22.8 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1286

Unutulmaması Gereken Doğu Türkistan

Türkiye’de son zamanlarda meydana gelen olaylar beni derinden düşünmeye sevk etti.
Türk tarihini yeniden düşündüm Göktürkler’ den bugüne imparatorluklar, devletler nasıl kuruldu nasıl yükseldiler ve nasıl yok oldular. Düşmanlarımız kimlerdi? Neden Türk Milletine düşman olmuşlardı? Çin Setti niçin yapılmıştı?

Türkiye Cumhuriyet’i devletini kuran iradeyi, Mustafa Kemal Atatürk’ü düşündüm. Atatürk “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” Derken Türk Milleti’nin yüceliğini bütün dünyaya ilan ediyordu. Ama birileri Türk Milleti’nin kanının zehirli olduğunu yazabiliyor.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, Türk Cumhuriyetleri’ni, Akraba Türk Topluluklarını düşündüm.

Rusya’da, Doğu Türkistan eski Cumhurbaşkanı büyük insan İsa Yusuf Alptekin’i gördüm yanında oğlu Aslan bey oturuyordu. Hayatta iken tanıdığım ve çok saygı duyduğum büyük insanoğlu Alan bey’e Doğu Türkistan’ı anlatmasını söyledi.

Aslan bey Doğu Türkistan’ı anlatıyor;

10 Aralık 1948 tarihinde. “Beynelmilel İnsan Hakları Beyannamesi”, Birleşmiş Milletlere üye devletlerin oy birliği ile kabul edilerek dünyaya ilan edildi. Bu beyannamenin amacı: İnsanları doğuştan sahip oldukları temel hak ve hürriyetlerin kutsal, vazgeçilmez ve dokunulmaz bulunduğunu ilan ve korunması için gerekli her tedbiri almasını temin etmektedir.

İnsanlara hürriyet tanıyan bu beyannameden sonra, 17 Temmuz 1959 tarihinde Milletlere İstiklal hakkını tanımak amacı ile bir ” Esir Milletler Haftası” kabul ve ilan edilmiştir.

Bu iki tarihi günden bu yana yıllar geçti. Soğuk savaş ihtimali kalktı diyorlar, ama medeniyetler arası çatışma körüklenmekte, yeni bir dünya düzeni tartışılmakta. Ancak yine de milyonlarca milletler topluluğu, azınlıklar ve toprağın hakiki sahipleri hala siyasi baskı, kültürel asimilasyon, ekonomik sömürü, ekolojik yıkım, ırk ayrımcılığı ve hatta soykırıma maruz bırakılmakta.

Bütün insanlığın en yüksek yetkili organlarının, güya bütün insanlık yararına aldıkları bu iki tarihi karara rağmen, dünya nüfusunun yarıdan fazlası zulüm ve işkence altında kahredici acılar içinde inlemeye devam etmektedir.

Dünya bu genel görünümü içerisinde diğer esir milletlere kıyaslandığında esaret canavarının en büyük ağırlığı ile TÜRK DÜNYASI üzerine yüklenmiş bulunduğu derhal göze çarpmaktadır.

Tarihte, çeşitli desise, hile ve ihanetlerle Türkler parçalanarak çeşitli milletler tarafından yutulmuş.

Bugün Doğu Türkistan, Çin yöneticilerinin sistematik bir şekilde İnsan Hakları ihlallerini sürdürdükleri bir ülke olmaya devam etmektedir.

Doğu Türkistan’da 19. uncu yüzyılın vahşi sömürgecilik metotlarını bile aratan Komünist Çin Yönetimi tarafından uygulanan siyasetler soykırım ve insanlık suçları kapsamında ele alınabilir. Komünist Çin Yönetimi tarafından, Doğu Türkistan Müslüman Türklerine uygulanan bu siyasetlerin hepsi en temel insan hakkı olan YAŞAMA HAKKINI ihlal etmektedir.

Haysiyetli ve insanca bir yaşam için mücadele vermekte olan Doğu Türkistan Türkleri; keyfi tutuklanmalara, işkenceye ve hatta yargısız idam cezalarına çarptırılmaktadırlar, bununla kalmayarak ana rahmindeki korumasız bebekleri de insafsızca öldürmektedirler. Nükleer denemeler neticesinde ortaya çıkan hava kirliliğinden dolayı milyonlarca insan çeşitli kanser hastalıklarına yakalandı ve bakımsızlık ve tedavisizlikten dolayı hayatlarını kaybettiler. Ülkeyi sürekli Çinli kolonilerle doldurup, Müslüman Türkleri azınlıkta bırakarak ve bunların doğal nüfus artışları zulüm ve cebirle engellenmekte.

Doğu  Türkistan’da devasa bir insanlık trajedisi yaşanmaktadır.

Tüm bu trajediler, adaletsizlik, eşitsizlik, haksızlık ve vahşet sahneleri insan haysiyetinin, iffetinin, hayatının ve en temel yaşam haklarının korunması sözü üzerine kurulan Birleşmiş Milletlerin varlığına rağmen, ırktaş Türk Cumhuriyetlerine, dindaş İslam Alemine ve bilhassa Türkiye ve Türkçüler ve İslamcılara rağmen hala şiddetini hiç kaybetmeden devam etmektedir.

En temel insan haklarını elde etmeye çalışan, Doğu Türkistan Müslüman Türklerini şiddet ve imha siyasetinden koruyan bir unsur yoktur. Sıkıntılarını, isteklerini ve özlemlerini dile getirebilecekleri herhangi bir platform mevcut değildir. Birleşmiş Milletlerde seslerini duyurabilecek, dindaşları ve ırkdaşlarına rağmen, imkanları yoktur.

Doğu Türkistan Türkleri, Komünist Çin Yönetimini, bu baskıcı ve şiddet siyasetinden dolayı, kendilerinin meşru temsilcisi olarak tanımızlar. Çünkü komünist Çin Yönetim, Doğu Türkistan Müslüman Türklerine baskı uygulamak ve onları denetlemek için ellerinde bulunan bütün imkanı vicdan azabı duymaksızın kullanmaktadırlar.

DOĞU TÜRKİSTAN, bugün Çin Halk Cumhuriyeti diye bilinen Komünist Çin Yönetimi altında ve “Sinkiang Uygar Özerk Bölgesi” adı ile bahis olunmakta ise de hiçbir zaman Çin’in ayrılmaz bir toprağı değildir.

Tarihte Türklerin anayurdu olan Doğu Türkistan Çin’in coğrafyası içinde bulunmamıştır ve bulunmayacaktır. MÖ 210 yılında yapılan Çin Setti, Çin ile Doğu Türkistan arasındaki resmi hududunu teşkil eder.

Birçok Çin kaynaklarına göne, tarihte Doğu Türkistan’ı ziyaret eden birçok tanınmış Çin seyyahı yaydıkları hatıralarında Doğu Türkistan’ın şehir kasabalarında hiçbir Çinliye rastlamadıklarını kaydederler.

