20.5 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1341

Gazze Ah!

Siz bir acıya ne zaman tepki gösterirsiniz? Hangi acı size ıstırap verir, hangi acıyı duyumsarsınız? Yoksa “Ben acıya acı demem, acı bana dokumadıkça.” diyenlerden misiniz? Sözgelimi, acı bedeninize gelse, bir yakınınıza gelse, malınıza gelse, inancınıza gelse, komşunuza gelse, hepsine aynı derecede tepki gösterir misiniz? Hiç şüphesiz, göstereceğiniz tepki sizin duyarlığınızla, değerlerinizle, belki de insanlığınızla doğru orantılı olacaktır.

Bakınız, dünyanın göbeğinde bir yer var. Orantısız güçle, haksız nedenlerle insanlar katlediliyor orada. Bu katliamda kadın, çocuk, yaşlı, asker ayrımı yapılmıyor. Son teknolojinin ürünü silahlar deneniyor insanların üzerinde. Savunmasız bir kitleye saldırıyor orda, insanlık tarihinin baş belası, Siyonist zihniyetin temsilcisi İsrail. Belirli bir hedef yok, binalar yıkılsın, doğalgaz sistemleri çöksün, elektrik santralleri yansın, su depoları patlasın, insanlar ölsün… Başka bir amaç yok. Öldürdükleri Yahudi olmayan her insan, sevap olarak yazılıyor onların hanelerine. Öyle ya, Orta Doğu’nun büyük bir bölümü, Tanrı’nın onlara vaat ettiği topraklar. O topraklardaki her yabancı, onlar için yok edilmesi gereken bir pislik. Öldür, ibadet aşkına.

Dünyanın göbeği orası. Görmek isteyen gözler için katliamı görmemek mümkün değil. Bir baba… önünde bombaların hedefi olmuş beş kız çocuğu… baba çıldırmış vaziyette… anlamsız hareketlerle bir sağa bir sola koşuyor… gözleri patlamış, feryatları yeri göğü inletiyor… onun bu halini seyreden altı yaşındaki oğlu kim bilir neler hissediyor? Bu travma silinir mi zihinlerden hiç? Toplu katliamda yardıma giden beş doktor… hepsi de ambulansın içinde… hain elden çıkan bomba onları buluyor… beşi de aynı anda aynı yerde parçalanarak ölüyor. Çocuklar ekmek bulabilmek umuduyla, fırının önünde kuyruğa geçmişler. Gökyüzünde bir ışık şölenini andıran, yağmur gibi bombalar onları kuşatıyor bu defa. Bir anda, kömürleşmiş onlarca ceset… Vahşi bombaların isabet ettiği iki kız kardeş… ikisinin de ciğerleri bedenlerinden fırlamış… bu vaziyette babaları çocuklarının üzerine kapanmış, hüngür hüngür ağlıyor.  Bu çocukların ya anneleri… onu tasvir etmeye kelimeler yetmiyor. Çocuksuz kalmış anneler, annesiz kalmış çocuklar… Kan ve gözyaşı oluk olmuş. Ekmek yok, su yok, enerji yok, ilaç yok; açlık var, soğuk var, hastalık var, parçalanmış bedenler var…

Dünyanın göbeğinde yaşananlarla insanlık sınav veriyor. Deniyor ki, sokakta kalan ölüleri gömmek, yaralıları hastaneye ulaştırmak için bombalamaya iki gün ara verilsin, silahlar sussun. Olmaz, diyor gözü dönmüş İsrail yönetimi. Toparlanıp karşı taarruza geçermiş, iki yıldır ablukada tutulan, ambargo uygulanan, zavallı Gazze halkı. Onların neleri kalmış ki kendilerini savunabilecekleri? En ağır silahları,  kalaşnikof. Bombaları, su borusuna yerleştirilmiş birkaç avuç barut ve birkaç tane mermi… gürültüsü var kendisi yok. Ayağına batırılan toplu iğne deveye ne yapar ki?    

Burası dünya. Adaleti kalmamış dünyanın. İnsaf bitmiş, gözler kör, kulaklar sağır olmuş. Kalpler taşlaşmış. Bu ne büyük duyarsızlık, bu ne büyük bencillik ya Rabbi! Kimse uykusundan uyanmıyor. Gaflet değil bu halin adı, dalaletten öte bir şey. Bu vahşet, bu kan yalnız İsrail’i değil, bütün dünyayı boğar bir gün. Gazze’de kullanılan silahların kimyası bütün insanlığı yakar bir gün. Ah Gazze! Sen insanlığın yarını için ağlıyorsun ve ölüyorsun; ama insanların bundan haberi yok. Siyonist ahlak olduğu sürece ne dalalet bitecek ne gözyaşı dinecek!

Gazze için bugün ağlamayanlar, yarın kendileri için ağlayacaklar. O zaman, deniz bitmiş, olacak. Gazze, ah!

Talih Kuşu

Yüce Dinimiz İslam; kazanç elde etme konusunda hırsızlık, gasp, faiz, kumar, rüşvet ve şans oyunlarını kesinlikle yasaklamıştır.

Çevremizde zengin olma hayaliyle kazancının birçoğunu şans oyunlarına ayırıp ta, iş ve aile düzenini dağıtan birçok insan vardır. Birde kazanıp ta pişman olanlar…

Yapılan gözlemlere göre şans oyunlarından para kazananların birçoğu hatta kimilerine göre tamamı hayatlarının hazin sonunu hazırladı.

Moral Dünyası Dergisindeki Zeynep Çingayın araştırma yazısında çarpıcı piyango talihlilerin inanılması zor yaşamları anlatılıyor:

Edirne de 11 yıl önce Milli Piyangodan büyük ikramiyeyi kazanan talihsiz talihli zengin olduktan sonra bıraktığı memurluğa dönmeye çalışıyor. Parayı bulunca; “hayatının değiştiğini, huzurunun bozulduğunu ve Mili Piyango bileti aldığı için pişman olduğunu söylüyor.

Denizlinin Çivril İlçesinde yaşayan talihsiz talihli ise; çeklerini ödemediği için hapse girmiş ve 1999 yılında hapisten çıktıktan iki gün sonra Sayısal Lotodan büyük ikramiye kazanmış. İki çocuk babasının ilk işi eşinden boşanmak olmuş. Sonrasında kendini hızlı bir hayatın içinde bulan talihli kısa bir sürede parasını tüketmiş.

