22.8 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1285

Hz. Ömer (RA)

Kureyş kabilesinin Adiyoğulları kolundandır.
Miladi 586 yılında Mekke’de dünyaya gelmiştir.
Peygamber (SAV)den 15 yaş küçüktür.
İslamdan önce Mekke şehir devletinin dışişleri bakanı idi.
Ticaretler uğraşırdı.
İslamiyetin ilk yıllarında peygamberimizin ve Müslümanların en sert muhalifi idi.
Peygamberimizin Müslüman olması için dua ettiği iki Ömer’den birisi idi.
Diğeri ise Ebu Cehil’dir.
O’nun Müslüman olması müşrikler de şok, Müslümanlarda bayram etkisi meydana getirmiştir.
Medine döneminde kadınlardan biat almakla görevli idi.
Uhud savaşında Müslümanlar arkadan kuşatılınca peygamberimizin yanından ayrılmayıp O’nu koruyan on dört sahabeden birisi idi.
Peygamber (SAV)in vefatında kim “Muhammed öldü derse onun kafasını uçururum” diyecek kadar peygambere bağlı idi.
İlk halife seçiminde Hz. Ebubekir’e ilk biat eden sahabedir.
Hz. Ebubekir’in danışmanı idi.
İşlerini yürütürdü.
Hz. Ebubekir hastalanınca Müslümanlara namaz kıldırmak için onu görevlendirmişti.
Hz. Ebubekir (RA)in tavsiyesi üzerine halife seçilmiştir.
Hz. Ömer (RA) zamanında yeni fetihler gerçekleşti.
Basra, Kufe, Fustat gibi yeni şehirler kuruldu.
İslam tarihinde ilk kez divan teşkilatı kurularak devlet gelirlerinin adil bir şekilde dağılması sağlandı.
Hz. Ömer tarihe en çok adaleti ile geçmiş bir devlet adamı idi.

Fırat kenarında bir kurt kapsa koyunu
Adli ilahi gelir de Ömer’den sorar onu.

Sözü Onun adalete ne kadar önem verdiğini gösterir.
Medine döneminde peygamber (sav)’in hükmüne rıza göstermeyip de kendisine görüş soran bir münafığın başını uçurmakla “Faruk” lakabını (künyesini) almış, Ömer’ül Faruk olmuştur.
Geceleri dışarı çıkarak dolaşır, muhtaçları tespit eder. Anında ihtiyaçlarını hazineden karşılamaya çalışırdı.
Devletin işlerini görürken devletin mumunu, kendi işlerini görürken kendi mumunu yakardı.
Devletin hazinesi dolu olmasına rağmen ihtiyacından fazla maaş almazdı.
Devlet gelirlerini dağıtmak için kurduğu divan teşkilatında insanları İslam dinine yaptıkları hizmete ve peygamber yakınlarına göre derecelendirmiş, en fazla ücreti peygambere en yakın olan ve İslama en fazla hizmeti seçenlere vermiştir.
Eş-dost-hısım akraba vs. sebebiyle adam kayırma yapmamıştır.
O’nun kurduğu bu divan teşkilatı sayesinde henüz doğmamış çocuklara bile maaş bağlanmıştır.
Mezopotamya toprakları fethedilince Müslüman askerler bu toprakların sahipleriyle beraber kendilerine verilmelerini istediklerinde; Hz. Ömer (RA.) sahabe ile yaptığı uzun istişareler sonucu bu isteği şu gerekçe ile reddetmiştir.
Bu taksimat gerçekleştirilirse; Müslüman askerler bu insanları köle olarak kullanır. Bizler hayattan çekilince bizden sonra gelecek çocuklarımız da onların çocuklarını köle olarak kullanır. Müslümanlar iş başında olduğu müddetçe bu insanlar kölelikten kurtulamazlar. Benim vicdanım da buna razı olmaz.
Topraklarında servetin belli ellerde toplanmasını engellemek amacıyla gelirlerinden tüm Müslümanların faydalanması kaydıyla devlet denetimine almıştır.
Hz. Ömer Hz. Ali (RA.)’ın görüşlerine çok önem verirdi.
Bu kararları alırken de Hz. Ali (RA.)’in görüşlerinden istifade etmiştir.
Bu sebeple der ki; “Ali olmasaydı, Ömer mahvolurdu.” buyurmuştur.
Hz. Ömer Müslümanların idaresi altında gayri Müslimlerin inanç ve ibadetlerine saygı gösterilmesini mabetlerini, dillerini ve örflerini koruma konusunda çok hassas davranmış asimile edilmelerine ve dinlerini değiştirmeleri için zorlama yapılmasına kesinlikle karşı çıkmıştır. Onlardan fazla vergi alınmasını Müslüman valilere gönderdiği talimatlarla yasaklamıştır.
Fakir ve yoksul gayri Müslimlerden cizye vergisi almamıştır.
Müslüman olmayan fakirlere devlet hazinesinden yardım yapmıştır.
Çok sade bir yaşantısı vardı. Giydiği elbisenin eski olmasını umursamaz ama temiz olmasına dikkat ederdi.
Maaşı yetmediği zaman hazineden borç alırdı.
Hurafelere karşı çıkmıştır. Hudeybiye antlaşmasının yanında yazıldığı (Beyatur Rıdvan) ağacını insanların kutsallaştırdığı gerekçesiyle kestirmiştir.
Hz. Ebubekir (RA) hilafeti zamanında Hz. Ömer’in teklifi üzerine Kur’an ayetleri Zeyd B. Sabit’in başkanlığından kurulan bir komisyon tarafından toplanarak kitap haline getirilmiştir.
Kur’an daha sonra Hz. Osman (RA) zamanında çoğaltılarak İslam dünyasının büyük merkezlerine gönderilmiştir.
Hz. Ömer (RA.) zamanında hicret, yılbaşı olarak kabul edilmiştir.
Hilafeti süresince sade bir yaşam sürdürmüş, adalet ve doğruluktan ayrılmamıştır.
Hilafeti süresince halkın gönlünü kazanacak bir yönetim sergilemiş, yaşantısı ile de halka örnek olmuştur.
Nihavent savaşı (642) sırasında esir alınan Ebu Lulu isimli bir köle tarafından bir sabah namazı esnasında hançerlenmiştir.
Yaralı halde iken kendisinden sonra kimin devlet başkanlığına (hilafet makamına) seçilmesi gerektiği sorulunca konuyu şura’ya havale etmiştir. Oğluna da halifeliği yasaklamıştır.
Yaralandığının üçüncü günü (3 Kasım 644) yılında 63 yaşında şehit olmuştur.
On yıl hilafet makamında kalmış adaletiyle dünyaya ün salmıştır.
Sağlığında cennetle müjdelenen (aşere-i mübaşereden olan) on sahabeden birisidir.
Hulafe-i Raşidin denilen (dört halifeden) ikincisi olan Hz. Ömer peygamber (SAV)’in kayınpederidir.
Dört halifeden Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer peygamberimizin kayınpederi, Hz. Osman ile Hz. Ali ise peygamberimizin damatlarıdır.
Günümüz İslam dünyasında Hz. Ömer gibi idarecilere ne kadar da ihtiyaç vardır.
(Radıyallahu anhum = Allah onlardan razı olsun.)
Bizlere onların yolunda yürümeyi nasip etsin.

Adaletli yarınlarda buluşmak dileğiyle.

Gazeteci Hain Öcalan Paşa

Geçtiğimiz Ekim ayında yazdığım bir yazıda, eğer gereken tedbirleri alamazsak “Hain Öcalan Paşa” haline getirdiğimiz bir insan müsveddesinin yakında maaşa bağlanacağını alaycı bir dille ifade etmiştim.

Ne yazık ki; aradan üç ay geçmeden bölücübaşının İtalyan İl Manifesto gazetesinde köşe yazarı olduğunu öğrenme bahtsızlığına eriştik.

Bölücübaşı tahminimce bu yazıları karşılığında iyi bir para da alacaktır. Böylece bizim öngörümüzde gerçekleşerek, Hain Öcalan Paşa, “Gazeteci Hain Öcalan Paşa” haline gelerek maaşa bağlanmış olmaktadır.

