15.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1364

Türk Dünyası’nda Türkçe Eğitim Öğretim

0

TCK’nun 301. Maddesinde malum değişiklikleri yapanlar tarihi vebal altına girmişlerdir. Bundan böyle 1923 öncesine her türlü saldırı, hakaret yapılabilecektir. Tabii 1915 sözde soykırım iddiaları da rahatlıkla gündeme getirilecektir.


Bu maddenin görüşmeleri sırasında TBMM’nde AKP adına konuşan bir Yozgat milletvekilini hayretle izledim. Sağ eğilimliydi ama milliyetçi değildi. Türklüğe hakaret ettiği için Nobel kazandırılan malum yazarı methediyordu. Bu yazar baş üstünde tutulmalıymış. Aslında bugün bu tip yazarlara değer veriliyor. Bunlar Çankaya’da ağırlanıyor. En büyük milliyetçi Türklüğe ve Türk tarihine hakaret eden bu zatmış. Bunu söyleyen yiğidin harmanlandığı toprakların sözde vekilidir. Aslında AKP’ye rey veren muhafazakâr çoğunluk, bu vekilin methettiği Bay Pamuk’un çizgisinde mi? Önemli olan vekilin halkın çizgisinde olup olmadığı değil; halk vekilinden haberdar mı? İşte asıl sorun budur. Türkiye’deki demokrasinin asıl defosu budur.


Geçen hafta 23-27 Nisan 2008 tarihlerinde Kazakistan’da düzenlenen “II. Türk Dünyası Sosyologları Kurultayı”nı ele almıştık. Aslında söylenecek çok şey var. Biz 1990’ların başından beri bağımsızlıklarını kazanan Türk Cumhuriyetlerine bazı dost ve müttefiklerimizin taşeronluğuna soyunarak serbest piyasa ekonomisini tavsiye ettik. Demokrasiye uygun bir kurumlaşmayı sağlayamayan, müteşebbisi yetersiz, zihniyette gelişme sağlayamayan ve piyasanın teşekkül etmediği bu ülkelere serbest piyasa ekonomisini önerdik. Rekabet şartlarının oluşmadığı bir yapıda serbest piyasa ekonomisi kime hizmet ederdi? Adeta daha çorba içmeden tatlı yemeyi tavsiye ettik. Bu ülkelerin çoğunda devletler borçlandırıldı. Ekonomik kaynaklarına el konuldu. Ve aslan payları bunlardan alındı. Daha sonra tüketim kredileriyle halk da borç altına sokuldu. Yapay bir gelişme sağlandı ve halkın refah seviyesi yükselmiş gibi gösterildi. 2003’ten itibaren Dünyadaki likidite bolluğu Türkiye’ye olduğu gibi bu ülkelere de yansıdı. Para, borca gidecek yer aradı. Aslında oyun her tarafta aynı oynanıyor. Küreselleşmenin çarkı Türk Cumhuriyetlerini de öğütüyor.


Türk Cumhuriyetleriyle Türkiye arasındaki ilişkilerde Türkiye Türkçesini anlaşılır ve konuşulur kılmak en önemli konudur. Oysa, Türk okulları denen okullarda Türkçe seçimlik derstir. Belirli bir cemaatin açtığı sözde üniversitelerde de eğitim öğretim dili İngilizce’dir. Kimse kimseyi kandırmasın. Peki, devletin açtığı, her ay 500.000 dolar civarında masraf yaptığı Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde durum nasıldır? Türkiye’nin maliyetine katlandığı bir eğitim öğretimin dili Türkçe olmalıdır. O ülkenin Türkçesine de hizmet edebilmeli, evrensel bir dil olan İngilizce’yi de öğretebilmelidir. Oysa, Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde durum tam tersinedir. Eğitim öğretim dili Rusça ağırlıklıdır ve Kazak Türkçesidir. Türkçe, sadece Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde geçerlidir ve orada da maalesef Türkçe bilmeyen hocalar vardır. Türkiye’den giden öğrenciler için Türkçe hazırlık sınıfı vardır; ama bu Kazak öğrenciler için söz konusu değildir. Üç ayrı Hukuk Fakültesi’ne neden ihtiyaç duyulmuştur? 15 senedir öğrenim veren Tıp Fakültesi’nin hastahanesi neden açılamamıştır? Bu üniversiteden gelen pis kokular Türkiye’yi kaplamıştır. Lafla milliyetçi olunamayacağı ortaya çıkmıştır. Bu üniversite kesin çözümler beklemektedir. Sorunların ertelenmeye tahammülü yoktur. Yüz kızartıcı ve itibar kırıcı manzaralar ortaya çıkmıştır.


Gerek Kazakistan’daki gerek diğer Türk Cumhuriyetlerindeki üniversitelerle Türkiye’dekiler arasında yakın ilişkiler kurulmalı, ortak ders kitapları hazırlanmalı, ortak kaynak eserler tespit edilmelidir. Bu ülkelerde Rus patronların yerini yeni patronların alması bir çözüm değildir. Sözde demokrat ve hürriyetçi olsalar da… Hedef Türkiye Türkçesinin yaygınlaştırılabilmesidir. Bunun için de Türkçe eğitim öğretim yapan liselere ve yüksek okullara ihtiyaç vardır. Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın yaptığı gibi…


Türk Dünyası’nda yapılacak kurultaylar ve sempozyumlar malum şeyleri tekrar etmekten öte; bu ülkelerde yozlaştırılmamış İslâmi bilgiyi geliştirmeli, Türk kültüründe var olan hoşgörü örneklerini verebilmeli ve Türkiye’nin sosyal ve etnik yapısını çarpıtmadan ortaya koyabilmelidir. Tanıtım eksiklikleri giderilmelidir.                

1 Mayıs

Aradan 20 gün geçmesine rağmen hala neden 1 Mayıstan bahsediyorsun diyebilirsiniz.


Derseniz de bu sözünüzde haklı olabilirsiniz. Elimde değil. Bazı hadiseler birileri tarafından kasıtlı olarak sakız gibi çiğnenmeye ve bu vesile ile devlete saldırıya geçilmeye başlandığı zaman ayranım kabarıyor.


Yıllardır 1 Mayıs geldiğinde yüreğimiz ağzımıza geliyor. Yine birileri yaralanacak veya ölecek. Kim bu ölenler? Vatan haini mi? Hayır. Tersine hainlerin elde ettikleri gafiller. Türbana nasıl siyasi simge deniyorsa,1 mayısta ısrarla  taksimde miting yapmakta o derece siyasi simge. İnsanlar ölmüş kimin umurunda. Asıl hedef hükümeti, dolayısı ile devleti zaafa uğratmak. Ülkeyi eski günlere geri götürmek. Zırhlı arabaların çokça satıldığı,kurşun geçirmez yeleklerin karaborsaya düştüğü,akşam sekizden sonra sokağa çıkılamadığı, iş adamlarının canlı hedef olduğu, enflasyonun azdığı, faili meçhul cinayetlerin tavan yaptığı, hiç kimsenin hiç kimseye güvenemediği günlere dönmek.


Polis ne yapmış? Aldığı talimatla kanunsuz yürüyüşe engel olmuş.


Ne yapmış? Orantısız güç kullanmış.


Nasıl olacaktı bu orantı? Poliste eline sapan alıp, karşılıklı taş mı atacaktı?


Su sıktı da kötümü yaptı?


Kutlama denilen şey, taş, bıçak, sopa, molotof kokteyli gibi vasıtalarla ve tahribat yapma, ateşe verme gibi yollarla mı yapılır?


