32.7 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1302

Osmanlıcılık Yapılacak; Yap!

Benden duymuş olmayın ama Amerika‘nın biri Kırmızı Başlıklı Kız‘a bir dizide rol teklif etmiş. Senaryoya göre K.Başlıklı Kız‘la hain kurt işbirliği yaparak Babaanne‘yi ortadan kaldırmışlar ve K.B.Kız‘ı Babaanne kılığına sokmuşlar. Böylece Babaanne‘nin mal varlığı ve terekesini bir güzel yemişler. Sonra da geviş getirmişler.

İnsan balçık ve telaştan yaratıldı. Nankörlük, Kabil‘in Habil‘i öldürüp de yerinin almak istemesiyle başladı. Ki biz Habil‘in torunlarıyız, yani ‘iyi adamlar‘ız.

Beni İsrail, Hz.Musa‘dan sonra Tevrat‘ı işkembesine göre değiştirdi ve hesapta onun yerini aldı. Roma, 3 asır sistematik zulme tabi tuttuğu Hıristiyanlığın canına okuduktan sonra bayraktarlığını üstlendi. Hz.İsa‘yı adam yerine koymayanlar birden onun Ulûhiyet davasına yelken açtılar.

İslâm‘ın 2 büyük düşmanından biri Ebu Süfyan, elinden sabun köpüğü gibi kayan feodal iktidarı geri almak için hasbelkader Müslüman oldu ve oğlu Muaviye‘yle siyasî ihtilâl yaptı.  Torunu Yezid hem Ehl-i Beyt’e hem de halis sahabelere dünyayı zindan etti. Ama İslâm âlimleri Emevilere hala 1 ictihad sevabı vermeye devam etiler.

Osmanlı, 3 asır ihlâsla 3 asır iflasla hüküm sürdü. Sonrasında 6 asrına birden sövenler oldu, sövdürmedik. 28 Şubat’ın cafcaflı müfettişler sürecinde bile II.Abdülhamit‘in başını yere eğdirmedik. Oysa Osmanlı kendini çoktan tüketmişti. Atatürk’ün yaptığı yenilikleri uzatmalar oynansa bir akîl padişah da yapmak durumundaydı.

Osmanlı Hâkimiyet Arması‘nın ve açılımını tanıtmak ocak – bucak birkaç yılımızı aldı. Evimin bir köşesinde Yavuz’un küpesiz resmini kutsal bir okul gereci gibi saklamak da bu sorumluluğun bir parçasıydı. Ama oraya kadar.

Şimdilerde hanedancılık oynamak isteyen yeni mürteciler var. Falan efendi, filân beyzâde, feşmekân sultan.. Dedikodu tarihi programlar, saray vakanüvisleri, tribün tarihçileri..

Sosyetenin bile aklının ermeyeceği asalet – masalet payelendirmeleri.. Neredeyse ayaklarını yıkayıp suyunu içecekler. Beyler; İslam saltanat – maltanat tanımaz. Ve babadan oğula (yada damada) şeyhlik, sultanlık, ağalık dini değil dünyevîdir. Irsî damardan hırsî iktidara..

Osmanoğulları‘ının iyisini de gördük, kötüsünü de. Seyyid denilen soydan doğru da çıkar eğri de. Çamurdan olsun Bahçecik’li olsun, denemez. Üstünlük takva ileyse bir soya mensup diye bu ambalajlı törenler niye?

Hep şunu savunduk: İslâm Konferansı Örgütü nezdinde 46 ülke ortak bir komisyonla Kutsal Topraklar‘daki Hac işini organize etmeli. Mekke ve Medine, Saudia America‘nın inisiyatifine bırakılamayacak kadar tayyip beldelerdir.

Ama iş, İngilizlerin yapamadığını Amerika‘nın yapmasına gelirse; Washington‘dan başımıza bir Halife takdirine gelirse; namusumuza el uzatılmış sayarız. Hele hele Osmanlıcılığı da yürüyüş kararı gibi Bay Obama‘nın emriyle yapacaksak sokağa çıkmayalım daha iyi.

İyi akşamlar Kırmız Başlıklı Kızcağız; her nerede ve ne şekilde oynatılıyorsan!

Türklerde hayvan sevgisi ve oluşturulacak bütünsel bakış açımız

Türkler Orta Asya’da eski çağlardan beri çevre, doğa ve hayvanlarla ilişkiler bugünün ölçütlerine göre bile çok ileride olduğu görülmektedir. Dünyada ilk ehlileştirilen hayvan köpektir. Avrasya bölgesinde ehlileştirildiği söylenir. Türkler hepinizin bildiği gibi 12 hayvanlı takvimi kullanmışlardır. Hayvanların bir kısmının ehlileşmesini sağlamışlardır. Özellikle At Türkler’de özel bir yer işgal etmişlerdir. Kaşkarlı Mahmut “At Türk’ün kanadıdır” demiştir.

Aslında insanlık gelişimini ve bu günlere kadar sağlıklı bir şekilde gelmesini, köpeklere borçludur. Eski çağlardan beri eğer köpek ilk ehlileşen hayvan olmasaydı, çevreden gelen tehditlerden hiç birisinden haberdar olamayan insanoğlu ciddi risklerle karşı karşıya kalacak, önceden bilemediği risk ve tehditlerin çoğunu bertaraf edemeyecekti. İnsanoğlunun atların evcilleştirilmesi ile birlikte ciddi olarak hareket kabiliyeti artmış, yaşam kalitesini de artırmıştır. Kediler kemirgenlere karşı insanları korumuş, bulaşıcı hastalıkları engellemiştir. Güvercinlerle haberleşme sağlanmış iletişimin artmasına vesile olmuştur. Bu örnekleri daha da artırabiliriz  Bu pencereden baktığımızda da özellikle köpeklere karşı bir vefa borcumuz var. İlkçağlarda doğa ile iç içe yaşayan insanları kameralar, güvenlik görevlileri, farklı savunma amaçlı araç ve gereçler korumuyordu.

Eski Türklerde Tanrıya at kurban etme anlayışı hakimdir. İnceledim bazı kabileler bildiğimiz anlamda bazı ruhlar için atları kurban etmişler, ancak Tanrı için kurban anlayışları ise farklıdır. Atı önce damgalamışlar ondan sonra özgür bırakmışlardır. Özgür bırakılan bu atlara dokunulmazlık sağlamışlar, bu atlara kimsenin binmesini ve dokunmasını yasaklanmışlardır. Bu tip atlara da “töğünlük at” denilir. Atın sahibi savaşta öldüyse atı hiçbir zaman feda edilmez, sadece kuyruğundan bir kısım keserek kesilen kuyruğu mezara koyarlardı. Ayrıca atlar öldüğünde genellikle mezarlara gömmüşlerdir. Ciddi at mezarlarına ve mezar başlıklarına Orta Asya’da rastlıyoruz.

Türkler İslam’la müşerref olduğunda ve yakın tarihe doğru gelindiğinde, Selçuklu ve Osmanlıda hayvanlarla ilgili olarak neler var diye baktığımızda ise, hem vakıflar yoluyla hem de kişisel olarak hayvanlara olan yaklaşımın çok medeni olduğunu görüyoruz. Buna karşın aynı dönemlerde diğer ülkelere bakıldığında ise hayvanlara ve insanlara yapılan davranışların zulüm ölçeğinde olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz.

İslam insana bütünsel bir bakış açısı ve bu bakış açısına uygun davranış kalıplarının oluşmasını sağlar. Bütünsel bakış açısıdır ki Selçuklu’larda ticaret yolları arasında hem insanların hem de hayvanların ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde kervansaraylar oluşmasına sebep olmuştur. Bu büyük konaklama yerlerinde insan ayırımı (din, dil, ırk) yapılmadan her kese eşit muamele edilmiştir. Osmanlıda hepimizn bildiği gibi Hayvanlarla olan irtibat ve anlayış daha kurumsallaşmıştır. Kedi hastanesinden, Leylekrin kırılan ayaklarının tedavisinin yapıldığı kliniklere, kuşlarla ilgili yapılanlar ve diğer hayvanlara olan yaklaşımlara bakıldığında; yüksek bir medeniyetten ve anlayıştan bahsedebiliriz. Hayata dair her şey, Kuran ve sünnet ve güzel adet, gelenek ve göreneklerle süslenerek gelmiştir.

