4.8 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 121

Herkes Çalıyor mu Dersiniz

İnsan, toplum yaratığı. Üyesi olduğu toplumla sıkı sıkıya ilişki içinde. Bu, en az taş devrinden beri böyle. Geçen yazımda bahsettiğim gibi kültür psikoloğu Prof. Michael Morris, insan toplumlarını üç içgüdüye dayandırıyor: Akranları taklit içgüdüsü, kahramanlar gibi olma içgüdüsü ve geçmişi kutsama içgüdüsü. Öyle anlaşılıyor ki zavallı okuyucumun kaçma şansı yok. Art arda olmasa da bunları anlatacağım; fırsat buldukça da kendi toplumumuza ve zamanımıza uygulayacağım. 

Yukarıda “taklit” dedim. Öyle anlaşılıyor ki insan taklitçi. Taklitçilikle suçladığımız maymunlardan daha taklitçi. Morris anlatıyor: “Okul öncesi yaşlarda çocuklar, bir bulmacayı bir yolla çözmeyi başardıktan sonra bakıyorlar. Eğer akranları başka bir yolla çözmüşlerse hemen o yolla çözmeye başlıyorlar. Hâlbuki şempanzeler ve orangutanlar, bir çözüm bulmuşlarsa bir daha onu bırakmıyor. ‘Maymunlar taklitçidir” anlayışımıza veda edebiliriz. Asıl taklitçi biziz.” 

Kurumların yükselişi ve çöküşü

Bu taklitçiliğimiz bazen iyi, bazen kötü. Çevremize uyuyoruz ya. O çevre iyiyse ne âlâ. Çevre insanı yaratıyor ve biz de iyi çevrenin iyi bir üyesi oluveriyoruz. İşte gelenek sahibi kurumları başarılı kılan bu uyum. Harvardlar, Oxfordlar, Batı’nın asırlardır başa güreşen üniversiteleri, her yeni gelenin taklit mecburiyetinde kaldığı olumlu kültürleri sayesinde başa güreşir. Bizim bir zamanlar dünya klasmanının üst sıralarında yer alan okullarımız da öyleydi. Dış İşlerimiz, Silahlı Kuvvetlerimiz… Hep yerleşmiş ve her yeni katılana kendini taklit mecburiyeti hissettiren nice seçkin kurum öyledir. Bu kurumlarda hangi işlerin nasıl yapılacağı bellidir. Yönetmelikte yoksa gelenekte vardır. Fakat daha da önemlisi hangi işlerin yapılmayacağı da bellidir. Mesela torpille tayin, mesela akraba, yandaş kayırma. Bunların yapılması değil akıldan geçirilmesi bile düşünülemez. Zirveye on yıllar, yüzyıllar boyu korunan böyle olumlu geleneklerle tırmanılmıştır. Birkaç ihlalle, birkaç “Ne olacak canım, beyefendi istedi” ile yükseklerden paldır küldür aşağıya yuvarlanılır. 

Akran taklidi iyidir. Akranın yaptığı iyi ise. Akran taklidi kötüdür. Akranın yaptığı kötü ise. Fakat her iki hâlde de akranımızı taklit bizim içgüdümüzdür. Fıtratımızdır. 

İnsan bilimleri günümüzde deneye dayanıyor. Saf akıl yürütmeye değil. İşte örnekler: 

“İngiliz vergi dairesi, vergi ayının ortasında vatandaşlara, çevrelerinde vergisini ödeyenlerin yüzdesini bildirdi. Çevre, posta koduna göre belirleniyordu. Bu bilgilendirme, vergi tahsilatını %15 arttırdı. Avustralya’da vergi mükellefleri, vatandaşlarının vergi beyanında hile yaptığı söylentilerinin doğru olmadığına ikna edilince, hileli beyanların sayısı düştü. Genç Suudî kadınlara, akranlarının ezici çoğunluğunun ev dışında çalışmayı desteklediği bildirilince dışarda çalışmaya cesaretleri arttı.” 

Herkes yapıyor

Kuzey Karolina Chapel Hill Üniversitesi’nde öğrenciler, hafta sonlarında arkadaşlarının çoğunluğunun çok sarhoş oluncaya kadar içtiği kanaatindeydi. Öyle düşündükleri için de ortalık sarhoş öğrenciden geçilmiyordu. “… Bu döngüyü kırmak için objektif ölçüm yapılmasına, alkol derecesinin üfleme testiyle ölçülmesine karar verildi. Öğrencilerin çoğunluğu sıfır alkollü çıktı. Çok küçük bir azınlık trafikte yasaklanan seviyede alkollü bulundu Ölçümler uygulanırken üniversite yerleşkesine “Ne dediklerine bakma, ne üflediklerine bak!” gibi çarpıcı afişler asıldı.” Öyle anlaşılıyor ki sarhoş olmak bir cins kabadayılık sayılıyormuş. Morris şöyle devam ediyor: “Üfleme testi, bir yıl sonra yılın aynı döneminde tekrarlandı. Trafikçe tehlikeli alkol seviyesine sahip öğrenci sayısı yüzde otuz azalmıştı. Güvenilir gerçek veriler, öğrencilerin çoğunluğunun çok içtiği zannını dağıtmış ve bu bilgi çok içen sayısını ciddi oranda düşürmüştü.”

Söz vücut bulur

Morris, çevrenin iyi veya kötü davranışının, âdetinin taklidine güçlü bir örnek daha veriyor. 

“Psikolog Paul van Lange ve ekibi, ‘Kim yapmaz ki? ~ Who Doesn’t?’ başlıklı bir makalede, insanların ‘hemen herkes yapıyor’ algısının kendi yolsuzluk davranışlarına yol açtığını savundu. Araştırmacılar, bir çalışmada bu algının yaygınlığını ölçtü. Başka bir deneyde, aynı grubun yolsuzluk algısına müdahale ettiler. Deneklere, oynanan oyundaki rüşvet sıklığı hakkında farklı bilgiler verildi: Hemen hiç kimse rüşvet vermiyor veya hemen herkes rüşvet veriyor. Rüşvet yakalandığı zaman uygulanacak ceza konusunda da farklı bildirim yapıldı: Çok ağır ceza veya çok hafif bir ceza. Sonra oyun oynandı. Sonuç şöyle: Rüşvetin yaygınlığı bilgisi, ceza bilgisinden çok daha etkiliydi. Rüşvetin yaygınlığı bilgisi akran davranış kodlarını, ceza bilgisi ise mantıklı kâr- zarar hesabını verir…” 

Geçen yazımda belirttiğim gibi biz homo ekonomikus değil, homo tributusuz. Kabile insanıyız.

Ne dersiniz,bugün bizdeki yaygın kanaat nedir? Herkes çalıyor mu? Yoksa kimse çalmıyor mu? Kendi kendini gerçekleştiren kehanete mükemmel bir misal. Toplum hangisine inanıyorsa o gerçekleşiyor. Söz vücut buluyor! Bir büyüğümüzün, “Zengin çaldığı için zengindir. Fakir çalmasını bilmediğinden fakirdir.” vecizesini hatırlıyorum. Burada etki çifte kavrulmuş. Hem akran taklidi hem büyük adamlara özenme var! Vah o toplumun hâline. 

Yolsuzluk ve Arsızlık Şampiyonları

2025 yılı için belirlenen asgari ücret (22.104 TL), açlık sınırı seviyesinde. Şubat’tan itibaren açlık sınırının da altına düşecek bu ücret hayal kırıklığı ve öfke yarattı.

Emekliler için yüzde 17, Memurlar için yüzde 15 civarında zam verileceği tahmin ediliyor.

Eskiden böyle durumlarda iktidar kanadı halktan utanır, “bütçe imkanlarının neden elvermediğini” açıklamaya çalışarak, bir bakıma halka mahcubiyetini ve özrünü ifade ederdi.   

Bu defa öyle olmadı. Açıklanan asgari ücret oranına tepkiler sürerken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yüzde 30 oranındaki zamlı asgari ücret (22.104 TL) için, “Çatlasınız da patlasanız da bu bizim de içimize sinen, emekçimizin alın terinin tam karşılığı olan” bir ücret dedi.

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Nihat Zeybekci, partililerine yaptığı konuşmada, “asgari ücretin iktidarları döneminde dolar bazında arttığını” söyleyerek, “AK Partililer olarak başınızı hiç öne eğmeyin” tavsiyesinde bulundu.

Bu sözleri söyleyenler ya halktan çok kopuklar veya “biz ne yaparsak yapalım, nasıl olsa bize oy verirler” inancında olmalılar. Yoksa onlar da bilir ki bu ücretlerle geçinmek asla mümkün değildir. İsterlerse eskiden yaptıkları “çay simit hesabını” güncel rakamlarla yenileyiversinler.

RTE, 1993’te yaptığı hesaptan sonra, “bu zalim yönetim bu aziz millete bir bardak çayla bir simidi bile layık görmüyor. Evin kirasını kim ödeyecek, elektrik- su parasını kim ödeyecek? Çoluk çocuğun okul masrafını kim karşılayacak” diye soruyordu.

Türkiye’de 9,5 milyon asgari ücretli çalışan var. Asgari ücretin yüzde 50 fazlasına kadar yani 33 bin TL altında ücretle çalışanların oranı tüm çalışanların yüzde 83’ü ediyor. Asgari ücretin 2 katı (44 bin TL) ve üzeri ücretle çalışanların oranı ise sadece yüzde 13.

Bu korkunç rakamlara rağmen “başlarını öne eğmeden” açlık sınırı seviyesindeki asgari ücret için “bu bizim içimize sinen, emekçimizin alın terinin tam karşılığı olan ücrettir” diyebilenlere emekçi ve emeklilerin bir cevabı olacaktır sanıyorum.

*********************************

Elektrik İhalesinde 129 Milyar Dolarlık Yolsuzluk İddiası

Geçen hafta 57. Hükümetin Bayındırlık ve İskan Bakanı Prof. Dr. Abdülkadir Akcan’ın bir iddiasını yazmıştım. “Bir Eski Bakanın 25 Milyar Dolarlık İddiası” başlıklı yazımda Eski Bakanın “Araç Muayene İstasyonları” hakkında söylediklerini ve “devletin 25 Milyar dolarlık kaybı ile bu meblağın, 20 yıllığına ihale edilen işletmeci şirkete aktarıldığına” dair iddiasını açıklamıştım.

Bu rakam çok büyük bir rakamdı ve böyle bir iddia çok büyük tartışmalara yol açacak zannettim. Ama iktidar ve muhalefet kanadında neredeyse hiç gündeme bile getirilmedi.

Halkımızın rakamların ölçeğini algılamakta sorunu olduğunu bildiğim için “Bu meblağ o kadar büyük ki… Bu para devletin kasasına girseydi, “İstanbul’a 2 tane daha Boğaz Köprüsü, Çanakkale Köprüsü, Osmangazi Köprüleri ve belki fazlası hiç dışarıdan kredi almadan devletin öz kaynağından ödenerek yapılabilirdi” şeklindeki açıklamam da işe yaramadı.

****

Bu hafta çok daha büyük bir “vurgun” iddiasını dinledim, şok oldum. Fatih Altaylı’nın Prof. Dr. Uğur Emek ile yaptığı “Elektrikte vurgun 129 milyar dolar!” başlıklı söyleşinin videosunu izleyenlerin sayısı 486 bin kişiye ulaşmış.

Bu videoda DPT kökenli eski bürokrat, akademisyen Prof. Dr. Uğur Emek sadece elektrikte 18 ayda 129,6 Milyar dolarlık bir “vurgun” yapıldığını anlatıyor.

EPDK’nın “Rüzgar ve Güneş Enerjisi Lisansı Tahsisi” işlemi ile sektörde oyuncu olmayan, yani işi alıp başkasına belli bir komisyon karşılığı satacak (F. Altaylı’nın “çantacı”, Uğur Emek “EPDK yönetimine yakın eş-dost” dediği) kişilere tahsis yapılmış. Sadece bu işlemden yaratılan rant 6 Milyar dolar imiş.

Prof. Dr. Uğur Emek “vurgunun” bundan ibaret olmadığını detaylı olarak açıklıyor. Yeni yaratılan 30 bin megavatlık rüzgar ve güneş enerjisi kapasitesi ile alakalı olarak, belirlenen fiyatlar ve garantilerle, toplamda vurgunun 129,6 Milyar dolar olduğunu iddia ediyor.

Uğur Emek, bu usulsüzlükleri yapanların son derece pervasız olduğunu, cezalandırılmayacaklarına çok güvendikleri için yolsuzlukta son derece yaratıcı yöntemler geliştirdiklerini söylüyor.

Uğur Emek, bu sebeple, Sırrı Süreyya Önder’in TBMM’de AKP’lilere dönerek “hepiniz her konuşmanızda ‘Allah bizi utandırmasın’ diyorsunuz. Allah bu duanızı kabul etti. Utanma duygunuzu elinizden aldı” dediği konuşmasını hatırlattı.

