21.8 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1337

Latin Alfabesi Kadar Türk Olmak

0

Bir grup yerli ve yabancı aydının bulunduğu sohbette, bir Alman tarihçi: “Türk elitleri, niçin tarihlerine yabancı, değerlerine karşı tepkili, geleneklerine karşı aşağılayıcılar? Yalnızca Batılı olduğunu savunanlar değil, muhafazakârlar bile…”  diye sorar ve “Elitleriniz, entelektüel seviyede, kusura bakmayın; ama Latin alfabesi kadar Türkler.” diye bitirir konuşmasını.

Latin alfabesinin, Türkçedeki bütün sesleri karşılamadığı, Türk hançeresine uygun olmadığı, bu eksikliği gidermek için birtakım yardımcı işaretlerden faydalandığımız, bir gerçek. Bugünkü Türk aydınları da, Latin alfabesinin Türkçe olması kadar Türk. Entelektüel düzeydeki Alman tarihçinin ifade etmek istediği bundan başka bir şey değil. Aydınlarımız, Türk olarak doğduğu, bu topraktan beslendiği, bu ülkenin coğrafi ve kültürel ikliminden faydalandığı halde niçin kendi tarihlerine karşı tepkili, geleneklerine karşı aşağılayıcı olabiliyorlar? Bunu hiçbir zaman anlayamadım.

Bir Uygur Türkü ile bir Alman subayı hapishanenin aynı koğuşunu paylaşırlar. Uygur Türk’ü, gereksiz konuşmaktan hoşlanmayan ve günde yalnızca birkaç cümle sarf eden Alman’a bir gün “Hitler’i seviyor musun?” diye sorar. Alman, “Nefret ediyorum.” diye cevap verir. Uygur Türk’ü nedenini sorduğunda, “Çünkü başaramadı.” cevabını alır Alman subayından. Demek ki; bir hedefe varamamak veya başarıyı yakalayamamak, kişiye ya da fikre karşı nefreti doğuruyor. Batı kültürünün değer algılamasında “başarı” var. Batı ahlakına göre herhangi bir eylemi başarıyla sonuçlandıran kişi yüce, bunu hazırlayan fikir kutsal; başarısızlığa düşüren kişi ya da fikirler değersiz. Bir Batılı, kendisini yükselten uçağı kutsarken, düşüren aynı uçağı lanetlemekten kaçınmıyor. Bu, onun ahlakının gereği.

Alman tarihçinin, aydınlarımızla ilgili yaptığı çarpıcı tespit, acı bir gerçeğin bir yabancı tarafından seslendirilmesinden başka bir şey değil. Tarihimize yabancı ve tepkili olma, bizde son iki yüz yıldır görülen bir hastalık. Bu hastalık, bize Fransız İhtilali ve Rönesans hareketleri sonrasında sirayet etmeye başladı. Tarihi süreç içersinde yükselişler olduğu kadar düşüşler, mağlubiyetler vardı. Bu olumsuzluklar, hiçbir zaman dışa karşı bir hayranlık doğurmuyordu. Batı ile dirsek teması başladıktan sonra aydınlarımız, yöneticilerimiz, bulundukları toplumdan nefret eder, geçmişine küfreder oldular. Bu garabet, bizi yaraladığı kadar, namuslu Batı entelektüelinin de sorgulamasına, bizimle dalga geçmesine neden olmaktadır.

Başarıya dayalı bir hayranlık, Batı medeniyetinin temel dinamiğidir. Ancak bu, Batı insanını hiçbir zaman mutlu etmemiştir. Batı medeniyeti, azgın bir iştiha ile sürekli bunalım üretmektedir. Batı’da, başarı, mutluluğun temel şartıdır. Başarılı her hareket kutsaldır, başarılı her insan yücedir. Başarı konusu ne olursa olsun, hiç önemi yoktur. Bununun örneğini, Yunan mitolojisinde de görebiliriz, Alman subayının Hitler’e bakış açısında da… Bir Osmanlı aydını olduğu halde, Osmanlı’dan nefret eden Tevfik Fikret, “Promete” adlı şiirinde, “Onlar niçin semada, niçin ben çukurdayım? / Gülsün neden cihan bana, ben yalnız ağlayayım?.. / Yükselmek asumana ve gülmek, ne tatlı şey!..” dizeleriyle bu hastalıklı ruh halini yüz yıl öncesinde dillendirmekteydi. Tevfik Fikret’in, İslam’daki amentü yerine oğlu Haluk için “Haluk’un Amentüsü”nü yazdığını, daha sonra Haluk’un Amerika’da papaz olduğunu unutmamak gerekir. Kendi değerlerinden uzaklaşmak, başka değerleri kutsamak, onlara hayran olmak sonucunu doğuruyor. Bu, sosyo-psikolojinin yasası.

Aynı tarihlerde Mehmet Akif; yükselmek, yüksek bir medeniyet kurmak için kendi değerlerinden uzaklaşmak gerekmediğini haykırıyordu. Şu dizeler ona ait: “Alınız ilmini Garb’ın, alınız sanatını, / Veriniz mesainize hem de son süratini / Sade Garb’ın, yalnız ilmine dönsün yüzünüz / Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız / Çünkü milliyeti yok sanatın, ilmin yalnız.” Mehmet Akif’in tarihimizde dönüm noktası olan Çanakkale Savaşı’nı “Çanakkale Şehitlerine” isimli şiiriyle destanlaştırdığını ve tam bir inanç manzumesi olan “İstiklal Marşı”mızı yazdığını hatırdan çıkarmamak gerek.

Başarı endeksli değer yargılaması, bir Batı hastalığı. Bu hastalık, eğitim sistemimizde kendini etkin şekilde gösteriyor. Bu da mutsuzluğa neden oluyor. Önemli olan, değerlerimizin işlevsel hale getirilmesi, onun içeriğinde mutluluğun aranmasıdır. Kaldı ki, bizim değerlerimiz, yükselmeye engel değildir. Yapılması gereken, Mehmet Akif’in dediği gibi, “mesaimize son süratini” vermektir. Bunun adı, çalışmaktır.

Unutmayalım, “İki günü eşit olan, kayıptadır.”

Bürokrasiden Gönüllere Hicret

Hem Bürokrasideki yerini ve hem de Kocaelililerin gönlündeki yerini dolu dolu işgal eden Kocaeli İl Müftümüz Sayın Hikmet Kutlu hocamız, 48 yaşına(*) gelmesinden dolayı “Yaş Haddi” sebebinden dolayı, 17 Şubat 2009 tarihi itibariyle Bürokratlık unvanına noktayı koymaya hazırlanmaktadır.

ISO Belgesiyle rüştünü ispatlamış olan sayın hocamızın hizmete sevdasının büyüklüğünü, Kocaeli Aydınlar Ocağının sayın hocamızın şerefine verdiği uğurlama ziyafeti esnasında gözlerindeki hüzünde gördük. 

Laf aramızda, Kocaeli Aydınlar Ocağının bu kıymet bilişine, ahde vefa hassasiyetine bayılıyorum.

