20.5 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1340

Yanlızlığın Kucağındaki Gazze

Dünya, büyük bir vicdan imtihanını çok kötü geçiriyor.

Soru; (Müslüman) Çocukların katledilmesi normal midir?

Gerçek vicdan sahiplerinin soruya cevabı, elbette ASLA’ dır.

Hem de en yüksek perdeden.

Ancak parantezin içindekinden dolayı, Yahudi, Yahudi asıllı vb. tüm Yahudi türevleri ve Hıristiyan âlemi için soruya YANLIŞ cevap verilmektedir.

Çünkü bu zevatların nazarında bir kişinin Müslüman olması, katledilmesi için yeterli sebep ve çocuk olması, kadın olması da hiç fark etmiyor.

Başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın tüm BARIŞ bezirgânlarının suskunluğu bundandır.

ABD’nin alenen VUR demesinin sebebi de bundandır.

Hepimiz duymuşuzdur;

Eskiden savaş alanlarında yeşil sarıklılar görülürdü, havuzlarda şehitlerimizi temsilen savaşan yaralı balıkların varlıkları konuşulurdu.

Hatırlıyorum da, sanıyorum 1980’li yıllardı. ABD askerleri, İran’daki esirlerini kurtarmak için harekete geçmiş ve ABD Helikopterleri havada çarpıştığından dolayı, hareket hezimete uğramıştı.

Son akıl almaz olaylardan biri de, Beş Parmak Tepesindeki Tank…

Bu galiba son kerametti.

Şunu demek istiyorum;

Acaba o zaman dualarımız kabul görüyordu da, şimdi artık kabul görmüyor mu?

Çok mu günahkâr olduk?

Öyle ya, İslam ülkelerinde İslami kurallar yasaklanıyor,

İslami yaşantı sürdürenler Devlet kapılarından kovuluyor,

Ülke Kamusal alan, şahsi alan, özel alan vs adında parsellenerek, inancı doğrultusunda hareket edenler, bu alanların tümüne girme hürriyetinden mahrum bırakılıyor.

Kazançlarımızın içinde rüşvet var, faiz var, yetim hakkı var, Serhat DUYAR kardeşimin yazdığı gibi Talih Kuşu(!) var.

Komşumuzun aç mı, tok mu’ya gelince;

Komşumuzla tanışmıyoruz ki…

Hal böyle olunca “Neden dualarımız kabul olmuyor” sorusunun cevabı da kendiliğinden ortaya çıkıyor galiba.

Ancak, hiç bıkmadan, usanmadan önce tövbe, sonra dua etmeye devam etmeliyiz.

Bu arada Yahudi katillerin kullandıkları teknolojiyi de göz ardı etmemek gerek.

Allah’ın sevgisini, rızasını, affını kazanma gayretinin yanında, verdiği akıl nimetini de müspet doğrultuda kullanmak suretiyle, teknolojik alanda da kendimizi geliştirmemiz lazım.

İşte o zaman katledilen masum bebeklerin katliamını durdurmamız mümkün olacaktır.

Ve o zaman, katliamı durdurmak için gayri Müslimlerin kapısında merhamet dilenmemize de gerek kalmayacaktır.

O zaman bebeklerin aşağıdaki çığlıklarını değil, sevinç naralarını duyacağız;

Yaşamak adına hayallerim küçüktü,

Üzerime düşen bomba, benden büyüktü.

Bomba değil üzerime, güller yağaydı,

O bomba bana değil, tüm insanlığaydı.

Dostluk İpi

Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkânı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası.

Günler boyu iş aramış ama bulamamış. Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış.

Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini. Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında.

Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam,

‘Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer’ diye söylenmiş.

Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş.

Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri Geçiveren ihtiyar, ‘Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, Ona nasıl yardım etsem acaba?’ diye düşünmeye başlamış.

Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş.

Yaşlı işadamı terzinin yanına yaklaşıp,

‘Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim’ deyince, ‘Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş’

Diye yanıt vermiş terzi. Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde Kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş.

‘Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?’ Diye soran yaşlı adam, ‘Ben terziyim’ yanıtını alınca ‘Benimle gel, hayat hikâyeni yolda anlatırsın” diyerek arabaya bindirmiş.

Bizim terziyi. Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkân açmasına yetecek kadar para Vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş.

Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, Onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş.

Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık ‘ünlü işadamı’ diye anılır olmuş. Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış.

Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş.

Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun sure hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş.

Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkân kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.

Ve başlamış anlatmaya:

‘Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş.

Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona ‘Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye Başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın

Demiş. gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu.

Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine  Sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış. Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış.

Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın…’ Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş…

DOSTLUK İPLERİNİZİ KOPARMAMANIZ DİLEĞİYLE…….

Ergenekon Soruşturmasında Yeni Gelişmeler

Ergenekon soruşturması eski MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç, eski Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz, emekli orgeneral Kemal Yavuz ile bazı muvazzaf subaylar ve eski Özel Harekât Dairesi Başkan Vekili İbrahim Şahin’in de bulunduğu kişilere sirayet etti. İbrahim Şahin’in evinde bulunduğu iddia edilen krokilere göre yapılan kazılarda ele geçirilen silah ve mühimmatın, davanın seyrini ve kaderini değiştirecek önemde olduğu vurgulanmakta.

Bu olaylar üzerine daha önce de yazılmış bir bilgiyi,  “bizzat Bülent Ecevit’ten dinlediği” bir hatırayı son olarak Can Dündar yeniden gündeme getirdi:

“Başbakan olduğu dönemde, Türkiye’nin ‘Sismi’si (İtalyan Gladyosunun bir organı) sayılabilecek Özel Harp Dairesi‘nden tesadüfen haberdar olduktan sonra hemen bir brifing istemişti Ecevit… Başbakanlıktaki brifingi Özel Harp Dairesi Başkanı General Kemal Yamak vermişti. Orada Ecevit’e şunlar söylenmişti:

Özel Harp Dairesi, bir yabancı işgalinde istilacılara karşı gerilla yöntemleri ve yeraltı etkinliğiyle mücadele etmek için kurulmuştu. Adları gizli tutulan bazı ‘vatansever gönüllüler’ bu örgütün sivil uzantısı olarak çalışmak üzere ömür boyu görevlendirilmişlerdi. Gerektiğinde bunların kullanması için de Türkiye’nin bazı yerlerinde gizli silah depoları oluşturulmuştu.”

