Malum Don Kişot, İspanyol şair ve romancı Miguel de Cervantes’in kendi dilinde yazdığı romanın ve o romanın kahramanının adıdır. 1605’te yayınlanmıştır.
Don Kişot şövalye kitaplarını okuya okuya iyice onlara özenir. Dedesinden kalma zırh, kılıç ve diğer aletleri temizler, kendi gibi sıska olan atını da eyerleyip yola çıkar. Sonra komşusu Sancho Panza’yı vali yapma vaatleriyle kandırıp kendine silahtar veya bizdeki kabulü ile uşak yapar. Bir köylü kızını da sevgilisi ilan eder ve her şeyini bırakıp yollara düşer.
Bizim hayatımızda ise Don Kişot bütün imkânsızlıklarına rağmen yel değirmenlerine karşı savaşan adam demektir. Hatta halk arasında “Don Kişotluk etme “ diye bir deyim de dilimize yerleşmiştir.
Yani bizim anladığımız Don Kişot’ luk imkânsıza karşı savaşmak mücadele etmek demektir.
Türk Milletinin yaşadığı sorunlar, onca imkânsızlığa rağmen vatan ve milliyetsever insanları bir kez daha Don Kişotluğa zorlamaktadır.
Atatürk, “Gençliğe Hitabesi”nde ‘Millet, fakr-u zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir’ diyor. Hakikaten bugün yoksulluk çok ağır bir şekilde hissedilmekte ve çoğumuz tarafından gözlenmektedir. İnsanlarımızın çoğu karnını doyurmaktan başka bir şey düşünemez haldedir.
Bu sebeple Türk Milleti kafasını kaldırıp etrafa bakamadığı için olan biteni tam manası ile anlamakta büyük zorluklar içindedir.
Gerçi Atatürk “İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklâl ve Cumhuriyet’i kurtarmaktır” diyor ama bunu yapmak üzere Türk Milletinin önüne geçecek insanlara ihtiyaç vardır.
İşte bu insanlar bir kez daha ortaya çıkıp gerekirse Don Kişot’luk edip memleketin düzlüğe çıkışına vesile olmalıdırlar.
Bu iş mazeret ve bahane kaldırmaz! Atatürk’ vari bir mücadele gerektirir. Rahatınızı bozmayacak ve bu işi şahsi ikbal konusu yapacak iseniz hiç ortalarda gezmeyiniz.
Bizim yel değirmenlerine karşı mücadele edecek siyasetçi Don Kişotlara ihtiyacımız var. Kim derse ki veya diyorsa ki, bu mücadele siyaset ile olmaz diye biliniz ki size yalan söylüyor demektir. Eğer bir insan bu dönemde vatan ve millet için siyaset yapmaya yelteniyorsa biliniz ki, o bir Don Kişot’tur.
Yani anlayacağımız odur ki, Türk Milleti önderleri ile ülkenin geleceği için vaziyete el koymalıdır…
Bilmeyenler bilenleri dinlesinler, müşterekleri yüzde yüze yakın olan insanlar bir araya gelsinler, ortak akılla strateji oluştursunlar ve hedefe doğru yol yürümeye başlasınlar!
Elbette Türk Milleti için bu çözülüş dönemini sona erdireceğiz…
Her türlü tarih, edebiyat, felsefe, fen ve ilahiyat hakkındaki bütün kitapların çıkış temeli noktadır. Noktadan harfler; harflerden kelime, satır, paragraf ve sayfalar; o sayfalardan ise sayısız eserler ortaya konmuştur.
İnsan da, kâinat / evren kitabının noktası hükmünde. Nokta ve ondan türeyen harfler; her konudaki tüm kitapların özü ve çekirdeği olduğu gibi, İnsan da kâinatın özü ve çekirdeği olup; maddî dünya; İnsan çekirdeğinin maddî potansiyelinden, mânevî / gaybî âlemler de, İnsan’ın mânevî çekirdeğinden husûl bulmuş ortaya çıkarılmışlardır.
Çünkü İnsan, Hz. Ali’nin mealen dediği gibi:
“Ey İnsan! Sen, cürmünü / maddî varlığını / aslını, özünü ve maddî – mânevî çekirdeğini hor görme!
“Çünkü onda, âlemler tayy edilmiş / dürülerek yer almıştır.
“Onlar, Sen’in iraden ve elinle ortaya çıkmayı beklemekte, emrine âmâde ve buna muntazır / hazır bir vaziyet göstermektedir.”
Çünkü Sen; âlemlerin sırlarını açacak, binbir nice küçük anahtarları içinde taşıyan, büyük bir anahtar hükmündesin.
Çünkü Sen ey İnsan! Gizli, saklı bir hazînesin!
Şu mevcut ve meşhut olan / görülen görülmeyen âlemler; Sen’deki hazînelerin dünyada açılmış, dünyaya yayılmış, ufukları kaplamış hâlinden başka bir şey değil.
x
Ey İnsan! Ahhh bir bilsen ki, Sen nesin?
Kâinatı ve Yaratan’ı gösteren, küllî bir âyînesin.
Zımnen “Levlâke, Levlâke…” / de ifadesini bulan bir cevher.
Sen’inle şereflenen kâinatın gözdesi, muhteşem bir er.
Ahhh bir bilsen mahiyetini ey İnsan! Acaba Sen nesin?
Allah’ın; kâinatı bir tarafa, Seni bir tarafa koyduğu çok şeysin!
Hem bir hazîne, hem o hazînenin elmas anahtârı.
Kâinatın hem mümessili, hem de bizzat ebedî yârı.
Kısaca Kenz-i Mahfî / Gizli Hazîne’sin Sen!
Nasıl bir hazîne olduğunu, ahhh bir bilsen.
x
Bir nebze İnsan’ın mahiyetine değinecek olursak, meselâ:
İnsan otururken istediği yaşa gider! İstediği yeri, istediği şeyi; sesli, sözlü, renkli ve hareketli olarak mekân ve zamaniyle, istediğ kadar temaşa edip, tekrar yaşar!
İstediği an, orayı terkeder. İstediği an, tekrar oraya bağlatır kendini. Sonra bütün bu izlediklerini hâfıza ve muhayyilesinde hıfzeder, korumaya alır.
Nasıl bir arşiv? Nasıl bir depo?
Nasıl bir hazîne?
Nasıl bir muhafaza / koruma?
Şaşmamak, apışmamak, düşünmemek elde değil.
Bütün bunları nasıl arşivliyor? Çünkü ortada, mekânsız bir arşiv var!
Nasıl sıraya koyuyor veya konuyor?
Nasıl muhafaza ediyoruz? Gerçekten bilmiyor bilemiyor! Akıl sır erdiremiyoruz!
Bütün bunların ve yapılanların varlığını biliyor, fakat mahiyetine inemiyoruz!
Bundan anlıyoruz ki, mahiyetini bilmemek varlığını inkârı gerektirmiyor.
Kalp Cerrahı Prof. Dr. Tayyar Srıoğlu Bilgilendiriyor: Kalbimizle Alâkalı Olarak Bilmemiz Gerekenler
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Yaklaşık 500 yıl önce söylenmiş bu söz günümüzde halâ geçerliliğini koruyor. Eskiler ‘Sıhhat’ diyorlardı. Günümüzde ‘sağlık’ deniliyor.
Sağlık; Cenab-ı Allah’ın, insanoğluna ihsan buyurduğu en büyük nimet.
İnsan ömrü, namazla ezan arasında geçer. ‘Ömür bu kadar kısa mı?’ Diye soranlara, şöyle bir açıklama sunulabilir:
İnsan doğduğunda… Tabii burada kendi insanımızdan söz ediyorum. Temelinde İslâm bulunan, Türk millî kültürüne mensup olan bizim insanımız… Bizim insanımız doğduğunda; kulağına ezan okunur. Bu ezanın namazı yoktur. Emr-i Hak vâki olduğunda cenaze namazı kılınır. Bu namazın da, ezanı yoktur.
Kulağa okunan ezanın namazı, hayat sona erdiğinde ezan okunmadan cenâze namazı olarak kılınıyor. Çünkü cenâze namazının ezanı, insan doğduğunda kulağa okunmuştur. Böylece hayatımız, ezanla namaz arasındaki zaman dilimini dolduruyor.
Bu zaman diliminin uzun olması arzu edilir. Fakat uzunluk, çok da fazla bir mânâ taşımıyor.
