15.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1363

Ve Türkiye Çok Mutlu

Vakıflar Yasası çıktı, Kalkınma oranı geriliyor, Enflasyonda hesaplar tutmuyor, Sosyal barış günden güne bozuluyor…


Önemli mi?


Dağdaki eşkiyanın meclisteki sözcüleri Türkiye Cumhuriyeti Başbakanını tehdit ediyor!


Ne önemi var?


Bu konular önemli olsaydı, özellikle görsel olmak üzere bütün basın bu konuları yeterince işlemez miydi?


Bakın ekranlara, Günlerden beri hangi Önemli! Konular işleniyor:


Yıllardır yaptığı ahlaksızlıkları ile övünen bir hanımefendinin(!) 80 yaşında ölümü birçok Televizyon kanalının bayağı uzun uzun zamanını almakta.


Demek ki Türk ve İslam kültürünü hiçe sayan edepsizlerin edepsizlikleri, Türk halkının yaşadığı sıkıntılardan daha önemli…


İşte kastettiğimiz mutluluğu bu olumsuzlukların bozmaya gücü yetmiyor. Bu gün ve önümüzdeki epey bir süre mutluluğumuz bütün dertlerimizi unutturmaya yetecek!


Neden olmasın Fenerbahçe Sevilla’yı 3-2 yendi…


Hani maça başlarken Sevilla’lı Fransız futbolcu elini Allah’a açıp dua ederken, Fenerbahçeli futbolcunun istavroz çıkadığı maçta.


Terörün, enflasyonun, sağlığın, eğitimin ne önemi var? Avrupa’nın bazı ülkelerinde Türk evleri kundaklanıyor, Türk kardeşlerimiz katlediliyor, ne önemi var? Kalan sağlar yeter bize.


Vakıflar kanunu da ne oluyor?


Sabahın 05’inde bile canlı yayında futbol konuşuluyorsa, konunun öneminden dir!


FB’nin Sevilla’yı yenmesi tabii ki çok güzel, çok gurur verici. FB’ yi gönülden tebrik ediyoruz.


İyi de, tepemizde baykuşlar antreman yaparken, Dünyadaki varlığımıza dazlakların bile tahammülü kalmadığı bu dönemde, taraftarları biri birine düşman yapacak derecede tahrik edici yorumlarla dolu, uzun uzun spor programlarına ne gerek var?


Bu sürenin bir kısmı bari eğitim, kültür, trafik, sağlık, kardeşlik, birlik ve beraberlik için kullanılamaz mı?


Günün 24 saatindeki yayınların, spor ve magazin için harcanan kısmı sizcede çok abartılı değil mi?


Gençliğimizde çok beğendiğim bir slogan öğretilmişti bize:


“Ey Vatan, dinsin gözyaşların. Yetiştik çünkü biz!”


Bu yangının içindeki umursamazlık hastalığının ortasında, en azından şunu haykırmamız gerekmez mi?


Ey vatan ağla, hastayız çünkü biz!


Ama iyileşeceğiz, iyileşmek mecburiyetindeyiz. Çünkü bütün İslam ve Türki devletlerin bizden büyük beklentileri var.


Allah şifalar versin.

Geleceği Dert Edinenler

0

Mars’a gönderilen Phoenix (Anka Kuşu) isimli uzay aracı, bu gezegende hayat olup olmadığını incelemek üzere Mars’a indi. On ay önce yola çıkan “Anka Kuşu” Mars’ın kuzey kutbunda buz halinde bulunduğu tahmin edilen suyu araştıracak. Suyun olduğu yerde insanların yaşayabileceği uygun bir ortamın olabilmesi mümkün görüldüğünden bu çalışmaların sonucundan bilim adamları ümitli görünüyorlar.


Uzay çalışmalarının bu aşamaya gelmesi onlarca yıl süren çalışmaların sonucu. Eğer Mars’ta hayat olduğu anlaşılırsa bu bilginin insanların kullanabileceği hale gelmesi çok uzun yıllar alacak. Yani bugün bu çalışmaları yapan bilim adamlarının ve bu çalışmalar için bütçe ayıran ve destekleyen devlet adamlarının ömürleri bu çalışmalardan faydalanmaya yetmeyecek.


Ama bu çalışmalar yıllar önce başladı ve daha yıllarca da sürecek. Birileri sadece bugünü değil geleceği, çocuklarının, torunlarının geleceğini ve hatta daha sonrasını, birkaç nesil ötesini düşünerek çalışmalar yapıyor.


***********************************


ABD’nin Afganistan ve Irak’a müdahalesinin gerçek sebebinin, gittikçe azalan petrol, doğalgaz gibi enerji kaynaklarının en çok bulunduğu bölgelerde ve enerjinin dağıtım yollarında hâkimiyet sağlamak olduğunu herkes biliyor. 


Ekonomik olarak ciddi atılımlar gösteren Çin, Hindistan ve yeniden devler ligine ağırlığını koymaya başlayan Rusya’nın ihtiyacı olan enerji kaynaklarını bugünden kontrol edemezse çeyrek asır içinde bu ülkelerle rekabette çok zorlanacağını bilen ABD, bugünden tedbir almaya çalışıyor.


Bugün ABD’yi yönetenlerin çoğu çeyrek asır sonra yaşanacak sıkıntıları görmeyeceği halde gelecek nesil ABD’lilerin refahı ve dünya liderliği için bu stratejik hamleleri yapıyor. Bu hamlelerin getirdiği maddi ve manevi sıkıntıları göze alıyor.


***********************************


Batılılar, Osmanlı Devletini yıkmak için çok uzun yılları kapsayan stratejik kararlar aldılar, sabırla uyguladılar ve nesiller süren çalışmalarla hedeflerini 20. yy’ ın ilk çeyreği dolmadan gerçekleştirdiler.


1838 Osmanlı-İngiliz Ticaret Anlaşması ile Batı sermayesine sağlanan imkânlar ve 1854’te başlayan dış borçlanmanın ekonomik çöküntüyle sonuçlanması ve bunun sonucu Batı’nın siyasi taleplerine dayanamayan Osmanlı. Tamamen Batı’nın isteklerine uygun olarak yapılan ve 1839 Tanzimat Fermanı ile açıklanan düzenlemeler. Daha sonra 1856 Islahat Fermanı ile gelen “reformlar”.


Projenin ilk aşaması Osmanlı Devleti’ni ekonomik açıdan bağımlı kılmaktı. Daha sonra beslenen ve kışkırtılan ayrılıkçı güçlerin karşısında güçsüz kalan Osmanlı’nın parçalanma riskine karşı, denize düşüp yılana sarılması yani siyasi bağımlılık. Son aşama ise cihan devletini yıkıp, parçalarını paylaşmaktı.