Polis engel olmasa idi de onlarca insan pisi pisine birbirlerini öldürse mi idi?


İşte o zaman hükümete el birliği ile saldırılmayacak mıydı? Güveni sağlayamadı diye.


Yoksa ezber mi bozuldu? İstenen mi olmadı? Yapılan planlar tutmadı mı?


Vah vah çok üzüldüm. Omuzlarına geçmişte olduğu gibi birer tabut alamadılar. Yumrukları havada sallayıp. Ağızlarına ne geldi ise söyleyemediler. İçlerindeki kızıl salyaları boşaltamadılar. Aralarına gafil insanları alarak onları da bu maksatlara alet etme fırsatı bulamadılar.


Ey bu memleketin kırk yıllık hainleri. Hala bitmediniz.Geberip gitmediniz.


Gençleri kandırıp, özgürlük adına, ezilmişler adına, sosyal adalet adına, eşitlik adına, insanca yaşamak adına iğfal etmekten bıkmadınız.


Asla onlara vaat ettiklerinizi sağlamak gibi bir niyetiniz yok. İşiniz gücünüz sadece kandırmak. Her gün bir yerlerde kan görmek.


Çalışanlar!.


Sendikacıların bazılarının lüks hayatını geçmişte gazetelerde okumadınız mı? Sizin gibi işçi olanların sendikacı olunca kral arabalara bindiğini, 5 yıldızlı, havuzlu sendika malikanelerinde yaşadığını unuttunuz mu? Hakkınızı demokratik yollarla  arayın. Arayın da alet olmayın.


Gençler!


 Sizde okulunuza devam edin. Okulla siyaset bir arada olmaz. İnsanları neden yirmi yaşında askere alırlar. En güçlü ve en deli olduğu zamandır. Adı delikanlıdır. Gözünü kırpmadan denileni yapar. Ülküsü en yüksek noktadadır. Bu yaşta kolay ölünür.


Okulunuzu bitirin. Ondan sonra siyaset yapmak, ülkenizi kurtarmak istiyorsanız önünüz açık. Girin bir siyasi partiye orada istediğiniz kadar mücadele verin.


Şimdiden elma ile armutları birbirine karıştırmayın.


Sessiz çoğunluk!


Sizde o kadar sessiz olmayın. Bi-taraf (Tarafsız) olan sonunda bertaraf olur. Bu Ata sözünü hatırlatırım.


Sokaklara dökülmeyin ama telefon açın, mesaj çekin, mail atın. Bir şekilde kendinizi belli edin.


Bazıları gibi, dünya bunlardan ibaret sanılmasın.


Bir mayısta yapılanlar sabrın taşkınlarıdır. Polis sabrını sonuna kadar korumaktadır.


Nihayet o da insandır.


Hele size biri bir tokat atsa, sarılıp öpeceğinizi mi söyleyeceksiniz. Asla yapmazsınız.


Hele hele sevdiğinizden birini hırpalasalar yok mu? Avazınız çıktığı kadar asılmasını istersiniz. Ateş düştüğü yeri yakar. Geçin bu sosyalist oyunlarını.


Ey sağ duyulu halkım!


Bırak onlar ayağa kalksın. Bırak onlar atlasın zıplasın. Yumruklarını sallasın. Taş atsın. Araba yaksın. Etrafa zayiat versin.


Sen tahriklere kapılma. Ağır ol. Ol olmasına  ama, sessiz olma. Hiç olmazsa;


Sen de oturduğun yerden konuş.

Eğitimin Kalitesi Nasıl Yükseltilebilir?

0

Şu anki eğitim kalitemiz yapılan birçok yeniliğe rağmen maalesef yeterli düzeye gelebilmiş değildir. Elbette ki eğitim camiası içerisinde olan insanlar olarak bu duruma üzülüyoruz, üzülmekten öte bir şey de yapamıyoruz. Bu durum bu milletin, bu ülkenin kaderi değildir. Mutlaka yapılabilecek bir şeyler vardır.


ÖSS ve OKS’ye giren her öğrenciyi mutlaka istedikleri okullara yerleştirmek mümkün değildir. Ama on binlerce öğrencinin bu sınavlardan sıfır puan alması da hoş değildir. Bu durumun birden fazla sebebi vardır. Önce durumu doğru tespit etmek, sonra da uygulanabilir çözümler üretmek gerekir.


Yıllarca eğitim camiasının içerisinde ki bir eğitimci olarak benim görebildiklerim şunlardır:


1-      Eğitim sisteminden kaynaklanan sebepler var.
2-      Müfredattan kaynaklanan sebepler var.
3-      Öğretmenlerden kaynaklanan sebepler var.


Öncelikle şunu belirteyim ki bir bilimsel araştırma değildir. Ama bilimsel araştırmalarda olmayan tespit ve öneriler içerir bir düşünce ürünüdür.


1- Eğitim sisteminden kaynaklanan sebepler nedir diyecek olursanız, merkezdeki isim yapmış bir okul ile sıradan bir okulun öğretmen kadrosu ve eğitim imkânları birbirinden çok farklıdır. Merkezde ki sıradan bir okulla taşradaki okulların imkânları da birbirinden çok farklıdır.


Özel sektör tarafından yapılan okullar çok sevindirici ama onlar da merkezde yol kenarlarına, görünür yerlere reklâm amaçlı yapılmakta olup sadece o çevrelerin insanları ile paralı ve hatırlı insanların çocukları tarafından yararlanılan okullardır. Diğer öğrenciler de böyle bir okulda okumayı sürekli hayal eder dururlar.


Öncelikle bu adaletsizliğin giderilmesi tüm öğrencilerin mevcut imkânlardan eşit yararlandırılması gereklidir. Bu durum liseler için de ilköğretimler için de aynıdır.


ÖSS sistemi terk edilmeli, yerine lise 1’den lise son sınıfa kadar her dönemin sonunda merkezi sistemle birer sınav yapılarak toplam sekiz sınav sonucu alınan puanların ortalamasına göre bilgisayar tarafından tercih ve yerleştirilme yapılmalıdır.


2- Müfredattan kaynaklanan sorunlara gelince, öğrenciyi dershaneye yönlendiren sistem yerine okulu ön plana çıkaran sistem esas alınmalı, dersler dershanelerde nasıl işleniyorsa okullarda da aynı yönteme geçilmeli, kısa yoldan pratik çözümlere ağırlık verilmelidir.


3- Bütün bunların yanında elbette öğretmenlerden kaynaklanan sebepler de vardır. Bunların başında öğretmenlerin kendilerini yeterince yenileyememeleri gelir. Bunun da üç sebebi vardır. 1- Ekonomik sebepler 2- Başarının ödüllendirilmemesi 3- Ek ders ücretlerindeki adaletsizlik.


1- Ekonomik sebepler: Bugün belki öğretmenlerin maaşı diğer devlet memurlarının bir kısmına göre biraz daha iyi görünse de zaruri ihtiyaçları karşılamaktan bile uzaktır. İdeal bir ücret vermeye belki bütçe imkânları el vermiyor olabilirse de aşağıdaki dengesizliklerin giderilerek bir ücret dengesi sağlanabilir.


Bugün birçok öğretmen ya ek ders ücreti alamıyor ya da cüzi miktarda ek ders ücreti alıyor. Bir kısım öğretmenler de tam ücret alabiliyor. Endüstri meslek liselerinde meslek dersleri öğretmenlerinin aldığı ek ders ücreti diğer öğretmenlerin neredeyse yarı maaşı kadar. Bu adalet mi? Ücret alamayan ya da cüzi miktarda ücret alanların ne suçu var? Bunun için şu teklifi öneriyorum.