Bu iddiaların muhataplarının cevap vermesi, kendileri hakkında ileri sürülen usulsüzlüklerin ve yolsuzlukların olmadığını açıklamaları gerekirken tık yok.

Hadi iktidar “bunlar tartışılırsa zarar görürüz” diye düşünüyor olabilir. Kurumsal muhalefet kanadından da bir ses çıkmadı. Uğur Emek “kıyamet kopması gerekirdi, hiç arayan soran bile olmadı” diye şikayetçi.

*********************************

Havuzdaki Kayıp Kaçaklar

Şu benzetmeyi daha önce de yaptım. Barajlarda toplanan suyun tüketicinin musluğuna gelinceye kadar bir kayıp kaçak oranı vardır. Dağıtım şebekesinde eskime, bozulma sonucu delinme ve çatlaklar olur. Bir de bir kısım kaçak kullananlar da eklenince önemli bir oranda kayıp-kaçak meydana gelir.

Bu oran Türkiye’de ortalama yüzde 40-50 mertebesinden daha aşağılara düşürülemiyor. Gelişmiş ülkelerde yüzde 10’un altında, geri kalmış ülkelerde de kayıp- kaçak oranı yüzde 70-80’lere kadar çıkabiliyor. Bu bakımdan su için yapılan yatırımların en ucuzu ve en verimlisi kayıp kaçakları azaltmak için yapılan yatırımlardır.

Kamu kaynakları yani milletin para havuzu için de aynı hal söz konusudur. Milletin vergileriyle, vatanın kaynaklarından elde edilen paraların önemli bir kısmı vatandaşa hizmet olarak dönmüyor.

Yolsuzluk ve arsızlıkla mücadelede toplum vicdanı en etkili unsurdur. Toplum vicdanının, yasal ve etik kuralların çiğnenmesinden rahatsız olması hatta öfkeye dönüşebilecek bir tepki vermesi lazımdır.

Galiba, yüksek ahlaki değerlerin yansımasını bulduğu bir toplumsal vicdana sahip değiliz.

Çünkü, böyle bir vicdanın yansıması olarak, kitlesel bir dürüstlük talebi göremiyorum.

Dîvânü Lugâti’t Türk

“Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) 2024 yılını, Büyük Türk dil bilgini Kaşgarlı Mahmud’un en önemli eseri ve Türk dilinin ilk sözlüğü olan “Dîvânü Lugâti’t-Türk’ün” yazımının tamamlanmasının (1074) 950. yılının anısına “Dîvânü Lugâti’t- Türk” yılı olarak ilan etti”(İnternet Bağlantıları).

“UNESCO 42. Genel Konferansı İdari ve Mali İşler (APX) Komisyonu’nda 2024-2025 yılı için 53 Anma ve Kutlama Yıl Dönümü kabul edildi. Bu kapsamda, 2024 yılı için ülkemizin önerisi ve Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan Türkmenistan ve Özbekistan’ın desteğiyle “Divanu Lügati’t Türk’ün 950. Yıl Dönümü”; ülkemizin önerisiyle ve Özbekistan ortaklığında “Ali Kuşçu’nun Vefatının 550. Yıl Dönümü” ve yine ülkemizin önerisiyle ve Almanya’nın ortaklığında “Fuat Sezgin’in Doğumunun 100. Yıl Dönümü” UNESCO Anma ve Kutlama Yıl Dönümleri Programına alındı” (İnternet Bağlantıları).

Kâşgarlı Mahmud (1008-1105) “Dîvânü Lugâti’t- Türk” isimli bu önemlieserinden başka daha önce yazdığı ancak günümüze kadar gelemeden kaybolmuş gramer içerikli Kitabu Cevahirü’n- Nahv fi Lügati’t-Türkî (Türk Dili’nin Nahiv Cevherleri) adlı bir eseri daha vardır. Divandan öğrendiğimize göre kendisi­nin adı (Sözlükte yazıldığı şekliyle Mahmud bin Hüseyin bin Muhammed el Kâşgari)dir (Fuzuli Bayat, 2008)  Mahmud’un, babasının adı Hüseyin Çağrı Bey, dedesinin adı da Muhammed Buğra Han’dır. Kâşgarlı Mahmud Karahanlı Devletinde Han sülalesine dâhil bir Uygur Türküdür. Dedesi, babası ve ailesi taht kavgaları nedeniyle akrabaları tarafından öldürülmüştür. Kaşgarlı Mahmud bu hanedan kavgasından kurtulmuştur. Çocukluğundan itibaren Türk ülkelerini dolaşarak bir Türkçe sözlük hazırlamak isteyen Mahmud daima hayalinde ilim insanı olmayı düşlemiştir. Ailesinin katledilmesinden sonra bir sürgün hayatı yaşamış asla taht da gözü olmamıştır. Türkistan’dan Selçuklu Ülkesine gelmiş; Sultan Melikşah ve Terken Hatun’un iltifatları ile onurlandırılmıştır. Bağdat’ta müderrislik yapan Kaşgarlı Mahmud devrin Abbasi Halifesine yıllarca dolaşarak hazırladığı kitabını 1074 yılında tamamlayarak takdim etmiştir. Daha sonra ülkesine dönmüş Kaşgar’da kendi adına açılmış Medresede dersler vermiştir. (Ciylan, 2006). Mahmud’un Kitabu Cevahirü’n- Nahv fi Lügati’t-Türkî (Türk Dili’nin Nahiv Cevherleri) isimli eseri gibi Dîvânu Lugâti’t- Türk’de yüzyıllar içinde kaybolmuştur. Bu mücevher kıymetindeki eser Ali Emîrî Efendi (1857-1924)  tarafından İstanbul Beyazıt’ta Sahaflar Çarşısında 1914 yılında bulunmuş Türk Kültür Hazinesine yeniden kazandırılmıştır.

Satın Alınamayan Kütüphane

“Emile Zola (1840-1902) diyordu ki “Dünyanın bütün altınları bazı vicdanları satın alamaz.”    

            Emile Zola’nın bu ifadesi “bazı kütüphaneleri de” satın alamaz şeklinde de söylenebilir. Ali Emiri Kütüphanesi de bunlardan biridir.

            “Millet kütüphanesinin Müzesinde bir tek taş pırlanta gibi duran Dîvânü Lugâti’t- Türk’ü vakti ile Macar ilimler Akademisi satın almak istemiş ve Osmanlı tarih encümeni üyelerinden İskender Bey aracılığı ile Ali Emiri’ye on bin altın teklif etmiştir. Bu çekici teklife karşı Ali Emiri’nin cevabı şudur: Ben kitaplarımı milletim için topladım. Dünyanın bütün altınlarını önüme koysalar değil böyle bir kitabı mı, herhangi bir kitabımın bir yaprağını bile satmam!”

“Bir zamanlar Fransızlarda kütüphaneyi 30.000 İngiliz lirasına satın almak için Ali Emiri’ye müracaat etmişlerdi. Hatta tekliflerini daha da cazipleştirerek ayrıca şu nezaket şartlarını da öne sürmüşlerdi: Paris’te Emir’i Efendi adına bir kütüphane kurulacak, yaşadığı müddetçe yüksek bir maaşla hafız-ı kütüb (kitapları koruyan) olarak kitaplarının başında bulunacak, emrine Bolulu bir aşçı ile yeteri kadar Müslüman hizmetkârlar tahsis edilecekti. Bu son derece cazip teklif karşısında Emiri Efendi’nin -gene hiç tereddüt etmeden- verdiği cevap fevkalade güzeldir: Efendiler ben bu kütüphaneyi devletimin bana verdiği maaşlarla yaptım. Öldüğüm zaman milletime kalması için… Bir daha böyle bir teklif de gelirseniz sizi buradan kovarım!”

“Ayağına kadar gelen böyle büyük bir nimeti kaç kişi tepelerdi? İşte Emiri Efendi gözünü kırpmadan bir anda elinin tersiyle itivermiştir. Fransızların suratlarına bir Sultani Tokat vurur gibi. Şu da unutulmamalıdır ki millî haysiyet ve hassasiyetin en veciz ifadesi olan o cümleleri incecik sesiyle haykırarak söyleyen adam yokluk ve yoksulluk içinde kıvranmakta idi” (Tevfikoğlu, 1989).

Ali Emiri Dîvânü Lugâti’t- Türk için: Bu kitap değil, Türkistan ülkesidir. Türkistan değil, bütün cihandır. Türklük, Türk dili bu kitap sayesinde başka revnak (göz alıcılık) kazanacak.  Türk dilinde şimdiye kadar bunun gibi bir kitap yazılmamıştır. Bundan sonra da yazılamaz. Bu kitaba hakiki kıymeti verilmek lazım gelse Cihanın hazineleri kâfi gelmez. Ziya (Gökalp) de “Ben sevda bilmezdim. Fakat bu kitaba tutuldum” demektedir (Akalın, 2008;  Tevfikoğlu, 1989).

Dîvânü Lugâti’t- Türk

Büyük dil bilgini şuurlu Türk milliyetçisi, millî kültür öncüsü Kaşgarlı Mahmud’un eseridir. On birinci yüzyılda Araplara Türkçeyi öğretmek, Türk dilinin güzelliğini, zenginliğini, üstünlüğünü göstermek amacıyla yıllarca Türk ülkelerini dolaşarak biriktirdiği Türk Dili ve kültürüne ait bilgileri içeren eserini 10 Şubat 1074 tarihinde tamamladı daha sonra, Abbasî Halifesi Muktedî-Billah’ın oğlu Ebü’l-Kasım Abdullah’a sundu. Arapçası da Türkçesi kadar mükemmel olan yazarın hemen hemen bütün Türk illerini, obalarını, bozkırlarını gezip dolaşarak Türkmen, Oğuz, Çiğil, Yağma, Kırgız boylarının lehçe ve şivelerini tespit etmek suretiyle vücuda getirdiği bir eserdir. Topladığı zengin dil, edebiyat ve folklor malzemesini kullanarak yedi binden fazla kelimenin anlamları, atasözleri, koşuklar, ağıtlar ve destanlardan seçtiği örneklerle açıklayan böylece Türkçe’nin nice güzelliklerini sergileyen muhteşem bir kültür abidesidir. Kısaca Türk dünyasının Türk dili ve uygarlığının temel eseridir. Fakat Dîvânü Lugâti’t-Türk uzun yıllar Türk dünyasında unutulmuştur. Bununla birlikte Ebû Hayyân el-Endelüsî, Antepli Bedreddin Ayni-Şehabettin Ahmet ve Kâtip Çelebi eserlerinde bahsetmişlerdir (Caferoğlu, 2015;  Ercilasun& Akkoyunlu, 2018).

            Dîvânü Lugâti’t- Türk’ün 1914 yılında İstanbul Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısı’nda bulunması ile Türk Milleti ve aydınları bu muhteşem esere yeniden kavuşmuştur. Ali Emiri Efendi zaman zaman Sahaflar Çarşısını dolaşır kıymetli eserleri mutlaka kütüphanesine kazandırırdı. Bir gün sahaf Burhan Bey kendisinde pahalı fakat kıymetli bir kitabın olduğunu söyledi. Hatta Burhan Bey bu kitabı Maarif nazırı Emrullah Efendi’ye götürdüğünü fakat bilim kurulunun pahalı bulup almadığını ifade etti. Fakat kitabı bırakan ihtiyacı olan kadın 30 liradan aşağı satmıyordu. Ali Emiri kitaba bir göz attıktan sonra çok büyük bir kıymet olduğunu anladı. Kitaba 15 lira teklif ettiyse de Burhan Efendi “mümkün değil çünkü kitap bana ait değildir” dedi. Kitabı bırakan kadın eski nazırlardan birinin yakını idi ve şimdi paraya ihtiyacı vardı. Eski nazırlardan olan Paşa kadına verirken de sana kıymetli bir kitap bırakıyorum sakın bunu 30 liradan aşağıya verme diye de tembih etmişti. Ali Emiri’nin cebinde 15 liradan fazla para yoktu. Cebindeki 15 lirayı Burhan Efendi’ye verdi ve kalanını getireceğini söyledi. Dükkânın önünde beklerken tanıdığı edebiyat öğretmenlerinden Faik Reşat Bey geçiyordu ondan borç para istedi. O da üstünde olmadığını eve gidip getirebileceğini ifade etti. Faik Reşat Bey parayı evinden getirdikten sonra kadına verilmek üzere 30 lirayı tamamladı. Üç lira da Burhan Efendi’ye bahşiş verdi.

Ali Emiri Efendi dostlarına anlatırken “Bu kitap ile Hz. Yusuf arasında bir benzerlik var. Yusuf’u kardeşleri birkaç paraya sattılar. Fakat sonra Mısır’da ağırlığınca altına satıldı. Bu kitabı da Burhan bana 33 liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığından elmaslara zümrütlere vermem” diyordu.