Batı’nın bu uzun soluklu projesi harfiyen uygulanmakta iken hesaplara uymayan bir şeyler oldu: Kurtuluş Savaşımız ve yeni Türkiye Cumhuriyetinin kurulması.


Batı’nın halen uzun süreli projelerinin olduğu muhakkak. AB’ ni kurup, dünya güç dengesinde yerini korumak. Ancak bu birlik içinde yer vermek istemediği Türkiye’yi üyelik vaadiyle baskı altında tutarak yarım kalmış Osmanlı projesini tamamlamak.


***********************************


Bir gün SSCB rejiminin çökeceğini, bu rejimin esaretinde inleyen soydaşlarımızla irtibatı kesmemek ve Türk Birliği’ne hazır olmak gerektiğini söyleyen Mustafa Kemal Atatürk’ te, uzun vadeli idealleri ve projeleri olan bir devlet adamıydı. Bir yandan Batı ile ilişkileri iyi tutmaya çalışırken, diğer taraftan Afganistan’la, Ortadoğu ve Kafkaslarla yakından ilgilenmesi bu ufkunun eseriydi.


**************************


Günümüzde bazı aydınlar gibi biz de sık sık endişelerimizi dile getiriyoruz. “AB ve ABD baskısıyla yapılan bazı hukuki düzenlemeler ve yürütülen dış politika uzun vadeli bir projenin aşamalarıdır. Türkiye’nin bağımsızlığı ve bütünlüğü tehlikededir” diye feryat ediyoruz.


Tanzimat’tan bu yana artık “gâvura gâvur demek yasaktır” ancak müjdeler olsun(!) TCK 301 değişti, artık Türklüğe hakaret serbesttir. “Uyum yasaları” adıyla çıkarılan birçok düzenleme yanında “Vakıflar Kanunu”, “Petrol Kanunu”, madenlerimizi yabancıların işletip yüzde 90’ını götürmelerine imkân tanıyan hukuki düzenlemeler, halen tamamen yabancılaştırmaya dönmüş olan özelleştirmeler ve “yabancı sermayeyi teşvik” adına verilen tavizler Türkiye’yi çökertme projesinin parçaları olabilir aman dikkat diyoruz.


Mevcut durumdan nemalananlar ile sadece birkaç senelik ufku olanların böyle bir tehlikeyi görmemesi gerçeği gizleyebilir mi? Tehlikeden bahsedenlerin “vehim ve sebepsiz korku içinde olmakla” suçlanmaları, yaratılan psikolojik yıldırma ortamı birçok sesi kesmiş durumda. İdam korkusu Galile’ye Engizisyon Mahkemesi huzurunda “dünyanın dönmediğini” kabul ettirmişti. Ancak Galile’nin ölüm cezasından kurtulduğu mahkeme salonundan çıkarken söylendiği gibi: “Ama dünya yuvarlak ve yine dönmeye devam ediyor.”

Kurumlarda Halkla İlişkilerin Önemi

Halkla İlişkiler mesleği günümüzün en etkin mesleklerinden biridir. Yakın geçmişe kadar pek de önemsenmeyen bu birim artık tüm kurum ve kuruluşlarda, şirketlerde ilk kurulması düşünülen alan olarak gözükmektedir. Çünkü Halkla İlişkiler, hayatın toplumla ilgili tüm alanlarında geçerli olan, organizasyon ve kurumun “sosyal ruh”unu oluşturan çok yönlü bir çalışmadır.


Halkla İlişkiler, kar amacı gütsün yada gütmesin tüm kurumlar için günümüzde önem kazanan faaliyetlerden biridir. Ekonomik rekabetin artması , uluslararası ilişkilerin önceki yıllara göre kıyaslanamayacak ölçüde gelişmiş olması , kitle iletişimindeki gelişmelerle dünyamızın küçük bir köye dönüşme yolunda hızla ilerlemesi halkla ilişkilerin önem kazanmasında etkili olmuştur.


Halkla ilişkilere yeterince önem verilmeyen kurumlarda bu meslek, hazırlanan basın bültenlerini gazetelere, dergilere veya televizyonlara göndermek şeklinde işlev görmektedir. Halkla ilişkileri bu dar çerçeveye sığdıramayız. Bu sebeple öncelikle halkla ilişkilerin tanımını yapmak gerekir.


Bu kavramın birçok tanımı olmakla birlikte en belirgin olanı; bir kurumun toplumla bütünleşme yönünde harcadığı çabaların tümü olarak ifade edilebilir. Ancak her kurumun yaptığı işlev gereği hedef kitlesinde farklı insan toplulukları olabilir. Örneğin; bir hükümet için halk ülkede yaşayan insanları, bir dernek için kendi üyeleri, bir gazete için okuyucuları, bir spor kulübü için taraftarları, bir firma için müşterileri kapsamına girer.


Halkla ilişkiler departmanının işlevini; belirtilmiş hedef kitleleri etkilemek için hazırlanmış, planlı, inandırıcı iletişim çabası, bir kuruluşu çalışanlarına, müşterilerine, bağlantılı olduğu kişilere sevdirme ve saydırma sanatı, kuruluşun dış çevreleriyle iyi ilişkiler kurulması ve bu ilişkilerin yönetimi, doğru olanı yapıp halk tarafından beğenilme veya dost kazanma politikası gibi fonksiyonlarla da açıklayabiliriz.


Ayrıca halkla ilişkilere; özel yada tüzel kişilerin belirtilmiş kitlelerle dürüst ve sağlam bağlar kurup geliştirerek onların olumlu inanç ve eylemlere yöneltilmesi, tepkileri değerlendirerek tutuma yön vermesi, böylece karşılıklı yarar sağlayan ilişkiler sürdürme yolundaki planlı çabaları kapsayan bir yöneticilik sanatıdır da, diyebiliriz.


Halkla ilişkiler çalışmalarında izlenen belirli amaçlar vardır. Bu amaçlar işletme açısından ve toplumsal açıdan olmak üzere ikiye ayrılır. 



  1. İşletme Açısından

    Günümüzde artık halka açılmayan, onunla bütünleşmeyen, halkın ihtiyaç ve eğilimlerini dikkate almayan işletmelerin uzun ömürlü olma şansları yoktur. Bu nedenle işletmelerin kendi bünyelerinde oluşturdukları halkla ilişkiler politika ve uygulamalarından başta ekonomik içerikli olmak üzere birçok beklentiler vardır. Bu beklentiler özet olarak şöyle sunulabilir:



    • Özel girişimciliği aşılama.
    • İşletmeyi koruma.
    • Finansal güçlenme.
    • Saygınlık Sağlama.
    • Satış artırma.
    • İş gören bulma.
    • Endüstri ilişkilerini geliştirme.