Ek ders ücretlerinin maaşlara yansıtılması, maaş karşılığı ders saat sayısı 15 saatten 22 veya 24 saate çıkarılır ek dersler de kaldırılır. Bu ders saatinden fazla derse girmek zorunda olan öğretmenlerin alacağı cüzi bir miktar ücret kimseyi rahatsız etmez.


Burada kaliteyi yükseltecek olan esas mesele başarının ödüllendirilmesidir. Bunun içinde şöyle bir yöntem uygulanabilir:


Bu sınav zorunlu olmamakla beraber tüm öğretmenlere yabancı dil sınavına girme hakkı gibi kendini geliştirme sınavı hakkı tanınır. Bu sınav şu şekilde yapılır:


Öğretmenler branşlarına göre  a- meslek bilgisi, b- pedagojik formasyon, c – genel kültür olmak üzere üç bölümden oluşan sınava tabii tutulurlar. Tarihçiyi matematikçiden, matematikçiyi edebiyattan, din kültürünü fizik kimyadan sınava tabii tutarsanız sonuç herkes açısından yıkıcı olur. Sınav sonucu öğretmenler dört kategoriye ayrılır. 100 üzerinden 70 den aşağı puan alanların statüleri değişmez, bordrolarında ki maaşlarını alırlar.


70–80 arası puan alanlar C grubu öğretmen olurlar. Örneğin maaşlarına 150 ytl fark yapılır. 80–90 arası puan alanlar B grubu öğretmen olurlar. Maaşlarına 300 ytl fark yapılır.
90–100 arası puan alanlar A grubu öğretmen olurlar. Maaşlarına 500 ytl fark yapılır. Bu sınava girme hakkı ayrım yapılmaksızın öğretmenlerin hepsine tanınır.


Tabi ki bu fark bütçe imkânları ile ilgilidir. Azaltılabilir ve çoğaltılabilir. Ama siz kalkıp da
30–40 ytl fark yaparsanız kimse bu sınava girmez.


Bu sınav 2–3 sene de bir yapılır. İlk sınavda bu derecelerden birini elde eden ikinci sınava girmezse fark kaldırılır. Yani nasıl olsa B ya da A grubu oldum düşüncesi ile kendini yenilemekten vazgeçmesin. İlk sınavda başarılı olamayanlar da ileriki sınava daha iyi hazırlanıp kendilerini daha iyi yenilesinler.


Zorunlu olmamasına rağmen bütün öğretmenler bu farklardan yararlanmak için sınava hazırlanıp girecektir. Böylece öğretmenler okul dışındaki boş vakitlerini kitap okumakla, ders çalışmakla kendilerini yenilemekle geçireceklerdir. Bu durum eğitim ve öğretime büyük bir ivme kazandıracaktır.


Öğretmenlerin seviyesinin yükselmesi öğrenciye yansıyacak, eğitim-öğretim; düşünen, okuyan, gelişen, sorgulayan ve yarışan bir seviyeye gelecek ve muasır medeniyetin de üstüne çıkacaktır.


Uzman öğretmenlik ve başöğretmenlik ile ilgili önerilerim de şunlardır:


Bu sınavların haricinde A, B, C grubuna dâhil olan her öğretmen isterse uzman öğretmenlik sınavına girebilir. Bu sınavda kota olmamalı. Takdir, teşekkür, maaşla ödüllendirilmeler, alınan belgeler, yüksek lisans ve doktora tezleri değerlendirmeye tabii tutulmamalı. İlgili olan herkes bilir ki takdir, teşekkür vb. hususlar eş, dost, hatır, gönül ve de idareye yakın olma meselesidir. Hak edenden çok göze girene verilir. Elbette ki bazen hak edenlere de verilir. İstisnalar her zaman tenzih edilir.


Uzman olmak isteyen öğretmenler bu sınava girer 100 üzerinden 80 ve yukarı puan alırlarsa uzmanlık rütbesi alırlar. Ayrıca uzmanlık içinde ilave makul bir ücret almalıdırlar. Bu sınavda 2–3 senede bir tekrarlanmalıdır.


Başöğretmenlik sınavına uzmanlık sınavını kazanmış bu görevde 2–3 yıl kalanlar girerler. 100 üzerinden 85 ve yukarı puan alanlar bu haktan yararlandırılırlar. Bunun da tatmin edici ilave bir ücreti olmalıdır.


İşte o zaman eğitim-öğretim şahlanır her şeye kalite ve rekabet gelir, her meslek ve her branş bundan nasibini alır. Öğrencilerimiz, öğretmenlerimiz ve ülkemiz her şeyin en iyisine lâyıktır.

Güvenilir Bir Organizasyon Nasıl Oluşturulur?

İş dünyasında başarı kazanmak için hem kurum içinde hem de partnerlerle güvene dayalı bir ilişki tesis etmek zorunludur.


Güven, çalışma hayatında eksikliğini duyduğumuz bir konu.Güvenin olmadığı bir ortamda işlerde yolunda gitmiyor. En basitinden, sizin güven duymadığınız kişi de size güven duymuyor. Böylelikle ilk sorunlar güvensizlikle başlıyor. Bu da iş yerinde verimsizliğe meydan veriyor. Bu açıdan güven sorunu, şirketler için hayatta kalabilmek açısından yaşamsal bir konu.


Douglas Smith, Harvard Business Update’de yayınlanan bir makalesinde güvenilen bir organizasyon oluşturmanın en temel kurallarından bahsediyor. Dougles Smith’e göre, güvenilir organizasyonlarda bulunması gereken beş temel özellik şöyle:


1. Net bir şekilde ifade edilmiş merkezi bir ideoloji.


Bütün başarılı organizasyonların böyle bir ideolojisi vardır. Diğer adıyla vizyon veya diğer bir ifadeyle gelecekte varılmak istenen nokta. Vizyonu tüm çalışanların benimsemesiyle birlikte. Aynı amaç etrafında toplanılacak ve aynı hedefe hareket edilecektir.


2. Etkili İletişim.


Güvenilir organizasyonların ayırt edici özelliklerinden biri de iç ve dış iletişim konusuna verdikleri büyük önemdir. Şirket içinde hem dikey hem de yatay açıdan bir şeffaflık söz konusudur. Bu şirketler ‘’açık- kitap yönetim’’gibi teknikleri kullanarak, çalışanlarını şirketin performansı ve bu performansa ulaşmak için kendilerinin oynadığı rol hakkında bilgilendirir. Çalışanlar bu sayede ‘’genel tablo’’ hakkında bilgi sahibi olur ve kendilerini organizasyonun başarısının ayrılmaz bir parçası olarak görmeye başlar.


İç müşterileri olan çalışanlarıyla bu güven ilişkisini tesis eden şirketler dış müşterileriyle de benzer bir ilişkiye girer. Müşterileriyle ilişkilerini bir anlık, noktasal bir temas olarak değil, sürekli gelişen bir iletişim olarak görürler. En iyi müşterilerinin hali hazırda sahip oldukları müşterileri olduğunu bilirler. Şirket tarafından değer verildiğini hisseden bir müşteri, bir daha ki sefere yine aynı şirketin müşterisi olacaktır. Kısaca, hem müşteriler hem de çalışanlar çalışma koşulları,ürün ve hizmet kalitesi, gibi konularda şirketin verdiği sözü tutup tutmadığına birinci derecede önem verirler.