Ecevit duyduklarından dehşete düşmüştü. O günden sonra her kanlı olayda bu örgütten şüphelenecek, ancak örgütü açığa çıkaramadan Başbakanlığa veda edecekti.”

Ergenekon davasında sanıklar ve tutuklananlara bakılırsa, devletin en üst mevkilerindeki etkili ve yetkili bazı kişilerin resmi görevlerinin yanında “derin devlet” adıyla anılmalarına sebep olan gizli görevleri de olduğu anlaşılıyor.

Devletin açıktan yapamadığı bazı işleri bu “derin devlet” aracılığıyla yaptırdığı ifade ediliyor.

Komünizm tehlikesinin var olduğu bir dönemde NATO ülkelerinde ABD tarafından kurdurulan bu örgütlere genel olarak Gladyo adı verilmişti. İtalyan gladyosu mafya ve mason locasının kontrolüne girip, kirli işlere girişince, SSCB’nin propagandasının da etkisi ile tasfiye edilmişti.

Sadi Somuncuoğlu’nun yorumu bizi bir başka pencereden bakmaya zorluyor: “1990’da Sovyetler Birliği dağılınca, ABD bu örgütün tasfiyesini düşünmeye başlıyor. 1995’ten itibaren de, Türkiye’ye SSCB dağıldığına göre bu örgüte de ihtiyaç kalmadı, tasfiye edilmeli diyor. NATO kanalıyla askerler üzerinden yürütülen bu istek kabul görmeyince siyasi kanallara yöneliyor. 5 Kasım 2007’de Bush-Erdoğan mutabakatı yapılınca, “Ergenekon” üzerinde anlaşma sağlanıyor. Bunu da Fehmi Koru duyuruyor.  ABD bu örgütü niçin istemiyor? Büyük Ortadoğu Projesi haritasına göre, Türkiye dâhil bölgemizdeki devletlerin sınırlarının değişmesi gerekiyor.    ABD bu yolda en büyük engel olarak bu örgütü görüyor.”  

“Özel Harekât Dairesi” böyle bir örgütün kendisi veya parçası ise İbrahim Şahin’in evinde bulunduğu iddia edilen krokiye dayanılarak bulunan silah ve mühimmatın, yürürlükte olan yasalara göre “suç teşkil eden” ancak “devletin birliği ve bekası için gerekli gördükleri” bazı eylemlerde kullanılmış olması ihtimali vardır. Tabii ki burada anlaşılmayan husus “kuvvet komutanlarının bile evinin arandığı bir iklimde Susurluk sorumlusu gösterilen ve sürekli izlenen biri nasıl olur da evinde silah deposu krokisini saklar? Böyle bir kroki var idiyse İbrahim Şahin saklayacak başka yer mi bulamadı? Belli ki işin içinde başka işler var!..

“Yeniden gündeme getirilen “Susurluk” hadisesindeki kayıp silahlarla öldürülmüş olabileceği ifade edilen kişilerin, genellikle uyuşturucu, silah kaçakçılığı ve kumarhaneler işletmeciliği ile kazandıkları kirli paralarla, PKK’ya finans ve silah desteği sağladıkları iddia edilmekteydi. Ayrıca aynı dönemde PKK örgütlenmesi içinde etkin olan, ancak mahkemelerde bu durumun hükme bağlanmadığı, bazı kişilerin de faili meçhul bir şekilde öldürüldüğü haberlerini hatırlıyoruz.

Bu dönem PKK ile mücadelede “örgütün eyleminden sonra takip etme” metodu yerine, onun eylem yapmasına fırsat vermeden proaktif bir mücadele yapma tercihini uygulamaya geçirdiği dönem olmuştu. Bu dönemde devletin terör örgütüyle mücadelede başarılı olduğu genel olarak kabul ediliyor.

Önyargısız bir şekilde aşağıdaki soruların cevabını ve ihtimallerden hangilerinin doğru olduğunu anlamaya çalışacağız. Ancak yaşadığımız süreçte, önümüzde bilinenden daha çok bilinmeyenin olduğu kanaatindeyim.

Zamanında “düzensiz ordu”lara karşı düzensiz ve illegal örgütler kurmakla görevlendirilen asker-sivil bu kişilerin tasfiye edilmesi, “hukuk devletinin önündeki engellerin kaldırılması” anlamına gelecek midir?

İddianameye göre, bu kişiler görevleri sona erdikten veya emekli olduktan sonra da “Türkiye’yi istikrarsızlaştırarak ihtilal yapacak ortamı oluşturmak” suçunu işlemiş olabilirler. Bununla ilgili mahkemeye sunulacak delilleri, savunmaları ve kararı beklemek durumundayız.

  • 1- İnternet Haber’de Zübeyir Kındıra’nın ifadesiyle, “şimdi, Türk Gladyosu tasfiye ediliyor. Olan bu.. Kim yapıyor bu tasfiyeyi? Savcı Öz mü? AK Parti mi? Hayır! Aslında bizzat kurucu güç tasfiye ediyor. ABD yani. İpi çeken ABD’dir…” İddianamenin ana kaynağı Tuncay Güney‘in karanlık kimliği ve ABD’den beslenenlerin tavrı bu görüşü kuvvetlendirmekte.
  • 2- Davada Hükümetin “siyasi intikam” ve “muhalifleri susturma” gibi bir amacı ve yönlendirmesi var mıdır? ABD ve Hükümet karşıtlarının bu vesileyle sindirilmesi ve cezalandırılması mı söz konusu olacak? Yoksa salt hukuk kuralları çerçevesinde kalınabilecek midir?
  • 3- Tasfiye edilmekte olan ekibin yerine yenisi gelecek mi? Yoksa tam bir hukuk devleti içerisinde kalmayı ve terörle mücadeleyi başarabilecek miyiz? Yeni bir ekip gelirse ABD’nin kontrolünde olma ihtimali nedir?

