Bir Anne Olarak Kadın

44

Sizin için ağlayan göz, yanan yürek kimindir? Sizin için uykusuz geçen geceleri, karşılık beklemeyen sevgiyi kim yaşamıştır? Sizin için terleyen bedenin, dualar eden dilin sahibi kimdir? Almak beklentisi olmaksızın veren, verdikçe mutluluğu artan o bereketli insan, sizin neyinizdir? O, bir kadındır, evrensel ismi annedir onun.


Annemizi hangi gözle gördük, onu ne kadar anladık? Varlığında kıymetini bildik mi, kıymetini bilmek için yokluğunu mu bekledik? Bildiğimiz hikâyedir: Delikanlının ev telefonu gecenin üçünde çalar. Uyku sersemi telefonu açan delikanlı, annesinin sesiyle karşılaşır. Öfkelenir, “Anne, gecenin bu saatinde ne cüretle telefon ediyorsun! Ne söyleyeceksen hemen söyle; uyumak zorundayım.” der. Annesi: “Oğlum, yirmi beş sene önce seni bu gün, gecenin bu saatinde doğurmuştum; yeni yaşın kutlu olsun, diyecektim.” der. Delikanlının elindeki telefon yere düşer, delikanlı yatağa yığılır.


Annelik nasıl bir duygudur ki yalnız yaşayan bilir onu. Onu, yalnız evladı için sevindiren, ağlatan, ona çile çektiren duygu nasıl izah edilebilir? Kutsallığı, belki de bu duygunun izah edilememesinden kaynaklanıyor. Annelik duygusunu yaşayamayan kadın, kendini eksik hissediyor. Cinsiyetinin gereğini yerine getirememenin ezikliğini duyuyor, gerginliğini yaşıyor. Annelik duygusu, kadını hem tedavi ediyor hem ona yaşama sevinci veriyor. Birileri için yaşadığını bilmek, onun dinamizmi oluyor.


Kişi olarak erkek ve kadın zıt fıtrata sahipler. İkisi de yarım olan zıt fıtratlar bir araya geldiğinde bir mana ifade ediyorlar. Kadın, kişiliğini dişiliğinde buluyor. Dişiliğini anne olmakla tatmin edebiliyor. Bu duygudan yoksun kadınlar ise çok zaman dişiliğini ön plana çıkararak kişilik kazanmaya çalışıyorlar. Bu da kadın cinsini çıkmaz sokakların karanlık noktalarına, sonuçta bunalıma itiyor. Karısının yanlış mekânlardaki kişilik arayışı, erkeği kişilikten yoksun bırakabiliyor. Doğru bir hayat tarzında “etken” olan karşıt cinsler, yanlış bir yaşantı içinde birden “edilgen”leşebiliyorlar. İki edilgen, bir etken etmeyeceğine göre, bu tipler, parazit üreten batıklık sinekleri gibi, toplumda bir kambur ve sıkıntı olabiliyorlar.


“Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar.”, “Bağdat gibi diyar, ana gibi yar olmaz.” atasözleri kültürümüzde anneye verilen değerin veciz ifadeleri. Bu sözler, bir annenin hem samimiyetine hem yüceliğine vurgu yapıyor. Cennetin, annelerin ayakları altına münhasır kılınması anneler için ayrı bir lütuf. Dünyanın hiçbir ülkesinde ve kültüründe annenin bu denli yüceltildiğini görmedim. Tarihimizdeki örneklerini hatırlarsak, bu sözlerin kuru bir iltifat olmadığını kolayca söyleyebiliriz. Ondaki içtenlik, ondaki özveri, ondaki cesaret, ondaki güç, bu nitelikleriyle tanınan bütün varlıkları geride bırakacak üstünlüğe sahiptir. “Kadınlar zayıftır; ama anneler güçlüdür.” cümlesi ne müthiş bir sözdür.


“Ana” olarak da ifade edilen “anne” sözcüğü bizde istiare yoluyla “merkez, verici, üretici” gibi anlamlar kazanmış. Ana yurt, ana beyin, ana damar ana kıta… sözleri “anne”nin işlevselliğini sembolleştiriyor. Hayatımızda bu kadar yer eden, öneminden dolayı pek çok yere ad olan annelerimize yeterince değer verdiğimizi söyleyemeyiz. Hatırlanmaktan öte bizden bir şey beklemeyen annelerimize saygı ve sevgi göstermek, kendilerine hoşnut olacakları muamelede bulunmak, inancım odur ki, gerçekte bizi yüceltecektir. Vefa duygusu ile değerbilirlik içinde olmak, ancak bu duyguya sahip olanları ve böyle davrananları yüceltir. Biz hayata başlarken, bizim her şeyimiz olan o mübarek insanlar için, hayatlarının sonunda onların bir şeyi olabilmek, hem bir görevdir hem bir erdemdir hem bir emirdir. Yavuz Bülent Bakiler, annesiyle ilgili izlenimlerini bakınız ne güzel şiirleştirmiş: “… / Açılsa üstüm biraz, duyar da gece yarısı / Kalkar yatağından gelir / Bir mübarek el uzanır yorganıma usulca / Bilirim anamın elidir. / Bir merhamet bir sıcaklık bir gurur / Yavrum diyen sesinde / Ve huzurun günde beş vakit nabzı vurur / Beyaz tülbendinde, seccadesinde.