Çin Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Dr. Sun Yat Sin 1924 yılında yayınladığı  meşhur “San Min Cu  Yi” ( Üç Halk Prensibi ) inde, Doğu Türkistanlılardan bahsederken “Müslüman Türkler ” tabirini kullanmıştır. Çin Hükümet’i tarafından yayınlanan yeni Çin Atlasında Sinkiang’daki Türkler Türkçe konuşurlar denilmektedir. Bu ve bunun gibi dünya çapında tanınmış Türk ve gayri Türk ilim ve bilim adamları Doğu Türkistan’ı Tük yurdu ve buranın adının da Doğu Türkistan olduğunu tespit etmişlerdir.

Kısaca değinmiş olduğumuz bu hakikatler karşısında Doğu Türkistan, Çin emperyalizmi tarafından işgal edilmiş olduğu hakikati ortaya çıkmaktadır.

İnsanlık cürümleri işleyen Komüniste Çin Yönetimiyle  her dünya ülkesi gibi, aziz Türkiye’mizin ali menfaatleri icabı Türkiye’mizin idarecileri yetkileri icabı, dostluk ve ekonomik işbirliği kurabilir. Doğu Türkistan Türklerinin bu hususta hiçbir itiraz hakkı yoktur. Amma, Çin ile dostluk ve işbirliği diye ve Çin baskısıyla, Birleşmiş Milletler, Agit ve Paris şartları ve Türkiye Cumhuriyeti Dernekler Kanunları çevresinde demokratik bir şeklide şiddet kullanmadan faaliyet göstermekte olan Doğu Türkistan Türklerinin, bir kalemde silinmesi, insanlık ve 35 Milyon Doğu Türkistan Müslüman Türkleri, namına kabul edemeyiz.

Bütün bu zulüm, işkence ve soykırım siyasetine maruz kalan Doğu Türkistan Türkleri, ırkdaş ve dindaşlarının kayıtsızlığına İNSAN HAKLARI İHLALLERİNE yönelik taraflı bir tutum sergilediklerini görerek son derece ümitsizliğe uğramışlar ve kırılmışlardır. Kendilerini ırkdaşları ve dindaşları tarafından, dertleriyle yalnız bırakılmış ve terk edilmiş gibi hislere kapılmışlardır.

Irkdaşları ve Dindaşları tarafından kendi kaderlerine terk edilen Doğu Türkistan Müslüman Türkleri; ümitsizlikleri, hayal kırıklığı ve kızgınlıkları içinde, hakkı olan temel insan haklarını alabilmek için tedrici olarak şiddet karşıtı yoldan uzaklaşmaktadırlar. Bu hal şiddet karşıtı siyaset üretenleri de zor durumda bırakmaya başlamıştır. Bu nedenle şu anda Doğu Türkistan ve Çin’in kendi içinde kanlı çarpışmalar patlak vermiştir. Hakkı olan hakkın verilmemesinden kaynaklanan ve arzu edilmeyen çarpışmalardır bunlar. Burada bir numaralı suçlu, silahsız insanlara ve bebeklere en son model silahlarla saldıran ve insanları ve ana rahmindeki korumasız bebekleri insafsızca öldüren Komünist Çin Yönetimidir.

Hayat sahibi her canlının yaşama hakkı vardır. Hiç kimse bir başkasının canına kıyma özgürlüğüne sahip değildir. Bir kişi başkasının yaşama hakkına son verebilme inisiyatifini kendisinde görürse, başkasının da kendisinin yaşama hakkına son verebilmesine imkan vermiş demektir.

İnsan haklarına saygı çatışmaları önlemenin temel şartıdır. Bu nedenle Komünist Çin Yöneticilerinin, Doğu Türkistan Müslüman Türklerinin, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesinde kaydedilen haklarına saygılı olması bu hakları eksiksiz yerine getirmesi ve Doğu Türkistan Müslüman Türklerinin şiddet yollarına başvurmasının temel sebeplerini araştırıp ona göre çözüm yolları araması hayati önem taşımaktadır.

En tabii insan haklarını arayan Doğu Türkistan Türklerini tutuklamak, işkencelere tabi tutmak, idam cezalarına çarptırmak ve onları dünya kamuoyuna  terörist olarak lanse etmekle Doğu Türkistan’da patlak vermesi muhtemel milli bir ayaklanmayı önlemek mümkün değildir.

Diyalog, samimi olmak kaydıyla, anlaşmazlıkları izale etmenin tek yoludur. Diyalog olmadan karşılıklı itimat tesis edilmediği gibi, karşılıklı itimat tesis edilmeden barış tesis edilemez. Bu nedenle Komünist Çin Yönetiminin, Doğu Türkistan Müslüman Türkleriyle samimi olarak, anlaşmazlıkları her iki tarafın çıkarına uygun olarak barışçı yollarla çözümleyebilmek için derhal diyalog kurması gerekmektedir. Çünkü Doğu Türkistan Türkleri bugün büyük bir ümitsizlik içindedir ve ümitsizlik, insanları şiddet yollarına zorlar.

Çin ile siyasi ve iktisadi dostluk ve işbirliği kuracak devletlerin yöneticileri, Çin Yönetimi ile sürdürecekleri ikili görüşmeleri sırasında Doğu Türkistan’daki insan hak ihlallerini sürekli olarak dile getirmeleri, bütün Asya’yı ve hatta dünyayı istikrarsızlığa sürükleyebilecek siyasetinden vazgeçirmeye  çalışmaları ve Çin’i itidale davet etmeleri de son derece önemlidir. Aksi halde büyük vebal altında kalacaklardır.

Büyük Tük Milleti Tarih seninle var oldu seninle devam edecek, sen kıyamete kadar bağımsız ve hür yaşayacaksın sen yok olursan Tarihte yok olacaktır.

Tarihi yapan biziz, yazan siz.

Türk Milletine Tarih büyük sorumluluklar vermiştir. Sorunları onları yaratanların mantığı ile çözümlenemez.

           

Gerçekler Nerede?

Gözünüze en yakın olduğu halde hiçbir zaman göremeyeceğiniz yer neredir, dersem aklınıza neresi gelir? Sizi fazla zorlamayayım: İki gözünüzün arası. Burayı sizin dışınızda herkes görür; ama siz göremezsiniz. Siz görmek istiyorsanız, aynaya ihtiyacınız olacaktır.

İki gözümüzün arası, bizim için kör noktadır. Doğal yapımız, bizim için orayı doğrudan görünmez kılmıştır. Uzuvlarımızın biçimi, konumu, işlevi; sosyal yaşamımıza pek benziyor.  Hayatımızda nice kör nokta vardır, ulaşamayız oraya. Bir şeyler engel olur bize. Aşığın gözü kördür, denir ya onun gibi bir şey bu körlük. Hazlarımız, aşırı isteklerimiz, nefsimiz, tamahkarlığımız, megalomanlığımız, narsisliğimiz, enaniyetimiz; görmemiz gereken noktaları görmekten alıkoyar bizi. Görmemiz gereken o noktada yaptığımız hatalar, işlediğimiz günahlar, attığımız yanlış adımlar, yaşattığımız zulümler vardır. İki gözümüzün arasıdır onlar. Varlığımızdaki negatif kaptanlar, bizi o iskeleye demir atmaktan uzaklaştırır.