Gündem uygun olursa yargılamanın hukuki boyutunu başka bir yazıda değerlendirmek istiyorum.

Dünyanın Çivisi Çıkmış

Rasim Özdenören, bir denemesinde, Oktavya Paz’ın bir Meksika eğlencesini şöyle betimlediğini yazar: “Bu eğlencede düzen kavramı tümüyle ortadan kalkar, onun yerine kargaşa gelir ve her şeye izin verilir. Her şey başkalaşır, toplumsal, cinsel, kültürel, ırksal ve tecimsel ayrımların ortadan kalkmasıyla geleneksel katmanlar yıkılır. Erkekler kadınlar gibi giyinir, efendiler kölelere, yoksullar zenginlere dönüşür. Askerlerle, rahiplerle, yasalarla alay edilir. Kutsal şeyler çalınır, dinsel ayinlere küfürler savrulur. Her önüne gelenle cinsel ilişki kurulabilir. Bazen de eğlence bir “kara ayine” dönüşür (kara ayin, yani, şeytanın, kötü ruhların kutsandığı ayin). Kurallar, alışkanlıklar, gelenekler çiğnenir. Kısacası toplumun normal haldeki düzeni alt üst olur. Güya böylece toplum eğlence yoluyla kendini zincirlerinden kurtarır, benliğini yadsımış olur. İyi ile kötü, gün ile gece, kutsal olanla kutsal olmayan… her şey karşıtıyla birleşir.”Geçenlerde Amerika başkanı W. Bush, Irak’a gitmiş, orada kendisine bir gazeteci ayakkabı fırlatmıştı. Bu olay için Bush’ın eşi, “Başkan, ayakkabı fırlatma işine çok güldü, yaralanmadı, çok çevik, bildiğiniz gibi o bir sporcu.” demiş.  Meksika’daki eğlenceyi nasıl yorumlamak, Bush’un tepkisini nasıl değerlendirmek gerekir? Dünyanın çivisi çıkmış.

Yaşadığımız coğrafyada ayaklar baş, eşkıya efendi olmuş. Fırsatçılığın adı demokratlık, emperyalizmin adı yardımseverlik olmuş. Beyaz yoğurdu siyah algılayanlar medyaya, siyasete egemen olmuş. Biz, hayvanın, yularından; insanın, sözünden tutulduğunu bilirdik; ama sözün, kendisini bağladığı insan, ortada kalmamış. “Dün dündür, bugün bugündür.” sloganı, yaşam felsefesi haline gelmiş. Olması gerekenler olmadığı gibi, olmaması gerekenler olur hale gelmiş.

1940’larda bir zihniyetin sahibi saf Türk’ü bulmak için kafatası ölçmeyi öneriyordu. Ayni zihniyet, şimdi günün teknik gelişmesine uyum sağlamış olmalı ki, DNA testi öneriyor. Bu zihniyetin Siyonist patentli olanı da bir soyu yok etmek adına yıllardır Filistin halkına esaret hayatı yaşatıyor. Gasp ettiği toprakların gerçek sahiplerini çoluk çocuk, kadın erkek, genç veya ihtiyar demeden her fırsatta yaralıyor, öldürüyor. Bu işi yaparken hiçbir değer tanımıyor. Evleri, ibadethaneleri, hastaneleri, yardım merkezlerini acımasızca bombalıyor. Ekmek kuyruğunda bekleyen günahsız çocukları, potansiyel tehlike olarak gördüğü için, vahşice katlediyor. Kendilerine sağlık ve gıda malzemelerinin ulaşmasını ısrarla engelliyor. Bu zulmü, bir ibadet aşkıyla yapıyor, ortaya koyduğu facianın bir hak olduğunu yüzsüzce söyleyebiliyor. Evladını yitiren annelerin haykırışları, yerdeki yaralı ve cansız bedenler, bu yüzsüz zihniyetin pişmanlık duymasına, özür dilemesine yetmiyor. Belki de bu hukuksuz kararı alanların, bombayı atanların her biri, kendini, bütün değerlerin ters yüz edildiği, Meksika’daki eğlencede zannediyor. Önemli değil, onların nasıl olsa, atılan ayakkabıya gülebilen bir babaları var. Bizde böyleleri için şöyle denir: Al birini, vur öbürüne.

Bu ortamda karamsarlığa gömülmek, “Elden ne gelir ki?” demek bize yakışmaz. Tercihimiz, karanlıklara küfretmekten yana değil, bir mum yakmaktan yana olmalı. Her koşulda, yapılacak bir eylem vardır. Gücü yetenler eliyle, yetmeyenler diliyle her haksızlığa, yanlışlığa müdahalede bulunmalı. Üçüncü grupta kalmak beni korkutuyor. Sizin yeriniz neresi?

İnovasyon

İnovasyon yenilik oluşturabilme kabiliyetidir. Yeni fikirlerin (hizmet, ürün veya metot) bir değer haline dönüştürülmesi hareketidir. Yenilik oluşturma; belirli bir metot dahilinde yapılması durumunda ancak etkin olabilmektedir. Aynı zamanda  yenilik oluşturma  kabiliyeti, yeniliğin hangi hızda oluşturulduğuna da bağlıdır.

İnovasyon sürecinin iki önemli basamağı vardır. Birincisi yeni ve farklı fikirlerin ortaya çıkmasıdır. İkinci basamak ise ortaya çıkartılan fikrin ticarileşmesi katma değer oluşturan ürün, metot veya hizmete dönüştürülme sürecidir.