3. Çalışanların işe gelmek isteyecekleri bir ortam


Serbest öğlen yemeği, karşılıksız çocuk bakım hizmeti, şirketin sağladığı olanaklarla yapılan tatil, kardan prim dağıtma gibi uygulamaların çalışanları memnun ettiğine kimsenin itirazı olamaz. Ama insanların çalıştıkları şirketi benimsemesinin en önemli nedeni, kendi katkılarının bir değer oluşturduğunu bilmeleri ve saygı görmeleridir. Bu şirketler sık sık çalışanlarının önerilerine başvuruda bulunur buradan çıkan sonuçları gündemlerine alırlar. Fortune dergisinin yıllık olarak yaptığı en iyi 100 Amerikan şirketi anketinde ilk sırayı alan Southwest Airlines’ın bir çalışanı durumu şöyle özetliyor: ‘’Size saygıyla davranıyor iyi ödeme yapıyor ve yetki veriyorlar. Sorunları çözmek için sizin düşüncelerinize başvuruyorlar. Sizi kendiniz olma konusunda cesaretlendiriyorlar. İşe gitmeyi seviyorum!’’


4. İçeride işbirliği, dışarıda rekabet


Çalışanlar arasında rekabeti destekleyerek, kimilerinin ‘’galip’’, kimilerinin ‘’kaybeden’’ olduğu uygulamalara başvurarak şirketler büyük zaman, enerji ve kaynak israf eder. Üstelik bu içe dönük rekabet ne çalışanlara ne de kuruma bir değer katmaz. Bir yarış içindeki koşuculardan hızlı olan diğerlerini geçerek ‘’kazanır’’. Bu kazançtan duyulan tatmin tümüyle bireyseldir. Diğer her şey yarıştan önceki haliyle kalır.


Şirket içinde yaratacağınız rekabetçi bir felsefe, insanları öncelikle kendi ilgilendikleri konulara bakmaya itecek, şirketi ikinci plana düşürecektir. Kısa dönemde bu rekabetin sonucu kişisel tanınmayı öne çıkaran grup sadakatini azaltan ve sonuçta fonksiyonlar, ülkeler ve diller arasındaki işbirliğini güçleştiren bir biçime bürünecektir.


Pek çok şirketinde kavradığı gibi rekabet bir amaç değil, araçtır. Diğer şirketlerle rekabeti öne çıkarırken, çalışanlar arasında ortak bir amaca ulaşmayı öne koyan işbirliğine yüklenmek, hem çalışanlar, hem şirket hem de iş için çok daha iyidir.


5. Paradan daha önemli şeylerde var


İleri teknoloji gerektiren sektörlerde 100 bin doların üzerine çıkan maaşların sözü bile edilmezken, paradan daha üstün şeyler çalışanları şirketlere bağlayabiliyor ve yüksek kalitede iş yapmalarını sağlıyor. Üretkenlik, keyif, eğlence ve gurur arasındaki ilişki parasal ödüllerden daha önemlidir. Bunların yanında insanlara saygılı olmak, atamaları ve yeni işe almaları dikkatli ve düşünceli bir biçimde yapmak, ürün ve hizmet kalitesi üretmek, iyi bir efor sarfetse de tatminsiz olduğunu gösteren kişilerle ilgilenmek, kötü zamanda acıyı paylaşmak, iyi zamanda kazancı paylaşmak önemlidir.


Son olarak şirketlerin performansı düşünüldüğünde, çalışanların tek başına iş yapma olgusu gerçekten ciddi sorunlara yer açabilir. Ancak bu sorunu, insanların katılmaktan gurur duyacakları bir ekip oluşturarak çözebilirsiniz.

Kur’an Referansınız İse

0

Kur’an-ı Kerim’de yer alan bazı ayetler AB ve ABD yetkililerini ve yerli taraftarlarını rahatsız etmektedir.


Hatırlanacağı üzere, AB ve ABD yetkilileri her cuma camilerde okunan Ali İmran Suresi’nin 19. Ayeti, “Allah Katında Yegâne Din İslam’dır” ayetinden duydukları rahatsızlığı bildirmişlerdi. Dönemin ABD Büyükelçisi ABD Savunma Bakan Yardımcısı Eric Edelman, Diyanet’den sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın’a bir mektup yazmış, Hıristiyanlara tehdit olarak algılanan ayetin   hutbeden çıkarılmasını istemişti. AB Türkiye Delegasyonu Başkanı Hans Jörg Kretschmer ise bu konudaki rahatsızlığını bizzat iletmişti. Medyada yer alan haberlere göre, “AKP hükümeti de dayatmalara boyun eğerek hutbelerde bu ayete yasak getirmişti.”


Maide suresinin 51. ayeti de bazı çevreleri rahatsız etmiş, İstanbul’da bir caminin kapısında yazılı olan bu ayet Hürriyet Gazetesi’nde Ertuğrul Özkök’ün konuyu gündeme taşımasından sonra kaldırılmıştı.


Bu ayetin meali şöyle: “Ey inananlar! Yahudi ve Hıristiyanları veli (dost) edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğruya iletmez.” (Maide suresi 51.ayet)


Bu ayette ve benzer anlama gelen ayetlerde zikredilen “veli” kavramının sözlüklerde çeşitli anlamları verilmekte.


VELİ: İsim olarak: Kayyım, idare eden, sadık dost, seven, tâbi; Fiil olarak: yardım etmek, yönetmek anlamlarına gelir. (Aynı kökten Vali; idare ve tasarruf sahibi.)
Kelimenin bu anlamlarını da dikkate alan Elmalılı Hamdi Yazır, ayeti şu şekilde tefsir ediyor: “Yahudi ve Hıristiyanları dostlar edinmeyin. Onlara velî olmayınız değil, onları velî tutmayınız, itimat edip de yâr tanımayınız, yardaklık etmeyiniz. Velâyetlerine, hükümlerine, yardımlarına müracaat etmek, mühim işlerin başına getirmek şöyle dursun, onlara gerçek bir dost gibi tam bir samimiyetle itimat edip de kendinizi kaptırmayınız. Özetle onları dost olur sanıp da yakın dostlarınız gibi sıkı fıkı beraberliklere dalmayınız, tuzaklarına düşmeyiniz, isteklerine iştirak etmeyiniz.”


Bazı müfessirler, Kur’an-ı Kerim’de “veli” kavramının hem isim ve hem de fiil olarak kullanıldığını, bu sebeple ayetin mealinin “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları veli (sırdaş, dost ve idareci) edinmeyin…” şeklinde anlaşılması gerektiğini belirtmektedir.
Bu konuda başka bazı ayetlerin mealleri de şöyle:
“Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü muhakkak Allah’ındır. Ve sizler için Allah Teâlâ’dan başka ne bir velî ve ne de bir yardımcı vardır.”(Bakara Suresi. 107.ayet.)
“Kim Allah’ı, O’nun Resulünü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galib gelecek olanlar Allah’ın taraftarlarıdır. Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alaya alıp oyuncak edinenleri ve öteki kâfirleri dost edinmeyin..” (Maide Suresi 55–56–57. ayetler)


“Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar… Eğer onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır.” (Bakara Suresi 120. ayet)


Bu ayetlerin hiçbirisinde Müslüman olmayanlara karşı düşmanlık edin, ticari, siyasi, kültürel ilişki kurmayın denilmiyor. “Onları dost ve yönetici edinmeyin” şeklinde bir talimat var.