            Yakın dostu ve Diyarbakırlı hemşerisi Ziya (Gökalp) Bey kitabı görmek için can atıyordu. Fakat Ali Emiri Efendi kitabı gözü gibi koruduğu için Ziya (Gökalp) Bey görmeye muvaffak olamıyordu. Ali Emiri Efendi yine kitap dostu Kilisli Muallim Rıfat Efendi’yi bir gün evine çağırdı ve Divanü Lügati’t Türk’ü görmesine müsaade etti. Ali Emiri Efendi Kilisli Rıfat’a her gün bir iki saat evine gelip kitapla meşgul olmasını söyledi. Kilisli Rıfat kitabı üç defa okudu sayfa numaralarını yerine koydu noksansız olduğunu gördüğünde müjdeledi ve tercüme edilmesini ve yayınlanmasını rica etti. Kilisli Rıfat, Ali Emiri Efendi’yi ikna etmek için bir plan düşündü. Çünkü Ali Emiri Efendi kitabı kimselere göstermiyordu. Ziya Gökalp Divanü Lügati’t Türk’ü daha görmeden uzaktan âşık olmuştu. Adeta kitabın adını duyunca Leyla’sının adını duymuş zavallı Kays (Mecnun) gibi ah çekip duruyordu. Bir ramazan günü adliye nazırı İbrahim Efendi iftar için Ali Emiri efendiyi çağırdığında yine sevdiği Talat Paşa’nın gelmesi de bir rastlantı gibi ayarlandı. Yemekte Talat Paşa böyle bir kıymetli eserin yayınlanmasının Türk dünyası için öneminden bahsedip Ali Emiri Efendiyi ikna etti. Ali Emiri Efendi bu eserin yayımlanmasını Kilisli Rıfat’ın yapması şartı ile kabul edeceğini söyledi.  Formalar bittikçe çok geçmeden eserin basımına başlandı (Ercilasun&Akkoyunlu,2018).

 “Hem Ali Emiri’nin yüksek karakterini vurgulayan hem de Talat Paşa’nın alçak gönüllülüğünü ilme kültürüne saygı ve sevgisini sergileyen bu tatlı maceranın fevkalade güzel bir safası daha vardır.  Kitap teslim edildikten 3 gün sonra Talat Paşa Ali Emiri’ye altın para olarak 300 lira ile birlikte kendi eliyle yazdığı şu nazik tezkereyi gönderdi “ Zat-ı alinize küçük bir mükâfat olarak 300 lira gönderdim lütfen kabul buyurmanızı rica ederim.”  Ali Emir’i parayı kabul etmedi. Talat Paşa’ya hitaben hemen bir cevabî teskere yazarak mutemedin eline verdi:  “Lütfunuza kadirşinaslığınıza teşekkür ederim, fakat parayı kabul edemem. Çünkü vatanî, millî ufacık bir hizmet mukabilinde para almış olacağım. Bu ise vicdanıma ağır gelen bir şeydir. Bundan dolayı size teşekkür ile beraber parayı iade ediyorum. Siz parayı yardıma muhtaç olan birkaç namuslu aileye dağıtırsanız ben size müteşekkir kalacağım gibi Cenabı Hak da memnun olur. Bu sadakanın adı da Divanü Lugati’t Türk sadakası olsun” (Tevfikoğlu, 1989)

            Kaşgarlı atamız Mahmud bize Divanü Lügati’t Türk’ü asırlar öncesinden miras bıraktı. Diyarbakırlı atamız Ali Emiri Efendi ise yoksulluk içinde bu muhteşem eseri sahaflarda keşfetti. Kendisine yapılan bütün teklifleri elinin tersi ile iterek sadece Aziz Türk Milletine emanet bıraktı. Ruhları Şad Mekanları Cennet olsun.

Kaynaklar
1-Ahmet Caferoğlu, Kaşgarlı Mahmut, Altınordu Yayınları, Ankara, 2015.

2-Ferhat Ciylan, Kaşgarlı Mahmut, (Türkçesi: Zeynure Öztürk), Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2006.

3-Fuzuli Bayat, Kâşgarlı Mahmut, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 2008.

4-Kâşgarlı Mahmud, Dîvânu Lugâti’t- Türk, (Ahmet B. Ercilasun-Ziyat Akkoyunlu, Türk Dil Kurumu Yayınları,Ankara, 2018. Dr. Muhtar Tevfikoğlu, Ali Emîrî Efendi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1989.

5- Şükrü Hakkı Akalın, Kâşgarlı Mahmut ve Dîvânu Lugâti’t- Türk, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2008.

İnternet Bağlantıları:

https://www.unesco.org.tr/Home/AnnouncementDetail/6221
https://www.qha.com.tr/turk-dunyasi/divanu-lugati-t-turk-un-950-yil-donumu-unesco-listesine-alindi-499638

Sevginizi Göstermeyi Ertelemeyin

“Ne kadar çok sevgimiz varsa, dünyadaki yolculuğumuzu o kadar kolaylaştırırız.” Immanuel Kant
“Sevilenin kusurlarını hoş görmeyen sevmiyor demektir” Geothe

Sevgi deyince ne aklımıza geliyor? Sevgi ne demektir? Sevgi iyilik midir, dostluk mudur, emek midir? Minnet duymak mı, sihirli bir erdem mi, yüreklere dokunuş mudur?

Sevgi, dudağımızdan dökülen “seni seviyorum” denen büyülü bu iki sözcükte mi gizlidir acaba? Yoksa mazinin beyaz sayfalarında mı kaldı? Neyi, kimi, ne kadar, nasıl sevmek gerekir gerçekten?

Bir muma ateş olmak mı, yanan ateşe dokunmak mı? Yüreğimizin kıpırdanışı mı? Yanağımıza yayılan pembelik mi? Hayal kurarken yüzde beliren tebessüm mü?

 Kırlarda kelebekleri azat etmek mi? Yoksa ürperten bir cümle, şefkatli bir dokunuş, bir çocuğun saçlarını okşamak mı? Sinemizin hasretle damla damla eriyip sızlaması, hüznün ta kendisi midir?

Ya da gün batımını mı seyretmek, mehtaba karşı denizin sahile vuran sesini mi dinlemek? Yağan yağmurda yürümek, sokaklarda şen kahkahalar atmak, rüzgâr olup esmek midir? 

Sevgi, yoksa nedensiz sevmek midir acaba? “Bazen küçük bir an için ömür bile vermek” midir?

İnsan olmanın, var olmanın en doruk noktasıdır sevmek aslında. Sevmeden yaşanılmaz. Mutlaka sevmek isteriz. Karşımızdaki, bizi bizim sevdiğimiz kadar sevmese bile. Hatta hiç sevmese de önemi yoktur. Kendimiz için severiz. Sevmeden yapamayız, eksik hissederiz hep kendimizi.

 Kimi zaman sevenizdir, kimi zaman da sevilen. Hayatın renkleri, sözcükleri, şarkıları, resimleri, ahengi, güzelliği sevgiyle anlam kazanır. Sevgi yaşama gücümüzdür aslında, yaşamı sevme arzumuzdur.

Sevgi, bütün duyguların en natüreli, en temizi, en nadidesi ve en güzelidir. Kalpleri güzelleştirir, yaklaştırır, kaynaştırır. Güzel duyguların yüreğimizde birikmesini, evrenle paylaşmamızı sağlar. Mutluluğun membaı, huzurun adresidir.

Öyleyse sevmek mi, sevilmek mi önemlidir? Yaşam boyu zihnimizi kurcalayan bir ikilemdir bu. Ünlü şair Fuzuli’ye, “sevmek mi sevilmek mi” diye sormuşlar, “sevmek” demiş. Mevlana “gel gel ne olursan ol yine gel”, Yunus “Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldik” ve Hacı Bektaş’ı Veli “İncinsen de incitme”   aynı kutlu yolun yolcularıdır.

Sevmek koşulsuz ve karşılıksız olduğunda değerlidir. Çünkü sevilmeyi de getirir kendisiyle. O yüzden sevmek, emek ister, yürek ister, özveri ister, ihtimam ister, aynı zamanda da cesaret ister.

Bu duygularla, karşılık beklemeden, sevdiklerimiz için özveride bulunuruz. Hayatlarında çiçek açar, gözlerinde damla olur, gülüşlerinde kalplerine girer, yüreklerinde kanat çırparız. Yeri geldiğinde tebessüm olur, yeri geldiğinde gözyaşı dökeriz.

Sevgiyi tarif etmeye kelimeler yetmez. Bazen mutlu eder. Mutlu ettiği gibi canımızı da yakabilir. Karşılık bulduğunda keyfine doyum olmaz. Karşılık bulamadığımızda, içimiz yansa da, yaşlar gözümüzden süzülse de, yine o bizim sevgimizdir ve değerlidir.

Sevginin olmadığı yerde mutluluk olabilir mi? Oysaki yaşamın sırrı sevgide gizlidir. O sihirli iki kelimenin güzelliği başka nerede olabilir ki.

Unutmayalım ki sevgisiz geçen hayat, yarım hayattır. Sevgisiz insan da yarım insandır. Şu kısacık ömrümüzde sevgiden daha güzel ne var paylaşabileceğimiz. “Senin için ne yapabilirim?” sorusu kadar karşınızdaki insanı rahatlatacak başka bir cümle olabilir mi? Belki elimizden bir şey gelmeyecek ama o cümlenin vereceği güven o kişiye en büyük iyilik olacaktır.

 “Bir bakış, ufacık bir gülücük, küçük bir arama, bir nebze hatır sorma, bir soluk uğrama” kimleri mutlu etmez ki… Kalbimizi dolduran nadide duygular, orada yosun tutmasın, gizli kalmasın.

Ruh bahçemiz sevgisiz kalırsa estetiğini kaybeder. Her tarafını devedikenleri sarar. İçindeki güzellikler göç eder sonunda.

Yarın yaparım, sonra yaparım diye ertelemeyelim duygularımızı. Yüreğimizi ortaya koyarak sevgimizi dile getirelim. İnsanların önemli ve özel olduklarını kendilerine hissettirelim. İçimizden geçen güzel duyguları paylaşmayı ertelemeyelim. Sevgiyi yeterince paylaşmaktan korkmayalım.

Çünkü mutlu olmak için koşulsuz ve karşılıksız sevmek ve bu duyguyu paylaşmak gerekir.

Kimseyi küçültmeden, utandırmadan, mütevazı, anlayışlı, olgun bir tavırla, küçük bir jest, bir tebessüm, bir yardım eli, dünyayı değiştirebilir.

Hadi, beklentisiz, içten gelen bir arzuyla sevgimizi tüm evrene yaymanın zamanıdır. Unutmayalım ki; hayatımızda tek mecburiyet sevgi­dir. Gerçekten sevenler, karşılık beklemeden sevenlerdir.

Şu dünyada kirlenmeden kalan yüreklerini, en temiz şey olan sevgiyle doldurabilen insanlara ne mutlu.

Bütün günleriniz sevginizi paylaşmakla geçsin…

Sevgiyle kalın.

Yıl 2015 PKK’nın Anadolu’yu İşgali!

“Virgülüne bile dokunmadan aynen sizlerle paylaşıyorum… Bu bir kader değil! Bunu değiştirmek zorundayız!”

1919 yılının 15 Mayıs’ında Yunanlılar; İngiliz, Fransız ve ABD’nin isteği ile Türk yurdu Anadolu’yu işgale başladı.

Bu devletlerin Yunan işgaline yol vermelerinin nedeni; kendi toplumlarına duyurdukları gibi Batı Anadolu’daki Rumların katledilme tehlikesi değil, Anadolu’yu Türklerden tümden temizlemek ve bu bölgelere göz dikmiş olan İtalyanların işgaline izin vermemekti. Yani duygusal ve emperyal nedenler? Şimdi bu işgal, ülkemizin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’sunda PKK tarafından hayata geçiriliyor.

Yunan işgali süresince, Türklerin varlığını yeryüzünden silmek gayesinin bir aşaması olan Anadolu’yu Türklerden temizleme projesi için; köy, kasaba, cami, fabrika, ev dinlemeden yakıp yıktılar. PKK’da yıkıp yakmadı mı? Buna günümüzde de devam etmiyor mu?

Yunanlılar, işgale ve giriştikleri soykırıma, temel teşkil eden görüşleri; “Türklerin, Küçük Asya’ya hâkim olmasından sonra, buralarda yaşayan büyük Yunan kitlelerinin dinlerini ve milliyetlerini değiştirdikleri” idi. Benzer iddia, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Kürtleri asimile ederek yok ettiği yönünde değilmi? Bunu hem Pkk hem de arkasında olan küresel güçler söylemiyor mu?