Küreselleşme sürecindeki dünyada her konuda rekabet son derece önem arz etmektedir. Sıkı rekabet koşullarında var olma mücadelesi veren işletmeler üretim maliyetlerinin getirdiği yükü hafifletmek için inovasyon projelerine önem vermelidir. Ancak bu projelerle rekabet fırsatı yakalayabilirler.

Ülkemizde de bu konular gündeme bir şekilde gelmekte ancak firma kültürü haline dönüşmeyen sadece söylemde kalan bir düşünce olarak kalmaktadır. Neler yapılmalıdır yenilikçi fikirleri insanlar ürettiğine göre öğrenciler girimci ve yenilikçi düşünce yapısı kazandırılması için buna uygun programlar oluşturulması gereklidir. Konu ile ilgili kurumların İşletmelerin inovasyon yapmasını kolaylaştıracak, onları destekleyecek, yeni bir yapılanmaya gitmesi gerekir.

İnovasyon sürecini beş kısımda inceleyebiliriz. Fikir, konsept, prototip, üretim, pazara arz.

Fikir: En önemli olanı yenilikçi fikirlerdir. Yenilikçi fikirler her birimden her bireyden gelebilir ortamda yenilikçi fikirlerin rahatça söylenebileceği ortamı hazırlamak gerekir ve her fikre saygı duymak gerekir. Önemli olan bu fikirler arasından doğru fikri bulup çıkarmaktır.

Konsept: İnovasyon fikirleri çeşitli parametreler kullanılarak ince eleyip sık dokunarak ve bir tane kalıncaya kadar çalışma yapılır. Fikir üzerinde teknik, Sosyal ve mali fizibilite çalışmaları yapılarak projelendirilmelidir.

Prototip: Kağıt üzerinde projelendirilen fikir, fiziksel hale getirilir. Ürünün test aşamalarında iyi ve kötü yanları tespit edilir ve kötü yanları minimize edilerek prototip oluşturulur. Burada en önemli husus üretim planlarının hazırlanması ve üretime hazır hale getirilmesidir.

Üretim: üretim otomasyona uygun seri üretim haline getirilebilirse işletmeye bir değer katar. Bir ürünün prototipini oluşturmak onun ekonomik olarak üretildiği anlamına gelmeyebilir. Bir çok prototipler seri üretime uygunsuzluğundan, ekonomik ve/veya teknik uygunsuzluklarından piyasaya arz edilmeden prototip aşamasında kalır.

Pazara arz: En önemli safhalardan biridir inovasyon fikrinin başarısı buradaki performansla doğrudan alakalıdır. Modern bir pazar stratejisi izlenmesi gereklidir.

Son krizle birlikte her alanda ciddi inovasyon projelerine önem veren şirketler işletmelerinin devamını sağlayarak işsizliğin önüne geçmeye ve krizi asgari düzeyde atlatma yoluna gitmişlerdir. İnovasyonun asıl amacı mevcut potansiyeli en verimli hale dönüştürmekten geçer. Aslında inovasyonun dolaylı olarak hedefi toplumların refahının artması ve bu refah düzeyinin yaygınlaşmasına katkı sunmasıdır.

Ağlamakla Yahudi Susturulamaz

Gazze’de olanları bir insan olarak içim parçalanarak izliyorum. Yıllar önce dedelerin hatasını torunlar ödüyor. Dünyanın servetinin teklif edilmesine rağmen bir karış toprak vermeyen Osmanlıya yapılan ihanetin sonucu bu topraklar yahudinin zulüm yaptığı alanlar haline gelmiştir. Yahudi bu topraklardan zulmünü kaldıracak mı? Tabii ki hayır.

Zira onun çok daha fazla talepleri var.

Yahudi’nin Türkiye’nin de bir kısmını içine alan vaat edilmiş topraklar hayali var. Belli ki zulmün hedefinde ileride Türkiye de var. Bu gerçek karşısında Gazze’ye ağlamak yeterlimi? Tabii ki değil?

Türkiye de sudan sebeplerle insanların kamplara ayrıştırılması çabaları bu hedefin planının bir parçasıdır. Biz ülke olarak bunun bilincinde olmazsak ileride Gazze’nin başına gelenlerin birkaç misli fazlasının bizim başımıza geleceği açıktır.

Olaya dindaşlık açısından yaklaşacak olsak çevredeki İslam kimlikli ülkelerin sessizliği çok şeyi ifade etmektedir. Belli ki bu devletlerin yönetimi zamanında ele geçirilmiş. Yani kumaş etraflıca dokunmuş.İpliği ve ilmiği dikkatli seçilmiştir.

Bize düşen çevrenin yardımına güvenmeden kendi imkanlarımızla güçlenmektir. İslam kimlikli ülkelerle her şartta onlara menfaat göstererek ticaret güçlendirilmelidir.

Maharet bu ülkelerin paralarını kullanabilecek cazibe merkezleri üretebilmektir.

Avrupa ve Amerika’nın dolmuşuna binerek bu ülkelerle ilişkilerden kaçmamaktır.

Zira yıllarca gerici oluruz diye Ülkemiz siyasileri doğu ile ilişkilerden uzak tutulmuştur.

Bu konuda ilericilik formasyonu altında ” Doğu gericidir. Yaklaşırsan sana da bulaşır.” korkusu aşılanmıştır.

Aslında İslam’a karşı yapılan bu saldırılar olmasa bizler çok daha fazla rehavete kapılacağız. Nitekim yıllarca bu ülke bizim diyerek yan geldik yattık. Ülkede ne çeteler kuruldu da farkına varamadık.

Evet bu ülke bizim ama sahip çıktığımız ölçüde bizim. Şahsi malını bile korumazsan günün birinde hırsızın malı haline gelebilir.

Gazze’ye tepkimizi gerekli ve ciddi buluyorum. Hükümetimizin de tavrını olumlu buluyorum.

İslam kimlikli ülkelerin de suskunluğunu yadırgamıyorum. Sadece üzülüyorum.

