20.5 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1342

Suudi Kralı’nın Hediyeleri Konusuna Canım Sıkılıyor

2008 yılı boyunca, Hürriyet Gazetesinde Mehmet Y. Yılmaz isimli yazar, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a defalarca aynı konuyu sordu: 2007 yılı kasım ayında ülkemize gelen Suudi Arabistan Kralı size ve eşlerinize hangi hediyeleri verdi, hediyelerin değeri nedir, bu hediyeler için kanun ve yönetmelik çerçevesinde bir işlem yapıldı mı?

Bu soruya ve aynı konuda TBMM’de verilmiş çok sayıdaki soru önergelerine bu güne kadar cevap verilmedi.

Mehmet Y. Yılmaz bu soruyu sormasına sebep olarak, Suudi Kralının diğer devlet başkanlarına verdiği yüz binlerce dolar değerindeki hediyeler ve hediyeleri alan devlet başkanlarının kendi yasalarına göre yaptıklarının açıklandığını, aynı açıklığın bizim Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız tarafından da gösterilmesi gerektiğini gösteriyordu.

Bu durumda ne yapılacağı esasında kanun ve yönetmelikle düzenlenmişti: “Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu”, her türlü seçimle iş başına gelen kamu görevlilerinin (Madde 2), yabancılardan aldıkları değeri asgari ücretin 10 katını aşan hediye niteliğindeki eşyayı, alındıkları tarihten itibaren bir ay içinde, kurumlarına teslim etmek zorunda olduklarını (Madde 3) belirtiyor. İlgili Yönetmelik ise, seçimle iş başına gelen kamu görevlileri ve eşlerine verilen hediye niteliğindeki eşyanın 10 gün içinde değer tespiti yapılmak üzere Defterdarlıklara gönderilmesini emrediyor.

Bir seneyi geçen bir zaman diliminde belki yüz defa aynı konuyu gündemine taşıyan yazara neden cevap verilmedi? Ben anlayabilmiş değilim.

Hediyelerle ilgili, eski İzmir Barosu Başkanı Noyan Özkan, “bilgi edinme yasası kapsamında” sorduğu soruya, Başbakanlıktan şöyle cevap almış: “Bilgi edinme talebinizle ilgili olarak, herhangi bir bilgi ve belge bulunmamaktadır.”

Bir seneyi geçen bir süredir devam eden bu tuhaf durum benim vatandaş olarak canımı sıkıyor.

Cumhurbaşkanımıza ve Başbakanımıza yakıştırılmak istenen, bırakın hukuka aykırılığı, ahlaka da aykırı bir davranışın söz konusu olmasıdır. Bir vatandaş olarak bu yakıştırmadan ben rahatsızım. Aynı rahatsızlığı devletimin en üst organlarının başında olanların duymamasını ihtimal dışı görüyorum.

Onlar ki “şüyuu vukuundan beter” sözünün anlamını en iyi idrak edebilecek kişilerdir. İktidarda olanları en hızlı yıpratan hadiseler, bu türlü ithamlara uygun cevap verilememesinin yarattığı lekelenmelerdir. O halde devlet büyüklerimiz neden bu basit sorulara doyurucu bir cevap vermezler?

Bu makamların töhmet altında kalmış olması canımı yakıyor.

Benim Cumhurbaşkanım, benim Başbakanım devlet görevi nedeniyle verilen kıymetli hediyelerin bir kamu malı olduğunu bilir.

Benim Cumhurbaşkanım, benim Başbakanım kanunlara uyma konusunda hepimize örnek olacak titizliktedir.

Benim Cumhurbaşkanım, benim Başbakanım devlet hizmetini yaparken alıcı değil vericidir, örnekleri “Pembe İncili Kaftan” hikâyesinin kahramanı Muhsin Çelebi’dir.

Benim Cumhurbaşkanım, benim Başbakanım, kendilerine bu millete en üst makamlarda hizmet etme imkânının bahşedilmiş olmasını, Allah’ın en büyük lütfu olarak görür. Hiçbir maddi zenginliğin bu şerefle kıyaslanamayacağını bilir ve bu şerefli görevin en küçük bir leke ile kirletilmesine müsaade etmez.

Benim Cumhurbaşkanım, benim Başbakanım, vatandaşının “bilgi edinme hakkına” saygı duyar.

Benim Cumhurbaşkanım, benim Başbakanım, Mimar Sinan’ın Süleymaniye Camisinin bir minaresinin eğri olduğunu söyleyen çocuğu ikna etmek için, “doğruldu” deyinceye kadar, halatlar bağlatıp minareyi çektirmesindeki hikmeti anlayacak basirettedir.

O halde minaresinin doğruluğundan emin olan Mimar Sinan’ın yaptığını neden yapmazlar? Neden “öküz altında buzağı arayan” kişilere fırsat verirler?

Mehmet Y. Yılmaz’ın bu konuyu hatırlatan yazılarını okuyan benim gibi her Türk vatandaşının, ima edilen ahlaki zafiyetin gerçek olma şüphesi altında, derin bir mahcubiyet ve utanç duygusuna kapıldığını sanıyorum. Bize bu ıstırabı çektirmeye kimsenin hakkı yoktur.

Lütfen biri bize bu suskunluğun sebeb-i hikmetini anlatsın. Bu bilgiye öncelikle, “benim Cumhurbaşkanım, benim Başbakanım değil” diyenlerle aynı safta görünmek istemeyen, benim gibilerin ihtiyacı var.

