20.4 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1366

Siz Düşünün

0

Gönül dostlarım, bu ülkenin toprağına, değerlerine ve insanlarına, sevgimin ve saygımın ölçütünü, kimseler hiçbir araçla inanın ölçemez…


Ülkemizde,  bu gün gelinen ya da getirildiğimiz  noktaya baktığımız da ;kullanılan araç ve teknikler, daha ilk meşrutiyetten ya da ilk anayasanın ilanından (1876) beri aynı ! Hiç, ama hiç değişmedi


Millet olarak bu kutsal topraklara gelişimiz 1014’lü yıllara varır. 1071 de yurdumuz olmak için kapılarını açar, 1076′ dan itibaren bu topraklar, altı ve üstüyle bize yani her zaman övgüye mazhar olmuş yüce Türk Milletine vatan olmuş ve   Kutalmışoğlu Sultan Süleyman Şah tarafından da devletini kurmuştur.


Ben de bu toprakların güney bölümünde 1957 Ocağının ortasında dünyaya gelmişim. O topraklar da dünyaya gelmek çok az sayıda insana nasip olduğuna gönülden inanıyorum… Niçin mi ? Hatay farklı bir coğrafya .(LÜTFEN İLK FIRSATTA ORALARA GEZMEYE GİDİNİZ) camisi, sinegogu, kilisesi üçü de sırt sırta. Üçü de Tanrının evi… daha, diğerleri de… Keldanisi, Nasturisi, Şafisi, Hanefisi, Alevisi, Rumu, Ermenisi, Hristiyanı, Ataisti, Ateşperesti, Caferisi, Sunnisi v.s.hepsi bir arada… Yüzlerce asır inançlarından dolayı canavar olmuş nesil ve düşüncelere örnek olmuş bir coğrafya da doğduğumdan dolayı mutluyum. Beni o coğrafyada dünyaya gelmeme vesile olan anamdan ( Allah Rahmet etsin) da babamdan (Allah Rahmet etsin)da bu ve öbür dünyada razı olsun.


Konuya gelmek istiyorum,


Ben anam tarafından da babam tarafından da % 100 Türkmenim.Bundan da gurur duyuyorum.Ama şovenist te değilim…


10 kardeşiz. Bunun 8 tanesi (4 erkek, 4 kız. Hatice anamız ve Ali babamızdan). 2 erkek kardeşimizin de annelerinin adı Hatice, aynı babadan olmuşuz ki babalarımızın adları Ali. 2 kardeşimizin anaları öz be öz Türkmen.


Dostlarım ,Sizleri sıkmak istemiyorum ama, paylaşmak zorunda olduğumu bir vazife olarak telakki ediyorum. Konuya gireceğim dedim ama hala giremedim. Lütfen beni maruz görün…


Ablamı (Sultan) öz be öz Türkmen yiğidi olan Mehmet Fakı ile evlendirdik  3 çocukları (23 yaşında Fatih, 26 yaşında Ayşe, 30 yaşında Gökhan) var


Küçük kızkardeşimizi (Nurgül) öz be öz Arap yiğidi olan Mehmet Toperi ile evlendirdik. 1 çocuğu (Arda Efe) var.


Ortanca kız kardeşimiz olan İnci’yi de öz be öz kürt yiğidi olan Mehmet ASLAN’ın ailesi istetmiş. Kardeşlerim bana danıştılar, ben de “aynı bahçe duvarını 35 sene paylaştığımız, yaylaya gittiğimiz de evimizi namusumuzu teslim ettiğimiz, analarının hastalandığında anamızın sırtında hastaneye taşıdığını onlara anlattım.


Kızkardeşimizin de gönlü varsa evlenmelerinde bir maninin olmayacağını söyledim. Hülasa kız kardeşimiz de  Kaçakçı Mamo dayının oğlu öz be öz Kürt yiğidi olan Mehmet ile evlendirdik 3 çocukları ( 18 yaşında Rıza, 16 yaşında Kubilay, 11 yaşında İrem) var.


ABLAMIN BEYİ TÜRKMEN MEHMET. ÇOCUKLARI GÖKHAN – AYŞE – FATİH…!
ORTANCA KIZKARDEŞİMİN BEYİ KÜRT MEHMET ÇOCUKLARI RIZA – KUBİLAY – İREM…!
KÜÇÜK KIZKARDEŞİMİN BEYİ ARAP MEHMET ÇOCUKLARI ARDA EFE…!
BU ÇOCUKLARIN EN BÜYÜK DAYILARI BENİM…ÖZ BE ÖZ TÜRKMENİM…!
ANALARI ÖZ BE ÖZ TÜRKMEN…!
BABALARI TÜRKMEN…!
BABALARI ARAP…!
BABALARI KÜRT… !
BENİM DE 1 KIZIM 1 OĞLUM VAR  ANALARI RİZELİ…!
YORUM YOK …!
SİZ DÜŞÜNÜN…!


 

Egemenlik ve Türk Dünyası

Milli Egemenlik Bayramı’nın 88. Yıldönümüne ulaştık. Milli bayram ve günler, durum muhakemesi yapmak için vardır. Nereden nereye geldik veya getirildik soruları, bu anlamlı günlerde cevabını bulur. Ülkeyi yıllardır o derece sözde başarılı yöneten liyakatlı demokrat yöneticilerimiz var ki; Türkiye’de bugün milli kimliği, milli devleti, üniter yapıyı, Cumhuriyeti tartışılır hale getirdiler. Etnik ırkçılık hortladı. Türkiye, mozaik zannedildi. Milletleşmeden, sürü veya kalabalık olmaya zorlanıyoruz. Dünyada yükselen milliyetçilik, bizde ise; alçaltılmaya, dondurulmaya çalışılan, tehlikeli görülen milliyetçilik var. Bazıları demokratikleşmeyi böyle anlıyorlar. Önümüzdeki hafta yine klâsik tören nutukları atılacak, eski Meclis binasında tören yapılacak, anılar tazelenecek. Aslında devredilmeye hazır olan egemenliğin utancı altında…