Hedefte bugün olduğu gibi o zamanda, yine Türk Ordusu ve kumandanları vardı. Çünkü onlar veya yönlendirdikleri silahlı Türk grupları, hristiyanları kesmeye hazırlanıyordu. 2007 yılından itibaren Türk Ordusu’na karşı yürütülen planlı saldırı ve ordunun kışlaya hapis edilmesi bunun içinmi acaba? Kürtlerimi keseceklerdi? Tarihte kimi kesmişiz ki; onları keselim.  Hem biz onlarla bir millet değilmiyiz? Kürtlerinde Lozan’da iradesi böyle değilmiydi?

Örneğin Nurettin Paşa, o dönemde Yunan ve Ermenilerin bütün faili meçhul suçları kolaylıkla üzerine attığı bir hedef olmuştu. Bugünde Türk Ordusu’nun ve emniyet güçlerinin kahraman mensupları, faili meçhul uydurmacası ile hedef değillermidir?

Yunan kaynaklarına göre 15 Mayıs 1919 öncesinde, İzmir’in nüfusunun % 50’sinden fazlası Rum’du. Yunan unsurunun sayısal çoğunluğu ve sosyal yaşamdaki baskısı, kentte bir Yunan havası esmesine neden oluyordu. Yani İzmir, Rum’undu ve Türklerin elinden alınmalıydı! Diyarbakır’ın bir Kürt şehri olduğu iddiası ile ne kadar benzeşiyor değil mi?

Hristiyan ahalinin, can ve mal güvenliğini korumak için İzmir’e çıkan Yunan askerleri, önlerine çıkan her Türk’ü katletmekten çekinmediler. Askerlerin bu insanlık dışı hareketlerine, Rum ve Ermenilerde iştirak etti. Son günlerde kendileri gibi düşünmeyen insanlara ve koruculara; Pkk’nın neler yaptığını biliyorsunuz! Benzemiyor mu?

Hükümet Konağı ve kışladan çıkarılan sivil memurlar ile askerlere, yerli Rumlar; taş sopa ve demirlerle saldırmış ve birçok kişiyi feci şekilde katletmişlerdir. Kordon ve rıhtımda öldürülen ve yaralananların çoğu denize atılmıştır. Denizden günler sonra çıkartılan cesetlerin birbirine zincirle, demir telle bağlı oldukları görülmüştür. PKK’nın yaptığı katliamların vahşeti arşivlerde duruyor. İsterseniz bir bakın! Nice öğretmen, hâkim, savcı, kaymakam, asker ve polis benzer akıbete uğramamışmıdır?

İşgalde ilk önce, Türk ahalinin tamamen silahsız kalması için, silahlarını teslim etmeyenlerin kurşuna dizileceğini ilan ettiler. Türklerin oturdukları yerleri yakmadan önce, su kaynaklarını kestiler. Gayr-ı Müslim halkı, Müslüman Türklerden ayırmak için onlara fes yerine şapka giydirerek, ev ve iş yerlerini işaretlediler. Yağma da yanlış yapılmaması için, levhaların Rumca yazılmasını emrettiler. Biliyorsunuz çözümcü hükümet; halen PKK’ya silah bıraktıramadı. Oslo görüşmelerinde de 1.5 milyon silahın Türkiye’de halka dağıtıldığını kabul ettik. PKK’nın bu silahları kime karşı kullanacağını Cizre’de bir kez daha görmedik mi?

Sadece Aydın’da öldürülen binlerce insanımızın dışında; 11.500 ev, 50 cami ve mescit, 400 kadar mağaza ve dükkân, 130 yağ ve pamuk fabrikası, 160 okul ve 20 resmi bina yakılmış ve yıkılmıştır. Germencik’te isimleri tespit edilebilen 1800 Türk genci öldürülmüştür. Günümüzde de Pkk tarafından bu yakma ve yıkma olayları devam ediyor. Acaba ne kadar okul, cami, belediye ve hükümet binası, araç, gereç, iş makinası Pkk tarafından yakılmıştır?

1919’da meydana gelen olayları araştırmak için Paris Konferansı Yüksek Konsey’inin kararı ile bir “İnceleme Komisyonu” kuruldu. İngiliz, Fransız, İtalyan, ABD, Osmanlı ve Yunan temsilcilerinin bulunduğu bu komisyonun, 13 Ekim 1919’da sunduğu raporun 6. maddesinde Yunan kuvvetlerine “Çıkarma esnasında Türkler, en küçük bir mukavemet dahi göstermemiştir” diye yazıyordu. Hep söylüyorum, bugünde Türk Milleti, PKK’ya ve çözülme sürecine ses çıkarmıyor diye.

Gördünüz değil mi? Yunan’ın Anadolu’yu işgal nedenleri ve işgal sırasında yaptıkları ile Pkk’nın stratejisi ve yaptıkları arasında nasıl benzerlikler var. Aslında Pkk ile Yunanlılar arasında fikri ve duygusal bağlarda bulunuyor. Yoksa günümüzde bunların arasındaki işbirliğini, başka ne ile izah etmek mümkün?

2015 yılına girerken geçmişe ve 2014’e dair güzel şeyler anlatmak isterdim. Ancak ne yazık ki, öyle yapamıyorum. Çünkü gerçekler acıtıcı!

Biliyorum ki; siz emekli maaşınıza zam, atama, vergi affı, bedelli askerlik, sosyal yardımlar, ballı teşvikler ya da çiftçiyi, köylüyü, hayvancılığı destekleyen kolay krediler peşindesiniz… Belki uyandınız ama tercihleriniz, geçmişte Selanik ve İzmir’de olduğu gibi suskun kalmak!

Pembe hayatınız, bölücü işgal başarıncaya kadar küresel güçlerin desteği ile sürecek ve işgal tamamlanınca acı gerçeklerle karşı karşıya kalacaksınız.

Bütün bunlara rağmen ben, 2015 yılından ümitliyim çünkü mücadele ediyorum. Ama biliyorum ki; siz benim kadar ümitli değilsiniz. Eğer böyle devam ederseniz ve bende mücadelem ile kazanırsam, başarıyı sizle paylaşmak gibi bir niyetim olmadığını da biliniz.

Unutmayınız ki, Türkiye ve Türk Milleti; yaşadığı bu topraklardaki tek çakıl taşına varıncaya kadar sahip olduklarının bedelini fazlasıyla ödedi. Fırsat buldukça üstüne çullanan Yunanlılar, Ermeniler, hainler, vatansızlar ve bu ülkenin toprağında yetişip de köklerine ihanet edenleri gördü, yaşadı ve halen de yaşamakta.

Vesselam, 2015 ümidin, zenginliğin, varlığın, sıhhatin ve PKK ile arkasındaki şer güçlerin darma duman edildiği bir yıl olsun. İnşallah başaracağız! 9 Eylül’de yaşadıklarımız önümüzü aydınlatıyor…

İlâhiyatçı Prof. Dr. MEHMET MAKSUDOĞLU’dan Okunmaya Değer İki Eser:

1-Kırım Türkleri 2-Osmanlı’dan Günümüze Değişmez Mâcerâmız

1-Kırım Türkleri

13,5 X 21 santim ölçülerindeki 135 sayfalık eserin Prof. Dr. Mehmed Maksudoğlu tarafından kaleme alınmış ‘ÖNSÖZ’ başlıklı yazısı, kitabın tanıtımı için ideal bir metindir.

Bu kitapçıkta, gerek Türkiye’nin çeşitli yörelerinde, gerekse Kırım’da ve Tataristan’da, Romanya ve Bulgaristan başta olmak üzere çeşitli Balkan ülkelerinde, Belarus’ta ve Avrupa’nın değişik ülkelerinde, Başkurdistan’da, Kafkasya’da, Rusya Federasyonu’nun, Moskova dâhil olmak üzere çeşitli yerlerinde, Özbekistan’da, Kazakistan’da, Kırgızistan’da, Ukrayna’da, İkinci Dünyâ Harbi’nden sonra gittikleri ABD’de, yine, daha önce gittikleri Avustralya’da ve Finlandiya’da, buna ilâveten, Sovyetler Birliği döneminde gittikleri veya dağıtıldıkları çeşitli ülke ve bölgelerde yaşamakta olan, ‘Tatar’ denilen milyonlarca insandan, daha çok Kırım Türklerini ilgilendiren konuları ele alıyoruz.

Önce, ‘Tatarlar Kimdir?’ bölümünde, kendilerine ‘Tatar’ denilen bu insanların, ‘Türk’ soylu olduklarını, kişinin soyunu belirlemede en önemli gösterge olan anadillerinin, yâni ‘Tatarca’nın, Türkçenin dört büyük lehçesinden biri olduğunu gösteriyoruz. Kendilerine de zamanla benimsetilmiş olan ‘Tatar’ sözünün, 13. yüzyılda, ‘Tatar’ adıyla tanınan ve o zamanlar, bilinen dünyânın hemen her tarafını zaptetmiş olan ‘Mongol’ kavminin hâkimiyeti altında kaldıkları için, üzerlerinde, o zamandan kalma bir siyâsî (kavmî/etnik değil) yafta olduğunu gösteriyoruz.

Târih kitaplarında, 1402 yılında, Ankara yakınındaki Çubuk ovasında Yüce Osmanlı Devleti’nin hükümdârı Yıldırım Bâyezîd Hân ile Türkistan hâkimi Emîr Timur arasındaki tâlihsiz savaşta, Yıldırım’ın ordusunda iken ona hiyânet edip Timur’a katılan Kara Tatarlar anlatılır. ‘Tatar’ sözünden dolayı da Türkiye’de, ‘Tatar’ denilenler bu işten eziklik duyarlar. Hâlbuki durum bütün açıklığıyla ve kesin olarak şöyledir:

13. yüzyılda Mongollara ‘Tatar’ deniyordu. Tatarlar (Mongollar) 1243’te Selçukluları Kösedağı Savaşında yenip Anadolu’ya hâkim oldular. Osmanlı devlet adamı, Defter-i Hâkaanî Nâzırı Mustafa Nûri Paşa’nın yazdığı gibi,  bu Kara Tatar tâifesi, Cingizîler cânibinden (Mongollar tarafından) Selâcikaya nezâret itmek (Selçukluların toparlanmalarını engellemek) üzere Rûma (Anadolu’ya) i‘zâm olunan (gönderilmiş olan) akvâmdan (kavimlerden, topluluklardan) olub… Anadolu’nun büyük bir kısmına hâkim olan Yıldırım onlardan vergi almaz, sâdece onları savaşta kullanırdı. Timur, bunların reisleriyle gizlice haberleşip onlara Anadolu hükümdarlığını vadetti, onlar da savaş başladığında Timur tarafına geçtiler. Yâni, ‘Kara Tatar’ denilenler, Kırımlı, Kazanlı filân değil, doğrudan doğruya Mongollardır.

‘Moğol’ ile ‘Mongol’ arasındaki farkın izahını, Yesevî Üniversitesi’nde görev yaptığım sırada (2004-2005), orada öğretim üyesi olan Kaldıbay Mirza’dan dinlemiştim. Buna göre:

Mongol: Cingiz Hân’ın kavmi.

Moğol: İçinde Mongolların, Türklerin bulunduğu siyâsî federasyon.

Bundan dolayı, bu kavimden, ‘Mongol’ diye söz edeceğiz.

Üçüncü konu, okullarımızda okutulmakta olan târih kitaplarına bile yanlış olarak geçmiş bir olay hakkındadır. Târih kitaplarında, Kara Mustafa Paşa’nın Viyana’yı 1683 yılında kuşattığı sırada Kırım Hânı Murad Giray’ın, kendisine verilen ‘köprüyü tutma’ işini yapmadığı için Jan Sobiyeski’nin oradan gelerek Osmanlı Ordusunu bozguna uğrattığından bahsedilir. Osmanılar devrinde yazılmış olan kitaplara ve Türk Târih Kurumu’nca yayınlanan Osmanlı Târihi’nin ilgili bölümüne bakıldığında, ortaya çıkan, ÇOK DEĞÎŞÎK BÎR MANZARADIR. Merak edenler, geniş bilgi için, ayrıca Osmanlı Târihi adlı kitabımıza bakabilirler.

Kanaatimizce, olayın can alıcı noktası şudur:

Sefer, Yanık ve Komaran kalelerini almak üzere düzenlenmişti. Yolda, Reîsul Küttâb Mustafa Efendi, Kara Mustafa Paşa’yı pohpohlayıp hırsını tahrik etti. Sadrâzam, bu kaleleri almayıp Viyana’yı kuşattı. Burada, bürokrasinin çürümüşlüğünü belirtmek gerekir:

Bürokrasi, birçok durumlarda, baş belâsı olabilmektedir. Bir yerlere nasılsa gelmiş kifâyetsiz muhterisler, her devirde devlet gücünü kendi şahsî çıkarları için kullanabilmekte, bulundukları yerden daha yükseğe çıkmak için her şeyi yapmaktadırlar. Viyana bozgununda da bunun gölgesini görüyoruz. 

