21.8 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1339

Kocaeli’nin Rüzgarları Ekonomi Kokuyor…

Bir zamanlar Avrupalılar  “SEYHAN AKAR TÜRKLER BAKAR” demişler. Şimdi Seyhan yine akıyor ama üstünde üç barajımız, çak sayıda sulama kanallarımız var. Elektrik üretiyoruz, verimli topraklarımızı suluyoruz. Çukurova  bütün Türkiye’yi besliyor, ihracat yapıyor..

Şimdi Avrupa “RÜZGAR ESER TÜRKLER BAKAR” diyorlar. Haklılar. Ülkemiz rüzgar potansiyeli bakımından Avrupa’nın en zengin ülkesi. Kocaeli’de Türkiye’nin zengin rüzgar potansiyeline sahip illerinden birisidir. Ama Kocaeli’nde tek bir rüzgar santralinin kurulduğunu duymadım.

Halkımız, şirketlerimiz ekonomik sıkıntı içindeyken hükümet yeni çözümler üretmesi gerekirken Ergenekon’la yatıp Ergenekon’la kalkıyor. Şimdi bir de Gazze olayları çıktı. Bizimkiler salvolar atan kahraman kesildiler. Neticede binlerce yaralı, binden fazla şehit. üzülüyoruz. Koca başbakan ağlıyor.

Kırım kaybedildiğinde ağlayan padişaha anası – ağla oğlum ağla senin gibi acizlere kadınlar gibi ağlamak yakışır demiş.  Şimdi  bu sözü söyleyecek analar,  insanlar  nerde?..

Kudüs’ün çevresinde  Filistin’de  Suriye topraklarında yatan on binlerce şehidim  bu olaylara ne diyor acaba.?  Osmanlıya başkaldırıp İngilizle, Yahudi ile karşımıza çıkanlar Kudüs’e kol kola birlikte girenlere şimdi ne oldu? Mustafa Kemal Atatürk ordularını Şam’a, Haleb’e , Toros’lara çektiği yılları olayları. birlikte değerlendirilmeli Anadolu  o yıllarda kan ağladı..

Dert söyletir derler. Biz ana konumuza dönelim. Dünyamızda sürdürülebilir kalkınmanın devamı için temiz çevre teknolojilerinin geliştirilmesi ve uygulanması gerekmektedir. Aksi takdirde topraklarımız, yeraltı su kaynaklarımız, akarsularımız, göllerimiz kirlenmektedir. Doğal kaynaklarımız yok olmaktadır.

Bacalardan çıkan sera gazları asit yağmurlarına ve küresel ısınmaya sebep olmaktadır. Asit yağmurları yeşil alanları, ormanları yok etmektedir. Oysa yeşil alanlar ve ormanlarımız Bizim ihtiyaçlarımızı sağlayan ürünler ve olmazsa olmazların başında gelen Oksijen gazını üretmektedir.

Oksijen gazı olmazsa hayat olmaz.  Yüce kitabımız Kuran-ı Kerimin Yasin suresinin 80. ayeti kerimesinde bu husus belirtiliyor. Modern Kimya yeşil ağaçların oksijen ürettiğini son asırda tespit edebilmiştir.

Çevremizin korunması ve sürekli gelişme için başta yapılması gereken iş: enerjiyi temiz kaynaklardan üretmektir. Seyhan nehrinin üzerindeki Hidroelektrik santrali, Rüzgar santralleri gibi temiz enerji üreten santralleri kurmak gerekir. Almanya’da rüzgar santrallerinin üretim kapasitesinin 10,000 MW ‘a yükseldiği ifade edilmektedir. Ülkemizde 80,000 MW  Rüzgar potansiyeli olmasına rağmen  kurulu  güç  birkaç  yüz MW civarındadır.

Rüzgar santrallerinde geç kalışımızın en büyük sebebi Hükümetlerimizin bu konuda kanun, yönetmelik, teşvik tedbirleri çıkartmakta gecikmeleridir. Hükümetler ülkemizi doğal gaza bağlamak için gösterdikleri çabanın onda birini  bu sektöre gösterselerdi enerji de dışa bağımlı hale gelmez, halkımız da ısınma sıkıntısına düşmezdi.

Kocaeli’mizin Karadeniz kıyıları da, Dağların tepelerinde esen rüzgarlar, rüzgar santraller kurmak için yeterli gözükmektedir. Bu konuda Türkiye Rüzgar Haritasını ve yerel tecrübeleri incelemek gerekir. Elektik İşleri Etüd İdaresi Genel Müdürlüğü Web sitesi bu konuda en güzel kaynaklardan birisidir.

Ayrıca Googlda  ” Rüzgar santralleri ” yazıp ve entere basarak Türkiye’mizde bu sektörde yapılanları görebiliriz.

Çevre konularında, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği konularında www.iso.org.tr den büyük ölçüde yaralanılabilinir.

Doğa bize değil, biz temiz bir doğaya muhtacız.. Muhtacız O’na……

Dalaşmak mı, Dolaşmak mı?

Siz, bir arzunuzu gerçekleştirmek için insan ilişkilerinde hangi yöntemi kullanırsınız? Yoksa bir yöntem sahibi değil misiniz? “Saman altından su yürütmek” deyimi ve “İtle dalaşmaktansa köşeyi dolaşmak yeğdir.” atasözü size neyi anlatır?

Şüphesiz, büyük veya küçük, hepimizin bir hedefi var. Sosyal hayatta, hedefe ulaşmamızı engelleyen sebepler pek çok. Bunları bir şekilde ortadan kaldırılmak, işin yasası. Yoksa engellerin altında ezilmek, hedeflerden vazgeçmek tehlikesi bizi bekliyor. Hedefe ulaşmakta tercih edeceğiniz yöntem, çok önemli. Buna göre amacınıza ya ulaşıyorsunuz ya da pes ediyorsunuz. Seçeceğiniz yöntem, tamamen sizin fıtratınızla, gelişmişlik düzeyinizle, günün konjonktürüyle ilgili. “Elbet varır menzil-ı maksuda aheste giden” diyerek “dolaşma”yı, “Çivi çiviyi söker.” veya “Dinsizin hakkından imansız gelir.” diyerek “dalaşma”yı seçebilirsiniz.