İnsan sormadan edemiyor burası nasıl bir memleket ve bu nasıl bir adalet anlayışı?

Sen git binlerce kişinin kanına gir, ülkeyi milyarlarca dolar zarara uğrat, ABD – AB – İsrail ve Rusya’nın taşeronluğunu yap sonra git gazeteci ol. Pes vallahi!!!

Bir an için ülke ve millet açısından değil de bölücübaşına şahsi hak ve menfaatlerim açısından baktığımda, hayatımın en güzel 26 yılının terörle geçtiğini görüyor, uçup giden hak, menfaat ve hayallerim için bu adama ve çetesine lanet okuyorum.

Şimdi gazeteci geçinen zerzevata soruyorum. Bu durum karşısında ne diyeceksiniz?

Herhalde bir çoğu gazeteci (!) Fatih Altaylı’nın “… İşte özgürleşen, demokratlaşan, birbirine karşı Türkiye’nin halkının (Türk Milletinin değil) geldiği nokta. Gergin, tahammülsüz, birbirini sevmeyen, birbirini yanında görmek istemeyen, birbirine düşman bir halk. Muhteşem öngürülü politikalarla Türkiye’yi bu hale getirenleri canı gönülden kutlamak istiyorum. Ama onlardan daha çok kutlanmayı hak eden ise Türkiye’yi bu hale getirenler kadar bile umut veremeyenler. Birde utanmadan erken seçim istiyorlar. Her halde üzerine tüy dikecekler” dediği gibi çözümsüzlük üretip, Gazeteci Hain Öcalan Paşa’yı meslek erbabı bir yandaş olarak herhalde umut haline getirecekler. Öyle ya muhalefet umut değilse kim umut olacak!!! PKK sorunu biterse çağ atlarız balonu acaba kime ait?

Bölücübaşı’nın gazeteciliğe başlamasına ses çıkarmayanlar yarın onun serbest bırakılması için yine Türk Milletine çözümsüzlük pompalayacaktır.

Ne haldeyiz değil mi? Türkiyeli medya ve Türkiyeli medyanın yeni mensubu gazeteci hain Öcalan Paşa! Alın hepsini tepe tepe kullanın.

Hukukun üstünlüğü bir insanlık canisinin taltifi ile mi gerçekleşiyor? Demokrasi, insan hakları ve diğer cart curt laflar; Gazeteci Hain Öcalan Paşa söz konusu olunca unutuluyor mu?

Adama dün paşa yakıştırması yapanlar bu günde gazeteci sıfatını uygun görüyor. Yarın da milletvekili, siyasi lider belki de başbakan ya da cumhurbaşkanı. İroni yaptığı mı düşünüyorsanız aldanıyorsunuz. Bu millete bunlar her şeyi yedirir.

Fatih Altaylı, Enis Berberoğlu, Bekir Coşkun, Yalçın Doğan, Ekrem Dumanlı, Ertuğrul Özkök, Mehmet Ali Birand, Ahmet Hakan, Ali Bulaç ve saymakla bitiremeyeceğimiz diğerleri bakalım yeni meslektaşınız hakkında ne diyeceksiniz?

Yoksa sizde aranızda İl Manifesto’nun yaptığı gibi; kimin bölücübaşını köşe yazarı yapacağı konusunda bir savaşa mı girişeceksiniz? Gazetelerinize Bölücübaşı yazar olarak eminim ki çok katkı sağlayabilir. Fırsat bu fırsat kaçırmayın. Öyle ya ekmek parası!

Çünkü Gazeteci Hain Öcalan Paşa’yı; İl Manifesto’da yazmak kesmez, mutlaka anlı şanlı Türkiye Medyasında ona bir köşe bulmak zorundayız.

Hain Gazeteci Öcalan Paşa’nın fikirlerinden Türkiye’yi ve insanlık alemini mahrum etmemeliyiz. Yoksa birçok şeyden eksik kalırız.

Bu ne biçim bir hukuk düzeni? İnsanlık canisi için milyon dolarlarla lüks cezaevi inşa ediyor, yazıları ile Türk düşmanı cepheyi aydınlatmasına izin veriyor, santimetrekare hesabı yüzünden Türkiye’yi karıştırmasını seyrediyor, siyasi uzantılarının her birinin davranışına göz yumuyoruz. Olurmu böyle şey? Allah aşkına biriniz çıkıp anlatsın bana.

Televizyonlarda bir iki istisna dışında genellikle hain ve gafiller, Türk Milletinin ve Türk Devletinin bekasına yönelik sorunlar hakkında konuşturuluyor. Türk halkına çözümsüzlük yönünde karamsarlık aşılanıyor.

Ama artık Gazeteci Hain Öcalan Paşa var. Onun yazdıkları ile Türkiye’nin ve dünyanın gerçeklerini öğreneceğiz. Hain Öcalan Paşa’nın hapisten gazeteciliğe başlaması “Açılım” ın ağababasıdır. Bu açılımı gerçekleştiren hükümeti, medyayı, akademisyenleri ve bilcümle insanoğlunu kutluyorum. Yazık yazık… Yirmi yaşında 96 günlük askerken Diyarbakır Kulp’ta şehit düşen yeğenimin kanını; bölücüyü gazeteci yapanlara asla helal etmiyoruz.

Yazılı ve görsel basında yazan çizen takımının arasına bölücübaşı da katıldı. Böylece medyamızın güçlendiğini ve ayrı bir anlam kazandığını düşünüyorum!

Bütün bunları öküzün trene baktığı gibi seyreden hukuk düzeni de eminim ki kendisi ile iftihar ediyordur.

Böyle giderse biz, idama mahkum ettikten sonra müebbet hapisle taltif ettiğimiz Hain Öcalan Paşa’yı; yakında cezasından terhis eder ondan sonrada tepemize oturtur “biz ettik sen etme” diye yalvarır hale geliriz.

Bu hale gelmemize Gazeteci Hain Öcalan Paşanın , yazılı ve görsel basındaki demokrasi havarisi arkadaşlarıda emin olun büyük katkı yapar .

Ben ciddi ciddi Hain Öcalan Paşa köşe yazarı oldu diye yazmayı bırakmayı düşünüyorum .

Bir adam bu kadar kan gölünün oluşmasına sebeb olsun ve halen çetesini oturduğu yerden talimatları ile idare etsin , yetmedi keyif sürsün o da yetmedi gidip İtalya’da köşe yazarlığı ile gazeteciliğe soyunsun diyecek bir laf bulamıyorum .

Nerede suç ve ceza arasındaki denge ? Nerede cezasız suç kalmaz prensibi ? Nerede Hukuk Profesörleri nerede hakim ve savcılar ? Niçin susuyorlar ?

Gazeteci Hain Öcalan Paşa’nın , Türkiye’li meslektaşları neredesiniz ? Patlatın bir hukuk ve demokrasi ya da insan hakları manşeti , şöyle bir rahatlayalım .

Garibanın biri , bölücübaşının binde biri kadar bir suç işlese adamın herşeyini burnundan getirirsiniz ama konu Gazeteci Hain Öcalan Paşa olunca sus pus oluyorsunuz .

Merak etmeyin sizden gazetecide olur , hukukçuda ama adam olmaz adam . Baksanıza adam içine edilmiş hukuk düzeninde gazeteci bile oldu .