Yılmaz Öztuna da bu konuda şöyle demektedir: ‘Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, şehrin düşeceğinden emîn, bekliyordu.’  Aynı yazar: ‘Viyana surlarında ikişer metre eninde 6 gedik ve bu gedikleri genişletmek için diplerine patlayıcılar yerleştirilmiş ve ateşlenmek üzere gördükleri manzara, müttefik hükümdarları dehşete düşürdü’ demektedir.

KARA MUSTAFA PAŞA, Viyana’yı zapt edebilecekken NÎÇİN BEKLEDİ?

Bekledi, çünkü bürokraside makam kapmaca oyunları doruktaydı: öyle ki, bozgun haberi üzerine, sarayda iki ÜST DÜZEY GÖREVLİ, Mîrâhûr ile Kızlar Ağası, ikbâl yolu kendilerine açılıyor diye mendil çıkarıp oynamışlardı! Bunlardan Sarı Süleymân, daha sonra getirildiği görevde başarılı olamayacak, Sobiyevski’yi, yine bir Kırım hânı, Selîm Giray yenecektir.

Kara Mustafa Paşa, Viyana’nın teslim olmasını bekledi: çünkü orduyla girecek olsa, askerin üç gün yağma hakkı vardı (Cenâb-ı Hak, Müslümana, ganimeti helâl kılmıştır ve Osmanlı bu kaideye uymaktadır.) Böylece, ganimetten, Devlet Hazînesine pek bir şey kalmayacaktı.

Halbuki şehir teslim olursa, ganimet, Tey’ sayılacak, OLDUĞU GİBÎ DEVLET HAZÎNESİNE KALACAKTI. Hazîneye, yâni Beytulmâle kalmış olan ganimetin bölüştürülmesi, Sadrâzamın tasarrufunda, onun eliyle olacaktı. Böylece, Sadrâzam, üst düzey bürokratlara dağıtacağı bol hediyelerle, durumunu sağlamlaştıracaktı.

Diğer ayrıntıları bu kitapta, ilgili yerde ve Osmanlı Târihi adlı kitabımızda okuyabilirsiniz.

* * *

Bu kitapçıkta şu bölümler var:

1-Tatar’ denilenler kimlerdir?  2-1402 yılında Ankara Savaşı’nda Yıldırım Bâyezid’e hiyânet edenler, günümüzde kendilerine ‘Tatar’ denilenlerin ataları mıydı?  3-Osmanlı Ordusunun 1683 yılındaki ikinci Viyana Kuşatması, ‘Tatar’ denilenler yüzünden mi başarısızlığa uğradı?                                                                                                                           

Bu konular ana hatlarıyla, sırayla ve tarafsız olarak incelenecek ve Kırım’ın durumu yine ana hatlarıyla verilecektir.

İNKILÂB BASIM YAYIM ORGANİZASYON VE TİCÂRET LİMİTED ŞİRKETİ

Akşemseddin Mahallesi, Şehitkubilay Sokağı Nu: 6/A-B Fâtih, İstanbul.

Telefon ve Belgegeçer: 0.212-524 44 99 e-posta: inkilab@inkilab.com.tr //  www.inkilâb.com.tr

2-Osmanlı’dan Günümüze Değişmeyen Mâcerâmız

Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu’nun diğer eseri, Aynı ölçüde 152 sayfadır. Dikkatle okunması, farz-ı ayn olarak aynen ve titizlikle uygulanması gereken arka kapak yazısı:                                                

İslâm anlayışına göre devlet, Allah’ın vahyettiği kutlu buyrukları yeryüzünde hayâta geçirmenin, uygulamaya koymanın âletidir. Avrupa’da 1648 yılında kabul edilen Westfalia andlaşmasıyla, Kilise’nin yerini alan Parlamento’nun 3 erki vardır:

1-Legislation (teşri’) yasama. 2-Jurisdiction (kazâ) yargı. 3-Excetion (icrâ) yürütme

Devlet’te ise 2 erk vardır: 1-Yargı. 2-yürütme

Teşri’, adı üstünde: ‘şeriat koymak’ (yasama) demektir, Devlet, zâten var olan şeriatı uygular. (Çıkarılan kanunnâmeler, ‘yönetmelikler’ olarak anlaşılmalıdır.)

Batıdaki siyâsî kuruluşların da kendilerine has, özel isimleriyle state, etat, staat diye anılmaları gerekir. İmparatorluk ise, global çapta eşkıyâlıktır, soygunculuktur. Avrupa’lı emperyalistlerin on altıncı yüz yıldan beri yaptıkları budur. Amaçları eşkıyâlıktır.

Osmanlı ise, uyguladığı millet nizâmı ile hâkimiyetindeki gayrı müslimlerin dil, din ve kültürlerini korumuştur. Amacı, Nizâm-ı Âlem idi; yeryüzünde hakkı hâkim kılmak, adâleti, düzeni sağlamaktı.

Adı Devlet-i ‘Aliyye-i Osmâniyye olan, kendisi hakkında asla ‘imparatoriyye-i Osmâniyye‘ etiketini kullanmamış olan Osmanlı’dan ‘imparatorluk‘ diye söz eden, polis ile haydudu aynı kefeye koymaktadır. Batılı, bunu, bile bile, Osmanlınınkini, kendi kirli yönetimine benzer göstermek için kasden, gâvurluğundan yapmaktadır.

Bizdeki dikkatsiz ve bilinç yoksulu kimseler de ‘imparatorluğu büyük devlet’ zannetmek zavallılığı ile yapmaktadırlar; yapı ve yayılış amacı farkından gafildirler. Yaptıklarının, ‘kasap Kaya bıçak kullanmaz’, ‘banker Antonio fâizle iş görmez’ demek olduğunun farkında değildirler.

Osmanlı Devleti’nden ‘imparatorluk’ diye söz eden Türk târihçi ciddîye alınabilir mi?

Prof. Maksudoğlu eserinde; Osmanlı Devleti’nin hangi sebeplerle güç kaybettiğini, bozulmaların başladığını araştırıyor.

Devletlerin güç kaybetmesi, toplumda bozulmaların başlaması sosyolojik bir olaydır. Sosyolojik olayların sebebi tek değildir. Olaylar demeti hâlinde doğar ve gelişir. Olayların doğuşunun ve gelişmesinin ipuçları olarak görülen ilgi çekici tespitler, okuyucuyu eseri daha dikkatli okumaya dâvet ediyor.

*Şeyhülislân Ebüssuûd Efendi’nin, kabulü için gayret sarf ettiği, vefatından sonraki yüz yılda da yürürlükte kalan hukuk sistemi sebebiyle, ‘Kanûnî’ unvanıyla anılmasını sağlayan, Yavuz Sultan Selim Han’ın vefat etiğinde, tahtın tek vârisi olduğu için* Osmanlı tahtına oturan Süleyman Han, pâdişah olunca, şehzâdeliği döneminde Erderun olarak anılan saray mektebinde tanıdığı, hakikaten çok zeki ve kabiliyetli bir insan olan ve daha sonra ‘Pargalı’ olarak anılan İbrâhim Paşa’yı usule aykırı olarak sadrazamlık makamına oturttu. Başlangıçta, ‘Makbul İbrâhim’ olarak anılırkan Osmanlı Cihan Devleti’nin en güçlü, en şaşaalı döneminde sadrâzamlık görevine getirilince, temele ilk su sızmıştı. Hürrem Sultan’ın saraya hâkim olması, onun tesirinde kalarak Osmanlı tahtına en lâyık olan Şehzâde Mustafa’nın, yalan beyanlara dayalı dedikodular sebebiyle ve babasının emri ile feci bir şekilde katledildi. Şehzâdeler arasındaki taht kavgaları, Kanûnî’nin vefatından sonra pâdişah olan Sultan İkinci Selim Han döneminde dirâyetli vezir Sokullu Mehmet Paşa’nın gayretlerine, Mimar Sinan’ın İslâm âlemine armağan ettiği muhteşem eserlere rağmen, Osmanlı içten içe güç kaybediyordu.  Osmanlı’da çöküş dönemi başlamıştı. Yeniden yükselişe geçildiği dönemler oldu ise de haşmetli tekne Osmanlı’nın su alması bir türlü önlenemiyordu. Prof. Maksudoğlu’nun ısrarla belirttiği şeklen batılılaşma mâcerâmız, bilinen felâketli neticeyi inşa etti. 

Mısır Hidivi Kavalalı meselesi, tımar düzeninin bozulması, Lâle Devri, 18. Yüzyıldan itibaren iflah olmaz batı hayranlığı, Baltalimanı Anlaşması, Teslimiyet, Tanzimat, Islahat, kültür istilâsı,  Kırım Harbi, İttihat ve Terakki… Birinci Dünya Savaşı ve Perde…

Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu eserini, şu cümlelerle bitiriyor: Türkiye’de; İsviçre Medenî Kanununa göre evlenen, Alman Ceza Muhakemeleri Usulüne göre yargılanan, İtalyan Ceza Hukukuna göre cezalandırılan, Fransız İdâre Hukuku’na göre idâre edilen ve İslâm Hukuku’na göre gömülen Türkler olarak yaşıyoruz.

Çok cesur asker olan Enver Paşa, Turan idealini gerçekleştirmek için Rusya’ya gitti ve şehîd oldu. Osmanlı Devleti’nin sona ermesi ve Türkiye Cumhûriyeti’nin kurulmasıyla, Turancılık akımı, Sovyetler Birliğindeki Türklerle ilgilenmek bakımından, tehlikeli görüldü, taraftarları 1944 yılında takibâta uğradı ve işkence gördüler. Ancak işâret etmek gerekir ki, Türkiye’deki Türklerin, başka ülkelerdeki Türklere karşı ilgisi asla sona ermedi ve değişen dünyâ şartları içinde, fincancı katırlarını ürkütmeden, bu ilginin gereği, ticâret ve kültür alanlarında yerine getirilmektedir.

Kurtuluş zihinlerde başlar. Mâlik bin Nebi’nin deyimiyle önce sömürülebilirlikten kurtulmak gerekir. Biz, taklitçi sömürge aydınları ile yolumuza devam ediyoruz.

Bu araya; gazeteci yazar, fikir adamı, Türk milliyetçisi Ömer Lütfi Mete’nin (1950-2009) bir cümlesini sıkıştırıvereyim:  ‘Ülkeyi partiler, programlar düzeltemez. Ahlâkımız düzelmedikçe, ahlâk siyâsete hâkim olmadıkça memleket de düzelmez.’

Biliyor musunuz? bilge lider Aliya İzzetbegoviç; ‘Düşman tarafından öldürüldüğünde değil, ona benzediğin zaman zaman ölmüş olursun’;  Napolyon Bonapart ise ‘Türkler öldürülebilir fakat mağlup edilemezler’ Diyordu.

*Gelibolulu Mustafa Âlî Efendi’nin yazdığına göre Yavuz Sultan Selim’in ilk çocuğu Birinci Süleyman’dır. Şehzâdeliği sırasında ismi bilinmeyen bir câriyeden dünyâya gelmiştir. Selim Han’ın tahta çıktığı yıl doğdu. Annesi evlendirilip saraydan gönderilmesinden sonra hâmile olduğu anlaşılmıştır. Ancak cariye artık başkasıyla nikâhlı olduğu için Üvey, şehzade olarak kabul edilmemiştir. Bununla birlikte Yavuz Sultan Selim, ‘Üveys Süleyman’ adındaki evlâdının yetiştirilmesiyle ilgilendi. Yavuz’un vefatı ile pâdişah olan Süleyman Han,  Üveys Süleyman’ı 1545 yılında Yemen Eyâletine vâli olarak tâyin edince ‘Üveys Paşa’ olarak anıldı. Üveys Paşa 1547’de Yemen’de çıkan bir ayaklanmada şehit oldu. Rivâyete göre Üveys Paşa’nın ölüm haberi Kanûnî Sultan Süleyman Han’a ulaşınca; ‘O benim baba tarafından kardeşimdir.’ demiştir.