Adana’nın Kurtuluşu

5 OCAK 1922

Birinci Dünya savaşından sonra Osmanlıyı parçalayan, topraklarını  paylaşan  Avrupa ülkelerinden Fransa’nın payına Çukurova’da düşmüştü.  Çukurova’da verimli bereketli topraklar. Ovanın sırtı maden dolu dağlara, ayakları Akdeniz’e uzanmaktadır. Tabi ki Çukurova’nın merkezi sayılan Adana onların ilk hedefleri idi. Çeşitli ülkelerden büyük vaatlerle Ermenileri toplayıp ordu yapan Fransa, Çukurova topraklarını üstün silah gücü ile istila etti. Adana’da yaşayan Ermeni vatandaşlar da Fransızların tahriklerine kapılarak  müslüman  halka, Türk halkına katliam yaptılar. Amaçları Çukurova’da onların tabiri ile Klikya’da bir Ermeni krallığı kurmaktı. Ağababaları Fransa Paris’te kurdurduğu Taşnak v.b gizli örgütleri ile bu konuyu işleyerek Ermenileri sürekli tahrik edip onları amaçları doğrultusunda kullanıyordu. Ermenilerde yeme geliyordu.

Günümüzde de öyle değil mi? Ermenilere en fazla  sahip çıkan  ülke  Fransa değil mi? Orhan Pamuk’un Nobel ödülü aldığı saatlerde Fransa’da soykırım kabul  edilmedi mi ? Teşkilat Türkiye aleyhine çok iyi çalışıyor. Ha Osmanlı, ha T.C fark etmiyor.

Fransızlara karşı çete harbi veren Çukurova insanı, Üstün silah gücüne sahip Fransa’ya büyük zayiatlar verdirmiştir.  Fransızlar 5 Ocak 1922 de Güzel Adanamızı terk etmek zorunda kalmışlardır. Fransızlar teker teker bütün Çukurova il ve ilçelerini terk etmişlerdir. Kılavuzları, işbirlikçileri olan Ermeniler sükutu hayale uğramışlardır. Ermeniler gemilerle Mersin Limanımızdan Fransa’ya göç etmişlerdir. Gemilerde hastalıktan, sefillikten ölen Ermenilerin hesabını Fransa’nın vermesi gerekmiyor mu? Bu hallere onlar yüzünden düşmediler mi?

İşgal yıllarında Ermeniler Adana’nın merkezinde Tepebağ’da  bebekli kilisenin yakınındaki Tahtalı Cami’nin imamı Külahlızade Mehmet hocanın önce kulaklarını, sonra burnunu  keserek kendisini ve oğlunu şehit etmişlerdir. Hoca efendinin torunu Halil Üçer Bey canlı şahit olup İstanbul’da vakur ve sakin bir yaşam sürmektedir. Yine torunları Tezhip sanatında Türkiye ‘ye yön vermekte ve söz konusu sanatı dünyaya tanıtmaktadır.( Kültür Bakanlığı işbirliği ile) Hangi insanımıza Külahlızade Mehmet Hoca öğretilmiştir? Türk insanı masa başında haksız, özürlü duruma düşürülmeye çalışılmaktadır.

Adana ve Çukurovamız Yöre halkının düşmana karşı verdiği silahlı mücadele ile   Çete harbi ile vatanını temizlemiştir. Milli ordunun Adana’da savaşmasına gerek kalmamıştır.

İman gücü ve silah gücünün birlikte olması gerektiğini Adanalı dünyaya öğretmiştir.

Bir Adanalı.

Küreselleşme

Ekonomik, siyasi ve sosyo-kültürel boyutları olan bir kavram olarak karşımıza çıkan küreselleşme, tüm dünyada 1980’li yılların ortasından itibaren çok daha belirgin olarak hissedilmeye başlanmıştır.  Küreselleşme ile,  kültürler birbirlerine daha da yakınlaşmaktadır. Öte yandan, ekonomik küreselleşme açısından rekabet çok büyük önem kazanmakta ve global rekabet, ülkeleri sürekli yenilik yapmaya yöneltmektedir.

Ancak, küreselleşmenin evrensel manada eşitlik, refah, barış ve özgürlük ortamı yaratarak sınırsız bir dünya ortaya çıkaracağı konusunda ciddi endişeler dile getirilmektedir.  Küreselleşmenin bölge ve ülke sınırların önemini tamamen ortadan kaldırdığını söylemek güçtür.  Bir bütün olarak, ülkeleri ve insanları birbirlerinden ayıran fiziki engellerin ortadan kalkmasına karşın; küreselleşme, güney ülkelerinden ziyade kuzey ülkelerinde daha belirgin olarak görülmektedir.

Kendi değerlerini yok etmeden, küreselleşmeyi bir ‘küresel gerçek’ olarak ele almak ve buna uyum sağlamak için çaba sarf etmek önem taşımaktadır. Bu bağlamda, işgücü ağırlıklı teknoloji yerine mega-teknolojiye yönelen, uzun dönemi faaliyetlerinde baz alan, milli ekonomiden ziyade küresel ekonomiyi hedefleyen; merkezi yönetim yerine insan odaklı yerinden yönetimleri benimseyen; sınırlı sayıdaki tercihler yerine çok çeşitli tercihlere ulaşmayı kendisine gaye edinen ve endüstri toplumunun ötesinde bilgi toplumu olmayı tercih eden toplumlar ve şirketler Küreselleşme sürecinden kazançlı çıkacaklardır.

Kendi değerlerimizi yitirmeden, dünyaya ve topluma değer katarak, doğru tercih ve kararla, doğru algılamalarla küreselleşmeden kazançlı çıkmak dileğiyle…

Mazlum Milletler & Haydut Devletler

“Kâbil’de, Bağdat’ta, Gazze’de kan oldu aktı ikibinsekiz;

 Anlaşılan o ki ikibindokuzda da kan tüküreceğiz.”