İslam tarihinde, Hudeybiye Anlaşması’nı hatırlayalım. Müslümanlar müşriklere karşı ya savaşacaklar ya da kendi aleyhlerine gibi gözüken anlaşmaya kabul edeceklerdi. Metanet gösterip sabrettiler ve anlaşmanın bir yıl sonra kendileri için ne kadar olumlu sonuçlandığını itiraf ettiler. Yine ilk umre ziyaretinde Mekke’ye giremeyen inanmışlar, moral bozukluğu ile Medine’ye geri döndüler; ama bir yıl sonraki gelişlerinde büyük bir manevi güçle Mekke’yi inlettiler. Mekke’nin fethine giden yolu açtılar. Her iki harekette de “dalaşma” dediğimiz savaş yöntemi tercih edilseydi İslamiyet doğduğu topraklara gömülebilirdi. Büyük dinlerin doğuşunda, inkılâp hareketlerinin kökleşmesinde peygamberlerin veya inkılâpçıların “dolaşma” dediğimiz, insanları ikna yöntemini kullandığını görürüz.

Dolaşma yöntemi, metaneti, sağlam bir akideye sahip olmayı, güçlü bir iradeyi gerektirir. Dolaşmada en gerekli gereç, zamandır. Zamanın iyi yönetilmesiyle, uygulanacak kısa ve uzun vadeli taktiklerle hedefe mutlaka ulaşılır. Bunun karşıtı dalaşmada ise elde edilmesi muhtemel her galibiyet, yeni bir mağlubiyetin mayası olacaktır. Her tepki, yeni bir tepkinin habercisidir. Dalaşmayla ekilecek tohumlar, dikilecek fideler; kan, gözyaşı, yıkıntı çiçeği olarak açar; intikam ürünü olarak sepetimize düşer. Bu meyve, onu yiyen herkeste hazımsızlığa yol açar.

Hayatımızda, çevremizde, tarihte bu yöntemlerin pek çok örneğini görebiliriz. Uzağa gitmeye gerek yok. Yahudiler, bugünkü dünyada hemen her sektörü ele geçirmişler. Petrol, finans, medya gibi sektörler Yahudilerin veya bu zihniyetteki insanların kontrolünde. Petrol fiyatlarıyla istedikleri gibi oynayabiliyorlar, finansta istedikleri zaman kriz çıkarabiliyorlar, paranın değerini ayarlayabiliyorlar, medya aracılığıyla her türlü dezenformasyonu yapabiliyorlar, değerleri tersyüz edebiliyorlar. Biz insanlar da onların istedikleri gibi yaşamak, düşünmek, değerlendirmek durumunda kalabiliyoruz. Onlar, bu güçlerini asırlar boyu süren zaman içinde dolaşma yöntemini kullanarak elde ettiler. Kutsal kitaplarının öğretileri, gösterdiği hedefleri böyle davranmalarını gerekli kılıyor. Hangi mala el atsanız, Yahudi sermeyesi ile karşılaşıyorsunuz. Tükettiğiniz her malla Yahudi’yi şişmanlatıyorsunuz. İnsanların çoğu bunun farkında değil ya da duyarsız. Ancak, İsrail’in Filistin’de yüzlerce insanı katlederek dalaşma yöntemine başvurması uzun vadede aleyhine dönecektir. Kanla sulanan topraklarda bitecek gülleri hiçbir zaman kan dökücüler toplayamaz. Sessiz ve derinden götürdüğü kan emici politikalarla hedefine varmasına fazla bir mesafe kalmamışken, dalaşma yöntemine başvurmasının kendi aleyhine sonuçlanacağından şüphe yoktur. Dalaşmada zayıf taraf kadar güçlü taraf da yara alır. Dünya ormanının adaletsiz aslanı, kendini yaralamıştır, bu yaranın tedavisi mümkün görünmüyor.

Dalaşanları galip kılacak pek çok silah geliştirilse de zafer, her zaman dolaşma yöntemini tercih edenlerin olacaktır. Evrenin yasası, sosyolojinin mantığı bunu gerektiriyor.

Kocaeli’de bir Alperen

Geçtiğimiz hafta BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ilimize gelerek partisinin Kocaeli Büyükşehir Belediyesi ve ilçelerdeki belediye başkan adaylarını açıkladı.

Kocaeli Büyükşehir’de adaylarının Mehmet Korkmaz olduğunu böylece öğrendim.

Diğer partilerimiz de 29 Mart yerel seçimleri için adaylarını açıkladılar. Doğrusu hemen hiçbirisini tanımadığımdan onlar hakkında bir yorumda bulunamayacağım. Bence hepsi de çok değerli insanlar. Topluma şu veya bu şekilde katkı sağlamış, partilerince ve  çevrelerindeki insanlarca çokça seviliyorlar ki çok önemli bir amme hizmetine aday gösteriliyorlar.

Adayların arasında tanıdığım tek isim yukarıda adaylığını öğrendiğimi belirttiğim Mehmet Korkmaz’dı. Bu vesile ile BBP adayını size bildiğim kadarı ile tanıtayım istedim.

Mehmet bey 1957 yılında Trabzon’un Beşikdüzü İlçesinin cennet yeşili Türkelli köyü doğumlu. Ankara Ticaret ve Turizm Yüksek Öğretmen Okulunu 1979 yılında bitirdi. Öğrencilik döneminde o zaman Ülkü Ocakları Genel Başkanı olan Muhsin Yazıcıoğlu ile birlikte Nizam-ı Alem Davasının mücadelesini verdi.

Beşikdüzü Ticaret Lisesinde öğretmenlik ve Beşikdüzü İlçe Milli Eğitim Şube Müdürlüğü görevlerini ifa etti. Bu dönemde Beşikdüzü’nün ilk yapı kooperatifini kurarak 200 aileyi ev sahibi yaptı.

1993-1995 dönemlerinde BBP Kocaeli İl Başkanlığını yaptı. Emekliliğinden sonra şu anda Kocaeli’mizin başarılı  iş adamlarımızdan biri olarak hizmet veriyor. Yemek yapma işlerinden anlayan ve eşine gerektiğinde yardımcı olan, bu profili ile klasik “Karadeniz tiplemesine” uymayan Mehmet bey aynı zamanda iyi bir eş ve 3 çocuk 6 torun sahibi olan örnek bir aile reisi.

Mehmet Korkmaz sakin, ağırbaşlı yapısı ile güven telkin eden bir insan. Lider kişiliği ile de asla “ben” demeyen, ekip çalışmasını her zaman ön planda tutan bir çalışma tarzı var.