Mili Piyangonun 1990 Yılbaşında ikramiye kazanan talihli ise “Talih bize huzur değil felaket getirdi.”diyor. Çünkü kısa bir süre sonra oğlunu kaybetmenin acısını yaşayan baba paranın hayrını göremediğini dile getiriyor.

Evli ve üç çocuk babası olan talihsiz talihli ise önce yurt dışına çıkmış. Sonrasında ticarete atılmış ve kısa sürede iflas etmiş. 70 milyonun ahının olduğu paradan hayır görememiş.

Hızlı bir hayat yaşadım para bitti… Eşimi bırakınca ahını aldık, paranın hayrını göremedik… Nereden akraba olduğumuzu anlayamadım ama onlar Orta Asya ya kadar uzanıp bir yerlerden tutturdu…

Aynı şekilde son bulan hayat hikâyeleri. Bütün ağızlarda söylenen söz;”Çok pişmanım! Keşke almasaydım”

Sivil Toplum ve Sivil Toplum Kuruluşlarının Türkiye Pratiği üzerine…(4.S)

Türk toplumunun gündemine daha yoğun bir biçimde girmeye başlayan sivil toplum ve STK kavramları ülkemizde iki önemli olaya ciddi anlamda müdahil olmuştur. 28 şubat süreci ve 1999 Marmara depremi. Bu süreçte STK’ların bazıları, asli kimliklerinin dışında farklı ideolojik kimlikler de yüklenerek 28 şubat sürecinin önemli aktörleri arasına girmişlerdir. Silahsız Kuvvetler diye nitelendirilen STK’lar medya ile birlikte post modern bir darbe olarak değerlendirilen 28 Şubat sürecinde önemli bir rol oynamışlardır.

1380 yıllarında İngiltere’de yaşayan ve  bir köylü isyanında isyancı liderlerden biri olarak kabul edilen John Ball’in güzel bir sözü var “Dostluk, arkadaşlık yaşamdır. Dostluğun ve arkadaşlığın olmadığı yer ise ölümdür. Cehennemde dostluk ve arkadaşlık yoktur, insanlar tek tek var olurlar”  buradan hareketle kısaca İnsanların gönüllü olarak ortak düşünceler etrafında bir araya gelmeleri sivil toplumu meydana getirir diyebiliriz. Tek tek olmakla,  beraber olmak arasındaki farkı hepimiz iyi biliyoruz . Bu konularla ile ilgili olarak güzel  Atasözlerimiz var  “Birlikten kuvvet doğar” . “Birimiz hepimiz , hepimiz birimiz için”, “Bir elin nesi var iki elin sesi var”  v.b.

1999 depremi olduğunda Kocaeli, Sakarya ve Düzce’de  yaşayanlar yukarıda ifade ettiğim konuları çok iyi hissetmişlerdir ve bizzat yaşamışlardır.. STK ‘ların Toplumsal algıda tanınırlıklarının zirveye tırmandığı zaman deprem  sonrası  dönemi kapsar.  Bu dönemde STK’lar , toplumsal dayanışma anlamında karşılıklı güvene dayalı düzeyli son derece nitelikli bir ortam oluşturmuşlardır. Bu dönemde kamu oyunun STK’lara bakış açısında ciddi ve pozitif bir değişim yaşanmıştır. STK’lar toplum tarafından daha meşru kurum olarak algılanmıştır. Kutsal devlet algısının çok yüksek olduğu Türk toplumu, kaçınılmaz olarak temel sosyal hizmetleri devletten beklemektedir.  Marmara Depremi’nde ise, yaşananlar kamu oyunda devlet mekanizmalarının ne kadar etkin çalıştığı sorgulanır olduğu dönemdir. O dönemde devletten beklenilen bir çok faaliyetin sivil toplum tarafından gerçekleştirilmesinin görülmesi , Kamu oyunda devletle STK’lar arasında belirli faaliyet alanlarında kıyaslamalara neden olmuştur.

Kısaca oluşan ortama baktığımızda STK’lar kendi aralarında ve sosyal guruplar arasındaki ilişkilerin güçlendiğini devlet-sivil toplum ilişkisini ise kararsızlığa belirsizliğe ittiğini gözlemliyoruz.

Sivil toplum dediğimiz alan aktif bireylerin oluşturdukları bir alandır. Sivil toplum Türkiye’de örgütsel olarak çok önemli baktığınızda solcuların, sağcıların, liberallerin, burjuvaların, hemşehrilerin, herkesin önem verdiği bir alan. Türkiye’de 160 bin tane STK var bunların 80 bin kadarını normal STK’lar 70 binini hemşehri dernekleri , 5 binini meslek odaları , 3 bin kadarı da vakıflar ve diğer organizasyonlar. Görüldüğü gibi ülkemizde STK sayılarının yüksek olması sivil toplumun bu büyüklükte etkili olduğu anlamına gelmediğini görüyoruz. Bunun sebeplerine baktığımızda ise kısaca; STK’ların çoğu gönüllülük esasına göre kurulmaları, mali yapılarının, projelerinin olmaması , kendi çevresi ile ilişki kurma ve etkili olmadaki zorlukları , farklı konularda kapasite sorunlarından dolayı  yaşamlarını idamede zorlanıyorlar ve çoğu etkisiz tabela STK’ları haline geliyorlar veya yaşamları kısa sürüyor.

Geleneği güçlü  kesintisiz olarak bu günlere kadar gelen Kocaeli Aydınlar Ocağından bahsedersek ; Kökü dışarıda olmayan yerli 24 yıldan beri Kocaeli’ de faaliyet gösteren Aydınlar Ocağını başarılı bir STK olarak örnek gösterebiliriz.  Kurulmasında ön ayak olan çaba gösteren ve bu güne kadar gelmesinde emeği geçenlere teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Bakıldığında çizgisinden taviz vermeden Dünyada ve Türkiye’deki gelişmeleri değişimi kendi fikirleri doğrultusunda içselleştirerek derneğin adını ve faaliyetlerini bütün dünyanın dört bir tarafına duyurabilen bir organizasyon. Gayretlerinden dolayı başta başkan sayın Ahsen OKYAR bey olmak üzere yönetim ekibini ve onlara destek verenleri kutlamak istiyorum……

Dün Endülüs Bugün Filistin ve Irak Yarın Tüm İslam Dünyası

Dua dua eller karıncalanmış

Yıldızlar avuçta gök parçalanmış

N.F. KISAKÜREK

Yeni yılın ilk yazısına böyle bir yazıyla başlamak istemezdim.