“Ah ile vah ile, geçti bu ömrüm.” dizesini söyleyen şair, sizce insanla ilgili hangi gerçeği vurgulamış olabilir? İster bir hayıflanma ister pişmanlık deyin, şairin, bir hatalar zincirinin son halkasında bulunduğu kesin. O da belki, iki gözünün arasını hiç göremedi ya da görmek istemedi.

İnsanla ilgili her şeyin başı ve sonu olan bir evrende yaşıyoruz. Ömrün, ömür içersinde sağlığın, zenginliğin, makamın, kariyerin başı ve sonu var. Onu da idrak etmekten acizim ama; öncesi ve sonrası olmamak, Allah’a mahsus. Taşıdığımız değerlerin bir gün sonlanacağını bildiğimiz halde eylemlerimizde bunu göz ardı ediyoruz. Zannediyoruz ki, sağlık devamlı, zenginlik bitimsiz, ölüm yok… Bunların bir gün bitebileceği idrakinden uzaklaşıyoruz. Bu uzaklaşma, hatalar yapmamıza yol açıyor. Bu durumda bir uyarıcıya ihtiyaç var. O, bize gençliğin, zenginliğin, makamların geçici olduğunu, ömrün bir gün sona ereceğini yüksek sesle hatırlatmalı. Yani “Kral çıplak.” demeli.

Hiçbir itiraf, yapılan hatayı telafi etmeye yetmez. İtiraf, acizlikteki samimiyetin ifadesidir. Her itiraf, aynı zamanda bir olumsuzluğun resmidir. İtiraf eden durumuna düşmemek için, bizi her durumda uyaracak, iki gözümüzün ortasını gösterecek dostlara, aynalara ihtiyaç var. Gözlerimizi kapatmakla, güneşin yokluğunu ispatlayamayız. Yaptıklarımızı gören, bizi bizden daha iyi takip eden başka gözler var. O gözlerin varlığını dikkate almayan bir varlık sahibi, bir yönetici, mutlaka pişmanlık duyar. Hatalarıyla yüzleşmek istemeyen her insan bir gün “Ah ile, vah ile geçti bu ömür.” demek zorunda kalır. Yaptığı işlemin sağlamasının yanlış çıkacağından korkan insan, işlem yapmamalıdır. İşlem yapan, işlemini doğru da yanlış da yapabilir. Önemli olan, sağlama yapmaktan kaçınmamaktır. Dostlar, aynalar; dört işlemdeki sağlama gibi, hayatımızın enstrümanlarıdır.

Günlerden bir gün Nasrettin Hoca iğnesini kaybeder. İğnesini evin avlusunda aramaya başlar. Fakat onca zaman aramasına rağmen iğne bulunamaz. Komşusu iğneyi nerede düşürdüğünü sorar. Hoca kendinden emin cevap verir: “Ahırda! ” Hayretler içinde kalan komşusu, “Ahırda kaybettiğini ahırda aramalısın! ” der. Nasrettin Hoca cevap verir: ” Ama ahır, karanlık. “

Nasrettin Hoca, kaçınsa da iğne oradadır. Biz göremesek de, görmek istemesek de iki gözümüzün arası vardır. Hayatımız, varlığından haberdar olduğumuz halde, kör çukurlarla doludur. Aradıklarımız o çukurlukların içindedir, lakin doğal yapımız, hislerimiz, kaygılarımız, önyargılarımız, tutkularımız, aceleci halimiz; karanlıklara gizlenmiş gerçekleri görmemizi hep engeller. Cesur olmak, inançlı olmak, azimli olmak, samimi olmak gerekir. Görülmez, ulaşılmaz dediğimiz hiçbir nokta ulaşılmaz değildir. Yeter ki umudumuzu, kararlılığımızı yitirmeyelim.

Medeniyet tarihi, görünmeyendeki gerçeği arama ve görme macerasının hikayesi değil midir?

 

Açılım Macerası Ve Demokrasi

Ülkemizde mutabakatlara ihtiyaç vardır. İktidar ve muhalefet, yargı, yürütme ve yasama güçleri ülke yararına belirli noktalarda uzlaşmak durumundadırlar. Yakın tarihimizde mutabakatsızlıklar, kamplaşmalar, ötekileştirmeler ve kutuplaşmalar ülkeyi beklenmedik krizlere götürmüştür. Bugün de kutuplaşma ve kamplaştırma ve iktidara körü körüne itaat anlayışı yerleştirilmemelidir. Kurumlararası çatışma, siyasi bir organ olmayan ve cevap hakkı bulunmayan TSK’na karşı yöneltilmiştir. Uzlaşma noktalarından birisi de; TSK’nin rahat bırakılması olmalıdır. İktidar yandaş ordu mensubu yaratma macerasından vazgeçmelidir.

Uzlaşmanın temel taşlarından birisi de; dış patentli, demokratik örtülü açılım macerasından vazgeçmektir. Önce Kürt açılımı şeklinde Anayasanın 10. Maddesi başta olmak üzere, pozitif ayrımcılığa sebep olabilecek, bazılarını imtiyazlı kılacak yanlışlar yapılmamalıdır. Demokratik haklar, Anayasa ve yasalarla çelişmez. Herkes için geçerli olmalıdır. Daha sonra demokratik açılım ve barış ve kardeşlik ismi takılan açılım, bizim ürettiğimiz bir proje değildir. Kimse kimseyi kandırmaya kalkmasın.

Bundan bir asır önce Wilson prensipleri olarak Dünya gündemine getirilen Ermenistan ve Kürdistan’ın kurulması şeklinde, ABD’nin Ortadoğu’da etkinliğini arttıracak bir dayatma da açılımdı. Toplumların kendi kaderini tayin hakkından hareket ediyordu. 1993’te yine açılım önümüze kondu. Daha sonra 1999’da açılımın gerçekleşmesi için bize teröristbaşı teslim edildi. Biz bunun daha ileride bize karşı kullanılabileceğini o dönemde düşünmedik. Nihayet 1997’de CIA ajanı Graham Fuller ve Prof. Henry Barkey şifreleri önümüze koyuverdiler. (Bu konuda Aslan Bulut’un “Açılımın Şifreleri” isimli eserine bakılabilir.) T. Özal da açılım yolunda ABD çıkarlarına az hizmet etmedi. Nihayet, bu yolda karar alabilecek cesur bir siyasetçi arayışına çıkıldı ve bulundu. Aslında, bu cesur siyasetçi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken, daha sonra danışmanlıktan azlettiği birine bir Kürt raporu hazırlatmıştı. Bu raporun birçok maddesi bugün Sayın Bülent Arınç’ın “gerekirse istifade edebiliriz” dediği teröristbaşının yol haritasıyla örtüşmektedir.