  2. Toplumsal Açıdan
  3. Toplumsal açıdan olaya bakıldığında ise halkla ilişkilerin amaçları şöyle özetlenebilir

    • Halkı aydınlatmak.
    • Halkın yönetimle olan ilişkilerinde işlerini kolaylaştırmak.
    • Halkla iş birliği sağlayarak hizmetlerin daha çabuk ve kolay görülmesini sağlamak.
    • Halkın; dilek, istek, tavsiye, telkin ve şikayetlerini dinlemek, aksaklıkların giderilmesi için çalışmalar yapmak.

Günümüzde halkla ilişkiler işletmenin önemli fonksiyonlarından biri olma niteliği kazanmıştır. Belirli boyutlara ulaşmış her işletmenin bünyesinde halkla ilişkiler bölümü görmek yada uzman elemanların görevlendirildiğine tanık olmak olasıdır. Artık işletmeler kamuoyunu olumlu yönde etkilemek, kalıcı izler bırakmak peşindedir. Toplumun beğeni ve desteğini kazanmış bir işletme kolay kolay yıkılmaz. Bu düşünce ve inancı benimseyen işletmelerin sayısı giderek artmaktadır.   


Kamuoyunda belirli bir firma imajı yaratan işletme uzun dönemde kazançlı çıkar. Halk tarafından dürüst, güvenilir bir firma imajı ile tanınan ve anılan bir firmanın elde edeceği birkaç olumlu etkiden söz edilebilir:



  • Firma ürettiği mal ve hizmetleri pazara kolayca sokabilir. Örneğin; kamuoyunda güvenilir bir kurum kimliği imajı vererek benimsenen bir işletmenin üreteceği her türlü mal ve hizmete ilgi ve güven kolaylıkla sağlanır. Üstelik firma, ürünlerinin fiyatını diğer firma ürünlerine göre daha yüksek tutsa bile pazar payını büyütebilir.
  • Kamuoyunda belirli bir üne sahip olan firmanın kredi kuruluşlarından daha kolaylıkla finansal destek sağlayacağı bir gerçektir. Firma zor günler yaşasa ve finansal darboğazlarla karşılaşsa bile bankalar kredileriyle daha önce iyi ilişkiler kurmuş olan firmaya yardımcı olmaya çalışır.
  • Kuruluşlar kamuoyunda saygın bir şekilde kendilerinden söz edilmesini istiyorlarsa ve tüketici kitlelerle ekonomik çıkarları karşılıklı olarak geliştirme uğraşı veriyorlarsa güçleri oranında halkla ilişkiler çalışmalarına girmek durumundadırlar.

Sonuç olarak, çevre ile ilişkilerini canlı tutan ve sorumluluk bilinci içinde hareket ederek gizlilikten uzak duran kurumlar, başarılı bir şekilde varlıklarını devam ettirirler. Diğer bir anlamda halkla ilişkilere önem veren kurum ve kuruluşlar, hedef kitlesi ile her konuda, etkin iletişim içinde daha başarılı sonuçlara ulaşırlar.


Kaynaklar


Halkla İlişkiler – Prof. Dr. Alaaddin Asna


Halkla İlişkiler Nedir?  – Prof. Dr. Filiz Balta Peltekoğlu


Türkiye’deki Halkla İlişkiler Uygulamaları – Arzu Çekirge Paksoy


Çağdaş İşletmelerde Yeni Bir Güç Olarak Halkla İlişkiler,Tanımı ,Önemi ve Gelişimi – Ramazan Çamlıdere


Ders Notları –  Trakya Üniversitesi

Türkler insan değil mi?

0

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından düzenlenen “Çevre ve Din” Milletlerarası Sempozyumu  çok faydalı geçti. İ.Ü. Merkez Binası’nda yapılan  ve iki gün süren toplantıda  din ve çevre konusu  18 oturumla ele  alındı.  Birbirinden güzel ve iyi hazırlanmış tebliğler sunuldu. İslam’da çevreye bakış ve çevrenin korunması  örneklerle işlendi.  İnsan, hayvan ve tabiatın  istismar edilmemesi gereken varlıklar olduğu  ve nimetin değerinin bilinmesine işaret edildi. Tükenmeden tüketim ve çevrenin aşırı istismarının doğuracağı çevre sorunları  ele alındı.  Bu bakımdan İ.Ü. İlahiyat Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. Fahri Kayadibi ve arkadaşlarını tebrik ederiz. Bu tebliğlerin çoğunun okullarda, camilerde anlatılması  insanımızın insana,  tabiata ve hayvana olan bakışını değiştirecektir. Yaratılmış her şeyin bir hikmeti olduğu, yaratılana saygının aslında  yaratana saygı olduğu  fark edilecektir.  Maalesef insan  Allah tarafından kendisine  bahşedilen nimetleri kaybettiği zaman onların değerini anlıyor.


Yine geçen hafta “Kosova’dan Telafer’e Türkün Varlık Mücadelesi”  konulu bir toplantı vardı. Konuşmacı olarak katıldığımız bu toplantıda   Kosova’dan Telafer’e Türk’ün insan hakları mücadelesi  ortaya konuldu.  Bir Türkmen şehri olan Telafer’de Amerikan ordusunun ver peşmergelerin halkla nasıl savaştığı ve işkenceler yaptığı gösterilen filmle ortaya kondu.  Böylece Irak’a getirilen emperyal demokrasinin  ne tip bir  zulüm makinesi olduğu  görüldü.  


Aslında evrensel bir değer olan insan hakları konusu  içeride malûm çevrelerce  hep Devlete  ve Cumhuriyete  karşı kullanılır, ama  milli sınırlarımız dışında insan hakları ortadan kaldırılan soydaşlarımızın meseleleri görünmek istenmez.


Doğu Türkistan’da ve Kazakistan’ın Semey bölgesinde gerçekleştirilen nükleer denemelerin  düşük ve sakat doğumlara sebep olduğu bilinmektedir.  Doğu Türkistan’da zorunlu kürtajlar Türklere uygulanır.  Avrupa’da daha önce liberal olan bütünleşme (entegrasyon) politikaları bugün Türk ve İslâm düşmanlığı ile doludur. İslâmı Almanlaştırdıktan sonra  vatandaşlarımızı kabul etmeyi hedefleyen  Almanya’da vatandaşlığa geçmek için  sorulan sorular insan hakları ihlali değil midir?  Irak’ın Balat şehrinde düşürülen nakliye uçağımız  esrarını korumaktadır. Almanya’da, İngiltere’de, Danimarka’da ve diğer Avrupa ülkelerinde vatandaşlarımıza ve bilhassa gençlerimize yönelen ölümle sonuçlanan ırkçı saldırılar  unutulabilir mi?  Avrupa’da evleri ile yakılan vatandaşlarımızın  suçluları yakalanabiliyor mu? Yakalananlar neden takipsizlik kararı ile serbest kalabiliyor? Ludwigshafen’de yakılan ve öldürülen vatandaşlarımızın  ırkçı Alman katilleri  süre aşımından nasıl faydalanabiliyor?  Avrupa ülkelerinde polisin haksız yere işkenceye tabi tuttuğu vatandaşlarımızı koruyabiliyor muyuz?   Viyana’da eşofmanının yakasında ayyıldızlı rozet var diye, hastahane hastahane dolaştırılan ve ölüme terk edilen  vatandaşımızın  yaşama hakkı yok muydu? Bu insan haklarına girmiyor muydu?  Kosova’da  bir dönem  anayasada resmi dillerden biri olarak yer alan Türkçe  neden  devre dışı bırakılmıştır?