Haçlı Siyonist ittifakı bizi buna mecbur bıraktı.

Allah’ın laneti, laneti hak edenlerin üzerine olsun.

Üzülüyorum.

Kahrediyorum.

Dua ediyorum, mazlumlar için.

Beddua ediyorum zalimler için.

Karanlığa kızmaktansa,

ABD ve İsrail mallarını boykot ediyorum.

Boykota davet ediyorum.

Tarık b.Ziyad komutasındaki İslam Orduları İspanya’yı fethettiklerinde İspanya’da İslam Medeniyeti tüm insanlığa huzur ve mutluluk getirmişti.

Sekiz yüz sene İspanya, Endülüs Emevi Devleti olarak varlığını devam ettirdi.

Şimdi Filistin’de soykırım yapan Yahudilerin dedeleri de Endülüs’te huzur ve güven içerisinde yaşıyorlardı.

Haçlı zihniyeti İspanya’da ki Müslümanların varlığından ve İslam medeniyetinden çok rahatsız oluyorlardı.

Nihayetinde İspanya’da eşi görülmemiş bir katliam ve soykırım yapıldı.

Yüz binlerce Müslüman katledildi yüz binlercesi ülkelerini terk etmek zorunda kaldı. Kalanlarda Hıristiyanlaştırıldı.

İşte o sırada Kanuni Sultan Süleyman orada yaşayan Müslümanlara gemilerle yardımlar gönderdi.

Bu gemiler dönüşte şimdi Filistin’de soykırım yapan Yahudilerin dedelerini soykırımdan kurtarmak için alıp İstanbul a getirdi.

Şimdi diyorum ki acaba Osmanlı o zaman yanlış mı yaptı?

Haçlı zihniyeti

Sekiz asır İslam ülkesi olan Endülüs soykırım sonucu tamamen Hıristiyanlaştırıldı.

Bugün Madrid’de İslam medeniyetine ait bir eser görmeniz mümkün mü?

Birkaç tarihi eser dışında İslam medeniyetinin izleri de silindi.

Dün Endülüs’ü yok eden zihniyet bugün Filistin’i yok etmek için Irak’ı Afganistan’ı yok etmek için devrede.

Dün Endülüs’te uygulanan soykırım bugün dünyanın gözleri önünde Filistin’de uygulanıyor. Irak’ta uygulanıyor.

Merhum Akif ne güzel ifade etmiş;

Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.

Amerika’nın desteğini arkasına alan Siyonist İsrail devleti, devlet terörü uyguluyor.

Dört taraftan kuşatma altında tutulan kente gece gündüz bombalar yağıyor.

Camiler, hastaneler, ambulanslar, üniversiteler, evler bombalanıyor. Yaşlı- genç, küçük-büyük insanlar hunharca katlediliyor.

Mısır Refah sınır kapısını açsa halk biraz nefes alacak ama gel gör ki kimliğinde Müslüman yazan bu mübareklerde Siyonizmin safında yer alıyor.

Bu vahşete sessiz kalmamak mazlumun yanında zalimin karşısında olmak insanı ve vicdanı bir görevdir.

Zulme seyirci kalmak zulme destektir.

Hz. Ali (r.a) zalimlerin en büyük destekçileri zalimlerdir. 4-5 milyonluk İsrail bir buçuk milyarlık İslam âlemini ciddiye almıyor.

İslam dünyası tükürse Siyonizm bu tükürükte boğulur.

Amerikan – İsrail malları bir yıl boykot edilse yeryüzünde zulüm kalmaz.

Bir sene Cola – Fanta – Parlıament – Marlboro v.s içmezse şu Müslümanlar bu iş biter.

Siz ağzınızda Marlboro, buzdolabınızda Cola – Fanta ABD ve İsrail’i protesto ederseniz kimse sizi ciddiye almaz, almıyor da.

Ben Amerika’nın Irak’a girmesinden itibaren bildiğim Amerikan mallarını almıyorum, tüketmiyorum.

Gazze’nin düşmesi Hamas’ın bitmesi bu zulmün biteceği anlamına gelmez.

Bu zulüm yarın Türkiye ve tüm İslam dünyasına yayılacak.

Yılanın sokma sırası siz bize gelecektir.

Unutmayalım ki bunların nihai amacı Müslümansız bir dünyadır.

İslam dünyasında Türk’ü ile – Arabı ile – Acemiyle bir araya gelmeli güç birliği – İslam bloğu oluşturmalıdır.

İslam dünyasına bugün acilen bir Selahaddin Eyyübi gerekmektedir.

İnsanlığın huzur bulması Osmanlı yönetim anlayışının yeryüzüne hâkim kılınmasıdır.

Bu vahşetin en kısa zamanda son bulup insanlığın huzura kavuşması dileğiyle

Dualarımızı kardeşlerimizden esirgemeyelim.

En güzel dua ekonomik boykottur bunu da unutmayalım.

Özelleştirme Başarı mı Yoksa Başarısızlık mı?

Dünya ekonomisinde özellikle 1970′ li yıllardan sonra başlayan, daha az devlet ve daha fazla piyasayı amaçlayan ekonomik küreselleşme hareketleri sonucunda, devletler ekonomilerinde hızlı bir yapılanma sürecine girmişlerdir. Ülkeler bununla beraber ekonomik kuruluşlarının yönetim ve mülkiyetini özel sektöre devretmek amacıyla özelleştirme uygulamasını başlatmışlardır. Özelleştirmenin temel amacı, devletin ekonomide işletmecilik alanından hatta hizmet sektöründen tümüyle çekilmesini sağlamaktır. Özellikle enerji ve telekomünikasyon alanında gerçekleşen ulusal tekellerin parçalanması teknolojik gelişmenin sonucu ve gereğidir.

Türkiye’de özelleştirme 1980 yılından sonra hız kazanmıştır. DPT’ ye göre Türkiye’de özelleştirmenin amaçları sıralamasında; piyasa güçlerinin ekonomiyi geliştirmesi ve ekonomide etkinliğin arttırılması en önemli amaç olarak ortaya çıkmış, bunu sırasıyla üretkenliği ve verimliliğin arttırılması, hisse senedi sahipliğinin yaygınlaştırılması, sermaye piyasasının geliştirilmesi ve KİT’ler üzerindeki devlet desteğinin kaldırılması suretiyle kamu kesimi borçlanma gereksinimini azaltması gibi amaçlar izlemiştir.