AKIL FİKİR YAYINLARI 

Alemdar Mahallesi, Alayköşkü Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/1 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul 

Telefon: 0.212-514 77 77 e-posta: bilgi@akilfikiryayinlari.com  www.akilfikiryayinlari.com 

Prof. Dr. MEHMET EMİN MAKSUDOĞLU Eskişehir, 1939 İlk, orta ve lise tahsilini Eskişehir’de tamamladıktan sonra (1956), Ankara Üniversitesi (A.Ü.) İlâhiyat Fakültesi’ni bitirdi (1960). İzmir İmam-Hatip Lisesi’nde Hadîs, Arapça, İngilizce ve Farsça öğretmenliği yaptı (1960-61) A.Ü. İlâhiyat Fakültesi’nde, İslâm Târihi Kürsüsünde asistan olarak çalışmaya başladı. (1961). ‘Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti’ konulu teziyle doktor oldu (1966). İngiltere’de Cambridge Üniversitesi, Faculty of Oriental Studies’te Türkçe (1967-70), Yedek subay olarak bulunduğu askerî okulda Târih ve İngilizce, İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde Arapça öğretti (1973-82). Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde Yardımcı Doçent olarak İslâm Târihi dersleri verdi. (1983). 1986 yılında Doçent, 1995 yılında Profesör oldu. Malezya International Islamic University’de Târih ve Medeniyet Bölümü Başkanı (1991-95), Eskişehir Osmangâzi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Kurucu Dekanı (1996-2005) oldu. Milletlerarası Hoca Ahmed Yesevî Türk-Kazak Üniversitesinde 1 yıl süreyle târih ve Arapça öğretti. Türkiye’ye dönerek Eskişehir Osmangâzi İlâhiyat Fakültesi’ndeki görevine devam etti. 2006 yılında yaş haddinden emekli oldu. 2006-2007 öğretim yılında Hollanda-Rotterdam’- daki Milletlerarası İslâm Üniversitesi’nde İslâm Târihi dersleri verdi. Yurtdışında bazı merkezlerde Arapça ve İngilizce konferanslar verdi. Çok sayıda makalesi yayınlandı. Eserlerinden bazıları: • Analitik Osmanlı Târihi. İnkılâb Basım Yayım, İstanbul 2020 • Osmanlı History, Malaysia 1999 • Osmanlı Târihi, Ensar Neşriyat, İstanbul 2010 • Historia Osmane dhe Institucionet, Tiran, 2017 (3. baskı) • Osmanlı History and Institutions, Ensar Neşriyat, İstanbul 2011 • Hazreti Muhammed A.S., İstanbul 2009, Ensar Neşriyat • Arapçayı Öğreten Kitap, Akdem Neşriyat, İstanbul 2020 (33. baskı) • Kendi Kendine Pratik Arapça, İstanbul 2013, (10. baskı) • Arapça Dilbilgisi, Akdem Yayınları, İstanbul 2019 (32. baskı) • İmam-Hatip Liseleri İçin Arapça 1, 2 ve 3, İstanbul 1992-1989, 1991 • Arapça-Türkçe Öğretici Sözlük, M.Ü. İlâhiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 2015 • Arapça Okuma Kitabı, Ensâr Neşriyat, İstanbul 2011 • Arabic in English, M.Ü. İlâhiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 2013 • 6’dan 66’ya Herkes İçin Arapça 1-4, M.Ü. İlâhiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 2013.

Edip ve eğitimci yazar Dr. SÂKİN ÖNER ile Türk-İslâm Ülküsünün Mütefekkiri SEYYİD AHMET ARVASİ Hakkında Konuştuk. 

Vefatı: (31 Aralık 1988)

(ÜÇÜNCÜ (SON) BÖLÜM)

Oğuz Çetioğlu: Arvasi Hoca’nın Doğu Anadolu gerçeğine bakış açısı nasıldı?

 Dr. Sâkin Öner: Arvasi Hoca, Doğu Anadolu çocuğu olmasına rağmen, bölgeciliğe ve bölücülüğe kesin olarak karşıydı. Fakat Hoca’nın insanlar üzerindeki büyük etkisini gören devletin istihbarat kurumları, Doğu Anadolulu olması sebebiyle onu yıllarca ‘Kürtçü’ diye tâkip ettiler. Bu durumu Hoca da biliyordu ve bundan çok rahatsız oluyordu. Fakat bu rahatsızlığını mümkün olduğu kadar çevresine hissettirmiyordu. Hiçbir zaman devletin yıpranmasını istemiyordu. Bu durum, Hoca’nın Türk milliyetçiliği inancını hiçbir zaman zedelemedi. Yalnız birçok üst görev için düşünüldüğünde hep önüne engel çıkartıldı. Mesela Atatürk Eğitim Enstitüsü’nde iken, çok yararlı olabileceği Millî Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Üyeliğine getirilmesi düşünülmüş, maalesef engellenmiştir. 12 Eylül’den sonra MHP Genel İdare Kurulu üyesi suçlamasıyla tutuklanıp dört aya yakın askerî cezaevinde kaldıktan sonra suçsuz görülüp beraat ederek hürriyetine kavuştu. 1986 yılında bir gün Millî Güvenlik Kurulu, ‘Doğu Anadolu gerçeği’ni anlatması için Hocayı Ankara’ya dâvet etti. Hoca dâvete icabet ediyor ve konuşmak için kürsüye geldiğinde; ‘Beni yirmi beş yıldır tâkip ettiniz. Bir Kürtçünün, bir Kürt milliyetçisinin Doğu Anadolu hakkındaki görüşlerini dinlemek için mi, yoksa bir Türk milliyetçisinin görüşlerini dinlemek için mi çağırdınız. Önce karar verin, ondan sonra konuşacağım’ diyor ve susuyor. Ortalık buz kesiliyor. Bir Orgeneral kalkıyor ve diyor ki: ‘Hoca doğru söylüyor. Biz kendisini yıllarca Kürtçü diye tâkip ettik, büyük hatâ ettik. Devletim adına kendisinden özür diliyorum. Biz kendisini bir Türk milliyetçisinin Doğu Anadolu hakkındaki görüşlerini öğrenmek ve tavsiyelerini almak için dâvet ettik. Buyurun Hocam, sizi dinliyoruz’ diyor. Hoca bundan sonra bu konudaki görüşlerini açıklıyor ve konuşmasının sonunda: ‘Siz Doğu Anadolu insanına güvenmiyorsunuz. Ama bu bölgenin çocukları da en az diğer bölgelerdekiler kadar vatanseverdir. Vatanını, imanını, namusunu korur. Yeter ki, siz onlara güvenin, görev verin destek olun’ diyor. Koruculuk sisteminin bu tavsiyeden sonra hayata geçirildiği söylenir. Millî Güvenlik Kurulu, çok beğenilen bu konferansın genişletilerek kitap haline getirilmesini Hoca’dan rica ediyor. Hoca da bu çalışmayı yaptı ve teslim etti. Bu çalışma, 1986 yılında devletle bağlantılı olan Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü tarafından ‘Doğu Anadolu Gerçeği’ ismiyle kitap olarak bastırıldı. Genelkurmay bu kitabı ordu mensuplarına ve etkili çevrelere dağıttı. Kitabın ilaveli 2. baskısı yine aynı Enstitü tarafından yapıldı. 1993’te Burak Yayınevi 3. baskısını yaptı.

Arvasi Hoca’nın milliyetçiliğinin duygu ve iman ayağından başka bir de maddî ayağı vardı. Maddî ayağı, ‘muasırlaşmak’, yani çağdaşlaşmaktı. Hoca, Gökalp’in ‘Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak’ çizgisindeydi. Hem Türk milliyetçisi, hem Müslüman, hem de çağdaş olunabileceğine, muasır dünyâya öncülük edilebileceğine inanıyordu. Ne pahasına olursa olsun, mutlaka ilmî ve teknolojik üstünlüğü ele geçirmemiz gerekiyordu. Hoca bu konuda şöyle diyordu: ‘Bu milletin en büyük özlemi nedir biliyor musunuz? Yabancılaşmadan çağdaşlaşmak. Türklük, Müslümanlık ve çağdaşlaşmak birbirine zıt düşen özellikler değil, aksine çağdaş Türk-İslâm Medeniyetinin yeniden doğuşunu gerçekleştirecek şartlardır.’ Hoca, Türk gençliğine, kendi kökünden kopmadan, kendi kültür ve medeniyetinin değerlerini kaybetmeden, Türkiye Cumhuriyeti’ni dünyanın bir numaralı devleti hâline getirme ülküsüyle yetiştirilmesinin önemli olduğunu belirtmiştir. Arvasi, Türk gençliğinin, dünya Türklüğünün, İslâm dünyasının ve bütün mazlum milletlerin ümidi olmaya namzet bir gençlik olarak yetiştirilmesini istemiştir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Seyyid Ahmet Arvasi, İslâm dinini çok iyi bilen, yorumlayan ve yaşayan samîmi ve tâvizsiz bir Müslümandı, din adamı değildi. İslâmın meşru çerçevesi içinde şuurlu ve idealist bir Türk milliyetçisiydi. Aynı zamanda aydın ve entelektüel bir insandı,  ilimde ve teknolojide çağdaşlaşmayı, her alanda güçlü bir devlete ve zengin bir millete sâhip olmayı, milliyetçiliğin bir gereği olarak görürdü. Ama onun milliyetçiliği sâdece Türkiye Türklerine münhasır değildir. Bütün Türk ve İslâm dünyasını ve insanlık âlemini de kucaklayan birleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahipti.

Çetinoğlu: Arvasi Hoca’nın fikir dünyası hakkında verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim, Sâkin Bey…

Dr. Öner: Ben de sizemillî düşüncenin 20. yüzyıldaki önemli kanaat önderlerinden biri olan Seyyid Ahmet Arvasi’nin ruh ve fikir dünyası hakkındaki bilgilerimi ve anılarımı paylaşmama imkân verdiğiniz için teşekkür ediyorum.

  Dr. SÂKİN ÖNER       Sâkin Öner 05.10.1947 târihinde Denizli ilinin o zaman Çal ilçesine bağlı bulunan ve günümüzde Baklan adı ile ilçe olan Dedeköy bucağında doğdu. Emniyet Komiseri olan babasının görevleri sebebiyle ilkokulu; Manisa’nın Kırkağaç ilçesinde, Manisa vilayetinde, Afyon ilinin Sandıklı ilçesinde, ortaokulu; Sandıklı, Balıkesir’in Bandırma ilçesinde, Van’da okudu, Van’da başladığı liseyi 1965 yılında Yozgat’ta bitirdi.       Üniversiteye İstanbul Hukuk Fakültesi’nde başladı. Gazetecilik tutkusu ve geçimini sağlama düşüncesiyle Bab-ı Âli’de Sabah Gazetesi’nde muhabir olarak çalışmaya başladı. 1966 yılında Bugün Gazetesi’ne teknik sekreter olarak transfer oldu. 1967’de Hukuk Fakültesi’nden ayrılarak yeniden girdiği üniversite giriş imtihanı sonucunda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü kazandı. Üniversite hayatı boyunca; dergicilik, kitapçılık ve yayıncılık yaptı. Üniversiteden 1972 yılı Şubat ayında mezun oldu. Denizli iline öğretmen olarak tâyin edildi. İstanbul’da Atatürk Eğitim Enstitüsü’nde, Sinop Lisesi, İstanbul Kız Lisesi, Şehremini Lisesi, Pertevniyal Lisesi ve Behçet Kemal Çağlar Lisesi’nde idareci ve öğretmen olarak çalıştı. İstanbul Millî Eğitim Müdürlüğü’nde Müdür Yardımcılığı, Vefa Lisesi’nde müdürlük yaptı. ‘Tanzimat Döneminde Dil ve Edebiyatta Milliyetçilik’ konulu doktora tezini vererek ‘Türk Dili ve Edebiyatı Doktoru” oldu. 2005 yılında Millî Eğitim Bakanlığınca ilk defa uygulamaya konulan öğretmenlik kariyer basamakları uygulamasında, en yüksek puanı alarak kendi alanında ‘Birinci sırada Başöğretmen’ unvanını kazandı. 2010 yılında tâyin edildiği İstanbul Erkek Lisesi Müdürlüğü’nden, 07 Mart 2012 târihinde emekli oldu. Marmara Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent Doktor yapıldıktan sonra 2012-2016 yılları arasında İstanbul Kavram Meslek Yüksekokulu Müdürlüğü yaptı.        Sâkin Öner, âilesinden, Van ve Yozgat’taki arkadaşlarından aldığı etkilerle milliyetçi ve maneviyatçı bir dünya görüşüne sahip oldu. Milliyetçi fikrî ve siyasî hareketlerle ilgilendi. Şiir ve nesir alanında çalışmalar yaptı. Gazete ve dergilerde üst düzey yönetici olarak görev yaptı, yayınevi kurdu, dergi çıkardı, bu yayın organlarında Türk Milliyetçiliği fikriyatına hizmet eden makaleler yazdı.          Göktuğ Yayınevi tarafından 1971 yılında yayımlanan Osmanlıcadan Türkçeye çevirdiği Ömer Seyfettin’in ‘Amelî Siyâset’ isimli eseri, Sâkin Öner imzasıyla yayınlanan ilk kitaptır. Aynı yazarın ‘Türklük Ülküsü’ isimli kitabını da Osmanlıcadan Türkçeye çevirip yayınladı. Yayınlanmış diğer eserlerinden bâzıları şunlardır:       Abdülhak Hamit Tarhan Biyografisi (1974),  Ülkücü Şehitlere Şiirler (1975), Ülkücü Hareket’in Şiirleri ve Marşları (1976), Ârif Nihat Asya Biyografisi (1978) Müslim Ergül ve Osman Nuri Ekiz’le birlikte Eğitim Enstitüleri Türkçe Bölümü 2. sınıf Yeni Türk Edebiyatı (Servet-i Fünûn’dan Cumhuriyet’e kadar) isimli ders kitabı. (1979), Yusuf Akçura’nın ‘Türk Yılı’ isimli dergide yer alan ‘Türkçülük’ başlıklı 128 sahifelik uzun makalesini Osmanlıcadan yeni yazıya çevirdi. Kitap, Türk Kültürü Yayınları arasında çıktı. Nihal Atsız Biyografisi (1979), Köy Enstitülerinden Eğitim Enstitülerine (1979), Kompozisyon Sanatı (l981), İmla-Noktalama ve Cümle Bilgisi: (1981), Örnek Açıklamalarla Atasözleri ve Özdeyişler (1981), Prof. İskender Pala ve Rakin Ertem’le birlikte Ortaokul 1., 2. ve 3. sınıflar için Türkçe ve Dil Bilgisi Kitapları (1992), Vefa Lisesi 125. Yıl Anı Kitabı (1997), Editör olarak Lise 9., 10. ve 11. sınıfların Edebiyat, Kompozisyon ve Türk Dili kitapları (1998), Özlü Sözler (1998),  İlk Dersimiz Sevgi (Şiirler 2002), Vefa Lisesi 135. Yıl Anı Kitabı (2007).