Tepki anayasalarından şikâyet ederken bu defa milli kimliği ve milli devleti dışlayan, aşırı liberal, mutlaka istikrarsızlık getirecek ısmarlama anayasa taslakları ve 301. Maddenin değiştirilmesi gündeme geldi. Federal yapının anahtarı olan İkiz Yasaları ve birçok AB’ye uyum yasalarını imzalayan, petrol ve vakıflar yasalarını geçiren, yabancılara toprak satışını sağlayan, bankaları ve sanayi kuruluşları özelleştirme etiketi altında yabancılara peşkeş çekilen, Lozan’ın rafa kaldırılmaya çalışıldığı, küresel sermayenin egemen kılındığı bir ülkede biz yine milli egemenlik bayramını kutlayacağız. Ancak, düne özlem duyarak…


Milli egemenlik klişe bir ifade değildir. Sosyal, kültürel ve ekonomik kaynaklardan desteklenmeyen bir egemenlik karton kutu gibidir. Bağımlı bağımsızlık içinde olan, her alanda iç işlerine müdahale edilen bir ülke ve onun aydınları bu şartlarda bayram kutlamaya layık mı? Milli egemenlik bayrak dahil milli sembollere, milli liderlere, Türkçe’ye ve Türk parasına saygıyla başlar. Kaybettiklerimizi düşünelim. Eğer bizi uyuşturan dizilerden, 24 saatimizi alan magazin konulardan, borç ödemekten fırsat bulursak…


Türkiye’de birçok şey aslında şekil olarak demokrasiye uygun işliyor. Ancak, hiçbir zaman alternatifi olmayan bu demokrasi ideal bir demokrasi midir? Yoksa, Dünyayı küreselleştirenlerin çıkarlarına uygun bir emperyal demokrasi eğilimi mi güç kazanıyor? İdeal ve emperyal demokrasi arasındaki mesafeyi iyi anlar ve kavrarsak; demokrasi içinde gerekli tedbirleri de düşünüp alabiliriz. Çünkü; demokrasi dışında hiçbir rejim Türk Milletine lâyık değildir. Ancak, demokrasinin taklitlerinden de sakınmak gerekecektir.


Siz, bu satırları okurken biz, II. Türk Dünyası Sosyologları Kurultayı için Kazakistan’a uçacağız. Hep içeride meşgul edilen Türkiye’nin Avrasya, Balkanlar ve Kafkaslar dahil birçok bölgeyle irtibatının kesilmeye çalışıldığı anlaşılıyor. Eğer içeride istikrar ve mutabakat yeterince sağlanamamışsa; dış ülkelere uygulayacağınız politikalar da net ve istikrarlı olamıyor. Zamanla değişen, birbiriyle çelişen bakış tarzları gündeme geliyor.


Türk Dünyası ile sadece duygusallığa, tarihi geçmişe ve kardeşlik edebiyatına dayalı ilişkiler ancak bir “giriş” niteliği taşıyor. Bu temel, siyasi, kültürel ve ekonomik işbirliği ile desteklenmediği sürece verim alınamıyor ve halklar bile birbirini yanlış tanıyor. Türk Dünyasının alfabe değişikliği, 1990 öncesi basılmış, Soğuk Harp ve bloklar arası rekabet izlerini taşıyan eserleri devre dışı bırakarak günümüz gerçeklerine yönelmeyi sağlayabilir. Bilhassa tarih kitapları Rus etkisiyle çok büyük yanlışlarla doludur.


Uzun bir süre, daha demokrasiye uygun bir ekonomik kurumlaşmayı sağlayamayan, piyasa ekonomisi şartları taşımayan bu ülkelere serbest piyasa ekonomisi tavsiye ettik. Adeta daha çorba içmeden tatlı yemeye yönlendirdik. Bazılarımız her şeyi ekonomik çıkara göre hesap etti ve yanlış anlaşıldık. Türkiye’nin siyasi ve ekonomik gücünün sınırlı olduğu anlaşılınca, işler değişti. Bağımsızlaşan devletler, Batı ile ilişkilerini doğrudan kurmaya çalıştılar. Türkiye’yi bölgesel bir aktör olarak gören ülkeler, Türkiye’den Rusya ile olan ilişkilerini dengelemede faydalandılar. Bazen de Türkiye’nin kendi çıkarlarını koruyamadığını fark ettirdik. Türk Dünyasında yatırım yapan, iş kuran, ancak fikren hazır olmayan bazı işverenlerimiz ve gelir seviyesi birden artıp şaşıran bazı işçilerimiz, bu ülkelerde Türkiye’nin resmi temsilcileri zannedildi. Gereksiz ve üzücü bazı olaylar gündeme geldi.   

Ömür ve Borsa

0

İtiraf etmeliyim. On beş yıl kadar önceydi. Bir arkadaşımın tahrik ve teşvikiyle borsaya girdim, değişik sektörlere ait birkaç kâğıt aldım. Borsacı tabiriyle söyleyelim: Borsada oynamaya başladım. Fazlaca para bağladığım bir kâğıt önce bir miktar yükseldi, hoşuma gidiyordu bu. Sonra ne olduysa oldu, kâğıdın değeri düşmeye başladı. Kâğıt, değerini bulacak diye beklerken fiyat düştü de düştü. Ben iyice zarar ettim. Birkaç yıl sonra kâğıttan kurtulabildim. Sermayeyi kediye yüklemiştik. Borsa pahalı bir tecrübe oldu benim için. Sonraki yıllarda borsayla ufak tefek ilişkim oldu; ama bu oyunda kârda olduğumu söyleyemem. Şunu anladım: İpin ucu başkasının elinde olan oyunlar ve içinde emek bulunmayan kazanç bana tat vermiyor.


Bir tarihte bir borsa öykücüğü okumuştum: Köyün birine bir adam gelmiş ve tanesi 10 liradan maymun alacağını söylemiş. Çok maymunları olduğu için köylüler sevinçle ormana koşup maymunları yakalamaya  başlamışlar. Adam, yüzlerce maymunu 10 liradan satın alınca ortalıkta maymun azalmış, maymunları yakalaması zorlaşmış. Köylüler, maymun yakalamaktan vazgeçecekken adam tanesine 20 lira vereceğini söylemiş. Tekrar heveslenen köylüler maymunları yakalamaya başlamışlar. Bir süre sonra da fiyatı 25 liraya çıkarmış. Ancak bırak yakalamayı, maymuna rastlamak bile çok zorlaşmış. Bunun üzerine adam fiyatı 50 liraya çıkardığını; ancak kendisinin işi olduğu için şehre gitmesi gerektiğini, yardımcısının onun yerine alım yapacağını söylemiş. O yokken yardımcısı köylülere demiş ki: “Şu büyük kafesteki maymunlar var ya ben onların tamamını size tanesi 35 liradan satayım, siz de patron gelince ona 50 liradan satarsınız.” Köylüler birikimlerini bir araya toplayarak bütün maymunları satın almışlar. Sonra adamı ve yardımcısını bir daha gören olmamış.