1984 sonrasının ekonomik kararları doğrultusunda ve aynı zamanda bir siyasi tercih olarak ülke gündemine getirilen ve geliştirilen özelleştirme uygulamaları başta özelleştirilen kamu kuruluşlarında çalışanlar olmak üzere tüm toplumu etkilemiştir.

Geniş bir sosyo-ekonomik yansımayı beraberinde getiren özelleştirme programının sonuçları zaman geçtikçe daha net olarak ortaya çıkmaktadır. Bu sonuçlar; KİT’lerin finansman yükünün büyük ölçüde azaltılmasının ve devlet hazinesine kazandırılan kazançların yanında işsizlik, sendikasızlaştırma, sosyal güvenlikte zayıflama, ücretlerde düşme, özel tekellerin oluşması, kamu mallarının değerinden düşük fiyatlarla elden çıkarılması gibi olumsuz sonuçlar doğurduğu uzun vadede tüm ülke yönetiminin geleceği ile yakından ilişkili olduğu anlaşılmaktadır.

Çimento, kâğıt, gübre ve petro kimya sektörlerini inceleyen bir araştırmada bu sektörlerdeki özelleştirme uygulamalarının sonucunda; işten çıkarma, yaygın taşeronlaşma ve bölgesel tekellerin oluştuğuna dikkat çekilerek özelleştirme uygulamalarının Petrol Ofisi, İgsaş, Türkiye Petrol Rafineleri Anonim Şirketi gibi sektörünün en etkin işletmelerinden başladığı Türk Telekom, Erdemir, Petkim gibi dev şirketlerinden devam ettiği ve özelleştirme sonrasında bu işletmelerin yatırımlarında yüksek oranda bir artış olmadığı görülmektedir. Yine özelleştirme, İzmir Limanı, Karayolları Genel Müdürlüğü’nün Zincirlikuyu arazisi, Mersin Limanı, Araç Muayene İstasyonları ve Eti Alüminyum ile devam etmiştir. Özelleştirme uygulamaları önümüzdeki günlerde ise köprü, otoyollar ile Tekel’in sigara bölümünde gerçekleştirilecektir.

Tablo 1. Yıllar İtibariyle Özelleştirme Gelirleri

 

Kaynak: Özelleştirme İdaresi Başkanlığı

Türkiye’de özelleştirme gelirlerine göz atacak olursak eğer, 1986’dan beri 29,3 milyar dolarlık özelleştirme geliri elde edilmiştir. 1986-2007 döneminde toplam 9,4 milyar dolarlık özelleştirme geliri elde edilirken, 2005 yılında Erdemir’den ve TÜPRAŞ’ın yüzde 51 hissesinin özelleştirmesinden 8,2 milyar dolar, 2006’da 8,1 milyar dolar, 2007 yılında ise 3,5 milyar dolar özelleştirme geliri sağlanmıştır. Dikkat edilecek olursa özellikle 2005 ve 2006 yıllarında yapılan özelleştirmelerden elde edilen gelirlerin 16,3 milyar doların üzerinde olması, özelleştirmelerin devlet gelirleri içindeki payında önemli bir oranda artış olduğunu da göstermektedir.

Özelleştirme uygulamaları sonucunda elde edilen bu 16,3 milyar doların 7,3 milyar $ düzeyinde ve toplam kaynakların % 44′ ünü kapsayan kısmı, kuruluşlara yapılan sermaye iştirakleri, verilen krediler, çalışanlara yönelik iş kaybı ve özelleştirme sonrası tazminatları ile emeklilik primi ödemelerine harcanmıştır. Aynı tarih itibariyle 4,6 milyar $ düzeyinde ve toplam kullanımların % 26′ sını kapsayan kısmı hazineye ve onun bünyesinde bulunan Kamu Ortaklığı Fonu’na aktarılmış olup bu fon’un kullanım alanı ise mevzuatla sadece baraj, otoyol ve içme suları gibi altyapı tesislerinin finansmanıyla sınırlandırılmıştır. 4,2 milyar $ ise özelleştirme uygulamaları için çıkarılan bono ve tahvil ödemelerine harcanmış olup toplam kullanımların % 28′ ini kapsamaktadır.

Yukarıda belirtilen üç ana kullanım kalemin toplamı olan 16,1 milyar $ düzeyindeki tutar, toplam kullanımların % 98’ini kapsamakta ve özelleştirme olgusu var olsa da, olmasa da, devletin bir şekilde hazinesinden yapmak zorunda olduğu tutarlardan oluşmaktadır.

Bu arada özelleştirmeye bağlı olarak yapılan ve gider-masraf olarak tanımlanabilecek, uygulamalar için yapılan danışmanlık, ihale ilanları ile reklâm ve tanıtım giderleri ise toplam kullanımların yalnızca % 1’ini oluşturmaktadır.

Yapılan araştırmalara göre özelleştirme uygulamaları sonucunda ortaya çıkan durum beklenildiği gibi olumlu olduğu söylenemez. Özelleştirilen tüm kamu kuruluşlarında verimliliğin, kârlılığın arttığı görülmemiştir. Öyleki 29,3 milyar dolarlık özelleştirme gelirleri, verimliliği arttırıcı yatırımlarda kullanılmak yerine daha çok kamu sektörü borçlanma gereksinimini azaltmaya yardımcı olmuştur. Özelleştirilen kuruluşlarda çok düşük değerlendirmeler ile hazinenin ve kamunun zarara uğratıldığı, istihdamda % 50’lerin üzerinde daralmalar görüldüğü ve kârlı kuruluşların zararlı hale getirilmesiyle, devletin vergi kaybına uğratıldığı ortaya çıkmıştır.