Dünya şiddeti manyakça kutsayan bir Şer Üçgeni tarafından yönetiliyor: ABD, İngiltere ve İsrail. Amerika bu ekibin elebaşısı ve raconcusu, İngiltere kurnaz erketeci, İsrail ise gözü dönmüş câni.

ABD‘yi zaten haydutlar, maceracılar ve Avrupa‘nın tutunamayanları kurmuştu. Ona buna dayılık yapması, kafa göz yarması, elinin her daim silaha uzanması kalıtsaldır. İngiltere işin beyin kısmında yer alıp hep sinsi bir tehlike olarak arz-ı endam etmeyi tercih etmiştir. Ama Ortadoğu’da hangi taşı kaldırırsanız altından o çıkar.

İsrail ise bambaşka: 1948’de Ortadoğu’ya saplanana hançerdir İsrail, bir habis ur. İslâm Dünyası’nın içine atılmış bir katil virüstür İsrail, bir terörist devlet. En câninin en başa getirildiği ve öldürebildiğince koltuğunu sürdürebildiği bir demokrasi. Ezoterik yapılanmalarla devam edegelen bir sistem.

Yeryüzünün mazlum milletlerinin ise Allah‘tan başka sahibi yok. Ülkelerinde kimyasal silah var diye 5 yılda 1.5 milyon Iraklı Müslümanın canına kıyıldı. Tâliban bahanesiyle son birkaç yılda hem Afganistan‘a çöküldü hem de binlerce Afganlı Müslüman öldürüldü. Ve şimdi sırada Pakistan var.

Zimbabwe‘de bile beğenmedikleri devlet başkanını (Mugabe) değiştirmek için halk arasında kolerayı yaymadalar. Şu anda bile ölü sayısı onbinleri bulmuş durumda. Çeçenistan ayrı dram, Doğu Türkistan ve Keşmir ayrı dram. Endonezya‘dan sonra Sudan ve Somali’de ise fitne imalatı yapılıyor.

 Âlem-i İslâm’ın kabuk bağlamayan yarası olan Filistin‘deyse zulüm 60 yaşını doldurdu. Dünyanın gözünün içine baka baka vatanları uğruna mücadele eden insanlara mikrop ve haşerat muamelesi yapılıyor. Dahası birbirine vurdurulup kırdırılıyor.

Zulüm fırtına olmuş, kasırga olmuş mazlum milletlerin başında muhtelif çap ve markada yağıyor. Biz ise eğreti camdan bakıyoruz. Fakat bu kez, yani uzun bir aradan sonra ilk kez solcusu – sağcısı, milliyetçisi – muhafazakârı Yahudi zulmüne karşı tek yumruk. İslâm Dünyası şehir şehir ayakta. İşte budur haksızlık karşısında susmamak.

Yeryüzünde hiç sömürge edilememiş ve dev emperyalist güçlere karşı mazlum milletlere örnek olmuş bir Milli Kurtuluş Savaşının yapıldığı ülkeden radyoları, televizyonları, bilgisayarları başındaki bütün 3.Dünya ülkelerine sesleniyorum: Er yada geç Türk Milleti – muhakkak – tarihi misyonunu eda edecektir. Ve adalet ve şecaat soluklanacaktır dünya bir gün.

Cengiz Aytmatov‘un kitabının adıdır; “Kopar zincirlerini Gülsarı.

Biz de diyoruz ki “Koparın zincirlerinizi ey dünyanın bütün halkları.

O güne değin virdimiz bu olsun.

Dün Sosyalist, Bugün Etnik Irkçı

Haksız ve belgesiz sözde Ermeni iddiaları karşısında sahte imzalarla özür dileyenlerin attıkları imzanın bedeline de katlanmaları gerekmiyor mu? Bazı köşe yazarlarının ve TV’lerde program düzenleyenlerin çevre tepkisinden neden rahatsız olduklarını anlayamıyoruz. Bu özür belgesi ismen bizden olan bazı vatandaşlarımız için bir utanç ve ihanet belgesi olmalıdır. Daha doğrusu; bu bir ihanet özgürlüğü talebidir. Aslında bu ilk de değildir. Her milli davada Türkiye düşmanlığı bunlar için tek yoldur. Türk Milletini tahrik edenlerin rahatsız olmalarına da sebep yoktur.

Ülkemize karşı yönelen haksız suçlama, garip talep ve dayatmaların dayandığı kaynak hayali AB üyeliğidir. Bazıları maalesef, imtiyazlı üyeliğe bile razı olur hale gelmişlerdir. AB, son olarak bor madenini de tehlikeli madde görmüş; müzakere sürecinin tam üyelikle ilgili olmayan teknik bir uyum süreci olduğunu kabul etmemiştir.

AB’nin 2009 yılında Türkiye’ye 566 milyon Euro fon aktaracağı anlaşılmaktadır. AB’nin, bu fonun 233 milyon Euro’sunu Ankara’nın etkinliğini azaltıp Ankara’ya alternatif bölgesel yönetimleri güçlendirmek yolunda kullanacağı ortaya çıkmaktadır. Mahalli İdareler Temel Yasa Tasarısı kanunlaşmak için bekletilmektedir. Türk Silâhlı Kuvvetleri üzerinde sivil baskıyı arttırmak ve yapay azınlıklar yaratarak azınlık haklarının güçlendirilmesi de işin bir başka yönüdür ve desteklenecektir. Osman Gazi’den Fatih’e, Fatih’ten Atatürk’e kadar milli lider, önder ve tarihi şahsiyetlerin yıpratılması, sıradanlaştırılması, Anayasanın değiştirilmesi, milli tepki ve direncin zayıflatılması gibi çalışmalar da gayet tabii fon desteği alabilecektir.