Kızılcıhamam Zımmiler köyünde, kış mevsimlerinde dağdaki geyiklere ot ve tuz vermek için bir organizasyonun olduğundan, bu görevi yapan kişiye de “Geyikçi” denildiğinden bahseder (http://www.muzaffereker.com/Kizilcahamam/dinihayat/yabanabadvakif.htm) Bu gelenek hala o bölgede ve Türkiye’nin çeşitli yerlerinde devam etmektedir. Vakıflar sadece şehirlerde kurulmamıştır. İhtiyaca göre köylerde bile bir çok vakıf kurulmuştur. Sosyal hayatın medeni bir biçimde gelişmesi ve sürdürülmesi vakıf medeniyeti diye bahsedilen olgunun gelişimi ile ilgilidir. Devlet, enerjisini büyük işlere harcarken sosyal hayatı da hayırsever vatandaş ve organizasyonların kurdukları vakıflara bırakmıştır.

Kuranda bir ayet var çok sarsıcı “Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi topluluklardır. Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rablerinin huzuruna getirilecekler.” (En’am, 38)  Bu ayet söz söylemenin bittiği yerdir. Hayvanlarla ilgili bir çok ayet var. Bizim bu ayetleri iyi algılayabilip davranış haline dönüştürebilmemiz için O dönemdeki İnsan-hayvan, İnsan-çevre, insan-insan ilişkilerine iyi bakmamız lazım.

Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v) hayvanlarla ilgili nakledilen sadece bir olaydan bahsedeceğim. Sahabeden bir zat elindeki Kuru ekmeği bir köpeğe uzatıyor. Köpek ekmeğe doğru hamle yaptığında sahabe elini çekiyor ve ekmeği köpeğe vermiyor. Bu hadiseyi gören peygamberimiz. Yapılan davranışın çok yanlış olduğunu yapılan bu davranışın köpeği aldatmak olduğundan bahsediyor. Bu davranışın öbür dünyadaki karşılığının da bu kandırmacılığı yapan zatın, öbür dünyada cennetin kapısına kadar getirilip, sonrada cehennemin kapısından içeri sokulacağı şeklindedir.(Kutübu sitte aldatma bölümü; İmam suyuti camial kebir aynı bölüm: Ravi Sait bin Vakkas ebu sait hudri ..)

Çünkü R.S.A.V. “Aldatan bizden değildir… Emanete ihanet eden bizden değildir” buyuruyor. (Kutübi sitte)

Belki sadece şakalaşma amacı ile bile olsa bir köpeği kandırmanın ne kadar kötü bir davranış olduğunu bu örnekte görüyoruz. Günümüzde İnsanların, bazı kurumların, belediyelerin yöneticilerin hayvanlara yaptıkları zulmün karşılığını düşünemiyorum bile.

Bizim tüm hayat ile anlayışımızı yeniden gözden geçirip, insan-çevre, insan-hayvan, insan-doğa kısaca tüm ilişkilerimizi ve bu ilişkilerdeki davranışlarımızı bize verilmek istenen bütünsel bakış açısını iyi algılayıp, bu bakış açısına göre hayat anlayışımızı içselleştirirsek, toplumsal olaylardaki tüm problemlerimizi asgariye indirmiş olacağız. Bütünsel bakış açısıyla, her canlı ile olan ilişkilerimiz daha medeni bir seviyede gelişeceğine inanıyorum..

 

 

Amellere Kıymet Kazandıran Şey; Niyet ve İhlas

Yüce Rabbimiz, insanları, kendisini tanısın ve ibadet etsin diye yaratmıştır. Ancak bu surette insan, sorumluluktan kurtulacak, dünya ve ahirette mutluluğa erecektir. Yalnız bu sorumluluklar yerine getirilirken temel kriter, niyet ve ihlastır. Yapılan işte karşılık, niyet ve ihlasa  göre verilmektedir.

Yapılan ibadet ve güzel amelde niyet, sadece Allah’ın rızasını kazanmak, Allah Teâlâ’nın farzlarını yerine ge­tirmek, haramlarından sakınmak olmalıdır.

Sadece insanların takdir ve teveccühünü kazanmak veya hem Allahın rızasını hem de insanların takdirini kazanmak düşüncesiyle yapılan ibadet ve amellerin Allah katında hiçbir kıymeti yoktur.

Rabbü’l Alemin, Kur’an-ı Kerim’de “Halbuki onlara, dini yalnız O’na has kılarak ve hanifler olarak Allah’a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu. Sağlam din de işte budur.” (Beyyine, 5) buyurarak müslümanlardan dinin, yalnızca, ihlasla, samimiyetle yaşananının kabul edileceğini bildirmiştir.

Allah Rasûlü Sallallahu Aleyhi Ve Sellem de şöyle buyurmuş­tur:

“Ameller niyetlere göredir ve her amel edene niyetine göre karşılık vardır.”  (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Trimizi)

“Nice güzel görünüşlü ameller, bozuk niyet sebebiyle reddedilir…”

“Nice kimseler yataklarında öldükleri hâlde, niyetlerinden dolayı şehidlik mertebesini kazanırlar.” (Ahmet b. Hanbel)

“Kim bir borcu vermemek niyetiyle alırsa o kimse hırsızdır.”

Allah Rasûlü Aleyhissalatü Vesselam Tebuk seferine çıkarken beraberindeki ashâbına şöyle demiştir:

“Bazı kimseler, özürlerinden dolayı Medine’de kaldılar. Bunlar, attığımız adımların, yaptığımız masrafların, çektiğimiz sıkıntı ve açlığın sevabına ortaktırlar. Çünkü onlar da samimî olarak bizimle birlikte çıkmak isterlerdi.” (Buharî, Ebu Dâvûd)

Günahların hükmü ise niyete göre değişmez. Haram hiçbir suretle helâl olmaz.

Seleften bir zat şöyle demiştir

“Mübâh işlerimde (oturup kalkmak, yemek içmek gibi yapılmasında sevap, terkinde günah olmayan işler), hatta yemek, içmek, uyumak gibi zorunlu hâllerimde de ibadet niyeti getirmekten hoşlanıyorum.” Çünkü, ibadet niyetiyle bütün mübâh işler, zorunlu hâller ve sıradan âdetler ibadete dönüşürler… Mubahlar sevap depolarıdır. Himmeti ve maksadı ahiret olan kimseler, bunları ibadet niyetiyle sevap hazineleri hâline getirme fırsatını kaçırmazlar.”

Bu konuda son devrin büyüklerinden Abdülhakim Hüseyni  Hz. de şöyle demiştir:

“Bir kimse, -memur, işçi, patron her kim olursa olsun- sabah evinden çıkmaya hazırlanırken içinden şöyle bir niyet etse ;

‘Ya rabbi sen rezzakı mutlaksın, tüm yaratıklarının rızkını verirsin. Ancak rızık aramayı üzerimize vacip kılmışsın. Ya rabbi işte senin bu emrini yerine getirmek için evimden çıkıyorum.’

O kişi, akşam evine dönünceye kadar sürekli camide namaz kılan kişinin ecri gibi sevap alır.”

Hikmet ehli bir zat demiştir ki; Gösteriş ve sohbet uğruna ibadet eden kimse, para kesesine çakıl taşı doldurarak pazara çıkan kimseye benzer. Kendisini görenler “Bu adamın ne dolu kesesi var” derler. Ama bir şey almak istese, kesesindeki çakıl taşlarına karşılık kendisine kimse bir şey vermez.