Siz de ortalarda gazeteciyim , hukukçuyum diye dolaşıyorsunuz . Ben bundan sonra Gazeteci Hain Öcalan Paşa’nın sadık bir okuru olacağım . Size de tavsiye ederim . Bilin ki ; zaferin birinci kuralı düşmanı iyi tanımaktan geçer . Anladınız herhalde vesselam …

 

Doğanın Verdiği Huzur

Aradığım huzuru

Buluyorum mavide

Enginliğinde kaybolup

Dalınca denize  

 

Ne mutlu ki bana

Mavi ve yeşil dünya

Renkler büyülüyor beni

Daldığımda dünyasına  

 

Ne gerek var karanlığa

Pembe olmasa da dünya

Aşık olmasan da seversin

Girdiğinde sevdasına  

 

Hor görüyorsun siyahı

Fark etmeyince güzelliği

Halbuki gizli onda

Renklerin asiliği

Muharrem Ayı

Muharrem ayını, peygamberimiz Allah’ın ayı diye tanımlamıştır. Hz. Adem’ in tövbesi kabulü, Nuh peygamberin inananları tufandan koruyan gemisinin görevini tamamlaması, Hz. Yunus’un balığın midesinden çıkarılması, Hz Yusuf’un kuyudan kurtarılması, Hz. Musa’nın halkını firavunun zulmünden kurtarması gibi son derece önemli olaylar hep bu ayda gerçekleşmiştir. Bu mübarek ayın simgesi ise aşure yemeği olmuştur.

Aşure herhalde dünyanın en eski en yaygın, en kıdemli aşıdır . Bu yemeğin hemen hemen her kültürde yeri vardır. Müslümanların, Hıristiyanların ve Musevilerin aşureyi inanışlarına göre kutsal saydıkları günlerde pişirip kendilerine özgü bir törenle dağıttığı ve tükettiği bilinmektedir.

En yaygın inanışa göre, tufanın durup suların çekilmesiyle karaya oturan Nuh Peygamberin gemisindeki insanların kurtuluşlarının neden olduğu sevinçle pişirdikleri yemektir. Bu yemek, yakılan ateşin üzerine konan büyük tencereye, su ve gemide arta kalmış tüm yiyeceklerin konarak ve karıştırılarak iyice pişirilip macun kıvamına geldikten sonra  hep beraber yenmesidir.

Bir başka inanış ise yüzyıllardır Müslümanlara hüzün veren Kerbela olayıdır. İnananlarının kalbinde onulmaz bir acı bırakan hicran yarası ile ilgilidir. Kerbela’da şehit edilen Hz. Muhammed’in torunu, Hz. Ali’nin oğlu imam Hüseyin’in ve yanındaki 72 yakınının anısına tutulan 10 günlük yas orucunun (muharrem orucu )  imam Zeynel Abidin’in sağ olarak kurtulduğu haberinin duyulmasıyla sona erdirilip ve bu vesileyle  pişirilip,  yenen yemeğe verilen isimdir aşure.

Genel olarak kabul edilen bir özellik aşurede su, şeker (pekmez),   tuz ve kabuğu alınmış yarma buğdayın bulunmasıdır. Bu aşurenin olmazsa olmazıdır. Ancak bilinen tüm aşure tatlıları en az on iki (12) çeşit malzemenin katılımı ile pişirilmektedir.

Eski dönemlerde evlerde aşure pişirilmesi uğur, mutluluk ve bereket için gerekli sayılırdı. Şimdilerde pek rastlanmamasına karşın, eskiden aşureye kuru bakla katılması âdeti de vardı. Aşure yenirken kaşığa gelen ilk bakla tanesi hemen ayrılır, yıkanıp kurutulur, evin beyine verilirdi. Bakla tanesi bereket getirmesi dileğiyle hemen para kesesine konurdu. Baklanın bereket hükmü bir yıl süre ile geçerliydi. Bir yıl sonra yenilenmesi gerekirdi.

Osmanlı İmparatorluğunun belli bir süresinde muharrem ayının önemli figürlerinden biri de ismi günümüze kadar ulaşan “Goy Goycular”dı ( 1900’lerin başında yasaklanmıştır). Goy goycular, İmparatorluğun ruhsatlı dilencileriydi. Anadolu’nun değişik yerlerinden İstanbul’a gelen görme engelli insanlardı.

Muharrem ayında, bir örnek elbise giyerler, altışar kişilik gruplar halinde, bir ellerini önlerindeki arkadaşlarının omzuna koymak suretiyle  yürüyüşe geçerlerdi. Her grubun önünde ya bir topal veya bir çolak engelli bulunurdu. Goy goycuların omuzlarına iki gözlü, biri sırt tarafında diğeri önünde olmak üzere heybe konurdu. Goy goycular geçtikleri semtlerde Kerbela Faciasıyla ilgili ağıtlar söyleyerek yürürler arada bir de “- Hoy hoy canım, koy koy canım” teranesini söyleyerek ev sahiplerinden yardım beklerlerdi. Aslında bu geçiş, mahalledeki çocukların ilgisini çeker onlar da bu teraneye katılarak bu konvoya eşlik ederlerdi.

Goy goycular topladıkları yiyecekleri ve erzakları Beyazıt civarında bulunan kethüdalıklarına götürürler, orada pişirir ve ihtiyaç sahiplerinin katılımıyla,  paylaşarak yerlerdi.

Günümüzde aşure yemeği genellikle tatlı olarak algılanmaktadır. Yapılışında şeker, tuz, buğday, pirinç, nohut, fasulye, incir, kayısı, üzüm, badem, yer fıstığı, fındık gibi malzemeler katılarak pişirilir. Doğudan batıya her coğrafyada ve inanışta, hiç bir din ayrımına meydan vermeyen ve pek çok efsaneye konu olan her kültürün sahiplenmek istediği uluslararası bir dünya aşıdır aşure.

Binlerce yıldır insanların ağızlarını tatlandıran bu efsane yemek, sevginin, dostluğun, hüznün, bereketin ve paylaşımın en güzel ve en yaygın simgesi olarak geleneksel varlığını günümüzde de insanlara mutluluk vererek   devam ettirmektedir.

 

İslâmiyet Müslümanlara Beş Numara Büyük

80‘lerin sonlarına doğru meşhur Patagonya’nın Sesi Radyosu‘nda sorardı ecnebiler vatandaş Rıza‘ya:

  • Sen Müsliman?
  • Eh, zaman zaman.

Mısır‘ın fethi Osmanlı için sonun başlangıcı oldu. Zira ardından Kanunî devrinde tavan yapan Osmanlı yavaş yavaş dibe salınmaya durdu. Çünkü Osmanlı Türk‘ünün beynindeki Matûridî çip yerini Eş’arîliğe bıraktı.

Marka Müslümanlığı, menkıbevî Müslümanlık, an’ane Müslümanlığı, kaba  softa / ham yobaz‘lık gibi isimlendirmelerden öte merhum Âkif gibi şakakları zonk zonk bir vicdan abidesi bile Avrupa dönüşünde “Dinleri yaşantımız gibi, yaşantıları Dinimiz gibi” demek durumunda kalmıştı.

Bizim hacılar – Allah kabul etsin – ‘Yâ sabır‘ yemini ettikleri için uhrevî  telezzüzden gayrisini anlatmazlar. Oysa Allah’ın Beyti‘nde bile Müslüman Müslümanı omuz – dirsek yara yara geçiyor.

Temizlikten bîhaber hacının yada ehl-i namazın enforme edilmesi için  hangi canlı yayına bağlanacağız?

Dünyada rüşvetin en yaygın olduğu ülkeler: Pakistan, Mısır, Azerbaycan, Nijerya, Türkiye.. Hatta gittiğimiz Avrupa ülkelerine bile hile – hurdayı biz öğrettik, iftiharla.

Dinimiz “oku” der, yatmayı tercih ederiz. “İnsana çalıştığından başkası  yoktur” der, Sazanlık Piyangosu’na milyon milyon sarkarız. Dedikoduyu, gıybeti, hasedi yasaklar; dizilerle ailemizin ‘sıfır kilometre‘ üyelerine bile tay tay‘ı bunlarla yaparız.

Çevre bilincimiz katletmek üzerine, sorumluluk anlayışımız “Bu dünyada  bir tek ben yaşıyorum” üzerine. “Kitabına uydurmak” en sevdiğimiz şey ve padişah dedelerimizden miras.

Müslüman her şeyin en iyisine lâyık” teranesiyle çocuklarını yurtdışındaki ülkelere gönderip genç kızlarla tanışsınlar diye yarışan İslâm-cı sosyetemizin makyajları rahmet yağmurunda bile dökülmüyor.