Zaten bu özellikleri nedeni ile bulunduğu ortamlarda kendisi istemese de ön plana çıkarılmıştır. Geçtiğimiz yıllarda da Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Başkan adayı olduğunu hatırlatayım.

Dışardan gelip te “İzmitli” olmuş nadir insanlardan. Kocaeli’nin problemleri ile hep yakından dertlenmiş, çözümler üretmiştir. Eminim seçim kampanyasını büyük bir ilgi ile izleyeceğiz

Sempatikliği, beyefendiliği ve seviyeli politikacılığı ile Kocaeli siyasetine katkı sağlayacağını şimdiden söyleyebilirim.

Başkan seçilirse şeffaf ve katılımcı yönetimi ile suistimallere meydan vermeyeceğini, kültür yatırımları ile İzmit’i kültürel faaliyetlerin odağı yapacağını, trafik sorununu çözerek şehir merkezini rahat dolaşılabilir bir alışveriş bölgesi haline getireceğini söylüyor her fırsatta..

Mehmet bey Kocaeli’ye hizmet eden herkesi hayırla yad ediyor. Dedikodu ve çamur atma politikası yapmayacağını söyleyerek gerçekten parti yapısına ve kişiliğine uygun bir çizgi çizerek farklılığını ortaya koyuyor.

Yolunuz açık olsun hocam. Sizi izlemeye deva edeceğiz….

Sıkıştırılmış Doğalgaz ( CNG ) Kullanımı

0

Dünyada ve Türkiye’de Sıkıştırılmış  Doğalgaz (CNG) ‘ın araçlarda bir alternatif yakıt olarak kullanımı gündemdedir. CNG’li araçların desteklenmesinin en önemli sebebi ekonomik, çevresel ve insan sağlığı açısından avantajlıdır. Çevre dostu olan doğalgazlı araçlar, petrol türevi yakıt kullanan araçların en önemli alternatifidir.

CNG ”Compressed Natural Gas – Sıkıştırılmış Doğalgaz ” 2000 – 3600 psi basınca kadar sıkıştırılarak basınçlı kaplarda saklanan ve kullanıma sunulan ”yoğunlaştırılmış” doğalgaza verilen isimdir. CNG genleştirilerek basıncı düşürüldükten sonra doğalgazın kullanıldığı her yerde ve şekilde kullanılabilir. CNG benzin ile kıyaslandığında daha düşük emisyon değerlerine sahip olduğundan yaygın olarak taşıt araçlarında kullanılır. Kullanılan araçların standartlara uygun olarak doğalgaz’a dönüşümü yapıldığı takdirde güvenlik açısından teknik bir dezavantaj sağlamadığı da bir gerçektir.

CNG yakıtını diğer yakıtları ile karşılaştırdığımızda güvenirlilik  sıralaması

1- Dizel         2- CNG         3- Benzin            4- LPG

CNG (Sıkıştırılmış Doğalgaz) ‘ın avantajları:

Diğer yakıtlara göre ekonomik ve verimi yüksektir. Çevreci bir yakıttır, yani yanma neticesinde ortaya çıkan zararlı gazların yüzdesi CNG’de diğer yakıtlara oranla daha azdır.

Hangi Araçlar  CNG’ye Dönüştürülebilir?

Doğalgaz sistemi, benzinle çalışan, karbüratörlü ve katalitik akıtma sistemi olan ve olmayan uygun araçlara monte edilebilir. CNG motora zarar vermez. Motorun verimini düşürmez, motorda karbon bırakmadığı için motorun ömrünü uzatır. CNG kullanabilecek araçlar; otomobiller, şehir içi ve şehirlerarası otobüsler, şehir içi taşıma araçları, ağır vasıtalar, askeri ve kamu hizmet araçları, araç filoları, deniz taşıtları, trenler, motosikletler, uçaklar ve bilinen tüm motorlu araçlardır.

Türk Gladyosunun Tasfiyesi

Ergenekon Soruşturması kapsamında o kadar çok haber ve yorumla karşılaştık ki. Olay ve dava kapsamı çok geniş, birbiriyle irtibatlandırılması mümkün görülmeyen insanlar aynı torbanın içinde. Bunların içinden anlaşılabilir bir sonuç çıkarmakta zorlanıyoruz.

Şimdi detaylara takılmadan resmin bütününü görmek için, anlamamız gereken bazı temel hususları gözden geçirelim:

  • 1- 1950′ li yıllarda ABD’nin teşviki ile NATO ülkelerinde daha sonra adı genel olarak “Gladyo” olarak adlandırılan sivil örgütler oluşturulmuştu. Bu kapsamda Türkiye’de de benzeri bir teşkilatlanmaya girişilmişti. “Özel Harp Dairesi, bir yabancı işgalinde istilacılara karşı gerilla yöntemleri ve yeraltı etkinliğiyle mücadele etmek için kurulmuştu. Gerektiğinde kullanılması için de Türkiye’nin bazı yerlerinde gizli silah depoları oluşturulmuştu.” “Görevi, ‘barış’ sırasında ‘gayr-ı nizami harp’ hazırlığı yapmak, savaşta da o ‘harb’in gereklerini yerine getirmekti.”
  • 2- Türkiye uzun süren terör mücadelesinde bir dönem etkin rol oynayan “Özel Harekât Dairesi“nin (başında bir dönem İbrahim Şahin görevliydi), PKK’ya karşı kahramanca bir mücadele örneği vermesine rağmen, zaman zaman hukuk dışına çıkan bir mücadele yöntemi izlediği ve özellikle Güneydoğu’da çok sayıda yargısız infazı gerçekleştirdiği iddia edildi.
  • 3- “Susurluk Kazası“nda (1996 da) ölen Abdullah Çatlı devletin direkt yapamadığı bazı operasyonlarda kullanılmıştı. ASALA‘ya karşı operasyonlarda ve Kumarhaneler Kralı Ömer Lütfü Topal‘ın öldürülmesinde adı geçmişti. Hüseyin Kocadağ İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı idi. Yaralanan Sedat Bucak, milletvekili idi ve aynı zamanda, A.Öcalan’ın PKK’yı desteklemesi yönündeki bütün baskı ve ısrarlarına rağmen, devletin yanında yer alıp PKK’ya karşı mücadele etmeyi tercih eden Bucak Aşireti‘nin lideriydi. Susurluk ismi bir kesim tarafından “devlet-siyaset-mafya” arasında kirli ilişkiler ağını tanımlayan bir kavram olarak kullanılmakta.
  • 4- Türkiye zaman zaman ihtilallar yaşamış bir ülke. Yapılan darbeler tamamıyla TSK bünyesinde muvazzaf subaylar tarafından gerçekleştirildi. 1980 ihtilalı ve sonrası yapılan postmodern darbeler emir-komuta zincirine uygun gerçekleşti. Siyasetin normal gidişatını değiştiren veya yönlendiren (ve Türkiye’ye büyük zararlar veren) bu darbelerin gerçekleşmesi için, ülke genelinde çıkarılan olaylar ile istikrarsızlığın hâkim olduğu bir ortamın oluşturulması gerekiyordu. Yönetiminde emekli generallerin de bulunduğu (Türk Gladyosu olduğu iddia edilen) Ergenekon adlı organizasyonun veya bazı üyelerinin, ihtilala uygun istikrarsız ortamı oluşturmak için olaylar çıkardığı, çeşitli cinayetler işlediği iddia ediliyor.
  • 5- Ergenekon ve Susurluk‘la ilişkilendirilenlerin kirli ilişkiler içinde olduğu iddiası doğru ise, son derece büyük bir para gücünü de ele geçirmiş olmaları gereklidir. Oysa bugüne kadar örgütün yönetim kademelerinde en tepelerde gösterilen kişiler de dâhil olmak üzere, hiçbirinde büyük para varlığı ve hareketi tespit edilemedi. Ergenekon’un kasası iddia edilen ve hapishanede hastalanarak ölen kişinin ailesi cenazeyi kaldıracak para bulmakta sıkıntı çekti.
  • 6- Varşova Paktının dağılmasından sonra diğer NATO ülkelerinde lağvedilen, Gladyo türü örgütlerin Türkiye’deki uzantısı olan “Özel Harp Dairesi” benzeri yapılanmaya ihtiyaç var mı? Türkiye’nin birlik ve bütünlüğüne yönelik herhangi bir tehlike kalmadı mı? Ülkemizin en azından bir kısmının bölünmesi ve Irak’ın Kuzeyinde oluşturulan devletle birleştirilerek “Büyük Kürdistan” kurma projesi içinde olanlar yok mu? Bu projenin ikinci aşamasının kurulan devletin “Kuzey İsrail haline getirilmesidir” iddiası bir vehimden mi ibarettir? ABD’nin Irak’ı işgalinden önce Güneydoğu’da istediği üslere ilaveten Trabzon, Sinop ve Kurtköy‘ü üs haline getirme talebi hangi anlama geliyordu?
  • 7- Özel Harp Dairesinin görevini Ergenekon Örgütü mü aldı? ABD ve İsrail’in bu projelerine karşı “derin devlet” tedbir mi almaya çalışıyordu? Eğer kazılarda bulunan silah ve mühimmat Ergenekon üyelerinin ise, bunlar “yabancı işgalinde istilacılara karşı gerilla yöntemleri ve yeraltı etkinliğiyle mücadele etmek için” mi konuldu? Yoksa bazı suikastlar ve istikrarsızlaştırma eylemleri için mi kullanılacaktı? Başka bir ihtimal, söz konusu silah ve mühimmat başkaları tarafından davayı yönlendirmek için mi konuldu? Bunları teknik incelemelerden sonra daha iyi yorumlayabileceğiz. Ergenekon, bahsi geçen projeleri yürüten devletler için bir tehlike olarak mı görüldü? Türkiye topraklarında başka devlet kurma projelerinin sahipleri, “derin devlet” diye adlandırılan bu “sivil savunma gücünü” tasfiye etmeye mi çalışıyor?
  • 8- TSK’nın en tepesinde görev alan komuta kademesi istemeden Türkiye’de ihtilal olmaz, olamaz. Ergenekon ihtilallara zemin hazırlamak için kullanılan bir örgüt ise, asıl dikkat edilmesi gereken merci ihtilalı bizzat yapma ihtimali olanlardır. TSK komuta kademesinin demokrasi kurallarına inanmış kişilerden oluşması yeterli teminat sayılmalıdır. İhtilal teşebbüsü içinde olma iddiasıyla bazı emekli generallere yapılanlar, eski Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın ifade ettiği “TSK’yı bölme projesine” hizmet ediyor olabilir mi?
  • 9- 1996’da “Susurluk çeteleriyle” mücadele adına “aydınlık için bir dakika karanlık eylemi” yapanlar, bugün Ergenekon Davası karşısında çekimser, endişeli ve hatta tepkili. O yıllarda Susurluk için yapılan eylemleri, “glu glu dansı” diye niteleyen siyasilerin kampındakiler, bugün Ergenekon tutuklamalarından son derece keyifli.
  • 10- Ülkede kirli işlere bulaşmış çeteler ve bunların devlet içindeki işbirlikçilerinin temizlenmesi herkesin arzusudur. Burada mesele, hukuk devleti ve demokrasi isteyen temiz kitlenin ABD ve İsrail projeleri için maşa olarak kullanılmaması, bunun için gerekli dikkat ve özenin gösterilmesidir.

Görüldüğü gibi cevabını bulamadığımız soru sayısı bildiklerimizden daha fazla. Bu safhada en dikkat edilmesi gereken şey, soruşturma ve davanın bir psikolojik savaş olmaktan çıkarılıp, hukuk kurallarının harfiyen uygulanmasından ibarettir

“Soykırım Tacirleri ve Gerçekler”

Birçok kamu kuruluşumuzda ve çeşitli kamu kuruluşları arasında çeşitli sebeplerle bir hesaplaşmanın olduğu bugün daha iyi ortaya çıkıyor. Bazen tamamen yabancı merkezler adına hesaplaşanlar, kendi ülkelerinin çıkarlarını unutanlar var. Özellikle Ergenekon Davası bu gerçeği ortaya çıkardı. Kamu kuruluşları birbirine rakip değil; birbirini tamamlayan ve bir bütünün parçalarıdır. Ancak, devlet politikasının çoğu kere iktidarlara göre değiştiği, siyasilerin kamudaki kadrolarla basit siyasi hesaplar uğruna uğraşmaları, yapıyı allak bullak etmiştir. Sağ ve sol şeklindeki tasnife günümüzde küreselci-teslimiyetçi ve milli-yerli ayrımı ilâve olmuştur. Ayrıca, hemşehrilik adına yapılan gülünç kollamalar, seçilenlerle tayin edilenler arasındaki yarış, başka sosyal hastalıklarımızdandır. Aslında fikir üretemeyen, verimli olamayan, görevini tam yerine getiremeyenler birbiriyle uğraşmaktan başka bir iş yapamazlar.