Onlara baktıkça uyanık davranmadığımız takdirde kendi başımıza gelecek akıbeti görüyorum.

Bulunduğumuz coğrafya, milli ve dini pozisyonumuz bizi umut kapısı haline getiriyor.

Kendi önemimizin maalesef farkında değiliz.Aramızda ki siyasi çekişmeler ne boyutta olursa olsun muhakkak bir asgari müşterekte anlaşarak bütünlüğümüzü korumak zorundayız.

Gazze konusunda meclisteki tüm siyasi odakların ittifak etmiş olması bizim bu özelliğimizi göstermektedir.

Ayrıntıları abartarak siyasi malzeme haline getirmek, bu suretle nefrete dönüşen ayrılıklara sebep olmak Gazze örneği ihanetin ve ilerideki ödenecek bedelin başlangıcı olur.

Biz aslında Gazze’ye ağlamaktan öte bu örnekten çok mühim dersler çıkartmalıyız.

Bir taraftan elimizden gelen yardımı esirgememeli, diğer taraftan daha beterinin başımıza gelebileceğinin hesabı içinde olmalıyız.

Sağı ile, solu ile ülke içindeki ihanet odakları hariç bütün formasyonları ile konuşma ve konferansların ötesinde devlete çare üretmeliyiz. Proje ve plan teklif etmeliyiz.

Akil insanlar acilen işe sahip çıkmalıdır. Halkın işi itaat etmektir. Destek vermektir.

Çareyi teklifi, plan ve projeyi, akil insanlar yapar. Onlar işi savsaklarsa, rahatlarını bozmadan  vah vah, eyvah gibi yüzeysel tepkilerle işi geçiştirirlerse sonuç ihanet olur.

Bilgili ve yetenekli olduğu halde kenarda oturup keyif yapmakta bir tür vatana ihanettir. Bu hadiselerden hala dersler çıkartamıyorsak bizim de sonumuz farklı olmayacaktır.

Seyretmekle çare üremez. Sadece seyretmekle yetinilirse  istila seyredene de bulaşır.

Yapılan gösterileri bir tepki olarak doğru buluyorum.

Fakat içerideki çekişmelerin ülke bütünlüğünü zedeleyici boyuta varmasını doğru bulmuyorum. Siyasi çekişmeler vatan kardeşliğini zedelememeli diye düşünüyorum.

İnşallah  Gazze’de meydana gelen bu musibet bizi kendimize getirip hareket geçirir.

Yabancı Mahalle Baskısı

Yabancı “Mahalle baskısı” tartıştırmaları gündemi oldukça meşgul etmektedir. Bir dönem abartıları ile muhafazakâr kesim üzerindeki baskı ve insanların hür iradesini sınırlayan örnekler esas alınarak mahalle baskısından bahsedilmiştir. Daha sonra bir başka araştırma ile bu bulgular yön değiştirmiştir. Bu defa Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerine, kuruluş ve var olma gerekçesine, milli kimliğimiz olan Türk kimliğine, Cumhuriyete, milli ve üniter yapıya bağlı olanlar üzerinde bir baskı ortaya çıkmıştır. Ancak bu özelliklerin hepsinin yerine lâik olma sebebi öne çıkarılmaktadır.

Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’ne başta Anayasası olmak üzere yön değiştirilmek istendiği, temel giriş maddeleri ile oynandığı, dış dayatma ve baskılar ile terörle mücadele, vakıflar ve TCK’nin 301. Maddesi başta olmak üzere; bazı zorlamaların yapıldığı görülmektedir. Milli ve üniter devlet yapısının bozulması için ortaya konulan ve ihanete varan teklif ve düzenlemelere karşı duranlara son bir senedir yargısız infazların yapıldığı, tutuklamaların ve ev aramalarının sürdüğü görülmektedir.  Hukuk devletinin herkese lazım olduğu düşünülürse; özgürlükleri kısıtlayan ve hukuk devletini yıpratan siyasi baskılardan bağımsız olmayan bu çirkin örnekler de birer “mahalle baskısı”dır.

Ancak yukarıda belirttiğimiz baskı örnekleri sadece bizim ve iç mahalle baskısı olarak da ele alınamaz. Bu baskı sindirme ve bastırma hedefli çabaların altında bir “yabancı mahalle baskısı” olduğu gözardı edilemez. Gerek AB-Türkiye ilişkileri olmaktan çıkıp AB emir ve dayatmaları şekline dönen ilişkiler, gerek tek patron ABD’nin ve Büyük Orta Doğu Projesi’nden kaynaklanan baskılar, yerli ve milli kalabilmiş unsurlar üzerinde işleme konmuştur. Bu yabancı mahalle baskısını ve dış dinamikleri hesaba katmadan sadece iç dinamikler ile ortaya çıkan mahalle baskılarından bahsetmek gerçekleri örtmektir.

Aslında tarih tekerrür ediyor. İkinci Dünya Harbi sonlarında uzun yıllar Almancı ve Almanlara hoş görünmek için çeşitli yayınlar yapanlar, siyasi tavır alanlar, Rusya içlerinde Almaların bozguna uğramasından sonra birden yön değiştirmişlerdir. Bu defa Sovyet Rusya’ya yaranabilmek uğruna; siyasi beyanlar ve yayınlar, milliyetçi aydınlara yapılan baskı ve işkenceler birbirini izlemiştir.  3 Mayıs 1944 Türkçülük davası unutulmamıştır.

Günümüzde; ülkeleri bölen, iktisadi hayatı iflas ettiren, ekonomik ve finans kuruluşlarını küresel sermayeye özelleştirme şeklinde peşkeş çektiren, üye ülkeleri üye olduğuna pişman eden AB’nin dayatmaları bir bir gerçekleştiriliyor. Macaristan’daki siyasi ve iktisadi çöküş Letonya’da zirveye çıktı. Sanayi ve finans kuruluşları bir bir yabancıların eline geçen bu ülke Abramoviç’e başvurarak ülkelerinin satın alınmasını istediler. Önümüzdeki yıllarda Yunanistan ve tam üye bile olmadan Türkiye de aynı tehlikelerle karşı karşıyadır. Hiç kimse “üye olmasak da AB standartlarını tuttururuz” karartması yapmasın.