Dâima hayırla anılacak işler yapmak, insanlığa hizmet etmek… Asıl mânâsı ve değeri olan işler budur.
Mânâ ifâde eden, değer oluşturan ve değer ifâde eden bir hayat yaşayabilmek için her şeyden önce sağlıklı olmak gerekiyor. Akıl ve beden sağlığı olmayanların hayatından Rabb’im cümlemizi korusun.
Türk Kalp Vakfı’nın belirlemelerine göre ülkemizdeki ölümlerin % 43’ü kalp ve damar hastalıklarından kaynaklanıyor.
İnsanlarımızın büyük bir ekseriyeti kalbini ihmal ediyor. Bizi karşı karşıya bırakacağı büyük tehlikeye rağmen gerekli tedbirleri almıyoruz. Çünkü tedbir olarak neler yapılabileceğini bilenlerin sayısı çok az.
Bilenle bilmeyen bir olamaz. Neler yapılması gerektiğini bilirsek ve bildiklerimizi uygulayabilirsek, uzun ve sağlıklı bir ömür yaşama imkânını elde etme şansımız artacak. Hem kendimizi mesut edeceğiz, hem de sevdiklerimizi ve sevenlerimizi…
Herkes, ‘Acaba kalbim ne durumda’ Diye sormalı.
Şu sebeplerden sormalı:
Birincisi şahsımızla ilgili. Çünkü hakkında bilgi edineceğimiz organ bize ait ve hayatî önemi var.
Annemizin karnında, yirminci günden başlayarak ömrümüz boyunca her gün ortalama 100.000 defa kasılarak, bütün vücudumuza devamlı olarak kan pompalıyor. Bu işi, bir sâniye bile ara vermeden, biz; uyurken – dinlenirken bile o, durmadan dinlenmeden günler, aylar ve yıllar boyunca yapıyor.
İkinci sebep sayılara dayanıyor.
Çevremizdeki her üç kişiden biri; hayatının herhangi bir döneminde, kalp ve damar hastalıklarına yakalanma ihtimali ile karşı karşıya.
Türkiye’de 2.000.000 kişiden oluşan kalp hastaları grubuna, her geçen yıl, 90.000 yeni insan ekleniyor.
Sözünü ettiğim 2.000.000 kişiden veya gruba sonradan katılacak olan 90.000 kişiden biri olmamak için neler yapmamız gerektiğini öğrendiğimizde ve bildiklerimizi uygulayabildiğimizde… sağlıklı oluruz, sağlıklı bir toplumun oluşmasına katkıda bulunuruz.
OĞUZ ÇETİNOĞLU
Türkiye’mizin sayılı kalp uzmanlarından Prof. Dr. TAYYAR SARIOĞLU Diyor ki…:
Benim uzunca bir zamandır ısrarla üzerinde durduğum husus millî kalp sağlığı politikamızın oluşturulmasıdır. Bu politika yaşayan insanımızın hayatı ve millî bekamız için çok büyük önem taşımaktadır. Ülkemizdeki bütün ölümlerin % 43’ünden fazlasının Kalp Damar hastalıklarından ileri geldiğini ifade edersek durumun ciddiyeti ve vahameti ortaya çıkmış olacaktır. İnsanlarımızın 40-65 yaşında olanların % 70’i bu hastalığa muhataptırlar. Eğer durumun ciddiyetini kavramazsak yaşama sevinci eksik, verimsiz, enerjisi düşük bir nüfusumuz olacak ki bugünün dünyasında bir ülke için bundan daha büyük bir talihsizlik olamaz. Bahse konu politikamızın önemli ilkelerinden biri hastalığın önlenmesi için alınması gereken tedbirlerdir. Yıllık kalp damar hastalıkları için millî bütçemizden 20 milyar doları aşkın bir para harcadığımızı düşünürsek ‘Millî Kalp Sağlığı Politika’sının âcil olarak gündeme alınması gerekliliği anlaşılacaktır. Bu politikanın aksiyon planının satır başlarını size vermek istiyorum:
* Kamuoyu oluşturulması
* Millî veritabanı / bilgi ağı
* Stratejik politika / Kanun ile ilgili düzenlemeler
* Önleme ve koruma çalışmaları
* Gıda güvenliği ve denetimi
* Teşhis ve tedavi merkezlerinin yeniden düzenlenmesi
* Kardiyoloji-Kalp cerrahisi eğitim programlarının standardizasyonu
* Denetim ve yetkilendirme sisteminin oluşturulması
* Paraya dayalı maddî kaynak, bütçe oluşturulması
Bu planın her bir maddesi hayati önem taşımakla beraber Kalp Krizi Merkezlerinin oluşturulması çok büyük âciliyet ifâde etmektedir. Bu merkezler milletlerarası standartlara uygun donanımda ve 24 saat esasına göre hizmet verecek olurlarsa her yıl binlerce hastanın hayata döndürülmesi sağlanacaktır. Yine bu plan içerisinde yer alan Çocuk Kalp Sağlığı Merkezleri ayrı bir önem taşımaktadır. Çünkü her yıl 13-15.000 çocuğumuz için kalp cerrahisi gerekmektedir. Bunların içinde % 30’unu yeni doğan çocuklar oluşturmaktadır. Bunlarla ilgili Çocuk Kalp Cerrahisinde uygun donanımlı hastaneler ve iyi yetmiş hekimler % 90’nın üzerinde başarı elde etmektedirler ve bu çocuklarımız hiç hasta olmamış gibi sağlıklı bir hayata kavuşturulmaktadırlar.
Çağın Vebası
Yapılan araştırmalar 2020 yılında bütün ölümlerde birinci sırayı Kalp Damar rahatsızlıklarının alacağını ikinci sırayı ise depresyon ve depresyona bağlı hastalıkların alacağını ön görmektedirler. Bu her iki hastalığı izah ederken karşımıza ‘Sağlığın şeytan dörtgeni’ çıkıyor. Sağlığın şeytan dörtgeni şu unsurlardan oluşuyor: 1- Psiko-sosyal stres, 2- Yanlış beslenme, 3- Hareketsizlik, 4- Sigara ve zararlı alışkanlıklar
Bu can sıkıcı tablolar karşısında yapılması gereken en önemli iş toplumda bir sağlık bilinci ve sağlıklı hayat özlemi uyandırabilmektir. Bunun için gerekli olan unsurlar şunlardır:
1- Kaybetmeden değerini bilmek, 2- Önce koruma ve önlem, 3- Sigara ve zararlı alışkanlıklardan korunma, 4- Düzenli egzersiz hareketli bir yaşama şekli, 5- Doğru ve dengeli beslenme, 6- Stres yönetimi, 7- Belli aralıklarla tıbbî kontrol ( check-up)
Çağımızda insanları tehdit eden ikinci önemli hastalık depresyon ve bunun kaynağı strestir. Aynı zamanda bu iki unsur kalp hastalıklarının da tetikleyicisidir. İnsanlarımıza özellikle gençlerimize Anaokulundan başlayarak bütün eğitim kademelerinde stresle başa çıkmanın yolları öğretilmektedir. Bunun için dengeli beslenme, aşırılara kaçmayan bir hayat tarzı ve daima spor hayatımıza girmelidir. Stresle başa çıkma yollarını da ana başlıklarla şöyle ifade edebiliriz:
1-Stres ve depresyona karşı konulması
2- Güçlü kalp, dolaşım ve solunum sistemi
3- Kilo kontrolü ve obezitenin önlenmesi
3- Kan şekeri hastalığının önlenmesi
4- Kas ve kemiklerin güçlenmesi
5- Kaliteli uyku
6- Kanser riskinin azaltılması
İnsan ve Hayat
Hayatımıza özen gösterirsek, sağlığımızı korursak yaşamaya değer bir hayatımız olur. Bu iki unsur arasında kopmaz bir bağ vardır. Kaliteli bir hayat özen gösterilerek bilgiyle, emekle, dikkatle sağlanacağı gibi böyle bir hayatın korunması için de insan gerekli çabayı gösterecektir. Kaliteli bir hayatın önemli şartlarından biri kişinin diğer insanlara ve yaşadığı çevreye özen göstermesi onlarla bütünleşmesi ve paylaşmayı bilmesidir. Bu tutum bizi yalnızlıktan kurtarır, yalnızlık insan hayatı için en büyük tehlikelerden biridir, ömür törpüsüdür.Sağlıklı bir çevreyi gerçekleştirmeden; şahsî olarak sağlığımıza göstereceğimiz özen boşa bir çabadır. Onun için diyoruz ki kalplerimizin sağlığı için bütün mahlûkata sevgi, merhamet, dostluk, vefa, adâlet ve güven duygusu beslemeliyiz. Bu yolda gayret etmeliyiz. Bunların sağlanabilmesi için ailede verilecek terbiyenin yeterli olmayacağını, mutlaka eğitimin her kademesinde sağlık bilincinin ve mutlu hayatın öğretilmesi gerektiğini kabul etmek mecburiyetindeyiz.