İnsan hayatı da bir borsa. Hayata başlarken yüzlerce, binlerce maymuna sahibiz. Bunlar, sağlığımız, ümitlerimiz, dostlarımız, imkânlarımız, inancımız… Doğan her güne yeni bir ümit ve heyecanla başlıyoruz. Beklentilerimizin peşinde koşuyoruz. Elde ettiklerimizi, bir gün lazım olur, diye yığıyoruz. Yığarken çok kere zamanı ve sağlığımızı fena harcıyoruz. Farkında olamıyoruz bunun. Günün heyecanı, bitmeyen emeller gözlerimizi perdeliyor, görmemizi engelliyor. “İnsan” denen yüce varlığa da ihtiraslarımıza hizmet ettiği kadar değer veriyoruz. Onun, emellerimize basamak olması, “dost” olmasından çok önce geliyor. Çıkarımıza hizmet etmeyen dostlarımızı bir peçete gibi buruşturup atıyoruz. Ellerine gül verdiğimiz insanların, zamanla başlarına çekiçle vuruyoruz.  “Ağır ağır çıkacaksın, bu merdivenlerden.” diyen Ahmet Haşim gibi bakıyoruz ki “Gün akşam olmuş.” Borsada oynayacak ne zaman ne sermaye kalmış. Adına “ömür” ve “sağlık” dediğimiz sermaye, “ümit” ve “heyecan” dediğimiz patron bizi terk etmiş. Elimizdeki sermayeyi ucuza sattığımızı şimdi fark ediyoruz; ama giden gitmiş. Ucuza sattıklarımızı pahalı almaya çalışıyoruz; ama zaman tükenmiş. Elde kalan, şairin dediği gibi, “Eteklerimizde güneş rengi bir yığın yaprak”. Bir baston gibi işe yaramayan hatıralarla ayakta durmaya çalışıyoruz.


“Hayat” adlı borsaya girmemek mümkün değil. Mademki geldik, bu borsada oynamak zorundayız. Kaybetmemek hedef olmalı. “Toprağın altına girdiğimizde neyin hesabını vereceğiz?” bilinci, borsada oynayanları kazandırıyor. Bu bilinç, kişiyi hem başkaları adına verimli kılıyor hem geçici değerlerin esiri olmaktan kurtarıyor. Ömür borsasına çıkarken sahip olduğumuz bütün değerler, gerçek karşılığını buluyor.


Bu borsada kazanmak herkese nasip olmuyor. Dilerim, siz kazananlardan olursunuz!

Aynı Oyun

Yıl 1970 benim Üniversitede olduğum yıllar. Öğrenciler kamplara ayrılmış. Önceleri özel hazırlanmış sopalarla birbirlerine kıyasıya saldırıyorlardı. Meselelerse fındık kabuğunu doldurmayan cinstendi. Kantinde yemekten masa düzenine, sınıfta ders saatinden imtihan şekline  varıncaya kadar bir sürü bahane bulunuyordu. Maksat huzursuzluk meydana getirmek.


Sonra bu bahaneler siyasi şekle dönüştü. Bir tarafta Maocu ve Leninci-Marksist gurup, diğer tarafta milli kültüre ve manevi değerlere sahip çıkmak adına oluşan gurup vardı.


Sopalar gittikçe gençleri tatmin etmez oldu. Çünkü silah tacirleri için bu kitleler potansiyel birer müşteriydi. Kısa zamanda herkesin bir silahı oldu. Dağıtılan silahların finansmanı da Ülke dışından yapılıyordu. Kahvehaneler kurşunlanıyor. Otobüs durakları taranıyor. Üniversiteler silah yığınağı haline geliyordu. Devletin bir çok kurumu sağcı ve solcu olarak ikiye bölünmüştü. Emniyet güçleri olayların ancak bitiminde harekete geçiyordu. Giderek komşularımızı sevindirecek kadar iç istikrar bozulmuştu. İstikrarın bozulması ile birlikte ekonomide berbat duruma gelmişti. Kimsenin kimseye güveni yoktu. İş yeri sahipleri kapılarına her gün gelen haraççılardan bıkmıştı. Haraç vermediklerinde işyerleri ertesi günü kundaklanıyordu. Her iki tarafın gençlerine Ülkeyi kurtarmak zorunda oldukları fısıldanarak kanı kaynayan genç insanlar ileri sürülüyordu. Çok kişi bu yüzden pisi pisine öldü.


Ölen gençlerin sırtından demeçler verildi. Yukarıdakilerin keyfine diyecek yoktu. Bunlar karışıklığı ranta tahvil ediyordu. Aşağıdaki insanlar ise kendilerince iyi bir ideal uğruna canından oluyordu. İçteki satılmışlar hadiseleri daha da körükleyerek servet üzerine servet katmaktan utanmıyorlardı. Silah tacirlerinin keyfine diyecek yoktu. Maocu veya Lenin’ci geçinen rantçılar üsttekileri zenginlere villa yapmakla, tatlı devlet ihaleleri ile karşılıksız veya düşük faizli krediler alarak kısa zamanda semirmekle meşgul idiler.


Derken bir şeyler oldu. 12 Mart muhtırası gündeme geldi. Dernekler kapandı. Savaş yeraltına çekilmeye başladı. Bir müddet suni sükunet devam etti. Sonra yine düğmeye basıldı. Amerika bizim topraklarımızda bir şeyler yapmak istiyordu. Rusya da Ortağını yanına yaklaştırmak istemiyordu. Kapışma yine bizim topraklarımızda başladı. Hem de bizim insanlarımızı kullanarak. Ortalık yıllar geçtikçe daha tehlikeli hal alıyor, Ölenler artıyordu. Halk sokağa çıkmaktan ürker hale gelmişti. Kim kimin adamı belli değildi. Öğrenci ile çapulcu birbirine karışmıştı. Öğrencilerin arasına provokatörler girerek kavgayı tırmandırıyorlardı. Birbirleri ile dalaşan öğrencilerin yarısından fazlası öğrenci değildi. Bazıları yurt dışı kaynaklı merkezlerden talimat alan ve menfaat sağlayan ajanlardı.