Bunlar, Ülkeye hakkıyla hizmet etmişleri onurlandırmayı çok iyi biliyorlar.

Gönlümüze hoş geldiniz sayın hocam.

Siz bürokrasiden kopsanız da bürokrasinin sizden kopamayacağını biliyoruz.

Ömrünüz boyunca tecrübeniz hem bürokrasiye ve hem de tüm topluma ışık olacaktır.

Umarım ki ışığınızın yayılmasında, Kocaeli Aydınlar Ocağı ve birçok Sivil Toplum Teşkilatı üzerlerine düşeni yapacaktır.

Uğurlama toplantısında Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Sayın Ahsen OKYAR, muhabbeti herkese yaygınlaştırmak için, o gıcık safhayı başlattı;

Herkesi günün önemine ve günün kahramanına dair düşüncelerini ortaya koymaya davet etti.

Bütün arkadaşlarımız düşüncelerini kendilerince dillendirdiler.

Konuşmacılar arasında benim en dikkatimi çekeni, Sayın Hasan AYAZ’ın konuşması oldu.

Geçmiş birçok toplantıda başarılı konuşmalarına şahit olduğumuz AYAZ; biraz bocalar gibi olunca;

“Aslında konuşmam fena değildir” dedi. (Buna inanıyorum çünkü defalarca şahit olduk.)

Devamen; “Ancak galiba Sayın Müftümüzün karşısında heyecanlandım” dedi.

İşte ben buna pek inanamadım. Bence bu bir yalan dıJJJ

Çünkü daha önceleri de Sayın Müftümüz gibi çok değerli kişiler karşısında, hiçte bocalamadan konuşmalar yaptı Sayın AYAZ.

Ancak o konuşmaların hiç birinde, karşısında Saygı değer yengemiz yoktu…

Bilmem anlatabildim mi?

(Tabii ki bu heyecan korkudan değil, yengemize olan saygısı ve sevgisindendi)

Sayın Hocam, Cenab-ı Hak’tan uzun ve huzurlu bir ömür niyaz ediyorum.

Gönüllerde saray kurmak ne güzel,

Oradaki tüm mevsimler bahardır.

Gönüldeki misafirler çok özel,

Ya Rab, onları sen Firdevs’e vardır.

(*) 48; Uğurlama yemeğinden önce yaptığımız minik muhabbet sırasında sayın hocamın telaffuz ettiği, yaşına dair rakam.

Sayın hocamızın nüktedanlığını da, bu minicik ayrıntıda görmek mümkün.

6,5 Yıldır Beklenen Duruş; Altın Vuruş

Şudur benim cihanda en beğendiğim meslek;

 Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek”

M. AKİF

Biz tarihçiler tarih derslerinde, din görevlileri camilerde, sivil ve siyasi temsilciler kendi mekânlarında; Fatihleri, Yavuzları, Kanunileri ve ecdadın yapıp ettiklerini anlata anlata bitiremedik. Son kurmuş olduğumuz devletin banisi Atatürk‘ten başka düşmanla anladığı dilden konuşan adam da yetiştiremedik.

Kimi Stalin‘in lafından ürktü, kimi Johnson‘un mektubundan. Arada milli duruş sergileyenler de oldu ama ‘Batı, Batı‘ deyince dizlerinin bağları gevşeyen kadrolarla doluydu ormanımız. Kendimize acıyarak ve acizlik terapileriyle geçti gitti zamanımız.

Sayın Başbakan‘ın Davos‘taki milli kıyamını canlı canlı izlerken öyle gaza geldim ki aklımdan Türk tarihi bir şerit gibi aktı. Zira bizim tarihimiz biraz da tavır ve devrim tarihidir. Ve hayatımızın gayesi; bu milleti tarihi misyonuna döndürme ameliyesidir.

En son şiir kasedini zevkle dinlediğim Recep Tayyip Erdoğan‘ın 7 yıl sonra tekrar dirilişi miydi bu? Yoksa kimsenin kaale almadığı dış politikamızın sözü haykırmaktan başka birşeyi kalmadığının tükenişi miydi?

Bu dönemde; askerimize çuval giydirildi ama misillemesini yapamadık.

Bu dönemde; 1.5 milyon komşumuz, kardeşimiz kadın-çoluk-çocuk demeden Irak‘ta katledildi. Ve halen katlediliyor. Sessiz kaldık, sükût ettik ve Kuzey Irak‘taki parsadan ne kapabileceğimize baktık. Ne de olsa Saddam‘ın yüzünden olmuştu her şey. Oysa Saddam’ın kemikleri bile un-ufak omaya durdu.

Bu dönemde; Çeçen cihadının üst düzey komutanları İstanbul‘da faili meşhur gizli servislerce keklik gibi avlandı.

Bu dönemde; Kuzey Kıbrıs‘ta var olan devletten vazgeçilerek Rumlarla tekrar ortak yaşama ve maceraya evet denildi.

Bu dönemde; Batı Trakya Türklerine Yunanistan‘ın tek taraflı racon koymasına izin verildi.

Bu dönemde; TBMM‘nin yarısından fazlası ve ilimizden de 4 tanesi İsrail Dostluk Gurubu‘na üye oldu. Sanki İsrail 61 yıldır devlet terörü uygulamıyormuş gibi.

Bu dönemde; biz gâvur kolası içmemeye ahd etmişken ‘sermayenin dini – imanı olmaz‘ diye Yahudi şirketlerine özelleştirme ballı lokmalarını ve GAP‘ın kaymaklı baklavalarını gümüş tepside sunmadık mı?

Bu dönemde; Dünya Yahudi Komitesi‘nden alınan Üstün Cesaret Madalyası halen konutumuzun en mutena yerinde sergilenmiyor mu?

Bu dönemde; çıkarttığımız yasalar sayesinde misyonerlik hortlamadı mı?

Bu dönemde; sıfır terör, borsa eğrisi gibi bir artıp bir azalmadı mı?

PKK ve DTP temsilcileri Kasımpaşa kabadayısı edasıyla konuşmaya başlamadı mı?

İş ortaklarımız Talabani ve Barzani, Türk Ordusuna posta koymaktan bahsetmedi mi?

Bu dönemde; Dış Politika Ali Babacan‘la Egemen Bağış‘a bırakılmadı mı? Herkes, ‘içerde saadet zincirini aile boyu nasıl sürdürürüm‘ün vurdumduymazlığında olmadı mı?

Bu dönemde; içi boşalan dindarlığa, toplumsal akıl tutulmasına ve tüketim endeksli cinnet seanslarına rağmen “Allah’tan kork ya Ömer!” deme babında kaleme alınmıştır bu yazı. Bilmek de sorumluluktur anlamamakta. Zira hükümdür; ‘İçinizde her zaman hakkı söyleyen bir topluluk bulunsun‘.

Son söz: Allahu Ekber !

