4.8 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 120

Algıları Yeneceğiz!

Türk Milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin içeriden ve dışarıdan top yekün bir saldırı altında olduğundan hiçbir şüphemiz yok!

Bu saldırılar hangi araçlar kullanılarak yapılıyor? Sorusunun cevabı bizler tarafından çok iyi bilinmelidir.

Bunlardan biri de “algı yaratmak”tır…

Yani istenilen, sizi algılar yaratmak suretiyle etkisizleştirmek hatta kendi ölümünüzün bile sizin için hayırlı olduğuna yine sizi inandırmaktır.

Bahsettiğimiz algılar nasıl ve kimler tarafından yaratılıyor?

İnsanlarımız derin feraset sahibidir ama pek okumadığı ve araştırmadığı için bilgiden yoksundur. Biraz da kolaycılığımız vardır. “Particilik hastalığı” sebebiyle olayları derinden izlemez ve parti başkanlarının sözlerine bakarız. Şeytan icadı (!) televizyonlar da yaşamımız üzerinde etkilidir. Bir de samimiyetine inandığımız köşe yazarlarına adeta tapınırız… Ayrıca devletimize çok bağlı olduğumuzdan devlet görevlilerinin bir memur olduğunu unutup onların söylediklerini adeta bir ilahi emir gibi telakki ederiz.

Bunu bizler biliyoruz da, Türk Milletine saldıranlar bilmiyor mu?

Bu zafiyetlerimizi bilenler yukarıda saydığımız hususları kendi amaçları doğrultusunda kullanarak, bizi yarattıkları algılarla ölüme mahkum etmeye çalışıyorlar.

Türk Milleti; ama yazılı basın ama televizyonlar eliyle binlerce kişinin katili bölücü başının İmralı’dan çıkarılmasına ve Anayasa yolu ile hükümranlık haklarının yok edilmesine razı edilmeye çalışılıyor… Türkiye’ye övgüler yağdıran Trump bile devrede!

Partilerin ezici çoğunluğu da bu algı aldatmacasının içinde… Onlarda Türk vatandaşlarını bu konuda ikna etmeye çalışıyor.

İşin birde din istismarcılığı boyutu var. Tarikatlar, cemaatler ve diyanet görevlileri de her zaman olduğu gibi aynı düdüğü çalıyor.

Devlet görevlilerinden de benzer sözleri duyuyoruz. “Sen devlet görevlilerinden daha iyi mi, bileceksin” diye propaganda yürüyor. Evet ben devlet görevlilerinden daha iyi bilirim. Onlar memur, aldıkları emri yerine getiriyorlar. Ben ise Türk Milletinin fedaisiyim!

Yani algı yaratmak için sizin anlayacağınız büyük bir propaganda yürüyor.

İktidar döneminin büyük sermayedarlarından biri ile tanışırız. Yirmi beş yıl önce evinde televizyon olmadığını ve ailece eve televizyon sokmadıklarını gururla anlatmıştı. Ama şimdi en az bir televizyon kuruluşunun ve büyük bir medyanın patronu! Televizyona şeytan icadı de ama işine gelince televizyon yayınları yapan şirketin olsun. Kimin için yaptı bunu? Tabii ki çok sevdiği bizler için! Bu arkadaş sahibi olduğu yayın kuruluşlarında her gün Apo’nun ininden çıkması ve bölücülere haklar tanınması gerektiğini anlattırıyor.

Biz bu “algı tuzağı”nı görmek ve onu yenmek zorundayız.

Unutmayın, Allah’ın Kuran’da ilk emri “oku”dur. Yine milli şair İstiklal Marşı’na “Korkma” diye başlıyor… Okuyacağız, takip edeceğiz, Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti devleti ile uğraşanları “Korkma” dan def edeceğiz.

Onlar başımıza “hayali algılar” ile bir çorap örmeye çalışıyorlar ise bizlerde onların yaratmaya çalıştığı bu algıları yeneceğiz.

Burada görev her bir Türk vatandaşına düşüyor. Yurt sathında milletin ve devletin canına kast edenlerin oyunlarını bozmak için bıkmadan yorulmadan var gücümüzle mücadele edeceğiz.

Hadi gelin Türk Milletini algılarla esir etmek isteyenlerin oyunlarını ters yüz edelim… Türkiye’yi içimizdeki haysiyetsizlere yem etmeyelim!

Ortadoğululaşmanın Neresindeyiz?

Avrupa 18. yüzyıldan sonra Rönesans, Reform hareketleri ve coğrafi keşiflerin kazandırdığı zenginliklerle büyük bir ivme ile kalkınmaya başladı. Osmanlı Devleti bu gelişmelere ayak uyduramadığı için geri kaldı. Bu gerilemenin sebeplerini araştıran iktidar sahipleri ve aydınlar ülkenin Batılılaşması gerektiği fikrini kabul ettiler.

Bizim gibi ülkelerin, Avrupa ülkelerinde, Amerika Birleşik Devletleri’nde bilim, teknoloji, ekonomi, politika, kültür ve sanat alanlarındaki gelişmeleri gerek taklit ederek gerekse özümseyerek almalarına Batılılaşma (Garplılaşma/ Westernization) deniyor.

Türkiye Tanzimat döneminden bu yana Batılılaşma (Garplılaşma) çabası içinde. Gerek Osmanlı ve gerekse Cumhuriyet döneminde bu doğrultuda çok çeşitli reformlar gerçekleştirildi.

Bu makalenin başlığını rahmetli Prof. Dr. Mümtaz Turhan’ın “Garplılaşmanın Neresindeyiz?” isimli kitabından ilhamla attım. Çünkü son yıllarda artık Türkiye’nin yönünün Batı’ya değil Ortadoğu’ya yöneldiği iddia ediliyor. AKP iktidarı döneminde, zihniyetimizin ve yönetim tarzımızın Ortadoğululaşmakta olduğu yönünde bir algı oluştu.

Bu süreci tanımlayanlar, “politik kutuplaşma, otoriter yönetim eğilimleri, dini referansların artan şekilde siyasete taşınması ve demokratik standartların gerilemesi” gibi ölçütlere dikkat çekiyor.

Böyle bir süreci ne ölçüde yaşadığımızı anlamak için kavramların içeriğini hatırlamamız gerekir.

*********************************

Batılılaşmak- Ortadoğululaşmak

Ortadoğululaşmak, ülkenin ya da toplumun siyasi, kültürel ve sosyal yapılarının Ortadoğu bölgesine özgü özelliklerle şekillenmesi demek. BATILILAŞMA ise kültürel ve siyasi yapının Batı’nın geliştirdiği değerler, kurumlar ve kurallarla yapılandırılması anlamına geliyor.

Prof. Dr. Mümtaz Turhan “Batı medeniyetinin ana unsurları bilim, teknik, insan haklarını teminat altına alan hukuk ve hürriyettir. Hakiki Batılılık bu prensiplere bağlılıktır” diye tanımlıyor.

Prof. Dr. Mümtaz Turhan Türkiye’nin Batı medeniyetinden ilham alarak kendine özgü bir modernleşme yolunu bulması gerektiğini vurgulayan bir bilim adamıydı. Fakat, “tarihi ve kültürel değerlerimizi koruyarak modernleşirken aynı zamanda Batı medeniyetinden öğrenmemiz ve bunları kendimize uyarlamamız gerekir” düşüncesinde idi. Bu yüzden Batılılaşma sürecinin sadece teknolojik ve ekonomik alanda değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel alanda da gerçekleşmesi gerektiğini savunuyordu.

Türkiye çeşitli sorunları da olsa, bu alanda gerçekten ciddi mesafe almış bir ülke. Gelişmiş Batı devletleri ve toplumları seviyesinin hayli altında olsak da Ortadoğu ve diğer az gelişmiş ülkelerle kıyaslanınca aramızda ciddi fark olduğu hemen görülebiliyor.

