.” prensibi bunu mu gerektiriyordu? Tam bir iş bilmezlik, tam bir sistemsizlik örneği. Nihayet, Kalem’e davet edildim; ifadem alınacaktı. Bilgisayar önüne konan dava dosyasını görünce biraz rahatladım. İki yıl önce bankadaki hesabımdan internet aracılığı ile yapılan hırsızlıktan dolayı yakalanan kişilerden davacı olup olmadığım soruluyordu. İki gün ve iki saat yaşadıklarım geldi gözümün önüne. “Davacı değilim, hırsızlara özgürlük” demek istedim. Olmadı, davacı olsam da uğraşamazdım. Hırsızlarla uğraşmak devletin göreviydi. Devlet, bu görevi benim adıma yapmalıydı; ama vatandaş olarak beni üzmeden. Davacı olduğumu; ancak takipçi olmadığımı kayıtlara geçirttim.

Adliyeler hak arama, hakkına kavuşma kurumu; adaletin tecelli ettiği yer. Millet adına milletin hukukunu korumakla görevli. Adliyelerin, bu görevini yerine getirmede, kişi haklarını gözetmede, kişi onurunu önemsemede gerekli hassasiyeti göstermediğini, insanımıza karşı saygılı bir dil kullanmadığını söylemek zorundayım. Köklü bir yapılanmaya ihtiyaç var. Çalışan personel eğitilmeli, sistem yeniden kurulmalı, vatandaşa bakış değiştirilmeli, çalışanların iş yükü azaltılmalı, şikâyetçi vatandaşlar kısa zamanda haklarına kavuşturulmalı. Tersi durum, vatandaşı hakkını aramaktan alıkoyar, hırsızı, suçluyu cesaretlendirir.

Adalet, kişilerin, kurumların birbirlerine tahakküm aracı değil, uyum aracı olmalı. Eskiden, mahkemelerde “Adalet, mülkün temeli.” yazardı, şimdi adalet, niçin devletin temeli oldu?

Bosna- Hersek Gezi İntibaaları

Bosna – Türkiye Kardeşliği Derneği’nin daveti üzerine, 29 Ekim  –  2 Kasım 2008 tarihleri arasında, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi tarafından,  32 kişilik seçkin bir heyet ile Bosna’ya kültür ağırlıklı bir gezi tertiplenmiştir.

29 Ekim 2008 tarihinde, İstanbul Atatürk Hava Liman’ından yaklaşık bir buçuk saatlik bir uçuştan sonra, Saraybosna Hava Limanı’na indik. Burada işlemleriniz tamamlandıktan sonra önceden tutulmuş olan otobüse binerek kalacağımız pansiyona doğru hareket ettik. Kafilemize rehberlik hizmeti veren Rizvan Haliloviç ve kızı Fahriye hanım yol boyunca bizi bilgilendirdi. Şaşkınlık içinde, iç savaş sırasında binaların kurşunlarla delik deşik edildiğini gördük. Dört gün boyunca kalacağımız pansiyona geldik ve herkes kalacağı odaya yerleşti. Burada bir müddet dinlendikten sonra, iç savaş sırasında şehit düşmüş üç bin şehidin yattığı ve Aliya İzzetbegoviç’in de mezarının bulunduğu şehitliğe yürüyerek gittik ve ruhlarına fatihalar okuduk. Mezarların pek çoğunda Ay-yıldız vardı. Şehit düşenlerin çoğunluğunun 15-20 yaşlarında Boşnak gençler olduğunu gördük. Dağlar, tepeler ve parklar hep şehit mezarları ile dolu idi. Boşnak şehitliğinin tam karşısında eski Türk Şehitliğini de ziyaret ederek ruhlarına fatihalar okuduk. Saraybosna, tarih itibariyle çok zengin ve güzel bir şehir. Nüfusu yaklaşık olarak beşyüzbin civarında ve bu nüfusun %80’i Müslümanlardan oluşmaktadır. Çok sayıda Osmanlı eseri gözümüze çarptı. Osmanlı’nın yapmış olduğu camiler, çarşı ve dükkanlar muhteşem güzellikte. Aynı gün Baş Çarşı’yı gezdik. Saraybosna şehir olarak yeşilliği ile, çarşı ve dükkanları ile Bursa ‘yı andırmaktadır.

Bosna, 1463 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildi. Yaklaşık dörtyüz yıl boyunca Osmanlı Devleti’nin yönetiminde kaldı. Daha sonra 1877-1878 Osmanlı -Rus Savaşı sonunda yapılan Berlin Antlaşması ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na bırakıldı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yugoslavya’nın altı federe devletinden biri oldu. Yugoslavya’nın dağılmasından sonra bağımsızlığını ilan etti. Hemen akabinde iç savaş başladı ve 250 bin Müslüman şehit düştü. Daha sonra barış sağlandı. Fakat, Boşnaklar tedirgin. Her an yeni bir iç savaşın başlayabileceği endişesi içerisindeler.

Kaldığımız pansiyon Baş Çarşı’ya çok yakın. Akşam yemeğini Baş Çarşı içerisinde çok güzel bir lokantada yedik. Yemekten sonra gruplar halinde çarşıyı gezmeye başladık. Saraybosna’ da Osmanlı Devlet’inden kalma görülmeye değer Baş Çarşı, Ali Paşa ve Ferhat Paşa Camii’leri hakikaten muhteşem güzellikte.

30 Ekim 2008 tarihinde sabah kahvaltısından sonra, saat 10.00′ da, Boşnak Enstitüsü’nde, oturum başkanlığını Bosna-Türkiye Kardeşliği Derneği Başkanı Rizvan Haliloviç ‘in yaptığı  Bosna- Hersek Cumhurbaşkanı Haris Sılayciç, Saraybosna Eski Şehir Belediye Başkanı İbrahim Hacıbayriç, daha önceki Belediye Başkanı Prof. Dr. Rizah Avdiç ve Türk Büyükelçiliği’nden bir yetkilinin protokol olarak katıldığı, konuşmacı olarak da Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa E.Erkal, Prof. Dr.İbrahim Öztek, Saraybosna Üniversitesi Tarih ve Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Buşatluya, Travnik Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Luka Markesiç, Travnik Üniversitesi Siyasi Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cemal Nayetoviç, Saraybosna Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hasan Baliç, General Kadriya Şkriyel ve İsmet Haciç ‘in katıldığı   “85.YILINDA TÜRKİYE CUMHURİYETİ” konulu bir açık oturum yapılmıştır. Kafilemize ve açık oturuma katılan zevata, Saraybosna Eski Şehir Belediyesi tarafından öğle yemeği ikramı yapıldı. Burada Fatih Belediyesi’nin vermiş olduğu hediyeler Eski Şehir Belediye Başkanına takdim edildi ve iki belediyenin kardeş belediye olması için gereken temasların yapıldığı ve görüşmelerin devam ettiği belirtildi.