Türkiye Ankara’dan yönetilmediği sürece; Lozan Sevr’e çevrilecek, olmadık tavizler verilip Türkiye Türkiye olmaktan çıkarılabilecektir.

Türkiye belirli bir yöne, çıkmaz bir sokağa doğru yöneltilmiştir. Son yayımladığımız kitaba “Yol Ayrımındaki Ülke” ismini koymamız bundandır. Türkiye’ye attırılan adımlar demokratikleşmenin ve Kopenhag Kriterleri’nin sanki bir gereğiymiş gibi takdim edilmekte ve kamuoyu çirkin bir şekilde yanıltılmaktadır.

Ülkemizde insanların mahalli dillerini yasaklamak da; bunları Dünya dili olan Türkçe’nin karşısına rakip gibi dikmek de, TRT‘yi bu işe soyundurmak da son derece yanlıştır. Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi ortam, bu teşebbüsün vatandaşların mahalli dillerine saygı olarak yorumlanamaz. Bugün talepler, kültürel haklar olmaktan çıkmış; milli ve üniter devleti parçalayıcı, egemenliği paylaşmaya dönük, vatandaşlığı reddeden federal taleplere dönüşmüştür. TRT’de Kürtçe yayın, eğitimde ve çalışma hayatında fırsat eşitsizlikleri yaratacak ve vatandaşlarımızı birbirine ötekileştirecektir. Bu uygulamanın bütünleşmeye (entegrasyona) darbe niteliğindeki bir önemli adım olduğunu ileride göreceğiz. Etnik bir sorun olmaktan çok; politik bir sorun olan ırkçı Kürtçü hareket bunu kullanacak ve güç alacaktır. Vatandaşın Türkçe’yi anlamakla ilgili bir sorunu olmadığı TRT’nin 1992, 1994, 1998 ve 2000  yıllarında yapılan 15 ili, 14 ve yukarı yaş grubunu ve 2500 kişiyi kapsayan araştırmalardan bellidir. Bazıları Türkçe’yi bilmesine rağmen konuşmamaktadır. Genç nüfusun Türkçe’si oldukça gelişmiştir. Bundan rahatsız olunmaktadır. TRT, yapılan bu araştırmaları gözardı mı etmektedir? O zaman bu araştırmalar neden yapıldı?

Türkiye’de belirli mihraklarca hazırlatılan raporlarda görülen pozitif ayrımcılık geçerli bir yol değildir. Bazı vatandaşları imtiyazlı kılmak yanlıştır. Anayasamızın başta 10. Maddesi olmak üzere birçok maddesine aykırıdır. “Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir” ilkesi eşitlik ifade eder ve çokkültürlülüğü reddeder. Hak ve hürriyetlerin hiçbirisi dil, ırk, sınıf, din ve mezhep ayrımına dayanarak nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyeti ortadan kaldırmak kastıyla kullanılamaz. Birçok ülke ve ABD pozitif ayrımcılıktan çoktan vazgeçmiştir. Eritme (asimilasyon) bize yabancıdır. Eğer asimilasyon olsaydı; bazıları yanlış bir şekilde genelleyerek Kürt sorunundan bahsedemezlerdi. Asimilasyonla entegrasyonu birbirine karıştıranlar, eritmenin ne olduğunu Almanya, Fransa, ABD gibi ülkelere, Batı Trakya, Kosova, Bosna, Kuzey Irak ve Doğu Türkistan gibi bölgelere bakarak öğrensinler.  

Diğer taraftan dün sosyalizmi savunan bazılarının bugün etnik ırkçılığı desteklemeleri de bir çelişkidir. Dün sözde emperyalizme karşı çıkanlar, bugün küresel emperyalizme ve emperyal demokrasiye çanak tutmaktadırlar. Demek ki; bunlar dün de emperyalizmin paralı askerleriydi.

2009 Yılı Vergi Tarifesi

Gelir Vergisine Tabi Gelirlerin Vergilendirilmesinde Esas Alınan Tarifenin Yeniden Belirlenmesine İlişkin Gelir Vergisi Kanunu Genel Tebliği Resmi Gazete’de Yayımlandı.‏

31.12.2008 tarih ve 27097 sayılı 6. mükerrer Resmi Gazete’de Yayımlanan 271 seri nolu  Gelir Vergisi Genel Tebliğinde; Gelir Vergisi Kanununun 103 üncü maddesinde yer alan gelir vergisine tabi gelirlerin vergilendirilmesinde esas alınan tarifenin yeniden belirlenmesine ilişkin açıklamalara yer verilmiştir.
Söz konusu Genel Tebliğe aşağıdaki linkten ulaşılabilir…

http://www.gib.gov.tr/index.php?id=1079&uid=Ws5Su2gkNbgIO4XI&type=teblig                

271 SERİ NO’LU GELİR VERGİSİ GENEL TEBLİĞİ

Gelir Vergisi Genel Tebliği

(Seri No:271)

 193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 103 üncü maddesinde yer alan gelir vergisine tabi gelirlerin vergilendirilmesinde esas alınan tarifenin yeniden belirlenmesine ilişkin aşağıdaki açıklamanın yapılması gerekli görülmüştür.