Olumsuz örneklemedeki “Bunu yapan birkaç kendini bilmez. Gerçek  Kocaelispor’lular kesinlikle yapmaz” repliği bizim Müslümanlık anlayışımıza sökmüyor birader.

Temel‘in ters yol anonsunu duyduğunda dediği gibi: “Biri değil, biri değil,  hepsi!” “Siz onlar görseydiniz deli derdiniz, onlar da sizi görseydi ‘Bunlar Müslüman değil’ derlerdi

Filmin en acıklı sahnesi hastanın hasta olduğunu bilmemesi. Cuma Hutbesinde gözü açık uyurken ‘ilim farz‘ cümlesini ‘filim az‘ deyu algılayan, şişeden – zardan düşmeyen ama din-ci’liği de kimseye bırakmayan nesiller yetişti on yıllarda her yaştan.

24 saatinin yarım saatine bile uğramayan dindarlık arkadaşın seçim  sandığında gemi çapası gibi bekliyor. Bir elinde pusula, bir elinde ayna; işkemben yazsın, sen oyna!

Necip Fazıl yaşasaydı; “Bize kalan aziz görev, asırlık zamanlardan /  Temizlemek tarihi sahte Müslümanlardan” der miydi?

Tek yol; Kur’an ikliminde, Nebevî ahlâkı duyumsaya duyumsaya, Matûridîlik‘le Hanefîlik‘in akıl bileşkesinde meâl müdrik bir vaziyette iman inşâsına yeni baştan başlamak.

Sürekli olarak yaptığınız şey neyse biz oyuz‘. ‘İkra!‘ diyoruz.

Küreselleşmenin Türkiye Ekonomisine Olumsuz Etkisi

20. yüzyılda batı bütünleşmesinin bir sonucu olarak görülen ve mekânsal olarak uzak yerleşim bölgelerinde meydana gelen yerel oluşumların birbirlerini etkilemeleri ve bunun sonucunda dünya çapında toplumsal ilişkilerin yoğunlaşması olarak tanımlanan küreselleşmenin tüm olumlu olanaklarına karşı olumsuz yönleri de bulunmaktadır.

Ülkelerin küreselleşmeye ayak uydurması ve tüm bu olumsuzlukları kendi lehine çevirmesi için öncelikle, devletin ekonomideki rolü yeniden ve doğru tanımlanmalı, kendine öz politikalar, kanunlar ve yönetmelikler oluşturulmalı, ekonominin kaynakları yatırımlar ile üretime yönlendirilmeli, istihdam arttırılmalı ve kültürel yozlaşmaya izin verilmemelidir.

Devletin daha önce üstlendiği birçok mali işlevi piyasaya bırakması, daha küçük hacimli bütçelerle piyasayı daha az etkilemeye çalışması, hukuksal ve siyasal değişimlere gitmesi ve kültürel açıdan batıya ayak uydurma çabaları da bunu göstermektedir. Esas olarak devletin küçülmesini ve çoğu işlemlerin piyasaya bırakılmasını öngören küreselleşme, gelişmekte olan ülkelerde ekonomik krizlere de neden olmakta bu da ekonomilerde maliye politikasının para politikası üstündeki önemini artırmaktadır.

Küreselleşmenin en önemli sonucu ise özelleştirmedir. Özellikle son beş yılda yapılan özelleştirmelerden elde edilen gelirlerin 29 milyar doların üzerinde olması, özelleştirmelerin devlet gelirleri içindeki payında önemli bir oranda artış olduğunu göstermektedir. Ancak özelleştirme gelirleri, verimliliği arttırıcı yatırımlarda kullanılmak yerine daha çok kamu sektörü borçlanma gereksinimini azaltmak için kullanılmıştır.

Geniş bir sosyo-ekonomik yansımayı beraberinde getiren özelleştirme programının sonuçları zaman geçtikçe daha net olarak ortaya çıkmaktadır. Özelleştirme, KİT’lerin finansman yükünün büyük ölçüde azaltılmasının yanında işsizlik, sendikasızlaştırma, sosyal güvenlikte zayıflama, ücretlerde düşme, çalışma koşullarının ağırlaşması, özel tekellerin oluşması, kamu mallarının değerinden düşük fiyatlarla elden çıkarılması, sosyal hukuk devleti ilkesinin zayıflaması gibi önemli sonuçlar doğurduğu için uzun vadede tüm ülke yönetiminin geleceği ile yakından ilişkilidir.

Yapılan araştırmalara göre özelleştirme uygulamaları sonucunda ortaya çıkan durum beklenildiği gibi olumlu olduğu söylenemez. Çünkü özelleştirilen kamu kuruluşlarında verimliliğin ve kârlılığın arttığı görülmemiştir. Özelleştirilen kuruluşlarda çok düşük değerlendirmeler ile hazinenin ve kamunun zarara uğratıldığı, istihdamda % 50′ lerin üzerinde daralmalar görüldüğü ve kârlı kuruluşların yok pahasına satılmasıyla devletin vergi kaybına uğratıldığı ortaya çıkmıştır.

Örnek verecek olursak İstanbul Gübre Sanayi A.Ş. diğer adıyla İGSAŞ’ ın özelleştirilmeden önceki sendikalı işçi sayısı 2004 yılında 394 olmasına rağmen özelleştirme sonrasında bu sayı 30′ a düşmüştür.

Türkiye’ nin 500 büyük sanayi kuruluşu listesinin birinci sırasında, dünyanın ise en büyük 500 şirketi sıralaması içinde de 480. sırada yer alan ve Türkiye’nin yıllık vergi ve fon gelirinin % 20′ sini tek başına karşılayan, Türkiye’ deki rafineri kapasitesinin % 88′ ini ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 700 – 800 bin tonluk akaryakıt ihtiyacını karşılayan, 153 bin ton/yıl kapasiteli Türkiye’nin tek lastik hammaddesini üreten Türkiye Petrol ve Rafineri A.Ş. diğer adıyla TÜPRAŞ’ ın yıllık gelirinin 4 katı bir rakam karşılığında özelleştirmesi ve diğer yandan dünyanın en büyük altyapısına sahip telekom operatörlerinden biri olan Türk Telekom’ un stratejik öneme sahip olmasına, güçlü iş profili ve önemli nakit akışı olmasına rağmen 6,55 milyar dolara özelleştirilmesi hususunu anlmak mümkün değildir.

Türk-İş verilerine göre 1989 ile 2006 yılları arasında yapılan özelleştirmeler sonucunda sendikalara üye olupta işten çıkartılan işçilerin sayısı 21.676′ dir. 2009 yılına gelindiğinde ise bu sayının 25.000′ i geçtiği ifade edilmektedir.

Çimento, kâğıt, gübre ve petro kimya sektörlerini inceleyen bir başka araştırmada bu sektörlerdeki özelleştirme uygulamalarının sonucunda; işten çıkarma, yaygın taşeronlaşma ve bölgesel tekellerin oluştuğuna dikkat çekilmiştir. Ayrıca özelleştirme uygulamalarının Petrol Ofisi, İstanbul Gübre Sanayi, Türkiye Petrol Rafineleri Anonim Şirketi ve Türk Telekom gibi sektörünün en etkin işletmelerinde devam ettiği ve özelleştirme sonrasında bu işletmelerin karlarının ve dolayısıyla ödediği vergilerin düşük olduğu görülmektedir.

Özelleştirmelerin olumsuz sonuçlarını azaltmak için özelleştirilecek kamusal tesisler arsa bedeline satılmamalı, tesisin bedeline özdeş hisse senetleri sermaye piyasasına ihraç edilmelidir. Diğer bir ifadeyle tesisin gerçek bedeli hisse senetlerine dönüştürülerek, anonim ortaklıklar haline getirilmeli yeni KİT oluşturulmadan özelleştirmenin maliyeti düşürülmelidir.