Türkiye mahalli ve etnik dillerin kullanımına çekince koymuş olmasına rağmen; devletin televizyonu olan TRT’de Kırmançca adı altında 24 saat yayına geçiliyor. Bazılarının Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun kaldırılmış olmasından istifade ettikleri anlaşılıyor. Demek ki bu yasayı bunun için kaldırmışız. Devletler etnikliğe, etnik dillere göre değil; ortak milli değerlere ve devletin resmi diline göre yayın yaparlar. Devletin dili bayrak ve hükümranlık göstergesi olan para basımı gibidir. Türkiye’de Kürt adı verilen bir kısmı Kürtleşmiş Türkmen Aşireti olan insanlarımızın devlet televizyonun eli ile ötekileştirilmesi bir Anayasa suçudur. Anayasanın giriş maddeleri ve üstelik TRT Yasası çok açıktır.  Ama emir büyük yerden gelince; yasa ve anayasa dinlenmemektedir.

Sosyal bütünleşme; boy, aşiret, mezhep, kabile ve etnik taassubun ortak milli mutabakat ve değerlerin önüne geçirilmesi değildir. Bütünleşme etnik ırkçılığın, kendi kendinin ötekileştirmenin aşılmasıdır.  İlkel etniklik dediğimiz etnik merkezli taassubun (etnosantrizm)in bütünleşmeyi değil; farklılıkları kutsallaştırarak çözülmeye sebep olacağı gözardı edilemez. Güney ve Kuzey Kürdistan laflarının, federal yapı ve toprak talebinin gündeme getirildiği bir ortamda bu gaflet affedilemez. Bu çarpık uygulama Irak’ın Kuzey’indeki uluslaşmayı ve siyasi yapılanmayı güçlendirip Türkiye sınırlarına taşan bir merdiven olacaktır. Her ciddi devlet ne yapıyorsa biz de onu yapalım. Çözülme ve ufalanmayı sosyal bütünleşme zannetmeyelim. En son Gazze’de yüzlerce sivil insanın ölümüne, binlercesinin yaralanmasına sebep olan soykırımı İsrail’in savunması olarak değerlendirenlerin oyununa gelmeyelim.

Hazımsızlık Üzerine

O akşam önüme kuru fasulye yemeği konduğunda önce gözlerim bayram etti, sonra burnum. Özlemişim meğer. Yanında kuru soğan eksik olmamalıydı. Onu da katık ettim yemeklerin şahı kuru fasulyeye. Yedikçe yedim; Lezzet, tarifsizdi. Alnımdan, göz kapaklarımın altından buram buram terler çıktı. Aldığım haz, bütün bedenimi sarmıştı. Üzerine birkaç bardak şekersiz çay, yetmişti bir günlük yorgunluğumu almaya.

Fazla yemek, yorgunluk; erken yatırdı beni o gece. Gecenin ilerleyen saatlerinde sancı hissettim bağırsaklarımda. Gördüğüm kâbuslarla uyandım. Bağırsaklarım şişmiş, bedenim şakır şakır terlemişti. Bir sağa bir sola dönüşlerim, sıkıntımı azaltmıyordu. Yaşadığım depresyonun adı, hazımsızlıktı. Akşam yediklerim, anlaşılan o ki, bende biyolojik hazımsızlığa yol açmıştı. Kendimi yeterince tanısaydım, sınırımı bilseydim, hazlarımın esiri olmasaydım,  açgözlülük yapmasaydım; bedenim bu işkenceye girer miydi, uykum kâbusa dönüşür müydü? Şüphesiz, hayır.

Hazımsızlık, tıbbi açıdan “yenen yemeğin midede yeterince eritilememesi sonucu ortaya çıkan rahatsızlık” olarak tanımlanıyor. Hazımsızlık, “midede dolgunluk hissi, ağrı ve yanma; karında şişlik, geğirme ve gaz çıkarma; kabızlık; nadir durumlarda ishal” gibi sonuçlar doğuruyor. Hazımsızlık, kalıcı olmayan bir rahatsızlık türü. Sonuçları, kişinin daha çok, kendisini ilgilendiriyor.

Hazımsızlık, yenen bir şeyi hazmedememektir. Hazımsızlık, bir gıdayı ya da durumu sindirememektir, kabullenememektir; biyolojik düzenimizin bozulması, bedenimizin tepki göstermesidir. Peki, hazımsızlık, sosyal hayatımızda yaşanırsa ne gibi sonuçlar doğurur?

Mevlana’nın, “Nice insanlar gördün üzerinde elbise yok, nice elbiseler gördüm içinde insan yok.” sözünü hatırlayalım, çevremize bir göz atalım. Kişiler vardır; .bulunduğu makamdan, sahip olduğu servetten, edindiği çevreden dolayı kendisine saygı gösterirsiniz, o sizin beklemediğiniz bir anda konumuna veya sizin beklentilerinize uymayacak bir davranışta bulunur. Bunun adı hazımsızlıktır. Kerli ferli dediğimiz tiplerdendir o, entelektüel bir görümü vardır onun; öyle bir laf eder ki “Dağ fare doğurdu.” demek zorunda kalırsınız Emeksiz kazancın içinde bulmuştur kendisini, servetini israf derecesinde harcar, adeta düşmanıdır parasının. O da hazımsız bir tiptir. Zenginliğini megalomanlığının merdiveni yapar, üzerinde yükselir de yükselir. Bilmez ki yükseldiği merdiven bir gün altından kayacaktır. Makam verilmiştir insanlara, bir kurumu yönetsin ya da temsil etsin diye. Vizyonuyla, insan ilişkileriyle, ufkuyla kaldıramaz temsil ettiği makamın yükünü. Bir hazımsızlık doğurmuştur onda o makam. Verdiği zarar sadece kendisine de olmaz; çevresine de zarar verir. Kaybedilen zamanın yok olmasının, kendisine bağlanan ümitlerin kırılmasının sebebidir o. Pek de farkında olmaz bazen bu tür insanlar hazımsızlıklarının. İhtirasları perde olur hazımsızlıklarını görmelerine veya kabullenmelerine. Düştükleri boşluk, bir gün onları hayata küstürecektir; ama onlar bunu öngöremezler.