Benimsenen Lider

Herkesin benimsediği bir lider tipi muhakkak vardır ve örnek alır liderini. Benimse en çok beğendiğim lider tipinin tanımı şöyle;

Lider, özüyle ve kendine has özellikleriyle her zaman kendini hissettiren ve gönüllerde yaşamasını bilen bir şahsiyettir. O, görünüşündeki inandırıcılığı, anlayışındaki derinliği, görüşlerindeki inceliği, ufkundaki genişliği, tespitlerindeki sağlamlığı… öğrenme aşkı, öğretme yeteneği ve sorumluluğunu aldığı her şeyin üstesinden gelebilme yeteneği ile istemediği halde dikkatleri üzerinde toplayan, sevilen, sayılan, gözdeleşen, dolayısıyla da binlerin, yüz binlerin her zaman uğrunda ölmeye hazır oldukları bir seviye insanıdır.

Lider, yemesinde-içmesinde, oturup-kalkmasında, davranış ve muamelelerinde hep dikkatli, hep temkinli ve hep emniyet telkin edicidir. Doğru düşünür, doğru konuşur, doğruluğu sever, ve yalandan tiksinti duyar. Sinesi vefa ile çarpar, gözleri samimiyetle açılır-kapanır ve her zaman güven ve itimat  soluklar..

Lider, çevresine karşı saygılı, güler yüzlü, ciddi ve alabildiğine vakurdur. Onun yanında bulunanlar laubaliliğini görmez, uzakta kalanlarda uzaklığın mahrumiyetini hissetmezler. Sorumluluğunu yüklendiği toplumun büyüklerini babası, küçüklerini evladı bilir ve himaye ve şefkatine sığınan herkese bağrını açar, herkesi kanatlarının altına alır ve korur…

Lider, vazifesini bilir. Sorumluluklarını yerine getirme konusunda, ne karşısına çıkan engellerin zorlu ve aşılmaz olması, ne de imkanların genişliğiyle gelen yaşama zevki, rahat ve rehavet onu yolundan döndüremez ve ona mükellefiyetlerini unutturamaz. Üzerine aldığı mesuliyetleri önemle yerine getirir. Hep yürekten ve cansiperane davranır. Sonra da yapıp ortaya koyduğu hizmetler karşısında herhangi bir ücret ve mükafat beklemeden çeker yoluna gider.

Lider, üstün idraki, cesaret ve kararlılığı, sabır ve metanetiyle her zaman çevresinin tek dayanağı ve ümit kaynağıdır. Süratli kararla isabet, dikkati ve temkiniyle cesaret, sabır ve tahammülle atılganlık gibi zıtlıklar, onun sihirli dünyasında birleşir, bütünleşirse birbirinin tamamlayıcısı olurlar. Cesaret ve kararlılığı sayesinde, aşılmaz gibi görülen tepeler aşılır ve bütünüyle yollar düzlüğe erer. Tahammül ve metaneti karşısında “Olmazlar” olur hale gelir, imkansızlıklar toz duman olur giderler.

Lider, bir ahlak ve fazilet kahramanıdır. O, merhamet ve yumuşak huyluluğuyla bütün canlıların çarpan yüreği, atan nabzı; cesaret ve yiğitliğiyle, millet ve ülkenin yılmaz ve sarsılmaz muhafızı; his ve gönül dünyasıyla zayıfların en emin sığındığı; tevazu ve mahrumiyetiyle kapı kapı kovulmuşların biricik teselli kaynağıdır.

Lider de bulunması beklenen özellikler yukarıda anlatıldığı gibi olabilir. Fakat, kimseden dört dörtlük davranış sergilemesini bekleyemeyeceğimiz gibi bir liderden de bu özelliklerin hepsini kişiliğinde barındırmasını bekleyemeyiz. Liderde olması gereken temel niteliklerin önemi bir kısmının yer alması, lideri, kendini takip edenler için vazgeçilmez kılar.

Sözde özgürlük toplantılarında, milyarlarca insanın dile getirmeye çalışılan his dünyası susturulmak istenirken yukarıda da belirtildiği üzere kendi sınırlarını aşmış bir dünya liderinin bunu dile getirmesi acı yüreklere birazda olsa su serpmiştir. Aradığımız lider modeli kendini Davos’da ”Özgürlük Toplantısında” göstermiştir. Doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen, doğru söyleyen ve mazlumun hakkını savunan bir lider olarak Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan mazlum Filistin halkı için konuşmuştur.

Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan, kendini ifade ediş tarzı, hareketleri, sözlerindeki doğruluğu, dikleşmeden dik duruşu, cesaretiyle Türk gençliği tarafından örnek alınmaktadır.

Barakomani ve Çıplak Kral

0

Amerikan başkanlık seçimleri, uzun zamandan beri Türkiye’de gündemin en önemli konuları arasına girmektedir. Başkan adaylarının seçim kampanyaları, propagandaları, günlük konuşmaları Türk kamuoyunda ve basınında çok fazla yer alır. Türkiye’deki bir çok siyasi partinin seçim sürecindeki kampanyalarından daha çok işlem görür. Sanki Amerika’ya değil de Türkiye’ye bir başkan seçilecek gibi bir hava estirilmeye çalışılır. Hepimiz buna alıştık. Bundan dolayı bu durum artık fazla yadırganmıyor.

Amerika’nın son başkanlık seçimi, konuya kendimizi daha fazla kaptırmamıza neden oldu. Bunun da temel nedeni Barack Hüseyin Obama’nın demokratların adayı olarak seçim sürecini tamamlaması ve Amerika’nın başkanı olmasıdır. Obama’ya sadece Türkiye’de değil bütün Ortadoğu’da tahmin edilenin de ötesinde bir ilgi oldu. Bu ilgiyi “Barackomania” olarak tanımlayan yazarlar da oldu. Başta Newsweek dergisi olmak üzere bir çok dergi, Obama’ya olan bu bağlılığı, hayranlığı ve tutkuyu “Barackomania” olarak adlandırdı. Hatta Türkiye’nin “Barackomania hastalığına” tutulan kimi gazetecileri ve yazarları, Türkiye’nin başbakanının bazı söylemlerini; “Obama gibi geldi. G. Bush gibi davranıyor” diyerek ağır bir şekilde eleştirdiler. Üstelik bu köşe yazarı, Obama daha başkan olmadan ve hiçbir icraata başlamadan ve onun hiçbir icraatını görmeden bu eleştiriyi yaptı.

Obama hayranlığı, o kadar fazla oldu ki bir çok Afrika ve İslam ülkesinde halk sokaklara döküldü. Kutlamalar yaptı. Tarihçiler O’nun Osmanlı vatandaşı olduğunu söyleyerek kökenine ilişkin yakınlıklar kurmaya çalıştı. İslam dünyası seçkinlerinin büyük kısmının Amerika’ya hayranlık duyduğu bilinen bir durumdur. Muhtemelen Obama’nın bizden biri olarak gösterilmesi için öteden beri mevcut olan bu Amerikan hayranlığı duygusu etkili olmuştur. Ancak Obama’nın Siyahi bir Afrikalı ve Müslüman kökenli bir ailenin çocuğu olması, hayranlığın düzeyini daha da arttırdı. Onun tamamen bizden birisi olarak tanıtılmasına ve gösterilmesine neden oldu. Sonuçta Amerika’ya bağlılık stratejik bir tercih olmaktan öte, “Barackomania” diye adlandırılan bir psişik hastalığa dönüştü. Amerikan hayranlığı “Barakomania” hastalığı ile bir ikona dönüştü, bir simulakr olarak dolaşıma girdi.