Patenti bize ait olmayan açılım projesi perakende sunumlar şeklinde ortaya çıkarılmışsa da iki ayrı araştırmada buna karşı olanların oranı %70 çıkmıştır. Bu dış dayatmaların kolay hazmedilebilir olmadığını göstermektedir. Çözülme ve ayrımcılık, parçayı bütünün önüne koymak, insanları birbirine farklılaştırarak ötekileştirmek, sosyal mesafe doğurmak ve vatandaşları birbirinden soğutmak bütünleşme değil ki; demokratikleşme olsun.

Demokrasi ortak mutabakatlar arar. Demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla uygulanabilmesinin alt yapısı milli devlet, üniter yapı, insan hakları ve kültürel bütünleşmedir. Bu bütünleşme, farklı baskı gruplarının ortaya çıkışına ve farklı siyasi örgütlenmelere engel de değildir. Demokratikleşme yoluyla anormalleşme, istikrarsızlık, kriz ve bunalım tohumları ekmek, normalleşme olamaz.

Açılım, görüldüğü kadarıyla herkese genişletilmiş eşit hak ve hürriyetler tanınması yerine; milli ve üniter yapıyı değiştirici, farklılıkları kutsallaştırıcı, yasallaştırıcı ve milli kimlikten etnisiteler adına vazgeçmenin, bazılarına pozitif ayırımcılık yapmanın yolunu açacaktır.

Şu iyice anlaşılmalıdır ki; demokrasiyle, etnik ırkçılık ve etnik yobazlık bağdaşmaz. Demokrasi, milletleşme sürecinin geliştirilmesiyle yürütülebilir. Boy, kabile, aşiret, şehir ve etnik asabiyetin zirve yaptığı bir yerde demokrasi işletilemez. Demokrasi vatandaşlığın ve milli kimliğin reddi değildir. Vatandaşlığın ve milli kimliğin reddedildiği yerde demokrasi de yaşatılamaz. Terör, demokrasinin vazgeçilmez bir unsuru değildir. Teröre değişik şekillerde hoşgörü ve dolaylı aflar, demokrasiyle bağdaşmaz. Demokrasi farklı hukuk anlayışlarının uygulandığı bir rejim değildir. Habur’da teröriste başka, Ümraniye davasında tutuklulara farklı muamele demokrasinin ve hukuk devletinin bir gereği değildir. Milli devletin ve üniter yapının altının oyulduğu bir yerde demokrasi de yaşatılamaz. Demokrasi, iktidara itaat eden basına değil; hür ve demokrat basına ihtiyaç duyurur.

Bunların gerçekleşmediği bir yerde; hem yakalara ay-yıldızlı rozeti takmak, hem de Türk kimliği yerine, Türkiyelilikten ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı yapay kimliğinden bahsetmek, milli kimliği dışlayan Anayasa ve yasa değişikliklerine gitmek çelişkilerin en büyüğüdür. 

          

 

“Civanım delikanlım” ne hale geldi?

Başbakan Yardımcısı Sayın Bülent Arınç’ın bir konuşmasındaki sözcükleriydi bunlar.

Biz de bir bakalım dedik, ne hale gelmiş “Civanım Delikanlım”…

İETT’de memuriyetle başlayan, sonra bir sucuk fabrikasında tahsilât memuru olarak devam eden çalışma hayatında kazandıklarının hepsini yemeden içmeden biriktirse bile, o para Emine Hanım’ın giydiği paltoya yetmezdi Sayın Başbakan’ın.

Ülker Bayiliği sırasında beyan ettiği gelir matrahını zerresine bile dokunmadan biriktirseydi, Çamlıca’da sahip olduğu 5 villanın iç kapılarına bile yetmezdi o para.

Daha birkaç yıl evvel Amerika’da bizzat kendi ifadesi ile bir iş adamının verdiği burs ile okuttuğu oğlu, o burs paralarını değil 5 yıl yemeden içmeden biriktirmek, 155 yıl da biriktirse, o “gemicikleri” alacak kadar parası olamazdı.

Başbakan’ın damadı olmadan evvel gazeteci olan babasının o mütevazı bütçesi ile yaşayan damadı, şimdilerde Milli Piyango talihlisi gibi ihtişam içinde yaşamak için geçmişte ne işler yaptığını henüz bilemedik.

En sonunda da dünyanın en zengin Devlet Adamları Listesi’nde birçok Arap Emir’ini bile sollayacak duruma geldi “Civanım Delikanlım”.

Kadir Geceleri, Halil Demirkaya’nın siyah minibüsünde rahmetli Hasan Doğan ve Kasımpaşa Hacı Ahmet Mahallesi’nden arkadaşı ile camileri dolaşırken bıraktığınız Başbakan, sonradan Berlusconi’yi mahreminde nikâh şahidi yapacak hale geldi “Civanım Delikanlım”.

Buradan “Ağlayan Bakan” Sayın Arınç’a diyorum ki; Sayın Arınç, Başbakan’ın haline ağlamanıza gerek yok gördüğünüz gibi. Haline ağlayacak birilerini arıyorsanız, millet karşınızda. Milletin haline ağlayın siz.

Afyon’un Kışlacık Köyü’nde borçları için böbreklerini satan insanlara ağlayın…

Diyarbakır’da oğlunun kayıt parasını ödeyemediği için okulun halılarını yıkarken düşüp felç olan anneye ağlayın…

Şırnak’a tayin ettiğiniz 38 doktordan 33 ünün hiç Şırnak’a bile uğramadan, üçünün gittikten bir hafta sonra istifa etmesiyle sadece 2 doktorun görev aldığı Şırnak’taki hasta vatandaşlarımıza ağlayın…

Erzurum’daki savcının, hamiline çıkarttığı arama kararlarına maruz kalan suçsuz insanların haline ağlayın…

Muğla Milas’ta açlıktan ve soğuktan ölen Kore Gazisi’ne ağlayın…

“Cemaatlere dokunursan yakarım” denilen Erzincan’da görevini yapan yargı mensuplarına ağlayın…

Sokakta işsiz dolaşan 230.000 eğitim fakültesi mezununa ağlayın…

Borç batağına sürüklenmiş, evine ekmek götürmekten acze düşmüş, çareyi intihar etmekte gören vatandaşımıza ağlayın…

Yani demem o ki Sayın “Ağlayan Bakan” , siz yeter ki ağlamak istediğiniz söyleyin. Sizin ağlayacağınız, ağlamanız gereken o kadar çok şey sayarız ki size…

Hiçbir şey bilmiyorsanız, oturduğunuz yerden dışarı bakın, sokaktan geçen vatandaşın haline acıyın.

“Civanım Delikanlı” yı merak etmeyin siz.

O yükünü tuttu, işi tamamdır.

Eksik olan millet.

O’na bakın!

O’na ağlayın!

