20.4 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1365

Ahmet’in İşi Zor

0

“Oğlum, yine öğretmeninin sorusuna cevap verememiş; artık, okula gitmek istemiyormuş. Öğretmene, göre çocuğun bir sorunu varmış. O, okulda hiç kimseyle diyalog kurmuyor, köşelerde yalnızlığı tercih ediyormuş. Ben de oğluma günlerdir sarılamıyor, ona sabahleyin, ‘Güle güle oğlum!’ diyemiyorum. Erken kalkıp ona kahvaltı hazırlayabilsem, onu okula uğurlayabilsem, eminin,  bundan çok etkilenecek. Babası niye böyle yapıyor? Eskiden böyle değildi bu adam. Evine vaktinde gelir, benimle dertleşir, gerekmese bile günlük yaşadıklarını bana anlatırdı, ben de ona düşüncelerimi, duygularımı anlatırdım. Son günlerde, yüzü hiç gülmüyor bu adamın. Eve geç geliyor, benimle hiç konuşmuyor, evden erken ayrılıyor. Benden soğudu mu yoksa? Olamaz, böyle bir şey olsaydı, açık sözlüdür, bunu söyler, ‘Birlikte olamayacağız.’ derdi. Benimle konuşmadığı neredeyse bir ay olacak. O ‘Lanet olsun!’ sözü keşke çıkmasaydı ağzımdan.” sözleriyle kadın sabaha kadar varsayımlar geliştirdi, tezler kurdu, tahminlerde bulundu kocasının son günlerdeki durumuyla ilgili olarak. Geceleyin kaldırıp göz göze gelmek, sarılmak istiyordu kocasına; ama buna hem cesaret edemiyor hem gururu izin vermiyordu.


“Zehra, bana niçin böyle davrandı?” diye düşünüyor, eşinin davranışını özellikle “Lanet olsun!” sözünü kabullenemiyordu beyefendi. “Niçin lanet olsun? Lanet şeytana okunur. Ben lanetlik ne yaptım? Yoksa düşünmek istemediğim şeyler var da benim haberim mi yok? ‘Lanet olsun!’ ha! Kadın cinsi işte, anlatamıyorsun kendini! Kim, kime kendisini tam anlatabilmiş ki? ‘Şüphesiz, insanoğlu çok nankördür.’ sözü boş bir söz değil. İnsanoğlu, ah insanoğlu, kendisine, çevresine, Yaratan’a karşı ne kadar nankör! Yoksa ben büyük bir aymazlık içinde miyim? Ne olur, beni bana bırakma Allah’ım! Herkesin imtihanı farklı; ama bana lanet okunmasını hiç kabullenemiyorum.”


Ahmet’e arkadaşları çok şanslı bir çocuk olduğunu söylerlerdi. Ahmet, davranışlarıyla, ilişkileriyle, kıyafetiyle, başarısıyla modeldi sınıf arkadaşları için. Dört yıldır bir gün olsun derse gelmezlik etmemişti. Girdiği yarışmalarda pek çok derece elde etmişti. Ahmet’in son bir aylık haline sınıfında kimse bir anlam veremiyordu. Ahmet, zaman zaman evi terk ederek annesini ve babasına cezalandırmayı düşünüyordu. Evdeki soğuk havanın nedenini bir türlü kavrayamıyordu. Geçen akşam, babasının ‘Lanet olsun ha!’ diye sayıkladığını duymuştu. Bu sözle evdeki olumsuz hava arasında ilişki kurmaya çalışıyor; bir sonuç çıkaramıyordu.


Zehra Hanım, bugün oğlu Ahmet’le dertleşmeye karar verdi. Ona, babasının ne kadar inatçı, hoşgörüsüz biri olduğunu söyleyecekti. Kendisinin yalnız kaldığından, tek varlığının oğlu Ahmet olduğundan, bu babayla bir ömür geçmeyeceğinden söz edecekti. Sonra, “Ya Ahmet düşüncelerime katılmazsa!” diyerek duraksadı. O da erkek ne de olsa! “Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır.” sözünü hatırladı.


Zaman, iki çiftin aleyhine çalışıyordu sanki. İletişimsizlik ne kadar kötü. Murat Bey, kendisini iyice kapattı dış dünyaya karşı. Hafif bir ışık görse belki yol bulacaktı kendisine oradan. Kırık kalbi, zedelenen onuru aklına ulaşmaya engeldi. Eşinde de bir ışık yoktu henüz.


Evdeki iletişimsizlikten bunalan Ahmet son günlerde fazlaca kitap okuyordu. Öğretmeni okuduğu kitabı görmüş, “Bu kitap sana ağır gelir, okumanı tavsiye etmem.” demişti. Bu söz üzerine Ahmet, kitabı daha dikkate okumaya devam etti. Sanki canlı bir tabloydu kitapta anlatılanlar. “Gurur, şeytandandır.”, “Ağızdan çıkan söz, yaydan çıkan ok gibidir.”, “Veren el, alan elden üstündür.” “Yap bir iyilik, at denize; balık bilmezse Halik bilir.”, “Her gölge kişinin eseridir; büyük gölgeler büyük insanlara aittir.” sözleri özellikle bu aile atmosferinde onu etkilemişti.


Ahmet, akşamın olmasını beklemeye karar verdi. Konuşmaya hangisinden başlamalıydı? Annem hissi, babam mantıklı, dedi. Ahmet’in işi zordu. Evet, hayat, farkında olanlar için zor bir satranç oyunu.

STK’ların Gücü ve Kocaeli Aydınlar Ocağı

Kuvvetler ayrılığı ilkesinin uygulanması, başlangıçta devlet erkinin yasama, yürütme, yargı organları tarafından ayrı ayrı kullanılması ve birbirini denetleme görevini de yapmasını temin etmekte idi.  Zamanla sivil topluma dayalı demokrasi anlayışı geliştikçe, önce medyanın dördüncü kuvvet olarak etkin bir unsur olarak ağırlık kazandığı görüldü.  


Özellikle 20. yy.ın son çeyreğinden itibaren, yasama, yürütme, yargı ve medyadan sonra beşinci güç olarak toplum yapısındaki STK’lar (Sivil Toplum Kuruluşları) yerini aldı.


“Günümüzde Türkçe literatürde gönüllü teşekküller (GT), sivil toplum kuruluşları (STK), sivil toplum örgütleri (STÖ), vakıf, dernek, sendika, oda, kooperatif, kulüp gibi farklı isimler yanında, batı literatüründen iktibas edilen ”enciolar” (NGO’lar/ devlet dışı örgütler = non-governmental organizations = NGOs),) tabiri de yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. STK için tarihte daha çok cemaat, cemiyet, tarikat, lonca ve vakıf kavramları kullanılmıştır.”