Müslümanların, Yahudi ve Hıristiyanlara uymamasını ve yönetici edinmemesini emreden ayetler neden gözden kaçırılmaya çalışılıyor?


Bu konuda Türkiye’nin özellikle AB tutkusunun irdelenmesi gerektiğine işaret eden Prof.  Yaşar Nuri Öztürk’ün ifadeleri dikkat çekicidir:

AB ve ABD gibi zulüm, riya, sömürü toplumlarının, onların içine girip üyesi olmak (Kur’an’ın deyimiyle, içlerine dalmak) suretiyle iş ve emanetlerin başına getirmek Müslüman kitlelerin egemenliğini onların eline vermek, Kur’an-ı Kerim’in değişik bağlamlarda dikkat çektiği büyük felaketlerdendir.”


Hayatlarında “Kur’anı referans aldığına” inanan herkesin,



  1. Türkiye’nin AB üyeliğine, (ilaveten Gümrük Birliği’ne ve egemenliğimizin devredildiği/devredileceği diğer alanlara) bakış açısını;
  2. Türkiye’nin AB, ABD ve onun etkin olduğu IMF vb kuruluşlarla olan ilişkilerini (onların istekleri doğrultusunda çıkarılan kanunlar ve alınan idari tasarrufları);
  3. AKP’nin kapatılma davasına dış destek arayışlarını (AB yetkililerinin yasama ve yürütmeden sonra yargı kurumlarına da müdahalesini);
  4. “Dinlerarası diyalog”, “İbrahimî dinler” kavramları çerçevesinde yapılan faaliyetleri..

Bu ayetlerin ışığında yeniden değerlendirmeleri gerektiği kanaatindeyim.

41 Katlı Otel

Şehrin doğu kesimi olan eski Perşembe pazarı alanı bitişiğinde bulunan yine eski Karayolları arazisine yapılacak çok katlı otel inşaatı dolayısı ile kamu oyunda koro halinde tepkiler başladı. Tıpkı bir zamanlar “köprüyü sattırmayız” dendiği gibi. Kimse burada yapılacak çok katlı yapının teknik olarak nasıl yapılacağını araştırmıyor. Yerin altına inildikçe karşılaşılacak sorunların nasıl aşılacağını sorgulamak yerine sadece hep bir ağızdan belli çevreler şehre yoğunluk katacağından bahsediyor. Tıpkı bir zamanlar “boğaza köprü yerine yapılacağına zap suyuna köprü yapılsın” dendiği gibi.


Real alışveriş merkezi yapılırken şehre yoğunluk katmıyor mu idi? Carefour alışveriş merkezi yapılırken şehre yoğunluk katmıyor mu idi? Outlet Center yapılırken neredeydiniz? İnterteks çalışsaydı şehre yoğunluk katmayacak mı idi? Grant Yükseliş 0tel’in yeri yapı yapmaya çok mu uygundu? Aynı beyler buralar yapılırken neden suspus oldular?


Ben bahse konu bu yapıların yapılmış olmasına karşı değilim. Bunlar şehrin zenginlikleridir.


Kocaeli yıllarca İstanbul’un baskısı altında gelişememiştir. Aynı zamanda o yıllarda şehrin üzerinde söz sahibi olan bazı hakim kişilerin tutucu tavrı şehri kısır bırakmıştır.


Sayın Sefa Sirmen, Başkanlığı döneminde bir atılım gerçekleştirmiştir. Şehrin önünü açmıştır.


Şehre bir zenginlik kazandırmıştır. Bunu kimse inkar edemez.


Tabii ki her yeni Başkan kendi döneminde kendince hizmet etmenin yolunu ve metodunu kendisi tespit eder. Bu dönemde de Sayın İbrahim Karaosmanoğlu şehre hizmet etmeye çalışmaktadır. Sadece siyasi mülahazalarla eleştiri yapmak doğru değildir.


Şehrin bu bölgesi modern gelişime müsaittir. Şehrin içinin yoğunluğunun doğuya kaydırılmasını daha önceleri söylemiyor mu idik. Bu yönetim döneminde yapıldığı için mi kötü oldu? Önceleri çiçekler eleştirildi. “Paralar yeşillikçilere akıtıldı” dendi. Şehir güzelleşince kötümü oldu. Aynı çevreler “şehirde İbrahim Karaosmanoğlu’nun bir eseri yok” diyorlardı. Eser yapılmaya çalışılınca da ver yansın eleştiriliyor. Bu nasıl mantık?


Bu bölgede geniş bir meydan, geniş bir yer altı otopark alanı, şehrin yoğunluğunu doğuya çekecek bir iş merkezi doğru bir yatırımdır.


Burada önemli olan, yapılacak çok katlı yapının yapılacağı zemin dolayısı ile çok derine inilmesi gerektiğinden hafriyat esnasında ortaya çıkacak zorluklardır.


Bu bölgede zemin alüvyon dolgudur. Yer altı su seviyesi D100 Karayolunun doldurularak yükseltilmesi dolayısı ile eski ye göre bir miktar daha yükselmiştir. Satıh sularının deniz deşarjı yolları bu dolgular esnasında kısıtlanmıştır. Yapıların yer altındaki kısımlarını inşa ederken yer altı suyunu kontrol altında tutmak son derece zorlaşacaktır. Yaklaşık 30 metre derinde metrekarede ancak bir ton  yük taşıyabilecek bir zemin vardır. Yüksek yapının bu bölgede sağlıklı olabilmesi için Alüvyon zeminin çıkarılması gerekir. Otuz metre derindeki zemininin içine çakılacak kazıklar ancak o zaman etkili olabilir. Fuar alanında yapılan yapıların altına çakılan kazıkların yapımı esnasında yaşanan komik görüntüleri gördükçe burada da bu görüntülerin yaşanmamasını dilerim.


Bence söylenmesi gerekenler, tartışılması gerekenler bunlardır. Buradaki şehrin pis su tahliye kanallarının nasıl aktarılacağı konuşulmalıdır. Bu vesile ile artacak alt yapı ihtiyacının yeniden gözden geçirilmesi gereği konuşulmalıdır.


Çok eski bir proje olan alt yapı projesinin tasarımının ardından  uzun yıllar geçtikten sonra yapımı ve çalışmasının gerçekleştirilebilmesi dolayısı ile, bu projenin yeterliliğinin yeniden sorgulanması gerektiği konuşulmalıdır.


İçinde teknik adamlarında bulunduğu örgütlerin sadece “İstemezük” tarzında eleştirileri samimi olmamaktadır.
Bu arada şunu da eklemek istiyorum. Bu bölgede imar durumu genelde üç kat. Bazı parsellerde dört kat. Belediye İhale edince kırk kat ta, vatandaşa niye dört kat? Yoksa vatandaşın bulacağı mimar ve mühendisler beceriksiz mi?


Bence bu kat sınırlaması yeniden gözden geçirilmelidir.


Yönetmelikler yenilenmiştir. Bilgisayar teknolojisi ve hesap metodları gelişmiştir. Yapı Denetim müesseseleri vardır. İnşaat yöntemleri kaliteli ve çok katlı inşaat yapmaya elverişlidir.. Artık kaliteli inşaatları vatandaşta yaptırabilmektedir.


Vatandaşın da belki kırk katlı değil ama üç kattan çok fazlasına hakkı vardır.


Bu vesile ile kat sınırlamasının Kocaeli genelinde yeniden ele alınmasında fayda vardır diyorum. Önemli olan alt yapıdır. Alt yapı yeterli ise üst yapı Mühendislik işidir.