SEYİT AHMET ARVASİ’NİN BÜTÜN ESERLERİ:

Sosyolog ve mütefekkir yazar Seyit Ahmet Arvasi, Türk milliyetçiliği-ülkücülük fikriyatının en aktif ve mühim ideologlarınının önde gelenlerindendir. Bütün eserleri 19 cilt hâlinde, Bilgeoğuz Yayınları tarafından yeniden basılarak kültür hayatımıza kazandırıldı. *İlm-i Hal, *Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz, *Doğu Anadolu Gerçeği, *Eğitim Sosyolojisi, *Hasbihal (6 Cilt), *İnsan ve İnsan Ötesi, *Kendini Arayan İnsan, *Mamak Günleri, *Sohbetler, *Şiirlerim, *Türk İslam Ülküsü (3 Cilt), *Türkiye’de Şark Meselesi ve Alınacak Tedbirler.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:                                                                                                                                                     Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65                                                 Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr  www.bilgeoguz.com.tr 

SEYİT AHMET ARVASİ’DEN BİR MAKALE:

MİLLÎ TERBİYE İHTİYACI VE BAZI ÇATLAK SESLER

Çocuğun terbiyesinde âile ve cemiyetin rolü üzerinde çok tartışılmıştır. Bâzıları, çocuğun terbiyesinde âileye ağırlık tanırken, bâzıları bu işin cemiyete âit olduğunu söylemiştir.

Umumiyetle liberal çevreler, çocuğun tamamı ile âileye âit olduğunu, onun terbiye ve gelişiminden âilenin sorumlu bulunduğunu, bu konuda devletin müdâhale hakkı bulunmadığını, âilenin, çocuklarına -onlar reşit oluncaya kadar-  istediği terbiyeyi verebileceğini savunurlar.

Buna karşılık, tâlim ve terbiye işini, İçtimaî bir vakıa olarak değerlendiren çevrelere göre de çocuk, âile kadar içinde doğduğu cemiyete ve devlete de âittir. Çocuğun terbiyesi ve gelişmesi, cemiyeti ve devleti de ilgilendirir. Âileler çocuklarını, elbette istedikleri gibi yetiştirme hakkına sahiptirler. Ama, hiçbir âile, çocuğuna “anti sosyal” bir terbiye veremez, onu, içinde doğduğu cemiyetin millî ve mukaddes değerlerine ters düşecek bir tarzda yetiştiremez. Yine hiçbir âile, çocuğunun beden ve ruh sağlığını bir kenara atamaz ve hiçbir âile, çocuğunu millî birlik ve beraberlik şuuruna aykırı düşecek biçimde şartlandıramaz.

Kaldı ki, iyi düşünülecek olursa, genç nesillerin terbiyesinde her âile, aynı derecede güçlü ve başarılı olamaz. Tâlim ve terbiye, artık bir uzmanlık işidir ve ancak ehil ellerle yürütülür. Öte yandan, problemli, huzursuz, her bakımdan yetersiz ve cemiyetin değerleri ile çatışan pek çok âilenin varlığı da bir vakıadır. Genç nesiller, bunlara teslim edilemez. Esâsen pek çok medenî ülkenin anayasası, bu konuda devlete müdâhale hakkı tanır. Devlet, umumî mânâsı ile velâyet ve vesâyet hakkını kullanarak mahkeme kararı ile çocuğu -tehlikelerden korumak üzere- kendi himâyesine alabilir. Durum, ülkemizde de aynıdır.

Bütün bunları niçin yazıyoruz? Son zamanlarda, tâlim ve terbiyemize yönelik çok garip sesler ve acayip tavsiyeler ortaya atılmaktadır. Bunlardan bazılarının görüşlerini özetlemek istiyoruz:

Bölücü çevreler, tâlim ve terbiyemizin belkemiğini teşkil eden Türkçe öğretimine karşı çıkıp, mahallî ve etnik ağızları savunmak cüretini göstermekte, ‘Çocuk benim değil mi? Onu istediğim gibi yetiştirebilirim’ diyebilmektedirler.

Ateist ve dinsiz çevreler: ‘Okullarda verilen mecburî dîn kültürü de ne demek? Ben çocuğumu, tanrıtanımaz ve dinsiz yetiştirmek istiyorum’ diyerek meydan okuyorlar. Marksistler ve komünistler: ‘Millî târih ne demek tüm çatışmalar sınıfsaldır.

Onun için okullardan Türk ve ‘İslâm Târihi dersleri kaldırılmalıdır. Ben çocuklarımı Marksist ve materyalist yetiştirmek istiyorum, bu benim en doğal hakkımdır’ diyebilmektedirler.

Eşcinseller ve benzerleri: ‘Biz cinsel özgürlük isteriz. Okullarda dîn ve ahlâk derslerine yer verilmemelidir’ diyorlar.

Ne gariptir ki, bazı çevreler bunlara destek verebiliyorlar.

‘İrtica’ yaygaraları ile kafaları ve gönülleri bulandıran bir kısım ‘çirkin basın’ da bunların boy boy resimlerini basabiliyor ve beyanatlarına ciddiyetle yer verebiliyor.

Hayret etmemek mümkün değil.

  SEYİT AHMET ARVASÎ’NİN KENDİ KALEMİNDEN HAYAT HİKÂYESİ: 15 Şubat 1932 târihinde Ağrı ilinin Doğubeyazıt kasa­basında doğdum. Ailece Van’ın Müküs (Bahçesaray) kasabasına bağlı Arvas (Doğanyayla) köyündeniz. Muhitimizde bu köyün adı­na izafeten Arvasîler olarak tanınırız. Soyadı Kanunu çıktıktan sonra, köyümüzün adı soyadımız oldu. Babam Van Gümrük Müdürlüğü’nden emekli Abdülhakim efendi, annem ev kadını Cevahir hanımdır. Biri benden büyük 5 kardeşim var. Evliyim. Hâlen 5’i hayatta 6 çocuk babasıyım, ilkokula Van’da başladım. Doğu­beyazıt’ta bitirdim. Ortaokula Karaköse’de başladım, Erzurum’da bitirdim. Daha sonra Erzurum Erkek Öğretmen Okulu’na (sonra Nene Hatun Kız Öğretmen Okulu oldu) kayıt yaptırdım. 1952 yılında ilkokul öğretmeni olarak çalışıp askerliğimi yedek subay olarak tamamladım. Sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü’ne kaydoldum. 1979 yılında emekliye ayrıldım. Ben İslâm, iman ve ahlâkına göre yaşamayı en büyük saâdet bilen, Türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslâm’ı gaye edinen Türk milliyetçiliği şuuruna sâhibim. Benim milliyetçilik anlayışımda asla ırkçılığa, bölgeciliğe ve dar kavmiyet şuuruna yer yoktur. İster azınlıklardan gelsin, isterse çoğunluktan gelsin her türlü ırkçılığa karşıyım. Bunun yanında Şanlı Peygamberimizin; ‘Kişi kavmini sevmekle suçlanamaz.’ ‘Kavminin efendisi, kavmine hizmet edendir.’ ‘Vatan sevgisi iman­dandır.’ tarzında ortaya koydukları yüce prensiplere de bağlıyım. Öte yandan İslâm’ın yakından uzağa doğru bir fetih ile bütün beşeriyeti tevhid bayrağı altında bütünleştirmeye çalışan İlâhî sis­tem olduğunu da unutmuyorum. Yine Şanlı Peygamberimizin, ‘İlim müminin kaybolmuş malıdır. Nerede bulursa almalıdır’ tarzında formülleştirdiği mukaddes ölçüye bağlı olarak, hızla muasırlaşmak gereğine inanmaktayım. Bu Türk-İslâm kültür ve medeniyetinin yeniden doğuşu (rönesansı) olacaktır.   İslâm’dan zerre taviz vermeden yepyeni kadrolar ve müessese­ler ile zamanımızın bütün meseleleri, vahyin, Peygamber tebliğ­lerinin ve sünnet yoluna bağlı büyük müçtehidlerin açıkla­malarının ışığında, yeniden bir tahlile ve tertibe tâbi tutulabilir.   İnanıyorum ki, hem Türk hem Müslüman olmak hem de muasır dünyaya öncülük etmek mümkündür. Ecdadımız bütün târihleri boyunca bunu denediler ve başarılı oldular. O halde bizler niye bu târihî misyonumuzu yerine getirmeyelim?   Asla unutmamak gerekir ki, yabancı ideolojiler, yabancı ve istilâcı devletlerin fikir paravanalarıdır. Milletleri içten vuran sinsi tuzaklardır. Bunu bildiğim, buna inandığım içindir ki, Türk milleti­ni parçalama oyunlarına ve tertiplerine karşı durmayı, büyük bir namus ve vicdan borcu bilmekteyim. Hele bir Doğu Anadolu çocuğu olarak, doğduğum ve büyüdüğüm bölge etrafında döndü­rülmek istenen hâin niyetlere, kahpe tertiplere karşı elbette kayıt­sız kalamazdım. Beni yakından tanıyanlar, bütün hayatımı ve çalışmalarımı Türk-İslâm Ülküsü’ne vakfettiğimi elbette bilirler. Beni bu mukaddes yoldan döndürmek için ne oyunlara, ne terti­plere ve ne kahpeliklere maruz bırakıldığımı bir Allah bilir bir ben. Şüphesiz bu oyunlar bitmemiştir ve kolayca biteceğe de benzemez. Kesin olarak iman etmişimdir ki, Müslüman Türk milleti ve onun devleti güçlü ise, İslâm dünyası da güçlüdür. Aksi bir durum varsa, bütün Türk dünyası ile birlikte İslâm dünyası da sömürülmektedir. Galiba bu durumu en iyi idrâk edenler de düşmanlarımızdır. Onun için bütün İslâm dünyasını esir almak isteyen şer kuvvetlerin ilk hedefi, Türk devleti ve Türk milleti olmuştur. Târihten ibret almasını bilenler, bunu ayan-beyan göreceklerdir. Durum günü­müzde de aynıdır. Onun için diyorum ki; Türk devletini yıkmak ve Türk milletini parçalamak isteyen bölücüler, yalnız Türklüğe değil, İslâm’a da ihânet etmektedirler.

Bitti 

 Okunanı Anlama San’atı

     Çok okumak istediğimiz hâlde,

     Okumakta zorlandığımız,

     Anlamakta güçlük çektiğimiz eserler vardır.

     Sanki eser bizi reddediyormuş,

     Bizi karşısında görmek istemiyormuş gibi,

     Bir rûh hâleti içine girer ve içinden çıkılamazmış gibisinden

     Bir çıkmaz sokakta buluruz kendimizi.

     Bu duruma üzülür, düştüğümüz eser ve kitaplar karşısında,

     Âdeta mahçup bir vaziyet alırız!

     İşte bu sıkıntılı okuma ve anlama atmosferine düşen

     Ve düşeceklere Sn. Süleyman Kösmene çok enfes,

     Çok veciz ifadelerle kaleme aldığı,

     Yol gösterici rehber olucu satırlarıyla,

     Bu gibi durumlardaki okurlara Hızır gibi yetişiyor.

     Onların önüne apaydınlık bir “Kitabı Anlama Yolu” sunuyor.