Türkiye’de şubeleri hariç 60 bin kadar STK bulunmaktadır. Bunların bazılarının üye sayılarıyla orantılı olmayan bir şekilde son derece etkin olduğu bilinmektedir.


Türkiye’nin önde gelen sanayicilerinin üye olduğu bir dernek olan TÜSİAD, Türk siyasetinde zaman zaman çok etkin olabilmektedir. Geçmişte, 1979’da Bülent Ecevit Hükümetinin düşmesi, Süleyman Demirel’in kurduğu azınlık hükümetine verdiği destek ve 24 Ocak Kararlarının alınmasında oynadığı rol hatırlardadır. Bugün de bu derneğin Türk siyasi hayatına etkisi devam etmektedir.


Örnek olarak vermek istediğim bir başka dernek ise Aydınlar Ocağı. Üye sayısının sınırlı olması, ekonomik güce dayanmaması, dış destek almamasına rağmen etkili olmuş derneklerden biri olan bu organizasyon, “Türk-İslam Sentezi” fikriyatı etrafında toplanmış aydınların kurduğu ve yaşattığı bir STK’dır. Aydınlar Ocağı’nın 12 Eylül 1980 sonrasında ve özellikle de Turgut Özal’ın Başbakanlığı döneminde, birçok kanunun çıkması, TRT yönetimi (tek devlet televizyonu olduğu için önemi bugünkü ile kıyaslanamayacak kadar büyük idi), Üniversitelere çok sayıda rektör, dekan vermesi gibi çeşitli alanlarda tesiri bugün bile sık sık anılmaktadır.


Aydınlar Ocağı’nın gücü tamamen üyelerinin kalitesi, ortaya koyduğu fikriyata kuvvetle inanmaları, Türkiye’nin meselelerine fikir planında çözüm üretebilmeleri ve milliyetçi-mukaddesatçı siyasiler ve bürokratlarla kurdukları sağlam temelli ilişkilerden kaynaklamaktaydı.


Günümüzde aynı görüşleri benimseyen aydınlar, çok sayıda il ve ilçemizde Aydınlar Ocakları’nı kurdular ve yaşatıyorlar. Kocaeli Aydınlar Ocağı İstanbul ve Ankara’dan sonra faaliyete geçen üçüncü Aydınlar Ocağı ve bu yıl 24.yılını kutluyor. Kocaeli kültür, sanat ve siyaset hayatına yaptığı katkıları, Kocaeli medyasında sık sık yer alan faaliyetleri herkesçe biliniyor.


Kocaeli Aydınlar Ocağı yöneticilerinden oluşan on beş kişilik bir grup geçen hafta Ankara’daydı. TBMM Başkanı, Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri, Başbakan Yardımcısı, bazı Bakanlar, Milletvekilleri ve çok sayıda bürokratla bir araya geldiler. Devletin en önemli makamlarının Kocaeli Aydınlar Ocağı mensuplarına gösterdiği, ilgiden öte sevgi ve saygı dikkat çekiciydi. Bu ilgi sadece geçmişteki müessiriyetine duyulan nostaljik bir saygıdan ibaret değildi. Mevcut yönetici ve üyelerin saygın konumunu ve etkisini de yansıtan bir mahiyeti vardı.


Bu görüşmelerde muhtemeldir ki, bazı muhatapların Aydınlar Ocağı’nın üreteceği fikirler ve yetiştirdiği kadrolardan yararlanmak, bazılarının ise kendi partisine sivil destek aramak gibi bir gayesi olmuştur.


Sözün burasında, 57. Hükümetin AB’ne sunduğu ”Türkiye Cumhuriyeti Örgütlenme Mevzuatının Avrupa Birliği Standartlarına Uyumu Raporu”nun giriş kısmından bir alıntı yapalım:


”Dernekler sivil toplumun en önemli unsurlarındandır. Sivil toplumun varlığından söz edebilmek için sivil toplum örgütlerinin devletin vesayeti altında olmaması, kendi yapılanmaları ve faaliyetleri hakkında kendilerinin karar verebilmesi ve devlet politikasının gidişatını belirleyebilmesi veya etkileyebilmesi gerekir. Sivil toplum örgütlerinin en önemli işlevleri ise, siyasi iktidara nüfuz etmek, siyasi iktidarı parçalayarak adem-i merkezi hale getirmek, bireyleri otoritenin baskısına karşı korumak ve böylece despotizme karşı güvence oluşturmaktır.”


Kocaeli Aydınlar Ocağı ve diğer STK’ların, devletin vesayeti altına girmeden, devlet politikalarını yönlendirebilmesi ve bu kapsamda etkinliğini artırması Türk Demokrasisi açısından bir kazanç teşkil edecektir.

Bu Günün Ulusalcıları

Son zamanlarda bir ulusalcılık kavramı entel kesim arasında esip duruyor. Eski tüfeklerin hepsi şimdi ulusalcı oldu. Aslında bu kavramla milliyetçilik arasında bir fark yok. Sadece maksat farkı var.


Eski bir kesim var ki onlar milliyetçilik deyimini asla kullanamazlar. Çünkü onlar milliyetçi olamazlar. Yıllardır savundukları ideoloji ile milliyetçilik taban tabana zıttır. Geriye dönüp baktıklarında o gün söyledikleri ile milliyetçilik asla bağdaşmaz. Çünkü onlar o zaman sosyalist geçinirlerdi. Aslında komünisttiler. O gün onlar bu  Ülkenin sahip olduğu demokratik rejim yerine sosyalist (komünist) düzeni getirmek istiyorlardı. Onlar Mao, Lenin, Troçki, Çe hayranı idiler. Komün düzenini öve öve bitiremiyorlardı. O gün ağızlarında sosyalist enternasyonal marşı, ellerinde ise orak çekiçli bayraklar vardı. Atatürk’ü kalpak giymiş Lenin’e benzetirlerdi. Çok sevgili şairleri Nazım’ın ülkesini sık sık ziyaret ederlerdi. Oradaki yoldaşlarından talimatlar alırlardı. Rusya’nın hegemonyası onlar için özgürlüğün ta kendisi idi. Sürekli çiğnedikleri sakız ise yoksulluk edebiyatıydı. Aslında tabandaki zavallı garibanlar hariç bu işin üst kadrosu zengindi. Onlar büyük paralarla uğraşır. Zenginlere mal satarlar. Hiç bir yoksula da yardım etmezlerdi. Onlara göre yoksul asla yoksulluğunu değiştirmemelidir. Şayet ortada yoksul olmazsa kimin yoksulluğu sömürülecek. Devrim adına her türlü kirli iş onlar için mubahtır. Devrimci olmayan haindir.