Ayrıca özelleştirilecek şirketler için vergi indirimi veya vergi muafiyeti getirilerek bunun karşılığında yıllık istihdam oranında ve yatırım kapasitesinde gerçekleştirilmesi muhtemel artışlar taahhüt altına alınmalı, 6 aylık dönemlerde özelleştirilen işletmelerin bu taahhütleri yerine getirip getirmediği kontrol edilmelidir. Öyle ki şu an yaşanan küresel ekonomik krizden de anlaşılacağı üzere, ekonomik düzenin ne kadar oturmuş olursa olsun ekonomi tüm yönleriyle serbest piyasaya bırakılacak kadar basit değildir ve mutlaka devlet ergümanlarınında devamlı olarak kontrol mekanizmasını çalıştırması ve hatta bizzat ekonominin içinde yer alması, ulus devletinin hâlâ önemli işlevler üstlenmesi ve krizleri önlemede etkin rol oynaması gerekmektedir.

Özelleştirilecek kamusal tesisler arsa bedeline satılmamalı, tesisin bedeline özdeş hisse senetleri sermaye piyasasına ihraç edilmelidir. Diğer bir ifadeyle tesisin gerçek bedeli hisse senetlerine dönüştürülerek, anonim ortaklıklar haline getirilmeli yeni KİT oluşturulmadan, özelleştirmenin maliyeti düşürülmelidir.

Ayrıca vergi indirimi veya vergi muafiyeti getirilerek bunun karşılığında yıllık istihdam oranında ve yatırım kapasitesinde gerçekleştirilmesi muhtemel artışlar taahhüt altına alınmalı, 6 aylık dönemlerde özelleştirilen işletmelerin bu taahhütleri yerine getirip getirmediği kontrol edilmelidir. Öyle ki şu an yaşanan küresel ekonomik krizden de anlaşılacağı üzere, ekonomik düzenin ne kadar oturmuş olursa olsun ekonomi tüm yönleriyle serbest piyasaya bırakılacak kadar basit olmadığı mutlaka devlet ergümanlarınında devamlı olarak kontrol mekanizmasını çalıştırması ve hatta bizzat ekonominin içinde yer alması, ulus devletinin hâlâ önemli işlevler üstlenmesi ve krizleri önlemede etkin rol oynaması gerektiği anlaşılmıştır.

Türkiye’ nin ayrıca küreselleşme sürecini sorunsuz yaşaması ve yeni dünya düzeninde kaybedenlerin arasında olmaması için, milli bir strateji izleyerek üretimi arttırıcı politikalar geliştirmesi ve elinde bulunan mevcut güç potansiyeli olan genç nüfusunu üretime yönlendirmelidir.

ABD İle Gizli Anlaşma Var mı?

Bugün yaşadığımız siyasi olayların daha iyi anlaşılabilmesi için, sürecin geçmişini gözden geçirmek faydalı olacaktır.

Öncelikle ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Irak’a müdahaleyi planladığı tarihlere dönüp, o tarihlerde yaşanan gelişmelerden bir kaçını voanews.com (Amerika’nın Sesi) sitesinden aldığımız haberlere göz atarak hatırlayalım.

26/02/2003  “Gül: Anlaşmaya Varıldı”  başlıklı haber: Başbakan Abdullah Gül, ABD’yle görüşmelerin tamamlandığını ve her konuda anlaşmaya varıldığını açıkladı. Abdullah Gül, daha önce Amerikan askerlerinin Türkiye’de üslenmesi ve Türk askerlerinin yurtdışına gönderilmesiyle ilgili tezkerenin mecliste bu hafta mutlaka oylanacağını söylemişti.

ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Çarşamba sabahı Başbakan Gül’e telefon ederek TBMM’nin 62 bin Amerikan askeri ve 255 savaş uçağının Türkiye’de üslenmesine izin veren tezkereyi hızla oylamasını istemişti. (Üslubun ne kadar rencide edici ve küstahça olduğuna dikkat çekmeye lüzum var mı?)

Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan, ABD’nin, Türkiye’ye verdiği bu desteğe karşılık hibe ve kredi garantisi olarak 30 milyar Dolar yardım önerdiğini söyledi.

01/03/2003 tarihli gazeteler:  TBMM Başkanı Bülent Arınç, Anayasa’da öngörülen ‘salt çoğunluk’ sağlanamadığı için asker göndermeye ve asker kabulüne ilişkin Başbakanlık Tezkeresi’nin reddedildiğini açıkladı.

04/04/2003 “Parris: İlişkiler Zaten Değişecekti” başlıklı, Yonca Poyraz Doğan’ın haberi: Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın sürpriz Türkiye ziyaretini ve Türk-Amerikan ilişkilerini, Türkiye’de Amerikan Büyükelçisi olarak görev yapmış olan Mark Parris’le konuştuk.

Powell’la Türk yetkililerin Ankara’daki görüşmesinden sonra yapılan açıklamalara göre Kuzey Irak’taki Amerikan askerlerinin gıda, yakıt ve malzeme ihtiyacı Türkiye üzerinden karşılanabilecek. Ayrıca Irak’a insani yardım aktarımında Türkiye yardımcı olacak.

Büyükelçi Parris, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, Ankara’da Powell’la düzenlenen basın toplantısında yaptığı açıklamaların da Washington’da memnuniyetle karşılandığını söyledi.

“Gül’ün, Türkiye’nin koalisyonun bir parçası olduğunu açıkça ifade etmesi,  ki sanırım bu ilk defa dile getirildi, Washington’da çok iyi karşılanacaktır.”

20/03/2003 “Tezkere Meclis’te” başlıklı haber: Amerikan uçaklarına Türk havasının açılmasını öngören tezkere Meclis’te görüşülüyor. Tezkere bugün oya sunulacak.

Amerikalı yetkililer, Türkiye’nin tek başına Kuzey Irak’a girmesini istemiyor. Bu arada İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw Abdullah Gül’e telefon ederek, İngiliz uçaklarına da Türk hava sahasını kullanma izni verilmesini istedi.

15/04/2003 “Powell: Türkiye’den Memnunuz” başlıklı haber: ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Türkiye’nin son haftalarda Irak konusunda yaptığı işbirliğini memnunlukla karşıladıklarını söyledi.

Türkiye’nin Irak konusunda son haftalarda izlediği tutumdan memnun olduklarını belirten Powell, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’le sürekli temas halinde olduğunu söyledi.

Abdullah Gül’ün Başbakan iken Colin Powell ile yaptığı gizli antlaşma

 

24 Mayıs 2003 Vatan Gazetesi. “Irak’ta yaşananlar bölgeye örnek olsun” başlıklı röportaj. Balgat’ta bulunan Dışişleri Bakanlığında, AKP’nin müstakbel köşk adayı Abdullah Gül, Sedat Sertoğlu’na röportaj veriyor.

Abdullah Gül bu röportajda bir ay önce dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’la yaptığı görüşmeyi Sertoğlu’na anlatıyor ve şunları söylüyor;

“Ben bu gezileri yapmadan önce, şimdi senin oturduğun koltukta ABD Dışişleri Bakanı Powell oturuyordu. Onunla 2 sayfalık 9 maddelik bir plan üzerinde anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki. Powell Suriye´ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var.”

 
Bu gizli anlaşmanın içeriğine dair ilk ipuçlarını da yine Abdullah Gül, 17 Temmuz 2003 günü Filistin Dışişleri Bakanı Nebil Şaat´la görüşürken Powell’la yaptığı gizli mutabakatın ayrıntılarını şu sözlerle verdi:

“Tezkerenin reddinden sonra Powell’ın Türkiye´ye yaptığı ziyarette, bölgede yapılması gerekenleri beraber kararlaştırdık.”

Ahmet Erimhan’ın kaleme aldığı “Çuvaldaki Müttefik” adlı kitabın 376. sayfasından başlayıp 386 sayfaya kadar olan bölümünde Gül’le Powell’ın imzaladıkları gizli anlaşmanın maddelerinin neler olduğunu aktarılıyor. Bu maddeleri okuyunca aradan geçen süre içerisinde birçoğunun yerine getirilmiş olduğunu anlaşılıyor.