Ortadoğululaşma kavramı, genellikle modernleşme, sekülerleşme ve demokratikleşme süreçlerinden uzaklaşarak, daha otoriter, dini ve geleneksel değerlere dayalı bir yapıya dönüşmeyi ifade ediyor.

Yukarıdaki kavram ve ölçülerin ışığında, “Türkiye’nin Batılılaşmak yerine Ortadoğululaşma sürecine girdiğini söylemek mümkündür sanıyorum.

*********************************

Siyaset ve Yönetim Anlayışında Değişim

Herkes kendisine sorabilir: Türkiye’nin siyaset ve yönetim anlayışı ne ölçüde Ortadoğu ülkelerine benzemektedir? Kuvvetler ayrılığı olan bir demokrasi var mıdır? Seçimler önceden belirlenmiş kurallara göre ve yarışan herkese eşit şartlarda yapılmakta, milli iradenin tam tecellisi için gereken demokratik şartlar sağlanmakta mıdır?

Son yıllarda Türkiye’de toplumsal değerler ve kültürel yapı ne yönde değişti? Bütün bireylerin eşit olduğu, vatandaşlık esasına dayalı toplum yapısı var mıdır? Yoksa siyasi erk üzerinde cemaat, tarikat, aşiret, büyük sermaye gibi resmi olmayan organizasyonların etki oranı yüksek midir?

Demokratik kurumların işleyişi nasıl etkilenmiştir? Özellikle CB Sistemine girdikten sonra yargı ne kadar bağımsız ve tarafsız? TBMM’nin etkinliği yok denecek mertebeye düştü mü?  Merkez Bankası, TÜİK, BDDK gibi Batı’da bağımsız olan kurumlar Türkiye’de tek adamın iradesine bağımlı mı?

Kurumlar yasadan kaynaklanan görev ve yetkilerini kullanma için her durumda siyasi iradeden talimat mı bekliyor? Orman yangınına giden itfaiye, depremde görevli kurtarma ekipleri “Sayın CB talimatı ile” mi gidiyor?

*********************************

Ortadoğulu Zihniyetine Doğru

Toplumumuza ve devletimize hakim olan ZİHNİYETTE ne yönde değişim var?

Acaba Batılı toplumlarda olduğu gibi bireycilik, özgür düşünce ve eleştirel yaklaşımlar ön planda mı? Yoksa Ortadoğu toplumlarında olduğu gibi kadercilik ve cemaat/ aşiret/ topluluk odaklı düşünce yapısı mı hakim olmaya başladı?

Batılı ülkelerde şeffaflık, hesap verebilirlik ve hukukun üstünlüğü temel alınırken, Ortadoğu’da otoriter yönetim tarzları ve kişisel liderliğin ön plana çıktığını biliyoruz. Türkiye’de yönetim anlayışında hangi anlayış hakim?

Ortadoğu toplumlarında kadercilik ve liderlere sorgusuz itaat yaygındır. Batılı toplumlarda ise bireyler daha aktif bir rol üstlenir ve liderlerin kararlarını eleştirme eğilimindedir. Liderlerin yaptıklarını sorgulayabiliyor muyuz? Yoksa “benim partim, liderim yaptıysa bir bildiği vardır” mı diyoruz? Verdiği sözleri tutmayan, halkına yalan söyleyen yönetici ve siyasetçilere hesap sorabiliyor muyuz?

Devleti yönetenleri, iktidar ve güç sahiplerini eleştirebiliyor muyuz? Özellikle Cumhurbaşkanına hakaret davaları neden bu kadar çok? Neden vatandaşlarımızın çoğu sosyal medyada muhalif paylaşımlara yorum yapmaktan ve hatta beğen tuşuna basmaktan korkuyorlar?

Batı’da demokratik süreçlere toplumun geniş kesimleri katılır. Ortadoğu’da bu süreçler genellikle daha sınırlıdır ve seçimler sıklıkla formalite niteliği taşır. Türkiye’de sivil toplumun demokratik süreçlere katılımı çok yetersiz. Bağımsız ve güçlü STK sayısı neden yok denecek kadar az?

Bu sorulara vereceğiniz cevaplar, “Ortadoğululaşmanın Neresindeyiz?” sorusunun da cevaplarıdır.

****

Batı demokrasilerinde esas olan halkın iradesini icra etmek ve halkın refahını sağlamaktır. Ortadoğu’da halkın iradesinin önemi yoktur. Türkiye’de ise demokrasi “halk adına karar verecek nitelikte olanların siyasetine, görünürde halkın rızasını almak” seviyesinde.

Batılılaşmış olsak, halka sormadan kapalı kapılar ardında yürütülen “süreçlerle” dünyanın en kanlı narko- terör örgütü elebaşına ve ekibine af çıkarmaya çalışmaya cesaret edilemezdi.

Ortadoğululaşmasak, bir yandan yolsuzluk ve kayırmalarla aksırıncaya kadar kamu malı yiyenler varken, açlık sınırı altında asgari ücret ve onun da altında emekli maaşları belirlenemezdi. Halk meydanlara çıkar, yöneticiler halkın içine çıkamazdı.

