Özelleştirme Başarı mı Yoksa Başarısızlık mı?

67

Dünya ekonomisinde özellikle 1970′ li yıllardan sonra başlayan, daha az devlet ve daha fazla piyasayı amaçlayan ekonomik küreselleşme hareketleri sonucunda, devletler ekonomilerinde hızlı bir yapılanma sürecine girmişlerdir. Ülkeler bununla beraber ekonomik kuruluşlarının yönetim ve mülkiyetini özel sektöre devretmek amacıyla özelleştirme uygulamasını başlatmışlardır. Özelleştirmenin temel amacı, devletin ekonomide işletmecilik alanından hatta hizmet sektöründen tümüyle çekilmesini sağlamaktır. Özellikle enerji ve telekomünikasyon alanında gerçekleşen ulusal tekellerin parçalanması teknolojik gelişmenin sonucu ve gereğidir.

Türkiye’de özelleştirme 1980 yılından sonra hız kazanmıştır. DPT’ ye göre Türkiye’de özelleştirmenin amaçları sıralamasında; piyasa güçlerinin ekonomiyi geliştirmesi ve ekonomide etkinliğin arttırılması en önemli amaç olarak ortaya çıkmış, bunu sırasıyla üretkenliği ve verimliliğin arttırılması, hisse senedi sahipliğinin yaygınlaştırılması, sermaye piyasasının geliştirilmesi ve KİT’ler üzerindeki devlet desteğinin kaldırılması suretiyle kamu kesimi borçlanma gereksinimini azaltması gibi amaçlar izlemiştir.

1984 sonrasının ekonomik kararları doğrultusunda ve aynı zamanda bir siyasi tercih olarak ülke gündemine getirilen ve geliştirilen özelleştirme uygulamaları başta özelleştirilen kamu kuruluşlarında çalışanlar olmak üzere tüm toplumu etkilemiştir.

Geniş bir sosyo-ekonomik yansımayı beraberinde getiren özelleştirme programının sonuçları zaman geçtikçe daha net olarak ortaya çıkmaktadır. Bu sonuçlar; KİT’lerin finansman yükünün büyük ölçüde azaltılmasının ve devlet hazinesine kazandırılan kazançların yanında işsizlik, sendikasızlaştırma, sosyal güvenlikte zayıflama, ücretlerde düşme, özel tekellerin oluşması, kamu mallarının değerinden düşük fiyatlarla elden çıkarılması gibi olumsuz sonuçlar doğurduğu uzun vadede tüm ülke yönetiminin geleceği ile yakından ilişkili olduğu anlaşılmaktadır.

Çimento, kâğıt, gübre ve petro kimya sektörlerini inceleyen bir araştırmada bu sektörlerdeki özelleştirme uygulamalarının sonucunda; işten çıkarma, yaygın taşeronlaşma ve bölgesel tekellerin oluştuğuna dikkat çekilerek özelleştirme uygulamalarının Petrol Ofisi, İgsaş, Türkiye Petrol Rafineleri Anonim Şirketi gibi sektörünün en etkin işletmelerinden başladığı Türk Telekom, Erdemir, Petkim gibi dev şirketlerinden devam ettiği ve özelleştirme sonrasında bu işletmelerin yatırımlarında yüksek oranda bir artış olmadığı görülmektedir. Yine özelleştirme, İzmir Limanı, Karayolları Genel Müdürlüğü’nün Zincirlikuyu arazisi, Mersin Limanı, Araç Muayene İstasyonları ve Eti Alüminyum ile devam etmiştir. Özelleştirme uygulamaları önümüzdeki günlerde ise köprü, otoyollar ile Tekel’in sigara bölümünde gerçekleştirilecektir.

Tablo 1. Yıllar İtibariyle Özelleştirme Gelirleri

 

Kaynak: Özelleştirme İdaresi Başkanlığı

Türkiye’de özelleştirme gelirlerine göz atacak olursak eğer, 1986’dan beri 29,3 milyar dolarlık özelleştirme geliri elde edilmiştir. 1986-2007 döneminde toplam 9,4 milyar dolarlık özelleştirme geliri elde edilirken, 2005 yılında Erdemir’den ve TÜPRAŞ’ın yüzde 51 hissesinin özelleştirmesinden 8,2 milyar dolar, 2006’da 8,1 milyar dolar, 2007 yılında ise 3,5 milyar dolar özelleştirme geliri sağlanmıştır. Dikkat edilecek olursa özellikle 2005 ve 2006 yıllarında yapılan özelleştirmelerden elde edilen gelirlerin 16,3 milyar doların üzerinde olması, özelleştirmelerin devlet gelirleri içindeki payında önemli bir oranda artış olduğunu da göstermektedir.