Bilinen hikâyedir: İki kediyi iyi bir eğitimle garson yaparlar. Gösteriye çıkarılır iki kedi. Büyük bir sükseyle servis hizmeti yapan kedilerin önüne zeki biri, bir fare bırakır. Sözde iyi eğitilmiş bu kediler birden ellerindeki tabakları, bardakları fırlatır, süslü halleriyle farenin peşine düşerler. Kediler, iyi bir eğitimden de geçmiş olsa, yeni konumlarını hazmedememişler, özünde var olan duygularının gereğini yapmışlardır. Onlara bağlanan umutlar de sönmüştür.

“Kişinin kendini bilmesi gibi irfan olmaz.” sözünü pek severim. Kendini bilen insan, hazımsızlığa düşmez. Sanatçı dediğimiz insanlara bakıyoruz, bugün varlar, yarın yoklar. Parlayıp sönüyorlar. Şöhret denen yükü kaldıramıyorlar, olmaması gereken yollara başvuruyorlar. Bu insanlar, medyanın üç günlük malzemesi oluyor, dördüncü gün yuvarlanıyorlar. Kısa sürede tarihin karanlık sayfalarındaki yerlerini alıyorlar. Arkasından bunalımlı hayatları başlıyor. Atalarımız, “Allah dağına göre kar verir.” der. Bir tevekkül hali var sözde. Layık olduğun meslekte, mevkide, şöhrette olmayı anlatır. Kaldıramayacağın yükün altına girmemeyi, hazımsızlığa düşmemeyi öğütler bu söz. Önce bir dağ olmak gerekir, sonra da yağacak karı sırtlanmak. Şüphesiz, bir inanç işidir bu. Kanaatkârlıktır bunun adı. Yemekte ölçü, harcamakta ölçü, istekte ölçü, sevgide ölçü, düşmanlıkta ölçü, dostlukta ölçü…

Ölçüyü kaçıran, hazımsızlığa düşer ve düşürür. Gelin aynaya bir kere daha bakalım, yetmedi, birkaç kez bakalım.

Adaylık Yarışında Dikkat Edilmesi Gerekenler

Şu sıralarda ilimizde olan hemşerilerimizden siyasete ilgi duyanlara ve siyasetle uğraşanlara önemli bir uyarıda bulunmak istiyorum. Siyaset yapacağım diye bölünmeyin, iftira atmayın, dolduruşa gelmeyin; bir olun, iri olun, diri olun, birbirinizin olumlu özelliklerinden bahsedin, dürüst davranın.

Siyaset çetrefilli yönüyle bir kez daha yerel yönetimlerin belirlenmesi dolayısıyla karşımızda. Siyasi kimseler ve siyaset yapmak isteyenler kendilerini makamlara mevkilere yeter gördüklerinde adaylıklarını açıklamaktadırlar.

En güzel hizmeti kendisinin sunacağı hissine kapılan adaylar bu sebeple kendilerini tanıtmakta ve anlatmaktadırlar. Özetle projelerinden bahsetmekte ve seçmenlerden destek beklemektedirler.

Siyasetin çıkış noktası olan ”kendim için bir şey istiyorsam namerdim, arkadaşlar uygun gördü onlar zorladı, bu sebepten dolayı aday oldum” ifadelerini şu günlerde siyaset yapmak isteyen her siyasetçinin ağzından duyuyoruz. Belki de doğrudur!

Yerel yönetimlere başkan veya meclis üyesi olmak isteyen adaylar için yarış, aday adaylığı sürecinde başlıyor. Aday adaylığı sürecinde kalabalık bir toplulukla müracaatını yapan adaylar benim arkamda coşkulu bir insan topluluğu var. Bu yarışı ben kazanırım.” mesajı vermeye çalışıyorlar.

Aday adaylığı müracaatından sonra adaylar kendilerini tanıtmak için, basınla röportaj yapıp, gazetelere reklam ilanları veriyorlar. Sokaklara bilbord afişler asıyorlar ve çeşitli tanıtım çalışmalarında bulunuyorlar. Şunu da belirtelim ki, bu durumdan en çok faydayı reklam şirketleri, ajanslar sağlıyor.

Adaylar, reklam çalışmalarının sonrasında üyesi olduğu parti teşkilatının mensuplarını ziyaret ederek onların desteğini arkasına almaya çalışıyorlar. Teşkilatların toplantı günlerinde, onları ziyaret ederek burada da kendilerini tanıtma imkanı buluyorlar. Aday kendini tanıtırken siyasete girmeden önceki geçmişine değinerek iş hayatındaki tecrübelerden, başarılarından eğer varsa almış olduğu ödüllerden bahsediyor. Fakat bu durumun karşısındaki hedef kitlesi için ne kadar önemli olduğu tartışılır, çünkü teşkilat mensupları için burada önemli olan  kendileri arasından meclis üyeleri tercih edilmesini istemek ve sadece aday adaylığı sürecinde değil, belediye başkanı olduktan sonrada kendilerinin hatırlanması onlar için önem arz ediyor. Teşkilat mensubu kendine yakın gördüğü adaya oyunu kullanarak onun bu yarışta yol almasını sağlıyor.