Şehir planlamacılarına düşen Şehrin silueti ile alt ve üst yapılarının yeterliliğidir.


Zemin mühendislerine düşende Zeminin sıhhatli okunabilmesidir.


Kat yüksekliğine karar vermek değil.


Bırakalım kaç kat yapabileceklerine İnşaat Mühendisleri karar versin.

Din İstismarı

0

Din insanın yaratılmasından bu yana gerek bireysel gerekse sosyal hayat için önemli bir etkiye sahip olmuştur. Bu etkiyi görebilen bazıları tarafından da amacına uygun olmayan yol ve şekillerde istismar edilebilmiştir.


Bahsettiğimiz istismara vesile olan iki temel sebep vardır: Bilgisizlik ve eksik uygulama.


Din alanında söz konusu olan bilgisizlik insanların din adına dinle alakası olmayan, hatta çoğu zaman dinin öğretileriyle taban tabana zıt inanç ve uygulamalar geliştirmelerine, bunlara bağlanmalarına yol açabilmektedir. 


Yine bilgisizlik, din adına konuşan birçok insanın doğru mu yanlış mı söylediğinin anlaşılmasına imkan vermediği için, görüntü dışında dindar profiline uymayan birçok insanın bu niteliği taşıdıkları varsayılarak doğru örnek olarak takip edilmelerine yol açmaktadır.  


Diğer taraftan bu örnekler vasıtasıyla dine karşı tavır geliştirilmesi ve bu karşı tavrın vesile olacağı imkanlardan da birilerinin kendi lehlerine çıkar sağlamaları söz konusu olmaktadır. Hatta kimi zaman söz konusu çıkarın kaybedilmemesi için karşı duruşta sertleşme de görülmektedir. Bunun neticesinde kutuplaşma ve çatışma kaçınılmaz olmaktadır.


Bir diğer istismar sebebi olan eksik uygulama ise inandığını hayata geçirmede görülen eksikliğin, doğruyu başkalarına aktarırken inandırıcılığa mani olması sebebiyle yine doğrunun başkaları tarafından istismarına sebep olan bir husustur.


İnandığını yaşamada eksik olan insanın başkalarını aydınlatma anlamında söyledikleri, doğru olsa dahi, inandırıcı ve etkili olamadığı gibi, düşünce ve davranış bütünlüğü gösterememekten kaynaklanan bir güvensizlik ile gayretten düşmesi de söz konusu olabilmektedir.  


Tüm bu tablonun neticesinde asıl mağdur olanlar samimi bir şekilde dini hayatı yaşamaya çalışanlardır.  Zira bu süreç içerisinde değer verdikleri, kutsal saydıkları pek çok şeyin istismarı ile rencide olmaktadırlar. Bunun neticesinde tek taraflı, bilgisizlikten kaynaklanan ön yargıların hedefi de olabilmektedirler ki bu ön yargılar yukarıda ifade ettiğim üzere sosyal çatışmanın başlıca etkenlerindendir.


Bahsi geçen süreç içerisinde ortaya çıkan vahim bir durum daha vardır ki o da değerlerin yozlaştırılmasıdır. Din bir toplumun kültür yapısı içerisinde yer alan değerler sistemini oluşturan temel unsurdur. Dini algılarda meydana gelecek olan bozulma ve yanlışlıklar doğal olarak değerler sistemini de etkilemektedir.


İşte temas ettiğimiz süreç içerisinde istismardan kaynaklanan algı bozuklukları, değerlerin içinin boşaltılmasına yol açmakta (tabii tek sebep değildir), “görecelilik” toplumsal ahlaka hakim olmaktadır. Bunun neticesi ise herkesin kendi doğrusunun ortaya çıkmasıdır ki bugün yaşadığımız üzere sosyal bağı kuvvetlendiren değerler böyle bir ortamda işlevsel olamamaktadırlar.


Dolayısıyla dinin üzerinden yapılacak her türlü istismarın önüne geçmek, toplumsal bağımızın kuvvetlenmesine ve bu konuda kültürümüzde önemli yeri olan değerlerin yaşamasına ve yaşatılmasına vesile olmak için öncelikle doğru bilgi edinmek, daha sonra bunları bizzat yaşamak şarttır. Aksi halde başkalarından öğrendiğimiz kadar ve onların “insafları” kadar var olmaya devam etmek kaçınılmazdır ki neticesinde nasıl bir ahlaki buhrana gidildiğini hep beraber tecrübe ediyoruz…


Hayırlı haftalar…

İhanet

0

– Üstadım, veciz sözler söylemek için mutlaka o olayı yaşamak mı gerekiyor, diye düşünüyorum bazen. Abdülhak Şinasi Hisar, “Nerede sadakat beklersek orada ihanete uğrarız.” demiş.


– Kertenkele, yaşanan her olay kişiyi mutlaka davranış ve düşünce olarak kemale erdirir. Yaşadıklarımız, bizim için meyveyi olgunlaştıran güneş gibidir. Söylenen pek çok söz vardır ki, bizi pek etkilemez veya dikkatimizi çekmez. Durup dururken bu söz niye gündemine girdi?


– Geçen gün, “Ah, büyük Sezar! Seni şimdi daha iyi anlıyorum.” demiştiniz. İrkildim; ama niçin böyle hayıflandığınızın nedenini soramadım.


– Kertenkele, “Bitbidikya” isimli ülkeyi duymuşsundur. Bu ülkenin ilk ismi, Laniftimziya’ymış. Güzel sesli bülbül, orayı kendine mekân edinmek, oraya güzel eserler bırakmak amacıyla göç etmiş. Oranın yabancısı olduğu için bir kuşu kendine yoldaş edinmiş. Önce yuva yapmış kendine. İnsanları eğitmeye, onları eğlendirmeye, güzel nağmeleriyle hayranlıklar kazanmaya başlamış. Yoldaş kuş, bülbülün her girişimini “bitbidik, bitbidik!” diyerek kesiyormuş. Bu eylem, zamanla daha da artmış. Bülbül önceleri, “Önemli değil, önemli olan, burada yaptığımız iş.” dermiş. Zavallı bülbül, bütün kuşları kendisi gibi sanırmış, bir şey söyleyerek kalbini kırmaktan korkarmış yoldaş kuşun. Bülbülün güzel sesiyle ünlenen bitbidik kuşu, önceleri kraldan fazla kralcı gibi davranmaya, bir süre sonra onu tenkit etmeye ve onun arkasından konuşmaya başlamış. Sadakatinden emin olduğu bitbitik kuşunun bu hareketlerine önce anlam verememiş bülbül. Anlamış; ama geç kalmış. Meğer bitbitik kuşu, bülbüllüğe özeniyormuş, “Benim ondan ne eksiğim var? O, benim sayemde ötebiliyor, ben de biraz ötebilsem, bütün meydan bana kalır, herkes beni dinler.” diyormuş çevresindeki diğer kuşlara. İhanete uğradığını fark eden bülbül, büyük bir bezginlikle Laniftimziya’yı terk etmiş, bu ülkede yaşayanlar bir süre bitbidik kuşunu dinlemişler, sonra “bitbidik, bitbidik…” demeye başlamışlar. Bundan dolayı bu ülkeye “Bitbidikya” denmiş. En sadık uşağının ihanetini gören Sezarı’ın “Sen de mi Brütüs?” sözünün, insanlar arasında darbımesel olması gibi, bülbül lisanında da “bitbidik”, bizdeki ihanet sözcüğünün karşılığı olmuş.