Var olduğu iddia edilen bu gizli anlaşmanın hükümleri arasında neler yok ki? Türk askerinin Kuzey Iraktan çekilmesi, sınır dışı harekât yapmaması, asker ve silah sayısında azaltma gibi TSK’ya yönelik maddeler var. Ayrıca Kıbrıs’ta Denktaş’ın etkisizleştirilmesi, Annan Planı’nın kabulü ve Ege konusunda Yunan/Rum tezlerine yaklaşılması. Ermenistan’la ilişkilerin normalleştirilmesi sağlanacak. Bu konularda hayli mesafe alınmış olduğu herkesin malumudur.

Henüz gerçekleştirilememiş, ancak kimine göre 2011 seçiminden önce yapılması, kimine göre de hazmettire hazmettire yapılmasının uygun olacağı düşünülen şu hususlar var:

Irak’ın kuzeyinde kurulan Kürdistan bölgesi bağımsızlığını ilan ettiğinde, Türkiye bu devleti tanıyacak.

Dört kişi hariç tüm PKK’lılara af çıkarılıp, PKK yasal parti olarak tanınacak, üyelerinin siyaset yapmalarına izin verilecek.

Powell ile Gül arasındaki mutabakatın içeriğinin iddia edildiği gibi bu konuları havi olup olmadığını ispat edecek durumda değiliz. Ancak gelişmeler ABD’nin böyle bir planı olduğunu, Türkiye üzerinde baskı ve yönlendirmelerle bu planı uygulamaya çalıştığını gösteriyor. Devletimizin tepesinde de, ABD ile böyle bir mutabakatın olduğuna dair işaretler hayli fazla. İşte birkaç işaret:

26/09/2003 “Powell-Gül Görüşmesinde PKK Ele Alındı” başlıklı Şebnem Şenyener  / New York haberi:

Amerikan ve Türk Dışişleri bakanları, Colin Powell ve Abdullah Gül arasında 24 Eylül Çarşamba akşamı New York’ta yapılan görüşme, af yasasının uygulanması garanti altına alındığı takdirde PKK’nın silahı bırakmayı kabul ettiğini ortaya çıkardı.

14 Mart 2006 günlü Radikal gazetesinin birinci sayfa başlığı: “Gül: BOP içinde ABD ile Birlikte hareket ediyoruz” Gül, alt başlıkta, BOP’un amacının “İslam ülkelerine özgürlük ve demokrasi getirmek” olduğunu belirtiyor. (Başbakan Erdoğan da BOP’un eşbaşkanı olduğunu sık sık ve gururla ifade ediyor.)

14 Eylül 2007 tarihli gazeteler – ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Nicholas Burns, Gül ve Başbakan Erdoğan için, “Güvenilir isimler. Bize verdikleri sözleri tuttular” dedi.

Burns, diğer yandan İran politikasını ABD ile daha uyumlu hale getirme, Ermenistan’la sınırı açma, 301’inci maddeyi kaldırma, Heybeliada’daki Rum okulunu açma gibi telkinlerde bulundu. PKK konusundaki işbirliğinin gözle görülür somut neticeler vereceği hususunda umut verdi.

Son iki yılda olanları da sizin hatırlayacağınıza inanıyorum.

 

Bi vefa

Makus talihimin her takvim yaprağında ah!
Mızrabın saz ile ülfetinde dem buldu segah
Çözülür her lahza muamma,eylersen nigah
Bi vefa, meramım yüreğini fethetse yeter.

Vakti tükettik nasılsa gecenin laciverdinde
Fakir gam ile hemhal,kalem vuslat derdinde
De ki; hey! Leyla’yım peri peyker yurdunda
Bi vefa,kelamım suretini methetse yeter.

Ne susuz çöllere ram,uğruna can-ı feda.
Vallahi dillere gam diyemem ki elveda.
Ne zekat ne sadaka, kafi olur murada.
Bi vefa,kararım haletini seyretse yeter.

Mezkür Meçhul Mesele(2 s)

Eko politik bu toplantılara Türkiye’nin “açılım” politikaları gündeme gelmeden başlamış, bu konuda ciddi çalışmalara imza atmış ciddi sivil bir organizasyon.

Çalıştayın katılımcı listesinden de anlaşılacağı gibi toplantılarda geniş bir spektrum içinde farklı kesimlerden insanlar Prof. Vamık Volkan’ın yönetiminde, Ekopolitik’in “Büyük Çatı” dediği bir platformda bir araya geldi. “Büyük Çatı” Sayın Volkan’ın Ekopolitik Koordinatörü A. Tarık Çelenk ile yaptığı “Herkesin Bir Çadırı Var” başlıklı röportajda ve kitaplarında ifade ettiği “Büyük Çadır” metaforundan ilhamla Ekopolitik’in benimsediği bir konseptir.(Murat Sofuoğlu-Ekopolitik)

Çalıştaya katılanlara bakıldığında çok farklı uç görüşlerden kişilerin olduğunu görüyoruz. Katılımcı isimlerinin çoğunu bu işlerle uğraşan ve kafa yoranlar bilebilir. Ancak bilemeyen arkadaşlarımız için sadece bazılarının özelliklerinden bahsedeceğim. Musa Serdar Çelebi (Ülkü Ocakları ve Avrupa Türk Fedarasyonu başkanlığı yapmış ülkücü hareketin öncülerinden), Şerafettin ELÇİ ( Katılımcı Demokrasi Partisi Başkanı, eski Bakan) Gülten KAŞINAK ( DTP Diyarbakır Milletvekili ) , Cezmi Bayram (İstanbul Türk Ocağı başkanı), Seydi Fırat (PKK dağ kadrosunda bulunmuş, olaylı 34 PKK ‘lının dağdan inmesini organize etmiş) . Hemen yanında PKK ile mücadele etmiş Bordo bereli diye  ifade edilen özel kuvvetlerde bulunmuş emekli  bir subayımız.  Hatip DİCLE ( Kapatılan DEP’in eski milletvekili), Cevat ÖNDEŞ( emekli MİT müsteşar yardımcısı) ve diğerleri

Konuşma sırası Cengiz Çandar’a geldiğinde Türkiye’nin bugün geldiği demokratik noktanın tespiti açısından bir anısından bahsetti. Bundan 10 ve 15 yıl önce MİT toplantısında, konusunun “Türkiye’nin tehdit ve güvenlik algılamaları” üzerine olduğunu söyledi. Bu toplantıyı yönetenin  Cevat ÖNDEŞ(o tarihte MİT Müsteşar yardımcısı) olduğunu, yanın oturan Hatip Dicle’nin(Kapatılana DEP milletvekili) o tarihte hapiste olduğunu, önünde oturan Seydi Fırat’ın dağda olduğundan bahsetti. O gün dağdaki insanları Hatip Dicle’nin bulunduğu yere (yakalayıp etkisiz kılmak için konuşmalar yapılıyordu) Gelinen bu noktanın Türkiye’nin ulaştığı aşamayı göstermesi bakımından önemli olduğundan bahis yaptı. Hatta o tarihte dağdaki Seyit Fırat’ı yakalamak içinde yanında oturan özel kuvvetlerden olan subayımızın olması geldiğimiz demokratik olgunluğun ve bu konunun çözülmesine yönelik iradenin, en azından başlangıcında bile olsa iyi bir mesafe alındığı olarak algılanıldı.

Bu değerlendirmemden sonra Başlangıç konuşmasını yapan A.Tarık Çelenk beyle Vamık hocamızın konuşmalarını verip bitireceğim. Bu arada Bu Toplantı metinleri  www.ekopolitik.org sitesinde yayımlanmaya başladı. Merak eden arkadaşlarımız siteden takip edebiliriler.

Şunu samimiyetle söyleyebilirim toplantıya katılanların % 95 çözümden, barıştan insani değerlerden yana idiler. Beni çok rahatsız eden birkaç konuşma dışında yapıcı, onarıcı diyalogdan yana yaklaşım sergilendiğini söyleyebilirim.