İhlasta ölçüyü gösteren çok önemli bir hadisi şerif:

Ukbe bin Müslim bir ara Medine’de kalabalık arasında birine rastlar. Kim olduğunu sorunca, Ebu Hureyre olduğunu öğrenir. Yaklaşıp “Allah aşkına, bana bir hadis naklet.” der.

Ebu Hureyre Hazretleri “Otur da nakledeyim.” der. Ebu Hureyre Radiyallahu Anh bir süre hüngür hüngür ağladıktan sonra bayılır. Kendine gelince “Tamam nakledeceğim.” der. Fakat yine hüngür hüngür ağlamaya başlar. Uzunca bir süre sonra susar ve şu hadisi şerifi nakleder:

“Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz buyurdular ki:

“Kıyamet günü ilk çağrılacaklar, Kurânı ezberleyen biri, Allah yolunda öldürülen biri ve bir de çok malı olan biridir.

Allah Teâlâ Hazretleri Kurân okuyana:

“Ben, Resûlüme inzal buyurduğum şeyi sana öğretmedim mi?” diye soracak. Adam: “Evet yâ Rabbi!” diyecek.

“Bildiklerinle ne amelde bulundun?” diye Rabb Teâlâ tekrar soracak.

Adam: “Ben onu gündüz ve gece boyunca okurdum” diyecek.

Allâhu Teâlâ Hazretleri: “Yalan söylüyorsun!” diyecek.

Melekler de ona: “Yalan söylüyorsun!” diye çıkışacaklar.

Allahu Teâlâ Hazretleri ona: “Bilakis sen, “Falanca Kur’an okuyor” densin diye okudun ve bu da söylendi” der.

Sonra, mal sahibi getirilir. Allah Teâlâ Hazretleri:

“Ben sana bolca mal vermedim mi? Hatta o kadar bol verdim ki, kimseye muhtaç olmadın?” der. Zengin adam, “Evet yâ Rabbi” der.

“Sana verdiğimle ne amelde bulundun?” diye Rabb Teâlâ sorar.

Adam: “Sıla-i rahimde bulunur ve tasadduk ederdim” der.

Allâhu Teâlâ Hazretleri:”Hayır, bilakis sen: ‘Falanca cömerttir’ desinler diye bunu yaptın ve bu da denildi” der.

Sonra Allah yolunda öldürülen getirilir. Allah Teâlâ Hazretleri:

“Niçin öldürüldün?” diye sorar.

Adam: “Senin yolunda cihadla emrolundum. Ben de öldürülünceye kadar savaştım” der.

Hakk Teâlâ ona: “Yalan söylüyorsun!” der. Ona melekler de:”Yalan söylüyorsun!” diye çıkışırlar.

Allah Teâlâ Hazretleri ona tekrar: “Hayır, bilakis sen: ‘Falanca cesurdur’ desinler diye düşündün ve bu da söylendi” buyurur.

Sonra (Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ebû Hüreyre’nin dizine vurup): “Ey Ebû Hüreyre! Bu üç kimse, Kıyamet günü, cehennemin, aleyhlerinde kabaracağı Allah’ın ilk üç mahlûkudur!” dedi.

“Şüfey der ki: “Ben Ebû Hüreyre’den aldığım bu hadisi, Hz. Muâviye’ye haber verdim. Bunun üzerine: “Böylelerine bu muâmele yapılırsa, insanların geri kalanlarına neler yapılır?” dedi ve Hz. Muâviye şiddetli bir ağlayışla ağlamaya başladı, öyle ki helak olacağını zannettim. Derken bir müddet sonra kendine geldi, yüzündeki (gözyaşlarını) sildi. Ve şunları söyledi:

“Allah ve Onun Resûlü doğru söylediler:

‘Dünya hayatını ve onun zinetini isteyenlere, orada işlediklerinin karşılığını tastamam veririz. Onlar orada bir eksikliğe de uğratılmazlar. İşte âhirette onlara ateşten başka bir şey yoktur. İşledikleri şeyler orada boşa gitmiştir. Zâten yapmakta oldukları da bâtıldır’ (Hûd 15-16). [Müslim, İmâret 152, (1905); Tirmizî, Zühd 48, (2383); Nesâî, Cihâd 22, (6, 23, 24).]

Amellerin sevapları gibi, kalbi etkilemeleri de bu ölçüye göredir.

Bütünüyle hâlis olan ameller, kalbin nuru­nu çoğaltır ve ondaki Allah ve ahiret sevgisini arttırır.

Bütünüyle dünyevî ve nefsanî gaye ve maksatlara dayanan ameller ise, kalbin ışığını söndürür ve ondaki yüce duygu­ları öldürüp süflî duyguları canlandırır.

Hiç şüphe yoktur ki, dünyanın helâlına talip olmak meşrudur. Ancak, Allah Teâlâ için yapılan amelleri buna âlet etmek câiz değildir.

Bu sebeple, ihlâs sahibi kimseler, yaptıkları amel­lerden dünyaya ait bir fayda temin etmeyi düşünmek şöy­le dursun, iradeleri dışında hasıl olan bu kabil faydalara üzülürler ve bu faydaların ahiretteki sevabın yerine geçme ihtimalinden korkarlar.

Çünkü kıyâmet gününde bazı kim­selere şöyle denir:

“Siz nimetlerinizi dünya hayatınızda tükettiniz ve on­larla safa sürdünüz. Bugün size sadece hakaret ve azap vardır…” (Ahkâf, 20)

Mü’minin tavrı :

Mü’min, her hal-ü kârda kendisini riya tehlikesi kar­şısında görür, bu tehlikeye karşı dikkatli ve uyanık davra­nır ve buna rağmen, kendi nefsini riyakârlıkla, amelini de riya karışmış olmakla itham eder.

Ancak, o, ortada yeterli delil bulunmadıkça ve özellikle kendisini ilgilendirmeyen konularda başka mü’minleri riyakârlıkla itham etmeye kalkışmaz. Çünkü bu türlü bir itham doğru değilse iftiradır; doğru ise, ortada ciddî bir delil bulunmadığı için su-i zandır. Bunların ikisi de günahtır.

Onun için, mü’min kendi nefsinin kötülük­lerini, başkalarının ise iyiliklerini görür. Münafık ise tam aksine sürekli kendisini temize çıkarır, başkalarını itham eder.

Riya sayılmayan Durumlar:

Bir gün sahabilerden biri Peygamber Aleyhissalatü Vesselam Efendimize gelerek “Ya Rasulallah, ben bir amel işliyorum. Fakat onu gizli tutmama rağmen açığa çıkıyor, duyuluyor. Duyulunca da bu durum hoşuma gidiyor. Bu amelden dolayı sevap kazanabiliyor muyum?

Peygamber Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz bu soruya şöyle cevap veriyor: “Sana bu amelin karşılığında 2 sevap var. Biri o güzel ameli işlediğinden dolayı, biri de başkalarına örnek olduğundan dolayı.”

Allah, insanların kalplerini ihlasla amel edenlere çevirir.

Rabbül Alemin, bizlere amellerimizi ihlas ve güzel niyetle taçlandırmayı nasip etsin. Amin.

TBMM Başkanı Suç mu İşleyecek?