Bu ve bu gibi  insan hakları ihlallerini  sorgulamak  ve  yükselen ırkçılıktan, İslam düşmanlığından hesap sormak yerine; biz Türkiye’de  birbirimize karşı çeteler yaratıyoruz. Yargısız infazlar yaparak siyasi linçlere girişiyoruz.  Ergenekon soruşturması iddianamesinin hazırlanması  kaç ay daha sürecek?  Bu bir insan hakları ihlâli değil mi?  Elele vererek asıl uğraşmamız gereken konuları bir tarafa bırakmış, ülkeyi soymak ve soydurmakla  uğraşıyor, küresel  sermaye ile işbirliği yapıyoruz. Hürriyetleri sınırlıyoruz. Tenkit ve muhalefet yapanların gazete ve televizyonlarını ele geçiriyoruz. AB yetkilileri sömürge müfettişi gibi  saygısızca beyanlarda bulunuyorlar. Yönetenlerde ses yok. Meşruiyeti yabancının dudağında arıyoruz. Bu saygısız  AB yetkililerini  bu kadar bağrınıza basıyorsanız; gelin onları milletvekili de yapalım. Yabancı futbolcu olur da; yabancı milletvekili neden olmasın?  Belki dışarıda itibarımız artar! Rusya’yı ayağa kaldıran Putin’den ülkeyi yönetenlerin alacağı o kadar şey var ki… Giderayak Putin  telekomünikasyon, enerji ve doğal gaz kaynaklarına yabancıların girişini yasakladı. Biz ise; en kârlı ve stratejik  kuruluşlarımızı yabancılara  satmıyor, bağışlıyoruz.  Demokrasi, küreselleşme ve AB macerası  adına…

Gençleri Anlamak

0

Gençliğe adanmış bir bayramın ertesinde gençliğimizin istenen vasıflarda olup olmadığını sorgulamak ve konu üzerinde biraz düşünmek yararlı olabilir.


Belki de bütün insanlık hayatı boyunca rastlanan “gençlerde ahlak bozuldu, büyüklere saygı kalmadı” tarzı beylik yakınmalar ve “iletişim imkânlarının artması, sinema, TV, internet gibi hayatımıza giren teknolojik gelişmeler yozlaşmaya yol açıyor, gençlerin ahlakı bozuldu” gibi bilimsel ambalajlı şikâyetler gerçekten doğru mudur? Belki de objektif ve hatta empati (duygudaşlık) ile durumu kavramaya çalışmamız daha uygun olacak.


Zira gençlik dönemini geride bırakmış olanların buna benzer yakınmalarının haksız olduğu, zaten kendi neslinin hazırladığı ve biçimlendirdiği şartların ürünü olandan şikâyet anlamına geldiği söylenebilir.


Sözün başında ifade etmek isterim ki, ben temel değerler bakımından gençlerimizin önceki nesillerden çok farklı olduğunu düşünmüyorum.


Zamanla bazı şekil şartlarında değişiklik olmaktadır. Mesela bizim babalarımızın çocukluk döneminde genellikle, babalar çocuğuna sevgisini alenen göstermez, evladını kucaklamaz, öpmezmiş. Çocuklar ise babalarına saygılarından onu ayakta karşılar, yanında oturmaz, konuşmaz, herhangi bir soru sormazmış.


Bizim nesilde baba evlat ilişkilerinde bazı şekli değişiklikler oldu. Babalar çocukları ile konuşur, sevgisini açığa çıkaran bazı davranışları daha açık yapar hale gelmişti. Çocuklar da artık babalarının yanında oturabiliyordu, ancak bu oturuş derli toplu, kaykılmadan, bacak bacak üstüne atmadan belirli bir edep sınırı içinde olabilirdi.


Yeni nesilde ise, babalar evlatlarına sevgilerini çok daha rahat ifade edebildikleri davranışlar sergiliyorlar. Daha küçüklüğünden itibaren onlarla oynamak, beraber ders yapmak, duygularını paylaşmaktan hoşlanıyorlar. Hatta çoğu ailelerde evin reisliği (mutlak hâkimiyeti) çocuğun eline geçiyor. Çocuklar artık babalarının yanında alabildiğine kuralsız bir şekilde oturabiliyor, hatta “baba sen ayaktasın bana bir su verir misin?” gibi sözler edebiliyor.


Bütün bunlara rağmen ben gençlerimizin çoğunluğunda büyüklerine saygı ve sevgi duygusunun (en az önceki nesiller kadar) var olduğu kanaatindeyim. Hatta çoğumuzun yadırgadığı kulağı küpeli uzun saçlı erkek delikanlılar ile rengârenk saçlı, dağınık kıyafetli genç kızlarımızda da aynı güzel duyguların var olduğunu görüyorum.


Özellikle 14-21 yaş arasında yoğunlaşan kendi kişiliğini oluşturma ve kabullendirme döneminde gençlerin davranışlarındaki farklılık, iki nesil arasında çatışmaların başlangıç noktası olmakta. Bu dönem bizim neslin zihninin alışkanlıklarıyla kavranması zor bazı davranış biçimleri şeklinde tezahür edebiliyor.


Prof. Üstün Dökmen’in bu konuda anlattıkları, birçok ebeveyni rahatlatabilir ve hatta evlatları ile ilişkilerinde güzel gelişmelere yardımcı olabilir. (Aklımda kaldığı şekliyle mealen aktarıyorum) “Kendini arayış döneminde mesela lise çağındaki çocuğunuzun kravatını göğüs hizasında gevşek bağlaması, gömleğinin ucunu dışarıya sarkıtması, ayakkabısını bağlamaması, yırtık kot pantolon, garip resimli tişört gitmesi sizi rahatsız edebilir. Ancak düşününüz ki çocuğunuzun bu özel halini bundan beş sene sonra asla göremeyeceksiniz. Tıpkı bebekliğindeki halini bugün göremediğiniz gibi. Onların bugünkü o çok özel hallerinin keyfini çıkarmaya bakın.”