Yapılması gereken ise özelleştirilecek kamusal tesisler arsa bedeline satılmamalı, tesisin bedeline özdeş hisse senetleri sermaye piyasasına ihraç edilmelidir. Diğer bir ifadeyle tesisin gerçek bedeli hisse senetlerine dönüştürülerek, anonim ortaklıklar haline getirilmeli yeni KİT oluşturulmadan, özelleştirmenin maliyeti düşürülmelidir. Ayrıca vergi indirimi veya vergi muafiyeti getirilerek bunun karşılığında yıllık istihdam oranında ve yatırım kapasitesinde gerçekleştirilmesi muhtemel artışlar taahhüt altına alınmalı, 6 aylık dönemlerde özelleştirilen işletmelerin bu taahhütleri yerine getirip getirmediği kontrol edilmelidir. Ancak şu an yaşanan küresel ekonomik krizden de anlaşılacağı üzere, ekonomik düzenin ne kadar oturmuş olursa olsun ekonomi tüm yönleriyle serbest piyasaya bırakılacak kadar basit olmadığı mutlaka devlet argümanlarının da devamlı olarak kontrol mekanizmasını çalıştırması ve hatta bizzat ekonominin içinde yeralması gerektiği anlaşılmıştır.

Alternatifimiz, Alternatif Enerji

0

Küresel ısınma, küresel mali kriz derken önümüzdeki on, on beş yıla güvenle bakamıyoruz. Gıda maddeleri fiyatlarındaki artış, enerji (doğal gaz, petrol, elektrik enerjisi, su) fiyatlarındaki önlenemeyen yükseliş, Dünya nüfusunun yarısına yakınının açlıkla boğuşması dahası patlak veren savaşlar… Hepsinin temelinde enerji yatıyor aslında. Etkin kullanılmayan ve kirlilik yükü fazla olan enerji kaynaklarının kullanılması hava kirliliğine dolayısıyla küresel ısınmaya; küresel ısınma yaklaşan su sıkıntılarına neden olurken, rezervleri azalan yenilenemeyen enerji kaynakları artan enerji fiyatlarına, temel ihtiyaç maddelerin fiyatlarının artışına ve enerji kaynakları için savalara neden olmakta.

Gelişmiş olmanın en önemli göstergelerinden biri toplumların tükettiği enerji miktarıdır. Kişi başına tüketilen enerji miktarı o ülkenin refahı ile doğru orantılıdır. 2004 yılı itibariyle kişi başına enerji tüketimi ABD’de de 14000 kWh, Fransa’da 7700 kWh, Kanada’da 17000 kWh iken dünya ortalaması da 2600kWh tır. Gelişmekte olan ülkemizde; 2004 yılında kişi başına tüketilen enerji 1698 kWh’tır. Genel enerji tüketimimiz 2006 yılında 99.6 Mtep ( milyon ton eşdeğer petrol), 2007 yılında enerji tüketimimiz 188 milyar kWh olarak gerçekleşmiştir. 2007 yılında elektrik üretimimizin %48.6’sı doğal gazdan, %21.6’sı kömürden, %18.7’si hidrolik kaynaklardan, %6.2’si ithal kömürden %4.9’u fuel-oil, rüzgar ve jeotermal kaynaklardan elde edilmiştir

Ürettiğimiz elektrik enerjisinin tamamına yakınını tüketmektekiyiz. Her yıl ortalama %5-7 arasında büyüyen ülkemiz, ihtiyaç duyduğu elektrik enerjisinin %70’ini ithal etmektedir. Uzmanlar; enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji kaynakları konusunda gerekli adımları atmaması durumunda 2020’li yıllara kadar enerjide dışa bağımlılığın yüzde 80’lere çıkacağını belirtmektedirler. Enerjinin etkin bir şekilde kullanılması ve yenilenebilir enerji kaynaklarının (alternatif enerji) kullanılması daha temiz çevrenin oluşmasında ve bu çevrenin korunmasında önemli katkı sağlayacaktır.

Enerjinin verimli kullanılmasını nasıl sağlayabiliriz? Hepimiz bu sorunun cevabını biliyoruz. Elektrik ev aletlerinde enerji tasarruflu olanları tercih etmek, verimli aydınlatma sistemleri kullanmak kişisel olarak uygulayabileceğimiz birkaç adım. Diğer bir verimli kullanmanın önemli olduğu alan elektrik kaçaklarıdır. Elektriğin iletim-dağıtımı sırasında, tellerin ve transformatörlerin dirençlerinden dolayı elektrik kayıplar oluşur. İyi bir üretim ve dağıtım sisteminde, kayıpların yıllık elektrik üretiminin yüzde 6-8’i arasında olması beklenirken, ülkemizde elektriğin iletimi ve dağıtım sırasında kaybolan enerji miktarı yüzde 20’leri bulmaktadır. Diğer bir ifadeyle, ürettiğimiz elektrik enerjisinin beşte biri bakım-onarım ve yenileme çalışmalarının eksikliğinden tüketime sunulmadan yok olmaktadır. Ülkemizde, elektrik enerjisinin iletimi ve dağıtımı sırasında kaybolan elektrik enerjisinin değeri 2004 yılı itibariyle, 2 milyar dolara ulaşmıştır. Bunun dışında kaçak kullanılan elektrik enerjisi maliyeti arttırmakta.

Enerji kullanımında etkinliği sağlamak yapılacak ilk adım olmakla birlikte bunun yanında alternatif (yenilenebilir enerji) enerjiyi kullanmak enerjide öz kaynaklarımızı kullanmamızı ve daha ucuz enerji elde etmemizi sağlayacaktır. Yenilenebilir enerji rüzgar, güneş, jeotermal olarak sıralayabildiğimiz sürekli devam eden doğal proseslerdeki var olan enerji akışından elde edilen enerjidir. Farklı alanlarda kullanılan alternatif enerji çeşitlerinden güneş enerjisi; yeryüzünde 0-1100 W/m2 değerleri arasında değişim gösteren şiddete sahiptir. Ülkemizde çeşitli köşelerinde güneş enerjisi kullanımına rastlanmaktadır. Solar Kavşak Projesi” İstanbul’da Atatürk Havalimanı kavşağında güneş enerjisiyle çalışan trafik sinyalizasyonları ile, pilot uygulama başlatıldı. Güneş enerjisiyle çalışan sistemde yarı iletken teknolojisiyle geliştirilen “Solar PV” paneller kullanılmış; paneller güneş ışığından üretilen elektrik enerjisini aynı zamanda depolayarak, sisteme geceleri ve güneşsiz günlerde de kesintisiz enerji sağlanabilmekte. Kaçak elektrik kullanımının %50’leri aştığı Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde, güneş enerjisi panelleri kullanılmaya başlandıktan sonra bu oran büyük azalma göstermiştir. Güneş enerjisinin kullanıldığı bir başka alanda ilimizde görmekteyiz. Doğu Kışla Parkı, şebekeden hiç elektrik almadan güneş enerjisi ile aydınlatılmakta, 500 metrekarelik parka kurulan sistemde gündüz güneş enerjisini biriktirdikten sonra akşam saatlerinde aydınlatma, havuzun ışıklandırılması sağlanmakta ve parktaki kafeterya işlerinde güneş enerjisi devreye girmesi sağlanmaktadır. Bu sistemin olmaması durumunda parkın aydınlatılmasında günlük 110 YTL harcanacakken şimdi parkta kullanılacak elektrikten %75 tasarruf sağlanmaktadır. Güneş enerjisinin ve diğer yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanım alanlarını genişlettiğimizde ve de üretime taşıdığımızda enerjide dışa bağımlılığımız büyük oranda azalacaktır.