0

Konumuz DTP Milletvekillerinden birkaçı ile ilgili yargılama sürecinde yaşanan kriz. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesince çağrılan bazı DTP milletvekilleri duruşmaya katılmayacaklarını belirtmişler, TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin’de “…bu mecliste hiç kimseye bir tek milletvekili dahi teslim etmem” demiştir. Yargılamanın devamı açısından 29 Aralık 2009 tarihindeki duruşmaya zorla getirilmeleri kararı alınmış. Yargılanma konularıda; Yasama dokunulmazlığı kapsamında olmayan nitelikteki suçlar.
Anayasamızın 14. maddesi birinci fıkrasında “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz” denilmektedir.
Anayasamız 83. Maddesinin 2. fıkrasında: “Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili,Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz,sorguya çekilemez,tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14. maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır…” hükmü vardır. 
Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 2007/9370 esas, 2008/617 karar ve 15 Ekim 2008 tarihli kararlarında, 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın 7/2. maddesinde tanımlanan “terör örgütünün propagandasını yapmak” suçunun, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 14. maddesinde öngörülen “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik suçlardan olduğu” na karar vermiştir. Bu kararla birlikte, birkaç DTP milletvekilinin işledikleri suç  yasama dokunulmazlığı muafiyeti dışındadır.
Anayasamız 14. maddesinde belirtilen; “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı” PKK yandaşı bir tavırla ve açılım cesaretiyle ortaya koyan ve dolayısıyla suç işleyen milletvekili kimlikli hainler, devlete meydan okuyorlar.
İktidar mensupları da açılım sevdasına bu meydan okumalara göz yumarak onların suçlarına ortak olmak için ellerinden gelen her şeyi  yapıyorlar. Devlete meydan okuma fiiline ortak oluyorlar.
Mesela Mehmet Ali Şahin… Ne yazık ki, Mehmet Ali Şahin bu memlekette TBMM Başkanı. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin bölücü milletvekilleri ile ilgili ihzar kararını dikkate almıyor. Söylediği bir cümle var ki, gerçekten düşündürücü. Cümle aynen şöyle: “İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü ne yapar bilmem. Ama Meclis Başkanı olarak bu mecliste hiç kimseye bir tek milletvekili dahi teslim etmem.”  Bu cümle Mehmet Ali Şahin’in alenen suç işlemeye aday olduğunun ve hatta suç işlediğinin göstergesidir. Şimdi çok basit bir mantık kurgusuyla düşünelim;  “teslim etmemek” ne demek? Ortada hukuka aykırı bir fiil var,hukuk devleti olmanın gereği olarak bu fiil hukuki bir yaptırım gerektirmektedir.
 
Yasama dokunulmazlığı kapsamında bir fiil için,milletvekilleri açısından  müeyyideyi uygulama, milletvekilliği bitene kadar askıya alınır. Bu yasal bir haktır. Ancak işlenen suç dokunulmazlık zırhını deliyorsa, bu durumda yargılamayı tehir etmek veya sayın meclis başkanı gibi hukuk dışı bir tavır sergileyerek “hukuka rağmen” dediğim dedik mantığı hiç bir anlam ifade etmez.Bu tür tavırlar ancak totaliter devlet geleneklerinde olabilir. Bu söylemlerde söyleyenlerin gelecek için düşündüklerinin ifadesidir.   
 
 

Düşünmek Lazım

Fikirsiz zikir sahipleri boş teneke gibidir. Fikirsiz zikir, gürültüdür. Fikir, belli bir disiplinle, usulle zikredilirse insanın değerine değer katar. Dün akşam, TV’deki iki kanala takıldım. Birinde iki fikir sahibi, sözde allame bir konuyu horoz dövüşünden farksız bir usulle tartıştılar. Tartışmadılar, dövüştüler. İkisi de birbirinin açığını aradı, yanlışlarını ıslak havlu gibi yüzlerine vurdu. Onları dinleyenlerin kazancı, gerilimden başka bir şey olmadı. Diğer kanalda orta yaşlı iki bey, filmlerden alıntılar yaparak bir konuyu tartıştı, konuşurken nezaketi elden bırakmadı, katılmadıkları düşüncelerini temellendirmekten kaçınmadı. Örneklemeleri benim için doyurucu olmasa da üslupları beğenimi kazandı. Ben de onlarla birlikte düşündüm, zihin jimnastiği yaptım. Onları dinlemek için ayırdığım zamanı kazanç saydım.

Önceki gün, bir öğrencimle sohbet ederken ağzımdan “İnsanı diğer canlılardan ayrıcalıklı kılan, düşünmesi, düşüncelerini inanç haline getirip uğrunda mücadele etmesidir.” cümlesinin çıktığını hatırlıyorum. Yine bir gün sınıfta dadaizm hakkında bilgi verirken “Dadaizm, kuralcılığa karşıdır, hatta Dadaistler, sanatta, sosyal hayatta anarşizmi savunurlar, kuralsızlığın kural haline gelmesi ihtimalinden dolayı dadaizme bile karşıdırlar.” deyince bir öğrencim “Bu ekol tam bana göre.” demişti. O öğrencim, günlük yaşamayı seven, sorumluluk almaktan kaçınan, derse geliş ve dersten gidişlerinde disiplini olmayan, babasıyla akşamları karşılıklı içki içtiğini bana ve arkadaşlarına övünerek anlatan biriydi. Bir minibüste gördüğüm “Akıllı olup milleti taşıyacağına deli ol, millet seni taşısın.” cümlesi, tam da onun yaşam tarzını özetliyordu.

Bazı şirketlerin ömürleri uzun, bazılarınınki kısadır. Bazı insanlar ölünceye kadar yaşar, bazıları öldükten sonra da… Bedene yönelik gıdalar kişiyi yaşadığı sürece ayakta tutar, kalbe ve akla yönelik gıdalar o insanı tarihe altın harflerle yazar. Bizde yok; ama dünyada, ömrü asırlarla ifade edilecek şirketler var. Bazı peygamberler tek başına milletti; milletleriyle hala yaşıyorlar. Kurumları ve kişileri uzun soluklu yaşatan, onların zikir sahibi olmadan fikir sahibi olmasıdır. Buna, bizde kurumlar için “ar-ge” deniyor. Araştırma ve geliştirme birimi. Batı’da ise “think-thank” deniyor.

“Arge”, zekanın akla dönüşmesidir, aklın eylemsizlikten kurtulup değer kazanmasıdır. Argenin merkez eylemi, düşünmedir. Düşünmeyle ortaya çıkan düşünce, insanı diğer canlılardan ve düşünen insanı, diğer insanlardan farkı kılar. Düşünenle düşünmeyen bir olmaz. Düşünmeyen insan, tepkiseldir; hisleriyle hareket eder, onun ortaya koyduğu eylemler kısa ömürlüdür, değersizdir. Tepkisel insan kendisiyle barışık değildir, çelişkilidir. Bir istikamet sahibi değildir o. “Kıblesi olmayan insan” denebilir ona. Onun en fazla yaşadığı duygu, pişmanlıktır.

Yemek, içmek, oynamak, sevmek; kolaydır. Bedeninizin bir bölgesine zevk olarak döner bu eylemler. Alınan zevkler, kişinin iştihanı artırır, eylemin tekrarını ihtiyaç haline getirir. Düşünmek zordur; kişiyi gerer, uykusuz bırakır; midesinde ağrı, kalbinde çarpıntı, beyninde zonklama hisseder insan. Yorgunluktur, elde ettiğiniz. Düşünme eyleminin, hemen somut sonucunu da göremezsiniz. Hayal kırıklığına uğramak, yılmak, bezmek; çok kere sizi bekleyen sonuçtur. Ampulü bulmak için dokuz yüz doksan dokuz deney yaptığı halde “Dokuz yüz doksan dokuz yanlış yolun olduğunu anladım, şimdi bininci ihtimali denemek gerekir.” diyebilen Edison gibi sabırlı olmayı gerektirir düşünmek. Hele, bilginin değer ifade etmediği, popülerliğin pirim yaptığı toplumlarda, düşünme eylemi kişide aşağılık duygusu da yaratabilir. Bunun için bir cihattır, düşünmek. Gerçek mücahittir düşünen insan, tefessüh etmiş toplumlarda.

Değerler; düşünerek oluşturulur, davranışla somutlaşır. Davranışlar; karakterimiz olur, ahlakımız olur. Düşünen insandan kimseye zarar gelmez. Düşünmek; insanı eşyanın inceliğine, varlığın sihrine, olayların derinliğine ulaştırır. İnsanın en değerli eylemidir düşünmek. Düşünmeyle kendimizi keşfeder, değerimizi anlarız. Düşünmekten kaçan, korkan insan kendisini, çevresini, neslini, kendisi üzerinde hakkı bulunanları önemsemeyen insandır. Bir düşünme seferberliği başlatmak gerekir ülkemizde. TV’deki kanallar özel programlar yapmalı, okullara düşünme dersleri konmalı, düşünme kulüpleri kurulmalı, insanlara düşünmenin yaşamak için bir gereklilik olduğu kabul ettirilmelidir. Düşünme sistematiği öğretilmeli, özellikle yarının aydını olacak genç beyinlere. Felsefe derslerinde öğretilen düşünme çeşitleri salt bilgi olmaktan çıkarılmalı, doğru düşünmenin uygulamaları yapılmalıdır özel ve resmi eğitim kurumlarında.