Anacığım Yavrucuğum

Toplumumuz da malum huzursuzluklar had safhada.
Allah ve resulünün kılavuzluğuna itibar edilmezse elbette ki bu sonuç kaçınılmaz olur. Sıkıntı sadece sokakta sınırlı kalmaz, evlerimizin içine kadar girer. Bundan; Anne ile baba, Çocuklarla anne baba, Gelinle kaynana nasiplerini alırlar.

Anlatacağım mevzu bu sıkıntılardan gelin ve kaynana arasında geçen ciddi bir sıkıntının mutlu bir şekilde son bulmasıdır.

Maalesef bütün sıkıntılar bu olayda ki gibi mutlu sonla neticelenmiyor.

Gelelim biz mevzuumuza; İstisnaları tenzih etmekle beraber gelinler kayınvalidelerinden, kayınvalideler de gelinlerden şikâyet ederler.

Gelinle kaynana arasına şeytan girmiş onları birbirine düşürmüştür.
Kayınvalide ne derse gelin aksini yapmakta, kaynana da bu durumu olur olmaz yerlerde pasta börek ziyaretlerinde anlatmaktadır.
Araya iki ayaklı şeytanlar da girince bire beş katarak bu sözler geline geri bildirimde bulunmaktadır.

Günler, aylar, yıllar böyle huzursuz geçmekte iken şeytan bir gün geline şöyle bir akıl verir.

“Yeter bunun derdini çektiğin zehirle de kurtul şundan hayatının sonuna kadar böylemi çekeceksin.” Bu fikir gelinin aklına yatar gider tanıdık bir eczacıya durumu anlatır.

Eczacı sana bir zehir vereceğim her gün onun çayına bir damla damlatacaksın yalnız hemen öldürme başın derde girer otopsi falan kendini de beni de yakarsın.

Bunun için komşuları da her akşam çaya çağır onun yanında kaynanana karşı çok iyi davran ki kimse senden şüphelenmesin.

Gelin eczacının dediği gibi yapar komşular çağırılır, çaylar pastalar gelir. Gelin kaynanasına karşı anacığım şundan da alır mısın, bir bardak daha çay içer misin? Şeklinde hitap etmeye başlar. Bir gün, üç gün, beş gün derken kayınvalide bu gelinde bir iş var ama dur bakalım bu işin kokusu yakında çıkar.

Her akşam çaylar demlenir kayınvalidenin çayına birer damla damlatılır. Aradan bir müddet geçince kayınvalide bizim gelin ne kadar iyiymiş de ben farkında değilmişim demeye başlar. Kaynana gelinin ilgisinden memnun kalınca kızım sen çok yoruldun bardakları da ben yıkayayım bu akşam çayı da ben demleyeyim demeye başlar. Anacığım, kuzucuğum muhabbeti aralarında ki sıkıntıyı sevgiye dönüştürür.

Gelinde benim kaynanam ne kadar iyiymiş de ben bilmiyormuşum, annemden daha iyi davranıyor bana demeye başlar. Sevgi derinleşince gelin eczaneden aldığı ilacı geri götürür ve eczacıya bu düşüncesinden vazgeçtiğini söyler. Eczacı akıllı insan geline der ki bak sen iyi insan olunca kaynanan da iyi oldu. Her zaman ilk adımı atan kazanır.
Sana verdiğimde zehir değil iştah şurubuydu.
Huzuru arayanlara duyurulur.
Darısı tüm insanlığın başına…

Mazlum

Saçma sapan şeyler
Anlamsızca yaşarlar
Meydanı boş bulunca
Sevdim seni diyenler

Bir gösterir kaçarlar
Anlamadan seni sarar
Sonra kapıları açarlar

Yaşarken anlarsın
Boşlukta kalırsın
Sonra eyvah desende
Ah ! eder ağlarsın 

Takma kafayı derler
Boş ver yaşamana bak diye
Seni boşa yorarlar
Hep mazlum kal diye

Yeni Yılın İlk Kurbanlık Piyangosu

2009, Türk Dünyası ve İslâm Âlemi’ni dokuz doğurttu. 2010’dan yana da umudumuz yok, endişelerimiz var.

Irak ve Afganistan’daki Amerikan işgali kanıksanmış, Müslümanlara Gazze ve Başörtüsü haricindeki konularda kitlesel eylem yasaklanmıştır. Bkz. Abdünamerika modeli..

Yeni yılda çömlek her halükârda Pakistan’ın başına patlayacak. Irak gibi hergün patlatılacak bombalarla istikrarsızlaştırılacak ve Amerikonya’nın yeni müdahale alanı olacak gibi gözüküyor. Allah, atom bombasına da sahip 160 milyonluk bu ‘Pak Ülke‘nin yardımcısı osun.

Elin oğlu; Avrasyacılık‘ın Rusya‘sının, Şanghay Altılısı‘nın iki seribaşı Çin ve Hindistan‘ın tam ortasına çöküyor, çöküntü alanını Afganistan‘dan Pakistan‘a ve Hint Okyanusu‘na taşımaya çalışıyor. Biz ise İstanbul’un Fethi‘ndeki Bizanslılar gibi meleklerin Ergenokoncu olup olmadıklarını tartışıyoruz. Daha doğrusu tartıştırılıyoruz.

Türk Ordusu’na, Kurtuluş Savaşı’ndan bu yana en büyük darbeyi kim vurdu? Rusya mı, İran mı, Yunanistan mı? Eğer bir ordu savaşsız bu kadar yıpratılıyorsa dışarıda bir tokuşma planlanıyor demektir. Milletiyle arası açılmış bir ordunun muhtemel bir dış savaşta başına gelecekleri varın siz hesap edin.

İran’ı turuncu olmazsa kızıl bir devrimle ehlileştirmeye çabalıyorlar. Allah korusun; Atatürk gibi, Gandi gibi, Nasır gibi, Chavez gibi antiemperyalist duruşuyla III.Dünya ülkelerinin vicdanlarına tercüman olan Ahmedinejad’ı ortadan kaldırarak kontrollü bir kaosa işi sürüklemek isteyebilirler. Yada pazarlığa..

Baştan beri Kürdisrail dediğimiz Irak‘ın kuzeyindeki federatif yapı Arap-Türk-Fars tüm İslâm ülkeleri için İsrail‘den sonra ikinci büyük tehdittir. Ortaasya‘nın enerji koridoru Afganistan üzerinde, Kafkas – Hazar enerji koridoru İran üzerinden Küçük Okyanus‘a ve Akdeniz‘e yol bulur.

Burnuma yeni yıl için çifte kavrulmuş provokasyon kokuları geliyor. 80 öncesinde olmayan savaşın replikleri iki tarafa zoraki servis edildiğinde derin deliklerdekiler istedikleri zaman bitirebileceklerini de biliyorlardı. Olmayan açılımın üstüne – iki taraf da oltaya gelmese bile – olanaksız iç çatışmaları da işbirlikçi bolluğuyla boca ederseniz yeni adresimiz belli demektir.