Ergenekonla ilgili gözaltılarda eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ün “Ben Amerikancıyım. Amerikan emperyalizmi palavradır” şeklindeki beyanları Yüksek Öğretim gibi bir kuruluşun ne kadar yanlış kişilere bir dönem teslim edildiğini göstermektedir. Bu zatın “Türkçe ilim dili değildir” şeklinde yabancı dille eğitim öğretimi savunmasını da yadırgamamak gerekirdi. İster sağdaki, ister soldaki Amerikancı çizgi önemli farklar göstermemektedir.

Aslında ben size bir kitap tanıtma toplantısından bahsedeceğim. İngilizce baskısı geçen yıl yayımlanan “The Genocide of Truth” isimli eser, bu defa “Soykırım Tacirleri ve Gerçekler” adıyla Türkçe neşredildi. Milli endişe sahibi, idealist bir araştırmacı ve aydın olarak gerçekleri ortaya çıkarmayı bir görev bilen “çılgın Türkler”den biri olan Sayın Şükrü Server Aya‘ya teşekkürü bir borç biliriz. Türk olmanın şuuru ile vatandaşlık görevini yerine getirmiştir. Kendisi eseri hazırlarken objektif bir takım belge ve kaynaklara gitmiş, aleyhte ve tarafsız yabancı belgelere de dayanarak Ermeni  diasporasının yalanlarını ortaya koymuştur. Eserin basılmasına İstanbul Ticaret Üniversitesi Rektörlüğü ve bizim kitaplarımızı da basan DER’İN yayınevi destek olmuştur.

Tanıtma toplantısına öğretim üyeleri, Dışişleri mensupları, gazeteciler, yazarlar ve iş adamları dahil değişik kesimlerden iştirakler oldu. Bizim için yüz karası teşkil eden, vicdanı tek taraflı sızlayan, malum özürlü ve dıştan destekli grup artık pek ortalarda dolaşamıyor. Bu gruptan bazı kişilerin ABD’nde rahmetli Gündüz Aktan ve Yusuf Halaçoğlu‘nu konuşturmamak için nasıl engellemeler yaptıkları ibretle ortaya kondu. Obama’nın başkanlığa seçilmesiyle beraber yapay soykırım iddialarının tekrar gündeme getirileceği anlaşılmaktadır. Oysa; gerek 1910’lu yıllarda Bölgede bulunan, gerek daha sonra ABD’li resmi görevlilerin ifadeleri bugün soykırımı tanıma eğilimiyle ters düşmektedir. ABD Senatosu 1922’de aldığı kararla sözde soykırımın olmadığını ortaya koymuştur. ABD Kongre zabıtları açıktır. Yine 2004 yılında bazı Ermeni gruplar Avrupa Adalet Divanı’nda dava açmışlardır. Bu dava reddedilmiş ve temyiz edilmesine rağmen; mahkeme kararı onaylanmıştır. AB Parlamentosu’nun 1998 yılında aldığı karar siyasidir ve mahkemeler tarafından kabul görmemiştir. Türkiye’nin AB üyeliğinin soykırımın kabul edilmesine bağlı olduğu da unutulmamalıdır.

Toplantıda, değerli bir Türk vatandaşı olan Avukat Keğam Karabetyan‘ın konuşması da oldukça önemliydi. Kendisi Türk olmakla övündüğünü ve bu vatanın bir çocuğu olduğunu ifade etti. Herhalde kendisini Türkiyeli gören birçok vatansız ve milli kimliksiz insanımıza göre daha fazla ülkesine bağlıydı. Kolay ve basit genellemelerden daima kaçınmak gerekiyor.  

Herkes gerekli hizmeti yapmadığı için birbirinden şikâyetçi; ama çoğunluk da biri diğerinin ne yaptığını bilmiyor. Demek ki; herkes birbirine kapalı. Sadece Dışişlerinin pasifliğinden şikâyetçi olmak da yetmiyor. Birçok genç bilim adamı gerekli puanı alabilmek için yabancı bir yayın organında gerçekleri ortaya koyamıyor; çünkü makaleleri yayımlanmıyor. Basının da önemli bir bölümüyle görevini yaptığını söyleyemeyiz. Gerçekler ve ülke çıkarları karşısında tarafsız kalmak, meziyet sayılmış. Genç nesiller ise; bilgisiz yetişiyor. Kendi ülkelerini suçlamaya hazırlar.

Toplantıda Dışişlerinde önemli görevler yapmış bir Büyükelçi; Türkiye ve Ermenistan ilişkilerini düzeltmek uğruna ABD Büyükelçiliği’nin önemli bir bütçe ayırdığını söyledi. Ancak, Ermenistan’daki ABD Büyükelçiliğinin bu konuda ayırdığı bir bütçenin bulunmadığını belirtti. Gerçekleri ortaya koyan eserlerin yurt dışındaki kütüphanelerden çalındığı, birçoğunun satın alınarak yakıldığı da işin ayrı bir yönüdür.

Bu Savaş Bitmez

Bazen, “Kime, neyi, nasıl anlatacaksın?” diyerek çaresizliğimizi ifade ederiz. Atalarımız, “Hayvan yularından, insan sözünden tutulur.” demiş. Bir kişiye söz geçiremiyorsak o insanı neyinden tutabiliriz? Kendisine hiçbir madde veya mana ile sahip olamadığımız varlığın türü ne olabilir? Bakar mısınız, İsrail devleti, teolojideki adıyla Yahudiler, “Ben yaptım, oldu. Bana kimse karışamaz.” efelenmesiyle günlerdir savunmasız Filistin halkını katlediyor, akan kanı, gözyaşını görmüyor, feryatları işitmiyor, dünyayı ciddiye almıyor.