Önce kendi “arge”mizi kuralım. Değerimize değer katılım. Düşünme ibadeti son nefesle bitiyor. Descartes ne kadar veciz söylemiş: “Düşünüyorum; o halde varım.” Ben de diyorum ki: “Düşünmek zorundayım; çünkü varım.”

 

PKK Dışarı (mı?)

Geçen hafta sonu Bursa’da oynanan Bursaspor-Diyarbakırspor maçı esnasında tribünlerde dile getirilen bu slogan, sokaktaki barışın dibine atılan bir dinamitin futbol sahalarına da yansıdığının bir işaretiydi.

Bu sloganı atanların büyük bir kısmının niyeti, bölücülere tepki vermek olsa da, toplumsal barışa zarar vereceklerini hesap edemediler belki de.

Kürt olmanın “bölücü-hain” olmakla eşdeğer olmadığını kabul etmezsek, işin başından bu insanlara karşı haksızlık etmiş oluruz.

Hem zaten hain-bölücü olmak için Kürt olmak gerekmiyor ki.. Abaza, Gürcü, Laz, Çerkez, Arnavut, Boşnak, hatta ve hatta Türk olup da hain ve bölücülere hizmet edenlerin resimleri her gün gazetelerin 1. sayfalarında yer alırken, yalnızca Kürt kimliğinden ötürü, birine veya bir topluluğa “hain-bölücü” yaftası yapıştırmak, doğru da değil.

Üstelik PKK neden dışarı olsun?

PKK bir bölücü örgüt. Sempatizanları ve bu örgütün mensupları da, “dışarı” değil, “içeri” girmeleri gerekmez mi?

Siz “dışarı” derseniz, pkk’nın oyununa gelmez misiniz?

Gelirsiniz!.. Hem de iki ayrı açıdan gelirsiniz.

Önce bölücü örgütün istediği gibi, bu kavgayı sokağa taşırsınız. Diğer taraftan da onların genel af taleplerine uygun olarak sloganlaştırdıkları “pkk dışarı” sloganı ile söylem birliği içinde olursunuz.

Hükümetin, “Kürt Açılımı” diye yola çıktığı, açılımdan ziyade Türkiye’yi ayrıştıran bir sürecin, sokağa yansımalarına dikkatinizi çekmek istiyorum.

Bu sürecin buraya kadar gelmesine, bundan sonra varacağı noktaları, “ucu açık” bırakanlara bir ders olması açısından bu maçta tezahür eden olayları önemsiyorum.

ABD dönüşü Sayın Başbakan’ın her ne kadar “Kürt Açılımı” projesinden vazgeçtiğine yönelik işaretler aldıysak da, açılım altında bu ülkeye verdiği dönüşü olmayan bir takım zararları olduğunu da bir kenara not edin derim ben.

Sayın Başbakan’ın başından bu yana içerisini bir türlü doldurmaktan imtina ettiği bu “açılım” sözleri, her şeyden önce, bölücü örgüt mensuplarının, lider kadrosunun, İmralı’nın, dağ kadrosunun, sempatizanlarının ve artık örgütün temsilcisi olduğunu saklamayan parlamentodaki uzantılarının beklentilerini çok yukarılara çekmiştir.

Bu beklenti içinde olanları bundan sonra tatmin etmek maalesef güç olacaktır.

Taleplerinin yerine getirilmemesi de bu cenahı ziyadesi ile hırçınlaştıracak ve toplumsal barışı zedeleyecek birçok olayın müsebbibi haline getirecektir. Şehit cenazelerinin sayılarını arttıracaktır.

Umarım ve dilerim ki; Türkiye’nin hassasiyetleri konusunda, hesapsız kitapsız konuşanlar, bunların üzerinden siyaset yapanlar, gereken dersi alırlar.

Yoksa önümüzde zifiri karanlık günler bizi bekliyor.

12 Eylül öncesinin o karanlık tünelini yaşamış neslin bir temsilcisi olarak diyorum ki;

“Gençler, sakın ha…!  Sakın bu oyuna gelmeyin.. Deniz aşırı ülkelerde tezgahlanan bu oyunun figüranı olmayın”.

Değerlerimiz ve Yozlaşma

Değerlerimizi inancımızdan bağımsız düşünemeyiz. Değerler inançlarında tesiriyle asırlar boyunca oluşmuş bir milleti millet yapan, o milleti ayakta tutan ve diğer milletlerden ayıran milli ve manevi hususiyetlerimiz ve bize ait özelliklerimizdir.

Bu özellikler bizi diğer milletlerden ayıran ve bizi biz yapan değerlerdir.

Bu değerlerimizi bilip, onları koruyup sahiplenirsek var olmaya devam ederiz. Aksi takdirde eriyip yok olmaya mahkûm oluruz. Şunu bilelim ki bu değerlerimizden her gün biraz daha uzaklaşıyoruz. Asimile oluyoruz, işin ilginç tarafı kendi kendimizi asimile ediyoruz.

Değerlerimizden bazıları şunlardır:

1-     Aile
2-     Sevgi-saygı
3-     Dürüst ve güvenilir olmak
4-     Verdiğimiz sözde durmak
5-     Yalan söylememek
6-     Ölçü ve tartıda dürüst olmak
7-     Aldatmamak
8-     Tesettür-Başörtüsü-Türban
9-     Bayrağımız-sancağımız
10-     İstiklal marşımız

Şimdi size bilimsel bir kıssa anlatayım.

Kurbağa:
Bilim adamlarının yapmış oldukları araştırmalarda kurbağalar 20 derecedeki suda yaşayamaz, ölürler. Kurbağanın birisini içerisinde 20 derecedeki su bulunan bir kabın içerisine bırakırlar. Kurbağayı suya bırakır bırakmaz kurbağa şiddetli bir vıraklama sesiyle ve can havliyle zıplayarak dışarı çıkar. Bunu gören bilim adamları kurbağayı alır yaşayabileceği bir sıcaklık derecesi içindeki suya koyarlar. Kurbağa hayatından gayet memnundur. Bilim adamları suyun sıcaklığını her gün bir derece yükselterek sabitlerler. Kurbağa içerisinde bulunduğu ortamın normal olmadığını her gün bir şeylerin değişerek kötüye gittiğini hisseder, hareketleri yavaşlar, hantallaşır ama ilk günkü gibi aşırı tepki göstermez gösteremez. Nihayet suyun sıcaklığı 20 dereceye ulaşır. Kurbağa ortamın her gün kötüye gittiğinin farkındadır ama ısı birer derece birer derece yükseltildiği içinde gittikçe tepkisizleşir ve tepki veremeden ölür. Şimdi bunun konumuzla ne ilgisi var diyorsunuz değil mi? Kısaca izah edeyim.

Aile en kutsal değer değil mi?

Bizim inanç ve kültürümüzde aile nikâhla oluşur. Gelinlikle girilen evden kefenle çıkılır. Şimdi nikâhsız beraberlikler, evlilikten kısa bir zaman sonra boşanmalar, nişan döneminde yüzük atmalar sıradanlaştı. Artık muhafazakâr ailelerde bile sıkça görülür oldu.

Televole ve magazin kültürü gayri meşru ilişkileri yaygınlaştırdı. Babasız dünyaya gelen çocuğun suçu ne? Hanginiz böyle bir durumda yani (babası belirsiz) bir insan olmak isterdiniz?

