Ömür ve Borsa

48

İtiraf etmeliyim. On beş yıl kadar önceydi. Bir arkadaşımın tahrik ve teşvikiyle borsaya girdim, değişik sektörlere ait birkaç kâğıt aldım. Borsacı tabiriyle söyleyelim: Borsada oynamaya başladım. Fazlaca para bağladığım bir kâğıt önce bir miktar yükseldi, hoşuma gidiyordu bu. Sonra ne olduysa oldu, kâğıdın değeri düşmeye başladı. Kâğıt, değerini bulacak diye beklerken fiyat düştü de düştü. Ben iyice zarar ettim. Birkaç yıl sonra kâğıttan kurtulabildim. Sermayeyi kediye yüklemiştik. Borsa pahalı bir tecrübe oldu benim için. Sonraki yıllarda borsayla ufak tefek ilişkim oldu; ama bu oyunda kârda olduğumu söyleyemem. Şunu anladım: İpin ucu başkasının elinde olan oyunlar ve içinde emek bulunmayan kazanç bana tat vermiyor.


Bir tarihte bir borsa öykücüğü okumuştum: Köyün birine bir adam gelmiş ve tanesi 10 liradan maymun alacağını söylemiş. Çok maymunları olduğu için köylüler sevinçle ormana koşup maymunları yakalamaya  başlamışlar. Adam, yüzlerce maymunu 10 liradan satın alınca ortalıkta maymun azalmış, maymunları yakalaması zorlaşmış. Köylüler, maymun yakalamaktan vazgeçecekken adam tanesine 20 lira vereceğini söylemiş. Tekrar heveslenen köylüler maymunları yakalamaya başlamışlar. Bir süre sonra da fiyatı 25 liraya çıkarmış. Ancak bırak yakalamayı, maymuna rastlamak bile çok zorlaşmış. Bunun üzerine adam fiyatı 50 liraya çıkardığını; ancak kendisinin işi olduğu için şehre gitmesi gerektiğini, yardımcısının onun yerine alım yapacağını söylemiş. O yokken yardımcısı köylülere demiş ki: “Şu büyük kafesteki maymunlar var ya ben onların tamamını size tanesi 35 liradan satayım, siz de patron gelince ona 50 liradan satarsınız.” Köylüler birikimlerini bir araya toplayarak bütün maymunları satın almışlar. Sonra adamı ve yardımcısını bir daha gören olmamış.


İnsan hayatı da bir borsa. Hayata başlarken yüzlerce, binlerce maymuna sahibiz. Bunlar, sağlığımız, ümitlerimiz, dostlarımız, imkânlarımız, inancımız… Doğan her güne yeni bir ümit ve heyecanla başlıyoruz. Beklentilerimizin peşinde koşuyoruz. Elde ettiklerimizi, bir gün lazım olur, diye yığıyoruz. Yığarken çok kere zamanı ve sağlığımızı fena harcıyoruz. Farkında olamıyoruz bunun. Günün heyecanı, bitmeyen emeller gözlerimizi perdeliyor, görmemizi engelliyor. “İnsan” denen yüce varlığa da ihtiraslarımıza hizmet ettiği kadar değer veriyoruz. Onun, emellerimize basamak olması, “dost” olmasından çok önce geliyor. Çıkarımıza hizmet etmeyen dostlarımızı bir peçete gibi buruşturup atıyoruz. Ellerine gül verdiğimiz insanların, zamanla başlarına çekiçle vuruyoruz.  “Ağır ağır çıkacaksın, bu merdivenlerden.” diyen Ahmet Haşim gibi bakıyoruz ki “Gün akşam olmuş.” Borsada oynayacak ne zaman ne sermaye kalmış. Adına “ömür” ve “sağlık” dediğimiz sermaye, “ümit” ve “heyecan” dediğimiz patron bizi terk etmiş. Elimizdeki sermayeyi ucuza sattığımızı şimdi fark ediyoruz; ama giden gitmiş. Ucuza sattıklarımızı pahalı almaya çalışıyoruz; ama zaman tükenmiş. Elde kalan, şairin dediği gibi, “Eteklerimizde güneş rengi bir yığın yaprak”. Bir baston gibi işe yaramayan hatıralarla ayakta durmaya çalışıyoruz.


“Hayat” adlı borsaya girmemek mümkün değil. Mademki geldik, bu borsada oynamak zorundayız. Kaybetmemek hedef olmalı. “Toprağın altına girdiğimizde neyin hesabını vereceğiz?” bilinci, borsada oynayanları kazandırıyor. Bu bilinç, kişiyi hem başkaları adına verimli kılıyor hem geçici değerlerin esiri olmaktan kurtarıyor. Ömür borsasına çıkarken sahip olduğumuz bütün değerler, gerçek karşılığını buluyor.


Bu borsada kazanmak herkese nasip olmuyor. Dilerim, siz kazananlardan olursunuz!