21.8 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1338

Davos ve Yankıları

Bilindiği gibi bu yıl Davos’a, iki ülke temsilcisinin kavgası damgasını vurdu.

Bu kavga sırasında Davos, bazı ilklere sahne oldu.

İlk defa yüksek düzey yöneticiler arasında uluslararası bir kavga yaşandı.

İlk defa Türkiye için hazırlanan bir tezgâhta oyun bozuldu.

İlk defa Türkiye masa başında büyük puan aldı.

Ve en önemlisi de, ilk defa Dünyanın gölge liderine kafa tutuldu!

Hem öyle böyle bir kafa değil, çok şiddetinde deprem misali bir kafa tutma.

Yankısı bütün dünyayı sardı.

Görüldü ki, dünyanın birçok yeri ve birçok insanı, Türkiye Başbakanı Sayın Erdoğan’ın tavrına “oh” sedalarıyla, İsrail Cumhurbaşkanı Peres’in şahsında, İsrail’den intikam almış oldu.

Ve görüldü ki, İsrail’in sevmeyenleri gerçekten çok fazlaymış.

Bu tavır, bazı kalemlerce iddia edildiği gibi Sayın Erdoğan’ı tüm İslam ülkelerinin lideri yapar mı bilmem de, ülkemizde çok kötü bir manzarayı gün yüzüne çıkarmış oldu.

İsrail’in Gazze’de katliamı sırasında, İsrail Dışişleri Bakanı Tzipi Livni, İsrail ve Gazze’yi kastederek, “herkes safını belirlesin” demişti.

Olaydan sonraki tepkilere göz attığımızda, AKP hükümetine ve Başbakan Erdoğan’a şiddetle karşı çıkan birçok kelli felli yazarlar, muhalefetteki birçok parti ve liderleri, dünyanın önde gelen yayın organları ve devlet liderleri Sayın Erdoğan’ı haklı bulduklarını ve kutladıklarını görüyoruz.

Hatta Peres bile haklı bulmuş olmalı ki, olayın hemen ardından telefon ederek üzüntüsünü dile getirip Sayın Erdoğan’ın gönlünü almaya çalışmış.

Sadece malum medya ve bazı yazarları, CHP cenahı ve eski Cumhurbaşkanlarından Sayın Demirel olaya üzülmüşler…

Vah vah!

Uluslar arası yayın organları haklı bulmuş,

Birçok ülkenin devlet lideri alkış tutmuş,

Bizim ana muhalefet yetkililerimiz de,

Tzipi Livni teyzelerinin sözüne uymuş.

Evet, herkesin safı çok net!

– Sayın Demirel, İsrail’i şimdiye kadar hiçbir yumuşak duruşun durduramadığını en iyi siz bilirsiniz.

– Malum medya ve ana muhalefetin üzüntüsünü anlarım da, sizin üzüntünüz, sizin korkunuz neden?

– Mensubu bulunduğunuz locayla mı alakalı?

– Yoksa yaşamayı umduğunuz daha uzun yılların keyfinden feragat endişeniz mi var?

“Tefekkür Allaha dır zulmete katlanılmaz.”

– Geriye kalan ömrünüzde tefekkür ederseniz, korkularınıza iyi gelecektir.

– Ömrünüz boyunca İsrail’den ve ABD’den tırsmak, şahsınızda Türkiye’nin itibarına çok büyük zararlar verdi.

– Eh artık istirahat buyurun lütfen.”

Bu arada MHP lideri Sayın Devlet Bahçeli, SP lideri Sayın Numan Kurtulmuş, BBP lideri Sayın Muhsin Yazıcıoğlu ve DP lideri ayın Süleyman Soylu’nun açık yüreklilikle (şartlı da olsa) Sayın Erdoğan’ın tavrını onaylamaları, zor günde birlik ve beraberlik adına önemli bir seda olmuştur.

Saflarını da net bir şekilde seçen bu liderleri kutlamak gerek.

Görülen o ki, inceldiği yeri, topluca hedef almayı bilirsek, o bölge daha da kalınlaşacak ve güçlenecektir.

BM’in iflas ettiği bir dünyada, İsrail’e dolayısıyla zulme muhalif en güçlü ülke konumuna geldik.

Bu dik duruş, bu kendine güven devam ettiği takdirde, Türkiye’nin ve tüm İslam ülkelerinin parlak geleci için ayak sesleri daha yakından hissedilecektir.

Bu olay karşısında Sayın Erdoğan’a alkış tutanların yanında, Peres’e alkış tutanlarda oldu maalesef;

Sayın Onur Öymen…

En çok Sayın Erdoğan’ın Peres’e sen demesine bozulmuş ve aynen şu ifadeyi kullanıyor;

“Peres’e ‘Sen’ diye hitap edemezsin”.

Peki, bunu söylerken “edemezsin” kelimesi ne anlama geliyor Sayın(!) Öymen?

Gazze-İsrail meselesinde karşıdaki safı seçtiğini alenen belli eden Sayın(!) Öymen, “Türk siyasi arenasında, hem de en eski, en köklü bir parti çatısı altıda niye var” diye düşünüyorum da, sonrada “haddini aşma Nizamettin” diye kendimi dizginliyorum?

Panelin adı “Gazze Paneli” ve Öymen;

“Başbakan Neden Gazze tarafını tutuyor” diye şikâyet ediyor! Lefkoşe’yi mi tutsaydı Sayın Öymen? Yoksa İsral’i mi?

Davos’ta neler oldu?

Davos’ta İsrail’in, her şey karşısında, her zaman ve her şeye rağmen haklı olmadığı nihayet dillendirilebildi,

Yahudiler de suçlu olduğunda suçlanabildi,

Gecikmiş de olsa önemli bir ders verildi, özlenen direniş gösterildi.

Son anda Davos gerçek yüzünü ortaya koymuştur.

Sayın Erdoğan’ın şahsında Türkiye’yi bitirmek maksadı ile panelin yönetici (moderatör diyorlar, ılımlı(!) yönetici demekmiş) değişikliği geri tepmiş, İsrail ve yandaşları kazdığı kuyuya düşmüştür.

İlk defa uluslar arası bir panelde haddi bildirilen İsrail, umarım artık barış konusunda daha hevesli olacaktır.

Yazıma bir soruyla son vermek istiyorum;

Peres’in ukalalığı karşısında Osmanlının özlenen tok sesi gürlemeyip, eyvallah edilseydi, Erdoğan’ın tavrını eleştirenler alkış mı tutacaklardı, yoksa yaptığını yapamamakla mı suçlayacaklardı?

Tıpkı 1996 yılında Kaddafi’nin fırçalamaları karşısında suspus olan zamanın Başbakanı Sayın Erbakan’a yaptıkları gibi?

Hak söz konusuysa, esirgeme nefesini,

Yükselt, zalimler de duysun Türk’ün gür sesini,

Gözünü Müslüman’ın kanına dikenlerin,

Kursağında mahkûm et, haince hevesini.

Görüş ne olursa olsun, hak edene hak teslim edilmeli. Dürüstlük de bunu gerektirir.

Keşke Sussaydılar

Ne oluyor bize dostlar? Birileri bir takım teknolojilerle beynimizi mi tahrip ediyor? Neden bu kadar şaşırır olduk? Neden bu kadar yozlaştık? Neden dilimize hakim olmayı yitirdik?

Meğer ne çok şeyler kaybetmişiz? Meğer biz ne hale gelmişiz?

Sanatçımızla, siyasetçimizle, yazarımızla nasılda kimlik kaybına uğramışız?

Sözlerimizden tavrımızla ne kadar uzağız? Kendi gram’ımız uğruna başkasının ton’larını feda etmeye ne kadar hazırız? Bunları neden yazıyorum? Tabii ki okuduklarımdan.

Üçünü sizinle paylaşıyorum. Tabii ki çok daha fazlalarını sizler okumuşsunuzdur.