Öğle yemeğinden, sonra tekrar  şehir turuna çıktık. Otobüsle Bosna Pınarı’na gittik. Bosna Pınarı,  Bosnalıların piknik yaptıkları çok güzel bir mesire yeri. Her  yer su kaynağı. Bosna Pınarı’ndan sonra tekrar otobüsle kaldığımız pansiyona geri döndük.

Saraybosna’da Türk çayı pek bilinmemekle birlikte İstanbul’dan Saraybosna’ya gelen ve muhtelif üniversitelerde okuyan Türk öğrencilerinin gittiği ve sohbet ettikleri, Osmanlı döneminde Kervansaray olarak kullanılan ve insanın içini ferahlatan bir mekanda, Türk çayı ve Türk kahvesi içtik. Daha sonra kafilemiz dinlenmeye çekildi.

31 Ekim 2008 tarihinde sabah kahvaltısından sonra, otobüsle tarihi Mostar Şehrine doğru hareket ettik. Yol boyunca rehberlerimiz bize yeni bilgiler aktardılar. Yemyeşil yerlerden geçtik. Bir tünelden geçtikten sonra, buraların Hersek toprağı olduğu  bilgisini aldık. Yol güzergahında Mostar’ı geçtik. Mostar’a tekrar dönüleceği bildirildi. Bir müddet sonra Potiçel Köyüne geldik. Cuma Namazı vakti yaklaştığı için Cuma Namaz’ını Potiçel Köyü Camii’inde kıldık. Osmanlı Devleti zamanında Potiçel Köyünde çok sayıda Türk yaşadığı için bu köye Türk köyü de denilmektedir. Bu köy, Osmanlı Devleti’nin Bosna- Hersek’ de Adriyatik Denizi’ne doğru ulaştığı an son bölge olarak bilinmektedir. Hemen yanıbaşında Neratva Irmağı akmaktadır. Potiçel, kalesi ile de ünlü bir köy.  Kaleye vakit darlığı sebebiyle çıkamadık, ama uzaktan bütün ihtişamıyla seyrettik. Bu köyde, Hırvatların nüfus bakımından fazla oldukları bilgisini aldık. Cuma Namazı’nın hutbesinde imamın söylemiş olduğu bir cümleyi sonradan bize tercüme ettiler. Bu cümle ” Her yerde müslüman olunur ama Hersek de müslüman olarak kalmak çok zor iştir. ”  şeklinde idi. Demek ki, üzerlerinde büyük bir Hırvat baskısı olduğu, zaten savaş sırasında evlerin yakılıp yıkıldığı, vahşetin ve bir soy kırımın yapıldığı görülüyor. Potiçel Köyünden geri döndük. Öğle yemeğini Buna Pınarı kenarında çok güzel bir lokantada yedik. Sanki kendimizi Trabzon’un Uzungöl’ünde hissettik. Her yer yemyeşil. Buna Nehri’nin kaynağında Saru Saltuk’un kurmuş olduğu tekkeyi ziyeret ettik ve burada bir süre sohbet ettik. Sohbetten sonra, tarihi Mostar Şehri’ne doğru yola çıktık. Hava kararmak üzere Mostar’a ulaştık. Mostar hakikaten çok güzel bir şehir. Şehri Neratva Nehri ikiye bölüyor. Bu nehir üzerindeki Mostar Köprüsü şehri birbirine bağlıyor. Mostar, Hırvatların yoğun olarak yaşadığı bir şehir. İç savaş çıktığı zaman Hırvatlar, Mostar Köprüsünü bombalamışlar. Barış sağlandıktan sonra, Köprü Türkiye’nin girişimi ile Türk  mühendisleri tarafından  yeniden inşa edilmiştir. Köprünün üzerinden Koski Mehmet Paşa Camii’ni seyretmenin zevkini yaşadık. Hırvatların yoğun olarak yaşadığı taraftaki dağların tepesinde dikilmiş oldukça büyük haç işaretlerini gördük. Mostar Köprüsü’nde çok sayıda hatıra fotoğrafı çekildi.. Daha sonra yürüyerek çarşı ve Osmanlı evlerinin önünden geçerek otobüse ulaştık. Tekrar Saraybosna’ya doğru yola çıktık ve saat 21.00 ‘de kaldığımız pansiyona geldik. Bir müddet dinlendikten sonra tekrar gruplar halinde çarşı turuna çıktık. Yemeklerimizi yedik, çaylarımızı içtik.

01 Kasım 2008 tarihinde sabah kahvaltısından sonra, Travnik’e gitmek üzere yola çıktık. Yol boyunca rehberlerimiz kafilemize önemli bilgiler aktardılar. Sırp canileri Saraybosna’ da olduğu gibi Travnik ve çevresinde de Müslüman Boşnakları katlederek bütün dünyanın gözü önünde soykırım yaparak insanlık suçu işlemişlerdir. Bunu özellikle köylerde uygulamışlardır. Bir müddet sonra Travnik’e ulaştık. Burada ilk uğradığımız yer şehrin hemen girişinde bulunan İbrahim Paşa Medresesi oldu. Medrese bugünkü İmam Hatip Liseleri gibi eğitim veriyor. Okul müdüründen pek çok bilgi edindik. Medresenin hemen girişinde Fatih Sultan Mehmet’in Hristiyanları koruma nitelikli fermanı gözümüze takıldı.

Medreseden ayrıldıktan sonra şehir turuna başladık. Travnik Şehri’ni Fatih Sultan Mehmet kurdurmuş. Bundan dolayı bu şehre Fatih’in Şehri denmekte. Rivayete göre; Fatih Sultan Mehmet rüyasında masvavi bir gökyüzü ile tertemiz ve berrak akan bir su görmüş. Bundan dolayı dağların arasından akarak şehre giren suya “Mavi Su” ismini vermiş. Travnik, suları ve camiileri ile ünlü bir şehir. Uzaktan karşı tepedeki Osmanlı Türk kalesini gördük. Zaman darlığı yüzünden kaleye çıkamadık. Travnik’teki en ünlü Osmanlı eserlerinden birisi olan Süleyman Paşa Camii’ni ziyaret ederek vakit namazını eda ettik. Bu camii 1757 yılında yaptırılmış. Süleyman Paşa Camii’ni ziyaret ettikten sonra yürüyerek Mavi Su restorana geldik. Yemekten sonra, bir müddet şehir turu yaptık. Şehir öylesine güzel ve öylesine temiz ki, insanın içinden buradan ayrılmak gelmiyor. Zaman çok süratli akıyor. Saraybosna’ya dönmek için otobüsteki yerlerimizi aldık. Yol boyunca mihmandarlarımızdan çeşitli bilgiler aldık. Saat 21.00’e doğru Saraybosna’ya geldik. Son gecemiz olduğu için kafilemizden alışveriş yapmak isteyenler çarşıya çıktılar ve dönüş hazırlıklarına başladık.