     Sıkıntıları gideriyor, idrâk ufuklarını genişletiyor,

     Okumayı sevenlere rahat bir nefes aldırıyor.

     Zâhiren herkesin bilmediği kelimelerle yüklü

     Ve uzun cümlelerle örülmüş,

     Çok değerli bir eser için söylediği,

     Alıntıladığımız aşağıdaki sözleri,

     Bu çeşit her kitap karşısında takınılacak tavrı,

     Tutulacak metod ve yolu gösterdiği için,

     Herkesin eline tutuşturulacak bir meş’ale düşüncesiyle,

     Sizlere sunmanın heyecanıyla,

     Sizleri bu elmas sözlerle başbaşa bırakmanın

     Mutluluğunu duyuyor.

     Bilhassa talebe ve öğrencilere

     İvedilikle gerekenleri yapmalarını tavsiye ediyorum.

     Şimdi buyurun kitabı anlama yolunda istenen yürüyüşe:

x

   “Öyle ‘kelimeleri anlamıyorum, cümleleri bana yabancı geliyor’ falan demeyin.

     İnanın; kendinizi ona (kitaba) verdiniz mi, o da kendini size veriyor.

     O nazlanmıyor. Yeter ki siz nazlanmayın!

     O size uzak değil, yeter ki siz ona uzak durmayın!

     O size küsmez; yeter ki siz ona küsmeyin.

     Biz kendi sıkıntımızı karşı tarafta sanırız.

     Oysa hiç de öyle değil.

     Sıkıntı tamamen bizde.

     Biz okumuyoruz.

     Biz müstağni (bigâne) davranıyoruz.

     Biz her şeyi biliyormuşuz gibi yapıyoruz.

     Aslında okuduğumuzda

     Ne kadar bilmediğimizi anlıyoruz.

     İşte…(okumak) böyle bir şey!

     Okumadan, ondaki bilgiler bize gelmez.”

     (Süleyman Kösmene, Yeni Asya, 27 Aralık 2024)

Milli Kimlik Üzerine

Türk Milleti; gerçekleri görmek, anlamak, uyanmak ve bu nedenle engin tarihinin süzgecinden geçmek zorundadır. Kendimiz olabilirsek, kendimize güvenle köklerimize dönebilirsek, şahsi çıkarlardan uzak yüksek karakterli düşünebilirsek ve bu anlayışla yönetimlerimizi oluşturabilirsek, süper güçlere karşı milli saygınlığımızı, milli çıkarlarımızı koruyabiliriz.
Neden bu ifadeyle giriş yaptım? Buyurun;
Doğan çocuklarımıza koyduğumuz isimlerden Arapça sanılan aslında İbranice olan isimlerden derlediklerimiz;
Gabriel: Cebrail
Michael: Mikail
David: Davud
İsaac: İshak
Mousa: Musa
Solomon: Süleyman
Eve: Havva
Adam: Adem
Abraham: İbrahim
Usain: Hüseyin
Elias: İlyas
Noah: Nuh
Jacop: Yakup
Jasmin: Yasemin
Josef: Yusuf
Aaron: Harun
Örnekleri çoğaltmak mümkündür…
*
Çocuklarımıza Türkçe adlar verelim…
Arapça-İbranice ve yahut diğer başka kültürlerin isimlerini koymayalım.
Araplar, ev temizliği yapan kızlara ‘Ayşe’ derler.
Fatma “sütten kesilmiş” demektir.
Hatice “Vaktinden önce doğmuş” demektir.
Zeynep “tombul” demektir…
O halde;
Türkçe konuş !
Türkçe selamlaş !
Türkçe düşün !
Türkçe oku !
Türkçe yaz !
Türkçe dua et!
Türkçe giyin !
Türkçe gez !
Türkçe sev !
Gonca, Yonca, Gül, Bilge, Irmak, Deniz, Doğa, Başak, Begüm, Burcu, Türkan, Türkü, Hatun, Işıl, Öykü, Sevim, Toprak, Ülkü, Aykız, Bengü vs. gibi öz Türkçe isimler dururken, neden Arapça-İbranice isimleri çocuklarımıza koymakta ısrar ediyoruz?
Mesela Osman, Arapça bir isimdir “Yılan yavrusu” demektir…
Öz Türkçe “Yiğit” gibi bir isim dururken, el kadar çocuğa yılan yavrusu ismi konması akıl kârı mıdır?
Araplardan ayrı bir kültür geleneği olan Türk milleti içinde, hâlâ İslam dini ile Araplığı ayıramayanlara, şalvarı ve hurmayı dinin icabatından sayanlara rastlayabiliyoruz.
Bunlar, (…) koyu Arap milliyetçiliğine hizmet ettiklerinin farkında değiller.
Asimile olmak çocuklarınıza Türkçe isimler vermemekle başlar.
Dilini özünü unutursun.
Özün dışında herkese herşeye benzersin.
Milli benliğini koruyamayan vatan toprağını da koruyamaz…
Türkiye ve Dünyadaki mevcut Müslümanlık dini, Kuran dinine alternatif dindir. Yaşanan Müslümanlık dini Arap milliyetçiliğini besleyen bedevi kültürüdür
Bilinmeli ki asıl âlim; ilim, tefsir, hadis bilmekten ibaret değil; Kâinatın kitabını inceleyip, Allah’ın sanatına tanıklık eden yiğitlerdir.

Ev Gençleri Sorunu

Çalışma hayatına katılmayan, eğitim görmeyen ve aktif bir sosyal hayattan uzak şekilde yaşayan (evde kalan) gençleri tanımlamak için “ev genci” kavramı kullanılıyor. Bu grup uluslararası literatürde NEET (Not in Employment, Education or Training) olarak yer alıyor.

Yani bu grup diğer ülkelerde de var. Ancak mesela OECD ülkelerinde 2010 yılından bu yana “ev genci” oranı hiç değişmeden yüzde 12 oranında seyrediyor. OECD ülkeleri arasında, ev genci oranı en düşük olan, gençlerin iş ve eğitim hayatına katkılarının en yüksek olduğu ülkeler İzlanda, Hollanda, İsviçre, İsveç ve Norveç.

Fakat Türkiye’de ev genci oranı 2010 yılında yüzde 18 iken, 2010’da %18, 2015’te %20, 2020’de %22, 2023’te %24 mertebesine ulaşmış durumda.

2024 yılında, toplamda, Türkiye’de yaklaşık 4 milyon genç “ev genci” olarak yaşamaktadır.

Özellikle 18-24 yaş aralığındaki gençler arasında bu oran %31,1’e ulaşmıştır. Yani her üç gençten biri ne eğitimde ne de iş hayatındadır. Bu yaş grubundaki kadınlar arasında “ev genci” olma oranı %41,4 iken, erkeklerde bu oran %21,4’tür.

Türkiye’nin genç nüfusu arasında eğitim ve istihdam alanında çok ciddi sorunlar yaşandığını anlamak için sadece bu veriler yeterlidir sanıyorum. Devleti yönetenlerin, bu verileri gördükten sonra uyku uyuyamaması lazım.

Sorunu büyüten başka bir yönü, kadınlar arasında “ev genci” olma oranının daha da yüksek oluşu. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve istihdam fırsatlarına erişimdeki engellerin kaldırılamamış olmasının bir göstergesi bu.

*********************************

Son Demografik Fırsatı Kaçırıyoruz

Türkiye halen genç nüfusa sahip olduğu son şanslı dönemde. Artık nüfusumuz artmıyor ve gittikçe yaşlı bir toplum haline geliyoruz.

Türkiye’de yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı 2023’te yüzde 10,2’ye çıkarak Cumhuriyet tarihinde ilk kez çift haneyi gördü. Nüfusun yarısının yaşını ifade eden ‘Ortanca yaş’ ise 1935’te 21,2 iken 2013’te 30,4’e ve geçen yıl 34’e yükseldi. Dahası ortanca yaşın 2030’da 35,6, 2040’ta 38,5, 2060’ta 42,3 ve 2080’de 45 olacağı tahmin ediliyor.

“Çalışma çağı” olarak tanımlanan 15-64 yaş arası nüfusa “aktif nüfus” da deniyor. Aktif nüfus devletlerin tarihinde sadece bir defa en büyük rakama ulaşır. Bu en yüksek rakamlarda olduğu dönem bir millet için “Demografik Fırsat Penceresi” olarak kabul edilir. Çünkü genç nüfus iyi eğitilir ve iyi kullanılırsa bu dönemlerde o ülke en büyük atılımı yapma şansına kavuşur.

15-64 yaş grubundaki nüfusun oranı, 2007 yılında %66,5 iken 2023 yılında %68,3 oldu. Bu rakamlar tam da “demografik fırsat penceresi” döneminde olduğumuzu gösteriyor. Ancak bir daha asla böyle şanslı bir dönemi yaşayamayacağız.

Ancak bu altın fırsat döneminde gençlerimizin üçte birini, eğitim görmediği halde -işsiz olduğundan- “ev genci” olarak sosyal hayata katılmadan evde ana babaya bağımlı olarak yaşatıyoruz.

“Demografik fırsat penceresini iyi kullanan, istihdam yaratan, üretim yapan devletler gelişir, zenginleşir ve çağ atlayarak muasır medeniyetler seviyesine ulaşırlar. Değerlendiremeyen devletler ise işsizlikle boğuşur, toplumun dengesi bozulur, gelir adaletsizliği had safhaya çıkar ki aktif nüfusu elinden kaçırır ve başkalarının kalkınmasına yol verir.” (Prof. Dr. Taner Tunç)

İşte tam da bunu yaşıyoruz. Ve bu yıllar maalesef tarihe “kayıp yıllarımız” olarak geçecek.

*********************************

Ev Genci Oranının Yüksek Olma Sebepleri

Türkiye’de işsizlik oranlarının yüksek olması ve gençler arasındaki işsizlik oranının daha da endişe verici seviyelerde bulunması, ev genci sorununun temel nedenlerinden biridir. Yaşadığımız ekonomik krizler ve özel sektörde istihdam imkanlarının artırılamaması, çalışanların yarısının açlık sınırı seviyesindeki asgari ücrete mahkum edilmesi gençlerin çalışma hayatına katılmasını zorlaştırmakta.

Eğitim sistemi ile iş piyasası arasındaki uyumsuzluk yani iş piyasasının istediği nitelikte mezun verilmemesi, meslek liseleri ve üniversite programlarının piyasa ihtiyaçlarını karşılamaması, öğrencilerin mezun olduktan sonra işsiz kalma riskini arttırmakta.

Toplumda gençlerin aile yanında kalmalarını destekleyen kültürel yapı ve gençlerin sosyal bağımsızlık kazanmalarının önündeki engeller de bu sorunun kökleşmesinde rol oynamakta. Kadın gençler arasında ev genci oranının erkeklere göre daha yüksek olması, toplumsal kültürümüzde cinsiyet rollerinin etkisini gözler önüne sermektedir.

****

Çözüm Yöntemleri: Genç istihdamını destekleyen teşvik ve hibelerle, işverenlerin genç çalışanları istihdam etmeleri sağlanabilir.

Okullarda eğitimin niteliğini artırıcı tedbirler yanında, mevcut mezunlara sertifika programları, online eğitimler ve nitelikli kurslarla iş piyasasının istediği nitelikler kazandırılmalıdır.

Gençlerin kendi işlerini kurmaları için girişimcilik eğitimleri ve sermaye desteği verilmelidir.

Meslek liseleri ve üniversite bölümleri iş piyasası ile daha entegre hale getirilmelidir.

Kadın gençlerin iş hayatına daha kolay katılabilmeleri için kreş imkanları ve esnek çalışma modelleri geliştirilmelidir.

“Ev gençleri sorunu”nun çözülmesi, ancak bunu dert edinen bir yönetimle mümkün olabilir. “Sizden” ve “bizden” denilmeden bütün gençlerimizin ekonomik bağımsızlık kazanmaları ve topluma aktif katılımlarının sağlanması için çok boyutlu politikalar hayata geçirilmelidir. Çünkü bu yaklaşımlar uzun vadede, sadece gençlerin değil, toplumun bütününün refahına katkı sağlayacaktır.

Avrupa’da bu sorunun çözümü için, gençlerin eğitim, staj, iş veya mesleki eğitim imkânlarına erişimlerini garanti altına almayı amaçlayan Genç Garantisi Programı, Mesleki Eğitim ve Staj Programları, gençlerin sosyal girişimcilik faaliyetlerine katılmaları için destek programları; Kadınların iş gücüne katılımını artırmayı hedefleyen, esnek çalışma ve çocuk bakım desteği gibi uygulamalar yaygındır.

Yeniden keşfe lüzum yok, bu tür uygulamaları bizim yapımıza uyumlu hale getirip icraata başlamak gerekir. Gecikmeden ve demografik fırsat penceresini kaçırmadan…

Ruhittin Sönmez