Sevginin Gücü

Ülkeyi yönetenlerin sergiledikleri siyasi ayrımcılıktan kaynaklanan gayrı adil uygulamalardan mı diyelim, ülke ekonomisinde uygulanan mekanizmanın bozukluğundan insanımızın fakirleştiğinden mi diyelim; insanlarımız arasında şiddet, kadınımıza yönelik şiddet gittikçe genişlemekte; sevgisizlik hat safhada.
Dindar görünen dinidarların gerçekte göğün kapılarına sırt çevirmeleri, kendi eliyle ürettiği yapay sorunların açılmak bilmeyen kapıları önünde yorgun ve bitkin bir halde bekliyor olmaları hali. Bilim ve tekniğin son imkânlarıyla ürettiği en modern anahtarlar, kilitli kapıların açılmasında ona yardımcı olmuyor. Bu yüzden de özlediği aydınlığı, peşinden koştuğu idealleri ‘’nerede’ ve ‘nasıl’ araması gerektiğini yeniden düşünmesi gerekiyor.
Bu noktada samimi Kur’an Ehli, tespitleriyle hem şikâyetçi olduğunu vurguluyor ve hem de insanlığın peşinden koştuğu idealleri ‘nerede’ ve ‘nasıl’ araması gerektiğinin yanıtını veriyor: İnsan onurunu, haysiyet ve şerefini, her iki âlemde mutlu olması şuurunu merkezine almış Kur’an’ın dini ‘ diyor. Yüce Yaratıcıya iman etmenin merkezini oluşturan ’SEVGİ‘; diyor. Öyle ki ‘’sevgi’, insanlığın saadeti, huzuru, onuru ve güvenliği için kilitli kapıların açılmasında ona yardımcı olacak yegâne eylemdir, kavramdır. Diyor.
*
Derviş Yunus ne güzel söyler;
‘Söz oIa kese savaşı, söz oIa kestire başı, söz oIa aguIu asi baI iIe yağ ede bir söz’’.
‘’Bir bahçeye giremezsen, durup seyran eyleme. Bir gönüI yapamazsan, yıkıp viran eyleme’’
‘’Maharet güzeli görebilmektir, sevmenin sırrına erebilmektir. Cihan, âlem herkes biIsin ki şunu; en büyük ibadet sevebilmektir’
‘’ CümIeIer doğrudur sen doğru isen, doğruIuk bulunmaz sen eğri isen’
*
İnsan olmanın, var olmanın en doruk noktasıdır sevmek aslında. Sevmeden yaşanılmaz. Mutlaka sevmek isteriz. Karşımızdaki, bizi bizim sevdiğimiz kadar sevmese bile. Hatta hiç sevmese de önemi yoktur. Kendimiz için severiz. Sevmeden yapamayız, eksik hissederiz hep kendimizi.
Kimi zaman sevenizdir, kimi zaman da sevilen. Hayatın renkleri, sözcükleri, şarkıları, resimleri, ahengi, güzelliği sevgiyle anlam kazanır. Sevgi yaşama gücümüzdür aslında, yaşamı sevme arzumuzdur.
Sevgi, bütün duyguların en natüreli, en temizi, en nadidesi ve en güzelidir. Kalpleri güzelleştirir, yaklaştırır, kaynaştırır. Güzel duyguların yüreğimizde birikmesini, evrenle paylaşmamızı sağlar. Mutluluğun membaı, huzurun adresidir.
Öyleyse sevmek mi, sevilmek mi önemlidir? Yaşam boyu zihnimizi kurcalayan bir ikilemdir bu. Ünlü şair Fuzuli’ye, “sevmek mi sevilmek mi” diye sormuşlar, “sevmek” demiş. Mevlana “gel gel ne olursan ol yine gel”, Yunus “Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldik” ve Hacı Bektaş’ı Veli “İncinsen de incitme” aynı kutlu yolun yolcularıdır.
Sevmek koşulsuz ve karşılıksız olduğunda değerlidir. Çünkü sevilmeyi de getirir kendisiyle. O yüzden sevmek, emek ister, yürek ister, özveri ister, ihtimam ister, aynı zamanda da cesaret ister.
Unutmayalım ki sevgisiz geçen hayat, yarım hayattır. Sevgisiz insan da yarım insandır. Şu kısacık ömrümüzde sevgiden daha güzel ne var paylaşabileceğimiz. “Senin için ne yapabilirim?” sorusu kadar karşınızdaki insanı rahatlatacak başka bir cümle olabilir mi? Belki elimizden bir şey gelmeyecek ama o cümlenin vereceği güven o kişiye en büyük iyilik olacaktır.
“Bir bakış, ufacık bir gülücük, küçük bir arama, bir nebze hatır sorma, bir soluk uğrama” kimleri mutlu etmez ki… Kalbimizi dolduran nadide duygular, orada yosun tutmasın, gizli kalmasın.
Ruh bahçemiz sevgisiz kalırsa estetiğini kaybeder. Her tarafını devedikenleri sarar. İçindeki güzellikler göç eder sonunda.
Kimseyi küçültmeden, utandırmadan, mütevazı, anlayışlı, olgun bir tavırla, küçük bir jest, bir tebessüm, bir yardım eli, dünyayı değiştirebilir.
Hadi, beklentisiz, içten gelen bir arzuyla sevgimizi tüm evrene yaymanın zamanıdır. Unutmayalım ki; hayatımızda tek mecburiyet sevgi¬dir. Gerçekten sevenler, karşılık beklemeden sevenlerdir.
Şu dünyada kirlenmeden kalan yüreklerini, en temiz şey olan sevgiyle doldurabilen insanlara ne mutlu.
*
Bütün günleriniz sevginizi paylaşmakla geçsin…
Sevgiyle kalın severek kalın.

Türk Millîyetçiliği Fikriyatının Yılmaz / Yorulmaz Müdafii İDRİS TÜRKTEN İle Gündemdeki Meselelerimizi Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Bilgi ve şuur kavramlarını yorumlar mısınız?

İdris Türkten: Çok güzel bir soru. Normal bir insanda ikisinin de bulunması gerekli kavramlar. Yani bilgi ve şuur anlam bakımından oldukça derin ve felsefi konulardır.

Bilgi: Genel anlamda, kişilerin veya sistemlerin nesneler, olaylar, kavramlar ve ilişkileri hakkında edindiği, işlediği ve sakladığı doğru veya doğrulanabilir kavramlar olarak tanımlanabilir. Bilgi, deneyimler, gözlemler, düşünceler ve kendisine rahmetler diliyorum Cemil Meriç’in deyimiyle: “tecessüs” yani öğrenme merakı sonucunda kazanılır.

Şuur (Bilinç): Şuur, bireylerin kendi zihnî ve hissî durumlarının farkında olma kapasitesidir. Bilinç, düşüncelerimizin, hislerimizin ve çevremizde olup bitenlerin farkında olmamızı sağlar. Şuur, Felsefi açıdan bakıldığında, şuurun tabiatı ve kökeni hâlâ tartışmalı bir konudur. Bilinç, subjektif deneyimin temelidir ve “zihin-beden” probleminin merkezinde yer alır.

Bu iki kavram birbirini tamamlar nitelikte olsa da, bilgi daha çok dış dünya hakkında, şuur ise iç dünyamız, deneyim ve farkındalık olarak derinlemesine düşünmeyi gerektirir.

Çetinoğlu: Bir ülkede yaşayan insanların hem bilgili hem de şuurlu olması elbette tercih edilir. Fakat Türkiye’mizde iki özelliğe de aynı ölçüde sâhip olan insanların sayısı ihtiyacı karşılamıyor. İnsanlarda bilgi mi önemlidir, şuur mu? Neden? (Bir başka ifâde ile toplum için bilgili insan mı değerlidir, şuurlu insan mı? Neden?)

Türkten: Bilgi ve şuur yukarıda da değindiğimiz gibi birbirini tamamlayan kavramlardır. Birisi olmaz ise ötekisi yarım kalır ve birinin eksikliği yapılan bir işte ve eylemde anında fark edilir. Bilgi, eğitimle kazanılan bir değerdir, ne kadar iyi eğitirseniz kişiden o kadar faydalı verim alırsınız. Peygamber Efendimiz, “İlim Çin’de de olsa gidip alınız” demiştir. Bilgi sâhibi olmanın ne kadar önemli olduğunu siz düşünün artık. Bilimin yanında şuur da çok önemlidir tabii. Bilgili bir insanda şuur yoksa eğer, onun yaptığı bir işten hiçbir fayda beklenemez. İdeal bir insan, içinde yaşadığı toplumun değerlerinin şuuru ile yani milli şuurla hareket etmek mecbûriyetindedir.

Cetinoğlu: İhtiyacımız ölçüsünde hem bilgili hem şuurlu insan yetişmemiş olmasının sebebi eğitim sistemimiz midir, insanlarımızın zekâ seviyesi mi? Beslenme problemi mi var, inanç yetersizliği mi, vatansevirlik duygularının yetersizliği mi? Yoksa başka problemler mi?

Türkten: Bu saydıklarınızın hepsi de önemli faktörlerdir. Cumhuriyetten sonra Mustafa Kemal Atatürk dönemi hâriç, eğitime yeteri kadar gerekli önem ve değer verilmemiştir. Bu yüzden Avrupa’ya karşı bilim ve teknolojide oldukça geriyiz. Avrupa matbaayı 1400’lü yıllarda kullanmaya başlamışken biz, 300 yıl sonra matbaa ile tanışır olmuşuz. Avrupa’da gelişen olayları her zaman 100 yıl geriden takip etmişiz. “Endüstri 1, buhar makinesinin insan gücü yerine kullanılmaya başladığı birinci endüstri devrimi. Endüstri 2, Henri Ford’un başını çektiği üretim bandı ne üretiyor bakınız! Otomobil. Tam 100 yıl önce. Endüstri 3, robotların sanayie girmesi. Endüstri 4, robotlara internet yüklenmesi.”(İskender Öksüz: Bilim Din ve Türkçülük)

Şimdi Endüstri 5, yapay zekâ devrimine girildi ama biz yeterince ve yerinde kullanıyor muyuz orası meçhul. Zekâ IQ seviyesi önemli tabii. Türkiye’de IQ oranı 100 üzerinden 89-90. Avrupa ülkelerinde ortalama: 100 üzerinden 110

Zaten PİSA ve PİAAC verileri de verdiğim rakamları doğrular nitelikte. 2015 yılı itibarı ile dünya ortalamasına göre durumumuz iyi görünse de, 35 OECD ülkesi arasında sondan üçüncüyüz. Bizden sonra Şili ve Meksika geliyor. Eğitim sistemimiz maalesef okuduğunu anlamayan insanlar yetiştiriyor.