“Parmağıma değil, işaret ettiğime bakın” diyordu X kişi. Bu dış rejili iç kurumsal kavga Anadolu ötesi bir kapışmanın habercisidir. Demedi deme!

Bunca esmer müneccimlikten sonra mutlu bir haberle ve ümit vererek bitirmek isterim: Şarap‘taki ÖTV % 63’ten ‘0’a (sıfır) çekilmiş. Bundan böyle kimseye ‘şarapsız‘ demeyeceğim. Güle güle Ertuğrul Özkök!

 

Hangi İslam

Kadim dostum ilim adamı Dr. Abdülkadir Sezgin beyle zaman zaman sohbet ederiz.

Abdülkadir Hocamız ilahiyatçı ve araştırmacı bir yazar olup, Diyanet İşleri Başkanlığında Baş Müfettiş olarak görev yapmaktadır.

Hocamla islami konuları tartışırken ” hangi İslam ve kavramsal çerçeve” konulu çok önemli şeyler anlattı. Bu anlatılanları okurlarımla paylaşmak istedim.

Bugün din alanındaki en önemli mesele, İslam denildiğinde ” hangi İslam?” denilmesi ve bu konuda yaşanan kargaşadır.

İslam özü itibariyle ” dünyevi devleti” telkin ve teşvik eder. İslamda din devleti yoktur. Örnek olarak başında Peygamberimiz Hz. Muhammed’in bulunduğu Medine İslam Devletidir.

Başında bizzat Hz. Peygamberin bulunduğu bu devlet, kutsal kitapla, ilahi buyruklarla yönetilmemiştir.

Peygamberin bizzat yönettiği bu devlette yönetim dünyevidir. Medine’de yaşayan Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Ateşperest, Putperest ve diğer insanlar bir araya gelerek bir antlaşma imzalamışlardır. Buna “MEDİNE VESİKASI” deniyor. Daha sonraları ” MEDİNE ANAYASASI” olarak anılan bu metin kutsi metin değildir. Farklı dinlere mensup insanların birlikte kabul ettiği bir metindir. Hz Peygamber devleti bu kurallara göre idare etmiştir.

Bu gün kendini “ŞERİAT DEVLETİ” olarak tavsif eden varsa buna dinin kitabı Kur’an’dan veya sünnetten delil bulmak ve bize anlatmak durumundadır.

İslamda teokratik idare yoktur.

Kuran Müslümanlara idare için; adaleti, istişareyi, işi ehline vermeyi ve hakka riayeti emretmektedir. İslamda her türlü yönetim için esas olan budur. Devletin şekli ve yönetim biçimi veya adı önemli değildir. Bu kurallara uyarak idare edilen devlet, İslam Devleti sayıldığı gibi insan haklarına ve demokrasiye uygun devlet demektir. Kitap ve Sünnette devlete, devletin yönetim biçimine ait şekli kurallar koymamıştır.

Türk Devlet geleneği haline gelen devlet yönetiminin özü budur. Başında bütün Müslümanların “Halifesi” ünvanını da taşımış Osmanlı Devleti’ni “Şeri değil Örfi devlet” olarak tanınır.

Vehhabilik, şia ve kolları gibi İslam içi tartışmalarla birlikte bir takım dış mihrakların katkıları ile İslam denilince ne anlaşıldığı anlaşılmaz hale gelmiştir.

Daha çok medyada görülen ve halkın zihnini karıştıran ” Popülist İslam” ” Halk İslamı” “Kur’an İslamı” “Şeriat” “Siyasi İslam” ” Selefi İslam” ” Alevilik” ” Türk İslamı” ” Sünnilik Arap İslamı”  gibi İslam üzerinde ihtilaf meydana getiren anlatımlar ve bir türlü halkın dinle ilgili sorunlarına cevap vermeyen ilahiyatçılar ve din kurumu çalışanlarının çelişkili açıklamaları karşısında şaşıran insanların imdadına siyasetçi yetişmekte.”Senin dediğin doğru ” ” Diyanet kapatılmalı, Din cemaatlere bırakılmalı” gibi reçeteler vermektedir.

Ne anlama geldiği ve neyi ifade ettiği bizce anlaşılmayan ” dinler üstü” veya “mezhepler üstü” din tebliğ edilmesi veya öğretilmesi halinde toplumsal çatışmaların azalacağı teorisi meğer Avrupalı için icad edilmiş bir teoriden ibaretmiş. Avrupalının dini anlamak bakımından biz, onların dini için Hıristiyan diyoruz. Avrupalı hangi ülkeden olursa olsun kendine Hıristiyan demez. Katolik, Ortodoks, Protestan gibi isimler Avrupalı için birer din adıdır.

Bu kelimeler Avrupalı için ayrı ayrı din demektir. Onun içinde Avrupa Birliğinin kültürel ve psikolojik olarak da gerçekleşmesi için Dinler Üstü veya Mezhepler Üstü eğitim teorisi önemli olabilir.

Ülke gerçeklerinden habersiz bir takım ilim adamlarının bu hazır teoriyi, kendisi keşfetmiş gibi alıp bize anlatması çok da yanlış değil. Nasıl olsa orijinal fikri batılılar düşünüp bulduğuna göre aspirin gibi bizim bünyemize de uyar sanılmaktadır.

Türklük ve çağdaşlıkla barışık İslam deyimi ile yeni gibi görünen aslında “Hanefi Maturidi İslam” şeklinde anlatılan eski anlayışın yeni ifadesidir.

Aslında ilk Müslüman Türk Devleti sıfatını da kazanmış Karahanlı Devletinden bu tarafa Türk Devleti geleneği zaten böyle bir kavramsal çerçeveyi asırlardır yaşatmaktadır.

Türkiye’de Sünni İslam denilince akla gelen Hanefi – Maturidi İslamdır. Bu anlayışları yorumlayan, açıklayan, düzenleyen ve insanlara sunan bilginler biri Buhara diğeri Semerkantlıdır ve Türktür.

İnanç dünyamızı düzenleyen niçin, neye, nasıl inanacağımız konusunda dini kabullerimizin fikri ve felsefi kurallarını bulmuş ve kabul ettirmiş olan Maturidi bugün Özbekistan devletinin büyük şehirlerinden olan Semerkant’ın Maturid köyündendir. İslam ibadetlerle ilgili konulardaki hayatımızı düzenleyen yorumların sahibi Numan Bin Sabit meşhur adı ile İmam Azam Ebu Hanife yine bu günkü Özbekistan’ın büyük şehirlerinden Buhara’nın Kabil kasabasından bir Türk çocuğudur.

Alevi Akaidi, Alevi Kelamı ve Alevi İlmihali var mı?

Osmanlı döneminde her farklı anlayış kendisinin bu farklı anlayışını ortaya koymuştur. Bu anlayış farklılıklarını ortaya koymak içinde başvurulan yol, bu farklılık hangi alanda ise bu alanla ilgili bilimsel kabulleri ortaya koymakla olurdu.