Mani, psişik bir bozukluktur. Belirtileri ise, düşünce uçuşması, çağrışımın artması, aşırı sevinç, neşe ve duygulanım düzeyi taşkınlıklarıdır, geçici muhakeme bozukluklarıdır. İslam dünyasında bir çok kişinin Amerika Başkanı Barack Obama’ya hastalık düzeyinde hayranlık duyması, Müslümanlar için çok önemli bir sorundur. Bunun üzerinde ayrıntılı durmak lazımdır. Ancak bu makalede bu konuyu ele almayacağım. Çünkü bu soruya cevap bulmak için, Müslüman toplumların sosyo-kültürel ve psişik durumunu ayrıntılı olarak incelemek gerekmektedir. Bu makalede sadece Obama’nın Müslümanlar hakkında yaptığı birkaç açıklamaya değineceğim. Çünkü bu açıklamalar, Amerikanın siyahi başkanının Müslümanlar hakkındaki kanaatini, bize O’nun bu teveccühü hak edip etmediğini gösterecek kadar ipucu içermektedir.

Obama’nın Müslüman dünya hakkındaki düşüncelerini ve niyetlerini üç tane açıklamasını esas alarak değerlendireceğim.

Bunlardan birincisi, başkanlığa hazırlık çalışmasını başlatırken İran’la ilgili olarak yaptığı açıklamadır. Ocak 2008’de: “Radikal bir din devletinin elinde nükleer silah bulunması, çok ama çok tehlikelidir. Askeri harekat dahil, tüm önlemleri göze almalı”, diyerek G. W. Bush’un İran’a karşı olan önyargılı tutumunu açıkça destekledi.

İkincisi görkemli göreve başlama ve yemin töreninde yaptığı konuşmada; “Müslüman dünyasına sesleniyorum, karşılıklı çıkarlarımız var. Yumruğunuzu açın, elinizi sıkacağız.” Dedi.

Üçüncüsü ise Amerika’nın kurucu liderlerine, kanunlarına ve geleneklerine bütün konuşmalarında altını çizerek vurgulu bir tarzda bağlı olduğunu dile getiren konuşmaları. Seçim zaferi konuşmasında başlangıç cümlesine kimse dikkat etmedi. Ancak bizim konumuz için bu cümle O’nun niyeti hakkında çok şey anlatmaktadır. “Amerika’da her şeyin olabileceğine dair kanaati olanlar varsa; Amerika’nın kurucularının amaçlarının hala geçerli olup olmadığından şüphelenen kimseler varsa, ve hala Amerika’nın demokratik bir ülke olduğundan şüphelenen kimseler varsa, bilsinler ki bu gece(benim başkan seçilmem/zaferim) onlara bir cevaptır”. 21 Ocak 2009’daki yemin töreni konuşması da benzer cümlelerle başladı: “Kurucu metinlerimize olan inancımızla yola devam ediyoruz…..Bir kez daha dünyaya liderlik yapma görevini üstlendik…..Ruhumuzu diriltelim… Ulusumuzun büyüklüğünü yeniden dile getirelim/gösterelim…”

Obama’nın bu ifadeleri ne anlama gelmektedir? Amerikanın kurucu ilkeleri ve kurucu başkanlarına bağlılığı ifade eden bir cümle, tam bir yüzyıldır Amerika’nın yaptığı işgalleri, ihlal ettiği insan haklarını görmezlikten gelme ve yapılanları onaylama anlamına gelmektedir. Bu ifadeler Obama’nın mevcut Amerikan geleneklerini, güç gösterilerini ve liderlik politikalarını daha etkili bir şekilde yürüteceğini göstermektedir. “Ruhumuzu diriltelim… Ulusumuzun büyüklüğünü gösterelim”, şeklindeki cümleler, çok kültürlülüğü, demokrasiyi, insan haklarını önemseyen bir liderin sarf edeceği cümleler değildir. Savaştaki bir ordu komutanının ancak kullanabileceği ifadelerdir. Amerikalılar için fazlasıyla gurur verici açıklamalardır. Ancak bu ifadeler Türkler, Araplar ve Afrikalılar için oldukça ürkütücüdür. Hele Amerikan işgali altındaki Müslümanlar için, bir kabusu çağrıştırmaktadır.

Yeni Amerika başkanı, Müslümanları korkutucu, ürkütücü, kavgacı, hırçın ve Amerika düşmanı olarak biliyor. Bundan dolayı Müslümanları “yumruklarını sıkmış insanlar” olarak damgalıyor. Uzun zamandır Batıda işlenen ve medyatik dolaşıma sokulan “İslamofobia/İslam korkusu” Obama tarafından çok daha ürkütücü bir ifade ile yeniden tekrarlanmış olmaktadır. Üstelik “Sıkılmış yumruklarınızı açın” ifadesinde Müslümanlarla istihza etme anlamı da vardır. Bilindiği gibi, psikolojik tedavi uygulayan hekimler hastalarına sıkılmış olan yumruklarını yavaş yavaş açmalarını telkin ederler. Anlaşılan Obama, Müslümanlara seslenirken onları hasta insanlar olarak görmektedir, damgalamaktadır.

Müslümanları korkunç ve ürkütücü bildiği için bir Müslüman bir ülkenin nükleer enerji sahibi olmasını da Dünya için büyük bir tehlike olarak görmektedir. Bu konuda İran’ın ne pahasına olursa olsun durdurulmasına inanmaktadır. Anlaşılan G.Bush’un İran’a kendi görev süresi içinde açmadığı savaşı, siyahi yeni Amerika başkanı Obama açacak gibi görünmektedir.

Bilindiği gibi kuruluşundan bu yana Amerika’ya saldıran bir Müslüman ülke yoktur. Ancak Amerika bir çok Müslüman ülkeye saldırmıştır. Son yıllarda bu saldırılar gittikçe artmaktadır. Müslümanlar Amerika’ya saldırmadığına göre, Amerika başkanı neden Müslümanları saldırgan olarak tanımlamaktadır?

Amerika’da sosyal psikologların gruplar arası yükleme konusunda yaptığı bir çok deney var. Bu deneylerin sonuçları da ders kitaplarında üniversite öğrencilerine okutulmaktadır. Kuram özetle ötekileştirilmek istenen gruba kötü sıfatlar ve özellikler atf etmeyi ve yüklemeyi ortaya koymaktadır. Müslümanlar için bu kötü ifadeyi kullanan Amerikanın yeni başkanı da bu dersleri okumuştur.