Çetinoğlu: Âcilen giderilmesi gereken noksanlarımız nelerdir?

Türkten: Amerika’yı yeniden keşfetmenin bir anlamı yok. Gelişmiş ülkeler kalkınma ve ilerleme yolunda hangi yolu tâkip ettilerse ilmin ışığında o yoldan gitmemiz gerekiyor. Sınır güvenliğimizi iyi korumamız gerekiyor. Ülkemizdeki sığınmacıların âcilen ülkelerine gönderilmesi lâzım. AB ülkeleriyle imzalanan geri kabul anlaşmasının derhal iptal edilmesi gerekiyor. âcilen tek adam rejiminden kurtulup parlamenter demokrasiye dönmeliyiz. Bütün yetkilerin tek adamda toplanması birçok yanlışı beraberinde getiriyor. Lord Acton’un dediği gibi: “Güç, insanı bozar, mutlak güç, mutlaka bozar.” Devletimiz şu anda tüccar mantığıyla yönetiliyor. Devlet kurumlarımıza yeniden işlerlik kazandırmamız gerekli. Millî Kalkınma Planlamasına yeniden dönmeliyiz. Millî Eğitim sistemimiz acilen yeniden ele alınmalı, yap-boz mantığından vaz geçilmeli ve kültür değerlerimiz korunarak ilmin ışığında kalıcı çâreler üretilmeli.

Çetinoğlu: Verilen vazifeyi, başaramamış bir insanın Japonya’da olduğu gibi intihar etmesi veya başka bir şekilde cezalandırılması, örfümüzde, âdetlerimizde, geleneğimizde ve inanç sistemimizde yoktur.

Başaramadığı bir iş için oluşan vicdan sızısına; bahânelerin devâ, ilaçların şifa vermeyeceğinin şuurunda olan insanlara ihtiyacımız var. Bu insanları nerede ve nasıl yetiştirebiliriz?

Türkten: Japonya’da olduğu gibi bir kişinin işi başaramadığında Harakiri yapma geleneği bizim kültürümüzde yok. Ülkemizde iyi yetişmiş bilim insanımız çok şükür var ama bunlara yurt içinde gereken değerler verilmediğinden Türkiye büyük oranda “Beyin Göçü”ne mâruz kalıyor. Maalesef yöneticilerimiz yetişmiş insanımıza “giderlerse gitsinler” mantığıyla yaklaşıyor. Bunların yerini liyakatsiz insanlar dolduruyor. Nerede hangi kurum varsa o kurumların başına mutlaka liyakat sâhibi insanların getirilmesi gerekiyor. Liyakatin olduğu yerde hata yapma oranı düşük olur.

Çetinoğlu: Türkiye’mizde gidişatın istenilen ölçüde ve istikamette olduğunu düşünmüyorsunuzdur? Sebepleri neler olabilir?

Türkten: Hayır düşünmüyorum. Adam kayırmacılığı Nepotizm, ‘Bizim çocuklar’ mantığından vaz geçilmeli, kurumlarımızın başına kuralsız atamalardan vaz geçilerek her kurumun başına liyakat sâhibi yöneticiler getirilmeli.

Çetinoğlu: Ahlâksız insan olmaz. Her insanın kendisine göre bir ahlâkı vardır. İyi ahlâklı insan olabileceği gibi kötü ahlâklı insanlar da vardır.

İyi ahlâklı insanda bulunması gereken en önemli ‘iyi’ olarak kabul edilebilecek 10 özellik nelerdir?

Türkten: 1-Dürüstlük: Doğruyu söylemek ve her durumda dürüst davranmak.

2-Adâlet: Herkese eşit ve hakkaniyetli davranmak.

3-Empati: Başkalarının duygularını anlamak ve bu duygulara saygı göstermek.

4-Saygı: İnsanlara ve onların haklarına, düşüncelerine, inançlarına saygı göstermek.

5-Merhamet: Başkalarına karşı şefkatli ve yardımsever olmak.

6-Sorumluluk: Kendi davranışlarının sonuçlarını kabul etmek ve gerektiğinde sorumluluk üstlenmek.

7-Sabır: Zorluklar karşısında sâkin ve metânetli kalabilmek.

8-Güvenilirlik: Sözüne sâdık kalmak ve başkalarının güvenini kazanmak.

9-Disiplin: Kendi davranışlarını ve duygularını kontrol edebilmek.

10-Alçakgönüllülük: Kendi hatalarını kabul edebilmek ve başkalarından öğrenmeye açık olmak.

Çetinoğlu: İyi ahlâklı insanda bulunmaması gereken en önemli 10 kötü özellik nelerdir?

Türkten:1-Yalan söylemek. Doğruluktan sapmak ve insanları yanıltmak.

2-Haksızlık: İnsanlara Adâletsiz davranmak ve haklarını gasp etmek.

3-Bencillik: Sâdece kendi çıkarlarını düşünmek ve başkalarını umursamamak.

4-Kaba davranış: Saygısız ve incitici şekilde davranmak.

5-Zâlimlik: Diğer insanlara veya canlılara zarar vermek.

6-Sorumsuzluk: Kendi davranışlarının sonuçlarını dikkate almamak.

7-Sabırsızlık: Hoşgörüsüz ve aceleci olmak.

8-Güvensizlik: Verdiği sözleri tutmamak ve başkalarının güvenini suistimal etmek.

9-Öfke kontrolsüzlüğü: Duygularını kontrol edemeyip saldırgan davranışlar sergilemek.

10-Kibir: Kendini üstün görmek ve başkalarını küçümsemek.

Çetinoğlu: Çağımız devletlerinde ‘olmazsa olmaz’ denilebilecek prensipler nelerdir?

Türkten: Çağımız devletlerinde “olmazsa olmaz” denilebilecek bazı temel prensipler şunlardır:

1-Hukukun Üstünlüğü: Yasaların herkes için eşit ve âdil bir şekilde uygulanması. Hukukun üstünlüğü, keyfi yönetimden kaçınılmasını sağlar.

2-Demokrasi: Halkın kendi yöneticilerini hür ve âdil seçimlerle belirleyebilmesi. Demokratik süreçler, vatandaşların katılımını ve temsilini sağlar.

3-İnsan Hakları: Temel insan haklarının korunması ve saygı gösterilmesi. Bu, ifade özgürlüğü, din özgürlüğü, eğitim hakkı gibi hakları içerir.

4-Şeffaflık ve Hesap Verebilirlik: Devletin eylemlerinin ve harcamalarının açık olması ve devlet yetkililerinin hesap verebilir olması.

5-Güçler Ayrılığı: Yasama, yürütme ve yargı erklerinin bağımsız olarak çalışması. Bu ayrım, güç yoğunlaşmasını engeller ve denge-denetleme mekanizmalarını güçlendirir.

6-Eşitlik: Tüm vatandaşlara din, dil, ırk, cinsiyet, etnik köken, sosyal statü gibi herhangi bir ayrım gözetmeksizin eşit fırsatlar ve haklar sağlanması.

7-Sosyal Adâlet: Gelir dağılımında Adâletin sağlanması, yoksullukla mücadele edilmesi ve sosyal refahın artırılması.

8-Çevre Koruma: Tabîi kaynakların sürdürülebilir bir şekilde kullanılması ve çevre koruma politikalarının uygulanması.

Bu prensipler, modern devletlerin vatandaşlarına âdil, güvenli ve refah dolu bir yaşam sunabilmeleri için temel unsurlar olarak kabul edilir.