İşte bu kadar geçmişi karanlık olan insanların yaşayanları şimdi ulusalcı oldular. Laik ve demokratik düzenin savunucusu oldular. Atatürk’e sıkı sıkı sarıldılar. Kendilerini rejime bağlı, başkalarını ise takiyyeci ilan ettiler. Dini motiflerle uzaktan yakından alakaları yoktur. Camileri sadece sanat eserleri olarak görürler. Türkiye sözünü sevmezler. Türkiye yerine bir zamanlar Anadolu halkları demiyorlar mı idi. Ülkenin yaşlı ulusalcılarının çoğu eski komünistlerdir. Zira onların ilahları ölmüştür. Gıpta ettikleri Ülke çökmüştür. Ortada kalmışlardır. Son limanları Atatürkçülük, laiklik, demokratlık ve ulusalcılıktır. Aslında Onlar Atatürk’ü hiç sevmezler. Çünkü Atatürk “Komünizm görüldüğü yerde ezilmelidir.” demiştir. Çünkü Atatürk milliyetçiliği savunmuştur. Ülkenin çıkarlarını Türk milletinin özünde görmüştür.


Bu zamanda yavuz hırsız ev sahibini bastırıyor. Nerde eski komünist, eski siyasi Kürtçü varsa şimdi devletin önemli yerlerindeler. Sivil toplum örgütleri içinde cirit atıyorlar. Azıcık fırsat bulsalar yeniden eski kimliklerini ilan edecekler. Bazıları ise bu yandaşlıktan servet kazanmıştır. Onlar kolay kolay komünizmi istemez. Çünkü onlar artık üst düzey kapitalisttir. Anadolu’dan gelmiş kandırılmış gençler can vermiştir. Uyanıklar malı götürmüştür. Kendi düşüncelerine göre Ülkeye onlar yön vermelidirler. Başka türlü sömürü düzeni hayatiyetini devam ettiremez. Ülkenin imkanları ile beslenen vampirler kan emmekten vazgeçemez. Kan emdikleri damardan koparılmayı da hazmedemezler.


Ne Mehmet Akif’i severler. Nede İstiklal marşını. “Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklal” sözcüğünden hiç hoşlanmazlar. Şimdi eskisi kadar sesleri çıkmıyor. Geçmişe iç çekerek yaşıyorlar.   Ümit içindedirler. “Rusya’nın bozkırlarından Pekin’nin steplerinden size selam getirdim.” diyecekleri günü hasretle bekliyorlar.


İşte bunlar dünün “ ulusal düttürücüleri”,bu günün “ulusalcıları” dır.


Kendilerini sokağa itmeye devam eden bu sabıkalı çakalların devam eden ezilmiş halklar edebiyatına gençlerimiz kanmamalıdırlar. Tuzları kuru semirmiş çakallar fırsat kollamaktadır.


Zira alışmış kudurmuştan beterdir. Bunlar asla iflah olmaz. Ta ki öldükleri güne kadar.


Bunların dirisi kadar ölüsü de baş belasıdır. Dinle alakaları yoktur. Sağken Camiye gidenlere tahammül edemezler. Ama ölünce dini tören isterler. Cami avlusundan kaldırılmayı beklerler.


Bu günün gençliği bunları iyi tanımalıdır. 68 kuşağının solcularının da masum olmadığını iyi bilmelidirler. Kaç milliyetçi öldürdüklerini iyi öğrenmelidirler. O günün gazete sayfalarında yazılan makaleleri iyi okumalıdırlar. Bu gün kuzu postuna bürünmüş dünün çakallarının maskelerini iyi aralamalıdırlar. Bu çakallar o günün gözü kara gençlerini ölüme sürüklemekten çekinmemişlerdir. Bu gün onların ölümüne timsah göz yaşları dökmektedirler.


Çünkü onlar ölmeseydi bunlar semiremezdi. Medyanın anlı şanlı yazarlarından bazıları, devletin kan emici müteahhitlerinden bir kısmı, her dönemin siyasetçilerinden bir kaçı olamazlardı. Aralarında kalan çulsuzlarda bu tatlı su solcularını hiç sevmemektedir. Çünkü onların hayalinin gerçekleşmemesinin müsebbibi bu uyanıklardır. Onlara göre bunlar haindir.


Sonuçta bunlarda  “kol kırılır yen içinde kalır.” derler. Dışarıya sır vermezler.


Şükürler olsun ki halkımızın kahir ekseriyeti sakin ve bilinçli. Memleketini seviyor. Bizim yaşta olanlar bunları tanıyor. Meydanlardakiler sağcı da olsa solcuda olsa o işine bakıyor. Seçim zamanı gerekeni yapıyor.


Memleketini seven sağ duyulu halkım iyi ki varsın.


Sen işini bilirsin.

Gerçek

Körfez ilçemiz geriye gidiyor dediğimizde haksız olmadığımız gün geçtikçe daha iyi anlaşılıyor. Geçtiğimiz yıllarda kapanan büyük sanayi kuruluşları nedeniyle çalışma alanları azalmış, çalışanların sayısı azalırken bunların yerini alacak tedbirlerin alınmayışı başka konularda da geriye gidişe neden olmuştur.


Eğitim kurumlarında önemli yeri olan Fen Lisesinin başka yere gidişi küçümsenmeyecek bir kayıptır. Bu eksilmeler ardı ardına devam ediyor. Bunun özünde ekonomide belli bir yeri olan orta halli insanlarımızın ekmek kapısı olan muhtelif küçük çaplı işyerlerinin sayılarında azalmalar olmaktadır. Bunun en güzel göstergesi işyerlerinde çalışan eğitim yeri olan ve çıraklık okulu olarak bilinen Körfez Meslek Eğitim Kurumundaki öğrenci sayısının durumudur.


On yıl önce körfezli çalışan gençlerin eğitim amacıyla İzmit’e gitmelerine gerek olmaması için yaptığımız girişim sonucu açılan bu eğitim kurumundaki öğrenci sayısına baktığımızda ilçemizin ekonomik durumu çok daha iyi görülmektedir. Çıraklık eğitim merkezinde on bir yıl önce daha fazla öğrencinin eğitim gördüğü ve daha sonraki yıllarda öğrenci sayısı dört katına çıkarken son üç yılda devamlı azaldığı gözlenmektedir.