02 Kasım 2008 tarihinde sabah kahvaltısını yaptıktan sonra, kaldığımız pansiyonun sahiplerine teşekkür ve veda ederek, tekrar üçbin şehidin yattığı ve Aliya İzzetbegoviç’in de mezarının bulunduğu şehitliğe uğrayarak ruhlarına yeniden fatihalar okuduk. Daha sonra, randevulu olarak Uluslararası Saraybosna Üniversitesini ziyaret ettik. Fakat, randevu tarihinde herhalde bir yanlışlık olduğu için üniversite rektörü ziyaretimize katılamadı. Fakat, Üniversitenin diğer yetkililerinden gerekli bilgileri aldık. Bu üniversite, Türk müteşebbisleri tarafından kurulmuş ve dünyanın her yerinden öğrenci kabul eden paralı bir üniversitedir. Eğitim ve öğretimi yabancı dille yapmaktadır. Türkçe, haftada iki saat seçmeli ders olarak okutulmaktadır. Üniversite yetkilileriyle vedalaştıktan sonra, tekrar Bosna Pınarı’na gittik. Bir müddet burada gezinti yaptıktan sonra Saraybosna Havalimanı’na hareket ettik. Nihayet vedalaşma zamanı gelmişti. Havalimanı’nda duygusal anlar yaşadık. Mihmandarlarımız Rizvan Haliloviç ve kızı Fahriye hanım  ile uzun uzun vedalaştık. Bosna-Hersek’teki güzellikleri ve Müslüman kardeşlerimizi bırakarak İstanbul’a döndük.

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz :

Bu gezi  son derece faydalı ve kaynaştırıcı olmuştur. Bu tür gezilere devam edilmesi her yönden faydalı olacaktır.

Saraybosna’da, Mostar ‘da , Travnik ‘de vb. yerlerde sosyal yapı oldukça karışık. Bir tarafta camii, diğer tarafta kilise. Müslüman Boşnaklar ile Hristiyan Sırplar ve Hırvatlar bir arada yaşamakta ve aynı coğrafyayı birlikte paylaşmaktadırlar.

Bosna – Hersek başta olmak üzere, Türk Dünyası’nda ve Dünya’nın diğer ülkelerinde, Türk müteşebbisleri veya devlet tarafından kurulan üniversitelerde mutlak surette Türkoloji bölümlerinin açılması zorunluluğu getirilmelidir. İnsan böyle seyahat ve gezilerde Türkçe’nin önemini daha iyi anlamaktadır.

Müsait ortamlar hazırlandıktan sonra, Türk yatırımcılarının, sanayici ve iş adamlarının Bosna-Hersek’e yatırım yapmalarını ve Türk mallarının buralara girmesinin önemine inanıyoruz.

Bosna-Hersek gezimizde bizleri ağırlayan ve çok güzel duygular yaşatan Bosna-Türkiye Kardeşliği Derneği Başkanı ve mensuplarına şükran duygularımızı sunar, çalışmalarında başarılar dileriz.

2009’a Girerken Yerel Seçimlerin Önemi

2008 yılının son günlerindeyiz. 2009 için şimdiden söyleyebileceğimiz şudur: 2009 yılının tamamı geçim yılı, ilk çeyreği hem geçim ve hem de seçim dönemi olacak.

29 Mart 2009 da yapılacak yerel seçimlerin önemi, çoğu vatandaşımıza göre, sadece AKP iktidarını zayıflatmak veya güçlendirmek için bir gösterge olmasından ibaret.

Bu seçimlerde AKP oylarında ve kazanılacak belediye sayısında artış veya azalış,  hatta bazı kale sayılan belediyelerin el değiştirmesi, iktidarın sonraki yıllarını nasıl geçireceğine dair gösterge olacak. 2009’da şiddetini daha etkili olarak hissedeceğimiz ekonomik kriz ve işsizlik belasının da tesiriyle, iktidarın bu seçimlerden zayıflayarak çıkması halinde genel seçimlerin öne alınması söz konusu olabilecek.

Oysaki yerel seçimlerin önemi sadece Ankara’da yönetimin değişmesine etkisinden ibaret değil. Seçmenlerin gündelik hayatlarına, yerel seçimlerde seçtiklerimizin kimlik ve kalitesi, belki de Ankara’daki yönetimden daha çok etkili olmakta.

Siyasette ve idarede gücün ölçüsü paradan ibaret değildir. Ancak gücün en önemli parametresi kullanılan para miktarıdır. Bu bakımdan bütçe büyüklüğü sıralamasına göre en önde gelen Maliye, Milli Eğitim, Çalışma ve Sosyal Güvenlik, Milli Savunma ve Sağlık Bakanlıkları sırf bu özellikleri bakımından bile önemli bakanlıklardır.

Belediyeler, özellikle de Büyükşehir Belediyeleri, son senelerde bütçe büyüklükleri itibariyle birçok önemli bakanlıkları geride bırakmaktadır. 2009 bütçeleri açıklanan İstanbul ve Kocaeli Büyükşehir Belediyeleri ile bazı bakanlıkların bütçelerini aşağıda veriyorum:

Milli Eğitim Bakanlığı :  27 milyar 883 milyon 696 bin TL

Milli Savunma Bakanlığı : 14 milyar 532 milyon 622 bin TL

Sağlık Bakanlığı : 12 milyar 720 milyon 313 bin TL

İstanbul Büyükşehir Belediyesi : 6 milyar 200 milyon TL

İçişleri Bakanlığı : 1 milyar 893 milyon 861 bin TL

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi : 1 milyar 770 milyon TL

Ulaştırma Bakanlığı : 1 milyar 155 milyon 636 bin TL

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı : 467 milyon 411 bin TL

Sanayi ve Ticaret Bakanlığı : 639 milyon 25 bin TL

Bayındırlık ve İskân Bakanlığı : 709 milyon 448 bin TL

Dışişleri Bakanlığı : 816 milyon 935 bin TL

Büyükşehir Belediyelerinin bütçeleri içine, ilçe ve ilk kademe belediyelerinin bütçeleri ve yanılmıyorsam belediyelerin yan kuruluşları olan İzgaz, İzaydaş, İSU, Kent Konut gibi kuruluşların bütçesi dâhil değildir.