Çetinoğlu: Türkiyemizin ağır bir iktisâdî kriz dönemi yaşadığı biliniyor. Bu durumun müsebbibinin dış güçler olduğu söylentisini nasıl değerlendiriyorsunuz. Dış güçler değilse, kimlerdir, yangın niçin ve nasıl çıkmıştır?

Türkten: Dünya bir milletler mücâdelesidir. Durup dururken hiçbir millet ekonomik yönden diğerine yardım yapmaz, ancak güç birliği oluşturulursa birlikte kalkınma sağlanır. Avrupa Topluluğu gibi. Türkiye ekonomisi en zayıf halindeyken bile 2002 yılında Güney Kore ekonomisiyle yarış halindeydi. Bugün Güney Kore 2024 yılı itibariyle 196 ülke arasında dünyanın 12. büyük ekonomisine sâhiptir. Güney Kore, 2024 yılında 36.132 dolarlık kişi başına düşen millî gelir ile dünyada 33. sırada yer almaktadır. Türkiye ise: ekonomik büyüklük açısından 67. Sırada ve en iyimser rakamlarla fert başına düşen millî gelir: 15 666 $

Her işte kabahati dış güçlere bağlamak, kendi kendimizi olmasa bile Türk insanını kandırmaktan ibârettir. Devlet kadrolarında denetimsiz israf,  îtibardan tasarruf olmaz mantığı, Faiz sebep enflasyon sonuç, kur korumalı mevduat uygulamaları ve bir de liyakatsiz kadrolarla ekonomiyi yönetmeğe kalkarsanız ekonomide batış kaçınılmaz olur.

Çetinoğlu: Son soruyu siz hazırlayınız ve cevabını veriniz. Veya şu soruyu cevaplandırınız: Bir kibrit çöpü olsaydınız, kendinizi ne için yakardınız?

Türkten: “Bir kibrit çöpü olsaydım eğer” sorunuza Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün şu veciz ifadesiyle cevap vereyim. “Türk Milletini muasır milletleri en üst zirvesinde” görmek için yakardım.

İDRİS TÜRKTEN: 1 12 1949 Yılında Tokat Artova’da doğdu. İlkokulu Artova’da bitirdikten sonra Ortaokul ve liseyi Turhal’da okudu. 1970 yılında hem çalışmak, hem de tahsil yapmak üzere Almanya’ya gitti. Berlin Teknik üniversitesinde makine mühendisliği tahsili yaparken 1973 yılında Almanya ekonomisindeki kriz yüzünden işi ve okulu bırakmak zorunda kaldı. Türkiye’ye döndü ve Eğridir Dağ ve Komando okulunda askerlik hizmetini yaptı. Askerlik sonrasında Kocaeli / Yarımca’da bulunan Petkim Petro Kimya Fabrikasında çalıştı. Emekli olduktan sonra bir süre esnaflık yaptı. İdris Türkten, evli ve biri kız, 3 evlat sahibidir. Çeşitli gazete ve internet sitelerinde yazıları yayınlanmaktadır. Kocaeli Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu Üyesidir.

Vesikalı veya Ödüllü Yar; Sinema Sektörü

Fikir emekçileri günümüzde hala adli soruşturmadan kurtulamıyorlar. Genelde çoğu da yargı ve soruşturma sonucu beraat eder ama, boşu boşuna mahkemelerimiz böylece meşgul edilir. Babıali’de gazetecilik yaparken ani bir kararla Polatlı Topçu ve Füze Okulu ile Erzurum Tabakhane Topçu Alayına askere giderken (1968) hakkımda açılan 40 küsur dava devam ediyordu. Fikir suçunu çok iyi bilirim. Bunun ıstırabını duyduğum için de Yüzaltmışüç (Yunus Emre Yayınevi 1974) adlı eserimde görüşü ne olursa olsun fikir suçlarından yargılananları anlattım, düşünce özgürlüğünü savundum, hakikat arayışımı sürdürdüm.

Bu süreç benim için epeyi süre devam etti. Bir sivil toplum kuruluşu yöneticisi olarak fikir ve sanat sitemizdeki resimli romandan (2006), sonra Yürüyüş Yolu adlı biyografik anı kitabından (2014) yine yargılandım. Çünkü fikir emekçiliğinin, emekliliği yoktur. Hak vaki olana kadar üretmeye devam eder, hakkında dava açılır veya açılmaz. Öyle ki bunu hocamız, şair Arif Nihat Asya şöyle ifade ediyor; “Sessizce düşünsek, duyacaklar bir gün/ Olmazları olmuş sayacaklar bir gün/ Onlar bu vehimle ellerinden gelse/ Rüyalara sansür koyacaklar bir gün!”

Yürüyüş Yolu davası görülürken kurucusu olduğum Türkiye Yazarlar Birliği’nden, üyeleri olduğum Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nden, kısa adı FIJ olan Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’ndan (Internatıonal Federation Of Journalistes), Edebiyat, Sanat, Kültür Araştırmaları Derneği’nden vs belki duymamışlardır ama geçmiş olsun, dava nasıl gidiyor falan gibi yakınlaşma bile görmedim, duymadım.

Aydın Yüreğindeki Sorumluluk

Telif Hakları Derneği Başkanımız Cafer Vayni davayı sahiplendi, bilgi ve belge verdi, Avukat Mehmet Cangir de hukuki danışmanlık yaptı. Davalarımdan aklandım. Müteşekkirim kendilerine. Cafer Vayni bunu hep yapıyor. Açıyı genişletti ve dijital dünya, yayın, kültür, sinema, müzik ve güzel sanatlar endüstrisi için de çok önemli sahiplenmeler gerçekleştiriyor. En son Doğuş Üniversitesiyle birlikte (2024) sinema endüstrisi telif hakları sempozyumunu hayata geçirdi, 2025’te ise yine Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla güzel sanatlardaki telif haklarını ve fikri hukuku gündeme taşıyacak.

Bunlar imkanla falan değil, yürekle, ufukla, aydın sorumluluğuyla, sivil topluma zaman, kadro ve kaynak aktararak üretenlere faydalı olmak için yapılan etkinliklerdir. Üstelik çağdaş kamusal bir alanı da sahiplenmektir.

Çengelköy Doğuş Üniversitesi kampüsünde iki gün süren(29-30 Kasım 2024) ve benim de sonuna kadar takip ettiğim programda 5 oturum gerçekleşti, 27 akademisyen iştirak etti, 14 tebliğ sunuldu ve tartışmaya açıldı.

Program sunucusu Doç Dr.Nermin Özcan Özer de takdimindeki nokta atışlarıyla mesela “sinema farklı disiplinler harmanlayarak seyirciye ulaşan güçlü, etkili bir sanat dalıdır” hatırlatması bir bakıma önemli bir tebliğ yansıtmak gibiydi. Güzel Türkçesi, konuya hakimiyeti, hal ve tavrı ile pekiyi aldı.

Telif İnsan Hakkı Ve Hukuku

Cafer Vayni Başkan insana, fikri üretime, esere, çağa yatırım yapmaya endekslediği açıklamasına göre; sinema sansür tarihidir. Türkiye’de 1932-1988’e kadar 26 bin 273 sansür uygulaması dolayısıyla sinema sektörü fazla gelişemedi.

Başkan Cafer Vayni’nin bir hatırlatması çok önemliydi. Şöyle dedi uzun konuşmasında; “Birleşmiş Milletler Beyannamesinin 27. Maddesi telifin bir insan hakkı oyduğunu tescil eder, hatırlatır. Sonra UNESCO 1955’te Cenevre Antlaşmasıyla dünya telif haklarını zapturapt altına aldı. Artık telif hakları bütün dünyada dolaşabiliyor. TRIPS Fikri Mülkiyet Hakları Anlaşması (1988) yaygınlaştı. Türkiye’de bundan nasipleniyor ve nasiplenecek. Ekonomiye de ciddi bir katkı verecek. Zaten bunun en son örneği yurtdışına satılan televizyon dizileridir.” Sadece bunlar için bile birkaç özel oturum yapılabilirdi. Çünkü milli kimliğimiz ve toprağımız, bir de iddiamız üretmeye ve eser vermeye çok yatkın. Üstelik kolektif bir çaba sinema.