  1. Yeniden Değerleme Oranında Artırılan Vergi Tarifesi Gelir Dilimi Tutarları
  2. Gelir Vergisi Kanununun mükerrer 123 üncü maddesinin (2) numaralı fıkrasında, Kanunun 21, 23/8, 31, 47, 48, mükerrer 80, 82 ve 86 ncı maddelerinde yer alan maktu had ve tutarların, her yıl bir önceki yıla ilişkin olarak Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre belirlenen yeniden değerleme oranında artırılmak suretiyle uygulanacağı, bu şekilde hesaplanan maktu had ve tutarların yüzde 5’ini aşmayan kesirlerinin dikkate alınmayacağı, Bakanlar Kurulunun, bu surette tespit edilen had ve tutarları yarısına kadar artırmaya veya indirmeye yetkili olduğu hükmü yer almaktadır. Aynı maddenin (3) numaralı fıkrasında, 103 üncü maddede yer alan vergi tarifesinin gelir dilimi tutarları hakkında da yukarıdaki hükmün uygulanacağı öngörülmüştür.
  3. Bu hüküm göz önüne alınarak Gelir Vergisi Kanununun 103 üncü maddesinde yer alıp, 2008 yılında uygulanan vergi tarifesinin gelir dilimi tutarları, 2008 yılı için % 12 (yüzde oniki) olarak tespit edilen yeniden değerleme oranında arttırılması suretiyle tespit edilmiştir.

2. Gelir Vergisine Tabi Gelirlerin Vergilendirilmesinde Esas Alınan Tarife

Gelir Vergisi Kanununun 103 üncü maddesinde yer alan gelir vergisine tabi gelirlerin vergilendirilmesinde esas alınan tarife, 2009 takvim yılı gelirlerinin vergilendirilmesinde esas alınmak üzere aşağıdaki şekilde yeniden belirlenmiştir.

8.700 TL’ye kadar

% 15

22.000  TL’nin 8.700 TL’si için 1.305 TL, fazlası

% 20

50.000 TL’nin 22.000 TL’si için 3.965 TL, fazlası

% 27

50.000 TL’den fazlasının 50.000 TL’si için 11.525 TL, fazlası

% 35

Tebliğ olunur.

Gerçek İzmitli Kim ?

Gazete haberini okuyunca hala geçmişin sloganlarına takılmış insanlar olduğuna üzüldüm.

Üstelik bunlar muhtar. Bir kısım İzmitli muhtarlar. Yani mahallelerinin seçilmiş insanları.

Ne diyorlar hep birlikte öğrenelim. Sözcüleri Muhtar Ömer Turan. ” İzmit e daha iyi hizmetin gelmesi için İzmit Belediye Başkanının İzmitli olması gerekir. Bizler Muhtar arkadaşlarımızla birlikte İzmit’e en iyi hizmeti, İzmitli bir belediye başkanının vereceğine inanıyoruz.”

Düşünebiliyor musunuz ? Mahallenin seçilmiş insanları bir araya geliyor. Belediye Başkanı İzmitli olsun diyor. Sanki İzmit’e başka bir vilayetten başkan atayacaklar. Kimler seçilecek? Bulunduğu yerde en az altı ay ikamet etmiş insan seçilecek.

Zaten oldum olası İzmit’te ki İzmitliler derneğini tuhaf bulanlardanım. Aynı mantıktan hareket edecek olsak İstanbul’da da İstanbullular Derneği kurmak gerekir. Zira İstanbul’da da eski İstanbullular azınlıkta kaldı. Bu gerekçe ne kadar saçma.

Neyse biz konumuza dönelim. Gerçek İzmitli kim?

Kimi araştırırsanız araştırın bir veya birkaç göbek ötesi İzmit dışındaki bir yere dayanır. Gerçek İzmit’li olabilmek için insanın soyunun Bitinya’ya mı dayanması gerekir?

Yoksa Astakoz’lu mu olması gerekir.?

İzmit’i 1423 te fetheden Osmanlı askerleri de çeşitli yörelerden bir araya getirilmiş leventlerden oluşuyordu. Demek ki onlarda gerçek İzmit’li değil. Hele hele İzmit’te hekimlik yapıyorsa eyvallah. İzmit’ten milletvekili olmuşsa eyvallah. Belediye başkanı olacaksa olmaz. Neden? Gerçek  İzmitli değil.S anki ismi verilenler gerçek İzmitli.

Böyle saçma şey olmaz. İzmit’te yaşayan. İzmit’te ikamet eden. İzmit için verimli olan herkes İzmit’lidir. İzmit Belediye Başkanlığı yapan mevcut başkan çok mu verimli idi?

Çok mu insancıldı? Çok mu hak hukuk gözetiyordu? Çok mu adaletli idi? Çok mu insan kazandı? Yoksa çok mu insan küstürdü? Bir gün beni aday göstermezlerse eziyet ettiğim insanların arasında nasıl dolaşacağım diye hiç düşündü mü? Tekrar işime döndüğümde eziyet ettiğim ve adaletsiz davrandığım insanlarla dar mekanda çok kez karşılaşacağım diye hiç hesap etti mi? İnsanların kirli çamaşırları varsa  daima görevleri bittiğinde ortaya çıkar. Görevde iken kimse bu durumları seslendirmez. Halk kurnazdır. Bir gün işinin düşeceğini hesap eder. İşinin düşmeyeceğine inandığında da adamın canına okur.

Ben birkaç ay sonra mevcut başkanın halktan biri olacağına inanıyorum.

Öyleyse bırakalım İzmitli muhabbetini.

Hangi partiden olursa olsun. Aday olacak kişinin hizmeti ve insanı seven bir kişiliği olsun isterim. Adaletli olsun isterim. Dürüstlük bir meziyet değildir ama zamanımızda sayıları azaldığından dürüst olmasını isterim. İdare etmesini bilen biri olmasını isterim. Memurlarını kendi kuklası haline getiren değil aksine memurunu özgür bırakan bir insan olsun isterim.

Hısım akrabasını kayıran değil, haksızsa hısım akrabasını eleştiren birinin olmasını isterim.

Particiliğini değil, hizmet adamlığını öne çıkaran biri olmasını isterim.