Demek ki Belediyelerimizin bütçeleri Türkiye’nin imkânlarına göre oldukça büyüktür. Bu büyüklüğün çok altında bütçelere sahip özel sektör şirketlerinin Genel Müdür veya CEO olarak adlandırılan yöneticilerinde ne türlü vasıflar arandığını hatırlayınız.

Belediyelerde kaynakların yüzde on, yüzde yirmi gibi oranlarda bile daha verimli kullanılmasının Türkiye genelinde ne büyük ilave kaynaklar yaratabileceğini düşününüz. Daha çok ve kaliteli hizmet almamız için vasıflı başkanlar ve meclis üyelerine ihtiyacımız var. Kaldı ki ben çok vasıflı bir başkan ve ekibinin sağlayabileceği verimlilik artışının, yüzde yirminin çok üzerinde olabileceğini düşünüyorum.

Bir özel sektör şirketinin Genel Müdürünün vasfı bile belediye başkanlığı için yeterli olmayabilir. Çünkü siyasetin halkla olan ilişkileri, şirketlerden daha önemlidir. Yöneticilik vasıfları özel şirket tepe yöneticisinden aşağı olmayan, dürüst ve halkla iç içe insanları, Belediyelerimizde başkan olarak görmek hayali içindeyim.

Ne dersiniz, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayal mi bu?

*  *  *  *  *  *  *  *  *  *  *  *

2009 yılının en azından ilk yarısını krizin şiddetli sarsıntıları ile geçireceğiz. İkinci yarısı için ise kimse tahmin yapamıyor. Sadece umutlar açıklanıyor: “Her krizin bir sonu vardır. İnşallah bu kriz de en kısa zamanda sona erer.”

“Türkiye bu krize hazırlıksız yakalandı.” “Yüksek faiz- düşük kur” politikası sonucu Türkiye’ye akan sıcak para ile günümüz gün edildi. Özel sektörümüzün yüksek borçlanması, ara malı üreticilerinin ithalat ile rekabet edememesi sonucu faaliyetten çekilmiş olmaları, bizi dış sermaye olmadan çarkların dönmediği bir ülke haline getirdi. Artık dış sermaye de son derece kısıtlı.

Şu anda alınan ve alınacak tedbirlerin 2009’un ilk yarısı için bir fayda sağlaması beklenmiyor. Ancak gelecek yılları kurtarmak için bugün alınacak tedbirler çok önemli. Yoksa önümüzdeki yılları da heba etmiş olabiliriz.

Bu bakımdan seçtiğimiz kimselerin kalitesi ve yetenekleri geleceğimizi tayin etmede en önemli faktördür. Şüphesiz daha iyi yönetilmiş bir Türkiye, dünya liginde daha üst sıralarda yer alır.

2009 yılı için Allah’tan, bizlere önümüze konulan sandıklarda daha iyi bir seçim yapma becerisi vermesini, seçtiklerimize de fırtınalı denizlerde bile iyi kaptanlık yapabilecek yetenek ve basireti vermesini diliyorum.

İhanet Özgürlüğü Talebi

Haksız ve belgesiz sözde Ermeni iddiaları karşısında sahte imzalarla özür dilemeye kalkanlar, toplumu çok kötü tahrik etmişlerdir. Belki de görevleri budur. Aldıkları talimat buna uygundur. Bizim bildiğimiz, özrü ancak suçlular diler. Türk tarihinde utanılacak bir sayfa yoktur. Kimseden özür dilemek durumunda değiliz. Tarih boyu Türk’e karşı yapılan soykırımları (biyolojik ve kültürel) karşısında bizden özür dilenmelidir.

Bazılarının görevi toplumu germek, tahrik etmek, kendi ülkeleriyle başkaları adına çatışmak olabilir. Ancak, bunlara fırsat verilmemeliydi. Sayın Cumhurbaşkanının dinleyicisinden konuşmacısına kadar tek taraflı ve aynı yanlış ezberi ortaya koyan Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen Ermeni Konferansına bizzat katılarak açış konuşması yapma niyetini ortaya koyması yanlış olmuştu. Daha sonra bu malum toplantıyı iptal eden hâkimin Elazığ’a sürülmesi de bir başka ayıp ve yanlıştır. Toplantıyı iptal için dava açanların bir kısmının Ergenekon sanığı olarak tutuklu olması da ayrıca düşündürücüdür. Dost ve müttefiklerimiz bu her iki konuyu da çok önemsemişlerdir. Nitekim, ABD’nde bir enstitü müdürünün Sayın Gül’ün Erivan’a maç ziyareti dolayısıyla “Amerika için Erivan ziyareti Ergenekon’dan daha önemlidir” şeklindeki ifadesi ibretle düşünülmesi gereken bir husustur.

Milli davalarda ne ikili oynanabilir; ne de bunlar karşısında tarafsız kalınabilir. Bu milli davalar, Ankara eksenli ele alınmak durumundadır. Maalesef, ülkeyi yönetenlerin birçok konudaki beyanları ya tarafsız bir hakem, ya da dolaylı taraf durumundadır. Komşularınız çözüme yaklaşır, fanatik ve ırkçı tavırlarını terk eder, tarihi gerçekleri hesaba kattıkları takdirde gayet tabii onlarla da görüşürsünüz. Ancak, Ermenistan tarafı hayali soykırımı iddialarından, Karabağ işgalinden, Doğu sınırımızın tartışılmasından, Azerbaycan’la ilişkilerimizin yön değiştirilmesi talebinden vazgeçmiş değildir. Batı Ermenistan iddiaları acaba nereleri kapsıyor? Siz bu komşunuzla bunları konuşamazsınız. Konuşurum diyorsanız; taviz vermeye hazırsınız demektir.

Belge ve arşivlere dayanmayan sözde soykırımı iddialarını kabul etmek ve özür küstahlığı, vicdansızlığın âlâsıdır. Bazı karanlık çevrelerce ortaya konulan bu çirkin ve küstah tavır, düşünce hürriyeti ile etiketlenemez. İstenen ve arzulanan, Türkiye’ye karşı bir ihanet özgürlüğü talebidir. Hiçbir ciddi devlet ve o devleti yönetenler bu tür örnekleri hoş göremez. Kimse “Efendim devletin görüşü, resmi tarih görüşü” şeklinde ciddi belge ve arşivleri küçümseyemez. Bilimsel değilmiş gibi gösteremez.