Yıl 1982.İhtilal oldu. Olaylar bıçak gibi kesildi. Vurulan vurulduğu ile kaldı. Ülkeyi kan gölüne çevirenlere bir şey olmadı. Onlar rantı başka kanallarda aradılar. Başka şemsiyelerin altına sokuldular. Hatta o şemsiyenin altında yıllarca duranları bile kısa zamanda hainlikle suçlayarak kenara ittiler. Kendilerini kahraman ilan ettiler. Reçeteler yazdılar. Ülkenin bekası için projeler ürettiklerini etrafa yaydılar. Önceki hainliklerini gizlediler. Bu arada dünyayı paylaşan ortaktan biri iflas etti. Zalim tekleşti. Metodlar değişti. Devlet çıkarlarının yanına dini çıkarlar eklendi. Yahudiliğin zulmü yanında giderek Hıristiyanlık zulmü uygulanmaya başlandı. Dini istila taktikleri ortaya çıktı. Aradan yıllar geçti. Türkiye de bazı değişiklikler oldu. Ülke kabuk değiştirmeye çalıştı. Birkaç adım ileri atmaya başladık. Bu adımlar hemen düşmanların dikkatini çekti. Bu onlara göre yanlış bir gelişme idi. Birileri “Adriyatik ten Çin seddine kadar Türk dünyası” diyordu. Demek Osmanlı yeniden şahlanmaya niyetlenmişti. Tez elden bunu söyleyenin katli vacip olmalıydı. Nitekim öyle oldu. Bu sefer başkaları çıktı. Ekonomiyi tekrar düzeltmeye başladılar. Denk bütçe yaptılar. Yine arı kovanına çomak sokulmuştu. Türkiye toparlanıyordu. Olmamalıydı. Olmadı da. Yerine 28 Şubat oldu. Ekonomi yine dalgalandı. İstikrarsızlık yine baş gösterdi. Daktilolar, Anayasalar atıldı. Düşmanlar yine sevindiler.


Derken Siirt ten biri çıkıp geldi. Alt tarafı İstanbul Belediye Başkanı idi. Ne anlardı devlet yönetiminden. Ama anladı. Millette kendisine iki sefer ekseriyetle evet dedi. Ülkede Ekonomik istikrar oluştu. İhracat arttı. Bazı şeyler değişti. Bazılarının çanakları kurudu. İcraatta yanlışlıklar da yapılmasına rağmen Ülke yeniden toparlanıyordu. Düşmanlar yine düğmeye bastı. Ortalık hareketlenmeye başladı. Provokatörler ortaya çıktı. Üniversiteler karıştı. Böyle giderse olaylar giderek azacak. Çünkü düşmanlar güçlü Türkiye istemiyor. Gözü dönmüş siyasileri de habire kullanıyorlar. Demokrasilerde hain insanlar önemli yerlere daha kolay geliyor. 30 yıldır aynı oyun aynı usulle oynanıyor. Sanki bu oyun dünya klasiği oldu. İçeriği hiç değiştirilmiyor. Bizde habire seyredip duruyoruz. Aklımızı başımıza ne zaman alacağız?


Ey Ülkenin mürekkep yalamışları ve çok bilmişleri!


Ülkeyi kurtarma adına batırıyorsunuz. Bilerek veya bilmeyerek bir çok insan bu hainliğe alet oluyor. Önüne geçilemezse genç insanlar ölecek. Düşmanlar gülecek. Türkiye eski günlere geri dönecek. Engel olun bu senaryoya. Bu senaryo Ülkemizin hayrına değil. Ben bu filmi her on yılda bir  seyrettim. Artık ezberledim.


Sizde uyanın gençler. Kavgayı bırakın… Kucaklaşın… Sizlerin yanında gibi gözüken dolar milyarderlerinin ve gözü dönmüş bazı siyasilerin oyununa gelmeyin. Siz ölürsünüz. Onların serveti veya makamı artar. Hepsi bu.


Biz yaşayarak öğrendik. Bari siz nasihat dinleyin…

Adaletle Hükmetmek

Dünya tarihi boyunca devlete karşı isyanların hiçbiri fakirlik/yoksulluk sebebiyle gerçekleşmemiş. İsyanların ana sebebi hep adaletsizlik olmuştur.


“Adalet, hakkın gözetilmesi ve yerine getirilmesi anlamına gelir. Haklı ile haksızın ayırt edilmesi adaletle sağlanır. Adalet herkesin eşit olması anlamına gelmez, ancak bütün gerçek ve tüzel kişilerin kanunlar karşısında eşit olması ve geçerli hukuk kurallarının güçlü veya zayıf olduğuna bakılmaksızın herkese eşit bir şekilde uygulanması adaletli/ adil olmanın ilk şartıdır.


Adil yönetimin gerçekleşmediği yönetim tarzlarının en belirgin ölçütünü- Niccolò Machiavelli şu sözüyle vurgulamış: “Adalet güçlüden yanadır.” Şüphesiz bu sözde belirtilen “adalet” olması gereken değil, uygulamadaki adıdır.


Mademki adalet öncelikle hukuk kurallarına uymakla ortaya çıkacak, bu kuralları gerekirse zorla uygulayabilecek devlet kuvvetin var olmasını gerektirir. “Adalet ilkin devletten gelmelidir. Çünkü hukuk, devletin toplumsal düzenidir. – Aristo”


Ancak bu kuvvetin kullanılmasının bütün vatandaşlara eşit, dengeli ve ölçülü olması şart. Hukukun uygulanması aynı zamanda “kamu yararına” uygun olmalı.  Zira “Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan kuvvet zalimdir. –  Blaise Pascal


Bütün bu giriş cümlelerimi AKP’nin kapatılma davası hakkında görüşlerimi ortaya koymak için yazdığım sanılmasın. Vatandaşlar arasında adaletsiz yönetim içinde olduğumuza dair derin bir kanaat oluşmasına yol açan Devletin çeşitli uygulamaları konusuna dikkat çekmek istiyorum.