Bana ayrılan yer ancak bu kadarını barındırıyor.

Bir oyuncumuz var. Adı Serdar Olgaç. Kurtlar vadisi dizisinin kılıç karakteri. Yani acımasız mafya mensubu. Bu rol kendisini o kadar etkilemiş ki çıkmış televizyona.

“Kıbrıs ta 10 adet Rum’u gözümü kırpmadan öldürdüm. Teslim olduğunda gözünün içine baka baka alnından vurdum.” diyor. Ne adına. Son yapacağı çekim adına.

Bir insan Ülkesine ancak bu kadar zarar verir. Yıllardır emellerini gerçekleştirmek isteyen Yunanlıya bu kadar kolay bir pas verilebilir. Bu Ülke gerçekten büyük. Biz içeriden, düşmanlar dışarıdan ne kadar zorlasak yine dimdik ayakta.

                                      ………………………….

DP İzmit adayı Tezer Tuğcu bu lafı nasıl söyledi bir türlü anlayamadım? Bu kadar nasıl sürçü lisan edilebilir?

Kendisi göreve geldiğinde Kocaeli Hıristiyanlığın Kabe’si olacakmış.

Hıristiyanlıkla Kabe yi nasıl bir araya getirebildi?. Üstelik aday. Kocaeli seçmeninden oy isteyecek. Kendini Vatikan da mı zannetti ne? Bu lafını yürekten söyledi ise aman seçilmesin. Kocaeli’nin altında yatan şehitlerin de kemikleri sızlamasın.

                                                         ………………..

Sayın Yalçın Doğan’ı okuyunca şaşırmadım ama çok öfkelendim.

İnanca karşı öfkesi devletin memurundan özel sektörün iş adamına sıçramış. Bir yabancı firma ile sözleşme imzalayan özel sektör yetkilisinin imzadan önce namaz kılmak için izin istemesini eleştiriyor. Bu iş adamının muhatabına “Anlaşma öncesi namaz kılarsam, işlerimiz daha doğru olur. Allah daha çok yardım eder.” sözü ağırına gitmiş.

“Geçmiş yıllarda bazı Arap Ülkelerinde görülen bu tavır, son zamanlarda bizde her fırsatta zuhur ediyor.” diyor.

Ne zamandan beri Özel sektörün özeli konusunda da ahkam kesilmeye başlandı? Vatandaş imza öncesi kiliseye gidip dua etse. Birileri de bunu eleştirse kıyamet kopardı. İşte mahalle baskısı diye.

Maneviyata sahip insanların özeline girmek hiç kimsenin haddi değildir.

Kendi halinde, Ülkesini seven, farklı renk ve düşüncelerin Ülkede yer edinmesinden rahatsızlık duymayan mütedeyyin insanların bu munis tavrı birilerinin haddini aşmasına vesile oluyorsa bizim gibiler bunlara “Hadi canım sende. Haddini bil. Senin iç dünyan  bozuksa bizim tahammülümüzü zorlama.” demeyi vazife bilir.                                

                                               ……………………..

Lütfen GAZZE ye yardım edelim. TÜRKKIZILAYI’nın 2868 hesabına boş mesaj atın. 5 TL yardım etmiş olursunuz. Bu 5 TL. ler  su misali damlaya damlaya göl olur. Gazze’li mazlumlara gıda, ilaç, giysi, barınak  olur.

Sanayiciler, İş adamları TÜRKKIZILAYI İzmit şubesi GAZZE ye gönderilmek üzere ayni ve nakdi yardımlarınızı bekliyor.

GAZZE AĞLAMASIN.

SİZ AĞLAMAYI  İSTERMİYDİNİZ?

O HALDE BİRBİRİMİZE DAHA SIKI SARILALIM.

Milliyetçilik Dışa Kapanma mı?

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin son toplantısı çağımızda yükselen bir değer olan “milliyetçilik” üzerine idi. Özellikle önü açılan milli devletlerin kuşatıldığı, ekonomiden sanata ve dış politikaya kadar milli menfaatlerin korunmasının zorlaştığı ve değişik tuzakların öne çıkarıldığı bir ortamda, teslimiyetçi olmayanların milli bir çizgiye yöneldikleri görülmektedir. Bunlar, artık küreselleştirilme mi; yoksa milliyetçilik mi tercihinde doğru bir yola yönelmektedirler. Aşağılanmak ve ırkçılıkla bir gösterilme gayretlerine rağmen; milliyetçilik yükselmekte, kimse kendini açık arttırmaya çıkarmamaktadır. Tarihlerinde uzun süre sömürge hayatı yaşamış ülkeler bile bunu yaşamamışlara göre daha erken uyanabilmektedir.

Küreselleşme daha doğrusu küreselleştirilme hikâyelerinin doğurduğu bir yanlış ezber de, Dünyaya kapalı kalma endişesidir. Bugün küreselleştirilmeyi anlamayanların, nasıl işlediğini görmeyenlerin doğru dürüst bir siyasetçi, ilim adamı ve aydın olmalarına imkân yoktur. Ülke çıkarlarını korumak ve milli bağımsızlıktan yana olmak Dünyaya kapalı olmak değildir. Tam tersine; Dünyayı diğer milletlerle anlamlı, eşit ve istismar edilmeden paylaşma olgunluğuna ermektir. Eğer siz, dışarıdan beslenen bir takım vakıf ve işveren kuruluşlarının bir mensubu iseniz; ülke çıkarlarından yana tavır almakta zorlanırsınız. Nitekim, bir TÜSİAD temsilcisinin AB Türkiye ilişkileri konusunda milli çıkarları korumayı “ittihatçı bir milliyetçilik” olarak tanımlaması yadırganmamıştır. Milliyetçilik, Cumhuriyet, Türk kimliği ve Atatürk karşıtı telkinler birer “yabancı mahalle baskısı” halini almıştır.

Yabancıları da hep suçlamayalım. Ümraniye davasının ismini bizlerden birileri Ergenekon olarak koymadı mı? Bu Türk tarihine bir saygısızlık değil mi?

Dört beş yıl oluyor, Fransa’nın Alsas-Loren Bölgesinde Alman sınırındaki Forbach isimli bir şehre gitmiştim. Sınırdan çok kolay geçtik. Ama bu bölgede belediyelerin yoğun çalışmaları vardı. Bu çalışmalar Almanlara toprak satılmaması içindi. Yükselen iktisadi milliyetçilik artık fark edilmelidir. Kendileri milliyetçi ve muhafazakâr çizgide olan hâkim ülkeler, kendi dışlarındaki ülkeleri daha fazla bağımlı kılabilmek için sanayileşmekten uzaklaştırmakta ve aşırı liberalleştirmeye zorlamaktadırlar. Ünlü iktisatçı Adam Smith İngiliz ekonomik çıkarlarının güçlenebilmesi için; dış ticaret ilişkisi içinde oldukları ülkelerin daha fazla liberalleşmeleri gerektiğini ileri sürüyordu.