Siyasete Yatırım

Siyaset günümüzde çok pahalı hale geldi.Bizim siyaset dönemimizde azıcık bir imkanı, bolca zamanı, var olduğu kadar aklı harcayarak siyaset yapabiliyordunuz. Şimdi artık o günler çok geride kaldı.

Şimdi bırakın adaylığı, aday adaylığı sürecinde de çok paralar harcanıyor. Harcanan miktar aday adayına göre değişiyorsa da, bazıları nerede ise servetinin ciddi bir bölümünü harcıyor. Hatta borç para temin etmekten bile çekinmiyor.

Bu aşırı talebin, bu derece hırsın, bu kadar bonkörlüğün sebebi ne? Kaç aday adayı hayır kurumlarına ne kadar para aktarmış?

Kaç aday adayı eğitim çağındaki kaç öğrencinin masrafını üstlenmiş?

Kaç aday adayı komşusunun hal ve hatırını sorarak onun ihtiyacını karşılamış?

Hizmet için tabii ki bazı fedakarlıklar gerek.

Çünkü insanlar arasında yaşamanın bedeli onlara hizmettir.

Bu fedakarlık bu boyutlara sadece siyaset yolu ile ulaşıyorsa orada bazı soruları sormak gerekiyor. Siyaset maalesef büyük bir yatırım kalemi haline geldi.Aday olamayacağını yüzde yüz bilenlerde aday adayı oluyor. Neden?. Nedeni açık.Geleceğe yatırım.

Bunlardan bazıları mevcut iktidardan makam isteyecek. Bazıları ihale isteyecek. Bazıları kredi isteyecek. Bu derece aşırı talebin, bonkörce harcamanın, işini gücünü terk edip efor sarf etmenin başka türlü ne izahı olabilir.

Alınacak maaşa baksanız harcananların yanında devede kulak kalıyor. Kazansa bile cebinden harcamaya devam edecek. Bu durum böyle devam ederse seçmenler olarak yanlış yapan siyasetçiyi nasıl tenkit edeceğiz? Nasıl temiz siyasetten bahsedeceğiz?

Almadan veren sadece Yüce ALLAH tır. Sadakayı bile Allah’tan rıza umarak veriyoruz.

Aday adayını aday yapacak siyasetçiler!

Makul harcamaların dışında siyasete kaynak ayıranlara kuşku ile bakmalısınız. Seçerken ileride olacak şaibelere bu aşırı masrafın geri kazanımının kaynak teşkil edeceğini dikkate alınız. Aday adaylarını bu açıdan da elemeye tabi tutunuz.

Değerli seçmen vatandaşım!

Nerede ise servetinin büyük bir bölümünü siyaset uğrunda harcamayı göze alanları dikkatle takip ediniz. Normal hayatında çevresine kuruş koklatmayacak kadar eli sıkı olanların siyasetteki bu aşırı bonkörlüklerini iyi değerlendiriniz.

Birlikte olduğu insanları etüt ediniz. İşyerinize, evinize yanında hangi saygın insanla birlikte gelmiş değerlendiriniz.

Hizmet adamının siyasete ayıracağı çok miktardaki  kaynak vakit ve akıldır. Parasal kaynak ise az bir miktar olmalıdır.

Şayet bu hususları değerlendirmeden oy verirsek, seçilmesine vesile olduğumuz adayın olabilecek yolsuzlukları karşısında onun ortağı durumunda oluruz. Gerisinden dedikodusunu yapmakla daha çok vebal yüklenmiş oluruz. Verdiğimiz oy zamanı geldiğinde verip kurtulduğumuz bir kağıt parçası değildir.Evlendiğimizde attığımız imzanın anlamı ne ise oy vermenin anlamı da odur. Kendimizin yapamayacağı görevler ile kendisini vekaleten görevlendirmedir. Manevi manası çok büyüktür. Bu konuda partiler vazgeçilmez değildir. Mahallin Emin’i için şahsın karakteri, bilgisi, becerisi, bakış açısı, vizyonu önemlidir. İnsana insan gibi muamele edebilmesi önemlidir. Haklıyı haksızı tefrik edebilmesi,hısım akrabasını kollamak uğruna adaletsizlik yapmaması önemlidir. Geçmişi illa bu kentli olması şart değildir. Bu kentte ikamet ediyor, Bu kent için bir şeyler yapmak istiyor olması önemlidir. Belediyelerin işlerini zaten profesyonel kadrolar yapmaktadır. Yol, köprü, kanal, çiçek, böcek sadece Belediye başkanın becerisi değildir. Para varsa profesyonel yöneticiler bunu bir şekilde değerlendirmektedir.Belediye Başkanının görevi Belediyenin parasal  kaynağının kimlere aktarıldığını, doğru yatırım yapılıp yapılmadığını, ihalelere fesat karıştırılıp karıştırılmadığını, vatandaşın işinin adilce görülüp görülmediğini, Güler yüzlü muamele edilip edilmediğini, hak ve adaletin korunup korunmadığını, Yeni yatırım kaynaklarının üretilip üretilmediğini denetlemektir.

Fedakarlıklar bunların düşünülüp, bu uğurda vakit ve akıl harcanması ile olur. Seçilebilmek için aşırı masraf yaparak değil.

Fedakarlığın aşırısı fesada sebep olur.

Benden söylemesi.

Yeni Yılın Adını Kanla Yazdılar!

İnsanlık, bir avuç vahşi Yahudi’nin kan kusan silahlarının namlusu ucunda can çekişiyor.

İnsanlık, Yahudilerin “Tüm insanlar Yahudi’ye hizmet etmek için yaratılmıştır” safsatasının tesiri altında,

İnsanlık, Yahudi’nin gölgesinden korkuyor.