Öğrenci sayısındaki azalmaların ülke genelindeki ekonomik olumsuzlukların sebep olduğu düşünülse bile asıl sebebin körfeze has olumsuzluklardan kaynaklandığı aşikardir. Daha önce ilçemizde faaliyet gösteren tekstil firmalarının kapanması ve başka bölgelere gitmeleri, körfez sanayi sitesinin kapasitesini artıramaması, depremin yaşattığı sıkıntılarda eklenince ilçemizin gelişmesine mani olmuştur.


Kim ne derse desin körfez ilçemizin istikbali aydınlık görülmemektedir. İlçemizde var olan büyük sanayi kuruluşlarının ilçeye sırtlarını dönmeleri çalışanlarını alırken ilçe insanına öncelik vermemeleri ilçe ile bağ kurmamaları yetmiyormuş gibi daha önceleri de yaşadığımız ilçenin hayatına mal olabilecek vahim yangınlar nedeniyle artık buralar mecbur kalınmadıkça ikamet edilecek mekan olmaktan uzaklaşmaktadır. Yani burası ancak karınların doyrulmaları için kalanların yeri olmaktadır.


Bunları yazarken herhangi bir peşin hükümle ve ya muhalefet amacıyla hareket etmiyoruz. Gördüğümüz eksiklikleri dile getirmemizin bir ödev olduğuna inanıyoruz. Bizler gelip geçiciyiz bugün varız yarın yokuz ama körfez hep var olacak var olduğu müddetçe de iyi olmalı güzel olmalı. Burada yaşayanlar rahat ve huzur içerisinde mutlu olmalılar. 


Bir körfezli olarak belki acı söylüyoruz ama biliyorsunuz dost acı söyler. Dost iyiliğini istedikleri için eleştirilerini esirgemez.

Aç İnsanlarla Demokrasi Oyunu

Türk-İş Araştırma Merkezi aylık olarak yaptığı “açlık ve yoksulluk sınırı” araştırmasını açıkladı. Araştırmaya göre Nisan ayında dört kişilik bir ailenin, “açlık sınırı” olarak kabul edilen, asgari aylık mutfak harcaması 717 YTL oldu. “Yoksulluk sınırı” olarak tanımlanan, diğer ihtiyaçların da dikkate alınmasıyla bir ay içinde yapılması gereken asgari harcama tutarı ise 2336 YTL olarak belirlendi.


Türkiye’de asgari ücretin halen net 481 YTL olduğu dikkate alınırsa, dört kişilik bir ailede sadece bir asgari ücretli çalışıyorsa, bu gelir sadece asgari mutfak giderinin sadece 20 günlüğünü karşılayabiliyor. Diğer toplam ihtiyaçların asgarisinin ise sadece 6 günlüğünü karşılayabiliyor.


İnsanlarımızın önemli bir kesiminin bırakın dengeli beslenmeyi karnını doyurma derdinde olduğu aşikâr. Bu gerçeği, fırınlardan akşamları ucuz bayat ekmek alanlar ile pazaryerlerinde atılmış ve seçilmiş sebze ve meyveleri evine götürme derdindeki vatandaşlarımızın görüntüsü istatistik rakamlardan daha çarpıcı şekilde göstermekte.


Bu kesimin mutfak harcamalarındaki en ağırlıklı gıdalar ekmek, bulgur, pirinç, kuru bakliyat gibi ürünler. Son birkaç ay içinde bu gıdalarda, kuraklığa bağlı küresel bir sıkıntıdan mı, yoksa devletin gereken tedbirleri zamanında alamamasından mı, spekülatörlerin (vurguncuların) dizginlenemeyen ihtiraslarının sonucu mu bilinmez, çok yüksek oranlı fiyat artışları oldu.


Bu ailelerde yangın büyüdü, açlık daha bir katmerleşmiş oldu.


Peki, bu yangın sürerken Türkiye neleri tartışıyor?


Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Başbakanının kendilerine yandaş medya oluşturma gayreti içinde gelişmiş demokrasilerde rastlanmayacak türden operasyon ve ilişkileri tartışılıyor. İktidara yakınlığı bilinen (Başbakan’ın oğlunun da yönetici olduğu) Çalık Grubu, Sabah-ATV grubunu rakipsiz girdiği ihale sonucunda satın aldı. Çalık Grubunun medya şirketine, bizzat Başbakan’ın Katar’a kadar gidip, Katar Emiri’nin şirketini yüzde yirmi beş payla ortak olmaya ikna etmesi üzerine yorumlar yapılıyor.


Diğer taraftan Deniz Baykal rakipsiz girdiği CHP Genel Kurulunda onuncu defa genel başkan oldu. Genel Başkanlığa aday olmak isteyen diğer üyeler CHP tüzüğü gereği genel başkan adayı olma şansını bile elde edemediler.


Başbakan’ın “pirinç yemeyiver makarna ye” tavsiyesinde bulunduğu açlık sınırındaki kitleler ise bu gündem maddelerinden ne kadar uzaktalar.


Oysaki onların açlık sınırında olmaları tabii afetlerin sonucu değil, herkese yetebilecek durumdaki dünya nimetlerinin çok dengesiz ve adaletsiz paylaşımı ile ilgili.


Bu adaletsizliğin ortaya çıkma nedeni olan politik tavır ve tercihlerin vatandaşların siyasete ve gündeme ilgi duymaları ile bir miktar düzelme şansı olabilirdi.


İşsizlik rakamları bir türlü düşürülemiyor. İş aramaktan ümidini kesmiş olanlar da hesaba dâhil edildiğinde işsiz oranı %20’ yi aşıyor. Çalışabilir çağdaki her beş gencimizden biri işsiz. Bu gençlerimizin en önemli düşüncelerinden biri, vakit geçirmek zorunda olduğu kahve köşelerinde içtiği çay parasını ödeyebilmekten ibaret. Okumak, ülke meseleleri hakkında düşünmek ve tavır koymak bu gençlerimizden ne kadar uzak kavramlar.


Gündüz saatlerinde yayınlanan TV programları bir ölçü teşkil ediyorsa eğer, ev hanımlarımızın genel kültür seviyesinin de siyaset ve güncel gelişmeleri takip etmenin çok uzağında olduğu anlaşılıyor.


“Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan” tartışması gibi bir durum. İleri bir demokrasi için açlığın ve işsizliğin azaltılması şart. Açlığın ve işsizliğin azaltılması için ise iyi yönetim ve iyi halk denetimine ihtiyaç var. Bu ise ileri demokrasi kurallarının uygulandığı ülkelerde daha kolay başarılabiliyor.


Türkiye gibi az gelişmiş/gelişmekte olan ülkelerin içine düştüğü bu çemberi kırabilmek, nefsini yenmiş, önce vatanım ve milletim diyebilen, basiretli ve becerikli devlet adamları ve yönetimlerle mümkün.


