Mübadele Gerçeği!

86

Ülkemizde son zamanlarda yoğun bir şekilde Türk tarihine ve geçmişte milletimizin yaptıklarına dair eleştiriler yapılmaktadır. Eleştirilerin birleştiği temel noktanın ise Türkiye Cumhuriyeti’nin temel yapı taşı “ulus-devlet” olduğu görülmektedir.


Osmanlı imparatorluğunun son zamanlarında toplumun kozmopolit yapısı o dönemde var olan devlet sistemlerine uymadığı için (o dönemin genel devlet yapısı Fransız İhtilali’nin etkisiyle “ulus devlet”tir) İmparatorluk içindeki yabancı unsurlar dışarıdan benimsedikleri hamilerinin tahrik ve destekleriyle birer birer bağımsızlıklarını ilan ederek her biri kendi içerisinde bir ulus devlet olma yoluna gitmişlerdir.


Günümüzdeki dünya siyasetine baktığımızda özellikle globalleşme ile birlikte ülke sınırlarının yeniden şekillendiği bir ortamda bu sisteme engel teşkil eden en büyük yapının da “ulus devletler” olduğunu görmekteyiz.


Bu durumun bir boyutu olarak geçmişte nasıl Osmanlı toplumu içerisinde ülkenin ancak yabancı himayesine girerse kurtulacağına dair entelektüeller (!) çıkartılıyorsa günümüz toplumu içerisinden de ulus devlet karşıtı çeşitli entelektüeller (!) çıkartılmaktadır.


Nitekim en son geçtiğimiz günlerde Milli Savunma Bakanı’nın 10 Kasım’da Atatürk’ün ileri görüşlülüğüne dair mübadele örneğini vermesi ve “mübadele olmasaydı ulus devlet olur muyduk” şeklindeki açıklaması ulus devlet karşıtlarını mübadelenin mahiyetini eleştirmeye yöneltmiştir.


Değerli okuyucular, tarihte Türk milleti kadar göçe ve mübadeleye zorlanan başka bir millet yoktur. Özellikle 19.yüzyılın sonlarından itibaren yaşananlar milletimizin neredeyse yarısının yollarda telef olmasına sebebiyet vermiştir.


Tarihte 93 Harbi olarak anılan 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı esnasında ve sonrasında Balkanlardan ve Kafkaslardan bir milyona yakın Türk göçe zorlanmıştır. Akabinde yaşanan 1912 Balkan Savaşları sonrasında yaşanan göçler ve 1. Dünya savaşı sonrasında yaşanan göçlerle Türk milleti yüzyıl içerisinde milyonlarla ifade edilen zayiatlar vermiştir.


Son dönemde eleştirilen 1923 mübadelesine gelindiğinde ise bu mübadelenin esas planlayıcısının Yunan Başbakanı Venizelos olduğu görülmektedir. Kendisi “büyük Yunanistan “ hayali ile Anadolu topraklarına girmiş ve o dönemde Ege ve Orta Anadolu’da yaptıkları hiçbir harpte görülmemiştir.


Ancak Yunan ordusunun Ege’de denize dökülmesi neticesinde Yunan iç politikasında Venizelos’a muhalefetin oluşması kendisini, hiç değilse homojen bir Yunan devleti oluşturmak için Anadolu’daki Rumların Yunanistan’a Yunanistan’da ki Türklerin Anadolu’ya göç ettirilmelerine sevk etmiştir. Nitekim Lozan görüşmeleri sırasında Lord Curzon bu isteği Türk tarafına iletmiş, ülkemizin içerisinde bulunduğu durum barışı gerektirdiği için istek kabul edilmiştir.


Neticede Batı Trakya’daki Türkler ve İstanbul’daki Rumlar hariç diğer bölgedekiler mübadele edilmişlerdir. Mübadele sonucunda Türk tarafı kısa süre önce de göç yaşadığı için hem bürokratik hem de ekonomik yönden Yunan tarafına göre daha az sıkıntı çekmiş fakat Yunan tarafı bu göçün getirdiklerini 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’ya yakınlaştıktan sonra aşabilmiştir.


Bu noktada önemli bir ilke karşımıza çıkmaktadır: Tarihi bir olay tartışılırken o dönemin şartlarına göre düşünmek gerekir. Günün şartlarına göre o dönemi yargılamak kişileri yanlış yargılara sevk eder.


Tüm bahsettiklerimize binaen dünyada var olan küresel kriz artık katı kapitalizmin ve onun uzantısı olan globalleşmenin çöktüğünün habercisiyken bizdeki bazı sözde entelektüellerin hala ulus devlet yapımızı eleştirmeleri neticesinde sorunun aslında “nasıl olur da Anadolu Türk vatanı olabilir, Türkleşebilir” meselesinden kaynaklandığını düşünmekteyim.


Çünkü bu topraklar vatan yapılması en zor olan topraklardır ve ecdadımız bin küsur yıldır kanıyla canıyla bu toprakları vatan yapıp Türkleştirmiştir. 


Birçok sözde entelektüeli esas rahatsız eden de bu olsa gerek. Çünkü bazı entellektüellerin yazılarında mübadeleyi eleştirirken çevremizdeki birçok İslam ülkesi arasında gayr-ı Müslimlerin en az yaşadığı ülke olarak Türkiye’yi göstermeleri ve daha da ileri gidilerek geçmişte var olan gayr-ı Müslim nüfus devam etseydi dini, mimari ve kültürel olarak daha ileriye gidebileceğimize dair ilginç (!) teoriler ileri sürmeleri, yukarıdaki kanaatimi destekler nitelik taşımaktadır.


Netice itibariyle, Türkler bu topraklara ayak bastığından beri hem içeride hem dışarıda birçok sorunlarla boğuşmuştur ve boğuşmaya devam etmektedir. Ancak şunu belirtmek isterim ki bu topraklar son Türk kanını verene kadar Türk vatanı kalacaktır. Bize atalarımızdan gelen en büyük genetik miras budur!


İyi haftalar.