İnanç alanında bir farklılık varsa, akaid ve kelam ilminde farklılık bu farklılığı doğuran sebepler diğerinden ayrıldığı noktalar tek tek anlatılırdı. Eğer mesele fıkıh konularında ise bu alanda çalışmalar yapılır, ve bu çalışmaların halka yansıması için ilmihal denilen eserler yazılırdı.

İster Bektaşi ister Alevi şeklinde Osmanlı Tarihi incelendiğinde bizim çağdaş Alevicilerin iddia ettikleri gibi yorum farkı, anlayış farklılığı veya benzeri bir çalışmayı bulma şansımız yoktur.

Alevilik denilen köy Bektaşiliği yahut Kızılbaşlık ile şehirli Aleviliği olan Bektaşilik bir tasavvufi anlayıştır. Tasavvufun uygulamalarını da tarikatlar yapar. Bu tarikatın kurucusu da Hacı Bektaş Veli olup Türkistan’a Ahmet Yeseviye, Aslan Babaya ve Yusuf Hemedaniye kadar uzanır.

Bu tarikatın farklı derecelerinde Pir sayılan bu zatların hepsi inanç bakımından Maturidi ve fıkıh bakımından Hanefidir.

Kimin yazdığına bakılmadan ülkemizdeki ansiklopedilerden her hangi birine bakıldığında bile bu durum anlaşılır. Yani Türkiye Alevileri ile Türkiye Sünnileri şeklinde ayrılarak söylenen şey aynı elmayı bölerek ikram etmeye benziyor. Yoksa din ve mezhep farklılığımız olmadığını herkes biliyor.

Bilmeyenler, bilmek istemeyenler, ayrılıktan menfaat uman dışardan destekli örgüt yöneticileri ve bunların propagandası altında kalmış yurdumun güzel insanlarıdır.

İbadetlerini yerine getiren yüz binlerle Alevi – Bektaşi abdest alırken, namaz kılarken, hacca gittiklerinde hangi mezhebe göre bunu yapıyorlar. Biri hakka yürüdüğünde kefene sarılması, yıkanması, cenaze, evlenenler arasında ayrıca dini nikah da denilen nikah duası okutturanlar hangi mezhebe göre bunu yapıyorlar.

Hiç kuşkunuz olmasın ki Türkiye’de yaşayan Aleviler de Sünni dedikleri Türkler gibi Hanefi Mezhebine göre bunları yapmaktadır.

Garipliğe bakınız ki bu işlerden habersiz gafil din adamı da, DEDE’de bundan habersizdir. Sadece merhum YUSUF GÜNGÖR DEDE gibi ileri yaşta olan Dedelerde az sayıda din adamı bundan haberdardır. İşin doğrusu onlar bilse de bilmese de uygulama budur. Ve kavramsal çerçeve hayatımızın her tarafından yaşanmaktadır.

Siyasetçi, İslam da farklılaşma mantığında olan ilahiyatçı ise konunun istisnası veya istismarcısı gibi gözükmektedir.   

AB Rekabet Politikasında Devlet Yardımları ve Türkiye’nin Uyumu

Devletin ekonomi üzerindeki müdahalesindeki en etkili araçlarından biri olan devlet yardımları, devlet kaynaklarından kamu teşebbüslerine ve özel teşebbüslere yapılan her türlü yardımı ifade etmektedir. Avrupa Birliği Rekabet Hukuku içinde, Roma Anlaşması’nın 87. ve 89. maddelerinde devlet yardımını düzenlemektedir. Devletlerin ekonomiye müdahalelerinde en etkili müdahale araçlarından biri olan devlet yardımları teşebbüsler arasında adil olmayan bir rekabet ortamı yaratarak serbest rekabet düzeninin işleyişini bozmakta ve kaynakların etkin olarak dağılımını engellemektedir. Buna göre herhangi bir devlet tarafından veya devlet kaynakları kullanılarak bir işletme lehine sağlanan avantajın Komisyon tarafından devlet yardımı olarak değerlendirilebilmesi için bu avantajın ortak pazar dâhilinde rekabetçi yapıyı olumsuz yönde etkilememesi gerekmektedir. AB üye ülkelerinin hükümetlerinin kendi ülkelerinde faaliyet gösteren firmalara verdikleri finansal katkılar, Komisyon tarafından sıkı ve etkin bir şekilde denetlenmektedir. Öyle ki AB’de devlet yardımlarının denetlenmesi rekabet politikasının bir parçasıdır.

Komisyon’un Türkiye ile ilgili İlerleme Raporları incelendiğinde devlet yardımları konusunda Türkiye’nin, Gümrük Birliği kapsamındaki yükümlülükleri uyarınca, bu alandaki mevzuatını uyumlaştırması ve devlet yardımlarının izlenmesi için gerekli idari yapıyı kurması gerekmesine rağmen, AB ilke ve kriterlerine uygun devlet yardımlarının kontrolüne ilişkin düzenleme henüz yürürlüğe girmemiş, devlet yardımlarını kontrol edecek bağımsız bir otorite ve sistem temin edilmemiş ve AB’nin devlet yardımlarına yaklaşımı izleyerek, mevcut ve planlanan devlet yardımlarını buna göre düzenleyecek bir sistem kurulmamıştır. Bu durum, rekabet kurallarının uygulanmasına ilişkin OKK’nın kabul edilmesini geciktiren temel etken olup, kamu kaynaklarının dağıtılması yoluyla pazarda oluşacak rekabet ihlali potansiyeli artmaktadır. AB standartlarına uygun devlet yardımları raporlamasının olmamasının devlet ile teşebbüsler arasındaki mali işlemlerin şeffaflığını azaltmasına yol açtığı Raporlarda belirtilen diğer önemli konulardan biridir.

Yatırımlarda devlet yardımları alanında Müktesebata uyum sürecinde ortaya çıkması muhtemel idari ve teknik sıkıntıların asılabilmesi ve bu sürecin kısaltılabilmesi için AB ile teknik düzeyde ortak çalışmalar yapılması gerekmektedir. AB’de yardım uygulamaları AB fonları, merkezi hükümet ve yerel idarelerce yürütülürken Türkiye’de bu uygulamalar tamamen merkezi hükümet tarafından yapılmaktadır. Bundan dolayı AB ile Türkiye arasında devlet yardımları uygulamalarını yürüten birimlerin organizasyonu açısından idari yapıdan kaynaklanan sistem farklılıkları bulunmaktadır. Devlet yardımı uygulamalarının kontrolü, takibi ve sonuçlarının değerlendirilmesine yönelik AB’ce talep edilen bilgilerin temini açısından idari anlamda yeniden yapılanma ihtiyacı bulunmaktadır.

Yazmanın Dayanılmaz Cazibesi ve Sorumluluğu

Düzenli haftalık köşe yazıları yazmaya başlayalı tam üç yıl oluvermiş. Ocak 2007’de Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Ahsen Okyar kardeşimin teklif ve teşviki ile yazmaya başladığım yazılar, Çağdaş Kocaeli Gazetesinde ve Kocaeli Aydınlar Ocağı web sitesinde baştan beri Salı günleri yayınlanıyor.