Blair, Türkiye’deki viski satışlarının düşmesi karşısında bizimle pazarlık yapma ihtiyacını duymuştu. Küresel krizi milli ölçekte çözmeye çalışırken; bugün Avrupa’da ve ABD’de bankalar devletleştiriliyor. Rusya ve Almanya dahil birçok ülke yabancı sermayenin girebileceği sektörleri sınırlıyor. Fransa gıda sektöründeki bir firmasının özelleştirilmesine karşı çıkıyor. ABD çelik sanayiindeki sıkıntısını gidermek için azalan rekabet gücü karşısında çelik ürünleri ithalatına ilâve vergi koyuyor. Almanya işçi tasarruflarının Türkiye’ye transfer edilmesine karşı çıkıyor ve oturma izninin kaldırılacağı tehdidinde bulunuyor. Blair, “Egemenlik haklarımızı koruyacağımız, milli çıkarlarımıza hizmet edeceği için AB’ne girdik” diyor. BP hisselerinin %22’sini almak isteyen bir Kuveyt şirketine milli çıkar gerekçesiyle bunlar satılmıyor. IMF ile ilişkilerde, dış ve iç borç konusunda herkes çok dikkatli. Maalesef Çin malları AB kanalından Türkiye’ye girebiliyor. Yerli üretim perişan ediliyor; firmalar kapanıyor veya yabancıların eline geçiyor. Milli çıkarlar için yeni alternatifler aranıyor. Ama Türkiye’ye ABD ve AB yörüngesi dışına çıkıp pazarlık gücünü arttırma imkânı verilmiyor. O takdirde, Rusçu ve Avrasyacı olarak suçlanıyorsunuz. AB ve ABD çıkarları adına… 12 Mart 1971 Müdahalesinden önce 9 Mart’ta “Eğer başarılı olsaydık, Türkiye Suriye olabilirdi” diyen bir Osmanlı paşası torunu gazeteci, milli çıkarları korumayı Suriye olmakla bir tutuyor. Çelişkiye bakın…  

Milliyetçi olunmadan milli çıkarlar korunamaz. Sınıfçı ve sınıf çıkarları esas alınarak toplum bütünü ile kavranamadığından yeni emperyalizm olan küreselleştirme ile mücadele edilemez. Ona ancak sınıf çatışmasıyla alan açılabilir. Çekiç Gücü Ortadoğu’ya ve Irak’ın kuzeyine getiren, başımıza bela eden rahmetli Özal sağcı olabilir; ama milliyetçi olamaz. Bunun acılarını bugün çekiyoruz. Kısaca; dün de bugün de doğruları dile getirenlerin devamıyız. Ziya Gökalp‘in iktisadi milliyetçilik fikri, hâlâ pırıl pırıl parlıyor ve gündemdeki yerini koruyor.

Davos’u Sarsan Başbakan

Davos’ta Başbakanımız R. Tayyip Erdoğan‘ın, İsrail Cumhurbaşkanına söyledikleri ve açık oturumun yönetimine tepki göstererek toplantıyı terk etmesinin yankı ve yorumları devam ediyor.

İsrail Cumhurbaşkanı’nın sesini yükselterek ve Gazze’de yaptıklarını gerçekleri çarpıtarak anlatması üzerine, Başbakanımız Erdoğan’ın sert bir üslupla söylediği cümlelerin, genel olarak Türkiye, Filistin ve Arap halklarında takdir topladığı kesindir. Başbakan’ın tepkisinin bu kadar çok yankı bulmasının sebebi, şüphesiz açık oturumun yöneticisinin (moderatör) yaptığı haksızlık ve terbiyesizliğe karşı gerekli cevabın verilmesinin ötesindedir.

Yunan gazetecinin yazdığı gibi “gezegenimizde İsrail’e herkesin söylemek isteyip te söyleyemediklerini söylemesi” Başbakan’a “Davos Fatihi” gibi sıfatların verilmesine sebep oldu.  Yıllardır Batı karşısında ezik, İsrail’in dünyayı hiçe sayan pervasız tavrına karşı, “diplomatik nezaket” kuralları kapsamında cevap dahi verilemeyişine karşı, öfkeli ama çaresiz insanlar için, bu tavır “kahramanlık” olarak algılandı.

Benim de şahsen, üslubuna katılmasam da, Başbakan’ın gururumu okşayan bu çıkışının önceden hesaplanmış, olgunlaştırılmış bir dış politika stratejinin bir parçası olmasını diliyorum.

Dış politika milli menfaatlere hizmet için yapılır. Belirlediğiniz dış politika unsurları arasında ahlakilik kavramını da, duygusallığı da içine alan bir strateji ortaya koyabilirsiniz.

Bütün dünyaya “milli onuru ayakta tutmak”,  “güçlünün yanında değil, haklının yanında olmak” ilkelerinizi anlatarak milli menfaatlerinizi korumaya çalışabilirsiniz. Bu tutarlı bir politika olabilir. Ancak diğer konulardaki tutum ve tavrınızın aynı ilkeler çerçevesinde sorgulanacağını bilmek zorundasınız.

Nitekim bu kapsamda Sayın Başbakan’a yöneltilen sorulardan bazıları şunlar:

Gazze’de fosfor bombalarıyla öldürülen çoğu çocuk ve kadın şehitler için hissedilen duygusal yakınlık ve onlar için gösterdiğiniz tepki doğrudur. Ancak Irak’ta beş yılda bir buçuk milyon, keza Afganistan’da da sayısını bilemediğimiz Müslüman öldürüldü. Aynı tip reaksiyonu ABD’ye karşı neden göstermediniz?

K.Irak’ta askerimizin başına çuval geçirildiğinde milli onuru korumak adına ne yaptınız?

AB temsilcilerinin içişlerimize doğrudan karışan, hatta yasama ve yargımıza müdahale eden sömürgeci tavırlarına karşı, Atatürk’ten alabileceğiniz örnek tepki bulamamış mıydınız?

Azerbaycan topraklarının önemli bir bölümünü işgal eden ve oradaki kardeşlerimizi öz vatanlarından kaçgın duruma düşüren Ermenistan’a hangi tepkiyi verdiniz? Ermeni Cumhurbaşkanı ile görüşürken niye böyle öfke göstermediniz?

Bunlar ve benzeri sorulardan, Başbakanımızın bahsedilen konularda ilgisiz ve kaygısız olduğu anlamı çıkarılamayacağına göre, “reel politikakapsamında tepkilerini belli ölçüler içine hapsettiği sonucunu çıkarabiliriz. Nitekim Başbakan bu durumu “bekâra karı boşamak kolaydır” özdeyişiyle açıklamaktaydı.

Bu durumda Başbakanımızın “Davos’u sallayan” tepkisi 1- Ya “reel politika” gerçeklerini bir tarafa bırakan bir duygusal tepki patlaması olarak tezahür etmiştir. 2- Ya da Türk dış politikasında, güç dengelerinin değiştiği, eski “reel politika” gerçeklerinin bugün geçerliliğini kaybettiğine dayalı radikal bir strateji değişikliği uygulanmaya başlamıştır.

İkinci şık geçerli ise, Batıdaki AKP imajının değişmesinin, Yahudi halkı ve lobisinin ABD ve AB ilişkilerinde ağırlığının eskisi gibi öneminin kalmadığının kabul edilmiş olması gerektir. Öyle ise dış politikamızda makas değişikliğinin bir zararı olmayabilir. Bir başka açıdan, “Arap halklarının (devletlerinin değil) nezdinde sağladığımız itibarın getirisi diğer zararları telafi eder” inancına varılmış demektir.

Yok, eğer birinci şık geçerli ise, yani dış politikada strateji değişikliği değil, sadece duygusal bir tepki patlaması söz konusu ise, ilişkilerin yeniden tamir edilmesi ihtiyacı duyulacaktır. Bu durumda İsrail ve ABD’nin Türkiye’den çeşitli konularda ağır tavizler isteyeceğini düşünüyorum. “Karı boşamanın kolay olmadığını” gösterecek olan böyle taleplere karşı direnebilirsek, asıl o zaman “milli onuru ayakta tutmuş” olacağız.

Olan oldu. Sonucun iyi veya kötü olması bundan sonraki sürecin iyi yönetilmesine bağlı.

Çukurova’dan Selam…

Sayın Valim,

Saygıdeğer Hanımefendiler,

Kıymetli Beyefendiler,

Değerli Hazirun,

Gecemize teşrif ederek bizleri onurlandırdınız.

Hepiniz Hoş Geldiniz.

Salkım, salkım mis kokulu muzlarıyla ANAMUR’lum.