A.Tarık Çelenk:  Ben öncelikle herkese hoş geldiniz diyorum ve herkese teker teker teşekkür etmek istiyorum. Bu noktaya gelene kadar maddi ve manevi herkes, değerli dostlarımız, değerli aydınlarımız, değerli çalışanlarımız büyük çaba ve gayret gösterdiler. Sayın hocamızın desteği ile bugün bu noktaya geldik. Biz bu çalışmaları yaklaşık olarak 2-2,5 yıl önce tasarlamıştık. Hatta sevgili Rebia Dirim Hanımefendi o dönemde bizlerle beraber bir şeyler yapmaya çalışmıştık. Tabi bunun maddi ve manevi şartlarının realizasyonu çok zordu, o dönemlerde. Biz bağımsız olarak bu düşünceyi, bu bir araya gelmeyi gerçekleştirmeyi planladık. Herhangi bir politik etki yoktu. Gündem dışı bir olaydı, bu. Ama tesadüfen gündemle de çakıştı. Umarız faydalı olur, katkıda bulunur. Burada genellikle politik etkilerden bağımsız, içe dönük, iç dünyamızı beraber nasıl paylaşabiliriz, ona yönelik bir toplantı bu. Ben daha fazla sözü uzatmak istemiyorum. Ben sözü Sayın Hocama bırakıyorum. 

Vamık Volkan: Çok teşekkür ederim. Ben de herkese merhaba diyorum. Benim görevimi anlatmak için bana izin veriniz. 5 dakika konuşmak istiyorum, ondan sonra çok konuşacak değilim. Nereden başlamalı? 

1998’de ben Arnavutluk’ta idim. Arnavutluk’ta Enver Hoca diye bir diktatör vardı. O öldükten sonra ekonomi çökmüştü. O zaman ben INN (International Negotiation Network) diye bir gruba bağlıydım. Eski Amerikan Cumhurbaşkanı Jimmy Carter’ın, Carter Center’ında International Negotiation Network diye bir kurum vardı. Nobel kazananlar, eski cumhurbaşkanları bir araya geliyorlardı. Dünyada ne oluyor, ne olmuyor onlara bakıyorlardı. Beni de bu gruba almışlardı. Arnavutluk’taki ekonomik çözümü anlamak için oraya bir eski Amerikan diplomatı gönderdiler. Bu kişi hiçbir şey yapamadı, çünkü 20 tane Arnavut ekonomisti bir araya getirme imkanı yoktu. Bu nedenle Jimmy Carter dedi ki: Siz psikoloji bilirsiniz. Siz gidin. Bakın. Ne oluyor, ne olmuyor? Çok basit bir şey. Enver Hoca zamanında halk ikiye ayrılmıştı; birileri, zulüm yapanlar, ötekileri zulüm görenler. Bunların çocuklarını, torunlarını bir araya getirdiğiniz zaman tabii hiç konuşamıyorlar. Çok basit bir olay. Ama ondan bahsedecek değilim. Akşam oldu. Bize dediler ki: Sakın dışarı çıkmayın. Çok tehlikeli. 

Size öyle bir şey söylenirse ne yapacaksınız? Tabi ki dışarı çıkacaksınız. Ben de dışarı çıktım. Şöyle 50 metre filan otelden yürüdüğüm zaman yanıma bir adam geldi. Açıverdi paltosunu, altında bir kalaşinkof. “500 dolar” dedi. Ben de sandım ki, beni öldürecek 500 dolar vermezsem. Ödüm patladı tabi. Çok korktum. 

Murat Belge: Satıyor muymuş? Satışa mı çıkarmış? 

Vamık Volkan: Ondan sonra dedi ki: “İki kişi için 600 dolar” dedi. O zaman anladım ki beni öldürmeyecek. O zaman Arnavutluk’a gidenler ya mafyadır ya iş yapanlardır. Rakibin varsa onu öldürecek, 500 dolara. Ne kadar korktuğumu tahmin edebilirsiniz. Yavaş yavaş geriye çekiliyorum, ben. Ansızın çok acayip bir şey oldu, kafamda. Bir liste yaptım. Ölmelerini istediğim kişilerin bir listesini yaptım kafamda. O zaman kendi kendime güldüm. Bir gerileme oldu içimde, korku içinde. 

Bir liste yapmışım. Adama dedim ki: “Bir listem var ama onların hepsi Amerika’da.”  Adam hiç istifini bozmadı, “Merak etme. Bana uçak bileti bilet al. Hepsini öldürürüm” dedi. Söylemek istediğim kişisel nedenimle listeyi yapmışım. İçimde gerileme oldu. İçimde korku var. Bu nedenle, ben öleceğime başkaları ölsün… Kişisel bir şey. 

Şimdi bu hikayeyi başka bir olayla karşılaştırmak istiyorum. O zaman, 53 sene geriye gitmemiz gerekecek. Ben Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1956’da mezun oldum. Altı ay sonra, 80 kişi mezun olmuştu, 40’ımız Amerika’ya gitmiştik. Ben Amerika’ya gittikten birkaç ay sonra Kıbrıs’tan, babamdan bir zarf geldi. Onu açtığım zaman benim kardeşim gibi olan bir çocuk; aynı dairede yaşamıştık Ankara’da iki sene, benim erkek kardeşim yok, o benim erkek kardeşimdi. Onu, Rumlar, EOK (Rum çeteleri) vurmuş. Kıbrıs’a gittiği zaman, öldürmüş. Onu öldürenler para kazanmak için yapmamışlardı. Onu Erol olduğu için öldürmemişlerdi. Büyük grup kimliği için öldürülmüştü, Kıbrıslı Türk olduğu için. Böylece o zamandan beri bu büyük grup kimliği nedir diye kafamda bir sual çıktı. Tahmin edeceğiniz gibi ben yas tutamadım. Yapayalnızdım. Kimseyi bilmiyordum. 30 sene sonra ben Erol’un yasını tuttum, o başka bir hikaye. Fakat bu arada iç dünyamda olan bu merak, dürtü diyelim, niye birbirimizi şahsi şeyler nedeniyle değil de siz şu gruba bağlısınız, ben bu gruba bağlıyım nedeniyle öldürüyoruz? 

Dış dünyada bir olay oldu. Dış dünyadaki olayla ile iç dünyamdaki dürtü  birleşti. Ve bugün karşınızda olmamın nedeni odur. Dış dünyadaki olay 1979’da oldu. O zamanın Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat İsrail’e gitti ve İsrail parlamentosunda bir nutuk çekti. Bu konuşması  sırasında, İsraillilerle Araplar arasındaki çatışmanın %70’inin psikolojik nedenlerle olduğunu söyledi. Böylece yeni bir meslek ortaya çıktı. Eskiden de herkes merak ederdi, çatışmalı büyük grupları filan. O zamandan beri bir kaza neticesi bu işleri araştırmak için kurulan bir komisyonun içindeydim. O zamandan beri bu işlere kafa yoruyorum, 30 seneden beri çatışmalı yerlere gidiyorum. Araplarla-İsrailliler, Sovyetlerle-Amerikalılar… Bu nedenle karşınızdayım. Benim burada tek görevim sizin yardımınızla iç gruplar arasında bir diyaloğun gelişmesini sağlamaya çalışmak. Uzun uzun nutuklar yerine aramızda bir konuşma yapmaya çalışacağız. Burada ikinci grup var; gözlemciler. Onlar da çok önemli kişiler. 

Üçüncü oturumda onlardan da bazı fikirler elde etmeye çalışacağız. Bunu anlatmak istedim. Ben Türk-Kürt meseleleri hakkında bir eksper değilim. Bu nedenle benim fikirlerim olmayacak. Bütün mesele sizler arasında bir diyaloğun kurulup, bir yol gösterirse ne güzel bir şey. İlk oturumda ne yapacağız sualine cevap vermeyelim. Ben bir tıp doktoru olduğum için kimseye teşhis yapmadan ilaç vermek istemem. İlk oturumda teşhis yapacağız; neler düşünüyoruz? İkinci oturumda reçeteler gibi şeyler gelebilir, aklınıza. Üçüncü oturumda daha büyük bir grup olarak bunları konuşacağız. Benim söylemek istediklerim bu kadar.”