Önceden tesettürün bir ağırlığı vardı şimdi başörtülü genç kızlar sokak-cadde ve parklarda erkek arkadaşlarıyla sarmaş dolaş gezmekte beis görmüyorlar. Genç ve olgun yaştaki hanımlar ve beyler sokakta dondurma yalayarak dolaşabiliyorlar. Unutmayalım suyun sıcaklığı her gün bir derece daha yükseliyor. Eşini aldatan kadın-erkek ve erkek arkadaşıyla ailesinden haberli-habersiz gayri meşru ilişkiye girerek hamile kalan kız dizisi artık dindar ailelerde bile seyredilir oldu.

Bunları seyreden anne baba, kız erkek o hayatı içselleştiriyor ve onlar gibi olmayı normal görmeye başlıyor. Dikkat edin suyun sıcaklığı her yıl (gün değil) bir derece yükseltilerek toplum yozlaştırılıyor, tepkisiz hale getiriliyor.

Peki sevgi-saygı ne âlemde şimdi bırakalım çocuklarımızın mahallemizde ki büyüklere saygısını kendi anne babalarına, dede ve ninelerine ne kadar saygı duyuyorlar. Peki ya siz sahi büyüklerinize ne kadar saygılısınız?

Önceden bir büyük (anne-baba-dede-nine) içeri girdiğinde saygıdan ayağa kalkılır yer gösterilirdi.

Peki ya şimdi?

Onunla mı saygı olur, bununla mı saygı olur, şununla mı saygı olur?

Peki ya neyle saygı olur?

Bizim kültürümüzde “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.” Anlayışıyla hocalara, eğitimcilere saygı bayraklaştırılmıştı.

Bugün bu saygının ne kadarını okulda bir öğrenci öğretmenine, cemaat imamına, hanımlar eşlerine, komşular birbirlerine gösteriyor.

Unutmayalım ki suyun sıcaklığı her yıl bir derece daha arttırılıyor ve biz de bu durumu normal görüyoruz.

Bu duruma nasıl uyum gösterdiğimizi size şehirli gelin kıssasıyla anlatayım.

Şehirli gelin:

Anadolu’nun bir köyünde büyüyen bir delikanlı üniversite okumak için büyük şehirlerden birine gider. Okul bitince orada tanıştığı bir kızla evlenir. Aradan bir müddet geçer gelin beyinin evini köyünü tanımak ister. Beraberce köye giderler. Hayatında hiç köy görmeyen bu geline görüntü garip gelir haliyle.

Eve varıp merdivenden tırmanmaya başlayınca burnuna çok ağır kokular gelir. Aynı koku evin içerisinde de vardır. (Köyler de evler genellikle iki katlı olur, alt kat dam-kom hayvanlar için üst kat insanlar içindir.)

Gelin bu kokudan rahatsız olunca hafif bir sesle beyine ailesinin bu evde nasıl yaşadığını sorar, evin çok pis olduğundan şikâyet eder.

Güngörmüş kayınvalide olayı (gelinin tavrını) anlayışla karşılar. Gelin şehirde büyüdüğü için köylerdeki damdan komdan habersizdir. O tek bir kom bilir o da internetteki com’dur.

Fakat gelin hanım iyi niyetlidir evi temizleyerek kokuyu gidermek ister. Kayınvalidesine evi temizlemek istediğini söyler, oda meselenin farkında olduğu için olur cevabını verir.

Gelin hanım yatağı, döşeği, yorganı, yastığı, kabı, kaşığı hulasa evde ne varsa hepsini döker, söker yıkar evin köşesini bucağını günlerce ilaçlı suyla temizler bu iş bir hafta on gün sürer.

Her şeyi yerli yerine koyar.

Kayınvalidesine bak anneciğim ev tertemiz oldu koku falan kalmadı der. Kayınvalide eline koluna sağlık kızım çok güzel oldu ev mis gibi oldu der.

Artık gelinin burnu kokuya alıştı, kokuyu duymaz ondan rahatsız olmaz oldu, bağışıklık kazandı. Kokunun kaynağı ev değil evin altındaki hayvanların barınağı (damı-komu)’dır.

Hepinizin yarını bugününüzden güzel olsun. Allah’a emanet olun.

Güdümlü Yazarçizer Takımı ve Gerçek Aydınlar

2002 milletvekili seçimlerinde bir milletvekili adayının seçim çalışmaları kapsamında köyler ziyaret ediliyordu.  Burdur’da küçük bir köydeyiz. Milletvekili adayı, Türkiye’nin ekonomik ve siyasi olaylarına dair bilgiler veren ve o sıralarda yaşanan ekonomik ve siyasi sıkıntıların sebeplerini, sorumlularını anlatan bir konuşma yapıyordu. Köy kahvesinde akşamın ilerleyen saatlerinde gerçekleşen bu konuşmaya 70-80 civarında köylü vatandaşımız katılmıştı.

Herkes konuşmayı dikkatle ve alakayla dinlerken, köylülerden biri elini kaldırarak söz istedi ve kızgın bir ses tonuyla çıkıştı. “Siz bunları bize niye anlatıyorsunuz?

Aday biraz da şaşkınlıkla, “Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu bilmeniz ve oyunuzu kullanırken doğru tercih yapabilmeniz için bilgi vermeye çakışıyorum” diye cevap verdi.

Köylü yine sert bir ses tonuyla devam etti: “Siz bunları anlattınız da ne oldu? Anlattıklarınızı, Türkiye’yi sıkıntıya sokan sebepleri değiştirmek için benim bir şey yapma şansım hiç yok. Dün evime gittiğimde gece yastığa başımı koydum ve rahat bir uyku uyudum. Şimdi sizin bu anlattıklarınızdan sonra bugün nasıl uyuyabileceğim? Bunları anlatmakla iyi ettiğinizi mi sanıyorsun?”

Şu sıralarda halkımızın ve aydınlarımızın bir kısmı tam da bu köylünün ruh hali içinde.

Beyinlerimize bombardıman edilen bilgiler karşısında düşünmek, muhakeme etmek, karar vermek gibi beyin faaliyetleri halkımıza yorucu, yıpratıcı ve faydasız geliyor. Günlük geçim kaygısı, çocukların eğitimi, trafik çilesi, ekonomik sıkıntılar vb insanımızı yeterince yoruyor. Ekonomik ve siyasi sıkıntıların sebebi olarak iyi yönetilmediğimize dair bir kanaati oluşsa bile bunu değiştirmeye gücü yetmeyeceğini düşünerek bu alanlarda düşünmeyi ilgi alanından çıkarıyor.

Bir grup yazarçizer ise, ülkemizin esas meselelerine kafa yormaktansa, bir uzaktan kumanda cihazına bağlanmış robotlar misali belli konuları Türkiye gündemine getiriyor ve bu konular hakkında hazırlanmış fikirleri tekrarlıyorlar. Bu gruptan 50-60 kişi kadarı belli başlı TV ve gazetelerin önemli köşelerini işgal etmiş durumda ve çok sayıda kanaldan aynı görüşler devamlı tekrarlanıyor. Tek doğrunun kendilerinin dediği gibi olduğuna dair bir kanaat oluşturmaya çalışıyorlar.

Bahse konu yazarçizer takımı bazen “AB kulübüne girmek için bu kulübün şartlarını yerine getirmeliyiz”, bazen “hepimiz Ermeniyiz“, bazen “AB hedefi için Kıbrıs’tan fedakârlık etmemiz lazım“, bazen “Ergenekon, ölüm kuyuları, yargısız infazlar” nakaratlarını tekrarlamakta. Ermenilerden özür dileyen, Ermenistan kapısının açılmasını, Rum Ortodoks Kilisesi Patriğinin ekümenikliğinin (evrenselliğinin) tanınması, papaz okulunun açılmasını, Rum gemilerine limanlarımızın açılmasını isteyenler, bankalarımızın/ şirketlerimizin/ limanlarımızın yabancılaşmasını teşvik edenler hep aynı kişiler. Son zamanlarda ise “kollektif haklar, Kürtçe Eğitim, federasyon gibi İmralı’daki terör örgütü liderinin kavramlarını ve taleplerini makul şeylermiş gibi beynimize kazımaya çalışmaktalar.