Prof. Dr. TAYYAR SARIOĞLU
Prof. Dr.Tayyar Sarıoğlu Kalp Damar Cerrahisi Bölüm Başkanı, Acıbadem Bakırköy Hastanesi, Kalp Merkezi İstanbul Kalp Cerrahisi Vakfı Başkanı Doğum: 1951, Gaziantep Eğitim: Tıp Eğitimi: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 1974 Kalp damar cerrahisi uzmanlığı: Hacettepe Üniversitesi, 1979 Akademik görev ve pozisyonlar: *Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Bölüm Başkanlığı, 2003 *İstanbul Memorial Hastanesi Kurucu Genel Direktör, Proje ve Yönetim Liderliği, 1996-2002 *İstanbul Memorial Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölüm Başkanı ve Çocuk Kalp Sağlığı Merkezi Başkanı, 2000-2002 *İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü Kalp Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı, 1997–2000 *İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü Kalp Damar Cerrahisi Öğretim Üyesi, 1987–1997 *Hacettepe Üniversitesi Kalp Damar Cerrahisi Baş Asistan, Uzman ve Doçent,1979–1985 *Cardiovascular Fellow, Klokkenberg, Holland, Ağustos 1984 * University of Alabama in Birmingham (UAB, USA) special cardiovascular fellow, 1985 – 1986 Kariyer, Akademik Çalışmalar *Kalp Damar Cerrahisi konusunda yerli ve yabancı dilde 120’den fazla yayın *Kalp cerrahisinin en komplike ameliyatlarından olan yeni doğan bebeklerde arterial switch ameliyatı, Konno-Rastan ve kalpte pulmoner ototransplantasyon (Ross-Konno) ameliyatlarını Türkiyede ilk defa uygulama ve başarılı bir şekilde rutin hale getirme. * Aort koarktasyonu ve mitral atrezili tek ventrikülde kendisi tarafından geliştirilen ameliyatlar. (Aorto–subklavian Plasti ve Sağ atrial Flap ile atrial neoseptasyon) *Özellikle yeni doğan bebekler ve küçük çocuklardaki kalp ameiyatlarının ülkemizde de dünya standartlarındaki başarıya ulaştırılması konusunda büyük çaba ve rol. * Erişkin ve çocuk yaş grubunda her türlü 7500’den fazla kalp ameliyatı uygulamaları *1985–2000 yılları arasında 20’den fazla kalp cerrahisi uzmanının yetiştirilmesi Üyelikler ve Kurumsal Faaliyetler *Full Bright ABD Eğitim Bursu, 1985 *Türk Kardiyoloği Derneği Üyeliği *Türk Pediatrik Kardiyoloji Derneği Üyeliği *Türk Kalp Damar Cerrahisi Derneği Üyeliği *Göğüs Kalp Damar Cerrahisi Dergisi Editörlüğü, 1992–1997 *Kalp Damar Cerrahisi 2. Ulusal Kongresi genel sekreterliği, 1992 * İstanbul Kalp Cerrahisi Vakfı kurucusu ve başkanlığı, 1995 *Europian Cardio–Thoracic Surgery Society Üyeliği *New York Academy of Science Üyeliği *Amerikan Assocation for the Advancement of Science Üyeliği Hobi Tarih ve Felsefe, Yüzme, doğa yürüyüşleri, Klasik Türk Müziği ve Şiir.
Tanınmış bir kalp uzmanı diyor ki:
* Sigara içeni ameliyat etmem. Sigarayı bırakmayan hastayı kesinlikle tedâvi etmem. Çünkü sigara insanı öldürür. Hasta kendini öldürmeye karar verdiyse, ben ne diye onun için uğraşayım? Şifa bekleyen onca hasta var. Enerjimi onlara harcarım.
* Duâ etmek insanı iyileştirir. Duânın meditasyon gibi, şifa gibi iyileştirici özelliği vardır.
* Her gün aspirin içmeli. Aspirin kanı sulandırdığı gibi, vücuttaki doku tahrişini önlüyor. Böylece ömrü uzatıyor.
* Çay yerine ıhlamur içmeli, sarımsak (sarmısak) yemeli.
* Şişmanlık en az sigara kadar tehlikeli.
* İnsan vücudunda, seratonin adlı bir hormon var. Vücudumuzda yalnızca 10 miligram olan bu hormon, insanın mesut olmasını sağlıyor. Kalp hastaları, sağlam insanlara oranla, seratonin hormonunu, idrar yoluyla iki kat daha fazla olarak dışarı atıyor. Dolayısıyla kalp hastaları mutlu olamıyorlar. Seratonin kaybı, mandalina, portakal, domates, süt, hindi eti ve çikolata gibi gıdalarla, kısmen karşılanabilir.
* Kalp hastalığı kader, kalpten ölmek çâresiz bir son değil. Kalbinizi kontrol ettiriniz, bir problem varsa, tavsiyelere uygun hareket ediniz. Tavsiyelere uygun hareket edenlerin % 90’ı sağlıklı yaşamaya devam eder.
* Damar sertliği, çocukluk ve ilk gençlik çağlarında başlayıp 30 – 40 yaşından sonra kendini gösteren bir illettir. Önlem almak için beklemek mânâsızdır. Fakat hiçbir zaman da geç kalmış değilsiniz.
İlgi (A) ” En Geç 2.5 Yıl İçersinde Genel + Yerel + Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinin Birlikte Yapılacağını Çok Kuvvetle Ön Görmekteyim” Başlıklı 08 Haziran 2024 Tarih ve 10:46 Saat Gruplu Yazım…!
İlgi (B) ” Özgür ÖZEL’ li CHP İktidarının Önündeki En Büyük Engel; Kemal KILIÇDAROĞLU ile Ekrem İMAMOĞLU Olacaktır” Adlı 09 Eylül 2024 Tarih ve 11:07 Saat Gruplu Yazım…!
İlgi : (A) ve İlgi (B)’ de NEDENLERİ ile NİÇİNLERİ ile çok kapsamlı olarak açıkladığım gibi; zorunlu olan anayasal ve yasal değişimlerinde yapılarak GENEL + YEREL + Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birlikte yapılamsının çok kuvvetle uygulamaya sokulacağını detayları ile açıklayarak Asil, Aziz ve Yüce TÜRK Milletinin bilgisine sunmuştum.
Sonuç olarak; mevcut siyasi iradenin girdiği çıkmaz ve karanlık tünelden çıkmak için son çare olarak ön gördüğü ve en son YARGIYI bir balyoz ve öcü sopası gibi kullanarak uygulamaya koyduğu rakip muhalefet yerel yönetimleri kıskaca alma plan ve projelerinin çok daha önce tasarlandığı ve şu yaşadığımız zaman sürecinde ise Bahçeli’nin bilgisi dâhilinde uygulamaya sokulacağını anılan her iki (İLGİ) yazımda detaylandırarak Asil, Aziz ve Yüce TÜRK Milletinin bilgisine sunmuştum.
Bakalım kim haklı çıkacak?
GEÇMİŞ’ te Olduğu Gibi.
NOT: Konseptini FİKİR Portalı Olarak Belirlediğim ve Kamuya Açık Olan Sosyal Medya Kapsamındaki FACEBOOK Sayfamda Bahse Konu Her İki (İLGİ) Yazım Mevcuttur.
Ne Eylerse Yüce MEVLAM Güzel Eyler.
İlahi ADALET Devreye Girmiştir. Her Kim Hangi Mevki ve Makamda Olursa Olsun Her Yaptığı İhaneti ER veya GEÇ ödeyecektir.
Emevi ve İngiliz Müslümanı olmayan ve Yüce Kitabımız KURAN’ da açıklanan İnancımız çerçevesinde bunun için YER ve GÖK yeminlidir.