Özellikle günümüzde Uluslararası Almanya, Azerbaycan Kitap Fuarına ve Kazakistan’a giden yayınevleri kitaplarının telif haklarını da satarak mutlu dönüyorlar artık. Bu güzel ve önemli bir gelişmeydi telif hakları için. Hatta bunun için de mesleki sivil toplum kuruluşları örgütlendi.

Yaratıcı Özgürlük Teşvik Edilmeli

Doğuş Üniversitesi bu konuda bir “uzman akademi” oldu diye düşünüyorum. Hukuk Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Mustafa Alper Gümüş sinemanın bir eğlence değil, bir sanat formu, bir düşünce alanı, varoluş sorularına muhatap bir sektör olduğunu, insan hakikatinin arayışını netice verdiğini savundu. Önemli bir tespit bu. Prof.Dr. Gümüş, zamanı damıtan bir araç olan sinemanın, vakti mühürlemek için değil, dağıtmak, parçalamak ve sorgulamak olduğunu öne süren Tarkovski’yle aynı düşüncede. Dolayısıyla sinema sektörü ruhen ve hukuken korunmalıdır.

Dünyamızda siyasi gelişmeler kadar kültürel ve teknolojik gelişmeler de çok hızlı. Kronikleşmiş problemler, yapay zekanın oluşması dolayısıyla, sinema sektörü elbette problemlerinin çözümlenmesi beklemektedir. İşte bütün bu hususlar Doğuş Üniversitesi’ndeki sempozyumda görüşüldü. Program sonuna doğru Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları Mevzuat Dairesi Başkanı Şükriye Şirin de eleştirilere cevap verdi, yanlış anlaşılmalı düzeltti. Bu da önemli ve iyi bir gelişme.

Sempozyumdaki tebliğ, eleştiri ve cevaplara göre; sinema sektöründe hakikat arayışı devam ediyor, öte yandan da köklü değişiklikler birbiri ardından geliyor, edebi eser sayılan sinema ve telif bir insanlık mirasıdır, yaratıcı özgürlük teşvik edilmelidir, sanat ve sanatçının korunmasında tek yetkili ise bakanlıktır. Ayrıca sinema telifleri yeteri kadar toplanamıyor, bir tıkanıklık yaşanıyor, belli ki bir boşluk vardır ve bu giderilmelidir. Başta Sanatçı Kemal Sunal ailesi olmak üzere mahkeme süreçleri devam ediyor. Bunun için konuya ilişkin uzman sayıları artırılmalıdır. Çünkü çoğaltmalar artık videolarla olduğu için kontrolü de zor yapılıyor. Konuya ilişkin eski Bakan Ertuğrul Günal çok çaba sarf etti ama devamı gelmedi, gelemedi. Dolayısıyla ilgili kurum, kuruluş ve üretici sektör temsilcileri sık sık bir araya gelinmelidir. Meslek birlikleri güçlendirilmelidir. Ayrıca yaptırım olmadıkça sorunlar da maalesef çözülemiyor.

Telif Hakları Derneğimizin lokomotif olduğu Sinema Sempozyumu notlarıma göre; sinemada da RTÜK gibi bir kamusal oluşuma ihtiyaç vardır, fakültelerimizdeki sinema öğrencileri için bir festival düzenlenmelidir, Kültür Bakanlığı gelişmelerde öncü olmalı, sinema festivalleri kimliklendirilmeli, sinema emekçilerinin hakları korunmalı, yabancılarla ortak yapımlar teşvik edilmeli, desteklenmeli, sinema çalıştayı yapılmalı, İletişim Fakültelerinde sinema dersi okutulmalı ve arka planı genişletilmeli.

Grevler Sinemayı ABD’den İngiltere’ye Taşıdı

Toplantıya anlı şanlı sanatçılardan ve sinema sektörünün önde gelenlerinden kimse yoktu. Oysa haberleri vardı ve davet edilmişlerdi. Buna rağmen toplantı ilgiyle sürdü. Sempozyumda merhum Sanatçı Kemal Sunal Ailesinin Avukatı Hanife Güven 82 film için açılan davanın devam ettiğini belirtirken, İstanbul Bölge Adliyesi Savcısı Asım Ekren internette yapılan ihlallere karşı mücadelenin 100 bin tık aldığını hatırlattı. Bu da önemli bir tespit. Avukat Ceren Kalı ise “umuma iletim hakkının kapsamı, yürürlükteki yasa ve tasarı bağlamına ilişkin” önerilerini sunarken bir çatı kuruluşa ihtiyaç olduğuna dikkat çekti.

SATEM Meslek Birliği Başkanı Mehmet Güleryüz de telif hakları konusunda çok çaba vermelerine rağmen, girişimlerinin sonuçsuz kaldığını; ancak televizyon dizilerinin bu teliflerin ödenmesini sağladığını, dolayısıyla sistemin işlediğini, öte yandan da ciddi bilgi eksiklikleri olduğunu, üretenlere teliflerin hemen yansıtılması gerektiğini anlattı.

Konuşmalarda yurtiçi ve dışı dizilerin Türkçe öğrettiği, şive ve lehçe farklılıklarını giderdiği de ileri sürülerek savunuldu. 30 Yıllık Holywood sinema deneyim sahibi sinemacı ve oyuncu Metin Güngör yapay zekanın sadece müzikte değil, sinemada da sorun olacağını anlatırken başta Hoolywood Sineması olmak üzere dünya sinemasının kötü durumda olduğuna işaret etti. Sanırım ABD dahil bazı ülke sinemacılarının grevi yüzünden sektör film çekmekte zorlanılıyor. Bu arada sinema yeni dönemde grevler yüzünden Amerika’dan İngiltere’ye geçti.

Meslek Birlikleri Çok Artınca

Konya Selçuk Üniversitesi’nden Prof.Dr. Altekin Can ve Prof.Dr. Sedat Şimşek sempozyuma özel bir alaka göstermişlerdi. Kiliseden Camiye çevrilen ibadethanelerin belgeselini yapan Sedat Şimşek Hoca talebelerini ahlaklı yetiştirdiğini anlatarak alkış aldı ve “Sinema sektörü çalışanları ahlaklı olunca o zaman hak yenmez, kul hakkına dikkat edilir” demez mi? Keşke öyle olabilsek!

Çeyrek asırdır telif hakları hukukçusu olarak çalışan Kültür Bakanlığı Telif Hakları Genel Müdürlüğü Mevzuat Daire Başkanı da 1995’te Gümrük Birliği Sözleşmesiyle başlayan süreçte, en son 2021’deki değişiklikle yeniden yapılanma sağlandığını, uyumlu olmasına rağmen uygulanmadığını, istenilen seviyeye gelinmediğini, sektörde 27 meslek birliği ve bir federasyon olduğunu hatırlatarak tek muhatap olsa daha faydalı olunabileceğini anlattı. Devletin kaynak topladığını ve hak sahiplerine dağıttığını, fakat cumhurbaşkanlığı sistemiyle yeni bir değişim ve uygulamaya gidildiğini, bazı yasaların kadük olduğuna dikkat çekti.

Dünyada sinema sektörü deyince sadece Amerika değil, 1960’lı yıllarda Fransa da iddialıydı ve rakipti. Söz konusu zaman dilimi duygusal ve romantik bir dönemdi. Alain Delon, Brigitte Bardot, Jean Paul Belmando, Catherine Deneuve gibi sanatçılarla Franasız filmleri Türkiye dahil bütün dünyada kapalı gişe oynadı. Sovyetler Birliği’nde de Yönetmen Grigori Cuhray’ın Dünya Savaşı sırasında bir Rus neferini anlattığı(1959), Vladimir İvashov ve Zhanna Prokhorenka’nın baş rol oynadığı; barış özlemi ve harbin yıkımlarını konu aldığı film “Askerin Türküsü” de Türkiye dâhil her ülkede hasılat rekorları kırdı.