Partilerde aday belirlendikten sonra, seçim kampanyaları hızlı bir şekilde gerçekleşiyor. Ajanslara tekrar müracaat yapılarak, seçmenlere dağıtılmak üzere promosyon malzemeleri siparişi veriliyor. Afişler ve bayraklar gerekli görülen yerlere asılıyor. Aday belirlendikten sonraki çalışmalara bundan böyle parti müdahil oluyor. Partinin yönlendirilmesi ile de seçim çalışmaları daha da hızlanıyor.  

Adaylar her gittikleri yerde kendilerini tanıtmanın ve anlatmanın yanında, rakip olarak gördüğü diğer partilerin adaylarından da bahsediyor. Rakiplerin olumsuz özelliklerinden, icraatlarından, yapamadıklarından bahsederek onları yıpratmaya, kendi projelerini de anlatarak destek bulmaya çalışıyorlar.

Muhakkak ki, seçmenlerle karşı karşıya gelindiğinde söylenen her şey doğru değil. Karşı tarafı yıpratma ve destek bulma politikası. Çünkü politikanın içeriğinde propaganda var. Propaganda içerisinde ise yalan ve iftira..

Günümüzde bu durumdan çok fazla etkilenen olduğunu düşünmüyorum. Çünkü seçmenlerimizde çok uyandı. Onlarda yıllarca politikacıların kazığından en büyük nasibini almış kimseler. Seçmenler ”bu gidişe artık yeter!” demektedirler.

Vatandaş geçmiş ve bugünü çok iyi değerlendiriyor. Geleceği hakkında ise kendi seçimini kendisi verecek kadar akıllı. Çünkü geçmiş siyaset anlayışına yönelik kötü tecrübeleri var. Kuru kalabalıklara ve parayla tutulmuş adamlara çok fazla itibar etmiyor. Adaylardan yapabileceğinin sözünü almak istiyor ve her zaman yanlarında hissedebileceği birinin başkan olmasını tercih ediyor.

Vatandaş adayın başkan seçildikten sonra ise parti rozetini bir kenara bırakmasını ve herkesin, herkesimin başkanı olunmasını istiyor. Bu konuda kim vatandaşın gönlüne köprü kurmuşsa, vatandaştan destek için yol alacaktır.

Benim özellikle belirtmek istediğim; siyaset yaparken birilerini karalayarak yükselmeye çalışmayın. Adaylığınız süresince öne geçmek için birbirinize iftira atmayın. Samimi olun. Mümkünse projelerinizle öne çıkın. Başkasının dolduruşuna gelerek birbirinize kötü söz söylemeyin. Sadece yapabileceklerinizi söyleyin, yapamayacağınız şeyler için kimseye ümit vermeyin. Gittiğiniz ve konuştuğunuz her yerde söylediklerinizi ve vaatlerinizi sonrası için kayıt altına alın.

Yeni yıla yeni ümitlerle giriyoruz. Genç, dinamik, üretken, kendini yenileyen bir toplum olarak görüyorum kendimizi. Nice krizler atlattık, bu krizlerden de fırsat oluşturarak çıkacağımızı düşünüyor, yeni yılınızın size sağlık, mutluluk ve aydınlıklar getirmesini dileyerek kutluyorum.

Kyoto Protokolu Küresel Isınma ve Türkiye

Sera gazları küresel ısınmaya sebep olmaktadır. Sera gazları içinde en büyük oranı Karbondioksit gazı teşkil etmektedir.

Bacalarımızdan, arabalarımızın egzozundan, fabrika bacalarından  yakıtların yanması ile meydana gelen gaz olan  karbondioksit en büyük küresel ısınma nedenidir.

Doğada karbondioksidi tüketen tek kaynak; ağaçlar ve yeşil yapraklı bitkilerdir. Söz konusu bitkiler güneş ışığı yardımıyla karbondioksiti kullanarak fotosentez yaparlar, kendileri ve canlılar için besin üretirler. Aynı zamanda canlılar için oksijen üretirler. Bitkilerin ürettiği bu oksijenle biz yaşayabilir, ateşlerimizi yakabiliriz. Tabiattaki yanma olayı sadece oksijenle olur. Yeşil bitkilerin oksijen ürettiği yasin-i şerifte anlatılmaktadır. Modern kimya son asırda tespit etmiştir.

Kyoto Protokolüne göre 2008-2012 Yılları arasında Türkiye’nin de içinde bulunduğu   Ek-1 listede yer alan ülkeler   sera gazı salınımını  1990 yılındaki  salınımlarının  yüzde beş altına çekmeleri gerekmektedir. Bu zor bir olay. Hükümetler politikalarını buna göre oluşturmak zorundalar.

Artık Sera gazı salınımı yapmayan temiz enerji kaynakları ile enerji üretimi yapmak daha cazip, ekonomik hale gelecek. Rüzgar enerji santralleri, Hidroelektrik santraller gibi.

Doğal gaz fiyatlarının artması mevcut doğal gazdan elektrik üreten santrallerin cazibesini yok etti. Doğal gaz santralleri kapanma noktasına geldi.

Rüzgar enerji santralleri ile enerji üretmek hammadde bedava olduğu için  en düşük enerji maliyeti olan bir yöntem olup hiçbir  çevre kirliliği de yapmamaktadır.

 Türkiye’miz Rüzgar potansiyeli bakımından Avrupa’da birinci sırada yer almaktadır. Toplam Rüzgar potansiyelimizin en az 80.000MW olduğu hesaplanmıştır. Oysa halihazırda kurulu Rüzgar enerji santralleri kapasitesi 500 MW civarındadır. Almanya’da Rüzgar Enerji Santrallerinin kapasitesi 10.000 MW civarındadır.

Enerji ve enerji kaynaklarının fiyatlarının artması sanayicilerimizi zor duruma sokmaktadır. Birçok fabrika bu nedenle kapanmaktadır. Hükümetin KYOTO uygulamaları demese de yaptığı Kyoto uygulamaları ülkemiz ekonomisine zarar vermektedir.

Doğal gazda yapılan yüzde onbeşlik indirim de bazı kararların  kafaya dank ettiğinin bir açık örneğidir.