Son günlerde TRT’deki bazı programları da anlamak mümkün değildir. Devlet kuruluşu olarak TRT acaba büyük gayretlerle bu özürcüleri mi seçip konuşturmaktadır? Aslında, TRT’nin Kurmançça ve Zazaca’yı dışlayarak Ortadoğu’ya dönük Kürtçe yayın gayretkeşliği de yanlıştır. Devlet eliyle insanları ötekileştirmektir.

Bu özürcü takımın malum bir cemaatin düzenlediği “Abant Toplantıları”nın sürekli müdavimleri ve aktörleri oldukları da gözden kaçmamaktadır. Bu toplantılarda konuşmacılar ve davetliler itina ile seçilmektedir. Ortak özellik; Atatürk, Cumhuriyet, Türk kimliği, Anayasanın temel giriş maddeleri, kısaca Türkiye’yi Türkiye yapan değerlere karşı olmaktır.

Etrafta bir mahalle baskısı lafı sürüp gidiyor. Yapılan bir araştırma ile inanan ve muhafazakâr kesim üzerindeki baskı ortaya konmaya gayret edilmişti. Bu defa, bir başka öğretim üyesi Anadolu şehirlerini de hesaba katarak değişik bir sonuca vardı. Bu defa çok dar anlamda laikler üzerinde çeşitli yönlerden bir baskı ve sindirmenin olduğu ortaya çıkarıldı. Aslında, değişik özellikleri olan bu geniş kitlenin sadece laikler olarak ifade edilmesi de yanlıştır. Ancak, bazıları laik-antilaik ikileminin sürmesinden yanadırlar. Oysa, bunların bazı temel özellikleri; Anayasadaki laiklik prensibine bağlı kalmanın yanında, küresel istilâ ve ablukaya karşı milli tavır ortaya koymaları, teslimiyetçi olmamaları, yasal haklarını kullanmaları, milli bağımsızlık ve egemenlik konusundaki hassasiyetleri, kısaca Türkiye’yi Türkiye yapan değerlere bağlı bulunmalarıdır.

Araştırmanın sonunda bazılarının Ermenilerden dilediği özre yeni ilâvelerin yapıldığı görülmektedir. Bazı yabancı resmi görüşlerin telkinleri de aslında bu yöndedir.  

Haklı tepkilerini “www.reddediyoruz.com (15.803), www.ozurbekliyorum.com (107.708), www.sizozurdileyin.com (40.888)” sitelerinde ortaya koyanlara teşekkür ederiz.

Hac Esintileri 2

0

 

Medine’deki Peygamber misafirliğinden sonra kefenlik benzeri ihramları giyinip bir sabah vakti otobüslere binerek Mekke yollarına düştük. 2 yıl önce umre ziyaretinde geçtiğimiz bu yollarda bu sefer hacı adayı olarak yoğun duygularla hep bir ağızdan seslendirdiğimiz ‘lebbeyk’ nidalarıyla hicretteki peygamber izlerini kokladık.

Ve Mekke… Muhteşem kalabalık… Allah’ın evini ziyaret… Umre tavafı ve Sa’y… O büyük güne hazırlık…

İzmit esnafından Turan Fevzi Develi, Abdulrezzak Kocaelçi ve Gebze eşrafından Yüksel Yaylak beylerle Ahmet Kurucan Hocanın sohbetine gidiyoruz. Tavaf, Sa’y, Arafat, şeytan taşlama ve sembol ibadetler üzerine hocaefendinin müthiş tespitleri… İçimde  “Bu gönül insanları olmasaydı bir şeyler eksik kalırdı’ hissi uyanıyor. Kurucan hoca diyordu ki; ‘tavaf bir girdap gibi hem dönmek hem derinleşmektir. Mümin bu girdabın içindeki çöp gibi olmalı. Dirençsiz ve teslimiyet içinde derine daha derine gitmeli iç aleminde’.

Hac dönüşünde beni ziyarete gelenlere en önemli tavsiyem “gözü yaşlı,  gönlü kırık gönül insanlarıyla beraber olun” şeklindeydi.

Arafat… Peygamber Efendimiz “Arafatta ağlayın diyordu”, ” ağlayamıyorsanız ağlar gibi yapın”. Hiç ummadığım insanlar bu tavsiyeyi ne güzel de yerine getirdiler.

Müzdelife Vakfesi…  şeytan taşlamaya yürüyüş ve Allah’ın “…Arafat’tan ayrılıp sel gibi akın ettiğinizde Meş’ari Haram’da Allah’ zikredin…” ayetinde belirttiği manzara içinde bir figür olmak… Bu zorlu yürüyüş Hacc’ın bedeni olarak imtihanının zirve noktası. Yaşlı ve hasta hacılarımız dahi sanki gençleşiyor. Genç bir doktor arkadaşımız bu “kafileden kimse bana hastayım demesin” diyerek hayret ve hayranlığını ifade ediyordu.

Anlatılanların aksine çok rahat şeytan taşlama imkanları oluşturulmuş. Arife yola çıkıp bayram gününün ilk saatlerinde  yapılan şeytan taşlamadan sonra çok yorgun bir şekilde otele vardık. Yatsak sabah namazına kalkamayacaktık. Eşimle beraber son bir gayretle tavaf ve hac Sa’y ını yaptık. O muhteşem yorgunluğu ve ondan daha da muhteşem olan görevini yapma, hacı olma duygusunu yaşamak ne güzel şeydi Allah’ım.

Mekke de dikkatimi çeken şeylerden biri sigara karşıtı afişlerdi. Sigaraların üzerinde kefenlenmiş bir insan afişi, kalbin üzerinde sigara izmariti söndürülen afiş ve gelin hep beraber Mekke yi sigarasız bir şehir yapalım afişleri çok güzeldi ve gerçekten sokaklarda sigara içen görmedim desem yalan olmaz.

Hac organizasyonunda Kabe de ve çevresindeki kutsal yerlerde güzel hizmetler yapan Suudi rejiminin şehircilik konusunda maalesef pek iyi olmadığını gördük. İşin uzmanlarının dile getirdiği duygu bende de uyanmıştı: Mekke ve Medine yönetimi İslam topluluğunun ortak yönetimine girmelidir.