Tanıtım İçin Sinema Öncü

Bizde ise yeni yeni kıpırdanmalar oluyor. En şık örnek ise Meryem Uzerli, sonra Vahide Parçin ile Halit Ergenç’in başrolde olduğu, gerekli ve gereksiz eleştirilere rağmen Muhteşem Yüzyıl çoğu ülke televizyonlarına satıldı. Hem döviz girdisi ve hem de Türkiye’nin tanıtımına katkı sağladı.

Sinema böyle bir sektör.

Kaynağı ve sanatçısı zengin olan, insana ve fikre yatırım yapan ülkeler bugün için açık olan bir fırsatı yeniden değerlendirebilirler. Bütün bunları hatırlattığı, gündeme taşıdığı ve sektör emekçilerinin haklarını koruduğu için Cafer Vayni başkanlığındaki Telif Hakları Derneği ve Doğuş Üniversitesinde teşekkürler.

Sebep Yok ama Sonuç Mükemmel!

Biliyor musunuz, bu galiba popülizmin hastalığı. Sebeplere hiç yüz vermeyip sonuçların kavgasını yapıyoruz. Hani insafsız ev sahipleri kiraları arttırır; insafsız marketler etiketleri yükseltir… Biri çıkıp da sormaz, o hâlde niçin insaflı ev sahipleri de kiraları normal – her ne demekse – seviyesinde tutup öncelikle kendi evlerinin kiralanmasını sağlamaz? İnsafsız bakkalın yanındaki insaflı bakkal niçin fahiş etiket koymayıp sürümden kârını katlamaz? Bodrum’da biri 2000 TL’ye lahmacun satıyormuş; insafsız, kitapsız. Peki, niçin biri yanına tezgâh kurup mesela 1500 TL’ye satmıyor? Daha ucuzu varken insafsız iflas etmez mi? 

Popülizm satrançta bir hamleye takılıp ikinci, üçüncü hamleyi düşünmemek gibi bir şey. Ama popülizm makul. Rakibimiz tek hamleyi bile hesaplayamıyor ve biz böyle de kazanıyorsak neden olmasın? Eğer popülizmin müşterisi varsa neden yapmayalım? Afiyetle yiyorlar, inanıyorlar ve muhalefet de seçmen de insafsız ev sahibine, utanmaz markete, bakkala, lahmacuncuya sizinle birlikte bağırıyorsa ne mutlu. İş bitmiştir. Hadi herkes oy sandığına. 

Eğitim var öğrenen yok

Popülizm, evin soğuk olmasının hesabını duvardaki termometreden sormak gibi bir şey. Çözüm de kolay. Talimat verir, termometreye hohlatırız. 

Ne var ne yok? Ekonomi yok, pahalılıkla mücadele var. Artık “Ben ekonomistim” diyene bile rastlamıyoruz. Ama pahalılıkla mücadelemiz bütün hışmıyla devam ediyor. 

Birçok alanda da gözlüyorum. Büyük çabalar var. Hiç olmazsa büyük çabalar olduğu ifade ediliyor. Allah razı olsun yöneticilerimiz canları dişlerinde çaba gösteriyor. Çaba var, çabanın maksadı yok. 

Eğitimde hâlimiz nedir? AYT denilen, üniversite yerleştirme sınavındaki alan yerleştirme test sonuçlarına bakalım. “Alan” öğrencinin seçimine göre. Yani ben fenciyim diyene fen soruları, ben sosyal bilimciyim diyene sosyal bilim soruları soruluyor. Kendi seçtikleri alandan… 2024 AYT sonuçları şöyle: Öğrenciler soruların ancak yüzde 19’una doğru cevap verebilmiş. Yüzde 81’ine yanlış cevap vermişler. Tek tek alanlara inildiğinde daha da vahim sonuçlar var. Toplam 13 kimya sorusundan ortalama 1’ine, 13 biyoloji sorusundan 2’sine, 6 din sorusundan 1’ine doğru cevap verilmiş. Sebep eğitimse sonuca “kazanım” mı demeliyiz? Eğitim var kazanım yok gibi görünüyor. 

Kanun var hukuk yok

Hukuk maksattır, sebeptir. Kanunlar ve kanunların uygulanması sonuçtur. 

Türkçede hukuk-kanun ayrımı kapı gibi. İngilizce böyle değil. İngilizcede hukuka da kanuna da “law” deniyor. Bundandır ki Fukuyama Siyasi Organizasyonun Kökeni eserinde tam 100 sayfa hukukla kanunun, hukukla mevzuatın farkını anlatmış. Hakkını yemeyelim, Kral’ın il il dolaşan mahkemesinin kararlarının nasıl içtihat hâline gelip İngiliz hukukunu oluşturduğunu anlatıyor. Belki en önemli hükümlerinden biri de şu: Kanun, önceki kanuna dayanmalıdır. Türkçesi: Kanun, hukuka dayanmalıdır. 

Bir süre önce Adalet Bakanımız, Hukukun Üstünlüğü ölçümlerinde Türkiye’nin diplerde bulunmasını ve puanının yıllar içinde alçalmasını hak etmediğini söylemiştir. Bakanın sonuçlara üzülmesi takdire şayan. Ama burada da sebeple sonucu karıştırıyoruz. Kanunlar hukuka dayanmak, hukuku yerine getirmek zorundadır. Yani ahlakı, yani adaleti… Hukuk-kanun bağı koparsa kanunlar, açıkgözlerin delik bulup geçtikleri, adamına göre işleyip adamına göre işlemeyen oyun alanları hâline gelir. Kanunun deliğinden geçme becerisiyle, etrafından dolaşma ustalığı ile övünen tipler çıkar ortaya.  Adalet yoksa bakanlığının, polisin, hapishanenin de maksadı başka bir şey olur; ama adalet olmaz. Mülkün, yani devletin temeli kanun değil, adalettir. 

Temelsiz gökdelenler çıkmak

Demokrasi sebep, milletvekilleri ve meclis sonuçtur. Eğer meclis memleket meselelerini, kanunları tartışacağı yerde bağlı oldukları merkezlerin talimatına göre el kaldırıp indiriyorsa, yine sonuç var ama sebep yok demektir. Ne kadar tartışırlarsa tartışsınlar sonuç baştan belliyse sebep ortadan kalkmıştır. Sonuç var fakat maksat yoktur. Maksatsız sonucun da anlamı yoktur. Bir zamanlar yaptığım saçma tekliflerden biri de milletvekilleri seçmek yerine parti liderlerine çıkaracakları milletvekili kadar poker fişi vermekti. Bizdeki parti içi demokrasi göz önüne alındığında pek bir şey değişmez ve büyük tasarruf sağlardık. Hem meclis kavgalarını, dövüşlerini de çıkmadan engellerdik. 

Bakınız benzer şekilde nas var ama din yok. Farz var ama ahlak yok. Ortalık sonuç dolu ama sebep unutulmuş. 

Rahmetli Mümtaz Turhan, eğitim sistemimizi büyük bir gürültüyle dönen büyük bir çarka benzetirdi. Dönme dolaba… Çarkın su çekeceği, çorak Anadolu topraklarını sulayıp bereket getireceği umulmaktadır. Ancak dolap suyla temas etmemektedir. Bütün o gayret ve gürültü boşunadır. Gürültülü bir sonucumuz vardır ama sebep unutulmuştur. 

Nihayet iktidar var fakat devlet yoksa vahimin ötesine geçiyoruz demektir. Adalet tereddütlüyse devlet de şüphelidir. Temel yoksa bina yükselebilir mi?