Türkiye Cumhuriyeti devletini yönetmek için Türk milletinden yetki isteyip, seçilerek işbaşına gelenler sözlerim sizlere lütfen dikkat buyurunuz! Her devletin üzerinde yaşadığı milleti yönetebilmesi için onun yazılı bir sözleşmesi, daha doğrusu bir Anayasa’sı vardır. Sizlerde bu Anayasa’ya sadık kalmak için millet karşısında Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisi kürsüsünden namus ve şerefiniz üzerine ant içerek görev aldınız.
İlkelerinden ayrılmayacağınıza Türk Milletinin karşısında yemin ettiğiniz Anayasanın İlk 4 Maddesi Nelerdir önce onu tanımlayalım:
“I. Devletin şekli:
MADDE 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
II. Cumhuriyetin nitelikleri:
MADDE 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
III. Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti:
MADDE 3- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.
Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.
Başkenti Ankara’dır.
IV. Değiştirilemeyecek hükümler
MADDE 4- Anayasanın 1’inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2’nci maddesindeki Cumhuriyetin niteliklerive 3’üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”
Şimdi: Yukarıdaki 4 Maddelik Anayasanın hükmüne göre, PKK yöneticileri ister Kandil’de olsun ister Avrupa’da, hiçbiriyle hiçbir şekilde müzakere kabul edilemez, edilmemeli!
Türk yargısı tarafından ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edilmiş bulunan PKK’nın kurucusu Abdullah Öcalan ile de müzakere kabul edilmemeli, Öcalan’ın TBMM’de konuşturulması ve arkasından affedilmesi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası kanunlarının çiğnenmesi, terörü bitirmek gayesi ile de olsa asla kabul edilemez, edilmemeli!
Daha önceki Çözüm Süreci safhasında Oslo görüşmelerinde olduğu gibi T.C. Devleti terör örgütünü muhatap alamaz, almamalı. Böyle bir düşünce Türk Devleti ve terör örgütünü eşit kabul etmek demektir. Böyle düşünenlerin anlamadığı şeyi biz anlatalım: PKK, T.C. Devletine ortak olmak, ülkenin bir parçasında ayrı bir devlet kurmak için terör yapıyor.
Herkes aklını başına almalı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti toprakları üzerinde kumar masası kurulamaz, terör örgütüyle pazarlık için el yükseltilemez. Türkiye Cumhuriyeti üniter bir devlet olarak kurulmuştur hiçbir etnik guruba ayrı bir millet muamelesi yapılamaz, ona toprak vaat edilemez.
Türkiye’nin bugünkü meselesi terör meselesi değildir, BOP düşüncesi paralelinde Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilerek Kuzey Suriye’de, Kuzey Irak’takine benzer bir Kürt devleti oluşturulmaya çalışılıyor. Hedefleri Türkiye’deki üniter yapıyı değiştirerek Kuzey Irak, Türkiye’nin güneydoğusu ve Kuzey Suriye’yi birleştirme projesidir. Niyetleri, gayet açıktır ve en son hedefleri: “Nil’den Fırat’a Büyük İsrail” Projesidir ve Türkiye’nin su kaynaklarına el koymaktır.
Her gün ısrarla Anayasanın değişmesinden söz edenleri şimdi daha iyi anlıyoruz ki, onlar iyi niyetli değiller. Niyetleri, Türkiye’ye giren 15 milyon kaçak yabancıyı 86 milyon Türk nüfusu içinde eritip, “Ulus Devlet” yapısını ve üniter yapıyı değiştirip milletin çeşitliliğine göre federal bir anayasa hazırlamaktır.
Emperyalizmin en büyük hedefi Yugoslavya örneğinde olduğu gibi Ulus Devletleri federasyonlara ayırıp sonra da bölüp parçalamaktır. Türk Milleti bu oyuna gelmeyecektir. Çünkü şükürler olsun ki halâ sağduyu ve feraset sahibi güçler dimdik ayaktadır.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli bir yandan yeni bir “çözüm süreci” başlatmak istiyor. Önceki “çözüm sürecinde” bile dile getirilemeyen “Öcalan TBMM’de konuşsun” çağrısı yapıyor. Fakat diğer taraftan “Kürt Sorunu yoktur” görüşünü dile getiriyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan Diyarbakır’da, 2005 yılında, “Kürt meselesi benim meselemdir” diye konuşmuştu.
Oslo’da PKK ile T.C. arasında, bir hakem devlet başkanlığında, 2009 yılında gizli müzakereler başlatıldı. 2013-2015 yılları arasında “Çözüm Süreci” adı altında PKK ile Türk Devleti arasında açıkça müzakereler yürütüldü.
2015 yılından sonra Erdoğan “Türkiye’de artık Kürt sorunu yoktur; Kürt kardeşlerimin sorunları vardır. Türk kardeşimin de sorunu var, öyle mi? Ülkemde yaşayan tüm etnik unsurların her birinin sorunları var. Bu sorunları gidermek için çalışacağız, ayrım yapmayacağız. Sanki bu ülkede Kürt sorunundan başka bir mesele yok. Bu, ülkeyi bölmeye gayret etmektir, ayrımcılıktır. Bütün etnik unsurlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları olarak birdir, birbirine eşittir, birlikte Türkiye’dir” gibi değerlendirmeler yaptı.
CB Erdoğan, Bahçeli’nin “Öcalan açılımı” üzerine, “MHP liderinin tavrının Türkiye’nin demokrasi mücadelesi için olumlu ve anlamlı bulduğunu” söyledi. “Siyasetimizin temelinde, ülke meselelerinin geniş bir mutabakatla çözülmesi, toplumun farklı kesimlerinin de sürece dahil edilmesi yatıyor” dedi.
“Meseleleri terör dışı yöntemlerle ortadan kaldırmaya ise her zaman varız” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “bu gelişmeyi yeni Anayasa çalışmalarıyla birlikte değerlendirmek gerektiğine” atıfta bulundu.
****
ABD, AB, PKK, DEM ve bazı yazarlara göre terörün gerekçesi “Kürt sorunu”dur. “Kürt sorunu” çözülmeden terör konusu çözülemez.
Hatta gördük ki CHP Genel Başkanı Özgür Özel de “Kürt Sorunu vardır. Kürtlerin sorunları Kürtler sorunum kalmadı diyene kadar vardır ve çözülmesi gerekir” görüşünde. Dahası “Ben de Kürtlere bir devlet teklif ediyorum. Tüm Kürtleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sahibi yapalım” gibi maksadını aşan tuhaf sözler söylemekte.
Peki, ABD, PKK ve DEM ile CHP aynı çözümleri mi düşünmektedir? AKP ve MHP’nin çözümü bunlardan farklı mıdır?
********************************
Kürt Sorunu Ne Demek?
Aşağıdaki cümleleri 3 Aralık 2007’de yazdığım köşe yazımdan aynen alıntıladım:
Bölücü terörü, “Kürt sorunu” yani “etnik sorun” olarak tanımlamakta ısrar edenleri dikkatle izleyiniz. Türkiye’de insanların sırf bir sosyal gruba veya etnisiteye mensup olduğu için ayrıma tabi tutulduğunu, vatandaşlık haklarının kısıtlandığını söylemek mümkün olmadığı halde “Kürt sorunu” tanımlamasındaki ısrar neden?
Varılmak istenen hedef, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasında Kürt asıllı olanların diğer vatandaşlara verilen haklardan yararlandırılmadığı, onların kültürel, ekonomik ve siyasi açıdan ezildiği, diğer vatandaşlar ile aralarına konulan görünmez duvarlar ile izole edildiği gibi tezleri kabul ettirmektir. Böylece, bu etnik unsuru temsil edenlerin(!) kısa veya uzun vadede bağımsızlık talep etmesini de meşru ve haklı göstermeye çalışmaktır.
ABD Başkanı Bush, 05 Kasım’da (2007) Başbakan Erdoğan ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada “Türkiye ’Kürt sorunu’nun çözümü için adımlar atacak” demişti. İsveç’in Ankara Büyükelçisi Christer Asp ise, “AB’nin, PKK terörü problemine uzun vadelisiyasi bir çözümüngetirilmesini görmek istediğini” ifade etti. “Türk hükümetinin terörle mücadele konusuyla ilgili siyasi çözüm bulma çabasının çok açık olduğunu” da kaydetti. (Nitekim 2009’da Oslo Müzakereleri başlatıldı.)