Ahmet Turan Alkan’ın şu ifadelerine katılıyorum: “Benim için her neslin gençliği ezelle ebed arasındadır ve hep birbirine benzer. Gençken başkalarının tecrübesini ciddiye almayı çok az başarabildim; şimdiki gençlerin de aynı zaafla malûl olduğunu görünce üzülmüyor, gülümsüyorum. Hatta gençliğe mahsus hata ve arızalardan uzak birini gördüğümde tedirginliğe kapıldığım bile oluyor. Yaşlılar gibi davranan bir genç kuşak ne büyük kâbus olurdu!


Gençlerimizin bizim neslimize göre daha sorgulayıcı, araştırmacı, yeniliklere açık ve girişimci olduğunu düşünüyorum. Birçok bakımdan bize göre daha iyi yetiştikleri kanaatindeyim. Eksikleri elbette var, ancak karamsar olmamızı gerektirecek kadar değil.


“Gençlerimiz okumuyor, gençlerimizin para ve şöhret dışında idealleri yok, kutsal hedefleri, uğrunda gerekirse can verilecek yüceliklerle duygusal bağları yok” diye üzülüyoruz. Bu konularda gerekli tedbirlerin alınması muhakkak ki gerekli.


Ancak gençlik dönemini geride bırakmış ve genç evlatları olan nesil olarak kendimize soralım. Biz şikâyetçi olduğumuz konularda ne kadar örnek olabiliyoruz? 


Zira en iyi eğitim sözle, nasihatle değil, örnek olmak suretiyle verilendir.

İşyerleri İnsan Kaynakları Politikaları

0

KOİF’08 VIII. İnsan Kaynakları ve İstihdam Fuarı bu yıl Kocaeli Üniversitesi Umuttepe Kampusünde  15,16,17 Mayıs tarihlerinde yapıldı. Ben sizlere 16 Mayıs Cuma günü “ İşyerleri İK Politikaları” konulu panelde aldığım notlardan bahsetmek istiyorum. Panelin konuşmacıları Uzunyol Holding, Koruma Şirketler Grubu ve Tüpraş İnsan Kaynakları(İK) Müdürleriydi.


İlk olarak şirketlerinin işe alma politikalarını anlattılar. Daha sonra başarıya giden yolda uyguladıkları sistemleri  5S, 6 Sigma, Süreç Yönetimi ve Balanced Score Card olarak tanımladılar.  Yetkinlikler ve Kurumsal Sosyal Sorumluluk projelerine çok önem verdikleri dikkatimi çekti. Şöyle ki, yetkinlikler (davranışlar) konusunda çok hassaslar. Mesela, diyelim şirkete bir mühendis alınacak. Kişinin mühendislik fakültesi mezunu ve dil bilmesi gibi mesleki becerilerinin yanında( deneyim olursa iyi olur ya da staj) yenilikçi, kendisini geliştiren, iletişimi kuvvetli, dinlemeyi bilen, lider özellikleri olan çalışanları aramaktadırlar. Şirketlerde  günümüzde en önemli konulardan birinin değişime ayak uydurabilmek ve  kalifiye çalışanı ellerinde tutmak olduğunu ,yeni neslin zorlayıcı, sorgulayıcı( iyi özellikleri) olduğunu  ve onları kaybetmemek için isteklerini yerine getirmeye çalıştıklarının söylediler.


Dikkatimi çeken diğer konu, çalışanlarını örgüte bağlamak için ne gibi çalışmalar yaptıklarıydı. Çünkü işgörenlerinin, şirketlerinde ne kadar mutlu olurlarsa, ne kadar şirketlerini severlerse kat ve kat fazlasını şirketlerine geri vereceklerini biliyorlardı. Günümüzde artık bilgiye ulaşmak çok kolay. Teknolojiye de parası olan herkes sahip olabilir. Önemli olan kalifiye çalışanlara sahip olabilmektir. Bilgi çağında çalışan en büyük sermayedir. Bu konuya da ayrıntılı olarak anlattılar.  Çalışan Memnuniyeti ve Öneri Sistemi uygulamalarının dışında örgüt vatandaşlığı oluşturabilmek için yaptıkları  faaliyetler şunlardır:



  • Aile oramı yaratabilmek, için çalışanların doğum günleri sembolik hediyelerle de olsa mutlaka kutluyorlar.
  • Sanki bir TV şovu gibi bir yılbaşı çekilişi yapılmaktadır. Tedarikçilerden de destek almaktadırlar. Her çalışandan küçük bir kesinti yapılır bu şov için. Ama her çalışan mutlaka verdiğinin en az beş katı hediye kazanmaktadır. Geçen yıl 5 kişi LCD Televizyon kazanmış.
  • Anneler gününde anneler mutlaka kutlanır.
  • 8 Mart’ta mutlaka bir organizasyon yapılır.
  • Mağazalardan özel  indirimlerden yararlanırlar. Özellikle bir çok sağlık kuruluşundan % 20 indirim kazanırlar.
  • Çalışanların başarılı çocukları aileleri  ve basın çağırılarak, şirket turunun ardından kırtasiye setiyle ödüllendirilir. Bu özellikle çok etkili olmuş. Her yıl başarılı çocukların sayısı artmaktaymış. Kardeşler arasında tatlı bir rekabet oluşmuş.  
  • Piknik ve futbol organizasyonu yapıyorlar.

Burada bahsedilenlerin hepsi, üç şirketin uygulamalarının bize anlattıklarını içermektedir. Bunların dışında Sosyal Sorumluluk Projeleri çerçevesinde fidan dikimi ve yöre halkına sağlık ve eğitim konularında destek olduklarını anlattılar. Önemli olanın sosyal sorumluluk projelerine çalışanlarını ne kadar dahil edebildikleri zaman başarılı olduklarını söylediler.


Son olarak şunu öğrendim. Tüpraş  İK  Müdürü  Nezih Akçınar  aynen  şöyle söyledi. “ İK Müdürlüğü sanıldığı kadar zor bir şey değil. Yapılması gerekenler zaten kitaplarda yazıyor. Sistemleri, prosedürleri yazarsınız önemli olan bunları yönetebilmek. Şirket yönetimleri adil, tutarlı davranabildikleri sürece başarılıdırlar.” Nezih Beyin söylediklerine gerçekten katılmamak mümkün değil.


Saygılarımla.

Hayatı Yaşamak

Ben hayatı “iki bilinmeyen arasındaki yaşam” olarak tanımlıyorum.


Birinci bilinmeyen ne zaman doğacağımız. İkinci bilinmeyen de ne zaman öleceğimiz. Yani süresi belli olmayan bir yaşam. Bazen çok kısa, bazen de alabildiğine uzun.