Gilindire Kalesi, masmavi plajı ve minicik nüfusuyla AYDINCIK’lım

Üzümü, cevizi, yaylaları ve Yörük otağı ANAYPAZARI GÜLNAR’lım

Kalesi, kayısısı ile Karacaoğlan diyarı, insanlarının da mutlu olduğu MUT’lu hemşerim HOŞGELDİNİZ

Kekik kokulu keçi eti, yoğurdu ve ham çökeleği ile SİLİFKE’lim

Geniş kumsalı, çamlıktaki Türkmen şöleniyle  ERDEMLİ’lim

Yedi Uyuyanı, Kleopatra Kapısı, Cennet Cehennemi, Şalgamıyla TARSUS’lum

Kız Kalesi, cezeryesi, tantunisi, denizi ve eksilmeyen güneşi ile MERSİN’lim HOŞGELDİNİZ

Ovasıyla, karpuzuyla, hovardasıyla. pamuğuyla CEYHAN’lım

Düşman işgalinden kurtuluşa damgasını vuran İMAMOĞLU’lum, KADİRLİ’lim

Ticari Aklıyla yahudiyi alt eden, kurnazlılığı ile yılanı yanıltan KOZAN’lım

Toros kaplanı, acılı şalgamı, bicibicisi, kıyma kebabı, alageyiği, Yaşar Kemal’i,       

İnce Memed’i, Allah’ına Kadar Adanalıyık babam diyen delikanlı ADANA’lım HOŞGELDİNİZ

Fıstığı, kaplıcası, susamı, başı dumanlı gavur dağlarıyla DÜZİÇİ-BAHÇE-OSMANİYE’lim

HOŞGELDİNİZ

Dondurması, acı biberi, Sütçü İmamıyla, KAHRAMANMARAŞ’lım

Baklavası, lahmacunu, Antep Fıstığı şahin beyi ile GAZİANTEP’lim

Üzümü,zeytini Türkmeni Barak diyarı KİLİS’lim 

HOŞGELDİNİZ

İçmeceleri, limon bahçeleri, İssos harabeleriyle yeşil ERZİN’lim

Yağmuru, bulutu eksik olmayan, geniş portakal bahçeleri ve Düşmana Sıktığı ilk kurşunla

Kurtuluş savaşını başlatan DÖRTYOL’lum

Demir-Çeliği, Yarık kaya Yeli, Arsuz, Gülcehan plajı, Soğukoluk Yaylasıyla

İSKENDERUN’lum

Tava Kebabı, Atik Suyu, Gedik yaylasıyla BELEN’lim

Delisi çok, parası yok, aç doyuran, garip sevindiren, kendisi yemez yediren. kara şalvarlı. beyaz gömlekli Tiyek Beyleriyle HASSA’lım

HOŞGELDİNİZ      

Aba Güreşi, Pipo Tütünü ile, Osmanlı Otağı YAYLADAĞLI’m

Arabı, Alevisi, Sunnisi, Türkmeni, Ermeni, Hristiyanı HEPSİ BİR ARADA

Çalışkan, üretken insanıyla, Çevlik plajıyla SAMANDAĞ’lım

Humusu, biberli ekmeği, Yenişehir gölü, Cilve gözü kapısıyla REYHANLI’lım

Comba, curcurum, hamamatıyla KUMLU’lum

Kavunu, narı, nar ekşisi, pamuğu, Amik ovası, dişçisi, Alan Yaylası, Arifler Sultanı Beyazid Bestami Yatırıyla  KIRIKHAN’lım

Künefesi, katıklı döneri, sabunu, salçası, asi ırmağı, Habib NACCAR camii, Sen Piyer

Kilisesi, Mozaik Müzesi, cami-kilise-sinegog üçlüsünün sırt sırta oluşuyla dünyaya örnek

Olan, sevecen, barışcıl, hoşgörü elçisi ANTAKYA’lım

HOŞGELDİNİZ.    

DEĞERLİ KONUKLAR              

1.Dünya savaşı bitimiyle Mondros Ateşkes Antlaşmasına göre yurdumuzun güneyi de İngiliz ve Fransızlar tarafından işgal edilerek yerli Ermenilere peşkeş çekilmek istenmiştir. Ancak “40 asırlık Türk yurdu düşman elinde tutsak olamaz” diyerek güneyde özgürlük meşalesini yakan Mustafa Kemal Atatürk’ün fikir ve düşünce dünyasının çerçevesinde birleşen yiğit Çukurovalı Dörtyol’da attığı ilk kurşunla milli mücadeleyi başlatmıştır. Kasım, Aralık, Ocak ve Şubat ayları Mersin Adana., Osmaniye, Hatay, Maraş ve Anteb’in kurtuluş ayları olmuştur. 87 yıl önce 5 Ocak 1922 günü işgalciler işbirlikçileri olan Ermenileri de yanlarına alarak  Adana’yı terk etmişlerdir. Her yıl 5 Ocak kurtuluş günü olarak kutlanır.           

Kocaeli’de yaşayan biz Çukurovalılar, kurtuluş mücadelesindeki şehitlerimizi rahmetle, gazilerimizi de şükranla anıyoruz. Yüce Mevlam inşallah o günleri bir daha bu milletimize göstermez.

Bu vesile ile bir araya gelerek hem kurtuluşumuzu kutluyor, hem moral depoluyor  hem de sıla özlemimizi gideriyoruz.

SEVGİLİ DOSTLAR,

Bizler Adanalı, Mersinli, Osmaniyeli ve Hataylılar olarak Kocaeli’de yaşarken, Kocaeli’de yaşıyor olma bilincini hiç unutmadık. Kocaeli’de yaşıyorken de Adanayı, Mersini, Osmaniyeyi, Hatayı, Gaziantepi, Kahramanmaraşı da unutmadık. 

Çukurovalılar olarak bizler, Kocaeli Kamuoyunun önemli Dinamikleri arasında yerimizin üst sıralarda olduğunu çok iyi biliyoruz. İşte bu bilinç çerçevesinde yeri ve zamanı geldiğinde  bu kentin çıkarları için, Ülkemizin menfaatleri için, hemen her alanda müdahil olacak ve içinde yer alacak, hem yeterli derecede yetişkinimiz var, hem de yeterli gücümüz var. Bu gücümüzün farkında olduğumuzu tüm dostlarımız bilmeli. Yaşadığımız bu kentte biz ne kadar Adanalıysak, Hataylıysak. Mersinliysek. Osmaniyeliysek o kadar da Kocaeliliyiz. İzmitliyiz. Çukurovayı ne kadar seviyorsak Kocaeli’yi de o kadar seviyoruz.

Biz diyoruz ki Anamurun Muzu neyse, Suadiye’nin Armutu da odur, Biz diyoruz ki Hatay’ın Künefesi neyse İzmit’in de Pişmaniyesi odur diyoruz.

Hemşeri Derneği olarak Biz diyoruz ki, Hep birlikte, unutmadan, unutturmadan, DOĞDUĞUMUZ YERE DE, DOYDUĞUMUZ YERE DE SEVEREK SAHİP ÇIKMALIYIZ.    

Bu mutlu günümüzde bizlerle birlikte olan dost ve hemşerilerimize derneğimiz adına sevgi, saygı ve  şükranlarımı sunarım

Karınca Kanatlanırsa

0

Kış soğuğunun ılık bahara dönmesiyle toprağın altındaki canlılar kendilerini göstermeye başlamışlardı. Henüz, solucana, yılana rastlamamıştık; ama karıncalar evimizin bir köşesinden bizi selamlamışlardı. Duvarın dibinden, evin salonunu bahçeye bağlamışlardı açtıkları tünelle. Bahçedeki topraklar evimizin içindeydi artık. Karıncalar bütün güçleriyle, bu dünyada kalıcılarmış gibi, kümbet ev yapmışlardı kendilerine. Girip çıkıyorlar, içine bir şeyler yığıyorlardı evin. Onların bu telaşlı halini her gün birkaç dakika seyretme tiryakiliği oluşmuştu bende. Onların telaşlı meşguliyetlerine tebessüm ediyor, derin düşüncelere dalıyordum. Dost ikliminde, günleri birlikte tüketiyorduk sessizce.