Kısaca adam gibi adam olmasını isterim. Böyle bir adayın gösterildiğini gördüğümde partisi ne olursa olsun gücüm yettiğince çalışacağım. Asla particilik yapmayacağım. Sadece yukarıda saydığım kriterlere uyan  yeni bir aday için, Kızılay Şube Başkanı unvanımı ve kimliğimi Kızılay’da bırakacağım.

Geçmişte siyaset yapmış, belediyeciliğin her yönetim kademesinde görev almış, arkasında nefret değil, sevgi bırakmış, hiçbir partiden aday olmamaya karar vermiş, İzmit’te yaşayan sizden bir kişi olarak bu halimle, inandığım kişiyi seçtirmek için sizlerden  ricada bulunacağım.

İzmit Kocaeli’nin kalbidir. İzmit in buna ihtiyacı var.

Eminim ki bu seçimde  benim gibi düşünenlerin sayısı on binlercedir.

İş Kazaları ve Türk Kültürü

Ülkelerden ülkelere insanlardan insanlara kültürler, yaşam tarzları değişiklik göstermektedir. Hayatlarımızda birçok şeyi olduğu gibi kabul etme yorumlamama, kendimizi geliştirmeme gibi rahatsızlıklarla yaşamaya devam etmekteyiz. Türk kültürüne göre yetişen ve yaşayan insanımız dünyanın değişimine ayak uydurmakta çok fazla zorlanmakta. Hayatımızda değişikliği pek kabullenmek istemeyiz ve devamlı işin kolayına kaçmaktayız. Bu yüzden gördüklerimizi olduğu gibi kabullenmek, değişiklik yapmamak bizlerin yaşamımızda başımıza gelebilecek olan şeylere kadercilik anlayışı ile bakmamıza neden olmaktadır.  

İnsanların hayatlarını devam ettirmek için çalışmak, para kazanmak ve kendisini geliştirmesi gerekmektedir. Ama insanlarımız yapısı gereği birçok şeyi değiştirmek istememekte ve ders almamaktadır. İş hayatında insanlar birçok değişik konuda çalışmaktadır. Her insanın her işi bilmesi mümkün değildir. İş hayatında insanların yaşadıkları iş kazaları incelendiğinde insanın hatalardan ders almadığı ve değişikliğe gitmediğini görmekteyiz.

ILO (Uluslar arası Çalışma Örgütü) araştırma sonuçlarına göre:

Her yıl 270.000.000 işçi iş kazalarında yaralanmaktadır. Dikkat edersek yaklaşık olarak Ülke nüfusumuzun dört katı kadar insan her yıl dünyanın dört bir yanında iş kazası sonucu yaralanmaktadır. Bunu dakika olarak hesaplarsak dakikada 510 işçi kaza geçirmektedir. Her gün 5.000 işçi iş kazası sonucu hayatını kaybetmektedir. Bunu yıl bazında hesaplarsak ne kadar büyük bir insan ve iş gücü kaybına sebep olduğunu ortaya çıkmaktadır. Ölen işçi sayısını dakikalarla hesaplarsak her 1 dakikada 3-4 kişi iş kazası sonucu ölmektedir.  

Ülkemizde ise her yıl yaklaşık olarak 80.000 iş kazası olmaktadır. Yani resmi kayıtlara göre her 6 dakikada 1 iş kazası olmaktadır. Her yıl ortalama olarak 1500 işçi hayatını kaybetmektedir. Başka bir deyişle her gün 4-5 kişi iş kazası sonucu hayatını kaybetmektedir. Yaklaşık olarak dememizin sebebi de Türkiye’mizde devam etmekte olan kayıt tutma alışkanlığının olmaması dolayısıyla net rakamlar verilememektedir.

Dünyadaki iş kazaları incelendiğinde çok iyi durumda olmadığımızı görebilmekteyiz. İş kazalarında en çok kaza yaşanan ülkeler arasında Avrupa’da birinci dünyada üçüncü sırada olduğumuz ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı adım atmamız gereken çok yolumuz olduğunu görmekteyiz. Bunun içinde yapmamız gereken şeylerin başında alışkanlıklarımızı değiştirmek ve yaptığımız hatalardan ders almayı öğrenmemiz gerekmektedir.

İş kazası sadece insanın kendisini etkileyen bir olay değildir. Etrafındaki iş arkadaşları, şirketi, amiri ve en önemlisi ailesi ve sevenleri kaza geçiren için büyük bir üzüntü, emek ve zaman harcamaktadırlar. İş kazası öncelikle insanın kendisinde bir güven kaybı oluşmasına sebep olmakta, hayata bakış acısı değişmekte, yaşam kalitesinin düşmeye başladığını görmekte, sosyal yaşam ile bağlarında kopukluklar oluşmaya başlamakta, sağlığın ne kadar önemli bir olgu olduğunu görmektedir.

Kazayı geçiren kişinin etrafındaki iş arkadaşları ise moral bozukluğu, kazazede için üzüntü, kazazedeye karşı güven duygusu kaybı, kaza ile ilgili yapabileceği bir şey olup olmadığına dair bir vicdan azabı ve motivasyon kaybı türü şeyler hissetmeye başlarlar. İş kazasının sadece sosyal ve teknik boyutu yoktur. Bunların yanında işin hukuki boyutu da vardır. Bu da kazazedenin ilk amirlerini en çok rahatsız eden durumlardan biridir. Çünkü kazazedenin acılarının ve sosyal ihtiyaçlarının karşılanmasının yanında işin hukuki boyutu amirleri korkutmakta ve tedirginlik yaratmaktadır. Şirket ise bir prestij kaybı yaşamakta ve eğer ölümlü bir iş kazası ise basında ve iletişimde yaşadığı sıkıntıları atlatabilmek için çeşitli yöntemler bulmak zorunda kalmaktadır.