100 yaşındaki bir insana sorsanız. Hayat ne çabuk geçti diyecektir. Çünkü hafızada hatıralar iki boyutlu depolanıyor. Tabii ki hapishane ile tatilde geçen zaman birbirinden farklıdır. Birinde zaman çok çabuk geçer, diğerinde ise zaman geçmek bilmez. Öyleyse bulunduğumuz ortamın kıymetini bilmemiz gerekir.


İnsanlar çoğunlukla monoton bir hayat sürüyor. Yaşamlarının bir gün biteceğini biliyor,ama ihtimal vermiyorlar. Bu bakımdan çoğu hayatı yaşamaya fırsat bulamıyor.


Hayatı yaşamak için zengin olmak şart değildir. Şart olan karar vermektir. Her insan mali imkanına göre hayatı yaşama fırsatına sahiptir. Tabii ki hayatı yaşamak sadece hayatta olmak değildir. Çünkü doğan her insan belli müddetle zaten yaşar. Benim kastettiğim hayattan haz almaktır. Ufka bakmakla ufka dalmak arasında çok fark vardır. Ufka bakarken dalarsanız hayallerinizin içinde yol alırsınız. Hele duygusal olmak için sebebiniz varsa bu hayal sizi daha çok mutlu edecektir.


İş adamısınız. Çok ama çok işiniz vardır. Belki de tüm dünyanın imkanlarını siz kazanacaksınız. Egonuzu tatmin etmiş olacaksınız. Size büyük adam diyeceklerdir.Acaba bu denli işin içine dalmak hayatı ıskalamaya değecek midir?Yarınınızdan emin olmadığınız bir yaşamın içinde hiç ölmeyecekmişsiniz gibi hırs makul mü dür? Bir daha düşünün.


Memur veya işçisiniz. İşinizle eviniz arasında yıllarca gidip gelmekten bıkmıyorsunuz.


Yaşıyorsunuz ama, bana kalırsa hayatı değil. Sadece bir kısır döngüyü yaşıyorsunuz.


Halbuki Yüce Yaratıcımız hepimiz için ne kadar çok şey yaratmış. Bizden hiçbir karşılık beklemeden bize sunuyor. Bizlerse bu yaratılanların çoğunun farkında bile değiliz. Yanımızdan, yakınımızdan  geçip gidiyorlar da biz onları kaçırıyoruz.


Sizce çoğumuz böyle yapmıyor muyuz?


İnsan sürekli yaşadığı mekanı arada bir değiştirdiğinde sağlığına da katkıda bulunuyormuş.


Haftada bir gün. Senede bir ay bunun için çok önemli imiş.


En azından bu zamanlarda hayatı yaşamak gerek. Aslında mesai saatlerinden sonrada her gün bir saatinizi hayatı yaşamaya ayırabilirsiniz. Yanınızda olmasından mutluluk duyduğunuz biri ile yol boyu, sahil boyu, patika boyu, tarla içi, orman içi bir yürüyüş sizi mutlu etmez mi?


Sahilde bir kafe de oturmak, deniz kenarında bir şeyler atıştırmak, oltanızı elinize alıp balık tutarak günün stresinden uzaklaşmak, çocuğunuzla uçurtma uçurmak, spor amaçlı hobilerinizin olması yanlış mı olur?


Tabii ki bir mavi yolculuk,  Deniz kenarında beş yıldızlı bir otelde tam pansiyon tatil imkanı, yükseklerde karla buluşmak,en lüks kaplıcalarda sıcak suyun keyfi bambaşkadır. Bu keyifte bir çok zengine nasip olmaz. Onlar işlerine boğulmuşlardır.


Ben size, geliriniz ne olursa olsun hayatı yaşama imkanınız olduğunu anlatmak istiyorum.


Hayatı ciddiye alırsanız, bu ciddiye aldığınız hayatı tekrar yaşama fırsatı bulamayacağınızı kabullenirseniz, hayat gözünüzde daha çok kıymet kazanır.


Aslında insan ölümsüzdür. Sadece belli bir yaşam sürecinden sonra cesediniz ölüyor. Siz ise tekrar yaşama devam etmek için başka bir aleme geçiyorsunuz. Bu yeni alemde yaşam sonsuz.


İmkanları da bu dünyadan çok farklı. Yaşam biçimi de tamamen değişik. Aklınıza gelen her şeyi elde edebileceğiniz bir alem. Üstelik bu sunumlar karşılığında orada sizden istenen bir görev de yok. Ne yaptınızsa zaten bu alemde yaptınız. Oradaki sunumun kalitesi bu alemdeki yaptıklarınızın karşılığı. Demek ki bu alemde usulüne uygun bir yaşam sürdünüzse öbür alemde hayatı sonsuza kadar yaşayabileceksiniz. Üstelik buna bol bol zamanınızda olacak. Orada ticaret yok. Hayat mücadelesi yok. Stres yok. Sizi yoracak yaşam zorlukları yok.


İstediğinizi sadece düşünmekle elde edebileceksiniz. Ben buna inanıyorum.


Demek ki hayatı yaşamak bu dünya da gerekli. Bu dünyada elde ettiklerinizle öbür alemde mutlu olacaksınız. İşin burası çok önemlidir. Ama ayrı bir sohbet konusudur.


Bu dünyada hiçbir şey boşa yaratılmış değildir. Tüm yaratılanlarda insanlığın istifadesi içindir.


Zamanımızı işkolik olarak israf etmeyelim. Kavga ederek ziyan etmeyelim. Sevgi ile pekiştirelim. Dostlukla besleyelim. Fırsatları değerlendirerek bulunduğumuz ortamdan kısa süreli de olsa uzaklaşalım. Kış, yaz, bahar fark etmez. Yılın her mevsiminde ruhumuza ve bedenimize değişiklik fırsatı tanıyalım.


Kendimize Yüce Yaratıcımızın sunduğu imkanları görmeyi yasaklamayalım.


Çantamız daima hazır olsun. Malum artık yaz geldi. Tabiat bir başka güzel.


Bütün bu sözlerim kendim içinde geçerlidir.

Bir Anne Olarak Kadın

0

Sizin için ağlayan göz, yanan yürek kimindir? Sizin için uykusuz geçen geceleri, karşılık beklemeyen sevgiyi kim yaşamıştır? Sizin için terleyen bedenin, dualar eden dilin sahibi kimdir? Almak beklentisi olmaksızın veren, verdikçe mutluluğu artan o bereketli insan, sizin neyinizdir? O, bir kadındır, evrensel ismi annedir onun.


Annemizi hangi gözle gördük, onu ne kadar anladık? Varlığında kıymetini bildik mi, kıymetini bilmek için yokluğunu mu bekledik? Bildiğimiz hikâyedir: Delikanlının ev telefonu gecenin üçünde çalar. Uyku sersemi telefonu açan delikanlı, annesinin sesiyle karşılaşır. Öfkelenir, “Anne, gecenin bu saatinde ne cüretle telefon ediyorsun! Ne söyleyeceksen hemen söyle; uyumak zorundayım.” der. Annesi: “Oğlum, yirmi beş sene önce seni bu gün, gecenin bu saatinde doğurmuştum; yeni yaşın kutlu olsun, diyecektim.” der. Delikanlının elindeki telefon yere düşer, delikanlı yatağa yığılır.