Yahudi ise, kendi gölgesinden korkuyor, yaşama hevesi, tatlı hayat adına.

Canına tehlike gördüğü her görüntü hedeftir ona,

Sık Yahudi, bir mermi de kendi gölgene sık.

Göreceğin manzaradan zevk almasan da sık.

Zira büyük zevk aldığın kan akışını göremeyeceksin gölgende…

Her sıkılmış mermi, bulunmaz nimet,

Yeterki hedefte Müslüman olsun.

Dünyadan itiraz, o ne demek?

Demokrasi sana kul köle olsun!!!

Evet, her sıkılmış mermi, Yahudi egosunun tatmini için bulunmaz nimet.

Kadın olmuş, bebek olmuş fark etmez; Yeterki hedefte Müslüman olsun.

Tanklar meteris, hedefte bebek,

İnsanlık bunun neresindedir,

Namluda mermi, tetikte köpek,

Köpeğin eniği kafesindedir.

Meydanlar ayrıcalıklı köpeklere kalırsa, enikleri de kafeslerde, hem de altın kafeslerde korunur elbette.

Onlar ölmeyi bilmezler.

Onların anaları-babaları öldürmeyi bilirler, çocuklarına da öldürmeyi öğretirler.

Onların babalarından biri kaza kayıp öldürülürse, dünya ayağa kalkar da, yıllarca gündemden düşmezler.

Sanılmasın ki onların bir tane ülkesi vardır.

Dünyanın birçok ülkesinin başındakiler, onların soyundandır.

Onların soy‘unun açılımı, aslında soysuzluk‘tur.

Soyu olan suçsuza, ceza keser mi?

Vampir olmayan, insan kanı içer mi?

Bebeğin çığlığıyla göbek atanın,

İntikam safsatası-kini geçer mi?

Neyin kini, neyin intikamı?

Suçları mı?

Gasp ettikleri topraklara yakın olmak ki o toprakların gerçek sahipleridir o komşular.

O kin, korkudan dır, o kin paylaşmayı kabullenememektendir.

O kin, hep banacılıktan, o kin, komşunun dini inancındandır.

Ağla Filistin ağla, mendilin bizden,

Daha fazlasını, isteme sakın.

Bu vurdumduymazlıklar yaşanırken,

Bu akıbet elbet, bize de yakın.

2008 bitiminde, 2009 rakamı Müslüman kanıyla yazılırken, bazı çapulcu ülkelere İslam Ülkesi denilmesi kanıma dokunuyor!

Dünya Prangalardan Kurtulma Günü

“Çaresiz değilsiniz, çare sizsiniz.” sözü, ses ritmi ve söyleyiş güzelliği yönüyle beni tebessüm ettirir. Ne güzel söylemiş söyleyen: Çaresizliklerin çaresi, yine biziz.

“Kendimize ne kadar çare olabiliyoruz?” sorusunu, sanırım, pek sormuyoruz. Gelin, küçük bir eleştiri ve özeleştiri yapalım. Kendimizi tutsak ettiğimiz durumları tespit edelim, sıkıntılarımızın sebeplerini düşünelim. Para kazanmak, makam ve şöhret sahibi olmak, mal edinmek; hemen herkeste vardır. “Onda var, bende niye yok; o kazanıyor, ben niçin kazanamıyorum?” sorularını bir nedenle kendimize sormuşuzdur. Dışımızdaki insanların, bu tutkulara esir olduğunu gördüğümüzde onlara güleriz, onları tenkit ederiz. Aynı prangaları boynumuzda taşırız da bütün yakınmamıza rağmen bunlardan kurtulmanın yolunu aramayız.

Günümüz dünyasında, insanlar, bazı değerlerin ya da kötülüklerin önemini vurgulamak için “gün” ilan etmişler: Dünya Kadınlar Günü, Dünya Sigara İçmeme Günü… gibi. Hâlbuki insanların, bir de  “Dünya Prangalardan Kurtulma Günü”ne ihtiyacı var. İnsanlar bunun farkında değiller.

Asyalı avcılar maymunları yakalamak için, içini oydukları hindistancevizine tatlı bir yiyecek koyarlar ve onu bir iple ağaca ya da kazığa bağlarlarmış. Hindistancevizinin içindeki tatlıyı almak amacıyla elini açık vaziyette sokan maymun, çıkarırken yumruk yapacağı için bir türlü o delikten elini kurtaramazmış. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner, kolayca yakalanırmış. Hâlbuki maymun açgözlülük yapmayıp elindeki tatlıyı bıraksa rahatça elini o delikten çıkaracak ve avcılara yakalanmayacaktır. Maymunu bu duruma düşüren iki sebep vardır: Bağımlılık ve açgözlülük.

Çok zaman, sahip olduğumuz bağımlılık ve açgözlülük yüzünden küfürler yeriz, eleştiriler alırız, kâbuslu geceler geçiririz, dostlarımızı, saygınlığımızı, sağlığımızı ve özgüvenimizi kaybederiz, kendimizle çelişen davranışlarda bulunuruz… Yaptıklarımızdan pişmanlıklar duyarız. Bu durumda sıkıntılarımızı başkasının çözmesini isteriz ya da birilerini suçlayarak teselli buluruz. Sorunun çözümü, kendimizdedir de bunu görmeyiz. Dünyanın, içinde bulunduğumuz dar çerçeveden ibaret olduğunu sanırız veya kaybedeceğimiz küçük kayıplarla dünyanın sonu gelecek zannederiz. Bu durumda yapmamamız gereken, açgözlü maymun gibi çılgınca tepinmek değil, elimizi açmak, elimizdeki küçük değerleri kısa süreliğine “Alın sizin olsun, ben kendime günahsız yeni sayfa açıyorum, şimdi özgüvenim daha da yüksek, daha özgürüm.” diyebilmektir. Bunları söyleyen ve eyleme döken kişi, artık prangalarından kurtulmuştur.