İşyerlerinde iş kazalarının olmaması için çeşitli çalışmalar yapılmakta, önlemler alınmakta ve sorumlu insanlar görevlendirilmekte. Fakat her insanın başına bir kişiyi görevlendirmek mümkün olmamaktadır. Her insanın bir kazaya uğramaması için kendisinin yapması gereken, almakla mükellef olduğu görevler vardır. Örneğin hepimiz araba kullanıyor ve araba kullanırken emniyet kemeri takma alışkanlığına çoğu insanımız uymamaktadır. Kaza yaşandıktan sonra “ah keşke emniyet kemerini taksaydım”  gibi laflar telaffuz etmeye başlarız. Ama emniyet kemerini başımıza bir olay gelmedikçe takma alışkanlığı edinmek istemeyiz. Hatta emniyet kemerini trafik polisini gördüğümüzde “polisin ceza yazmaması için” takma gibi bir alışkanlık ediniriz. Evet polisin bizi gördüğü anda kendimizi koruma altına alırız ama polisten uzaklaştığımızda çok fazla umurumuzda olmadan yolumuza devam ederiz. Bu sosyal hayatımızda devamlı yaşadığımız, karşı karşıya kaldığımız bir durumdur. Bunun benzeri şeyleri iş hayatımızda devamlı yaşamaktayız, aynı davranışları tekrarlamaktayız. Bu yüzden insanımızın yaşadıklarından ders alması, yaptıkları hataların tekrarlanmaması için bazı değişikliklere açık olması gereklidir.  

Kaynaklar:

1: Dr. Mahmut Yaman – İş Sağlığı ve Güvenliği mi? O da ne? – 2005

 

Öğretmenlik Üzerine

Büyüklerimiz, Anneler Günü ve Babalar Günü’nden başka bir de Öğretmenler Günü ilan etmişler. Ne iyi etmişler, değil mi?

Onun iyi olduğunu söylemek bana değil, sana yakışır. Sen de kendine yakışanı söylüyorsun.

Üstadım, siz niçin öğretmen oldunuz? Bu meslekte bilerek ve isteyerek mi bulunuyorsunuz?

Sence, benim meslek tercihim nasıl izah edilebilir?

Üstadım, siz kesinlikle bu mesleğe isteyerek ve öncelikle girmişsinizdir.

Bunu nereden çıkardın Kertenkele?

Yoksa mesleğinizde bu kadar özverili, başarılı olamazdınız.

Teşekkür ediyorum, Kertenkele; benim için günün armağanı, bu iltifatınız.

Üstadım, öğretmenlik hakkında herkes bir şeyler söylüyor. Ben yıllardır aynı şeyleri duyuyorum. Kimin ne dediğini artık önemsemiyorum, siz ne düşünüyorsunuz mesleğiniz için? Ben de öğretmen olayım mı?

Kendin için hemen karar verme? “Ne, niçin, nerede, ne zaman, nasıl, kim” yöntemini burada da kullan. Öğretmenlik bir meslektir, meslekler insanın ihtiyacından doğmuştur. Evrendeki her şeyde olduğu gibi mesleklerin hem doğuşunda hem amacında hem icrasında merkez, insandır. Bazı meslekler insanı doğrudan, bazı meslekler dolaylı olarak amaç edinir. Biz de yaşamımızı idame ettirebilmek için bir meslek sahibi olmak zorundayız. Ziraatla uğraşabilirsiniz, çoban olabilirsiniz, mühendis, mimar, sanayici, tüccar olabilirsiniz. Ya da öğretmen, polis, hâkim, doktor olabilirsiniz. İnsan, bunların bazılarında doğrudan, bazılarında dolaylı şekilde objedir. Doktorda, öğretmende, hâkim ve poliste insan doğrudan objedir. Bu meslekler, toplum içinde, bu yönüyle ayrıcalıklı diye algılanır. Hâkimin ve polisin objesi insan, bakış açısı suç; doktorun objesi insan, bakış açısı hastalık; öğretmenin ise objesi insan, bakış açısı eğitimdir. Eğitim de insanı insan yapan eylemdir, değerdir. Eğitimsiz biri, henüz insan olma olgunluğunda değildir. Öyleyse şöyle diyebiliriz: Öğretmenin objesi de bakış açısı da insandır.

Üstadım, peki, öğretmenler insan mıdır?

Kertenkele, sorunu anlayamadım. Lüzumsuz bir soru sordun.

Üstadım, size kendimi yine anlatamadım. Ben bir zamanlar öğretmenim için “O da bizim gibi yiyip içiyor mu, yatıp uyuyor mu?” diye düşünürdüm. Sanki onlar, benim gözümde bir melekti.

Anladım, sen terdit sanatı yaptın.

Ne yaptığımı bilmiyorum; ama her halde bilmeden güzel bir şey yaptım.

Her çocuğun gözünde öğretmen, bir melektir. Benim de senin gibi düşündüğüm zamanlar oldu. İlk insan Hz. Adem’e eşyanın adını Allah öğretti. Öğretme işini yapanlar, Allah’ın mesleğini icra etmiş oluyorlar. Kutsal kitabımızın ilk ayetinin ne olduğunu sana bir sohbetimizde söylemiştim: Oku. Okuyana öğrenci, okutana öğretmen denir. Öğretmen; dağa taşa, kediye köpeğe değil, insana hizmet eder. Sizin en büyüğünüz, size en çok hizmet edendir. Öğretmenlik, bunun için yüce meslektir, büyüklerin mesleğidir.

Üstadım, ben de büyük olmak istiyorum.

Peki, büyük olarak mutfakta mı, vitrinde mi bulunmak istiyorsun?