Hiç ara vermeden devam eden, disiplin ve süreklilik arz eden bu yazı maceramın, hayatıma ayrı bir renk ve zenginlik kattığını itiraf etmeliyim. Maddi bir karşılık beklemeksizin, sadece fikir, duygu ve düşüncelerimin sizlerle paylaşılmasının verdiği manevi bir zenginlikti bu.

Yüzelliyi aşan haftalık yazılarımda genelde güncel siyasi, ekonomik, sosyal olayları, değişmeyen ölçütler ışığında değerlendirmeye çalıştım. Zaman zaman da o sıralarda özel hayatımda yaşadığım önemli olayların ruhumda yarattığı duygularımı sizlerle paylaştım.

“Ben sizin yazılarınızı gazeteden veya internetten takip ediyorum” veya en azından “ara sıra yazılarınızı okuyorum” diyen eski veya yeni tanıdıklarla karşılaşmak, beğenenlerin takdir edici sözlerini duymak çok güzel bir duygu. Bundan daha güzeli yıllardır okuduklarınız, yaşadıklarınız ve düşündüklerinizden harmanladığınız görüşlerinizi büyük konferans salonlarını dolduran kişi sayısından çok daha fazla insanla paylaşabiliyor olmak. Hem de, bir konferanstakinin aksine, bütün kelimelerin tekrar takrar incelenebileceği bir yazılı metin üzerinden.

Yazmak, güncel olaylar hakkında dost meclislerinde sohbetlerde söylediğimiz lafların rahatlığında olamıyor. Bir konuda görüşlerinizi yazılı olarak ifade etmeye çalıştığınızda öncelikle bunun fikri bir bütünlük içerisinde olmasını sağlamak zorundasınız. Yazının belli bir mantık silsilesi içinde yürümesi lazım. Değerlendirdiğiniz güncel konunun doğru olmaması veya eksik ya da yanlış bir bilgiye dayalı olarak yazmışsanız o yazı sizi mahcup edebilir.

 “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi” olanlardan olmamak için, yazdığınız konu hakkında ya önceden bilgi birikiminiz müsait olmalı veya yeterli bir araştırma yapmalısınız.

Üstelik okuyucular sizin dost çevreniz kadar homojen olmayacaktır. Farklı dünya görüşüne ve karaktere sahip okuyucular için ortak payda oluşturacak bir üslupla yazmak durumdasınız.

Güncel olaylarda siyaset ağırlıklı yorumlar kaçınılmazdır. Güncel köşe yazısı yazmaya çalışıyorsanız, özellikle iktidarın politikaları ve yaptığı işleri değerlendirmek, eksik ve yanlışlarına dikkat çekmek, eleştirmek durumunda kalıyorsunuz. Ak Parti iktidarı dönemine gelen yazı dönemimde, şüphesiz iktidar partisi bu eleştirilerin birinci muhatabı oldu. AKP bünyesinde yerel ve genel politikada görev yapan çok sayıda dostumuzun olması bu tenkitlerin dozunu ve miktarını hiç etkilemedi.

Çünkü ülkemizin zararına olacak karar ve uygulamalar için uyarı görevini yapmak, asgariden bir yurttaşlık, vatanseverlik ve aydın sorumluluğu olduğu gibi, bu dostlarımızın daha az hata yapmalarına bir nebze katkıda bulunmak anlamına geliyordu.

Partileri ve yöneticileri tenkit ederken bunlara oy veren milyonlarca vatandaşımızın duygularını göz ardı edemezsiniz. Bu insanların sevdiği, saydığı, kendilerine rehber veya lider bellediği kişiler hakkında hakaret ve galiz sözler söylemek en azından kitlelere saygısızlık olur.

Ayrıca siyaset gerçekten zor, yorucu ve yıpratıcı bir meslek. Bu alanda görev yapan insanlar büyük fedakârlıklar içinde siyaset yapmakta. Bizlerin rahat evimizde keyif yaptığımız zaman dilimlerinde, onlar farklı meşrepten insanlarımızın derdini dinlemekte, çözüm bulmaya çalışmakta, bulamasa bile sebebini izah etmek külfetini sırtlarında taşımaktalar. Bırakın siyasi karar mekanizmalarında yaptıkları görev sebebiyle katıldıkları toplantıları, parti teşkilatlarının düzenlediği toplantılar, çeşitli dernek ve vakıfların faaliyetleri, cenazeler, düğünler vd sosyal içerikli toplantılara katılmanın bile ne kadar yorucu olacağını tahmin edebiliriz.

Bu bakımdan güncel yazılarımızda kişileri değil, olayları ve politikaları değerlendirmenin uygun olduğu kanaatindeyim. Şahsi bir menfaat beklentisi olmadan sadece millet ve vatan sevgisi ile yaptığımız değerlendirmelerde bazen ağır hükümler versek de, tenkit edilen siyaseti uygulayanlarla aynı partide olan dostlarımızdan şimdiye kadar tarafıma bir sitem bile söz konusu olmadı.

Petkim/ Tüpraş Petrokimya’da, Satış Müdür Yardımcısı ve Ticaret Müdürü olarak görev yaptığım yıllarda, şirketin “yıllık faaliyet raporlarının” önsözlerini onbir yıl ben kaleme aldım. Bu önsözlerde önce Dünya ve Türkiye Ekonomisinde yaşanan temel gelişmeleri ve daha sonra da şirketin özel gelişmelerini özetlerdim. Yıllar geçtikçe Türkiye Ekonomisi ile Şirketin ekonomik gelişmelerinin birbirine şaşılacak kadar çok paralellik gösterdiğini fark ettim.

Üç yıllık yazılarımı da bir tarih sıralaması içinde gözden geçirdiğimde, yazılarımın Türkiye gündeminin tam bir yansıması olduğunu görüyorum. Türkiye gündemine dair yorumlarımı sıcağı sıcağına sizlerle paylaşmış olmak ise son derece haz veren bir vakıa.

Bunca yazı içinde muhakkak ki bazı hata ve yanlışlarım olmuştur. Çok şükür ki bahsettiğim ilkelerden ve değişmez değer ölçülerimden taviz vermeden yazdığım bunca yazı içinde, “keşke böyle yazmasaydım” dediğim veya bana “bak şöyle yazmıştın ama fena çuvalladın” dedirtecek büyük hatalarla dolu bir yazım olmadı. Bundan sonra da olmayacağının bir garantisi maalesef yok. Ben yine her yazımda hata yapma korkusunu yaşamaya devam edeceğim. Dileğim bundan sonra da size ve kendime mahcup olmamak.

Bir başka dileğim ise, mesleki açıdan hayatımda radikal bir değişiklik içerisinde olduğum bu yeni dönemde, yine aynı şekilde kesintisiz olarak yazmayı sürdürebilmek.