Burada, yağmurdan kaçarken doluya tutulma, bir başka ifadeyle, mütecavizden kurtulup caniye yakalanma ihtimali de var. Denize düşüp de yılana sarılanlardan olmamak lazım. Tutkular, akıl ve sağduyu ile terbiye edilirse değer kazanır, bizi yüceltir. Bir tutkunun bizi yüceltip yüceltmediğini anlamak zor değildir. Esiri olduğumuz tutku, bize yaşama sevinci mi veriyor yoksa bizi hayata mı küstürüyor; yüzümüzü mü kızartıyor yoksa bize onur mu veriyor, bizde pişmanlık mı doğuruyor yoksa takdir edilmemize mi neden oluyor? İki dünyada da izahını yapamayacağımız eylemlere neden olan bütün tutkular, bizim için prangadır.

Özgürlüğe ulaşmak ve yaşama sevincini elde etmek adına, elini açan maymunlara, prangalarını kıran insanlara ne mutlu!

TRT’de Hadise Var!

Yanlış duymadınız gerçekten de TRT’de hadise var…

Hem de akıllara durgunluk veren bir hadise var..

Bu kurumun genel müdürlüğüne İbrahim Şahin ismini herkesten çok yakıştıranların başında geliyor olmama karşın yılbaşı gecesinden beri kendimle ters düşmüş durumdayım. Yılbaşı akşamı Eurovizyon şarkı yarışması için seçilmiş şarkıyı ve şarkıcıyı izledikten sonra mideme derin bir ağrı girdi. Biliyorum “çok muhafazakar”adıyla şöhret olmuş sevgili yazar ağabeylerim ve ablalarım zülfi yâre dokunur diye yazmayacaklar, es geçecekler bu trajik komik gerçeği. Ve yine biliyorum ki bu yazımı okuyan bizim mahallenin okuyucuları da bana fena kızacaklar, eleştirecekler, sen ne bilirsin diyecekler…

Her türlü eleştiriye hazırım.

Ama herkesten istirhamım bu yazıyı okurken ellerini vicdanlarına koymaları ve bir dakika düşünmeleri… Karşıki mahallenin böyle bir falsosu olsaydı kıyameti koparanlar, hemen gurup halinde aynı nakaratları tekrarlayanlar neden sus pus oldular acaba? Siz ey sevgili komşularım sizinle aynı mahalledenim ama ben müthiş utanç duyuyorum bu rezalet karşısında. Peki, siz duymuyor musunuz? Lütfen,  lütfen elin mahallesini gözetlemeyi bırakın da azıcık kendi mahallenize göz atın, atın da ne dolaplar dönüyor görün. Susmayınız.

Bu şarkı ve bu kadın bizi temsil edemez ve etmemelidir…

Ben Ülkemi temsil edeceğini söyledikleri şarkıyı dinledikten ve şarkıcının halini gördükten sonra kahrettim…

Utandım.

Kadının biri kıvırarak İngilizce bir şarkıyı seslendiriyordu.

Türkçe bir dünya dili iken neden İngilizce? Biz müstemleke miyiz? Soruyorum…

Melodisi de ritmi de şarkıcının kendisi de ruhuma, kültürüme kesinlikle hitap etmiyor.

Şarkının sözlerini zaten anlamıyordum. Dansı tamamen cinselliği çağrıştıran, vücudunun bütün kıvrımlarını ortaya seren, tuhaf biri (sanırım ithal bayan) kıvırıp duruyordu. Açıkçası kendisini de ilk kez görüyordum.

Utandım…

Büyük bir medeniyetin bir ferdi olarak, dünya çapında besteciler, şairler yetiştirdiğimiz halde, böylesine bir yapaylıkla bizi dünyaya taşıdıkları için yürekten bir eziklik ve utanç duydum. Osmanlı olduğum için, Türk olduğum için bütün dünyaya büyük bir medeniyeti sunan cedlerimin önünde düştüğüm bu sun’iliğe, bu bayağılığa, bu gülünçlüğe, bu rezalete, bu çirkinliğe gerçekten utandım.

Bir kadın olarak, kadın kimliğini böylesine cüretkâr bir biçimde ayaklar altına bir sunuma, güya bizi temsil ettiklerini sanan bu zihniyete,  bu takiyyeye, siyasilerin vurdumduymazlığına utandım.

Evet evet, gerçekten de TRT’de Hadise var!

Nitelikli program izlerim umuduyla kapısını çaldığım TRT’nin de nihayet reyting uğruna kendini haraç mezat reyting pazarına çıkardığına utandım. “Komedi Dükkânı” adı altında yapılan trajik- komik yapıma acıdım sonra. Hiç gülemediğim, ama arka efektte durmadan kahkaha seslerinin yapmacıklığına güldüm acıyası.

Sunuculara şaşırdım.

Kadın sunucu olacaksa illa manken, aktris, gençten tercih edilip, erkek sunucu olacaksa nasıl olursa olsun yeter ki erkekten olsun anlayışına acıdım bir de… Kadının sadece görselliği temsil edişine yandım sonra. Bu anlayışın da muhafazakâr bir partinin dönemine denk gelmesi büyük bir talihsizlik her şeyden önce…  Anneliğinin, toplumun şerefi, geleceği olduğu tezinin üzerinden buldozerlerin geçtiği gerçeğini kavradım sonra. İçim kavruldu bir daha…

Utandım…

Türk konuşup, Türk/çe (Türk gibi) düşünemeyişimize utandım. Gençlerimize milli ve manevi kültürümüzü öğretme noktasında ne çileler çektiğimizi, bizden bir şarkıyı, bir türküyü kavratmak ve sevdirmek için düştüğümüz müşkülleri hatırladım içim burkularak… İngilizce şarkıyla ne idüğü belirsiz bir şarkı yarışmasına katılmak ve beş paralık birkaç puan almak için büyük bir milletin dilini böylesine aşağılayan bir anlayışa yandım, içlendim, utandım.

Kaşgarlı Mahmut, Atatürk, Karamanoğlu Mehmet Bey, Gaspıralı İsmail düştü yüreğimin rıhtımlarına. Üşüdüm. Utandım ve kendilerinden af diledim boynu bükük çaresiz. Böylesine bir gaflete düşenler adına da üzüldüm. Bizi düşürdükleri böylesine sefil bir durum için, bu utanç tablosu için onlara asla hakkımı helal etmeyeceğimi buradan haykırıyorum.

Bana bu utancı yaşatanları, buna sebep olanları,  dünyevi bir iki his için büyük bir milletin ve medeniyetin kültürünü böyle hor görenleri, buna seyirci kalanları, destekleyenleri, şaklabanları, müzik evrenseldir safsatalarıyla beyinleri bulandıranları affetmiyor ve hakkımı helal etmiyorum.