“Bir gün gelecek, bütün Yahudileri niçin yok etmedim diye bana kızacaksınız.” dediği rivayet edilen Hitler’in haklı olduğunu söylemek istemiyorum. Ama adamın bir bildiği varmış, demekten de kendimi alamıyorum. Irk düşmanlığı yaparak, antisemitist olmak de istemem. Önyargıdan, vebadan kaçar gibi uzaklaşmak isterim. Fakat tarihi hakikatlerle bugün yaşananlar arasında büyük paralellik bulunduğunu görmezden gelemem. Siz ister bir ırk olarak değerlendirin ister bir düşünce sistemi olarak değerlendirin, bakınız, Kuran-ı Kerimde Yahudiler için ne deniyor: “Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden değiştirir, dillerini eğerek, bükerek ve dine saldırarak (Peygambere karşı) “İşittik ve karşı geldik”, “Dinle, dinlemez olası”, “râinâ” der. Eğer onlar “İşittik, itaat ettik, dinle ve bizi gözet” deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olacaktı; fakat küfürleri (gerçeği kabul etmemeleri) sebebiyle Allah onları lânetlemiştir. Artık pek az inanırlar.” (Nisa / 46) Bu ayetten sonra onlar hakkında söylenecek ne kaldı? Lanetlenmek, ne kadar aşağılık bir durum. Ötesi yok.

Yahudiler, tarihin her döneminde herkesle savaş halinde olmuşlar. Onların savaşları yalnız Filistin halkıyla değil, onlar peygamberlerle savaşmışlar hatta Allah’la savaşa kalkışmışlar. Allah’a iftira atmışlar. Maide suresinin 64. ayetinin bir bölümünde “Yahudiler, Allah’ın eli bağlıdır (sıkıdır), dediler. Hay dedikleri yüzünden elleri bağlanası ve lânet olasılar! Bilâkis, Allah’ın elleri açıktır, dilediği gibi verir…” denmektedir. Allah’a iftira atmak, bir Yahudi ahlakı, karakteri olsa gerek. Yahudilerin hiçbir sözünde dürüst olmadığını bilen Allah, onlara Cuma suresi 6. ayetinde, “De ki: Ey Yahudiler! Bütün insanlar değil de yalnız, kendinizin Allah’ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız, bunda da samimi iseniz, haydi ölümü temenni edin (bakalım)!” diyerek meydan okumakta ve samimi olmaya davet etmektedir.

İsrail’in şu an yaptığı, kokuşmuş bir ahlakın tezahürüdür. Niçin kokuyor diye pisliğe kızamayız. O koku, pisliğin karakterinde vardır. Her varlık, orijinindeki rayiha ile kendinden söz ettirir. Gülü yücelten de bu niteliği değil midir? Yahudiler, bırakın başkalarına saygılı olmayı, kendi dinlerine bile saygılı değiller. Yahudi inancına göre cuma akşamından cumartesi akşamına kadar geçen süreye Şabat (Sebt) günü denir. Şabat, Tanrı’nın dünyayı altı günde yaratıp yedinci günde dinlenmesini hatırlamak ve o günü kutsamak içindir. Şabat günü Yahudiler için dinlenme günü olduğundan ateş yakmak, paraya dokunmak, arabaya binmek gibi her türlü dünya işi yasaktır. Ancak son katliam, bir Şabat günü başlatıldı.

Şu an, dünya siyasetinin, maliyesinin, medyasının Yahudi egemenliğinde olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu egemenlik, yüzyıllardır yapılan mücadele ile elde edildi. Bunun için localar, örgütler, lobiler kuruldu, savaşlar yapıldı. Peki, Yahudileri buna zorlayan nedir, onlar hangi hesaba göre hareket ediyorlar? Her büyük buhranın temelinde bir Yahudi ile karşılaşıyoruz. Bunun izahı var mı? İzahı; ahlaktır, fıtrattır, karakterdir.

Lafı uzatmaya, gevelemeye gerek yok. Yahudi ahlakı olduğu sürece dünyada, İsrail yaşadığı sürece Ortadoğu’da huzur olmaz. Herkes kendine bir rol biçsin.

 

İş Yapmak mı? Gönül Yapmak mı?

Partiler adaylarını kesinleştirmeye başladı.Bir çok partinin adayları tamamlandı. Bazılarınınki ise bugün yarın tamamlanır. Partiler bazı Belediye başkanlarını tekrar aday gösterdi. Bazılarını ise aday göstermedi. Tekrar aday gösterilenlerin, tekrar aday gösterilmeyenlerle aralarındaki fark daha çok iş becerisi değildir. İşi zaten profesyonel kadro yapıyor. Teklifleri başkanın önüne getiriyorlar. Başkanda önüne getirileni onaylıyor veya onaylamıyor.

Bazı başkanlar eskisi gibi Ankaralarda para peşinde koşturmuyor. Bakanlığın projelere ayırdığı fondan nasıl bir incelik yaparımda belediyeme daha çok kaynak aktarırım diye çabalamıyor. Maliye Bakanının, mahalli idareler genel müdürünün peşinde koşturmuyor. Başbakanı kaynak temini için günlerce, hatta aylarca kovalamıyor. Şıkır şıkır gelen kaynakları harcıyor. Bazen de fazla gelen kaynakları har vurup harman  savurup duruyor. Çünkü zamanının çoğunu düğüne, eğlenceye, basına daha çok çıkma yarışına harcıyor. Asıl işini yapamıyor. Bir taraftan sosyalleşme adına düğün dernek kaçırmazken diğer taraftan vatandaşın taleplerini karşılamakta çok acımasız davranıyor.

Belediye başkanı her talebi tabii ki olumlu olarak karşılayamaz. Muhakkak ki yerine getiremeyecekleri olacaktır. Fakat bunları yerine getirememe esnasında vatandaşa takındığı tavır çok önemlidir. Vatandaşa işinin olamama sebeplerini güzellikle izah ederek gönlünü almak çok önemlidir.

Belediye Başkanları yaptığı işlerin çokluğu ile yeniden seçilmiyor. Kazandığı gönüllerin çokluğu ile yeniden seçiliyor.

Her görevin bir sonu vardır. Hiç bir görev sonsuz değildir.

Belediye başkanları koltuklara hizmet adına aday oluyorlar. Vatandaşa kapılarının ardına kadar açık olduğundan bahsediyorlar. Adaletten, dürüstlükten bahsediyorlar. Vatandaşa oy için adeta yalvarıyorlar. Seçildikten sonra bir kısmı dününü unutuyor. Bazıları vatandaşla içi içe olurken, bazıları belediye duvarlarını kale duvarı sanıyor. Vaatlerde bulunduğu, oy isterken şekilden şekle girdiği vatandaşına karşı arasına kalın duvarlar örüyor. Mesafeler koyuyor.