– Üstadım, yine bir sohbetimizde anlatmıştınız. Ünlü felsefeci Seneca, Roma imparatoru Neron’u eğitir. Neron, bir zan üzerine hocası Seneca’ya kendi kendisini öldürmesi emrini verir. Buna uyan Seneca, damarlarını keser, kanına baka baka ölür. Neron, tarihe sadece Roma’yı yakmakla değil, kendisini yetiştiren hocasını kendisine öldürtmekle de geçer.


– Doğru hatırlıyorsun Kertenkele. Bu yönüyle Neron’un, kanlar içinde yatan Sezar’a son hançeri saplayan Brütüs’ten farkı yoktur. İkisi de ihanetin insanlık tarihindeki sembolleridir.


– Üstadım, siz bir tarihte de “Devrimler, önce kendi çocuklarını yer.” demiştiniz.


– Bu sözün, ihanetle şimdi ne ilgisi var?


– İhanet eden de bir gün ihanete uğrar, demek istiyorum.


– Kertenkele, tebrikler!.. İnsanın yaptığı iyilik de kötülük de karşılıksız kalmaz. Ancak akıllı insan, bunu gözler. Gözlem yeteneği olan kişi, bir gün kötülükle karşılaşacağı endişesinden ya da inancından dolayı kötülük yapmaktan kaçınır. İhanet, kişinin karşılaşacağı son kötülük noktasıdır. İhanetin temelinde, ahde vefasızlık, iyilikbilmezlik, kötü niyetlilik, sinsilik, megalomanlık gibi sefih duygular vardır. Yaptığı ihanetle yücelmiş, iyiliğe model olmuş bir insan ben hatırlamıyorum. Fakat yaptığı hainlikle kötülüğe örnek olmuş pek çok insanı sen de biliyorsun. İhanet, yalnız kendisine ihanet edileni yüceltir. Her yönüyle verici olan insanlar, karşılaşacağı nankörlüğe, uğrayacağı ihanete hazır olmalıdırlar.


– Üstadım, kendimi tenzih ederim; ama siz hazır mısınız?


– Kendini niçin tenzih ediyorsun ki? Hayat, çok bilinmeyenli denklemdir, pek çok değişkene sahiptir. Kabullenemeyeceğin ihanetlerle karşılaşabilirsin. Dilerim, temiz duyguların, kirlenmez. Ben bile kendimden emin değilim.


– Üstadım, izninizle, kendimle birlikte sizi de tenzih ederim. Bülbüller, bitbidiklerin olmadığı yerde ebediyen şakıyacaklardır.


– İnancınız, hayatınızın direği olsun Kertenkele!

Burnuma Cennet Kokuları Geliyor

0

 “Yok elimde bir demet menekşe
Yok elimde sevdiğin gül şekeri
Yok işte sana bir şey
Bilmem ki ne demeli
Bir tek ağır yaralı özlemim
Ve bir tek gözlerine sürdüğün gözlerim
Anne benim, aç kapıyı         
Yavrucuğun, küçük tavşanın, körolmayasıcağın
Ölmeyesin, bitmeyesin
Yürek yarısı gitmeyesin dediğin
Anne benim, aç kapıyı
İşte geldim
İşte bu sana ilk gelişim”
(İbrahim Sadri)


Mayıs`ın ikinci pazarı.. Bâtıl yani Batılı.. Lakin bidat-ı hasene.. Neticede Batı`da annelik, belgesellerindeki hayvanlar arası şefkatten ibarettir. Neticede anacı bir toplumuz biz. Dünyanın anası bellenirken hiç olmazsa birgün kendi anamızı hatırlayabiliyoruz çok şükür. Ve halen annemize sövgü vuruşma sebebidir.


Ne yiğit ne fedakâr analar diyarıdır şu bizim Anadolu. Fatherland değil yani Anavatan. Zira inşirah kervanıdır analar. Dualarla yıkarlar, yunarlar feleğin kirli esvaplarını. Paratonerdir avuçları ve avuçlarındaki nasırdır duygu uçları.


Senin annen bir melekti yavrum.’ Biliyorum; kanatsız.. Ve biliyorum ki rahmet kuşu. Yer çökmüyorsa, gök kopmuyorsa, günahlar tüy dökmüyorsa; bu huzur, bu sekinet, bu itminan gitmiyorsa; felaketler defterde birikmiyorsa ve yaşıyorsak hayatı kundağa sarılmış gibi, ana kucağının sıcağında ve taşıyabiliyorsak sevgiyi kuşaktan kuşağa; anaların merhametinin yüzü suyu hürmetinedir.


“Diline genç anılarından bir türkü seç
Beş yıl büyüdüğüm okulun önünden geç
Yürü sokakta çocukların düşü aksın
Yürü ki saksıda çiçekler sana baksın
Islanırsa anıların güneşte kurut
Senin günün bugün unutma beni unut
Annem yıldız kayıyor içinden dilek tut”
(Nevzat Çelik)


Gün ve hediye işleri iyi, güzelde ya Irak’taki analar? Acıyı yokluğa katık ederek yaşamın bir kenarına tutunmaya çalışanlar.. Kana ve ölüme uykusuzluktan daha çok alışanlar.. Annesinin cesedini bile görmekten bile nasipsiz milyonlarca yavru. Ve kendi çocuklarının cenazesini kaldırma telaşından ağlamayı unutmuş yüzbinlerce ana.


Bu dünya öbüründen çok farklı bir dünya. İnsanın pergelleri kendisinden başka bir kimseye kolay kolay açılmıyor. Bari annesinin siluetinde kendisini hatırlasa. Doğurandan, doyurandan Yaratan’a yol bulup varsa. Ne ki ‘Bunca varlık içinde bitmez gönül darlığı’.


Anneler; gününüz kutlu, gönlünüz umutlu olsun. Acılar size ırak olsun ama Irak’ın acıları da böyle bir gün son bulsun.


“Anne benim, aç kapıyı
İşte geldim,
İşte bu sana son gelişim”

II. Türk Dünyası Sosyologları Kurultayı

Türk Dünyası sosyologlarını bir araya getiren çalışmaların ilki 25-26 Aralık 2003 tarihlerinde İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde (Merkez Bina) yapılmıştı. Bu toplantı Azerbaycan, Kazakistan ve bizim sosyologlarımızı bir araya getirmişti. Toplantıya Aydınlar Ocağı Genel Merkezi de destek vermişti. Bu toplantının tebliğleri İ.Ü İktisat Fakültesi Sosyoloji Konferansları’nın 29. sayısında yayımlanmıştır.


I. Kurultay Kocaeli Belediyesi’nin destekleriyle Kocaeli’nde 25-27 Kasım 2005 tarihlerinde yapılmıştı. Genelde küreselleşme ve sorunları ele alan bu Kurultay oldukça yoğun bir iştirakle gerçekleştirilmiş; Türk Cumhuriyetleri’nden ve Özerk Türk Bölgeleri’nden birçok sosyolog ve sosyal bilimci toplantıya katılmıştı. Kocaeli Aydınlar Ocağımızın misafir delegelere gösterdiği yakın ilgi ve ikram unutulamaz.