Her sene güzel organizasyonu ile takdir aldığı bilinen Diyanet İşleri rehberlik ve turizmin alanına giren konuları ehil olan insanlara bırakıp sadece dini hizmet konularıyla ilgilenmeli. Diyanet şunu anlamalı ki her iyi hocadan iyi bir lider, iyi bir rehber olmayabilir. Rehber hocaların konuşma Arapçasını iyi bilmedikleri veya pratiklerinin iyi olmadığını da müşahade ettim.

Yine Hacıların dile getirdiği bir konu da Diyanetin kendi adını değil Türkiye’nin adını daha ön planda tutması gerekliliği idi.

Bütün dünya Müslümanlarının bir araya geldiği bu büyük buluşmada ortak dil olmaması maalesef bazı şeyleri eksik bırakmaktadır. İngilizce konuşma fırsatı bulduğumuz hacılarımızın büyük çoğunluğu Pakistanlı. Bir de bazı Afrika ülkelerinden veya Mısır’dan gelen Müslümanlarla İngilizce anlaşabildik. Maalesef Makedonya’dan Bosna Hersek’ten Irak’tan İran’dan Malezya’dan hatta Doğu Türkistan’dan gelen hacılarımızla ancak gönül diliyle konuşabildik.

Dr. Şefik Postalcıoğlu’nun Kocaeli Aydınlar Ocağı hacı uğurlama toplantısındaki tavsiyesiyle yanımıza Türkiye’den getirdiğimiz ay yıldızlı tesbihler ve Türk bayrağı rozetleri güzel hatıralara sahip olmamıza vesile oldu. Kabe’nin dibinde namaz saatini beklerken ay yıldızlı tesbihimizi hediye ettiğimiz Malezyalı bir çift önlerine dönüp hararetli bir şekilde cüzdanlarını karıştırdıktan sonra eşim ve bana bir Malezya banknotu uzattılar. Tabii şaşırıp almak istemediğimizi gördüklerinde “only for collection (sadece koleksiyon için)” kelimeleri döküldü ağızlarından mahçup bir şekilde. Hediyemizi karşılıksız bırakmak istememişler ve kendilerini hatırlamamız için onlar da bir hediye vermek istemişlerdi. Yine tesbih hediye ettiğim 12 yaşındaki Pakistanlı çocuk (İngiltere’den gelmişler) ‘bu benim mi?’ diye gözlerini hayretle açarak sorması ve 3 yaşındaki kardeşiyle bu tesbihle şen şakrak oynaması görülmeye değerdi. Ancak dönüş yolunda Cidde havaalanındaki mescidde yan yana saf tuttuğumuz Doğu Türkistanlı 3 yaşlı hacıya Türk Bayrağı rozeti verdiğimde gözlerinin nasıl parladığını ve vedalaşırken beni nasıl sımsıkı kucakladıklarını görmeliydiniz

Bu kutsal görevi yerine getirirken aynı kafilede yer aldığımız Kayseri grubundan Türk Ocaklarından İnşaat mühendisi Metin Soylu bey, Aydınlar Ocağından radyoloji doktoru Ömer Öztürk bey, Prof. Doktor Ali Kurtsoy bey, gönüllü rehberimiz Orhan Keşoğlu bey, Kocaeli’nden Remax temsilcisi Turan Çakar bey, Gölcük’ten kuyumcu Hasan Sarı bey ve yine Gölcükten petrolcü Ömer Kodaman bey,  Gebze TÜBİTAK MAM dan kimya mühendisi Haluk Mete Söhmen bey gibi çok değerli dostlar edindik.

Kendilerini buradan sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Yazmazsam eksik olacak: Harem’de namaz için beklerken ve saflar iyice sıkılaşmışken açılan çok küçük yere bir hacıyı davet etmek için başımı koridor tarafında ayakta bekleyen hacılara çevirince göz göze gelip açılan yere davet ettiğim kişi Kocaeli Aydınlar Ocağı hacı uğurlama yemeğinde beraber uğurlandığımız Elektronik Mühendisi İbrahim Yenice beyin ta kendisi idi. Tevafuk… İbrahim Beye de saygı ve selamlarımı sunuyorum.

Hac Esintileri

Sodan Sağa:Mustafa Toka, Metin Soylu, Pof.Dr. Ali Kurtsoy, Yahşi Macit ile Mescid-i Kıbleteyn ziyareti sonrası hatıra fotoğrafı.

Hac Esintileri

Ecyad caddesinde sigaraya karşı yapılan kampanya afişi. Şimdiye kadar gördüğüm en etkileyici sigara karşıtı afiş.

Hac Esintileri

Bayrak başörtüleri ile ilgi odağı olan Kocaeli’li bayan hacılarımız.

Hac Esintileri

Kimya Müh. Haluk Mete Söhmen ve eşi Diş Hekimi Ayşe Söhmen Uhud ziyaretinde.

Hac Esintileri

Kocaeli Hereke’den komşularımız Yusuf Albayrak ve eşi Serpil hanımla güzel bir buluşma

 

Samimiyet

0

Tarih boyunca toplum düzenleri ve hayat tarzları kendilerine has değer sistemleri ile paralel biçimde değişime uğramış, her hayat biçimi bir öncekine göre farklı değerleri getirmiş veya ön plana çıkarmıştır.

Günümüz için de aynı durum söz konusudur. Modernleşme süreci kendine has değer sistemine göre insan hayatını şekillendirmiştir.

Söz konusu değer sisteminden kimi zaman memnuniyetle kimi zaman şikayetle bahsederiz. Ancak bir değer var ki hayatımızdan giderek uzaklaşmasının tesiri sanırım pek çok değere göre daha olumsuz ve dolayısıyla tesirli olmaktadır: Samimiyet.

Samimiyet insanın hayatına ve davranışlarına anlam katan en temel değerlerden biridir. Samimiyet olmaksızın insanın ne kendisiyle ne de etrafıyla anlamlı bir ilişki kurması ve barışık olması mümkün değildir.

Nitekim zamanımızın değer sistemi içerisinde birçok insan tarafından “akıllı olmanın” şahsi menfaati her şeyin üzerinde tutarak gözetme ve hayatını menfaatini temin üzerine inşa etme şeklinde anlaşılması insanın hem kendisi ile hem de çevresi ile samimi ilişkiler kuramaması neticesine yol açmaktadır. Neticede sık sık şikayet ettiğimiz yalnızlık insanın hem iç hem de dış dünyasını ele geçirmektedir. Zira insanın kendine yabancılaşması ve kurulamayan hakiki dostluklar kader halini almaktadır.

Bu mudur akıllı olmak?