“Kâht-ı rical” yani devlet adamı kıtlığı bir ülkenin en büyük talihsizliğidir.

Hz. Adem (as) ve Demokrasi

0

Demokrasi bir ülkede yaşayan insanların cinsiyetini, dini, dili, rengi ve ırkı makam ve mevkisi, sosyal statüsü ne olursa olsun bütün insanları aynı haklarda o ülkenin vatandaşı olmaları sebebiyle hiçbir ayrımcılık ve hak ihlali ve kısıtlamaya tabi tutulmaksızın eşit bir şekilde yararlanabilmesidir.


İnanç düşünce ve yaşantı yönünden bizden farklı olan insanların varlığını kabullenmek onlara saygı göstermek farklılıkları bir gül bahçesindeki değişik renkler olarak görmektir.


Başkalarını bizim gibi olmaya zorlamak bizim gibi olmayanları güç bizde diye bir çok haktan mahrum etmek demokrasiye ve insanlığa ne kadar uyar ki ?.


Yeryüzü tüm insanlığı yaşayabileceği kadar geniş Allah’ın nimetleri bütün insanlığa yetecek kadar çoktur. Yeterki paylaşmasını bilelim. Aynı havayı soluduğumuz ama renkleri ve zevkleri bizden farklı olan insanlara saygılı olmayı bilelim. Hz: Adem’den günümüze kadar yaratılan tüm insanlarda bu farklılık içerisinde yaratılmışlardır. Kıyamete kadar yaratılan insanlarda , böyle yaratılacaklardır.


Tüm insanların parmak izleri birbirinden farklıdır. Fiziki yapılarıda DNA ve RNA’sı ve molekülerlide birbirinden farklı yaratılmıştır.


Bundan dolayı insanların algıları, ilgileri, düşünce ve inançları, hobileri ve fobileri birbirine benzemez.


İşte demokrasi bu farklılığa saygı göstermektir. Demokrasi sizin gibi inanmayan sizin gibi düşünmeyen ve yaşamayan insanlarında sizin ile aynı haklara sahip olduğunu kabullenmek onların istek dilek ve temennilerine dikkate almaktır.


Şimdi diyeceksiniz ki, bunun HZ: Adem ile ne ilgisi var ?


Allah ü Taala  Hz: Adem’i yaratıp henüz ruh vermeden tüm meleklere yeni yaratılan bu varlığa yani ( Adem’e ) secde edilmesini emreder. Melekler bu emri yerine getirirler, ama içlerinden biri emre uymaz. Allah ( cc ) neden emretmediğini sorunca Adem’in topraktan yaratıldığını kendisinin ateşten yaratıldığını dolayısı ile kendinin Adem’den daha üstün olduğunu bunun içinde secde etmediğini söyler. Yani Allah (cc) Emrine karşı gelir isyan eder.


Allah’ta rahmetinden kovar lanetler ve edebi olarak Cehennemlik olduğunu ona bildirir ve Şeytan diye isimlendirdiğimiz varlık böylece meydana gelmiş olur.


Bu Şeytan dediğimiz varlık Hz: Adem yüzünden lanetlenince Allah’tan bazı isteklerde bulunur. Mesela, kıyamete kadar yaşamak Hz: Adem’in neslinden gelecek insanları aldatarak onları Cehenneme sürüklemek ile vs vs..


Allah, Şeytanı dinler ve isteklerini kabul eder ve ona şöyle cevap verir “Ben Adem’in nesline Peygamberler ve Kutsal Kitaplara göndereceğim. Onlara akıl ve irade vereceğim. Cenneti, Cehennemi seni ve hilelerini onlara bildireceğim, onların kararına da saygı göstereceği. Tercih hakkı onların senin onların düşmanı olduğunu bile bile senin peşinden koşarak seninle beraber olurlar ise, bu da onların bileceği bir iştir. Esas olan insanları bilgilendirdikten sonra kararlarında ve tercihlerinde serbest bırakmaktır ”


Demokrasi dediğimizde bu değilmidir?


Allah’u Taala isyan etmesine rağmen şeytan’ı muhatap alıp onun isteklerini kabul ediyor.


Yaratıp kendi mülkünde hayat verip rızık vermesine rağmen insanların inanmamasına, inanıp şirk koşmasına inanıp ibadet etmemesine insanların bir kısmının belki bir çoğunun hayatlarını günah deryası içerisinde geçirmelerine tahammül ediyor.


Hatta bazı insanların da şeytanı da geride bırakacak şekilde kendine isyan etmelerine, inananlara zulmetlerine tahammül ediyor.


İşte demokrasi her yönüyle sizden farklı inanan, düşünen, yaşayan sizinle hiçbir ortak paydası olmayan, belki size düşman olan insanların varlığına hak ve hukukuna saygı göstermektir.


Allah kendi mülkünde şeytana hayat hakkı tanıyor bunca günah isyan ve zulüme rağmen insanları ömrünü rızkın ve bizler için yarattığı hiçbir imkanı bizden esirgemiyor. Bütün bu imkan ve yetkiler bizde olsaydı da mahiyetimizde ki insanları bize karşı bu kadar fütursuzca davransaydı acaba neler yapmazdık?


Burs verdiğimiz bir öğrenci yada yardımda bulunduğunuz bir aile her halukarda size saygısızlık etse burs vermeye ve yardım etmeye ne kadar devam ederdiniz?


Allah u Taala Bakara süresini …. nci ayetinde  ” Dinde zorlama yoktur ” buyurarak insanları tercihlerinde serbest bırakmıştır. İnsanın istediği dini seçme ve hiçbir din seçmeyip dinsiz kalma hakkı vardır. Bu tamamen onun kararıdır.


İnsanları zorla Müslüman yapmak dinin emri olmadığı gibi bizzat dinin yasakladığı bir husustur.


Siz eğer demokrasiyi insanların hak ve hukukuna karar ve tercihlerine saygı olarak anlarsanız bu islamın özünde vardır.


Eğer parmak sayısı istediğinizi yapma yada gücünüzü kullanarak başkalarını yok sayma hakkı olarak görürseniz işte bu tür bir demokrasi İslam ile bağdaşmaz. Gerçek demokrasilerde %90 çoğunluğa sahip olsanız bile %10 luk kesimin hukukunu göz ardı edemezsiniz. %10luk bir imtiyazlı azınlık halkın %90 nının bir çok hakkını ihlal ederse elindeki gücü kullanırsa o sistemin adını siz koyun.