Vergide Adalet:


Adaletli olabilmek için aslında herkese eşit davranmak bile yeterli değildir. “Bir hukuk düzeni güçsüzleri koruduğu ölçüde adaletli olabilir.”


Türkiye’de kişilerin gelir seviyesini dikkate almadan herkesten eşit bir şekilde alınan KDV, ÖTV gibi dolaylı vergilerin toplam vergiler içindeki payı çok yüksektir. % 72’i aşan dolaylı vergi oranıyla dünya birincisi olan Türkiye, vergi adaletinden en uzak ülke konumunda. Hâlbuki bizden sonra ikinci sıradaki Meksika’da bu oran yüzde 50, Avrupa Birliği’nde ise dolaylı vergilerin vergi gelirleri içindeki payı yüzde 34‘ler civarındadır.


Cep ve sabit telefonlar gelir durumu ne olursa olsun bütün vatandaşlarımız için gerçek bir ihtiyaç olarak değerlendirilmelidir. Telefonla haberleşmede uygulanan vergi oranları dar gelirli Türk insanının bütçesini önemli ölçüde sarsan, adaletsizlikten de öte bir zulüm haline gelmiştir.


Günümüzün ulaşım araçları petrol ürünleri ile çalışıyor. Petrol ürünlerine uygulanan vergi oranları da asla adil kabul edilemeyecek bir ölçüde. Dünyanın en pahalı enerjisini Türk vatandaşları kullanıyor.


Gelir ve kurumlar vergisi oranlarını artırıp, dolaylı vergilerin oranlarını düşürmeyi başaramayan hiçbir hükümet adaletli olduğunu iddia edemez.


Trafik Cezalarında Adalet:


Bütün bu adaletsizlikler yetmezmiş gibi son zamanlarda trafik düzeninin sağlanması ile uygulamalarda dikkatimi çeken bir husus var. Türkiye’nin bütün il ve ilçe Emniyet Müdürlüklerinde yeni teknoloji “radarlar” işbaşında.


Bu iktidarın en çok övündüğü icraatı olan iki ve üç şerit gidiş ve gelişli bölünmüş yollarda bile, şehirlerarası ise 90 km/saat, şehir merkezine girişlerde 70 km/saat hız sınırı konulmakta. Trafik yoğunluğunun olmadığı saatlerde trafik polislerimiz radara yakalanacak kazları beklemekte. Belirlenen hız limitini yüzde on- yüzde otuz arası geçenden 115 YTL, yüzde otuz ve daha fazla geçenden 237 YTL ceza tahsil edilmektedir. Hem de yakalanırsa aynı şoföre aynı gün içinde birden fazla ceza kesilebilmekte.


Denebilir ki, hızlı giden araçlar için cezalar caydırıcı olur ve trafik kazaları azalır. İşte bizim burada vurgulamak istediğimiz husus şudur: Ceza yazmanın tek bir maksadı olabilir, kazaları azaltmak. Kurallar kazaları azaltmak ve düzgün bir trafik düzeni sağlamak için konulmuştur.


Bu uygulamalarda dikkatimi çeken üç husus var: 1- Konulan hız sınırları gerçekçi ve uygulanabilir değildir. 2- Radar uygulamasının hedefi kazaları azaltmak değil, cezaları ve tahsilâtı çoğaltmaktır. 3- Hız sınırına bu kuralları koyanların büyük kısmı hiç uymamakta, bu kişilere caza ya hiç yazılmamakta, ya da bunlar ve diğer gücü yetenler bu cezaları ödememenin yolunu bulmaktadır.


Trafik cezalarının, hükümetin bir dolaylı vergi kaynağı olarak, bir zulüm boyutunda ve çok adaletsiz bir biçimde uygulandığı kanaati çok yaygınlaşıyor.


Hükümeti kuran partinin adı: Adalet ve Kalkınma Partisi. Ama bu uygulamaların hiç biri adaletli değil. Yüce Mahkemeden adalet bekleyen AKP, vatandaşı kendisinin adil olduğuna inandırmalıdır.

Vema Edrakeme’l İslam?

What`s the meaning of İslam? Allah’tan başka bütün teslimiyetlere kalın bir red çizgisi çekmek değil midir?


Hz. Muhammed`e risalet Amerikan yönetimindeki Detroit`te gelseydi, biz gerçekten hangi tarafta yer alacaktık?


Komşu komşuya mirasçı olsaydı, öbür dünyada Irak yüzünden hangi cezaya çarptırılırdık?


Zalime karşı gelmek ibadettir.’ Biz bu ibadetin el, dil ve gönülle neresindeyiz? En son kime buğzetmiştiniz?


Cadde ve sokakta haramdan niçin geçilmiyor? Başörtüsü meselesi çözülünce İslam ahlak ve fazileti geri gelecek mi?


Bizim Müslümanlığımız kaç ayar? Gâvurlara karşı şiddetli, dindaşlarına karşı merhametli kaç insanımız var?


Rızkı veren Allah`sa ve biz de buna iman etmişsek “Bakabileceğin kadar çocuk yap” şablonu bizim hanelerimizi nasıl işgal etti?


Camide tadil–i erkâna harfiyen uyan tüccar, piyasada kapitalizmin kurallarıyla mı amel ediyor? Adam kazıklamak herhangi bir esnafın siyasal İslamcılığından bir şey kaybettirir mi?


Her iktidar kendi zenginlerini yaratır. Nasıl zengin olduğun değil de zengin olup olamadığın mı dikkate alınmakta?


Cuma namazından sonra rüşvet alan mütedeyyin bürokratımızın fıkhi durumu hangi esasa göre belirlenmeli?
Kınayıcının kınamasından korkmadan’ tabiri Kur`anda her Peygamberin temel vasfıdır. Hangimiz, hangi iktidarın hangi yanlışına sırf bu ilahi emirden ötürü tavır koymuştur?


Din, kimin ve kimlerin tekelindedir? Kim ve kimler; öldürülen 1.750 Iraklı, tecavüz edilen 1 milyon Iraklı ve sakat bırakılan, sürgün edilen 4 milyon Iraklı için tepki göstermiştir?


Irak`taki Amerikan dehşetini Show Haber`de görünce mi idrak edeceğiz yoksa Deniz Feneri Derneği Felluce`den yayın yapınca ( yapabilirse) mı?