Yine başka bir örnek olarak, samimi şekilde başlayan pek çok fikri hareketin bir müddet sonra aynı samimiyeti taşımaktan uzak bir yapı haline dönüştüğünü görürüz. Zamanında insanlara heyecan veren, onları bir fikir altında toplayarak bir amaç uğrunda birleştiren ve aralarında bir nevi kardeşlik temin eden fikir ve değerler zamanla çatışma yeri ve unsuru olabilmektedir. Zira özellikle kurumsallaşma ile birlikte artık kurumsal yapıyı korumak ideallerin kaynağı olan fikri koruyup zenginleştirmekten daha önemli hale gelmekte, fikre aykırı hareketler, yapıyı korumak adına görmezden gelinebilmektedir. Netice ideallerin yerini menfaatler almakta, samimiyet yerine şekilcilik ön plana çıkmaktadır.

Bugün özellikle gençliğin politikaya bakış açısında ve apolitik olmayı tercih etmesinde temel etken bahsettiğimiz vaka değil midir? Bu sebeple fikri akım taraftarı olmak bir hizmet vesilesi yerine çatışma sebebi şeklinde algılanmıyor mu? Böyle algılandığı için milletimize faydalı olabilecek pek çok insan fikri ve siyasi alanda var olmaktan kaçınmıyor mu?

Bu noktada dinimizin koyduğu bir prensibin önemi daha da fazla ortaya çıkmaktadır: “Ameller niyetlere göredir.” Bu prensip insanın iç ve dış dünyasında bütünlüğü sağlamasının onun kamil insan olmasındaki önemi vurgulaması açısından hayli önemlidir. Zira eğer insan halis ve samimi niyetlerle bir iyiliği yerine getirmiyorsa veya sebep olduğu bir kötülüğün gerçekleşmesinde kastı bulunuyorsa başkaları tarafından iyilik olarak görünse de davranışın hiçbir değeri yoktur. Veya tersine samimi ve halis niyetlerle yapılan bir davranış, başkaları onu takdir etmese de değerinden bir şey kaybetmez.

Bir insanın dış çevre baskısı altında kalmadan ve değerlerinden ödün vermeden idealist biçimde hareket etmesinde bu ilkenin rolü yadsınabilir mi?   

Dolayısıyla insanların gittikçe samimiyetten uzaklaştığı, kalbinin ve ağzının başka başka konuşmaya başladığı bir ortamda değerlerimizin yeniden ve doğru biçimde aktarılmasına çalışılması, hem gelecek nesillerin karakterlerinin doğru oturmasında hem de kendi kendimize yabancılaşmaktan uzak kalmamamıza vesile olacaktır. Tabii bunu samimiyetle yapmak şartıyla…

 

Yazıklar Olsun

Türkiye bu hızla giderse kendi kendini suçlayan ülkeler kategorisinde Guinness rekorlar kitabına geçecek. Kendisine aydın diyen, böyle demekle aydın olduğunu zanneden, zannettikçe de havalara giren bir gurup insan yine kendisini ihbar etme mutluluğuna ermiş.

Mevcut iktidarı hazmedemeyen, her fırsatta ülkede arıza çıkarmaya çalışan bu çakma entelektüeller bir özür dileme kampanyası başlatmış. Kimin için yapmışlar bu işi:

On binlerce masum insanın burnu dibinde dilediğince yaşayıp, onların hoşgörülerinden istifade ettikten sonra, arkadan vurmak sureti ile onları katleden Ermeniler için.

Bu aydınlanmamışlar,kendi dergileri olan Aydınlık dergisinin 2005 Ekim’inin başından itibaren yayımlanan KAZAÇNUNİ RAPORU nu okumadılar mı?.

Kim bu OVANES  KAZAÇNUNİ ?

Ovanes Kazaçnuni 1918 yılı Temmuz ayında kurulan Ermeni devletinin ilk başbakanıdır. Taşnak hükümetini 1919 ağustosuna kadar 13 ay yönetmiştir. Taşnaksutyun Partisi’nin kurucusu ve lideridir. Ermenistan’ın ve Taşnak Partisi’nin en yetkilisidir. 1867 yılında Gürcistan’ın Ahıska bölgesinde doğmuş bir mimardır. 1920 yılında Ermenistan’da Bolşevik iktidarının kurulmasının ardından tutuklanmıştır. 1938 yılında ölmüştür.

Şimdi size Kazaçnuni’nin 1923 yılı nisan ayında Bükreş’te yapılan Yurtdışı Konferansına sunduğu rapordan bazı maddeleri aktaracağım. Aslında bu rapor Kazaçnuni’nin bir itirafıdır.

Bu itiraf o yıl kitap olarak yayımlanır. Kitabın adı “Taşnaksutyun’un artık yapacağı bir şey yok.”

Ovanes Kazaçnuni’nin kitabındaki saptamalardan bazılarını sunuyorum.

Tehcir kararı amacına uygundu.

Ermeniler Müslüman nüfusu katletmişlerdi.

Ermenistan da Taşnak diktatörlüğü kurmuşlardı.

Taşnak yönetimi dışında suçlu aranmamalıydı.

Bu başkalarının değil, Ermenistan’ın Başbakanının saptamalarıydı.

Gördünüz mü değerli okuyucular? Türklerin meşru olan savunma içgüdüsüne Ermeni’nin Başbakanı nasıl hak veriyor. Peki bizim içimizdekiler ne yapıyor?

Kendi ülkesinin meşru tepkisini yok sayarak bir suçlu gibi özür diliyor.

Ne siz nede ben bu hareketin yüzeysel bir gaflet olarak yapıldığına inanacak kadar saf değiliz.

Bu harekette Türkiye’nin bir diriliş içerisine girmemesi için uluslar arası sindirme politikasının bir parçasıdır.. BÜYÜK BELA’nın bir projedir.

Bu projenin bir parçası olanlara yazıklar olsun.

Almanya gibi yapmayıp, intikam adına misilleme ve yok etme yerine tehcir etmeyi tercih eden bir milletin bu icraatıyla örnek olduğunu ifade edeceğine en hafif tabiri ile  özür dileme aymazlığına düşen, asla aydınlanamamış bu insanlara yazıklar olsun.

Ağacın baltaya , “Sen demirsin. Sana kızamıyorum. Fakat sapına çok güceniyorum. Onunda aslının benden olması zoruma gidiyor.”dediği gibi.

Aranızdan bazılarına kızamıyorum. Bazılarınızın yaptığı ise  çok gücüme gidiyor. Acaba bazılarınızın geçmişini bizden zannettiğim için mi?

Demokrasi ve özgürlüğü de bir hayli sulandırdık. Hakaret mi değil mi hiç umursamadan ağzımıza geleni söylüyoruz. Yeter ki karşımızdaki muhalifimiz olsun.