Allah ülkemizi İslam Alemini ve tüm insanlığı bu tür imtiyazlı azınlıkların azgınlıklarından korusun. Huzurlu ve mutlu yarınlar dileği ile…

Yurt Dışı Değerlerimiz

Ülke olarak uzun zamandan beri yurt dışına devletin imkanlarını harcayarak öğrenci göndeririz. Neden göndeririz? Dünyadaki ilmi gelişmelerden istifade edip, bu gelişmelerle donanarak ülkelerine yararlı olmaları için. Düşünce böyle de gerçek böyle mi? Tabii ki hayır.


Yurt dışındaki hangi konsolosumuz bulunduğu ülkede okuyan öğrencilerimizle yakın temas kurarak onların o ülkedeki yaşamlarını izleyebilmiş ve sorunları ile ilgilenebilmiş. Ya çok az. Ya da hiç.


Oysa bu gün gelişimlerini gıpta ile izlediğimiz Japonya ve benzeri ülkeler gönderdikleri her öğrenciyi yakından izlemişler. Devletin imkanlarını harcadıkları bu gençleri başı boş bırakmamışlar. Ülkelerine döndüklerinde beraberlerinde getirecekleri ilmi değerleri getirip getirmediklerini sorgulamışlar. Hatta bu konuyu onların namus meselesi haline getirmişler. Biz ise devletin imkanlarını verip arkasını aramamışız. Başı boş bıraktığımız gençlerin bazıları ise devletin imkanları ile devlete düşmanlık etmeye başlamış. Devlet düşmanı mihraklarla işbirliği içinde olarak her türlü eylemlere katılmışlar.. Bizim yurt dışı birimlerimiz bu kişiler hakkında bir yaptırım uygulamamış. Bazı hainleri devlet eli ile yetiştirmişiz.


Bunun yanı sıra devletin imkanları ile gerçekten ilim öğrenerek iftihar edeceğimiz boyutlara gelen gençlerimize de sahip çıkamamışız. Yurt dışındaki başarılarını görmezden gelmişiz. Halkın imkanlarını harcadığımız bu insanları ülkemize getirememişiz. Onları ülke içinde değerlendirememişiz. Bu değerleri kendi haline bırakmışız. Yurt dışında hayatını sürdürmek istemeyen insanlar Ülke içinde ilimlerinin değerlendirilmediğini görünce hayatını kazanmak için aldıkları eğitimle alakası olamayan başka işler yapmaya başlamışlar. Zamanla bu insanlar sıradanlaşmışlar. Kendilerine yapılan masrafın karşılığını veremez hale gelmişler.


Bu onların suçu değildir. Bu onlara sahip çıkamayanların suçudur. Çünkü devlet imkanları ile okuyanlar varlıklı insan değildir. Ülkesine döndüğünde kendi imkanları ile aldığı ilmi kullanamaz. Muhakkak devletine ihtiyacı vardır. Zaten devletimiz  de ilimi açığını kapatmak için bu insanları ülke dışına göndermiştir. Devlet imkanı ile yurt dışı eğitiminin mantığı budur.


Bu takipsizlik ve ilgisizlik bir çok eğitimli insanın ülkesine dönmemesine sebep olmaktadır. Biz ise Ülke imkanları ile başkalarına eğitimli eleman yetiştiriyoruz. Bu hazin bir sonuçtur. Üniversitelerimizdeki siyasallaşma  eğitimli insanları ürkütmektedir. Bu camia içinde olacak insana belli bir safta olması adeta dayatılmaktadır. Kişiler eğitim seviyeleri ile değil siyasi kimlikleri ile değerlendirilmektedirler.


Ülkenin geleceğini şekillendiren bu bilim yuvaları huzursuzluk yerleri haline getirilmektedir. Özerklik verilmiş olan bu kurumlar işletiliş biçimine bakıldığında özgür değildir. Siyasi kimlikleri dolayısı ile bir araya gelmiş gurupların tahakkümü bu ilim yuvalarına hakimdir.


Ülkenin bazı değerleri kullanılarak ilim adamları sindirilmektedir. Bu sebeple büyük paralar harcadığımız genç beyinler, beynine bakılarak değerlendirilmedikleri için Ülkemize dönmemektedir. Hatta memleket sevgisi ile gelmiş olanlar küstürülerek geldikleri yere dönmek zorunda bırakılmaktadır. Bir istatistik yapılsa Ülke dışında çok miktarda değerli insanımızın olduğu görülecektir.


Bizim bu insanlara ihtiyacımız vardır. Ödediğimiz vergi ve harçlardan harcanarak okutulan bu değerlerin geri getirilmesi için şartların yeniden gözden geçirilmesi gerekir. Kaçıran değil çağıran bir politikanın izlenmesi gerekir.
Kalkınmamızın temelinde ilim vardır. İlim Ülke kalkınmasının ön şartıdır. Dünya ilimden para kazanmaktadır. Onlarca ton hammaddenin ekonomik değeri küçücük bir imalata eş değer olmaktadır. Bu ilmin sayesindedir. Bağımsızlık buradadır. Saygınlık buradadır. Kalkınmak buradadır. Özgürlük buradadır. Kendine yetemeyen toplumlar muhtaç oldukları ölçüde mahkumdurlar.


Yurt dışındaki insanlarımıza yönelik çalışmalarımızı yeniden organize etmemiz gerekir. Elçiliklerimiz vasıtası ile bu insanlarımızı Ülke içinde hizmet vermeye özendirmeliyiz. Ülke içinde çalışacakları alanları cazip hale getirmeliyiz. Ülkenin onlara ihtiyacı olduğu için imkanlarının bir kısmını onlar için kullandığını anlatmalıyız. Bu insanlar bizimdir. Eminin çoğu da ülkesini sever. Başka türlü muasır medeniyet seviyesine yükselmemizin imkanı yoktur. Sloganlar. Siyasi yürüyüşler. Şov maksatlı çıkışlar. Süslü süslü nutuklar. Hepsi boştur.
Bunlar bizi yarınlara götürmez. Ancak daha da geri bırakır. Oysa bizim acilen atılıma ihtiyacımız vardır. Bu da dolu beyinlerle olur.


Bu düşüncemi yerimin müsait olduğu ölçüde sizinle paylaştım.


Saygılarımla.