Tehlikeli  Rotalar

     Türk Devleti ve Türk Milleti zaman okyanusunda, tarih boyunca çok büyük, çok çeşitli yıkıcı dalgaların sadme ve darbeleri karşısında kalmıştır.

     Bugün de aynı yıkıcı, bölücü sonuçlara götürmesi muhtemel sureti haktan görünen; samimi bir şekilde sarfedilen çok yanlış, çok tehlikeli fikirler aramızda kol gezmektedir.  

     Türk Devleti ise, her zaman yaptığı gibi, bütün bunlara dayanmaya, direnmeye ve her zaman yaptığı ve yapacağı gibi ayakta kalmaya çalışıyor.

     Bu çalkantılara sebep olanlar; belki samimi, iyi niyetli ve kasıtsız olabilirler! Fakat düşünce ve amaçlarında isabetsiz olup, farkında olmadan yersiz, mantıksız bir arayış ve bâtıl bir hedef (!) peşinde koşmaktadırlar!

     Bindikleri dalı kesmekte, ayaklarını kaydıracak; yazık, çok yazık ki, son derece tehlikeli bir zeminin oluşmasına çalışmaktadırlar!

     Bunun için maalesef, tamamen yanlış adımlar atılmasını -doğru sanarak- istemektedirler!

     Çünkü bir sözün zâtında ve aslında doğru olması başka, muktezayı hâle binaen / zaman ve zemin hesaba katılarak doğru söylenmesi başka bir şeydir.

     Meselâ: Bir kısım aydınlar:

   “Türkiye’de ‘Bir Kürt meselesi var!’ demektedirler!”

     Hâlbuki bu bakış  “Türkiye’de aynı zamanda bir Lâz, bir Çerkez, bir Gürcü ve bir Arap gibi birçok meseleler de var!” demektir.

     Ve çok yanlış bir bakış ve çok tehlikeli bir anlayış tarzıdır.

     Evet Türkiye’de Türklerle beraber, onlarla içiçe yaşayan; Türkler gibi -başka ne dili bilseler de- Türkçe’yi bilip konuşan, Türkler gibi aynı dine / İslâm’a inanan Lâzlar, Çerkezler, Gürcüler ve Araplar gibi daha birçok kavim ve unsurlar vardır.

     Fakat Lâzcılık yapan bir Lâz, Çerkezcilik yapan bir Çerkez, Gürcülük yapan bir Gürcü ve Arapcılık yapan bir Arap ve bu gibiler yoktur. Olamaz da. Çünkü bütün bu unsurlar; asırlardır Türklerin kurdukları devletler içinde -kendi dillerini bilmekle beraber- Türkçe konuşup yazarak, aynı İslâm dinine inanarak; Türklerin liderliğinde Türk Milleti’ni meydana getirmişlerdir.

     Fakat bu durum onların kendi asıllarını unutmuş olmaları demek değildir.

     Zaten buna ihtiyaç da yok gerek de.

     Evet Türkiye’de sayılan bu gibi kavim ve unsurlar vardır. Ama kimsenin bir Kürt, bir Lâz, bir Çerkez, bir Gürcü ve bir Arap vs. gibi bir meselesi yoktur.

     Çünkü DİL, DİN bir ise MİLLET birdir. Türkiye’de din de birdir, dil de. Kaldı ki millet doğuştan ziyade bir oluştur.

     Zira millet; aynı doğuşta olanlarla, aynı oluşta olanların meydana getirdiği bir bütün, artık ayrılması imkânsız bir terkiptir.  

     Bütün bu kavim ve unsurlar; bu topraklarda yüzyıllardır maddeten kurucu lider Türklerin önderliğinde ve mânen Türk Dili’nin müşterekliği ile ve tabii en büyük birleştirici husus olan İslâm şemsiyesi altında -inşallah Kıyamete kadar sürecek olan- Türk Milleti’ni, Türk Devleti’ni ve kısaca Türkiye’yi ortaya çıkarmıştır.

     Türkiye’de Resmî Dil Türkçe dışında herkes, başka hangi dili bilse ve konuşsa da, her Türk Vatandaşı; Türkçe’yi gayet iyi bilmekte, konuşmakta ve yazıp okumaktadır.

     Zaten “Türkçe” dediğimiz dil, bir bakıma Türk Dilbilgisi kaidesi çerçevesinde kullanışa aldığımız; Kur’an’dan dolayı bilhassa Arapça kelimelerin, Türkçemizde yer almasından başka bir şey değildir.

     Her Müslüman kavmin Kur’an-ı Kerîm; müşterek / ortak kutsal kitabı olduğu için, Kur’an’dan  aldıkları  kelimelerin varlığı onları; bir de bu şekilde, aynı İslâm Kültürü’nün mensubu olmaları hasebiyle, onların mânen İslâm kardeşliği çerçevesinde, bir ve beraber olmalarını sağlamaktadır.

     İslâm’ın da sembolü olan, İslâm Hilâlini içeren Ay – Yıldızlı bayrağımız altında bir ve bütünüz İnşallah Kıyamete kadar be dostlar!

Particilik Hastalığından Kurtulmak!

Türk Milletinin başına çorap örülmeye çalışıldığından hiç şüphemiz yok!

Ancak bundan Atatürk’ün dediği gibi “Türk Milletinin azim ve kararlılığı ile” kurtulacağız!

Bugüne kadar şüphesiz gevşek davrandık! Sorumluluğu futbol takımı tutar gibi tuttuğumuz partilere devrettik ve her şeye onların çözüm bulmasını istedik ve onlardan bekledik!

Hamasete yenik düştük!

Duygu sömürüsüne uğradık!

Bu zaafiyetimizi gören devlet bürokrasisi ve siyaset, dış güçler tarafından yerli işbirlikçiler kullanılmak suretiyle ele geçirildi.

Şimdi de büyük algılar yaratarak kendi ipimizi kendimizin çekmesini istiyorlar.

Başarılı da olmadılar değil hani!

Bu bir günlük veya üç beş aylık bir süreç değildir…

Mesela “Türk İmparatorluğu’nun (burada Osmanlı kast ediliyor) Paylaşılması hakkında Yüz Proje” adlı kitapta 1281-1913 yılları arasında dış güçler tarafından gerçekleştirilenler Trandafir G. Djuvara tarafından kaleme alınmıştır ve İş Bankası Kültür Yayınlarınca neşredilmiştir. Bakalım bugünkü projeleri de gelecekte kimler kaleme alacaktır?

Şimdi bizim bunu görüp acilen tedbir almamız gerekiyor…

Rauf Orbay, Millî Mücadele’ye hazırlık safhası olan Sivas Kongresi öncesinde, kongrenin hangi esaslara göre toplanacağı konusunda çalışma yaparken “buraya particilik hastalığını sokmayalım” der. Bu tutanaklarda vardır.

Eğer bugün benzer şartlarda olduğumuzu kabul ediyorsak Türk Milleti bir an önce bu particilik hastalığından kurtulmak zorundadır.

Buna fena bir hastalıktır ve gerçekleri görmemizi engellemektedir.

Yok Atatürk’ün partisiymiş, yok babamın dedemin partisiymiş, yok bunlar ezan susmasın bayrak inmesin diyormuş, başörtüsü falan filan, yok ülkücülük şu partide olurmuş, vay biz demokratız, yok solcuyuz, yok liberaliz falan diyecek vaktimiz yok!

Memleket tehlikede… Bölücüler devlete ortak oluyor, demografik işgal başladı ve her kanattan işbirlikçiler arz-ı endam ediyorlar!

Sizin ise yapacağınız tek şey “particilik hastalığından kurtulmak” ve birlikte olmayı başarmak!

Zor bir iş mi?

Hayır… yeter ki, kafanızdaki prangalardan kurtulun!

Birlikte olmak her türlü tehlikeyi bertaraf edecektir.