Bir gün evin içinde uçan karıncayla karşılaştım. Sağa sola saldırıyordu o kanatlı. Geldiği yeri tespit etmek istedim takip ederek. Dost karıncaların yuvasına girdi, tünel aracılığıyla bahçeye fırladı. Hoşnut olmamıştık bu durumdan. Ben, karıncayı çalışkan, sessiz, çizdiği yoldan ayrılmayan, sürekli üreten, davranışlarıyla bize örnek olan bir canlı diye tanır ve severdim. Onun kanatlanması, ne kafamdaki karınca imajına uygundu ne de beni mutlu etmişti. Ev halkı da rahatsız oldu bundan. Bir gün kahvaltıda, kanatlı aynı karınca bizi ziyaret edince “Karınca kanatlanırsa zevalini (ölümünü) hazırlarmış.” sözünü söyleyiverdim.

Akşam eve geldiğimde bir alışkanlık eseri olarak gözlerimin yöneldiği o köşede üretici, yatırımcı komşularımızı göremedim. Ne karıncalardan ne de onların yuvasından eser vardı. Üzüldüm, heyecanlandım. Eşime sordum yorgunluk bilmez dostlarımızın yokluğunu. Bana, “Karınca kanatlanırsa zevalini hazırlar.” dememiş miydin cevabını verdi. Bütün karıncaları süpürmüş, bir de çıktıkları deliği güzelce ilaçlayıp tıkamıştı eşim. Eşim haklıydı, karınca keşke kanatlanmasaydı.

Biz insanlar karıncayı, yerde yaşadığı ve çok çalıştığı için seviyoruz. Kanat, kelebekte güzel, kuşta güzel, leylekte güzel. Ses, bülbülde güzel. Yüzgeç, balıkta güzel. Havlamak, köpekte; miyavlamak kedide güzel. Balık uçmak, bülbül yüzmek, köpek miyavlamak, kedi havlamak isterse ne olur? Eminim, hepsi karıncanın bizim evimizdeki akıbetine uğrar.

nsanlar da birtakım yetenek ve niteliklerle donatılmıştır. Bir insanın, bilinen bütün yetenekleri ve nitelikleri üzerinde bulundurması mümkün değildir. Bir nitelik, bir başka niteliğin üstünde değil; ancak tamamlayıcısıdır. Önemli olan, sahip olduğumuz yetenek ve nitelikleri doğru yer ve zamanda, güzel amaçlar için kullanabilmektir.

Çevremize baktığımızda sahip olmadığı yeteneği var gibi gösteren, başka niteliklere öykünen, yeteneklerini birtakım küçüklük duygularıyla verimsiz hale getiren, böylece kendini ve çevresini zor durumda bırakan pek çok kişiye rastlarız. Her biri kâğıttan gemidir, suda eriyen, rüzgârda yıkılan. Kişiye şahsiyet kazandıran da yeteneklerinin yerli yerinde değerlendirilmesidir. Aslında bir boşluğu doldurur kişi yetenekleriyle. Sosyal barış ve dayanışma sağlanır yeteneklerin kullanılmasıyla. Kanat, karınca için bir eksiklik değil, fazlalıktır; onun ölüm sebebidir. Toplum içinde, olmayan yeteneğimizle kendimizi kanıtlama girişiminde bulunmak, bizim için zeval nedeni olabilir.

Mevcut yeteneklerimi kullanmamak, israftır; yeteneklerimizin kaldıramayacağı eylemlere yönelmek, tamahkârlıktır. Kişinin kendini tanıması, haddini bilmesi, erdemdir. İsrafı önlemek, tamahkârlığı yok etmek, doğru bir eğitimi, yüksek bir ahlakı gerektirir. Zeval, haddini bilmez karıncanın sonudur. Biz insanız.

 

Sosyal İnovasyon…(2)

“İhtiyaç sahiplerine sadece balık vermek yetmez, balık tutmayı öğretmekte yetmez, tutulan balıklardan kendi ihtiyacı dışında kalanların ticari hale getirilip, kendisine, ailesine, ülkesine katkıda bulunacak hale, yani  balık endüstrisine girinceye kadar devam ettirebilecek bir projeye dönüştürebilirsek ancak toplumsal gelişimi sağlamış oluruz.”

Yaşanan bir dizi değişim ve gelişimle birlikte insanımız; kendisiyle, çevresi ile barışık olmayan tarihini, coğrafyasını bilmeyen bir çerçeve çizmektedir. İnovasyon hepinizin bildiği gibi; yenilik ve bu yeniliklerin uygulanması ile oluşabilecek alanları içerir. Bu yenilikleri yapmak keşif ile olur bu keşif önce insanın kendini keşfetmesi sonra çevre ve çevredeki diğer varlıkları keşfetmesi ile başlar.

Ülkemizde kendine değer vermeyen kendi potansiyeline tanımayan kendi değerlerini bilmeyen veya bilinen değerleri küçük gören bireylerin çoğaldığı bir zamanı görmekteyiz. Hal böyle iken kendini keşfetmek yenilenmenin ön önemli adımıdır. Öncelikle kendimizi ve çevremizi keşfetmeliyiz. Kendimizi tanıdığımızda kendi değerlerimizin de gün yüzüne çıkmasına ciddi katkıda bulunacağız. Bilim adamı önce keşfeder sonra yenilik yapar. Bu cümleden hareketle eğer yenilik yapmak gelişmek istiyorsak kendimizi keşfetmemiz gerekiyor.

Sosyal inovasyon..(1) yazımda da bahsettiğim gibi Dünyada 177 ülke arasında İnsani Gelişme Endeksine göre ülkemiz refah seviyemizin artmasına karşılık refah seviyesi daha düşük ülkelerden bile geride olduğu gözleniyor. Bu aradaki açık ancak ve ancak Sosyal inovasyon projeleri ile aşılanabilinir. Bu projeler de sosyal girişimciler tarafından hayata geçirilebilinir.  Kimdir bu sosyal girişimciler?  Girişimci ruhuna sahip, kendine güvenen daha doğrusu kendini keşfetmiş, bilgi birikimini, zekasını ve geliştirdiği yenilikçi pazarlama yöntemlerini toplumun yoksul ve ihtiyaç sahiplerinin çıkarları doğrultusunda hizmet sunan kişi ve organizasyonlardır.

Sosyal girişimcilerin asıl alanları, devletin elinin uzanamadığı, gelir dağılımının adil olarak dağıtılmadığı kesimler ile özel sektörün, risk alamadığı, karlı bulmadığı yatırım alanlarıdır.  Sosyal girişimci pazardaki süreçlere bakar,  tıkanıklıkları tespit eder, süreçteki aksaklıkları fark eder ve aksaklıkları gidererek iş yapar. Bir başka deyişle, sosyal girişimciler, sadece balık vermek ya da balık tutmayı öğretmekle yetinmez, balık endüstrisine katkı koyuncaya kadar çalışırlar. Ancak süreç o zaman tamamlanır. Sosyal girişimciler kar amacı gütmezler. Hayırsever kişi ve hayırsever guruplar gibi de değillerdir. Sadece yardım yapan kişi hayırseverdir. Sosyal girişimci ise yardım alma konumunda olan kişilere insanların satın almak isteyeceği mal ve hizmetler üretebilme başarısını göstermiş projelere imza atmış kişilere denir.

Yardım kültürünün sulandırıldığı ülkemizde derhal sosyal inovasyon projeleri oluşturulmalıdır. Ayrıca bu projeleri geliştirebilecek sosyal girişimciler ihtiyaç vardır. Dünyada çok konuşulan iki sosyal inovasyon projesinden bahsetmek istiyorum.