Irak ve Suriye`deki petroller sanki Türkiye sınırına gelince bıçak gibi kesilirdi. Her 2 kişiden birinin oy vererek gösterdiği dini kaygılar Irak ve Suriye sınırına dayanınca niçin bıçak gibi kesiliyor? Ağızları bıçak açmıyor?


Amerikan emperyalizminin hınk deyicisi olmak gibi bir hedef 4 kitabın hangisinde tevil imkânı bulur?


Müslüman zengin olmalı”, “Müslüman her şeyin iyisine layıktır” klişeleri yüzyıllık kapitalist sloganları değil mi? Müslüman Sosyete tabiri kalbinizi ağrıtmıyor mu?


Bu iktidarın gelişi, gelir dağılımındaki taksimden 1 pul nasiplenenlerin yer değişim talebi miydi? Yoksa inançlarını hayata hâkim kılmak isteyenlerin adanmışlığı mı?


Büyük büyük yöneticilerimizin çoluk çocuğunun akçalı işleri böyle kısa zamanda kıvırması bizim için nasıl bir övünç sebebi? Açıkgözü dini camiada da mı jandarma yapıyorlar?


Emaneti ehline vermeyen kıyametin kopmasını beklesin’. Emanet görev tahsisi midir, makam mıdır, mevki midir, ihale midir? Nedir?


Peki, menkıbelerini anlattığımız sahabeler ve açlıktan karnına taş bağlayan Peygamber; müşriklerin taht, saltanat, kudret tekliflerine niçin bir an bile yüz vermedi?


Peygamberin davası nedir, bizimki ne? Adetullah neye denir?


Son söz: ‘Hutame nedir bilir misin? O, Allah`ın ateşidir ki, ta kalplere ulaşır. Hiç şüphe yok ki o ateş, onların üzerine kapatılacaktır’.


Ah keşke toprak olsaydım !”

Oyun İçinde Oyun

Ülkemizin içinde bulunduğu coğrafyanda geçmişinden günümüze baktığımızda  politik ve kültürel bir çok mücadele olduğu görülmektedir. Bunun sebebi her zaman yazılarımda bahsettiğim gibi bölgenin bulunduğu coğrafyanın her dönem cazibe merkezi olmasından kaynaklanmaktadır.


 Tarihe siyasi oyunların en yoğun yaşandığı devletlerin başında geçen Bizans’ın üzerine kurulan Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’ne Bizans’tan kalan yegane mirasın siyasi oyunlar olduğunu, özellikle son zamanlarda ülkemizin içerisinde bulunduğu durumdan ötürü, rahatlıkla söyleyebiliriz.


Nitekim bundan iki üç sene evvel Fransa Cumhurbaşkanı Chirac’ın “Anadolu’da yaşayanların çoğu Bizans’ın torunlarıdır” gibi bir ifade kullanması bir çok yönden gerçeği yansıtmasa da siyasi oyun kurma açısından benzerlik göstermektedir.


Bir önceki yazımda sizlere Ergenekon operasyonun ardında yatan kanaatimce asıl nedenin ülkemizde uzun yıllardır var olan atanmışlar ve seçilmişler arasındaki mücadele olduğunu izah etmiştim.


Tabii bu operasyon kanaatime göre birçok oyunu da içermektedir. Birincisi iki grup arasındaki iktidar mücadelesi, diğeri de Türk Ortodoks Kilisesini kapatarak Fener Rum Patrikliğine özerkliğin yolunu açmaktır. Bu operasyonun başladığı tarihin Yunanistan başbakanının geldiği zamana rastlaması bahsettiğimiz hususun gerçekliğini doğrular nitelik taşımaktadır.


Tüm bu olanlara binaen karşı bir oyun olarak hükümeti oluşturan partinin kapatılması durumu söz konusu olmuştur.  Bu durum atanmışlarla seçilmişler arasındaki mücadeleye yeni bir boyut kazandırmıştır.


 Kanaatimce bu davanın içerisinde birçok siyasi manevra yer almaktadır. Birincisi atanmışlardan seçilmişlere “devletin sahibi biziz” mesajı olabileceği gibi, diğeri, bugüne kadar her zaman kriz psikolojisini iyi değerlendiren hükümet partisine gelecek seçimlerde yerini sağlamlaştırma yönünde iyi bir koz sağlaması olabilir.


Bu coğrafyada en uzun hakimiyete sahip olan Türk milletinin bu bölgeye yerleşmeden önce zayıf olan siyasi oyun kurma kabiliyeti, bölgeye yerleştikten sonra kazandığı en büyük kabiliyettir. Hatta zamanla yaşanan çetin olaylar oyun içinde oyun kurmaya kadar götürmüştür.


Bu sebepledir ki dış ülkelerin gündemi ayda bir değişirken bizde haftada bir değişmektedir.  Kendi iç politikamız içerisinde kurduğumuz maharetli siyasi oyunları dış politikada da kurma yoluna gidebilmemiz şu günlerde en büyük dileğimdir.


İyi Haftalar!…

“Ulusal Egemenlik” ve Kemal Bey

Ermeni diasporası tarafından sözde Ermeni soykırımının sembolü olarak Ağrı Dağı yerine kullanılan Ararat Dağı ifadesinin, MEB 11. sınıf coğrafya ders kitaplarında kullanıldığı ortaya çıkmıştır. Bu büyük yanlışı, gaflet örneğini ortaya çıkaran Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı Sayın İsmail Koncuk’a teşekkür ederiz. Ciddiyetsizlik ve sorumsuzluk örneği olan bu yanlışı acaba Ermeni Milli Eğitim Bakanlığı yapar mı? Eğer siz, milli duruşu, milli değerleri ve milliyetçiliği dışlarsanız; dışarıya hoş görünmek peşindeyseniz; bu gibi affedilmez yanlışları bolca yaparsınız. Eğer, dıştan destekli bir takım vakıfların güdümündeki vakıf ve kuruluşların etkisine girerseniz; daha da büyük yanlışlar yaparsınız. Sayın Başbakan bir ara “Türkiye, sadece Türklerin değildir” ifadesini kullanmadı mı? 


Bu büyük yanlışlar son senelerde oldukça arttı. Milletlerarası toplantıların Türkçe isimleri yerine sadece İngilizce isimleri kullanılır oldu. Ecevit Hükümeti’nde Sayın Bostancıoğlu’nun Milli Eğitim Bakanlığı döneminde de meslek okulları diplomasının üstünde garip bir ay-yıldız vardı ve sonra değiştirildi.