Burda Vamık hocamın bahsettiği şeyler çok önemli. Bir gurup kimliği kavramından bahsediyor ve bu gurup kimliği olanların davranış biçiminden sadece kendisi ile ilgili bir örnek verdi. Bu gurup kimliğinin farklı parametreleri de var.

Murat Sofuoğlu’nun toplantı süreçleri ile ilgili bilgilendirmesinden bahsederek bitireyim. “Bu çerçevede Ekopolitik en kısa sürede 16-17 Kasım Çalıştay-Konferansı formatında süreci devam ettirecek yeni toplantılar organize etmeyi planlamaktadır. Bunun için Türkiye’nin doğusunda ya da batısında, kuzeyinde ya da güneyinde bütün il ve ilçelerinde karşılıklı anlayış ve toleransı geliştirecek toplantılar organize edilerek geniş bir ağ hareketinin başlatılması planlanmaktadır. Ekopolitik diğer sivil toplum kuruluşları ile koordinasyon halinde; Baroların, ticaret odalarının, belediyelerin ve bilumum örgütlenmelerin birbirlerini ziyaret ettikleri ve ortak toplantılar organize ettikleri geniş bir ağ örmeyi amaçlamaktadır.” 

Yılbaşı

Ülkemizde, cumhuriyetin ilânından sonra 1925 yılında çıkarılan yasa ile milâdi takvim kabul edilince, 1 Ocak  yılbaşı olarak benimsenmiştir. Böylece hicrî  ve rûmî takvimlerin uygulanmalarına resmen son verilmiştir.

 Aslında yılbaşının hangi tarihte başlayacağı kültürler arasında uzun yıllar tartışma konusu olmuş ve çok sayıda uygulamalar yapılmıştır.  En sonunda dünya genelinde yaygın olarak  milâdi takvimin kullanılması kabul görmüştür.

Ülkemizde yılbaşı kutlamalarının ilki 1 Ocak 1829 tarihinde İstanbul’da  gerçekleşmiştir. Zamanın İngiltere büyük elçisi Haliç’te demirleyen bir İngiliz gemisinde düzenledikleri yılbaşı etkinliklerine, devrin devlet adamlarını davet etmişlerdir. Böylece Osmanlı Devletinin üst düzey yöneticileri yeni yıl kutlamalarına ilk defa tanık olmuşlardır. 1926 yılında Tayyare Piyangosu (Milli Piyango) yılbaşı çekilişinin  düzenlenmesi,  yabancı misyon mensuplarının Pera’daki ( Beyoğlu) yeni yıl kutlamalarının etkisi ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin üst düzey kademesinin verdiği  balolarla, yılbaşı kutlamaları büyük şehirlerde belli bir kesim arasında  yaygınlaşmaya başlamıştır. Nihayet 1935 yılında 2739 sayılı yasa ile 1 Ocak günü  resmî tatil olarak kabul edilmiştir.

Yeni seneye giriş gerekçesiyle, yılbaşını karşılama hazırlıkları toplumumuzda hoş görü ile karşılanmıştır. Çünkü bu vesileyle   yakın aile fertlerinin, akrabaların, dostların kendi aralarında güzel yemeklerle donatılmış bir sofra etrafında toplanmaları, eğlenmeleri, gençlerin kendi aralarında yılbaşı gecelerine özel oyunlar oynamaları (tombala, fırdöndü, at yarışı vs. gibi) . Ayrıca, karşılıklı hediyelerin verilmesi, yaşanan gecenin renklenmesine ve güzel anılarla süslenmesine neden olmuştur.

II. Dünya Savaşı sonrası (1945) radyoların evlere daha yoğun olarak girmesiyle, Türkiye Radyoları’nın hazırladıkları özel yılbaşı programları halk tarafından beğeniyle karşılanırdı. Şöhretli sanatçıların rol aldığı skeçler, şarkılar ve türkülerden oluşan konserler, oyun havaları ve yılbaşının vazgeçilmezi Milli Piyangonun büyük ikramiyesinin çekilmesi yeni yıla girişin önemli neşeli saatlerini oluştururdu.

Yeni yıla yaklaşırken sokaklarda da değişiklikler yaşanırdı.  Bugünkü güçlü pazarlama ortamıyla kıyas edilmesi, ölçülmesi elbette mümkün değildir ama o günkü koşullara göre önemli olan ticari hareketlenme kendini gösterirdi.

Yeni yılın yaklaştığının ilk simgesi duvara asılan takvimdi. Her gün bir yaprak koparılan bu takvimler aslında pek çok bilgiyi içerirdi.  Hemen herkese ait faydalı bir şeyler bulunurdu. Milli günler, dini günler, namaz vakitleri, o ay içinde yapılması gereken ziraî faaliyetler, önemli olaylar, tarihi kişi ve vakalar, nasihatler, fıkralar, yemek listesi, çocuklara verilecek isimler vs. bütün bu bilgiler ev halkı tarafından  ilgiyle okunur ve izlenirdi.

Bir özellikte bazı takvimlerin küçük ve büyük boyutlu olarak hazırlanmasıydı. Her ikisi de aynı bilgileri taşırdı. Sadece baskıları farklıydı. Büyük ebatlı olanlar yaşlıların rahat okuması için daha büyük puntolarla basılırdı.

Bir de o tarihlerde bankalar reklamlarını yapan ajanda adıyla cep takvimleri dağıtırlardı. Her gün için ayrı bir bölümü olan bu takvimlerin teknik bilgi, coğrafya, sosyal yaşam ve faydalı bilgiler sahifeleri bulunurdu.

Özel meslekler içinde değişik ölçülerde cep defterleri satışa sunulurdu. Daha sonraları aylık özel lüzumlu tarihleri gösteren duvar  takvimleri ticarethanelerce, reklam olarak müşterilerine verilmeye başlandı.

 Ayrıca, belediyelerin süslediği ana caddelerde ki ticarethanelerin vitrinlerinde sergilenen hediyelik eşyaların şık paketlerle müşterilere sunulduğu görülürdü.

Halk yılbaşı sembollerinden olan çam ağaçlarına rağbet etmezdi. Hatta alanlara da kızardı. Daha sonra plastik ağaçlarla bu tepkinin önüne geçildi. Her ne kadar evlerin kapısı yerine bacadan girmesi yadırgansa da, kocaman göbekli, kırmızılı beyazlı kürklü, kapşonlu, geyiklerin çektiği kar kızaklı ve sırtındaki çuvalla Noel Baba figürü, yaşamış olduğu Antalya iklimine hiç uymasa da ticari kaygı ile vitrinlerdeki  yerini alırdı.

Yılbaşı kartları  çok zengin çeşitleriyle, kırtasiyecilerde halkın kolayca görüp seçebileceği köşelerde sergilenir ve alıcılarının beğenisine sunulurdu.

Günümüzde yılbaşı kutlamaları, eğlenceleri artık evlerin dışına da çıkmış bulunmaktadır. Pek çok gazino ve kapalı eğlence mekanlarının yılbaşı programları gazetelerde ve diğer yayın organlarında halka duyurulmakta ve organizasyonlar yapılmaktadır.

Halen ülkemiz genelinde halkımızın çok büyük bir bölümü, yeni yılı evlerinde karşılamaktadır. Bu nedenle televizyonlarımız yılbaşı ile ilgili programlarıyla seyircilerinin hoşça vakit geçirebilmesini sağlamak için birbirinden güzel özel eğlence programlarını hazırlamakta ve izleyicilerine sunmaktadırlar.

Yılbaşı ve yeni yıl kutlamalarının en güzel yanı, insanların en iyi dileklerini ve hediyelerini birbirlerine sunmaları, sevgiyle mutlulukla büyük küçük aile fertlerinin, dostların bir arada olmaları ve yeni yıla en iyi temennileriyle girmeleridir.

 2010 yılının okuyucularıma ve dostlarıma esenlikler, sağlıklar ve mutluluklar getirmesini dilerim.