—Dağdakilerin taleplerini silahlarla değil, meşru zeminlerde dile getirebilmesi için PKK’ya (İmralı’daki başı dâhil) genel af ilan edilmesi. (Bu defa Bahçeli aftan ötesini dile getirdi. Teröristbaşını Meclis’e getirmeyi teklif etti.)
—Üniter devlet yapısından ikili bir federasyon yapısına geçiş. İki federe ortağın kurduğu bir federasyon yapısını anayasal garanti altına almak.
—Kuzey Irak’ta kurulmuş bulunan Barzani yönetiminin Türkiye tarafından tanınması; Kerkük’ün Barzani yönetimine devrinin onaylanması. (Bu aşama artık bittiği için şimdi PYD/YPG devletinin tanınması talep edilecek.)
PKK, “ezilen Kürt halkının temsilcisi” falan değil, ABD, AB ve İsrail’in büyük projesi içinde kendine düşen görevi yerine getiren bir piyondur. Şimdi projenin bu aşamasında PKK piyonunun tasfiye edilip edilmeyeceği tartışılıyor.(Aslında o zaman da PKK tasfiye edilmeyecek devletleşecekti. Yani Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizde kurulacak federe devleti yönetecekti.)
O sıralarda Başbakan olan R.T. Erdoğan “Kürt sorununu ‘demokratik cumhuriyet’ anlayışı içinde çözeceğiz” diyordu.
“Birinci çözüm süreci” tam da böyle bir “siyasi çözüm” için yürütüldü. Bereket ki sonuç alamadılar. Öcalan üzerinden yapılan çağrı da “siyasi çözüm” adı altındaki konuşulanlar da bugün deaynı planın devrede olduğunu göstermekte.
********************************
Bahçeli İle Erdoğan Arasında Uyumsuzluk mu Var?
Devlet Bahçeli’nin “Öcalan açılımı” karşısında Erdoğan’ın kısmen sessiz kalması ve akabinde bazı belediyelere kayyım atanması üzerine medyada bu soru sorulmaya başlandı.
Buna benzer yorumlarda bulunan gazeteci ve siyasetçilerin gelişmeleri sadece iç politika yönüyle değerlendirdiğini görüyorum.
Oysaki Devlet Bahçeli bir gece rüya gördü de ertesi günü “Öcalan PKK’yı lağvetsin biz de O’nu affedelim” demiş olamaz. Zaten Öcalan’ın PKK’yı tasfiye etmeye gücünün yetmeyeceğini Bahçeli bilir. PKK’yı sadece ve isterse ABD tasfiye edebilir.
Bence Bahçeli’ye bu çıkışı yaptıran faktörler şunlardır: a) Suriye ve Ortadoğu’da olanlar, birABD/İsrail projesi olan PYD/YPG devletini tanıma ve destek verme yönündeki baskılar… b) Erdoğan’ı tekrar Cumhurbaşkanı seçtirebilmek ve “Kürt Sorununa siyasal çözüm” için gerekli yeni anayasanın kabul ettirilmesi.
Bahçeli’nin çıkışına sebep olan bu faktörler aynen Erdoğan için de geçerlidir.
Ancak ya aralarında bir görev dağılımı yaptılar, biri iyi polisi diğeri kötü polisi oynuyor… ya da Erdoğan çok büyük bir oy kaybı daha yaşamaktan korkuyor. Yani yoğurdu üfleyerek yemeye çalışıyor.
Türkiye’de hepimizi yakından ilgilendiren çok önemli gelişmeler yaşanıyor…
Türk milleti zorda darda!
Anayasa’yı değiştirip Türk Milletinin hükümranlığına son vermek isteyen mi ararsın, yoksa bölücü haini Meclis’te konuşturmayı teklif edeni mi görürsün, sanki devleti kumar masasında bulduk da el yükseltenler mi dersin, bilemiyorum!
Ancak kapalı kapılar ardında Türk Milletini ilgilendiren çok vahim gelişmeler olduğu tartışılmaz bir gerçek olarak önümüzde duruyor!
Sanki Türkiye bir “Balkanizasyon” yaşayacak…
Türkiye bir “Balkanizasyon” yaşamasın diye son 25 senedir verdiğim bir mücadele var. Ancak nedendir bilinmez (ben biliyorum da!) bir arpa boyu yol kat edemedik.
Şimdi bu tehlike kapımızda!
Bölücülük ile ilgili inanılmaz iddialar var…
Türkçe’nin yasak edildiği şehirlerden ve belediyelerden söz ediliyor! Hâlbuki Anayasa’da Türkçe’nin resmi dil olduğu kabak gibi yazıyor.
Yapılan araştırmalarda halkın öncelikli problemi hayat pahalılığı (enflasyon) ve adaletsizlik çıkıyor. Demografik tehlike ve bölücülük alt sıralarda. Halbuki bölücülük ve sığınmacı işgali yaşamsal öncelikli sorunumuz!
Bu tehlikeye karşı binlerce Türk aydını ve akademisyeni ne yapıyor?
Türkiye’de üniversitelerde çalım satan kendini “Türk” olarak niteleyen 10.000’in üzerinde akademisyen var. Niye ortaya çıkmıyorlar? Halkın önüne Türk aydınları olarak geçmiyorlar? Neden bizim yapmamız gerekenleri ortaya koymuyorlar?
Dikkat edin hep başkalarını konuşuyoruz! Bizim yani Türk Milletinin konuşulmasının zamanı gelmedi mi?
Türk aydınları ortaya çıkmayacak mı?
Bu aydınların yerine köylü Mehmet, işçi Hasan, memur Hüseyin, ev kadını Fatma mı konuşacak?
Bugün konuşmayacaksanız ve Türk Milletinin önüne geçmeyecekseniz de, ne zaman yapacaksınız?
Ben söylüyorum Türk Milletine; gidişat gidişat değil!
Türk Milleti meselenin siyasi olduğunu bir an önce kavrayıp belirlediği bir yerde birleşmelidir yoksa ona karşı birleşilmiştir!
Bir anda bir şokla karşılaşmak istemiyorsak Türk Milleti gücünü ortaya koymalıdır…
Yoksa pembe yalanlarla ülkenize ilk önce ortak bulacaklar sonra da elinizden alacaklar… Biz bu oyunu Balkanlar da gördük!
Kendisi de bir Balkanlı olan Atatürk’te bunu gördü ve bunun üzerine bin bir emekle milli ve üniter bir devlet kurdu…
Bunun değerini bilelim ve başkalarını değil kendi yaptıklarımızı konuşturalım. Yani biz yapalım onlar bizi konuşsunlar!
Yüzyıllarca insanlar; hemcinsleri tarafından yapılan zulümler altında, inim inim inlemişler!
İnsanlardan yalan söyleyenler, birbirini kandıranlar, birbirine küfredenler, birbirinin kuyusunu kazanlar, birbirine iftira edenler, birbirine köstek olanlar; bu gibi daha nice İlahî kanunlara uygun hareket etmeyenler, hak hukuk tanımayarak keyfince yaşayanlar var!
Bütün bunlara rağmen, Yüce Allah; böyle yolsuz ve ahlâksızcasına hayat süren kullarının; geçimlerini sekteye uğratmıyor. Onları mevki ve makamlarından etmiyor. İşlerini aksatmıyor.
Tabii ki, tüm bu fenalık ve aymazlıklarını hoş görmüyor. Tabii karşılamıyor. Memnun olmuyor. Bir an önce kendilerine gelmelerini, kendilerine bir çeki düzen vermelerini, kendilerine yapılmasını istemediklerini; onların da başkaları için istememeleri gerektiğinin şuuruna varmalarını istiyor. Kısaca kendilerine gelmeleri; iyi bir kul ve iyi bir insan olmaları için, büyük bir sabır gösteriyor; İlahî bir bekleyişte bulunuyor!
“Allah, ihmal etmez, imhal eder.” “Allah, görmezden gelmez. Düzelmeleri için zaman tanır. Hemen silip atmaz.” Hükmünce, insanların hayatları son bulmadan, silkinip kendilerine gelmesini hep ümit ediyor ve bu dönüşü kullarından hep bekliyor.
Çünkü “Merhametim gazabımı geçmiştir.” mealindeki hükmü gereğince, yaptıklarını hoş görmüyor. Fakat o büyük merhameti gereği onlara zaman tanıyor; fakat yine de aklı başına gelmeyen âsî ve günahkâr kullarının yaptıklarından ötürü; en ince ayrıntısına kadar hesaba çekileceklerini; hak ettikleri cezaya muhakkak çarptırılacaklarını, Yaratana yakışır düşündürücü bir üslûpla, yani kutsal kitapları ve peygamberleri ile biz kullarını ikaz edip uyandırıyor.