Demek ki yeniden seçilmenin yolu, ödül kazanmaktan değil  gönül kazanmaktan geçiyormuş.

Hizmet bu alemde iz bırakmak için, öbür alemde sevap kazanmak için yapılır.

En büyük insan, insanlara hakkıyla hizmet eden insandır.

Adaletsiz davranan, hısım akraba kayıran, kin ve nefretle dost arkadaş dinlemeden onları mağdur eden, kendi ile kavgalı olduğu halde, barışık lafları eden, toplumun her kesimi ile ters düşen insanları günü geldiğinde kapının önüne koyarlar.

Yapılanların siyasette cevabı bu ise de, halkın cevabı henüz bu kişilerce hissedilmemiştir. Halk bu işi bu kadar kısa kesmez. Zannetmeyin ki yeniden aday olamadınız diye mağdur ettiklerinizle aranızdaki hesap kapanacak. Zaman zaman onlarla karşılaşacaksınız. Aradan geçen zaman içinde siz onları unuttuğunuz halde onlar sizi unutmamış olacaklar. Alacağınız tepkileri şimdiden görür gibiyim. On sene belediyecilik yaptım. Benim tanımadığım veya aradan geçen zamanda simalarını  unuttuğum bazı insanlarla karşılaştığımda; “Ben sizi belediyeciliğinizden tanıyorum.” dediklerinde yüreğim hopluyor. Acaba bu adamın bir işini görmedikte kendisini incittik. Şimdi milletin içinde sitemmi edecek diye terliyorum. Çok şükür şimdiye kadar hiç böyle bir şeyle karşılaşmadım. Hep dua ettiler. İsterim ki görevi bitenler  içinde böyle olsun. Tersi olursa emin olun bu azap çekilmez.

Kabir azabı gibi bir türlü bitmez.

Not: Görevini hakkı ile yapıp ta tekrar aday olamayanlar, halkın gözünde hak ettikleri değeri yaşayarak görürler. Onlar mutlu insanlardır.

Gaz Müslümanları ve Gaz’ze

“Ey İslam Ümmeti! Birinci vazifen zulmi durdurmaktır.”

Filistin dramının son naklen vahşet sahnesine farz-ı ayn duruşunu sergilediniz ama ya diğer zulümler?

Cizre‘de hapşırsanız Telafer‘den duyulur. Felluce sallansa Şırnak hisseder. 5‘inci senesinde Irak zulmü, Bosna zulmünü 5‘e katladı, gidiyor. Kayıplar 2 milyona, yetimler 4 milyona, evsizler 6 milyona yaklaştı. Ve yüzbinlerce sistematik tecavüz..

Mostar Köprüsü vurulunca yutkunamaz olmuştuk. İmam-ı Azam Camii, Hz.Ali Türbesi vurulurken maç seyrediyorduk. Irak‘taki kardeşlerimizin bir El – Fetih‘i, bir Hamas‘ı bile yok. Lakin Nazi zulmünün bir benzeri olan Irak zulmünde kalp ve kafa olarak yokuz.

Oysa ‘Müslümanın kafirle cihad edenine Türk denir‘ derdi İsmet Özel. Ne kadar zulüm ayeti var; Kur’an okuyan Müsüman yok mu? Yoksa ‘abiler en iyisini bilir‘ veya ‘efendibaba gereğini yapar‘ deyip maç seyrini sürdürüyor muyuz?

Yahudilere ve Siyonizme karşı taşan tepkimiz iş ABD olunca nasıl bıçak

gibi kesiliyor?

Komünizme karşı yapılan cihad Kapitalizme karşı niçin sökmüyor?

Müslümanın imanının anten ayarlarıyla kim oynuyor?

Amerika deyince dizlerinin bağları gevşeyen Müslümanlar, ABD’ye zati

ve subuti sıfatlar yüklemiş olmuyorlar mı?

‘Oku’ diye başlayan bir dinin okumayan mensupları hakkında hüküm

nedir?

Ve en önce biz varacağız Arasat’a kerdeşlerim

Gideceğiz ve en önce biz

Havzın başında bekleyen Peygamber’in yanına

Çünkü biz cihadı alnımızın çatına vurduk

Her sabah şehadeti koyduk dualarıızın başına

diyen İbrahim Sadri‘lerimiz ne işle meşgul?

Zulme en büyük destek tepksizliğimiz (sonuncusu hariç). Zulme en büyük ders ve direniş; b-o-y-k-o-t. Hani hiç yapamadığımız.. hani olay olunca ‘İsrail şaşırma, sabrımızı taşırma‘ diye bağırdığımız ama hadiseler küllenince Ariel‘le yıkandığımız..

Bırakın tüm yabancı ürünleri sadece Şer Üçgeni‘in (ABD, İsrail, İngiltere) ürünlerini almayalım, zulüm kesilir dedik; alışkanlıklarını terkeden olmadı. Bir Marlboro‘yı bile bırakamayan, bir Coca Cola‘dan bile vazgeçemeyen dünyanın kötü gidişine neyle ve nasıl nizam koyacak?

Anlaşılan o ki İslam inancı Müslümanlara bir numara büyük geliyor. Onlar hala particiliği İslamcılık zannediyor. 40 yıldır verilen maya tutmuş; zahiri bizden, batını ecnebilerden bir tür oluşmuş. Camide tadil-i erkan, piyasada Kapitalist racon.

Aldatan bizden değil, zulmeden bizden değil, zulme ortak olan bizden değil; iyi de biz kimiz? Asr-ı Saadet’te kimin izdüşümüyüz? Fitne ve nifak iliklerimizin neresine kadar yükselmiş?

Bize ne lazım: 220 voltluk bir elektro – şok mu yoksa Amerikan uçaklarının İzmit’i ve İstanbul’u bombalaması için mektup mu? Veyahut sıradışı ilahi bir tokat mı?

Gaz‘la çalışan tüm Müslümanlar adına, Gazze’nin yükselttiği tansiyonumuz düşmeden boykotla bedenimizi ve vicdanımızı temizleyelim. Onlar sırayla bizi temizlerken biz de onların necaset markalarını bu toptaklardamn temizleyelim. İran’ın Ayetullahı bile ‘haram‘ fetvası verdi; yok mu arttıran?