Obama Müslümanları “yumruklarını sıkmış adamlar” olarak görmekle onları ötekileştirmektedir. Dışlamaktadır. Karşı tarafla anlaşmak ve barışmak isteyen birisinin, öncelikle karşı tarafı, insan olarak görmesi, onları adam yerine koyması gerekir. Oysa Obama açıkça Müslümanları yumruklarını sıkmış adamlar olarak görmekle, barışa niyetli olmadığını çok net bir şekilde ifade etmiştir. Üstelik kendine hayranlık duyan ve umut bağlayan bu kadar çok Müslüman aydına rağmen böyle davranıyorsa, durum daha da kötüdür.

Obama’nın açıklamaları Müslümanları aşağıladığı halde, Müslüman ülkelerde, bilhassa Türkiye’de yazar çizer takımı neden kendileri ve Müslüman dünyası için O’nu bir umut olarak dolaşımda tutmaktadır? Öyle sanıyorum ki Barockomania denilen hastalık, Müslüman dünyadaki aydınların, çıplak kıralı görmesine mani olmaktadır.

Soldaki Değişim..

Sayın Deniz Baykal’ın Çarşaf açılımından sonra solda gözle görülür değişimler yaşanmaya başladı. Önce muhafazakar yaşam içinde olup ta CHP’li olan bazı üyeler artık parti içinde eziklikten kurtuldular. “CHP’li olmak dindarlığa uzak olmaktır.”görüşü rafa kaldırıldı.

Bence CHP bu konuda biraz nefes aldı. Arkasından Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun “gideceğim İsmailağa cemaatine.. Bana neden oy vermiyorsunuz diye soracağım.” sözü perspektifi biraz daha araladı. Kocaeli’de ise Sayın Sefa Sirmen’nin “Her mahalleye bir kuran kursu açacağım.” demesi CHP açısından büyük bir değişimin yansıması oldu. Bütün bunlar bence bir sıkıntının azalmasının işaretidir. Gerek AKP, Gerek MHP, gerekse SP söylemlerinde dini referans olarak kullandıklarında kıyametler kopuyor, faturayı ise mütedeyyin ama sesi soluğu çıkmayan vatandaşlar ödüyordu.

Bence bir müddet sonra din ve dini unsurlarla uğraşmak siyasette kimseye bir şey kazandırmayacaktır. Böylece işinde gücünde olupta, yaşamı boyunca dini vecibelerini yerine getirmek  dışında bir faaliyet içinde olmayan insanlar töhmet altında bırakılmayacaklardır. bırakılmayacaklardır.

Birçok konuda olduğu gibi Ülkenin düşmanları tarafından da varsayılan tehdit olarak gösterilemeyeceklerdir.

Başkaları ister samimi, isterse gayrı samimi desinler, bu gelişmenin ilerisi kapalı değildir.

Sağda Parti kapatacak bu söylemleri solda barış getirecek yaklaşımlar olarak görmekteyim.

Bu da benim bakış açım.

Bir Daha Söylüyorum

Gerek bu köşedeki yazılarım. Gerekse Kızılay Şube Başkanlığım bazı hin düşüncelerin sahiplerinin düşündüğü gibi siyasete sıçrama amacı ile yapılan çalışmalar değildir.

20 yıl Kızılay yönetim kurul üyeliği, 10 yıl Belediye Meclis Üyeliği, Saraybahçe Belediye Başkan adaylığı, Parti İl kurulu sekreterliği, Milletvekili aday adaylığı, çeşitli dernek yöneticilikleri süreçlerini geçirmiş bir insan olarak, Kızılay İzmit Şube Başkanı olduktan sonra siyasetin hiçbir kademesine talip olmadım. Geçen dönemki Milletvekili seçimlerinde de talip olmadım. Bu dönem gerek Büyükşehir, gerekse İzmit başkanlıkları için gelen teklifleri bir şeref kabul ederek teşekkür ettim. Başkanı olmaktan onur duyduğum  Kızılay’ı siyasetten uzak tutma çabamın altında bir şeyler aramak bana yapılan en büyük haksızlıktır.

Çünkü benim herkese ihtiyacım var. Henüz gerçekleştiremediğim Afet deposu, henüz tamamını Tıp merkezi haline getiremediğim Kızılay binası, gerek iş adamlarının gerekse  mevki sahiplerinin kurum için henüz sağlayamadığım güçlü destekleri dururken, benim yırtınırcasına çabalarımda siyaset manası aramak doğru bir bakış açısı değildir.

Amacım Hakkı huzur veya başkaca nam altında hiç bir ücret almadan gönüllü olarak her gün sabah 09.00dan akşam 19.00a kadar sürdürdüğüm bu hizmeti daha çok muhtaca merhem olacak hale getirmekten başka bir şey değildir. Beş yıl önce bu idealim için kendi iş hayatımı terk ettim. Tüm işlerimi çocuklarıma devrettim. Bunu da söylemeye mecbur kaldığım için çok üzüntülüyüm.

Lütfen insafa gelelim. 

Sosyal inovasyon.. (3)

“Dilenci kültüründen üretim kültürüne geçiş için sosyal girişimciliğe ve sosyal inovasyon projelerinin hayata geçirilmesine ihtiyaç vardır.”

Sadece Sosyal Yardımlaşma Genel Müdürlüğü tarafından 2008 yılı içinde; 1 milyon 951 bin 430 öğrenciye 294 milyon TL eğitim, 94 milyon 9 bin TL eğitim metaryali, 896 kişiye 1 milyon 486 bin 500 yüz TL doğal afet,  53 bin 361 kişiye 10 milyon 560 bin TL sıcak yemek, 213 milyon 700 bin TL Kuru gıda, 27 bin 906 kişiye 40 milyon 652 bin TL barınma, bin 966 kişiye 2 milyon 759 bin TL özürlülük, 2 milyon 84 bin 581 kişiye de 1 milyar 797 milyon 79 bin TL kömür yardımı yapılmıştır.

Sadece bakanlığın bütçesinden toplam 2 milyar 454 milyon 959 bin TL 2008 yılı için harcanmıştır. Belediye yardımları ile özel vakıf ve derneklerin yardımlarını da düşünürsek 3,5 – 4 milyar TL’lik bir kaynak yardıma muhtaç kişilere verilmektedir. Bu yardımı yapanlar sadece balık veriyor. Yardıma muhtaçlar arasında yardımı alanların durumu almayanların durumuna göre daha iyi durumdadır. Bu durumu gören diğer ihtiyaç sahiplerinden utananlar sıkılanlarda artık bu yardımın kendi hakları olduğu anlayışı ile onlarda ilgili kuruluşlara müracaat edecek ve onlarda yardım almaya başlayacaktır. Bu rakamlar her yıl artarak yardım alma kültürünün (dilenci kültürü) geliştiği bir iklime doğru gidecektir..

Önce yardım yapanların hoşuna giden yani yardım yaptığından dolayı onda bıraktığı has ve yardımseverlik duygusu zamanla bıkkınlığa doğru kayacaktır. Çünkü yardım talep edenlerin sayısı artacaktır. Bu artışı sağlayacak yeteri kadar kaynak ayrılamayacağından zaman içinde problemlere neden olacaktır. Bakanlık bütçeleri, Belediye ve diğer yardım kuruluşu bütçeleri zamanla yardım taleplerinin artması ile bütçe konusunda zorlanacaktır.