Cristobal Colon İspanya’da Psikiyatri okudu, okul bittikten sonra akıl hastası diye bilinen kişilerin tedavilerinde bir hastanede çalıştı. Hastanede çalışırken hastaları meşgul etmek için hazırlanan terapi seanslarının hastaların tevdilerinde yetersiz olduğuna karar verdi. Onların tedavilerinin ancak gerçek bir şirkette iş sahibi olarak çalışarak, üreterek, hayatlarına bir anlam, değer katarak yapılacağı düşüncesi onu daha önceden bildiği mandıra işine girmesine sebep oldu. İspanyada başarılıda oldular. La Fegada markası ile İspanya’da Nestle ve Danone’den sonra en büyük üçüncü pazar payına sahip yoğurt şirketini kurdular.

Farouk Jiwa Kenya’da kurduğu Honey Care isimli bir şirketle sivil toplum kuruluşlarının da katkısı ile mikro kredi ağını kurdu. Bu sayede 2500 yoksul arı yetiştiricisini teknik arıcılıkla tanıştırdı. Onlara yeni yöntemlerle ilgili eğitim verdi. Bu sayede üretici, yetiştirdiği baldan para kazanmaya başladı. Son 5 yılda yerel bal pazarının yüzde 27-30’unu eline geçirdi.

İnanıyorum ki ülkemizde de ciddi keşfedilmemiş bakir alanlar var. Bu alanlar sosyal girişimcileri ve Sosyal inovasyon projelerini bekliyor…

Soykırım Vahşeti Anıtı Olarak İsrail’in Gazze Katliamı

0

İnsanlık tarihinde katliamdan geçirilmiş halklar vardır. Ancak hiçbir katliam diğer insanlar görsün ve korksun diye gösterimde tutulmamıştır. Her kes bilir ki, katliam hiçbir kültür tarafından meşru ve insani bir fiil değildir. Katliam yapan katiller, utançlarını tarihten ve insanlıktan her zaman saklamışlardır. Çünkü katliamın hatırlanması ve konuşulması, katilin vicdanının bile kaldıramayacağı, bir azaptır, bir bilinç bunalımıdır. Fakat İsrail devletinin meşru! iktidarı yapa geldiği ve yapmaya devam ettiği, Filistinli katliamı ve soykırımı ile övünmektedir. Yaptığı katliamı bir plana göre işlediğini gururlanarak açıklamaktadır. İsrail devlet başkanı yaptığı katliam için, “biz hedefimize ulaştık” diyebilmektedir. Bu katliamları, planlı bir eylemin parçası olarak yaptığını açıklamaktadır. Gazze katliamının planlı eylem olarak anlamlandırması, vandalizmin, barbarlığın övünülecek bir davranış olarak gösterilmesidir. Hatırlanacağı gibi, Amerikan askerleri Ebu Garip hapishanesinde yaptıkları işkenceleri, fotoğraflayarak hatıra olarak saklamışlardı. Bu iğrenç ve vahşi davranışlarını övünülecek bir davranış gibi, internet ortamında dolaşıma sokmuşlardı. İsrail’in Gazze’de yaptığı katliamı gösterimde tutması ile Amerikan askerlerinin vahşetlerini gösterimde tutması biri birine benzeyen iki utanç verici davranıştır.

İsrail, öldürdüğü çocukları ve kadınları nasıl öldürdüğünü fotoğraflamakta, yıktığı kenti savunmasız, zavallı insanlara nasıl mezar yaptığını, sürekli medya gösteriminde tutmaktadır. Avrupa kültürlerinde ordulara karşı kazanılan savaşlar için zafer anıtları dikilirdi. İsrail ise, hapishaneye, toplama kampına kapattığı halkı, nasıl katliamdan geçirdiğini anlatan zafer anıtları dikmekte. Bu çok garip bir duygudur. Hiçbir inancın ve kültürün içine sindirebileceği bir davranış değildir. Bu tutum İsrail’in yaptığı soykırımı anıtlaştırması anlamına gelmektedir. Çok korkutucu ve ürkütücü bir zihniyetle, dünyamız karşı karşıyadır. İnsanlık adına utanç verici bir olgu ile karşı karşıyayız.

Katliam yapmak bir suçtur. Üstelik bu suç tarihlerin kaydedebileceği en ağır suçtur. Ancak Gazze’de halen gösterimde tutulan katliam; katliama, soykırıma yeni boyutlar ve eklentiler yüklemektedir. Katliamı yapanlar, toplu öldürmeleri, bir film yapımcısı gibi ayrıntılı bir şekilde göstermektedirler. Hiçbir ölüm, hiçbir cinayet saklı kalmıyor. Belki buna medya etkisi diyenler vardır. Ancak bu katliam görüntüleri ve anlatıları, medya gücüyle izah edilecek kadar da basit değildir. Zira her kes biliyor ki, Siyonist katiller ve onların işbirlikçisi küresel güçler, yaptıkları katliamı, saniyesi saniyesine filme alıyorlar. Gösterimde tutuyorlar.

Bu uygulama insanlık hafızasının alamayacağı kadar saçmadır, absürttür. Bilinen hiçbir din, hiçbir duygu bu kadar ağır bir suçu meşru bir davranış gibi sunumda tutmaya tahammül edemez. Bir çok araştırmacı eski ahit inancı ile bu saçmalığı ve vahşeti açıklamaya çalışmaktadır. Bu açıklama kısmen de olsa doğrudur. Zira Yahudilerin inançlarında onların bu davranışını meşrulaştıran figürler de vardır. Ama mesele, özgün tarihi inançla açıklanacak kadar basit değildir. Çünkü Filistin’deki Siyonist katliam; bir suçlunun infaz edilerek öldürülmesi, bir karşı savaşçının bertaraf edilmesi değildir. Mesele bütün bir halkın kırımdan geçirilmesi ve bu kırımın kahramanlık gösterisi gibi sunuma konmasıdır. Bundan dolayı bu vahşeti işleyen Siyonist katillerin bu davranışı için yeni persfektifler oluşturmak gerekir. Çünkü tarih daha önce böyle bir vahşete ve soykırım uygulamasına şahit olmamıştır. Bu vahşeti işleyenler geleneksel inançlardan ve ideolojilerden beslenmiş olamazlar. Bu Siyonist barbarlara bu vahşeti yaptıran duygu üzerinde ve ideoloji üstünde durmak lazımdır. Bunu açıklamak gerekir. Çünkü hepimiz böyle bir tehlike ile vahşetle karşı karşıyayız. Hepimiz bunu yaşıyoruz. İnsanlığımız mevcut durumu ile tehdit altındadır.

Soykırım üzerinde araştırma yapan H. Arendt, Z. Bauman ve S. Mestrovic eserlerinde soykırım yapma cürmünü, bürokratik ve teknik bir şekilde yapılandırılmış modern toplumun duygusuzluğu ile açıklamaktadırlar. Onlar bu kanaate Nazilerin ve Sırpların yaptıkları soykırım hakkındaki sosyolojik incelemeler sonucunda ulaştılar. İsrail halen sürdürdüğü katliamla Naziler ve Sırplar gibi davranmaktadır. Ancak onlar yaptıkları katliamı gizlemişlerdi. Bu, iğrenç suçlarının görülmesinden ve duyulmasından korkmuşlardı. Utanmışlardı. İsrail ise katliamı onlar gibi bürokratik, teknik bir plan dahilinde yapmakta. Ancak katliamı onlar gibi utanç verici, ürkütücü bir davranış olarak görmüyor. Çünkü yaptığı öldürmeleri, gerçekleştirdiği yıkımları filme çekmekte, gösterimde tutmakta, açıkça biz bu insanları öldürmekle hedefimize ulaştık diyebilmektedir. İşin ilginç yanı bu gün bu vahşi uygulamayı sunumda tutan Siyonist katiller kendilerini de soykırıma uğramış bir halkın temsilcisi olarak tanımlıyorlar. Anlaşılan Siyonist katiller yaptıkları katliamı; güçlerinin, planlarının, kurgularının, iktidarlarının, söylem veya ideolojilerin bir göstergesi olarak sunumda tutuyorlar. Bundan dolayı ürkütücü bir ideoloji ile karşı karşıyayız. Üstelik bu ideoloji örgütlü bürokratik ve dünya çapında güç gösterisinde bulunan bir devlet tarafından yürürlüğe konmuş bulunmaktadır.