Annelik nasıl bir duygudur ki yalnız yaşayan bilir onu. Onu, yalnız evladı için sevindiren, ağlatan, ona çile çektiren duygu nasıl izah edilebilir? Kutsallığı, belki de bu duygunun izah edilememesinden kaynaklanıyor. Annelik duygusunu yaşayamayan kadın, kendini eksik hissediyor. Cinsiyetinin gereğini yerine getirememenin ezikliğini duyuyor, gerginliğini yaşıyor. Annelik duygusu, kadını hem tedavi ediyor hem ona yaşama sevinci veriyor. Birileri için yaşadığını bilmek, onun dinamizmi oluyor.


Kişi olarak erkek ve kadın zıt fıtrata sahipler. İkisi de yarım olan zıt fıtratlar bir araya geldiğinde bir mana ifade ediyorlar. Kadın, kişiliğini dişiliğinde buluyor. Dişiliğini anne olmakla tatmin edebiliyor. Bu duygudan yoksun kadınlar ise çok zaman dişiliğini ön plana çıkararak kişilik kazanmaya çalışıyorlar. Bu da kadın cinsini çıkmaz sokakların karanlık noktalarına, sonuçta bunalıma itiyor. Karısının yanlış mekânlardaki kişilik arayışı, erkeği kişilikten yoksun bırakabiliyor. Doğru bir hayat tarzında “etken” olan karşıt cinsler, yanlış bir yaşantı içinde birden “edilgen”leşebiliyorlar. İki edilgen, bir etken etmeyeceğine göre, bu tipler, parazit üreten batıklık sinekleri gibi, toplumda bir kambur ve sıkıntı olabiliyorlar.


“Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar.”, “Bağdat gibi diyar, ana gibi yar olmaz.” atasözleri kültürümüzde anneye verilen değerin veciz ifadeleri. Bu sözler, bir annenin hem samimiyetine hem yüceliğine vurgu yapıyor. Cennetin, annelerin ayakları altına münhasır kılınması anneler için ayrı bir lütuf. Dünyanın hiçbir ülkesinde ve kültüründe annenin bu denli yüceltildiğini görmedim. Tarihimizdeki örneklerini hatırlarsak, bu sözlerin kuru bir iltifat olmadığını kolayca söyleyebiliriz. Ondaki içtenlik, ondaki özveri, ondaki cesaret, ondaki güç, bu nitelikleriyle tanınan bütün varlıkları geride bırakacak üstünlüğe sahiptir. “Kadınlar zayıftır; ama anneler güçlüdür.” cümlesi ne müthiş bir sözdür.


“Ana” olarak da ifade edilen “anne” sözcüğü bizde istiare yoluyla “merkez, verici, üretici” gibi anlamlar kazanmış. Ana yurt, ana beyin, ana damar ana kıta… sözleri “anne”nin işlevselliğini sembolleştiriyor. Hayatımızda bu kadar yer eden, öneminden dolayı pek çok yere ad olan annelerimize yeterince değer verdiğimizi söyleyemeyiz. Hatırlanmaktan öte bizden bir şey beklemeyen annelerimize saygı ve sevgi göstermek, kendilerine hoşnut olacakları muamelede bulunmak, inancım odur ki, gerçekte bizi yüceltecektir. Vefa duygusu ile değerbilirlik içinde olmak, ancak bu duyguya sahip olanları ve böyle davrananları yüceltir. Biz hayata başlarken, bizim her şeyimiz olan o mübarek insanlar için, hayatlarının sonunda onların bir şeyi olabilmek, hem bir görevdir hem bir erdemdir hem bir emirdir. Yavuz Bülent Bakiler, annesiyle ilgili izlenimlerini bakınız ne güzel şiirleştirmiş: “… / Açılsa üstüm biraz, duyar da gece yarısı / Kalkar yatağından gelir / Bir mübarek el uzanır yorganıma usulca / Bilirim anamın elidir. / Bir merhamet bir sıcaklık bir gurur / Yavrum diyen sesinde / Ve huzurun günde beş vakit nabzı vurur / Beyaz tülbendinde, seccadesinde.

Milli İstiklâlsiz Kalkınma Olmaz!

0

İngiliz Kraliçesi’nin Türkiye’yi ziyareti birçok şeyi konuşulur hale getirdi. Kraliçe’nin özellikle Bursa ziyareti, Kur’an-ı Kerim dinlemesi, Sayın Gül’ü İstanbul Başkonsolosluğu’nda değil de uçak gemisinde kabulü dikkat çekmiştir. Ayrıca, İngiliz uçak gemisinin Montrö Antlaşması’nı çiğneyip çiğnemediği, izinsiz gelip gelmediği gündeme düşmüştür. Sayın Gül’ün Sayın Başbakanla beraber Suudi Kralını Ankara’da oteldeki odasında ziyaret etmesi de itibar kırıcı olmuştur.  


Son yıllarda Batılılarda birden ortaya çıkan Osmanlı hayranlığı, Türkiye’de yeni azınlıklar yaratma gayretleri ve bu yolda hayali bir AB üyeliği aracının kullanılması da gözlerden kaçmamaktadır. Dün Osmanlıyı yok etmek için el ele verenler, onu parçalayanlar, bugün Türkiye’yi milli devlet olmaktan uzaklaştırmak, üniter yapısını bozmak için Osmanlılıktan medet ummaktadırlar. Dün Osmanlıya utanmazca küfredenler, bugün nedense birden Osmanlıcı oluverdiler. Türkiye’ye verilmek istenen yeni düzene uygun olarak anayasa taslakları hazırlatan iktidar, TCK’ndaki 301. Maddeyi de kuşa çevirdi. Mütekabiliyete dayanmayan bir Vakıflar Yasası çıkarıldı. Terör örgütüne mayın satanların uzantıları, Türkiye’de bankaları alıp en kârlı yatırımı yaptılar.