Abiler, ablalar.. Efendibabalar, hocaefendiler.. 90‘lı yılların meşhurlarından Patagonya’nın Sesi Radyosu‘ndan sizin için bir istek parçası çalıyorum:

Yürü bre yalan dünya

Senin aslın Amerika

Etekliğin basma olsa

Kefen bezin Amerikan”

Etnik Irkçığın Üstündeki Örtüler

Ergenekon, ülke gündemini adeta devre dışı bırakıyor. Ergenekonla yatıp Ergenekonla kalkıyoruz. Böylece aslında ülkemizde var olan bir de dışarıdan ithal ettiğimiz krizin çapı, yoğun işsizlik ve Deniz Feneri gibi açıklanan ve açıklanmayan birçok yolsuzluklar unutturuluyor. Suçun ferdi olması gerektiği bir tarafa itilip kişiler ve mensup oldukları kurumlar suçlanıyor; TSK başta olmak üzere birçok kuruma kan kaybettirilmeye çalışılıyor. Aslında dışarısı da farklı bir şey istemiyor. Irak’ta askerimizin başına çuval geçirilmesi, Ordunun itibarını zedelemekti. Askeri hastanelerden bir takım sağlık raporlarının dışarı sızdırılması da… TSK Türk Milletinin ordusudur. Onu Güney Amerika ordularıyla karıştırmayalım. Siyasetçi yanlış yapsa TBMM’nin feshi mi gerekir?

Türkiye kurumlararası zıtlaşmadan kurtulmalıdır. Başta iktidar olmak üzere;  Yargıdan elini ve sözünü çekmelidir. Sayın Başbakanın geçen haftaki beyanlarının Yargıya müdahale olmadığını söylemek mümkün müdür? Savcı ve hakimlerin yerini bazı basın ve TV’lerin, köşe yazarlarının almadığı söylenebilir mi? Herkesten önce bunlar gizli kalması gereken belgelere ulaşmakta ve yargısız infazlar yapılmaktadır. Bunlara fırsat verilmemeliydi. Suç, ferdidir ve suçlu da cezasını çekmelidir. Herkes hukuk devletini korumalı ve hassasiyet göstermelidir. Yıllardır Yargı, Yürütme tarafından hedef olarak gösterilmiştir. Bu, kuvvetler ayrılığı prensibinin zedelenmesi, hukuk devletinin yıpratılmasıdır.  Geliniz el birliğiyle ülkenin yararına davranalım.  Rakip ve hedef zannettiğimiz değer ve kurumların altını oymayalım. Bu konuda dış destek de almayalım.

Komplo teorileri ortaya koyup darbe edebiyatı yapacak yerde, Necip Hablemitoğlu‘nun katillerini bulamaz mıydık? Alman Vakıflarının PKK ile olan ilişkilerini neden örtüyoruz? Uğur Mumcu‘nun katilleri nerede? Aklımıza gelen her yeri delik deşik edip hazine arar gibi silâh ve mühimmat arıyoruz. Tozsuz, çamursuz ve oksidi olmadan tertemiz karton kutularda bulunan bu mühimmat da kafaları karıştırıyor. Sayın Pamukoğlu’nun da dediği gibi bütün NATO ülkelerinde bulunan bu malzemenin tahta kutuları nerede? Basit naylon örtüler ve yumurta kabı köpükler neyin nesidir? Sonra neden sadece TRT çekim yapıyor? Özgürlük bu mu? İktidar, anlaşılan seçim propagandası için yeni malzemeler buluyor ve kullanıyor. Bu kadar uğraştıktan sonra bari altın ve benzeri bir şeyler bulabilseydik. Alman dostlarımızın her ne kadar el altından üretimi engelleyecekleri bir gerçek ise de…

Elimde bir rapor var. Türkiye ile başkaları adına kavgalı bir Vakfın sözde Kürt sorununun çözümüne dair bir çalışması bu. Raporu hazırladığı ileri sürülen göstermelik bazı isimler dışında yoğun bir ekip çalışması yapıldığı görülüyor. Raporu TESEV mi hazırladı, yoksa PKK araştırma bürosu mu pek fark edemedim. “Türkiye toplumuna bir duyuru” olarak nitelenen bu çalışmayı nedense hazırlattıran vakıf da ona tam sahiplenemiyor. Vakıf, aracıymış. Demokratikleşme çözülmenin vasıtası mı? Önemli çelişkiler bunlar. Kürt sorununu bir terör sorunu olarak görüyorlar. Ama sadece terör de değil. Kürtlerle devlet arasında bir siyasal sorun genellemesi dikkati çekiyor. Bütün Kürtler demek ki devletiyle kavgalı. Pozitif ayrımcılık (ücretsiz elektrik, su, doğalgaz, kira ve maaş yardımı) ile eşit olmayan haklar talep edilerek Anayasanın 10. Maddesi ile ters düşülüyor. Kürt sorununun çözümünde terörist başının İmralı’daki tecridinin sona erdirilmesi, siyasi haklar, koruculuğun kaldırılması, Bölgedeki bütün mayınların temizlenmesi, operasyonların durdurulması, PKK’nın silâh bırakması için Kürt sivil toplum temsilcilerinin ve siyasi partilerinin aracılığına başvurulması, sicil affını kapsayan geniş bir af, milletlerarası antlaşmalardaki çekincelerin ve zorunlu askerliğin kaldırılması, vicdani ret hakkı da isteniyor. Türkiye’de siyasi partiler etnik merkezli mi kuruluyor? Kürt illeri denen illerimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin illeri değil mi? Raporda ötekileştirme ve etnik ırkçılık görülüyor. Resmi dil dışındaki dillerde kamu hizmetlerinin alınması, Kürtçe vaazlar, anadilde eğitim ve öğrenim talep ediliyor ve yoksulluk etnik boyuttan ele alınıyor. İşbirliğini ifade eden Ermenistan sınır kapısının açılması talebi de ihmal edilmemiş. Yasaklar kaldırılmalı derken medyaya müdahaleden bahsediliyor. Kürt kadınları, Kürt çocukları ve Kürt illeri dışında rapor hiçbir şeyi görmüyor. Siyasiler sık sık Kürt kelimesini kullanmalıymış. Var mı yok mu etnik taassub…    

Siz Anayasayı ve TRT Kanununu çiğneyerek ve bazı mahalli dilleri birleştirerek Kürtçe adı altında TV yayınına geçerseniz; bu talepler az bile sayılır.