Anlaşılan, İsrail denilen, devlet işlemekte olduğu soykırımı gösterimde tutmakla, kitleleri ölüme ve öldürülmeye alıştırıyor. Ürkütücü, korkutucu ve vahşi bir davranışı olağanlaştırmaya ve alışılagelen bir durum şeklinde sunumda tutuyor. Siyonist katiller, bir taraftan soykırım yapıyor, bir taraftan yaptıkları kıyımı gösterimde ve dolaşımda tutuyor, diğer taraftan ise bütün kitleleri zorunlu seyirci konumunda tutmaya çalışarak, duyarsızlaştırmaya, mankurtlaştırmaya çalışıyor.

Öldürmelerin sahnelenmesi, işkencelerin gösterimde tutulması, Orta çağda bilhassa Roma’da adaletin bir gereği olarak, hukuki kurallar çerçevesinde gerçekleşirdi. Suçluların ve katillerin cezaları, büyük kent meydanlarında, tiyatrolarda bütün halkın huzurunda yapılırdı. Bu infazlarda işkence veya azap çektirme sahneleri, halk tarafından vahşi saldırgan duygularla, coşkularla izlenirdi. Ancak ölümlerin ve işkencelerin hiç birisi kitlesel değildi. Kişiseldi. Belirli yasal süreçlere göre işlenirdi.

Gazze katliamı, sahnelenmesi bakımından Roma tiranlarının uygulamasına benzemektedir. Ancak zaman bakımından o vahşi infazlardan çok farklıdır. Çünkü bir asırdır her gün ve her saat infaz edilen bir uygulama var ortada. Siyonist katiller, yaptıkları öldürmeleri sürece yayıyorlar, zamana dağıtıyorlar. Bir infazın süreçte tutulması, sürekli tekrarlanması ve hiç bitmeyecekmiş gibi dolaşımda tutulması gibi bir durum var ortada.

Gazze cinayeti öldürülen infaz edilen taraf bakımından da farklıdır. Hukuken hiçbir yasanın ve geleneğin suç isnat edemeyeceği, çocuklara, yaşlılara, özürlülere hasılı bütün bir halka tatbik edilen bir toplu cinayet şeklinde işlenmektedir. Öldürmenin, işkencenin ve şiddetin “kitleselleşmesi”, “zamana yayılması” ve “gösterimde tutulması” Filistin’de işlenen soykırıma eklenen üç yeni boyuttur.

Bu üç boyut insanlığın geldiği durum açısından çok ürkütücüdür. Çünkü soykırım bu eklentilerle bir suç olmaktan çıkmaktadır. İşlediği cinayeti tekrarlayan, sahneleyen ve suçlu suçsuz ayırımı yapmadan işleyen bir katiller gruhu var ortada. Üstelik bu katillerin eylemlerini destekleyen küresel sermaye ve küresel askeri güçler, bütün insanlığın gözünün içine bakarak cinayeti ve toplu kıyımı meşrulaştırma yoluna gitmektedir. Cinayeti işleyen gruh ise meşru kabul edilen bir devlettir. Bu devletin yasaları, bürokrasisi ve her türlü meşru organları vardır. O zaman bu vahşet modern bürokratik ve teknik disiplinle yetiştirilmiş ve uygulamaya konmuş bir katliamdır.

Bu katliam bir yüzyıldır şiddetlenerek devam etmektedir. Ancak mankurtlaşarak katliama duyarsız kalanlara baktığımızda karşımıza gerçekten teknik olarak örgütlenmiş yöneticiler ve küresel güçler çıkmaktadır. Medyanın bildik grupları çıkmaktadır. Onların tahmin ettiği gibi halklar duyarsızlaşmıyor. Bilakis Gazzelilerin katliamına ve ölümüne seyirci kalmıyorlar. Direniyorlar. Bu cinayetlere karşı insanlık onuru ve haysiyeti adına meydanları dolduruyorlar. Lanet yağdırıyorlar. İstanbul, Halep, Atina, Paris, hatta İsrail halkı insanlık haysiyetini ve onurunu muhafaza ettiği için, katliama karşı direnmekte, gösteri yapmaktadır. Sokakları doldurmaktadır. Ne mutlu o insanlara ki, Siyonist katillere karşı el ele vererek insanlık adına bir halkın soykırımdan geçirilmesine karşı, sokakları ve meydanları dolduruyorlar. Gladyatörlere ve krallara karşı yürüyorlar.

Krizden, Türkiye Neden Çok Etkileniyor?

“2008 Kasım ayında sanayi üretimi ithalatçı ülkelerden ABD’de % 2, İngiltere’de % 3, ihracatçı ülkelerden Almanya’da % 4, Japonya’da % 8 geriledi.” Türkiye’de ise toplam sanayi üretim hacmi Kasım ayında bir yıl öncenin aynı ayına göre % 13,9 oranında geriledi. Bu gerileme 2001 krizinden bu yana en büyük düşüş.

Bazı sektörlerde durum çok daha vahim. Otomotiv pazarı kasım ayında %58 oranında küçüldü.

Türkiye, üretimde gerileme açısından, dünya krizinden en çok etkilenen ülke!

“Bu kriz Türkiye’nin krizi değil, dışarıdaki krizin etkisi” avunmasıyla kendimizi kandırmaya lüzum yok.

Cevabını bulmamız gereken soru bu: Reel sektörü krizden en çok etkilenen ülke, neden Türkiye oldu?

Bizim yazılarımızın gayesi, ne hükümete muhalefet etmek, ne de yağcılık yapmaktır. Yazdıklarımızın hükümetin genel ekonomik politikasını değiştirmesi yönünde bir etki yaratmasını bekleyecek kadar saf da değiliz.

Öncelikle “ne olacak bu memleketin hali” konulu entelektüel bir merak benimki. Sonra da ekonomik gelişmeler konusundaki öngörülerine göre, geleceğine dair planlama yapmak isteyen okurlarımızla bir fikir jimnastiği yapmaya çalışıyorum.

Bu çerçevede şöyle bir analiz denemesini dikkatlerinize sunmak istiyorum:

Aşağıdaki her bir maddede açıklanan gelişme sonraki gelişmelere sebep oldu.