***


Geçen hafta içinde milli tarihimizin üzücü ve düşündürücü sayfalarından birinin 89. Yıldönümüydü. Milli şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey dış baskılarla 10 Nisan 1919 tarihinde Beyazıt Meydanı’nda idam edilmişti. Bilindiği gibi; bu aziz şehidimiz Atatürk’ün teklifiyle TBMM tarafından milli şehit ilân edilmişti. Ermenilere kötü muamele yapılmasını önleyemediği iddialarıyla daha önce beraat etmiş olmasına rağmen; Divan-ı Harb’e verilmiş, haksız suçlama kılıfına uydurularak idam kararı çıkarılmıştır. Bu asil vatan evlâdının son sözleri “Allah, vatan ve millete zeval vermesin. Üç çocuğumu millet uğruna yetim bırakıyorum. Yaşasın millet” idi. Kabri başında yapılan anma toplantısına vefalı ve kadirşinas vatandaşlarımız katıldı. Kemal Bey, rahmetle, saygıyla ve dualarla  anıldı. Vatan için hayatını seve seve veren Kemal Bey’ler unutulmadığı, unutturulmadığı ve bu acı olaylardan ders alınabildiği sürece geleceğimizi kurtarabiliriz.


Zaman tünelinde dünden bugüne bağlantı kurduğumuzda, bugün dünden pek farklı değildir. Yabancılara hoş görünebilmek, onların şerrinden kurtulabilmek uğruna Osmanlı, bir kaymakamını, çeşitli kamu görevlilerini ve askerlerini göz göre göre feda etmiştir. Dışarıdan kumandalı ve destekli, şımartılmış ve imtiyazlı kılınmış bazı ihanet odakları dün de bugün de görev başındadır. Bugün de Brüksel’in memurları sömürge müfettişi gibi aramızda dolaşıyor, her şeyimize karışıyorlar. Bugün hayali bir AB üyeliği uğruna Türkiye ile oynanmakta; gurur ve haysiyet kırıcı beyanlara ülkeyi yönetenler ses bile çıkartamamaktadırlar. Türkiye’nin, milli devlet anlayışından uzaklaştırılarak Sevr şartlarına uydurulması, demokratikleşme ve özgürleşme olarak takdim edilmektedir. Türksüz, milliyetsiz, aşırı liberal, ısmarlama ve tepkici anayasa taslakları gündemdedir. TCK’nun 301. Maddesi bazılarını rahatsız etmektedir. Hakaret serbestisi istemektedirler.  Petrol ve vakıflar yasaları çıkarılmış; sıra egemenliğin devrine, zorla birleştirilerek KKTC’nin buharlaşmasına sebep olabilecek bir Kıbrıs modeline gelmiştir. Bunlara ilâve olarak; inanç dünyamız üzerinde Vatikan patentli, İslâm’ı ve Peygamberimizi dışlayan, Müslümanları devşirme amacı taşıyan diyalog tuzakları bulunmaktadır.


 Son olarak; Washington, Sulukule’nin istimlâkına bile karışmıştır. Yargımız, dış baskı altına alınmıştır. Aslında, 89 yıl önce gerçekleştirilen idamla Kemal Bey’in değil; Osmanlı’nın ipi çekilmiştir. Bugün ise; sindirilmeye, bastırılmaya ve tepkisizliğe mahkum edilmek istenen, medyanın büyük çoğunluğu tarafından yanlış şartlandırılan “Yol Ayrımındaki Türkiye” gerçeği ile karşı karşıyayız. Dün saltanatın merkezi İstanbul’du ama; yöneten merkezler farklıydı. Bugün de merkez Ankara’dır ama; acaba Türkiye Ankara’dan mı yönetilmektedir?


Dün nasıl ki Ermeni sorunu Ermenilerin değil; Ermeni terör örgütlerini kullananların sorunu ise; bugün de ırkçı Kürtçülük sorunu Kürtlerin değil; onları kullanmak isteyenlerin sorunudur. Anadolu’da hilâle karşı haçın mücadelesi iyice ortaya çıkmıştır. Yeter ki bu farkedilebilsin. Biz bu şartlar altında “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”nın 88. Yıldönümünü idrak edeceğiz.      

Konuşabilme Yeteneği

Hayat sahnesinde başarılı olabilmek için gerekli bazı becerilere sahip olunmalıdır. Bu beceriler Allah tarafından lütfedilmiş, doğuştan verilmiş becerilerde olabilir. Sonradan, çalışılarak elde edilen becerilerde…


Şüphesiz, hepimizin en çok eksikliğini hissettiğimiz konu, kendimizi ifade etme durumumuz olan konuşma becerimizdir. İster öğrenci, ister siyasetçi, ister yönetici hangi durumda ve konumda olursak olalım, en çok kendimizi ifade etme konusunda çekincemiz var.


Peki, neden konuşmakta güçlük çekiyoruz.?


Eğer konuşmakla ilgili fiziksel bir problemimiz yoksa tek cevap konuşmadığımız için olacaktır. Bu sebeple öncelikle neden konuşmadığımızın cevabını aramak gerekir. Yetişme biçimimiz ise, bizim neden konuşamadığımızı açıklıyor.


Düşünsenize; Çocukken evdeki büyüklerimize fikir beyan etsek, onların yanlışlarını ifade etsek cevap’’Sen sus, sen anlamazsın. Daha küçüksün’’ cevabı almıyor muyuz?


Okulda öğretmeninize bir şey söylemeye kalksanız cevap, Büyümüş de küçülmüş. Hele öğren de ondan sonra…’’ demiyor mu?


Çalışırken amirinize bir şey söyleseniz tepki, ‘’Bu kadar yıllık tecrübemiz var. Sana mı sorduk? Olmuyor mu?


Sosyal yaşamda,’’Niye? Deseniz, sesini yükseltme, düzen sarsılır! O sarsılırsa ben de seni sarsarım… Bu cevaplarla büyüdük muhtemelen. ‘’Acaba neden konuşamıyoruz?’’ un cevabı belli olmuştur umarım.