Papazın Sermayesi

0

Olaylar karşısında aptalca çözümler üreten kişi olarak tanıdığımız Temel, bazen zekice işler yaparak bizi kendisine hayran edebiliyor, bize ibretlik dersler verebiliyor. Bizim Temel, bir gün bir papazla karşılaşır. Papaz, kendine inananları Cehennem’le korkutmakta, onlara Cennet’ten arsa satmaktadır ve yüksek ücretle sattığı arsalar sayesinde köşeyi dönmüştür. Temel, papaza Cehennem’den yer almak istediğini söyler. Böyle bir teklif karşısında şaşıran papaz, “İstersen cehennemin tamamı satabilirim.” der. Zaten böyle bir teklifi bekleyen Temel, papazla Cehennem’in satışında anlaşır. Artık Cehennem’in tamamı Temel’indir. Temel bu defa Cennet için kuyruğa girenlere seslenir: “Cehennem benimdir, oraya kimseyi koymayacağım, sizin için Cehennem diye bir tehlike yok.” der. Sermayesiz kalan papaz, şaşkındır.


Kişileri korkutmak, bir sömürü yöntemidir, eğitim yöntemi olarak da hiç hoş değildir. Bu yöntem, sanırım, hiçbirimize yabancı değil. “Cıs yanarsın!”, “Öcü gelir, seni yer!” korkutma cümlelerini, ismimizden önce duymuşuzdur. Bu uyarılar, geleneğimizde eğitimin ilk sözleri. Annemiz, babamız da böyle yetişmiştir; öğretmenlerimiz, hocalarımız da bizi hâlâ aynı yöntemle terbiye etmeye çalışırlar. Korkutma, siyasiler için rant aracı olarak kullanılmış ülkemizde. Önce cehennem yaratılmış. Bu cehennemin adı, “Din elden gidiyor.”, “Komünizm geliyor.”, “Laiklik çiğneniyor.”, “Vatan bölünüyor.”  olmuş tarihi süreç içinde. Bakıyoruz, ne din elden gitmiş ne komünizm gelmiş. “Laiklik”e de “vatan”a da bir şey olacağı yok. Bu korkularla bu millet yıllarca birileri tarafından sömürüldü. Şimdi anlıyoruz ki, yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşuz.


“Laiklik”, soyut bir Cehennem. Bunun ne ve nasıl bir şey olduğunu şimdiye kadar kimse izah edemedi bana. Kimine göre bir özgürlük, kimine göre özgürlüğe vurulmuş zincir. Benim için sadece bir sözcük, laiklik. Birileri beni gaflet ve dalalet içinde olmakla suçlayacaktır belki; ama ülkemizin bölündüğü de yok. Biz, toprağa bağlılığı, vatan sevgisini genlerinde taşıyan bir milletiz. Ülkemizi bölmeye kimse cesaret edemez. Beni, soyut korkular yaratarak sömürenler veya ölümü gösterip sıtmaya razı edenler üzüyor. Ülkemiz insanının mayasını teşkil eden dini ve kültürel değerlerden yoksun kalmış insanların vatansever kesilmelerini samimiyetsiz buluyorum.


Tehlikelerden uzak bir çevrede, bir ülkede, bir dünyada yaşadığımızı iddia etmiyorum. Cehennem ve Cennet, gece ve gündüz kadar birbirine lazımdır, birbirinin tamamlayıcısıdır. Öfkem, korku dağları yaratılarak düz arazide emeğimizin sömürülmesine, özgürlüğümüzün kısıtlanmasına, hayallerimizin yıkılmasınadır.


Suda, yanıcı gaz olan hidrojen vardır. Kimse yanma korkusuyla su içmekten vazgeçmeyi düşünmez. Suyu hayat haline getiren, hidrojenin panzehiri oksijendir. Korkularımızla da hayatı kendimize zehir yapmamalıyız. Su için, oksijene hidrojen ne kadar gerekliyse, sağlıklı bir ömür için de kaygılarımıza hoşgörü o kadar gereklidir. Cehennem de Cennet’i kazanmak için vardır. Cennet, papazın olmadığı gibi, Cehennem de Temel’in değildir. Böyle papazlar, böyle Temellerle şaşkına dönerler.


Papazla Temel’in senarist olduğu bir yaşam oyunu pek sıkıcı. Güzel, anlamlı bir ömür için Papaz’a pirim vermemeliyiz. Papaz, rantsız kalırsa Temel de olmayacaktır. Bu pazarda, Papaz kadar ona prim veren alıcılar da suçlu. Bunun için doğru bilgi, sağlam inanç, uyanık zekâ gerekiyor. Analitik düşünme, işin metodolojik tarafı. Ben ülkemi seviyorum, hayatı anlamlı ve kolay yaşamak istiyorum. Bütün korkulara, PAYDOS!

Merhamet!

0

Hz. Peygamber’in (S.A.V.) doğum yıldönümünü “kutlu doğum haftası” adı altında idrak etmekteyiz.


Hz. Peygamber’in (S.A.V.) şahsında insanlığa örnek olarak ortaya koyduğu pek çok değerden bahsetmek mümkün. Ancak bugün için, gerek dünyanın gerekse ülkemizin içinde bulunduğu hal ve gidişat sebebiyle biri üzerinde özellikle durmak istiyorum: Merhamet.


Bilindiği üzere Hz. Peygamber (S.A.V.) “rahmet peygamberi” olarak tanımlanır. O’nun en önemli özelliklerinden biri, gerek insanlara gerekse diğer canlılara karşı tutum ve davranışlarında “merhameti” ve “sevgiyi” temel almasıdır.


Öyle ki; peygamberliği süresince şahsına dair yapılan hata ve yanlışlara karşılık vermek, kin gütmek gibi bir eğilimi ve yaklaşımı asla mevcut olmamış, affetmeyi esas almıştır. Nitekim buna dair gerek özel hayatında gerekse sosyal hayatın her sahasında pek çok örnek mevcuttur.


Mesela savaş gibi devlet hayatında çok önemli neticeler doğuran bir vaka esnasında bile, esirlerin fidye veya fidye veremeyenlerin okuma – yazma öğretme karşılığında serbest bırakılmalarını uygun görerek (Bedir Savaşı), insanlığa temel yaklaşımını bu değer ile ortaya koymuştur.


Dolayısıyla O’nun temellerini attığı medeniyetin ahlak sisteminde de merhamet çok önemli bir değer olarak yer almaktadır. Yani bu ahlak sisteminin içinde yer alan, ona bağlı yetişen insanların en temel vasıflarından birinin “merhamet” duyguları olması beklenir.


Gelin görün ki, dini anlama ve yaşamada şekilciliğe olan eğilim bu alanda da kendini göstermektedir. Öyle ki; mesela kadına şiddetinin “usulünü” tartışan ve buna dini kılıf arayanları dahi görebilmekteyiz!


Kur’an’ın yaşayan örneği olan Hz. Peygamber’in (S.A.V.) hayatında bırakın örneğini, imasını bile görmediğimiz böyle bir konuda dini temel almaya kalkmak, bahsettiğimiz ahlak sistemi içerisinde nereye oturabilir?!