Devletimiz kesinlikle bu kaynakları ve diğer uluslar arası yardım fonlarını sosyal inovasyon projelerine ayırıp sosyal girişimci ve STK ( Sivil Toplum Kuruluşu) ‘ları kullanarak bireyleri yardım alma kültüründen çıkartıp üretim yapma kültürüne geçişini sağlamalıdır.

Sosyal inovasyonda katılımcılık çok önemli. Halkımızda STK’lar genellikle yardım kuruluşu olarak algılıyor. Bu algının kırılarak STK’ların köklü ve sürdürülebilir çözümler üreten farklı alanlardaki kişi ve kuruluşlarla iş birliği yaparak proje çeşitliliğini artıran organizasyonlar haline getirilip, toplumdaki yanlış algılanmanın önüne geçilmelidir.

Toplumsal gelişimin sağlanması için özellikle kalkınmada öncelikli bölgelerde toplumsal problemli konuları masaya yatırarak bu problemlerin giderilmesinde sosyal inovasyon projelerinin üretilmesi gerekir. Bunun için o bölgelerde sosyal diyalogların, eğitim projelerinin, sağlık projelerin ekonomik projelerin yapılması gerekir. Aralarından seçilen öncelikli proje konularının AB birliği ve Dünya ölçeğinde bu konularla ilgilenen guruplarla temas kurup, bu projelerin yurtdışı ayaklarından da faydalanmak gerekir. AB uyum sürecinde ciddi hibe krediler var bu krediler efektif olarak kullanılabilinir. Merkezi Finans ve ihale birimi kayıtlarına göre 2008 yılı ortalarına kadar 138,5 milyon Euro kaynak kullanılmış bu Türkiye ölçekli bir ülke için düşük bir rakamdır. Şimdiye kadar 1948 adet proje AB hibe kredisi kullanmıştır. Bunların 654 tanesi Kobi’lerin kullandığı projelerdir. 241 proje dernekler tarafından değerlendirilmiş. 251 projede belediyeler tarafından hayata geçirilmiştir. Projelerin illere göre dağılımına baktığımızda en fazla proje üreten iller; 171 proje ile Van, 165 Proje ile Konya, 98 Proje ile Kayseri ilk üç sırada bu illerimiz yer alıyor. Birer proje ile ise Şırnak, Batman, Mardin, Karabük ve Bartın illeri göze çarpıyor.

Eğer Türkiye sosyal girişimcileri ve STK’ları kullanarak düzgün projelerle vatandaşına balık vermek yerine balık tutabilen ve tuttuğu balığın fazlasını da balık endüstrisinin içine katabilen hale getirilmelidir. Bu şekilde dilenci kültüründen kurtularak üretim kültürüne geçiş sağlanmış olacaktır. Buda kendine güvenen, ekonomiye katkıda bulunan, sivilleşmeye önem veren, üretici bireylerin çoğalmasına ve katılımcı demokrasinin daha işler hale gelmesine vesile olacaktır.

Küreselleşme Romantizmi

Birçok yerde küreselleşme konusunun işlendiği sohbet ve toplantılara katılıyorum. Hâlâ zihinler berrak değil. Zihinler öyle afyonlanmış ki; küreselleştirilmeyi, pasif bir parça olarak bütünü tamamlayıcı unsur olmayı fazilet zannedenler var. Küreselleşmenin, küresel çapta bir bütünleşmeyi hedeflerken; milli devletleri ufalayıcı etkileri olduğu çoğu kere gözardı ediliyor. Konunun artı ve eksileriyle ele alınmasında fayda var. Ancak, artı veya olumlu yanların her ülke tarafından serbestçe kullanılabileceği ve bunlardan faydalanılabileceği anlamı taşımadığı fark edilemiyor.

Dünyayı paylaşan çokuluslu şirketlerin ideolojisi küreselleşmedir. Dünya küreselleştirildikçe bunların gücü artmaktadır. Küreselleşmenin ideolojisi ise; çokkültürlülük dayatmalarıdır. Milli devletler ufalandıkça, üniter yapı dağıldıkça, küreselleştirme amacına ulaşabilmektedir. Milli direnç zayıflamaktadır.

Küreselleşme yoluyla önü açılmış milli devletleri kuşatabilmek için; bazı çevrelerce küreselleşmenin vahşi kapitalizme bir alternatif gibi takdim edildiğini görüyoruz. Bu, çok önemli bir yanılmadır. Kitle haberleşme araçlarının da etkisiyle bizler, işletilmeye zorlanan Dünya iktisadi sistemine o kadar teslim olmuşuz ki; küresel kapitalizmin taleplerini neredeyse ilahi bir emir gibi görerek her şeyimizi, ekonomiden eğitim sistemine, ders programlarına varıncaya kadar ona uysalca uydurmaya çalışıyoruz. Milli kimliklerin yerine Dünya ve Avrupa kimliğinin geçeceğini zannediyoruz. Küreselleştirme için fedakârlık yapılması gerektiği anlayışı bir baskı unsuru olarak üzerimizde kullanılıyor. Oysa küreselleştirme, bütün ekonomilerin, ülkelerin, hatta dinlerin belirli bir eşgüdüm merkezine bağlanmasını gerekli kılmaktadır. Küreselleşmenin klâsik tanımları doğrusu ilgi çekicidir ve oldukça da sempatiktir. Ülke ekonomilerinin birbirini tamamlamaları, bilginin, sermayenin ve emeğin serbest dolaşımı güzel şeylerdir.

Ancak, gerçekler böyle değildir. Küresel güç daha da palazlanmak için siyasi ve iktisadi istikrarı, huzuru ortadan kaldırmakta, belirsizlikler doğurmakta, siyasi sınırları tartıştırmakta, etnik ve mezhep çatıştırmalarını alevlendirmektedir. Kuzey ile Güney arasındaki gelir eşitsizliklerinin arttığı, ülkelerin toprak bütünlüklerine ve egemenliklerine saygı gösterilmediği, milli menfaatlerin dondurulduğu, Gazze’de, Afganistan’da, Irak’ta olduğu gibi insanların kitleler halinde katledildiği ve bunu yapanların desteklendiği bir ortamda küreselleşme romantizmi geçerli olabilir mi?

Küreselleşmenin teorik iddialarının aksine; eğer yükselen milliyetçilik hareketleri görülüyor, kendini kaybetmemiş milli devletler daha çok güçleniyorsa, bunun sebepleri iyi düşünülmelidir. Önemli olan küreselleşmenin nasıl işletildiğidir. Bu süreçten kimin daha fazla faydalandığı, kimlerin ise lafla oyalandığı, fark edilmeden sömürgeleştirildiğidir. Gerçekleri düşünmek ve ona göre davranmak Dünyaya kapanmak mıdır? Bir başka ifadeyle Dünyaya açılmak, teslim olmak mıdır? Bu soruların cevapları verilmeden ve bu konularda fikir jimnastiği yapılmadan 2000’li yıllara uygun siyaset yapılamaz; bunları fark etmeyen siyasetçi ülke çıkarlarını koruyamaz ve bilim adamı da ülke gerçeklerine göre bilim üretemez. Küreselleşmenin uyutucu, uyuşturucu, gerçekleri gizleyici, aşırı iyimserlik yayıcı etkileri fark edilmeden ülke çıkarları korunamaz.