Yüce Allah, şayet suç ve günah işleyeni hemen cezalandırsaydı; yeryüzünde insan kalmazdı. Çünkü insan hata yapmaktan ve günah işlemekten, ister istemez uzak kalamaz. Tıpkı, zayıf alan öğrencileri, öğretmen hemen sınıfta bıraksaydı; sınıfta öğrenci kalmayacağı gibi. Nitekim öğretmen kararını ancak ders yılı sonunda verir. Bu arada nice kötü not alan öğrenci çalışarak durumunu düzeltme imkânı bulur. Şüphesiz, çalışkanlık durumunu sürdüremeyen birçok öğrenci de sınıfta kalmaktan kurtulamaz.
İşte bizler de, içtimaî ve sosyal münasebetlerimizde, çeşitli müspet-menfî durum ve sözler karşısında, hemen kesin kararlar vererek; konuşup görüştüğümüz insanlardan selâmı sabahı keserek; ne bizim onlardan, ne de onların bizden uzaklaşmalarına fırsat ve imkân vermeyelim.
Zaman en iyi müfessir ve yorumcudur. “Hüsn-ü zan, adem-i itimat.” Şiar ve düsturumuz olmalı. Yani herkes için, güzel ve lehinde düşünmek asıl olmalı. Fakat muhatabımız olan o kişi hakkında, tedbiri de elden bırakmamalı. Her şeye rağmen dikkatli olmaktan vazgeçmemeli.
İnsanların yapmak istedikleri; sözde kalıp fiile geçmedikçe, bu durumlarda bazen kör, bazen sağır, bazen dilsiz olmak; en güzel hareket, en güzel cevaptır.
Çünkü hasmın cevabını, cevapsız bırakmak ona en büyük cevaptır.
Kaldı ki, hasmın sitemini sitemsiz bırakmak, ona en büyük sitemdir.
Ahmaka en iyi cevap; karşısında sükût etmek; onu cevapsız bırakmaktır.
Prof. Dr. Necati Demir’in telif ettiği Oğuz Yabgu Devleti isimli eser 13,5 X 21 santim ölçülerinde 414 sayfadır. Velût yazar Sayın Demir, Doçent ve Profesör unvanıyla Türk Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi olarak vazife görmesine rağmen, 140’ı aşkın kitabı 100’ aşkın makalesi ve bildirilerinin çoğu Tarih Araştırmaları ile alâkalıdır. Esâsen târih ve edebiyat ana-baba bir kardeş gibidir. Bu sebeple olmalı, târih ve edebiyat konusunda eser verenlerin ekseriyeti; ya târihe meraklı edebiyatçı veya edebiyata meraklı târihçi oluyor.
Genel geçer kanaate göre târih ilmî târihî belgenin olmadığı durumlarda kurgu metinlerinden faydalanır. Bu durumda edebiyat târihe kaynaklık eder. Edebiyat da kurguya dayalı metnin arka planını, devrini, sanatkârını anlamak adına târihten faydalanır. Târihî roman, târihî tiyatro ve târihî şiir bu etkileşimden doğmuştur. Târih araştırmaları ile alâkalı eser vermek söz konusu olduğunda ise durum farklıdır. Çünkü târih araştırması ciddî bir iştir. Meltem gücündeki etkileşimlerle edebiyatçının, daha önce ele alınmamış bir konu hakkında hacimli, ciddî, tatminkâr, hâliyle de çok uzun ve yorucu bir çalışmayı gerektiren konuda eser vermek için sözü edilen meltem yeterli olamaz. Sayın Demir’in, aynı fakültenin Genel Türk Târihi bölümünde dirsek çürüttüğü düşünülebilir. Belki öyledir de tevazu sebebiyle hayat hikâyesinde belirtmemiştir.
Oğuz Han, çok bilinen bir Türk kahramanı olmakla birlikte, mensubu bulunduğu kabile veya boy ile kurdukları devlet hakkındaki çalışmalar da bilgiler de son derecede sınırlıdır.
Prof. Demir’in, Oğuzlar ve onların kurduğu devlet hakkındaki eseri; Türkçe, Bizans, Farsça, Arapça, Ermeni kaynakları ile çağdaş kaynaklar incelenmek suretiyle ve 10 yıllık inceleme-çalışma sonunda meydana getirilmiştir. Edebiyat Fakülteleri, Târih Ana İlim Dalı bölümlerinde ders kitabı olarak okutulması gereken bilgiler sunmaktadır.
Bu vesile ile üniversitelerimizde, târih ilminin; edebiyatın alt veya yan bölümü imiş gibi, edebiyat fakültelerinin şemsiyesi, koruması altında faaliyet göstermesinin yadırganacak bir durum olduğunu düşünmekte olduğumu belirtmek isterim. Târih ilminin, fakülte hüviyetine sâhip bir yapılanma içerisinde okutulmaya değer bulunmamış olması, hazin bir tecellidir. Yardımcı Doç. Dr. unvanının bir hamlede kaldırılması gibi, Târih Fakültesi’nin de bir hamlede kurulması mümkün olabilecek, lüzumlu ve faydalı bir gelişme olacaktır.
Prof. Dr. Necâti Demir’in muhteşem eserine dönersek efendim, 10 yıllık uzun ve yorucu çalışma neticesinde elde ettiği ansiklopedi hacmindeki bilgileri 385 sayfaya sığdırması da tebrike şâyandır. ‘İçindekiler’ başlıklı bölüm, bu görüşün ispatıdır. Aşağıdaki ana ve tâlî bölümlerin listesi verilmiştir.
OĞUZ YABGU DEVLETİ TARİHİ VE KÜLTÜRÜNÜN KAYNAKLARI
Türkçe Kaynaklar, Bizans Kaynakları, Farsça Kaynaklar, Arapça Kaynaklar, Ermeni Kaynakları, Çağdaş Kaynaklar.
OĞUZ YABGU DEVLETİNİN COĞRAFYASI
Genel Olarak Oğuz Yabgu Devleti Coğrafyası, 8. Yüzyılda Oğuz Yabgu Devleti, 9. Yüzyılda Oğuz Yabgu Devleti, 10. Yüzyılda Oğuz Yabgu Devleti, OğuzYabgu Devleti ve Çevresinde Bulunan Mekânlar, Oğuz Yabgu Devleti’ne Komşu Bölgeler ve Ülkeler.
OĞUZ YABGU DEVLETİ’NİN TARİHÎ ALT YAPISI
Hun Devleti Dönemi’nde Oğuzların Ataları, Hun Devleti ve Parçalanması, Kuzey Liang Devleti (397-439), Chü-ch’ü Meng hsün Dönemi, Mu-ch’ien Dönemi, Kuzey Liang Devleti’nde Fetret Dönemi, Bozkurt Destanı, Birinci Köktürk Devleti, Doğu ve Batı Köktürk Devleti, Turgiş Devleti,
OĞUZ YABGU DEVLETİ
Türklerde Kut Alına ve Devlet Kurma Töresi, Oğuz Yabgu Devleti’nin Kuruluşu, Oğuz Yabgu Devleti’nin Yönetim Biçimi, Oğuz Yabgu Devleti Yabguları, Oğuz Yabgu Devleti Dönemi’nde Öne Çıkan Olaylar, Oğuz – Peçenek Savaşları,
OĞUZ YABGU DEVLETİ’NİN DAĞILIŞI
Oğuz Yabgu Devleti’nin Bölünmesi Sürecinde Selçuklular, Seyhun Boyları ve Aral Gölü Çevresi Oğuzları: Türkmenler ve Türkmenistan, Hazar’ın Batı ve Güney Sâhilleri Oğuzları: Azerbaycan Cumhuriyeti-Güney Azerbaycan, Oğuz Kağan’ın Talihsiz Çocukları: Uzlar, Batıya Göç Öncesi Uzlar, Uzların Batıya Göçmek Mecbûriyetinde Kalışı, Uzların Karadeniz’in Kuzeyindeki Yolculuğu, Uzların Bizans Topraklarına Girişi, Tekrar Rus Topraklaına Dönen Uzlar, Batıya Göçen Oğuz Boyları, Malazgirt Savaşı’nda Uzlar, Dobruca Oğuz Devleti, Balkanlarda Uzlar, Avrupa’da Uzlar, Türkiye’de Uzlar.