Bazı Yazarlarımız, çizerlerimiz, ilim adamlarımızda bir alem. Bazen üstlerini giyinip,olmadık yerde yollara dökülürler. Bazen de suspus olurlar. Tepkileri hak ve adalet için değil, tepkileri sadece taraf için. Tarafı tutuyorsa yapana methiyeler düzerler. Onun haklılığını bütün kuralları çiğneme pahasına da olsa savunurlar. Tarafı tutmuyorsa, bir bardak suda fırtınalar koparırlar.

Cumhurbaşkanının gayet insani olan soyağacı açıklaması bile onlara batar. Haddini fersah fersah aşan Milletvekilini savunmak için adeta kuyruğa girerler. Savunmaya ağzı varamayanlar bile onun üzerinden Cumhurbaşkanını eleştirme zevkine ererler.

Milletin adına, milleti temsilen o koltukları işgal ederken milletin temsilcilerinin soyunla sopunla uğraşanlara yazıklar olsun.

Milletin en sıkıntılı zamanında fırsatı ganimet bilerek onu arkadan vuran, on binlerce vatan evladını çukurlara doldurarak topluca katleden, binlerce kadın ve genç kızın ırzına geçerek, onları insanlık dışı işkencelere maruz bırakan Ermeni hainlerden özür dilemek rezaletinde bulunanlara yazıklar olsun.

Bu Ülkenin imkanlarıyla semirerek lüks yaşayıp, vatanına, milletine, geçmişine haksızlık edenlere,

Yüz bin kere yazıklar olsun.

Sivil Toplum ve Sivil Toplum Kuruluşlarının Türkiye Pratiği üzerine…(2)

Sivil Toplum Kuruluşları(STK) Yirminci yüzyılın son çeyreğinde siyaset sahnesinde yoğun bir şekilde rol aldıkları görülmüştür. Önümüzdeki yıllarda da siyasette en önemli aktörler arasında STK’ların önemini artıracağını söyleyebiliriz. Geçtiğimiz yıllarda Doğu Avrupa’da ve Doğu Bloku ülkelerinde meydana gelen “Renkli devrimlerde” (turuncu) STK’ların hem ulusal hem de uluslar arası düzeyde siyasal aktör olarak önemlerinin arttığını gözlemlemekteyiz.

Çağdaş anlamı ile sivil toplum “kendi kendine oluşmuş, kendi desteğini kendi varlığından alan, devletten özerk, gönüllü, bir hukuki düzen yada kurallar kümesine bağlı toplumsal hayatın organize bir alanının ” ifadesidir. (Wood. E.M. The Uses and Abuses of Civil Society. Socialist Register. 1990 s.62) Son yıllarda Dünyada yaşanan rejim değişikliklerinin toplumsal altyapısının hazırlanması geçiş sürecinin sancısız olmasında önemli rol oynamışlardır. STK’lar toplumların taleplerini ifadede en etkili araç haline gelmişler ve ulusal ve uluslar arası boyutta ciddi bir konuma yükselmişlerdir. En önemli rolleri ise yöneten ve yönetilenler arasında ilişkilerde belirleyici olmalarıdır.

STK’ları önemlerinin bu kadar artmasının sebeplerini anlamak için bu konu ile ilgili kavramlara iyi bakmamız gerekir. 1990 sonrası sivil toplumun “üçüncü sektör” olarak telaffuz edildiğini görüyoruz. Türkiye’de “Sivil Toplum Kuruluşu” STK’ ların farklı farklı  isimlerle ifade ediliyordu. örnek verecek olursak “Sivil Toplum Örgütleri (STÖ)”, “Gönüllü Teşekküller (GT)”, “Sivil İnsiyatif (Sİ)”, Kooperatifler, sendikalar, odalar, dernekler, kulüpler v.b gibi. Batı da ise “Hükümet Dışı Örgütler (Non-Governmantal Organisations – NOGs)”, “Sivil Toplum örgütleri (Civil Society Organization – CSOs)”, uluslar arası faaliyet gösterenler ise “Uluslar arası Toplumsal Hareketler (International Social Movements – TSMOs)”, “Uluslararası Hükümet Dışı Örgütler (International Non-Governmental Organizations – INGOs”) gibi adlandırmaları olduğunu görüyoruz.

Sivil kavramı tarih sürecinde pek çok anlam değişikliğine uğramıştır. Avrupalılar sivil kavramını kentli olmakla özleştirmişlerdir ve bu perspektiften bakmışlardır . Şehirde yaşayan kırsal ve köyde yaşamayanlara , askeri yada dini görevi olmayan, medeni ,uygar, kibar ve görgülü gibi kavramlar arasında değerlendirmişlerdir.  Buradan da görüldüğü gibi ortak bir tanımdan bahsedilemez..Sivil Toplum kavramının dayandığı en temel kaynak olarak Aristoles’in “Politika” adlı eseri gösterilir. Bu esere göre tüm toplulukların en yücesi en yüksek iyilik seviyesine ulaşmak isteyenin “Polis” veya “siyasi toplum (politike koinonia)” olduğundan söz eder. Bu eserde sivil toplum, devletle belirli bir özdeşliğe dayanmakta ve aynı zamanda da ilkel olmayan medeni anlamında da kullanılmaktadır. Avrupa’da sivil toplum kavramı 18. yüzyılda “toplum sözleşmesi” kuramlarında ortaya çıktığı görülmektedir.

İnsanların belli bir siyasi mekanizma çerçevesinde , bir sözleşme etrafında bir araya gelmeleriyle mümkün olan yeni durumda sivil toplum, devlete geçiş süreci ile eş zamanlıdır ve devletle özdeşleşmiştir. Zamanla bu özdeşlik devlet-sivil toplum biçiminde ayrışmıştır. Çeşitli kuramcılar siyasi alan dışında kalan toplumsal bir alanı ifade eder demişler. Bazıları da sivil toplum alanındaki meselelerin ekonomik ilişkilerden olmadığı siyasi ilişkiler dayandığından bahsetmişlerdir. O tarihlerde Devlet, siyasi toplum ve sivil toplumların toplamından müteşekkildir demişlerdir. Felsefi yaklaşım içinde olanların bazıları yönetenlerin yönetilenlerin rızası ile iktidara gelinmesi gerektiğini, kuvvetler ayrılığı prensibine de önemli vurgu yapıldığını söyleyebiliriz. Böylelikle sivil toplum kavramının olgunlaşma süreçlerini görmekteyiz.