Önü açılan ülkelerin kuşatıldığı, ideal demokrasi yerine küresel güce hizmet eden emperyal demokrasinin dayatıldığı bir ortamda; milli varlıkların tehlikede olduğunu söylemek her halde bir çeşit paranoya değildir.

Böyle tehlikeli siyasi virajların olduğu bir dönemde, nefislerin terbiye edilmesine, ben duygularının biz olma şuuruyla takviyesine ihtiyaç vardır. Milli devletler için tehlikeleri fark edenler, izinle bağımsızlığa kavuşmamış olanlar, bedel ödeyenler, eğer milli mücadele ile kovdukları güçleri tekrar davet etmek niyetinde değillerse; hukuk devletini zedelememeli, yürütme, yargı ve yasamanın yerini almamalı, fikir ve düşünce hürriyeti korunmalı, basın ve yayın kuruluşları yürütmenin emrine girmemelidir. Ülkenin çözülmesi, bütünleşme ve demokratikleşme zannedilmemelidir. Milli bağımsızlık hassasiyetle korunmalı, milli egemenliği içeride ve dışarıda paylaştıracak unsurlar aranmamalıdır. Aynı fikre sahip olanlar birbirini ancak tamamlar; rakip olamaz. Makamlar geçicidir. Aslolan adam olmaktır. Grup ve cemaat dayanışması, menfaat beklentileri, hemşehricilik oyunları, etnik ve mezhep taassubu aşılarak ufkumuzu genişletmek ve ülkemize sahip çıkmak durumundayız.                     

Davos 2009

Davos’u ilk kez rahmetli Özal’ın başbakan olduğu yıllarda duymuştum.

Davos İsviçre’nin küçük ve şirin bir kasabasıdır.

Her sene dünyayı yöneten üst düzey yöneticiler burada buluşur dünyanın geleceğini şekillendirirler.

Dünyanın birçok bölgesinde siyaset, ekonomi ve medya gücünün siyonizmin etkisinde olduğu ilgilenen herkes tarafından bilinen bir gerçektir.

Davos’un da bundan bağımsız olması düşünülemez.

Siyonizm dünyanın birçok bölgesinde baş belasıdır.

Nerede kan, zulüm, gözyaşı varsa mutlaka perdenin önünde yada arkasında Siyonizm vardır.

Tarihte hiçbir zulüm ebedi olmamıştır. Hiçbir zalimin akıbeti de mazlumların ahından bağımsız olmamış, cezasız kalmamıştır. Zalimler tarihten ders alsalardı bugün yeryüzünde zulüm olmazdı. Ama tarih sürekli tekerrür ettiğine göre bu ders alınmamıştır, alınmayacaktır da.

Her zalim Firavun ve Nemrut’un akıbetini çok iyi bilir ama Firavunluktan da vazgeçmez.

Günümüzün Firavunu da İsrail ve ABD’dir.

Diğerleri gönüllü ya da gönülsüz onların yandaşlarıdır. Ama onlarında sonu yakındır.

Zulmün akıl hocası ve uygulayıcısı İsrail artık eski itibarına sahip değildir.

İsrail Hizbullah’a saldırdığında ABD Dışişleri bakanı aynı gün bölgede 22 tane ülkenin sınırlarının değişeceği beyanatını vermişti.

Bu sınır değişikliğine Türkiye’de dâhildir.

İsrail’in gücüne çok güveniyorlardı ve kendilerinden çok emindiler.

İsrail kara harekâtında Hizbullah’tan beklemediği bir karşılık alıp perişan olunca bu plan suya düştü.            

İsrail askeri alanda ciddi bir yenilgi tatmış oldu. Bunun acısını çıkarmak için Gazze üç hafta boyunca karadan denizden ve havadan bombalandı.

Masum çocuklar, annesinin kucağındaki bebekler, savunmasız yaşlılar hunharca öldürüldü.

İsrail tamam iş bitti karadan son noktayı koyalım diye Gazze^ye girdiğinde Hamas’ın askeri gücü ile karşılaştı. Bu iş uzaktan bomba atmaya benzemiyordu. Başlangıçta her türlü ateşkesi reddeden İsrail bir hafta Gazze’de zor dayandı. Birçok askerini kaybederek daha fazla rezil olmadan tek taraflı ateşkes ilan edip Gazze’den çekilmek-kaçmak zorunda kaldı.

Böylece İsrail ikinci kez yenilgiyi, acıyı tattı, itibarı iyice sarsılmış oldu.

İsrail kırılan, paspas olan gururunu Davos’ta tamir etmek istedi, evdeki hesap çarşıya uymadı.

Diplomatik alandaki son darbeyi dünyanın gözü önünde canlı yayında T.C Başbakanından yedi.

Birinin kral çıplak demesi gerekiyordu. Davos’ta kralın çıplak olduğu en gür sesle söylendi ve tüm dünya kralın çıplak olduğunu gördü.

Gazze’ konulu oturum düzenliyorsunuz NATO genel sekreteri: 8 dakika konuşuyor. Aslında hiç konuşmasına da gerek yoktu.

Arap Birliği Genel Sekreteri: 12 dakika konuşuyor. Başbakanımıza 12 dakika süre tanınıyor. Şimon Peres ise 25 dakika konuşuyor. Adalet demokrasi bunun neresinde ? 

Bu haksızlığa boyun eğmediği için başbakanımız Sn. R. Tayip Erdoğan’ı canı gönülden destekliyor ve tebrik ediyorum.

Gösterilmesi gereken tepkiyi gösterdi. Yahudi hayranları dışında herkesin takdirini kazandı.

Muhatabın karşısında dört büklüm olursanız itibarınız olmaz, şamar oğlanı muamelesi görürsünüz. Dik durduğunuz zaman herkes size saygı gösterir.

İnsanları açlığa mahkûm edip başlarına bomba yağdırmayı makul karşılıyorsunuz.

Başbakanımıza parmak sallayarak yüksek sesle tehdit edercesine konuşmayı makul karşılıyorsun.

Bu tehdit Tayip Bey’in şahsına değil Türkiye Cumhuriyetine ve Türk halkınadır.

Aşağılanmayı ve horlanmayı içinize sindiriyorsunuz.

Başbakan niye tepki gösterdi, boynunu büküp otursaydı ya diye sızlanıyorsunuz.

YAZIK YAZIK ÇOK YAZIK.

AYNI ZAMANDA ÇOKDA AYIP.

Başbakanın onurlu çıkışını acemilik, Peres’in özür dilemesini ise olgun devlet adamlığı olarak görüp göstermeye çalışanları yadırgıyor ve ayıplıyorum.

Bu millet ne çektiyse kraldan çok kralcı geçinenlerden çekti.