Necip Fazıl Kısakürek “Gördüm ki, ateşte cımbızda yokmuş. / Fikir çilesinden büyük işkence” mısralarıyla gerçek aydının talip olması gereken “çile“li yolu tarif ediyordu. O aydın ki “bir zehirli kıymık gibi beynimde” dediği fikir sancısını yaşayacaktır. Kendisine çizilen rotada değil, değerlerinin ve kutsallarının yaşaması uğruna üreteceği fikirleri milleti ile paylaşacaktır.

Garip olan ve hayretle izlediğimiz hadise ise, Necip Fazıl’ın manevi çeşmesinden su içerek yetişen bir siyasi ekolün temsilcileri ile bahsettiğimiz uzaktan kumandalı, güdümlü yazarçizer takımının tam bir uyum içerisinde olması.

Necip Fazıl’ın tarifiyle “Büyükdoğu” gençliği, Mehmet Akif’in ifadesiyle “Asım’ın nesli” olmak iddiası içinde yetişen siyasi ekolün temsilcileri ile çoğunluğu eski sosyalist, yeni liberal, bir kısmı da cemaat ve tarikat menşeli yazarçizer ve siyasetçi takımı arasındaki uyum ve eşgüdümün izahı pek kolay değil.

Aynı siyasi ekolün temsilcileri Türkiye’nin tarihinde kırılma noktası oluşturabilecek, tarihi kayıplara yol açabilecek bütün kritik karar süreçlerinde “merak etmeyin, sizi düşünen sizden birileri sizi yönetiyor, ülkemizin varlıklarını, birliğini ve dirliğini koruyoruz, bize güvenin” sözlerini sıkça kullanıyor. Bu sözlere karşı gerçek aydının tavrı ne olmalı?

Gerçek aydın kumaş içine batan toplu iğne gibidir, dikiş iğnesi gibi değil. Toplu iğne gibi başı daima dışarıda kalıp, kumaş içinde kaybolmayan kişidir.

Kumaş bazen bize sunulan bilgi bombardımanı veya propaganda malzemeleridir. Gerçek aydın bu propaganda malzemesi içinde kaybolmaz.

Kumaş bazen bize sunulan menfaatlerdir, iktidar nimetleridir, paradır, mevkidir, şöhrettir. Gerçek aydın bunların içinde kendini kaybetmez.

Gerçek aydın ortak değerlerle, ortak kutsallara saygıyla yetiştiği insanların hata yapmaması veya az hata yapması için, elinden gelen bütün açık yüreklilikle, görüşlerini paylaşır. Onları peşin “güven” duygusuyla değerlendirmez, güvenilir olmaları için eksik ve hatalarını görür ve gösterir.

İktidar sahipleri, kendisinin eksik ve hatalarını söyleyen, eski dostları olan gerçek aydınların söz ve yazılarından genellikle rahatsızlık duyarlar. Övülmek, her yaptığında bir hikmet bulunduğunu duymak daha çok hoşlarına gider. Böylece hata ve yanlışlar çoğalır.

İşte bilhassa bu dönemde gerçek aydınlar sabırla, inatla ve azimle, yapılan her icraatı şüpheyle araştırır, ortak değerler ve kutsalların ışığında değerlendirir ve doğruları söyler, yazar.

Bize düşen de böyle olmaya çalışmaktır.

Etnik Fitneye Açılmak

Türkiye’yi adeta zorla kamplaşmaya iten, insanları birbirine mesafeli hale sokan, sevgi, kardeşlik ve arkadaşlık ilişkilerini zedeleyen son açılım olayları karşısında Ankara’da 70 kuruluş bir basın toplantısı yaptı. Türk Dayanışma Konseyi adı altında toplanan bu kuruluşlar, etnik ayrımcılık yapılmasının, etnik merkezli politikalar uygulanmasının ve birliktelikler yerine farklılıkları ayağa kaldıracak açılım oyunlarının yanlış sonuçlar vereceğini ortaya koydular. Bazı kanallar gerçekten demokrat olamadığı için bu basın toplantısını vermekten çekindiler ve korktular.

Demokratik açılım ve daha sonra da barış ve kardeşlik projesi şekline dönüştürülen Kürt açılımı, toplumda arzulanmayan sonuçlar doğurmaya başladı ve tehlikeli bir yola girdi. Nitekim, Bursa’da oynanan bir futbol maçında seyirciler tepkilerini ortaya koydu. Aslında bu tepki, Diyarbakırspor Kulübü’ne değil; yanlış uygulamalarıyla ülkeyi yangın yerine çeviren bu ve benzeri tepkilerin ortaya çıkmasına sebep olanlaradır. Türkiye’de Türk’e karşı açıkça ırkçılığın yapıldığı, yaptırıldığı ve etnik fitnenin kaynatıldığı bir ortamda; yerinde olsa da, olmasa da bu gibi tepkileri yadırgamak mümkün değildir. Bunlar bölücülüğe ve ayrıştırmaya tepkidir. Diyarbakır ili, malum bazı yönetici ve çevreler dolayısıyla haklı haksız tepkiler çekmektedir.

Bir gece yürüyüşünde İngiliz vatandaşlarının sloganlar atarak gösteride yer almaları nasıl açıklanacaktır? Açılım adına açık saçık siyasi pozlar verilirse; sonuç bundan başka bir şey olmaz. Bu ve benzeri açılımlar vatandaş için söz konusu değildir. Kürtlükle ilgisi olmadan Kürtçülük yapan işbirlikçiler için geçerlidir. Sorun Kürtlerin sorunu olmaktan Osmanlı döneminden beri çıkmış, emperyalizmin Ortadoğu’daki yeni bir malzemesi olmuştur. Sorun Kürtlerin değil; Kürtleri kullananların sorunudur.

Kavramlar bilinmeden kullanıldığı için zihinler iyice karıştırılmaktadır. Ülkeyi yönetenler, zihin karıştırmada en ön safta yer almaktadırlar. Nitekim, birçok konuda devamlı yanlış yaptırılan Sayın Başbakan geçenlerde etnisiteyi doğuştan elde edilen bir özellik olarak ifade etmiştir. Tam tersine, etniklik biyolojik olmaktan çok; kültürel değerlere bağlı (endeksli) bir kavramdır. Etnik kimlik bundan dolayı kültürel kimlikle örtüşür. Etnik grup, bundan dolayı ırki gruptan ayrılır. Ancak, etnisiteyi anlaşılmaz bir şekilde yüceltip toplumları milletleşme sürecinden geriye boy, kabile, aşiret ve etniklik taassubuyla değerlendirmeye çalışanların birlik ve kardeşlik projesinden bahsetmesi de tek kelime ile komiktir. Siyasetçinin çevresinin kalitesi ile ilgili bize bilgiler de verebilir.

Türkiye’de aslında ters bir takım şeyler de olmaktadır. Teorik olarak dini, etnik, dile ve ırka dayalı ayrımcılık ve cemaatçiliği esas kabul etmemesi gereken bazı aşırı sol aydınlarımız, dün sosyalist iken bugün cemaatçiliğe ve etniklik taassubuna daldıklarını görüyoruz. Enternasyonalist, bırakın etnisiteyi milliyetleri reddeden, millet gerçeğini kabul etmeyen, milli menfaat yerine soyut bir sınıf çıkarını ve değişik tonlarda sınıf çatışmasını esas alan bir anlayış kendi kendini sorgulamak durumundadır. Değişik boyutlarıyla etniklik, cemaatçilik, din ve dil merkezli bir tavır alış, emperyalizme alan açmaktır. Zaten bunların çoğu dün de çatışıyor görünmesine rağmen; emperyalizmle kavgalı değildiler. Sınıf çatışması yoluyla emperyalizme alan açıyorlardı. Bugün birçok sosyalist bundan dolayı Amerikancı ve küreselci oluverdi. Solun millileşen tarafı ise; bugün bunun bedelini ödüyor. Sağ kesimde de durum farklı değildir. Milliyetçi olmayan bazı sağ kesimler, teslimiyetçi ve küreselci çizgide Batı tarafından zaman zaman farklı şekilde kullanılmaktadır.