Özelleştirme uygulamaları sonucunda elde edilen bu 16,3 milyar doların 7,3 milyar $ düzeyinde ve toplam kaynakların % 44′ ünü kapsayan kısmı, kuruluşlara yapılan sermaye iştirakleri, verilen krediler, çalışanlara yönelik iş kaybı ve özelleştirme sonrası tazminatları ile emeklilik primi ödemelerine harcanmıştır. Aynı tarih itibariyle 4,6 milyar $ düzeyinde ve toplam kullanımların % 26′ sını kapsayan kısmı hazineye ve onun bünyesinde bulunan Kamu Ortaklığı Fonu’na aktarılmış olup bu fon’un kullanım alanı ise mevzuatla sadece baraj, otoyol ve içme suları gibi altyapı tesislerinin finansmanıyla sınırlandırılmıştır. 4,2 milyar $ ise özelleştirme uygulamaları için çıkarılan bono ve tahvil ödemelerine harcanmış olup toplam kullanımların % 28′ ini kapsamaktadır.

Yukarıda belirtilen üç ana kullanım kalemin toplamı olan 16,1 milyar $ düzeyindeki tutar, toplam kullanımların % 98’ini kapsamakta ve özelleştirme olgusu var olsa da, olmasa da, devletin bir şekilde hazinesinden yapmak zorunda olduğu tutarlardan oluşmaktadır.

Bu arada özelleştirmeye bağlı olarak yapılan ve gider-masraf olarak tanımlanabilecek, uygulamalar için yapılan danışmanlık, ihale ilanları ile reklâm ve tanıtım giderleri ise toplam kullanımların yalnızca % 1’ini oluşturmaktadır.

Yapılan araştırmalara göre özelleştirme uygulamaları sonucunda ortaya çıkan durum beklenildiği gibi olumlu olduğu söylenemez. Özelleştirilen tüm kamu kuruluşlarında verimliliğin, kârlılığın arttığı görülmemiştir. Öyleki 29,3 milyar dolarlık özelleştirme gelirleri, verimliliği arttırıcı yatırımlarda kullanılmak yerine daha çok kamu sektörü borçlanma gereksinimini azaltmaya yardımcı olmuştur. Özelleştirilen kuruluşlarda çok düşük değerlendirmeler ile hazinenin ve kamunun zarara uğratıldığı, istihdamda % 50’lerin üzerinde daralmalar görüldüğü ve kârlı kuruluşların zararlı hale getirilmesiyle, devletin vergi kaybına uğratıldığı ortaya çıkmıştır.

Yapılması gereken ise özelleştirilecek kamusal tesisler arsa bedeline satılmamalı, tesisin bedeline özdeş hisse senetleri sermaye piyasasına ihraç edilmelidir. Diğer bir ifadeyle tesisin gerçek bedeli hisse senetlerine dönüştürülerek, anonim ortaklıklar haline getirilmeli yeni KİT oluşturulmadan, özelleştirmenin maliyeti düşürülmelidir. Ayrıca vergi indirimi veya vergi muafiyeti getirilerek bunun karşılığında yıllık istihdam oranında ve yatırım kapasitesinde gerçekleştirilmesi muhtemel artışlar taahhüt altına alınmalı, 6 aylık dönemlerde özelleştirilen işletmelerin bu taahhütleri yerine getirip getirmediği kontrol edilmelidir. Ancak şu an yaşanan küresel ekonomik krizden de anlaşılacağı üzere, ekonomik düzenin ne kadar oturmuş olursa olsun ekonomi tüm yönleriyle serbest piyasaya bırakılacak kadar basit olmadığı mutlaka devlet argümanlarının da devamlı olarak kontrol mekanizmasını çalıştırması ve hatta bizzat ekonominin içinde yeralması gerektiği anlaşılmıştır.