İsrail 4-5 milyon nüfuslu bir devlet. 75 milyon nüfuslu Türkiye’nin her türlü zulme rıza göstererek İsrail’e yaranmaya çalışması ondan çekinmesi tarihimize, ecdadımıza saygısızlık olmaz mı?

Sn. Obama’nın Ortadoğu temsilcisi bu olaydan dolayı Türkiye’ye gelmemiş.

VAH VAH VAAAAAAAAAAHHHH. NE BÜYÜK KAYIP.

İtibarı siz niye ABD ve İsrail’in yanında arıyorsunuz ki gelse ne olur gelmese ne olur.

Ömrünüzü rızkınız bunlar mı veriyor.

Onların bizden çıkarları yok mu?

İlânihaye aşağılanıp sömürülmeli miyiz?

Bunu bize ödetirlermiş baksen hele.

Ermeni yasa tasarısını ABD kongresi kabul edermiş. Ermeni tasarısı ile Türkiye’nin dış politikasını ipotek altına alıp bize her istediklerini kabul ettiriyorlar, her sene her sene aynı dayatmalar.

ABD senatosu Ermeni yasa tasarısını kabul ederse ne olur?      

Kıyamet mi kopar? Yoksa başımıza gökten taş mı yağar.

İsrail BM’nin binalarını bombalıyor, kararlarını tanımıyor da ne oluyor, kim ne yapabiliyor?

Hiç bir şey olmaz çekersiniz restinizi dostunuzu düşmanınızı tanımış olursunuz. Her sene aynı kâbusu görmekten kurtulursunuz.

Bunlar önemli olmakla beraber ben farklı iki noktaya dikkat çekmek istiyorum.

1-Pakistan devlet başkanı rahmetli Ziyaülhak yıllarca ABD’nin müttefiki idi. Onların gerçek yüzünü ve niyetini görünce hata yaptığının farkına vardı ve bu hatalarından dönmek istedi ve ustaca hazırlanmış bir suikasta kurban gitti. 

Bir seyahat anında havada uçağı infilak etti.

Bu durumu tahmin etseydi eminim ki tedbir alırdı.

2- Rahmetli Turgut Özal Ermenistan-Azerbaycan savaşının yoğun olduğu dönemde askerimizin yapmış olduğu bir tatbikatta yanlışlıkla Ermeni tarafına iki tane top mermisi düşse kıyamet mi kopar dedi akıbetinde o da şüpheli bir ölüm ile hayatı noktaladı.

Bu olayların mutlaka yerli işbirlikçileri vardır ama bunları CIA ve Mossad’dan bağımsız düşünmek safdilik olur.

Başbakanımız Sn. R. Tayip Erdoğan’ın bunları bilmemesi düşünülemez.

Temennim korunma kapsamında bunları da düşünmesidir.

Bize düşen tedbirde hata yapmamaktır, takdir Allah’a aittir.

Unutmayalım ki onların gücü bizim zaaflarımızdır. Yani onları gerçek dost bilmemizdir.

GAZZE’YE SELAM BOYKOTA DEVAM.

EY MİLLET! KÜKRE VE ASLINA DÖN.

Kan, gözyaşı ve zulmün olmadığı huzur, barış ve mutluluk dolu yarınlarda buluşmak dileğiyle…

Korku Ülkesi Yaratmak

Hepimizin yakından takip ettiği gibi son günlerde ülkemizde çete oluşturmak suçundan birçok kişi gözaltına alınmaktadır. Ergenekon operasyonu olarak isimlendirilen bu operasyonda suçlanan kişilerin en ilgi çeken ortak özelliği ise hükümete muhalefet etmeleri, küreselleşme karşıtı olmaları ve askeri görevi olanların da daha ziyade Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da terörle mücadele eden kişiler olmalarıdır.

Ülkemizde daha önce yaşanan birçok önemli faili meçhul olayın bu operasyonda toplanması, bunun yanında dalga sayısı arttıkça mevcut yönetime muhalif ne kadar asker, polis, bürokrat ve sivil varsa gözaltına alınması, toplumda düşüncelerini rahatça ifade etme özgürlüğünün kaybolmasına ve her an başıma bir şey gelebilir düşüncesiyle korkuya dayalı bir yaşam biçiminin ortaya çıkmasına ileriki dönemlerde sebebiyet verebilir.

 Bu sebeple milletçe içerisinde bulunduğumuz şu anki durumu bazı gazeteciler yakın tarihimizde yaşadığımız II. Abdülhamit dönemi istibdad yönetimine benzetmektedir. Her iki vakada muhalefeti susturma yöntemleri birbirine benzese de bu tedbirlerin ülkemize getirdiği sonuçlar aynı olmayacaktır.

Neden mi?

Her şeyden önce şunu belirtmek isterim ki yaşanan her olay o günün şartlarına göre değerlendirilmelidir. Bu günün şartları ile geçmişi değerlendirmek yanlıştır. Nitekim o günün şartlarında yaşanan istibdad dönemini bazı tarihçiler devletin ömrünü 30-40 yıl daha uzattığı şeklinde yorumlamaktadır. 

Buna göre, padişaha hem içeriden hem dışarıdan baskı yapılarak oluşturulan meclisin 240 üyesinin 60 kadarının Türk, diğerlerinin gayr-i Müslim olması, yabancı uyruklu vekillerin arkalarına dışarıdan destek sağlayarak mensubu bulundukları tabiiyetin çıkarlarını korumaları, bunun yanında o günlerde yaşanan yoğun ayaklanmalar ve en sonunda padişaha karşı yapılan suikast girişimi, padişahın yönetimi ele alıp meclisi feshetmesine neden olmuştur.

İstibdad döneminde oluşturulan meşhur jurnal teşkilatı ileride istihbarat teşkilatının temellerinin atılmasında rol oynayacaktır. Bunun yanında bu dönemde özellikle eğitime verilen önem daha sonra ülkenin istiklalini sağlayacak kadroların yetişme ortamını oluşturacaktır.

Dolayısıyla o dönemde ülkenin içerisinde bulunduğu zor şartlardaki istibdad yani baskı rejimi ilerisi için fayda sağlarken, bugün uygulanan korkutarak sindirme hareketi ülke geleceği açısından ciddi sorunlar yaratacaktır.

Çünkü bugün ülke şartlarına baktığımızda güneyimizde Kuzey Irak’ta ve Kıbrıs’ta yaşananlar, terör ve en nihayetinde dünyada başlayan ekonomik kriz ileride ülkemizin karşılaşacağı tehlikelerin habercisiyken, kanaatimce milletimizin geçmişte yaşadığı operasyon tecrübelerine dayanarak dışarıdan desteklenen bu operasyon ile milli reflekslerimiz susturulmaktadır.

Geçmişte istibdad dönemi sonrasında yetişen kadrolar önümüze konan Sevr antlaşmasını kabul etmeyip istiklal mücadelesine girişirken, bugün bu antlaşmanın halen uygulanabilirliğini gerçekleştirmek isteyenlerin antlaşmayı tekrar önümüze koymaları halinde, yaşadığımız şartlar altında, korkudan maalesef karşı çıkacak kimse olmayacaktır.

İyi Haftalar…