Türkiye’de dün aşırı solda olup bugün küreselciliğe ve teslimiyetçiliğe oynayanların fikir çizgisinde ideolojik yenilginin de izleri vardır. Dün Türkiye ile kavga, ideolojik anlamda sürdürülüyordu. Bugün bu kavga her milli davaya karşı çıkmak ve işbirliği şeklinde yürütülmektedir. Bazıları ve iktidara akıl verenler, ulus devleti demokrasiye engel görüyorlar. Bu anlayışa göre, bütün milli devletler neredeyse demokrasi düşmanı kabul edilecek.“Millet bölünebilir, ülke bölünmez” gibi saçmalıkları, safsataları yumurtlayanlara değer veriliyor.

Milletin egemenliği ile devletler ortaya çıkar. Millet ve egemenliği ortadan kaybolursa; yerine farklı egemenliklere dayalı devletler doğar. Dünyanın birçok ülkesindeki aydınlar, milli devletten hiç de şikâyetçi değiller. Ama bizdeki bazılarına milli devlet, Türklük ve Atatürk fena batıyor. Milli devlete ortak arıyorlar ve egemenliği paylaştırmak istiyorlar. Bunu demokratikleştirme diye de yutturuyorlar.

Türkiye’nin Büyük Çatısı (6)

Önce bir olay karşısında yaklaşımlarımızı ortaya koymalıyız. Bizler sorunlarımızı kutuplaşma temelinde çözmeye çalışıyoruz. Yazar-çizer lider ve başkanlar da bu yöntemi benimsiyor. Aslına baktığınızda da bazı guruplar, siyaset ve bu konularla ilgilenen kurumlar kutuplaşmalar üzerine ayakta kalabiliyor. Televizyon programlarına baktığınızda sms atarak dereceye giren yarışmalarda da eğer yarışmacılar kutuplaşma hafif mağduru oynama ve çatışmaya yönelik bir davranış gösterdiğinde toplum yetenek yerine bu tip olaylar yüzünden o yarışmacıyı destekliyor. Bunu hepimiz biliyoruz.

Burada Ülkenin siyaset kurumlarına, STK’larına, aydınlarına ve diğer cemaatlere düşen görevler var. Türkiye’de kavramlarda içleri boşaltılmış durumda dolayısı ile aynı kelimeler yüklenen anlamlar farklı oluyor ve anlaşmazlıklar çıkabiliyor. Kimlik konusu aslına baktığınızda vatandaşın işi değil. Kimin işi devletin işi, siyasetçinin ve siyaset kurumunun işi, kendini demokratik kurum olarak gösteren STK ve kurumların işi. Başka kimin işi iktidarı elinde bulunduran ve iktidarı eline geçirmek isteyenlerin işi. Başka Sanayi Odaları ,Ticaret Odaları, İşveren Toplulukları ile işçi topluluklarının işi. Ben bu şekilde görüyorum. Ama maalesef bilimsel derinlikli objektif bir yaklaşım da göremiyorum.

Bugün baktığımızda bu mesele bir iktidar mücadelesi haline getirilmek isteniyor. Bu yaklaşım sizce doğru bir yaklaşım mı?

Büyük devletler korkularıyla yaşamaz korkuları işe yüzleşir. 5000 yıllık devlet geleneği olan Türkler neden korksun !! Bir bakıyoruz ki bölünmeden korkuyor, etnisiteden korkuyor, din meselelerinden korkuyor. Bu yaklaşım otomatikman toplumun tüm kesimlerini etkiliyor. Etnisiteyi şimdi Türk -Kürt, dini de Laik – anti laik gibi  bir kutuplaşma üzerine oturtulan bir büyük mesele haline getiriliyor. 12 Eylül öncesi de sol-sağ, Alevi Sünni diye Ülkemiz ciddi bir travma yaşadı hepimiz bunu biliyoruz.

Siz var olanı yok sayabilirmisiniz? Sayamazsınız. Yok olanı da var sayamazsınız. Dolayısı ile baktığınızda ülkemizde iki tür yanlış bir yaklaşım var ve bu yaklaşımlar körükleniyor. Birinci yaklaşım. Kimlikleri yok sayan bir anlayış hakim. İkinci yaklaşım bütün kimliklerle olağan üstü imkanların sunulması gerektiğini söyleyen bir anlayış. Bu iki anlayışla siz bir olmayı birleştirmeyi ve huzuru sağlayabilirmisiniz?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir Osmanlı İmparatorluğu bakiyesidir. Dolayısı ile ülkemizde Osmanlı’da yaşayan tüm topluluk ve inanışlardan oluşan farklılıkların olması gayet doğaldır. Tüm kimlikleri yok saydığınız zaman olmadığını görüyoruz. Tüm kimlikler belirgin hale baskın hale gelsin dediğiniz zamanda olayı zorlaştırıyorsunuz demektir. Bunun da olmadığını görüyorsunuz. Bu tip olaylarla kimlik siyasetin önü açılıyor. Kimlik siyasetinin en büyük açmazlarından biri belli bir gurubu bütünden ayırıyorsunuz. Kimlik siyasetçileri kimlik taleplerinin dışına çıkarak taleplerden bahsediyorlar. Bu talepler masum gibi gözükse de bu talepler aslında bir şeylerin basamağı oluyor.

Etnik kimlik üzerine oturtulan siyaset mikro milliyetçilikleri körüklüyor. Bu da çatışmacı kimlikle oluşturuluyor. Ben Düzce’liyim Düzce’de 16 farklı dil konuşuluyor. Abhazya Gürcüstan arasında savaş varken bir kahvede baktım ki tanıdığım Abazalarla Gürcüler kahvede ayrı ayrı yerlere oturmuşlar birbirlerine husumetle bakıyorlar. Savaşla ilgili haberleri izlerken  bir birlerine ufak atışmalar yapıyorlar. O zaman bu mikro milliyetçiliğin  bir şeylerin karşısına inşa edilen ciddi bir çatışmacı kimlik olgusu olacağını bizzat ben gözlemledim. Bu örnekte olduğu gibi kişiler,  kendilerini varoluşsal olarak ve kimliklerini ön planda tutarak düşünmeye başlıyorlar bu çatışmayı ve bölünmeyi körüklüyor.

Şunu iyi bilmemiz lazım. Salt Türk olarak dünyaya gelmek bir şey ifade etmiyor. Çünkü bunu siz seçmediniz. Önemli olan Türk kavramının içinin iyi doldurulmasıdır. İçi dolu olan bu kavramında sizin tarafınızdan benimsenmesidir. Bu benimseniş aslında bir etnik dünya görüşü haline insanı getirmez. İnsanı insan yapan daha farklı kavramlarla donatılmış bir yapıda olacağından mikro milliyetçiliğin düştüğü tuzaklara düşmeyecek bir Türk olgusuna kavuşturur.

Sizce piyasada dolaşan kültürel kimlik konusundaki anlatılanlar ne kadar doğru. Türklerle Kürtlerin kültürel farklılıkları sizce var mıdır? .. Bence yoktur veya hesaba katılmayacak kadar vardır.  Öyleyse bu ne aldatmacadır. Sizce Neden Kültürel taleplerden bahsedilmektedir. Bizim bilmediğimiz başka kültürleri mi varda talep ediyorlar bilemiyorum.

Bu ve benzeri konulara duygusal yaklaşmayıp, objektif olarak bakıp bilimsel bir tabana oturtmamız gerekir. Ortak paydalarımızın çok olduğu kanaatindeyim. Bunların ortaya çıkartılıp zenginleştirilerek ayrılıkçılara malzeme vermeden esnek ve kabul edilebilir bir projeyle anlayışla olaylara yaklaşmamız gerekir.