Neden konuşmadığımızın yanında, herkes her türlü yeteneğe sahip olarak dünyaya geliyor diye de, bir durumda söz konusu değildir. Bu şekilde dünyaya gelenlerde kendilerini şanslı hissetmelidirler. Çünkü Allah onlara bir lütuf sunmuş. Bu kimseler kendilerine bahşedilen yetenekle birlikte anlatacaklarını çekinmeden çok güzel bir şekilde ifade edebilirler. Doğuştan güzel konuşma becerisi gibi bir yeteneğe sahip olmayanlar ise bunu sonradan çalışarak öğrenebilirler. Bu kimseler içinde önerebileceğimiz birkaç şey olabilir.


İşe öncelikle cesaret ve istekli olmakla başlanmalıdır. Kendinizi ifade etmenin size temin edeceği faydaları düşünerek, kendinize olan güveninizi artırarak konuşmanın size neler kazandıracağını, size ne kadar dost temin edeceğini düşünmek sizi istekli hale getirecektir.


Konuşulacak konuları önceden belirlemek gerekir. Önceden düşünüp ne söyleneceği tasarlanmadıkça, dinleyiciler karşısında rahat olunamaz. Bu durum konuşacak kimsenin hata yapmasına neden olur.


Konuşma konusunda kendimize güven duymalıyız. Dimdik durup bizi dinleyenlerin gözlerinin içine bakmalıyız. Burada şunu da diyebiliriz. İnsanın konuşmasına hakim olabilmesi için öncelikle konusuna hakim olması gerekir.


Anlatılacak konu üzerinde çalışmak, pratik yapmak gerekir. Böylece elde edilecek tecrübe ile korkularda yok olur.


Son olarak doğru nefes almak da konuşmayı etkili kılar. Nefesi doğru dürüst kullanmak insana dolgun, derin tonlar, cazip tonlar verir. Onu ince, kaba seslerden kurtarır.

Sınavı Kaybedenler, Kazananlar

0

“Ye, iç, gül, oyna!” felsefesi bana göre değil. İnsanoğlu soylu yaratıktır; yaşamı ve sınavı da soylu olmalıdır.


Doğru algılayanlar, yaşamın duyarlılık üzerine kurulduğunu göreceklerdir. Düşünenler için hayat bir trajedi, aptallar için bir komedidir.


“Akıllı olup dünyayı taşıyacağına, aptal ol dünya seni taşısın.” sözünü bir minibüste okumuştum. Akıllık ve aptallık, trajedi ve komedi, yaşamın iki yüzü. Bunlar gece ile gündüz, doğu ile batı kadar birbirine uzak, birbirine yakın. Birer uçta dost, birer uçta düşman. Her ikisi, varlıklarını birbirlerine borçlu. Birinin varlığı diğerini gerekli kılıyor.


Burada “Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın; / Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın.” diyen N. Fazıl’ı hatırlamadan geçmek olmaz. Sizin bu ilişkide nerede bulunduğunuz önemli. Bulunduğunuz yer, sınavı kaybetmek ya da kazanmak sonucunu doğuruyor.


Zıtlar arasındaki farklılığın bir kavga nedeni olarak algılanması da yanlış olur. Farklılığı doğru bir bakışla doğru dengeleyenler, sınavı her zaman kazanırlar. N. Fazıl, bu uyumu ne güzel ifade etmiş: “Zıtlar arası ahenk, af ve günah yarışta; / Bütün zıtlar kavgada, bütün zıtlar barışta…”


Zıtlar arasındaki ahenk, hayatın ritmini oluşturuyor. Bu ritmi iyi okuyanlar ve yönetenler, sınavı geçebiliyor. Önceki gün derse niçin gelmediğini sorduğum bir öğrencim, komşusunun, kafasına kurşun sıkarak intihar ettiğini, cenazeye katıldığını söyledi. Nedenini sordum: “ Ticaretle uğraşıyordu, otuz iki yaşındaydı, tefeciden para almış, bunun karşılığında açık çek vermiş, ödeyemeyince kendini banyoda öldürmüş.” dedi. Kendini öldürmek, yaşam enstrümanını iyi çalamamak, bu felsefeyi doğru algılayamamak demek.


Bir güzel, güzelliği ile övünüyor ve çirkini küçümsüyorsa; çirkin, çirkin olmanın kompleksini duyuyor ve güzeli kıskanıyorsa yine zengin, zenginliği ile gururlanıyor ve yoksula tepeden bakıyorsa; fakir, fakirliğinden utanıyor ve zengine fesatlanıyorsa bu sınavı kaybediyorlar. İnancımız, beyaz insanın siyah insandan, zenginin fakirden üstün olmadığını, üstünlüğün takvada olduğunu söyler. O halde, kişinin özüyle ilgisi olmayan, tamamen izafi olan değerlerle övünmesinin ne mantığı olabilir. Bunun gibi, varlık bizi şımartmamalı, yokluk da ölüm sebebimiz olmamalı. Her iki durumda olmak, yani şımarmak ve intiharı düşünmek, sınavı kaybetmek demektir.


Kimse, sevdikleriyle sınanmak istemez. Hz. İbrahim, en sevdiğiyle yani oğlu İsmail’le sınanmıştı. Zenginin yoksullukla, güzelin çirkinlikle, annenin ve babanın evladıyla, vatanseverin vatansızlıkla sınanması ağırdır. Ancak bu sınavı başarıyla verenler, kahramanlar arasında yer alır.


Sınav, bir ömür devam ediyor. Ömür sürecinde kendimizle ve çevremizle olan sınavda harap ve bitap düşüyoruz. Bazen çoklukta yokluğu, bazen yoklukta çokluğu yaşıyoruz. Gelgitler arasında şamar oğlanına dönüyoruz.  Kendimizi rüzgâr önünde savrulan yapraktan güçsüz hissettiğimiz zamanlar oluyor. Bu çaresizlik içinde “Ye, iç, gül, oyna!” felsefesine, denize düşenin yılana sarılması gibi sarılıyoruz. Doludan kaçarken yağmura tutulduğumuzun farkına varamıyoruz. Yaşlılığında geçmişine bakarak “Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak” gören A. Haşim gibi pişmanlıklar duyuyoruz.


Ben öyle bir kılavuz istiyorum ki kum saati gibi olsun. Bana hem geçmişimi hem yaşadığım zamanı hem gelecek zamanı göstersin. Kendimi hem yargılayayım hem kurayım. Gayrisi, havanda su dövmek.