OĞUZ YABGU DEVLETİ DÖNEMİ’NDE KÜLTÜR HAYATI
Oğuz Yabgu Devleti Dönemi’nde Devlet Yönetimi ve Ordu, Devlet Yönetimi, Başkent-Devlet Merkezi-Saray, Oğuzlarda Yabgu / Hakan Seçimi ve Sonrası, Oğuz Yabgu Devleti’nde Bayrak ve Tuğ, Hükümet (Ayukı), Devlet Kadrosu, Devlet Törenleri, Hakan Atama Törenleri, Devlet Meclisi ve Toy, Ordu-Ordu Birlikleri, Sosyal Yapı, Aile (Oğuş), Urug, Boy (Bodun), İl (Devlet), Toplum Hayatı ve Geçim: Şehir Hayatı, Çarşı, Pazar, Şehirleşme ve iskân, Toplum Hayatı, Eğitim ve İlim, Hukuk, Ekonomi, Köy Hayatı ve Kır Alanında Hayat, Tarım, Tıp ve Tedâvi, Edebiyat ve Dil: Oğuzlarda Edebiyat: Sözlü edebiyat, Yazılı Edebiyat, Oğuzlarda Dil-Oğuz Türkçesi, Ses Bilgisi, Biçim Bilgisi, Kelime Bilgisi, Cümle Bilgisi, Oğuzlarda Söz Varlığı. Ticâret Hayatı: Ticâret, Para, Soğd Alfabesi İle Basılan Sikkeler, Arap Alfâbesi ile 830-844 Yılları Arasında Basılan Sikkeler, Oğuz Şehirlerinde Bulunmuş Kaynağı Belirsiz Sikkeler. Yollar ve Ticâret Yolları: Dînî Hayat, Kadın – Erkek, Zaman ve Takvim, Mimarlık ve İskân, Sanat ve Zanaat: Sanat, Madencilik, Silah Sanatı, Sanatlar ve Süs Eşyaları, Heykeltıraşlık, Müzik, Seramik, Dokuma ve Örme, Keçe ve Keçecilik, Dericilik, Koşum Takımı, Teknoloji, Yaşayış Tarzı, Gelenek ve Görenek, Beslenme Kültürü, Giyim Kuşam, Cenaze ve Defin İşlemleri, Mezar – Kurgan – Tümülüs.
Târih kitaplarımızda ve ilmî makalelerde, yaklaşık 266 yıl hüküm süren Oğuz Yabgu Devleti hakkında ‘yok’ denilecek kadar az ve yetersiz bilgi vardır:
Selçukluların atası Selçuk Beğ’in babası Dukak Beğ, ‘Oğuz Yabguluğu’ olarak anılan devletin ordu komutanı idi. Dukak Beğ vefat ettiğinde oğlu Selçuk Beğ (901-1007), 17-18 yaşlarındaydı. Oğuz Yabgusu O’nu ordu komutanlığına tâyin etti. Bir müddet sonra Selçuk Beğ ile Yabgu’nun arası açıldı. Selçuk Beğ, oğulları; Arslan, Mikail, Musa, Yusuf ve İsrafil beyler ile kendilerine bağlı Oğuz Türklerini de yanına alarak 960 yılında Seyhun nehri kenarındaki Cent şehri bölgesine yerleşti. Bölgede, Müslümanlığı yeni kabul etmiş Türkler vardı. Selçuk Beğ, Oğuz Yabguluğu’dan ve bölgedeki diğer devletlerden gelebilecek saldırılar karşısında, ittifak yapabileceği devletlerin yönetici ve ahalisinin Müslüman olması sebebiyle İslamiyet’i kabul etti. Zâten babası da İslamiyet’e yakınlık duymakta idi. Hatta belirtildiğine göre Müslümanlığını gizlemekte idi.
Selçuk Beğ, Oğuz Yabguluğu’ndan vergi almak için gelen elçiyi; ‘Müslümanlar, Müslüman olmayanlara vergi ödemezler.’ Diyerek geri çevirdi. Daha sonra da gönderilen kuvvetlerle çarpıştı, galip geldi.
(Oğuz Çetinoğlu: Türklerin Muhteşem Târihi s: 103 Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul 2015)
Çarpışmalar devam etmiş olmalı ki, Prof. Demir’in belirttiğine göre 1042 yılına Oğuz Yabguluğu târih sahnesinden silindi. Bu târihte Selçuklu Devleti’nin hükümdârı Tuğrul Bey (990-1063) idi.
Prof. Dr. Necâti Demir, târih meraklılarına tatminkâr bilgiler veriyor. Bu bilgilere Selçuklu Devleti’nin kuruluş dönemini anlatan târihî kayıtlarda rastlanıyor.
‘Oğuznâme’ veya ‘Oğuz Kağan Destanı’ olarak da anılan ‘Oğuz Destanı’, Prof. Demir tarafından 7 cilt olarak hazırlanmış, H Yayınları tarafından 2001 yılında yayımlanmıştır.
<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><>
DERKENAR
Oğuz Kağan Destan’nın Özeti
Günlerden bir gün Ay Hâtun’un gözü parladı. Doğum ağrıları başladı ve bir erkek çocuk doğurdu. Bu çocuğun yüzü gök, ağzı ateş gibi kızıl, gözleri elâ, saçları ve kaşları kara idi. Perilerden daha güzeldi.
Doğan çocuğa ‘Oğuz’ adı verildi. Bu çocuk anasından bir defa süt emdi, bir daha emmedi. Çiğ et, çorba ve ekmek istedi. Dile gelmeye başladı. Kırk gün sonra büyüdü, yürüdü ve oynadı. Ayakları öküz ayağı gibi, beli kurt beli gibi, omuzları samur omuzu gibi, göğsü ayı göğsü gibi idi. At sürüleri güder, at biner ve av avlardı.
O çağda, orada büyük bir orman vardı. Gürül gürül akan derelerin, soğuk ırmakların çağıltısı duyulurdu. Bu ormanın içinde büyük bir canavar olmasa, o çevrede yaşamak güzeldi. Yaman bir canavardı. At sürülerini ve halkı yerdi.
Oğuz Kağan gözü pek ve yiğit bir kişi idi. Bu canavarı avlamak istedi. Günlerden bir gün kargı, yay, ok, kılıç ve kalkanla ava gitti. Ormanda bir geyik ele geçirdi, onu söğüt dalı ile bir ağaca bağladı ve oradan uzaklaştı. Tan ağarırken gelip gördü ki canavar geyiği yemiş. Sonra Oğuz Kağan bir ayı tuttu, onu altın kuşağı ile ağaca bağladı gitti. Tan ağarırken geldiği zaman canavarın ayıyı da yiyip gittiğini anladı. Bu kez o ağacın dibinde kendisi durdu. Canavar geldi ve başı ile Oğuz’un kalkanına vurdu. Oğuz, kargı ile canavarı öldürdü. Kılıcı ile başını kesti, alıp gitti.
Yine geldiği zaman bir ala doğanın, canavarın bağırsaklarını yediğini gördü. Yay ve okla ala doğanı öldürdü, başını kesti. ‘Canavar geyiği ve ayıyı yedi. Demir olduğu için kargım onu öldürdü. Canavarın bağırsaklarını ala doğan yedi. Bakır olduğundan yayım ve okum onu da öldürdü.’ Diyerek oradan uzaklaştı.
Yine günlerden bir gün Oğuz Kağan bir yerde Tanrıya yalvarmakta idi. Karanlık bastı gökten bir ışık indi. Güneşten ve aydan daha parlaktı. Oğuz Kağan oraya yürüdü ve gördü ki o ışığın içinde yalnız oturan bir kız vardı. Başında teli ve parlak bir beni vardı, kutup yıldızı gibi idi. O kız öyle güzeldi ki, gülse Gök Tanrı gülüyor, ağlasa, Gök Tanrı ağlıyordu. Oğuz Kağan onu görünce aklı gitti; sevdi ve aldı. Günlerden ve gecelerden sonra kız, üç erkek çocuk doğurdu. Birincisine Gün, İkincisine Ay, üçüncüsüne Yıldız adını koydular.