  • 1- 2002 yılından bu yana AŞIRI DEĞERLİ TL (Düşük kur, Yüksek reel faiz) politikası uygulandı.
  • 2- Türk mallarının yurtdışına ihracatta ve yurtiçine giren yabancı mallara karşı REKABET GÜCÜ azaldı. Ara malı üreten yerli firmalar rekabet edemediği için kapandı.
  • 3- Rekabet edebilmek için çalışanlara düşük ücret verildi ve çalışan sayısı azaltılmaya çalışıldı. Bu yüzden %7‘yi bulan büyümenin gerçekleştiği yıllarda bile, işsizlik oranı düşürülemedi.
  • 4- İç talep daralmasını aşmak için dışarıdan oluk gibi akan para ile bankaların tüketici kredileri kullanımı ve kredi kartı harcamaları teşvik edildi. Vatandaşlarımızın büyük bir kısmı ortalama bir ile üç yıllık geliri kadar borçlanmış durumda. Son beş yılda, (2004-2008) kredi kartı sayısı % 109 oranında artarken, aynı dönemde temerrüde düşen tüketici sayısı ise % 2500 oranında arttı. Bu hafta açıklanan son rakamlara göre, ferdi kredi ile kredi kartı borcunu ödememiş olan kişi sayısı 1 milyon 146 bin kişi.
  • 5- Krizden sonra yurtdışından kredi bulmak zorlaştı, bankalar yeni kredi vermek istemiyor, öncelikle eski kredileri tahsil etmeye çalışıyor. Bugün için imkânı olduğu halde, önünü göremeyen vatandaşlar da harcamalarını ertelemeye devam ediyor.
  • 6- İç talep artırılamıyor. Dış talep küresel kriz sebebiyle daralmış durumda. Talep daraldığı için yurtdışında fiyatlar iyice düştü. Kâr marjı zaten çok düşük olan Türk firmaları, dış piyasa fiyatlarına düşemediği için İhracat yapamaz oldu.
  • 7- Üretim azaldı. Fabrikalar ya kapandı veya Kapasite Kullanım Oranları düşmeye devam ediyor. Aralık ayında, imalat sanayi kapasite kullanım oranı, toplamda yüzde 64.7 oldu. “2001 yılında bile, toplamda bu kadar düşük bir kapasite kullanım oranı ile karşılaşılmadı.”
  • 8- İŞSİZLİK çığ gibi artmakta. Her dört gencimizden biri işsiz.

***************************

IMF ile yapılacağı söylenen anlaşma, Türkiye’de devlet harcamalarının daha da kısılmasına yol açacak gibi. 

IMF’nin, krizden etkilenen diğer ülkelerde devlet harcamalarının artırılmasını isterken, Türkiye’de bunun tamamen tersi bir politika dayatması, gerçekten “ümüğümüzün sıkılması” anlamına gelebilir. Yani ekonomideki durgunluğun daha da ağırlaşması, işsizliğin ise tahammül sınırlarının ötesine artmasına yol açabilir.

Hükümet mart ayında yapılacak yerel seçimlerin sonucu alınıncaya kadar, bu politikaları uygulamamak için elinden geleni yapacak. Seçimden sonra IMF şartlarına uymak kaçınılmaz olacak.

Bu durumda ekonomik durgunluk (resesyon) etkisini yaşamaya başlayan halkımızın, seçimden sonra çok daha ağır faturalar ödeyeceğini öngörmek kehanet sayılmamalı.

Keşke yanılıyor olsam.

Dileğim, yedi senede bir yaşamaya alıştığımız bu sıkıntılara tekrar düşmememiz, çekilen ve çekilecek acıları bir daha yaşamamamızdır. Bunun için, “pansuman tedbirler” yerine, ekonomik tercihlerde gerekli olan doğru ve köklü değişimi yapabilecek devlet adamlığı vasıflarının gösterilebileceğini ümit etmek istiyorum.

Sosyal İnovasyon…(1)

“Toplumsal gelişimim olmazsa olmazı Sosyal inovasyon projeleridir”

BM Kalkınma Programına göre 2005 İnsani Gelişme Endeksi 177 ülke arasında Türkiye 92’inci sırada yer alıyor. 2008 de açıklanan 2006 İnsani Gelişme Endeksi’nde 84. sırada yer almıştır. Bu yükselme ise esasında GSYİH’nin satın alma paritesine göre doların artması ile oluşmuştur. İnsani Gelişme Endeksi’ne göre Türkiye eğitim ve yaşam beklentisi konularında, iyi bir yerde değildir. Arnavutluk ve Bosna gibi daha yoksul ülkeler, Türkiye’den daha iyi durumdadırlar. Suudi Arabistan ve İran’da olduğu gibi, Türkiye’nin İnsani Gelişme Endeksi’ndeki yeri, gelir seviyesine göre daha düşüktür.

İnsani Gelişme Endeksine baktığımızda Norveç(1), İzlanda(2), Avustralya(3)…. Çek Cumhuriyeti(30), Macaristan(35), Bulgaristan(54) ….. Suudi Arabistan(76), İran (96), Sierra Leone(176), Nijerya(177) sıralardadırlar. Bu rapor aslında kazanılan refahın, sağlık ve eğitim alanlarına yatırım yapan ülkelerle bunu önemsemeyen ülkeleri de göstermesi bakımından manidardır.

İnsani Gelişme Endeksi(Human Development Index) , Pakistanlı ekonomist Mahbubul Hag tarafından 1990 yılında geliştirilmiş ve 1993 yılından beridir Birleşmiş Milletler Gelişme Programı tarafından yıllık gelişme raporlarında sunulur olmuştur. Bu endeks kalkınmanın sadece ulusal geliri büyüten değil bireylerin seçim çeşitliliğini artıran bir süreç olduğunu savunuyor. Ülkelerin İnsani gelişiminin üç boyutunu ölçeklendiriyor. Ortalama yaşam süresi, okuryazar oranı, eğitim ve insanca yaşam standardı (kişi başına düşen gelir ve alım gücünün ABD doları cinsinden hesaplanması). Bu üç boyutu ölçen birleşik bir göstergedir. Araştırma sonunda gösterge bakarak; bir ülkenin gelişmiş, gelişmekte olan, gelişmemiş bir ülke olduğuna karar veriliyor.

Buradan da gözlendiği gibi Türkiye AB ülkelerine bile yanaşamıyor. Oysaki AB uyum çalışmaları sırasında AB fonlarından gerektiği gibi istifade edemeyerek, toplumsal kalkınma projelerinin gerçekleşmesinde ciddi sıkıntılar yaşıyoruz. Bu süreci sadece bilim, teknoloji ve ekonomik boyutunda ele almaya çalışıyoruz. Halbuki bu eksik bir anlayıştır. Sosyal boyutu düşünülmeyen hiçbir proje başarıya ulaşamaz.

Bizim ülkemizde inovasyonun oluşturulabilmesi için sosyal farkındalığın oluşması veya oluşturulması gerekir. Ar-Ge’den bahsederken hep sanayi Ar-Ge’ sinden bahsettik ve şirketlerin Ar-Ge’ye ayırdığı payların düşük olduğundan veya Ar-Ge yatırımlarının olmadığından yakındık. Sosyal projelerin de bir Ar-ge faaliyeti yapması gerekir diye hiç düşünmedik. Ar-Ge konusunda hükümet ciddi adımlar attı ve Ar-Ge teşvik yasasını çıkardı. Bu yasanın ne olduğunu öğrenmeye çalışanlar olduğu gibi haberi bile olmayan bir sürü şirket var.

Sadece yasa ve yönetmelikleri çıkarmak yeterli değil. Bunun toplum tarafından karşılığının olması çok önemli. Ne gerekli derseniz? Adil bir bilgilendirme, toplumu uygulamaya hazırlamak, uygulama için sebepler oluşturmak v.b.

Geleneksel tanıtım çalışmalarının yetersiz kaldığını görüyoruz. Bunun yerine farkındalık ve bilincin arttırılması gerekir. Birey ancak sosyal ortamlarda, sosyal olaylarla öğrenir. Şok etkisi diyeceğimiz şimdiye kadar hiç yapılmamış veya yapılmış ama duyurulmamış yenilik ve uygulamaların gerçekleştirilmesi toplumun yenilenmesinde büyük bir rol oynar.

Aslında Sosyal inovasyonu anlamak, tanımlamak oldukça zordur. Sosyal inovasyon kavramı ve uygulamaları yenilikçi fikirlerden oluşur. Toplumsal yarar sağlamak maksadı ile gurupların bir araya gelerek ortak hedefler çerçevesinde yenilikçi fikir ve uygulamalar kullanılarak yapılan faaliyetler bütünüdür. Sosyal inovasyon yeni kavram, fikir, metot, strateji ve organizasyonları kapsar. Bütün sosyal ihtiyaçlar, çalışma şartları, eğitim, toplumsal kalkınma, sağlık, katılımcılık gibi akla gelebilecek birçok konu yenilikçi fikirlerle daha verimli hale getirilebilinir.