Dış ticaret açığı artmaktadır. Dış ticaret açığının döviz gelirleriyle karşılanamayan kısmı olan cari açığı sıcak parayla ve özelleştirme gelirleriyle karşılamaya sığınılmıştır. Türkiye’ye hazır ve kârlı kuruluşları almaya gelen, doğrudan yatırımdan kaçan yabancı sermayenin dışarıya kâr transferlerine başlaması cari açığı daha da arttıracaktır. Devlet borçlandırılarak -bilhassa son beş yılda anormal artışlarla- dış politikadan ekonomiye kadar ülkenin hareket kabiliyeti sınırlandırılmıştır. Daha sonra halk borçlandırılmış ve sadece borcunu düşünür hale sokularak uyuşturulmuştur. Milli hassasiyeti köreltilmiştir. Ben merkezli yapılmıştır. Sürekli teşvik edilen tüketim kredileri karşılığında hiçbir ülkede olmayacak sayıda dev tüketim mabetleri (merkezleri) yükselmektedir. İşsizlik artmış; küçük, büyük firmalar kapanmış; üretme ithal et anlayışı egemen kılınmıştır. Türkiye’de 4,4 milyon genç okul ve iş dışıdır. Ülke ekonomisi kıskaca alındığından istihdam yaratıcı ve dışarının, küresel sermayenin menfaatlerine uymayan yatırımlar boğulmaktadır.


Birçok alanda olumsuzlukların karşımıza dikildiği bir ortamda biz, Batılı emperyalizme karşı milli direnişimizin, şanlı Milli Mücadele’nin başlangıcı olan Atatürk’ün Samsun’a çıkışını ve 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutladık. Önemli birçok limanımızın, sanayi kuruluşumuzun ve bankamızın yabancılara peşkeş çekildiği bir ortamda…


Milli bağımsızlık hiçbir bedel karşılığı pazarlığı yapılabilecek bir değer değildir. O, piyasa fiyatı olmayan kutsal bir değerdir. Onun değerini ve anlamını anlamayanlar, içlerine sindiremeyenler, kendilerini ve ülkelerini açık arttırmaya çıkarırlar. Belli de farkında olmayarak… Milli bağımsızlığın yerine karşılıklı bağımlılık da konamaz. Hiçbir ciddi devlet karşılıklı bağımlılığa dayanamaz. Nitekim, AB’nin geleceğini tehlikeye düşüren de budur.  Her ciddi ülke milli gurur ve haysiyetine düşkündür. Kendini orta malı yapmaz.  Milli bağımsızlık asla dışa kapanma, kendini Dünyadan tecrit etme (soyutlama), siyasi-kültürel ve ekonomik ilişkilerini ortadan kaldırma veya en aza indirme değildir. Dış ilişkiler kendi milli menfaatlerini ona buna ikram etmek değil; karşılıklı farklı milli çıkarları ortak bir noktada birleştirebilmektir. Yabancılarla iyi pazarlık yapabilecek milli duruşa sahip olmaktır.


Cumhuriyet’le taçlanan Milli Mücadele’den zaferle çıkan, milleti yorgun, yıpranmış ve fakir bir halde olan kuruluş Türkiyesi sadece siyasi bağımsızlığı yeterli görmemiş, imkânsızlıklar karşısında pes etmemiş, siyasi bağımsızlığı ekonomik bağımsızlıkla takviye etmiştir. Bundan dolayı İzmir İktisat Kongresi 1923’te düzenlenmiş, Milli İktisat Politikaları ve sanayileşme hedeflenmiştir. Büyük Atatürk de milli istiklâl olmadan anlamlı bir kalkınmanın olamayacağını biliyordu. Bundan dolayı Milli Mücadele “Ya İstiklâl, Ya Ölüm” parolasıyla yapılmıştı.


Günümüzde ise; AB ve ABD’nin  emirlerine uyarsak, IMF ve Dünya Bankası’na teslim olursak, yabancı sermayeyi ülkeye çekeriz ve refaha kavuşuruz zannedilmektedir. Bu yanlış, maalesef seçim sandığından da geçmiştir.

“Artık Demir Alma Günü Gelmiş Zamandan”

0

Elbette, “Tarih tarihçilere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir.” Elbette, tarih ve dil ‘olmazsa olmaz’larımız arasındadır dedik.


Tarih benim için ilkokul 4’te duvardaki İmparatorluk Haritalarına bakmak, biraz da evdeki atlasların ülke sınırlarıyla oynamaktı.


Liseden Fen Bölümü mezunu bir tarihçi olarak zevkle ve istekle 15-16 yıl fiilen Devlet Okullarında görev yaptık. Alanımızla ilgili ve stratejik analiz sayılabilecek materyallerle (sözlü, yazılı, görüntülü) iç içe olduk.


Tarihten unutamadığım tek sahne Osmanlı’nın dağılışıdır. İşgal gemilerinin İstanbul’a demirlemesi ve giderken Türk Padişahını da alıp gitmeleridir.


Majestelerini (!) ve İngiliz Savaş Gemisi Hazretlerini 90 yıl önceki yerinde görünce afalladım. Benim ülkemde, kaldırılan hanedanlığın deniz aşırı Britanya içeri dişi temsilcisini hemi de ev sahibi olarak izleyince kroki vaziyetine düştüm. Kendi kendime 10’a kadar saydım ve nakavtıma karar verdim.


Bu noktada;


1 – Majestelerini (!) tebrik ediyorum; içimizdeki monarşi özlemini toprağın derinliklerinden çıkararak toplumsal tatmine sebep oldukları için.


2 – Savaş Gemisi Hazretlerini tebrik ederim; çaktırmadan büyük bir aleni işgal acısı yaşattıkları için.


3 – Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül ve eşleri Hayrünnisa Gül Hanımefendiyi tebrik ediyorum; giydikleri frak ve taktıkları İngiliz Nişanıyla şıklıkları mükemmeldi. Elbette nezaketleri ve reveransları da..


4 – Güzide basınımızı ve televizyonlarımızı tebrik ediyorum; Majestelerine (!) karşı en ufak bir saygısızlığın zerresine bile müsaade etmediler. Ana Kraliçeye bağlılıklarını dolaylı dolaysız her türlü yoldan sunmuş oldular.


5 – İstanbul Halkına teşekkür ediyorum; Güzellik, dans, buzağı, domates vb. her türden ‘Kraliçe’ kelimesine gösterdikleri duyarlılık ve avuçlarının birbirine çarpımından çıkan o lahuti sesi bize cömertçe yaşattıkları için.


6 – Kolluk kuvvetlerimizi tebrik ediyorum. MI 5 – 6 demeden İngiliz servisleriyle ortaklaşa sundukları güvenlik çok güzeldi. Biber gazlık bir klakson sesi bile duyulmadı.


7 – Manchester United’e çok teşekkür ediyorum; Şampiyonlar Ligi Finalinde bir başka İngiliz takımını yenerek içimizdeki İngiliz kompleksine son verdikleri için.


8 – Lise ve Üniversitemizdeki tüm tarih öğretmenlerime de teşekkür ediyorum; Kafamı 9 yerinden karıştırdıkları ve 90 sene sonra bana bu idraki bahşettikleri için.


9 – Hamdi Bey’e çok teşekkür ediyorum. Lades diyorum.


Çok şükür diyorum, başka da bir şey demiyorum.