Dünyada şiddetin gittikçe arttığı, insanların fantezi için dahi birbirlerini öldürebildiği veya işkence edebildiği bir ortamda en temel ilaç olarak karşımıza çıkan merhamet değerinin vurgulanması, bunun güzel örneklerinin sergilenmesi Müslümanların ortaya koyması gereken en öncelikli tutumdur. Zira bizim örneğimiz böyle bir Peygamber’dir (S.A.V.).


Var olan değerlerimizi Kur’an’ı ve Hz. Peygamber’i (S.A.V.) doğru biçimde anlamak suretiyle yaşayarak örnek olmak yerine, dini bu kadar sığ ve yanlış bir pencereden görmek… Üstelik bunu dini temel aldığını iddia ederek yapmak… Çok yazık!


Görülüyor ki, doğumundan itibaren geçen yaklaşık bin beş yüz yıllık süre sonunda O’nu (S.A.V.) anlama yolunda kat edilecek daha çok yol var!


Hayırlı haftalar…

Egemenlik Kayıtsız ve şartsız Milletin mi?

“Hâkimiyet bila kayd ü şart milletindir” şeklinde ifade edilen düşünce, Cumhuriyetimizin kuruluşundan önce, Milli Mücadelenin ilk yıllarında, ifade edilmeye başlanmıştı. Daha sonra “hâkimiyet/egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” gibi kelime değişiklikleri ile anayasalarımızda ve TBMM Genel Kurul salonlarında yazılı belge olarak yer aldı.


Anayasamızın 6. maddesinde yer alan bu hükme rağmen, Egemenliğin günümüzde artık kayıtsız ve şartsız millete ait olmadığı görülüyor.


“Devlet egemenliğinin dış şartları yani bağımsızlık anlayışı uluslararası hukuk kuralları lehine değişiyor.”  Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in ifadesiyle “Devlet dış egemenliğinin milletlerarası hukukla, iç hâkimiyetinin ise kuvvetler ayrılığı ve ferdi hak ve hürriyetlerle sınırlı olduğu” söylenebilir.


Devlet egemenliğinin iç kayıt ve şartlarının demokrasi ve birey lehine değişmesini olumlu karşılamaktayım. Ancak mevcut dış kayıt ve şartların Türkiye’yi “tam bağımsızlık” fikrinden oldukça uzaklaştırdığı tehlikeli bir noktaya doğru gittiğimizi görmekten endişeliyim.


Türkiye birçok ülke gibi AİHM’e  (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi)  ferdi müracaat hakkını tanıdığı gibi, bu mahkemenin kararlarını Türk yargı sistemi içinde yargılanmanın yenilenmesi sebebi olarak kabul etti.


Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmelere aykırı herhangi bir hukuki düzenleme mevcutsa, bu çelişen konuda uluslararası sözleşmelerin geçerli olduğuna ve bu sözleşmelerin Meclis ve anayasal yargı denetimine tabi olmamasına dair anayasa hükmü yıllardır yürürlüktedir.


Anayasamızın 90. maddesi: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”


Gümrük Birliği anlaşmasıyla, Türkiye bırakın oy hakkı olmasını, temsil dahi edilmediği AB organlarının aldığı gümrük mevzuatıyla ilgili her türlü kararı kabul etmeyi taahhüt etmiş olup, alınan kararları itirazsız uygulamaya devam etmektedir.


Yabancılara bireysel mülk satışının yanında, azınlık vakıflarının yabancı vakıflarla işbirliği yapmaları, yabancıların vakıflarda görev almaları, vakıflar arası mal değişimi, sınırsız bir şekilde Türkiye’de mülk edinmesinin ve vakıfların dış destek almasının yolu açıldı.


Daha da kötüsü Türk yargı sistemi içerisinde görülen birçok davaya dış telkin ve müdahaleler artık normal kabul edilmeye başlanmıştır. (Öcalan, Hırant Dink, parti kapatması davaları gibi.)


Cumhuriyet döneminin maddi birikimlerinin büyük kısmı çok kısa bir zaman diliminde yabancıların kontrolüne girmiştir. Bankacılık, sigortacılık, enerji, telekomünikasyon sektörlerinde yabancı hâkimiyeti gerçekleşmiş, limanlar, madencilik, gıda, perakende ve diğer sektörlerde de yabancı sermaye oranı ciddi bir şekilde yükselmiştir. Türkiye’nin en büyük 500 şirketinde yabancı sermaye oranı % 60’ı, İMKB’da işlem gören hisselerde %70’i aşmıştır.


Mustafa Kemal Paşanın “bila kayd ü şart hâkimiyet” fikrini ifade ederken “dış anlamda tam bağımsızlık, iç anlamda da meşrutiyet yerine cumhuriyeti” işaret etmek için kullandığında bir tereddüt yoktur.


Prof. Başgil’in ifade ettiği dış sınırlama milletlerarası hukukla olmaktadır. Milletlerarası hukukun milli hâkimiyet ilkesine aykırılık teşkil etmemesinin temel sebebi milletin iradesinin tecelli ettiği TBMM’nin denetimi ve onayından geçmiş sözleşmelerin millet iradesine aykırı olamayacağının kabul edilmesine dayansa gerektir.


Oysaki yukarıda saydığım milli hâkimiyeti dış anlamda sınırlayan düzenleme ve uygulamalar bu ilkenin temeli olan “tam bağımsızlık” ilkesine ciddi bir şekilde aykırılık içindedir.


“Tam bağımsızlık fikrine” aykırı olan, egemenliğe dair kayıt ve sınırlamalar Cumhuriyetimizin kuruluşuna temel teşkil eden ilkeleri aşındırmaktadır. Milletlerarası ilişkilerde karşılıklı menfaate dayanan, eşit şartlara dayalı bağlılık yerine, bağımlılık ilişkisi diyebileceğimiz bir aşamaya geldiğimiz görülmektedir.


Milli iradenin tecelli ettiği TBMM’ nin kuruluşunun 88. yıldönümündeyiz.


“Düyun u umumiye’ yi” hazırlayan şartların benzerini yaşamaktan, ekonomimizi IMF ve yabancı sermayenin, siyasetimizi ise ABD ve AB’nin yönlendirdiğine dair uygulamalardan hoşnutsanız; çıkarılan petrol kanunundan, vakıflar kanunundan, uyum yasalarından ve son olarak TCK 301. maddede yapılan değişiklikte yabancıların baskısına boyun eğilmesinden mutluysanız:


“23 Nisan Milli Egemenlik Bayramınız” kutlu olsun.