Üstadım, beni yine ters köşeye yatırmaya niyetiniz var. Niçin mutfak ve vitrinden söz ettiniz?

Kertenkele, sana istiare sanatından söz etmiştim. Eğer, narsis duygularının etkisiyle hareket ediyorsan vitrini, alçakgönüllü olmak istiyorsan mutfağı tercih edersin. Öğretmenler, türbinlere oynamazlar. Onlar adsız kahramandırlar. Öğretmenler, kendileri eser olmazlar; ama eserleriyle övünürler. Onlar, müessirdirler.

Üstadım, sizin övündüğünüz bir eseriniz oldu mu?

Sana Kertenkele demediğim gün, eser verdiğim gündür. Bu da sabır gerektiriyor.

Üstadım, ellerinizden öpüyorum.

Gazze Yem’mi Acaba?

Bünyesinde, ruhunda merhametten zerre olmayan İsrail Yahudileri, yine bir tezgâhın peşinde mi acaba?

Hiç beklenmedik bir zamanda, hem de İsrail Başbakanı Ehud Olmert’in Ankara’yı ziyaret edip, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan R. Tayip Erdoğan’la ayrı ayrı görüşmesinden birkaç gün sonra, tonlarca kinini Gazze Müslümanlarının üzerine kustu.

Bu kin, Filistinlinin şahsında bizedir, Araplaradır ve tüm Müslümanlaradır.

Ortada, Filistin tarafında, bu denli bir zulmü gerektirecek sebep yokken böylesi bir girişim, hiç de hayra alamet gözükmemektedir.

Bir tarafta İran’ın Rusya’dan S300 füzesi alma haberleri yazılıp çiziliyor, diğer tarafta Obama’nın ABD Başkanlığını fiilen devralmasına iki haftadan az zaman kaldı…

Bir tarafta İran’ın başında, hiçte sebebe gerek yokken tahrik edici konuşmaları rahatlıkla yapabilen bir Ahmedinejad var, (Saddam misali), diğer tarafta imtihana tabii tutulması gereken bir Obama var (Kennedy misali).

Saldırının başladığı günden beri Obama, çok başarılı bir sınav vermektedir.

Gazze’de kan gövdeyi götürürken, O, bir golf sopası ve bir golf topuyla, bileğinin gücü ve alnının teriyle(!) imtihan vermektedir.

Kendi değimleriyle dünyanın başkanı olacak adam(!), süt dökmüş kedi misali suspus.

O, İsrail’e karşı ilk defa yok demeyi deneyen John F. Kennedy’nin, 22 Kasım 1963’deki akıbetini biliyor, O, 22 kalibrelik mermilerin marifetini de biliyor…

Bilindiği üzere dünyanın en bağımsız ülkesi İsrail’dir.

Ayrıca İsrail, dünyanın en katı şeriatçı ülkesidir de.

Bu ülke, başta ABD olmak üzere birçok ülkeyi parmağına takmış, istediği gibi kullanmaktadır.

Kullandığı ülkelerin başına geçecek Başkan, Cumhurbaşkanı veya Başbakanlar, önce İsrail’in eleğinden geçerler. Ve elekten geçtikten sonra da kontrol elden bırakılmaz.

Şimdi İsrail, ilk elekten geçen Obama’yı sınamanın yanında, Ahmedinejad’ı tahrik etme gayreti içinde de olabilir.

Çünkü eğer İran’ı vuracaksa, S300’ler İran’a gelmeden vurmak mecburiyetinde.

Zira İsrail, sadece kazanmak değil, kazanmayı sıfır zayiatla yapmayı planlar.

Çünkü onlardan dünyada fazla yoktur. (Allah’a şükür ki fazla yoktur.)

Bu meyanda ben; Gazze’nin bombalanması, Ahmedinejad için bir yem olabilir diye düşünüyorum.

Ahmedinejad, daha şimdiden (takdir edilecek) bazı çıkışlar yapmaya başladı bile;

Suç dosyası kabardı vs gibi.

Bu katliam karşısında dut yiyen Hıristiyan aleminin kendince gerekçesi vardı belki de, İslam alemininsessiz ve çaresiz kalması çok büyük bir acı.

Osmanlıyı arkadan vuranların akıbetlerinin iyi olması elbette belenemez.

Gözünü para bürümüş, gözü açların torunlarının akıbetlerinin iyi olması elbette belenemez.

Canlarını, namuslarının önünde tutanların akıbetlerinin iyi olması elbette belenemez.

Kendine değmeyen yılana hayat bağışlayanların akıbetlerinin de iyi olması belenemez elbette.

Ancak İslam ülkelerinin bu denli kayıtsız kalması, bu akıbetin çok daha vahim akıbetlerin gelişine zemin olacağı çok açıktır.

Ben biliyorum ki, her Müslüman’ın evinde, en az 3-5 Yahudi markalı ürün bulunmaktadır.

Bir Müslüman’ın evindeki bir litrelik kolanın, Gazze’ye kaç mermi olarak döndüğünü hesap edenimiz var mı acaba?

Adını Şaron denen mahlûkattan alan deterjanı evine sokmayanımız var mıdır?

“Kullanmayacağım ama İsrail markalarını bilmiyorum” diyenler,

Lütfen aşağıdaki siteyi ziyaret ediniz;

Belki Yahudi tüfeğine birkaç mermi eksik gitmiş olacaktır.

http://www.boykot-israil.org

Bu arada umarım iktidarımız da, İsrail ile yapılmış ve yapılacak anlaşmaları gözden geçirme gereğini gündemine alır.

Gazze’nin başını duman bürümüş,

İnsanlar perişan, karınlar hep aç.

Köpeklerin sofrasında pirzola,

Körpecik bebeler mamaya muhtaç.