Yine bir gün Oğuz Kağan ava gitti. Göl ortasında ağacın kabuğunda yalnız başına oturan çok güzel bir kız gördü. Gözleri gökten daha uçuk mavi, saçları ırmak gibi dalgalı, dişleri inci gibi beyaz idi… Oğuz Kağan onu görünce aklı başından gitti; sevdi ve aldı. Günlerden ve gecelerden sonra kız, üç erkek çocuk doğurdu. Birincisine Gök, İkincisine Dağ, üçüncüsüne Deniz adını koydular. Bundan sonra Oğuz Kağan büyük bir şölen verdi. Oğuz Kağan kırk masa ve kırk sıra yaptırdı. Türlü yemekler, türlü tatlılar yediler. Şölenden sonra Oğuz Kağan beylere buyruk verdi:
Ben sizlere oldum kağan
Alalım yay ile kalkan
Nişan olsun bize uğur
Bozkurt olsun savaş parolası
Demir kargı olsun orman,
Av yerinde yürüsün kulan
Daha deniz, daha nehir
Güneş bayrak, gök çadır.
Ondan sonra Oğuz Kağan dört yana buyruklar yolladı, bildiriler yazdı ve elçilere verip gönderdi. Bu bildirilerde şöyle yazılıydı:
‘Ben Türklerin kağanıyım ve yeryüzünün dört köşesinin kağanı olsam gerektir. Sizden itaat dilerim.’
Yine o zamanlarda sağ yanda Altun Kağan adında bir kağan vardı. Bu Altun Kağan Oğuz Kağan’a itaat etti. Sol yanda Urum Kağan vardı. Askerleri ve şehirleri çoktu. İtaat etmedi. Oğuz Kağan gazaba gelerek, bayrağını açtı askeriyle ona karşı yürüdü.
Kırk gün sonra Buz Dağ adında bir dağın eteğine geldi. Çadırını kurdurdu ve sessizce uyudu. Tan ağarınca Oğuz Kağan’ın çadırına güneş gibi bir ışık girdi. O ışıktan gök tüylü ve gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı. Bu kurt, Oğuz Kağan’a hitap etti ve: ‘Ey Oğuz, sen Urum üzerine yürümek istiyorsun; ey Oğuz, ben de senin önünde yürümek istiyorum’ dedi.
Gök tüylü ve gök yeleli bu büyük erkek kurt bir kaç gün sonra durdu. Burada İtil Müren adında bir deniz vardı. Burada savaş başladı. Boğuşma ve vuruşma öyle yaman oldu ki, İtil Mürenin suyu baştanbaşa kıpkırmızı oldu. Oğuz Kağan yendi ve Urum Kağan kaçtı.
Sonra Oğuz Kağan askerleriyle İtil adındaki ırmağa geldi. İtil büyük bir ırmaktır. Oğuz Kağan onu gördü ve: ‘İtilin suyunu nasıl geçeriz?’ dedi.
Askerler arasında iyi bir bey vardı. Onun adı Uluğ Ordu Bey idi. O akıllı bir erdi. Gördü ki, bu yerde pek çok dal ve pek çok ağaç var. O ağaçları kesti ve bu ağaçlara yattı, suyu geçti. Oğuz Kağan sevindi, güldü ve ‘sen burada bey ol, senin adın Kıpçak Bey olsun’ dedi.
Yine ilerlediler. Oğuz Kağan yine önünde gök tüylü, gök yeleli kurtla birlikte Hint, Tangut ve Suriye taraflarına yürüdü. Pek çok vuruşmadan ve pek çok çarpışmadan sonra oraları hükmü altına aldı ve kendi yurduna kattı.
Yine söylenmeden kalmasın ve belli olsun ki, Oğuz Kağan’ın yanında aksakallı, kır saçlı, tecrübeli bir ihtiyar vardı. O, anlayışlı ve asil bir adamdı. Oğuz Kağan’ın nâzırı idi. Adı ‘Uluğ Türk’ idi. Günlerden bir gün uykuda bir altın yay ve üç gümüş ok gördü. Bu altın yay gün doğusuna üç ok da şimale doğru gidiyordu. Uykudan uyanınca düşte gördüğünü Oğuz Kağan’a anlattı ve dedi ki: ‘Ey kağanım, senin ömrün hoş olsun; ey kağanım, senin hayatın hoş olsun. Gök Tanrı düşümde verdiğini hakîkate çıkarsın. Tanrı bütün dünyâyı sana bağışlasın!’
Oğuz Kağan, Uluğ Türk’ün sözünü beğendi, onun öğüdünü dinledi. Sabah olunca büyük ve küçük oğullarını çağırttı ve: ‘Benim gönlüm avlanmak istiyor. İhtiyar olduğum için benim artık cesâretim yoktur; Gün, Ay ve Yıldız doğu tarafına siz gidin; Gök, Dağ ve Deniz sizler de batı tarafına gidin’ dedi.
Doğuya gidenler yolda bir altın yay buldular. Batıya gidenler de üç gümüş ok buldular. Bunları getirip babalarına verdiler. Oğuz Kağan yayı üçe böldü ve ‘Ey büyük oğullarım yay sizlerin olsun, yay gibi okları göğe kadar atın.’ dedi. Okları da üçe üleştirerek ‘Ey küçük oğullarım oklar sizlerin olsun. Yay oku attı, sizler de ok gibi olun.’ dedi.
Ondan sonra Oğuz Kağan büyük kurultayı topladı. Halkını çağırttı. Yurdunu ‘Boz Oklar’ ve ‘Üç Oklar’ diye anılan oğulları arasında paylaştırdı ve dedi ki:
Ey oğullarım, ben çok aştım;
Çok vuruşmalar gördüm;
Çok kargı ve çok ok attım;
Atla çok yürüdüm;
Düşmanları ağlattım;
Dostlarımı güldürdüm.
Ben Gök Tanrıya (borcumu) ödedim.
Şimdi yurdumu size veriyorum.
Prof. Dr. NECATİ DEMİR 20 Nisan 1964’te Ordu’ya bağlı Ulubey ilçesinin Kumanlar köyünde doğdu. Kumanlar İlkokulu (1974), Ordu Fatih Ortaokulu (1977), Ordu Fatih Lisesi (1980) Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü (1987) mezunudur. Yüksek lisansını Cumhuriyet Üniversitesinde (1992), doktorasını Selçuk Üniversitesinde (1996) tamamladı. Gaziantep Sarısalkım Ortaokulunda Türkçe öğretmeni (1987-1990), Sivas Cumhuriyet Lisesinde Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni, Cumhuriyet Üniversitesinde Türk Dili okutmanı olarak çalıştı. 13 Haziran 1996’da Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’ne yardımcı doçent olarak tâyin edildi. 30 Kasım 2000’de doçent, 9 Şubat 2006’da profesör oldu. Kitaplarından dört tanesi Harvard Üniversitesi, yirmi yedi tanesi Almanya, bir tanesi Avusturya, bir tanesi de Danimarka’da yayımlanmıştır. 1996-2010 yılları arasında Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesi Ortaöğretim Sosyal Alanlar Bölümü’nde öğretim üyesi ve bölüm başkanı olarak görev yaptı. 2010 yılında Gazi Üniversitesine tâyin edildi. Hâlen Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Ana Bilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır. Prof. Dr. Necati Demir’in yazıp yayınlattığı kitaplardan bâzıları: Turan Hakanı Alper Tunga, Oğuz Kağan Töresi, Dede Korkut Destanı, Türgiş Devleti, Türk Efsâneleri, Türk Ninnileri, Anadolu Türk Masallarından Derlemeler, Dil-Târih-Kültür ve Edebiyat Araştırmaları, Dede Korkut Destanının Türkmenistan Boyları, Târihî Süreç İçerisinde Karadeniz Bölgesi: Tarih-Etnik Yapı-Dil ve Kültür, Ulu Han Ata Bitiği, Türk Kültürü Araştırmaları, Üniersiteler İçin Türkçe Dil Bilgisi, Türk Mânileri, Müseyyeb Gazi Destanı, Danişmend Gazi Destanı, Türkçe Ses ve Biçim Bilgisi. Bozkurt ve Ergenekon Destanı, Alp Er Tunga Destanı, Satuk Buğra Han Destanı, Ordu Yöresi Târihinin Kaynakları, Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, Danişmendname, Anadolu’dan Türk Çocuk Oyunları, Türkçe Cümle Bi̇lgi̇si̇, Şecerei Terakime, Ankara’da Eski Türk İzleri, Oğuzname: Kazan Nüshası, Tokat İli Ve Yöresi Ağızları.