I. Kurultayda alınan karar gereği II. Kurultay Kazakistan’ın Alma Atı şehrinde 23-27 Nisan 2008 tarihlerinde düzenlenmiş ve gönderilen tebliğler kitap halinde yayımlanmıştır. Yine alınan karar gereği İstanbul’da “Türk Dünyası Sosyologları Birliği Derneği” kurulmuştur. Alma Atı’daki Kurultaya ilgi ve destek memnuniyet vericiydi. “Sivil Toplum ve Sosyal Gelişme” konusunun ele alındığı toplantıya beş ülke (Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan) ile Başkurdistan ve Kazan heyetleri katıldı. Sosyologlar Birliği Başkanı olan Kazakistan Dış İşleri Bakanı Sayın Marat Tacin, Alma Atı Valisi Yesimov, Alma Atı Vali Yardımcısı ve Kazakistan Sosyologları II. Başkanı Seydumanov, Felsefe ve Siyasi Bilimler Bölümü Dekanı Prof. Dr. Zarema Shaukenova, Al Farabi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mansiya Sadyrova, Genel Psikoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Zaure Zharazarova, Kazak Devlet Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Kanapia Gabdullina ve Sosyolog Prof. Dr. Kenes Biyekenov dikkat çeken isimlerdi.  


Türkiye’den benimle beraber Türk Dünyası Sosyologları Birliği Derneği’nin Başkanı ve Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Korkut Tuna, Prof. Dr. Musa Taşdelen, Prof. Dr. Salih Aynural, Prof. Dr. Zeynep Karahan Uslu, Doç Dr. Hayati Tüfekçioğlu, TİKA temsilcisi Eyüp Zengin ve diğer bazı iştirakçiler Kurultayda yer aldı. Kurultaya Milletlerarası Sosyoloji Derneği’nin II. Başkanı, iki Rus ve bir de İngiliz sosyolog ve Dr. Kayyum Kesici tebliğle katıldılar.


Türkiye’den giden heyetimiz Dış İşleri Bakanı Sayın Marat Tacin’i ziyaret etti. Astana’da da Cumhurbaşkanlığı I. Yardımcısı Sayın Toyjanov Eralı Lukpanoğlu heyetimizi kabul etti.


Bu kurultayların amacı sadece meslektaşlar arasında yakın ilişkiler kurmanın yanında; halkların birbirini tanımasına katkı yapmaktır. Türk Cumhuriyetleri halkları Türkiye’yi yeterince tanımamaktadır. Ortak alfabe konusundaki gelişmeler yeterli değildir. Türkiye’nin Avrasya politikası sözde bazı dost ve müttefikleriyle örtüşmemektedir. Hatta Türkiye’nin çıkarlarıyla çelişmektedir.


Uzun bir süre, daha demokrasiye uygun bir ekonomik kurumlaşmayı sağlayamayan, müteşebbisi yetersiz, piyasa ekonomisi şartları taşımayan bu ülkelere serbest piyasa ekonomisi tavsiye ettik. Adeta daha çorba içmeden tatlı yemeye yönlendirdik. Aslında, Batı’nın taşeronluğunu yaptık. Bazılarımız her şeyi ekonomik çıkara göre hesap etti ve yanlış anlaşıldık. Türkiye’nin siyasi ve ekonomik gücünün sınırlı olduğu anlaşılınca, işler değişti. Bağımsızlaşan devletler, Batı ile ilişkilerini doğrudan kurmaya çalıştılar. Türkiye’yi bölgesel bir aktör olarak gören ülkeler, Türkiye’den Rusya ile olan ilişkilerini dengelemede faydalandılar. Bazen de Türkiye’nin kendi çıkarlarını koruyamadığını fark ettirdik. Türk Dünyasında yatırım yapan, iş kuran, ancak fikren hazır olmayan bazı işverenlerimiz ve gelir seviyesi birden artıp şaşıran bazı işçilerimiz, bu ülkelerde Türkiye’nin resmi temsilcileri zannedildi. Gereksiz ve üzücü bazı olaylar gündeme geldi.  


Hâlâ yanlış bilgiler ders kitaplarında mevcuttur. Soğuk Harp dönemi aşılmasına rağmen; bunların izleri silinememiştir. Sosyologlar olarak yayın ve bilgi akışını sürdürmeliyiz. Disiplinlerarası ilişkilerin arttığı günümüzde Sosyoloji bilimi ayrı bir önem kazanıyor. Her bilim dalı Sosyolojiye yaklaşıyor. Sosyal yapı, doku tanınmadan bir şey yapılamıyor. Türk Dünyası, araştırma yapacaklar için adeta bir laboratuardır. Ortak projeler geliştirilebilir.  Nitekim, dört ayda bir bir süreli yayının çıkarılması, Türk Dünyası Sosyologlarının hayat ve eserlerini kapsayan geniş bir eserin hazırlanması kabul edildi.


Kazakistan son yıllarda büyük bir gelişme gösteriyor. Prof. Dr. Korkut Tuna’nın da dediği gibi; son on senede Kazakistan’daki bu gelişme çok açık görülüyor. Trafik de İstanbul’u aratmıyor. Trafiği işletecek alt geçitlere ihtiyaç büyük… Dikkat çeken bir nokta da mimari projelerde Kazak Türkünün izni olmadan özellikle kamu inşaatlarına ruhsat verilmemesidir. Yeni başkent Astana yepyeni bir şehir olarak doğuyor. Eski kısmı bir tarafa, yeni tarafı adeta maket bir şehir görünümünde…


Her taraf şantiye ve inşaatlarla dolu… Çevre düzenlemesi de dikkatle yapılmış ve çok emek verilmiş. Dikilen ağaçlar büyüdükçe çevre daha da güzelleşecek. Astana çok farklı ama, Alma Atı’ya göre daha sakin bir şehir… Her tarafta Türk şirketleri dikkat çekiyor. Bazıları nedense İngilizce firma ismine merak sarmış.


Türk Devletleri dillerini ülkelerinde ilim dili yapma yolunda mesafe alıyorlar. Kazakistan’da Kazak Türkçesi’nin Rusça’nın önüne geçtiği görülüyor. Kazakistan’da Rus nüfusta da azalma dikkat çekiyor. Geleneği olan Al-Farabi Üniversitesi’nde İktisat Sosyolojisi Bölümü’nün açılması da olumlu bir gelişmedir. Türk Cumhuriyetleri ekonomik kaynaklarına sahip çıktıkları ve bu kaynakları kendileri işleyerek Dünya piyasalarına sundukları oranda sürdürülebilir bir kalkınmaya varabilirler. Aksi halde sadece tüketici kalırlar. Bu ülkeler de bizim gibi borçlandırılmaya özendiriliyorlar. Aslında, küreselleşme süreci önce devletlerin daha sonra halkın tüketim kredileriyle borçlandırılarak tesirsiz kılınmasını ve uyuşturulmasını sağlıyor. Küresel çıkarları ençoklaştırabilmek bundan geçiyor.   


Maalesef uzun bir dönem Türk Dünyası ile ilgilendiğimizde, Turancılık, aşırı milliyetçilik ve şovenizmle suçlanırdık. Şimdi gerçekler ortaya çıktı. Ayaklar yere değdi. Ama yine de bazı sıkıntılar var. Canlı yayınla verilmesi gereken bu toplantıdan TRT’nin birçok kanalında bahsedilmedi. Bu da üzücü ve düşündürücüdür. TRT’nin siyasileştirilmesi, talimatla program yapılır hale gelmesi, belirli çevrelere mensup olanların konuşmacı olarak ısmarlama davet edilmeleri, kuruma kan kaybettireceği gibi; ülke yararına yapılan faaliyetlerin kamuoyuna aktarılmasını da engelleyecektir. Bu Kurultay, bunun dikkat çeken bir örneğidir.