Öğretmenler, ressamlara ve heykeltıraşlara benzetilir. Onlar kullandıkları malzemenin vasıflarını bilirler. Onun için en uygun malzemeyi bulup hayallerindeki tasavvuru ona işlerler.
Öğretmenin malzemesi ise insandır. İnsan, en bilinmez, en gizemli malzemedir. Öğretmen o ham malzemeyi zaman içerisinde tanır ve ondaki gizli cevheri ortaya çıkararak o yönde hayata hazırlar. Başarılı bilim insanları, sanatçılar, doktorlar, mühendisler, mimarlar, hukukçular, öğretmenler bu çabanın sonunda ortaya çıkar. Ressamlar ve heykeltıraşlar, hayallerindeki tasavvurları ortaya çıkarırken, öğretmenler ise öğrencilerinin iç dünyasını keşfederek onları hayallerindeki tasavvura göre şekillendirirler.
O yüzden öğretmenlik dünyanın en zor mesleğidir. Atatürk’ün “Dünyanın en muhterem unsurları” diye nitelediği öğretmenler, aynı zamanda dünyanın en mütevazı insanlarıdır. Onlar, Atatürk’ün dediği gibi “Eserinin üzerinde imzası bulunmayan tek sanatkârdır.”
Öğretmenlerimizin Öğretmenler Gününü en içten dileklerimle kutluyorum. Başta Başöğretmenimiz Atatürk olmak üzere ebediyete göçen öğretmenlerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyorum.
Oğuz Çetinoğlu: Çeşitli vesilelerle şahsınıza takdim edilen pek çoğu çok değerli, hattâ paha biçilmez nâdide armağanlarınızı Gebze Güzeller Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Âdem Ceylan Final Meslek Lisesi bünyesindeki ‘Akkan Suver Müzesi’ne bağışladınız ve törenini Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleştirdiniz. Hayırlı olsun.
Törenin, neden müzede değil de Boğaziçi Üniversitesi’nde yapıldığını merak edenler olmuştur. Sohbetimize, onların merakını gidermekle başlayabilir miyiz?
Dr. Akkan Suver: Neden Boğaziçi Üniversitesi, buyurmuşsunuz. Arz edeyim. Müze henüz yüzde doksan civarında bitti. Bu ay sonu son rötuşlarını yapıyoruz. Kısmet olursa Aralık ayının ilk haftasında açacağız. Müze çalışmalarımızın duyulması dolayısıyla böyle bir dâvet oldu. İcâbet ettim. Tanıtımı ve müzeler camiası arasında duyulması açısından iyi de olduğunu söyleyebilirim.
Çetinoğlu: Meraklı okuyucular adına teşekkür ederim.
Ölüm, soğuk bir kelime… Çok kişi bu kelimeyi kullanmak istemez, kullananlardan da uzak durur. Hâlbuki ölüm, hayatın değişmez ve şaşmaz vakıasıdır. Dünyâya gelen herkes yaşasaydı, kimse ölmeseydi… dünyâ hayatı nice olurdu? Düşünmek gerek. Ölüm güzel bir vakıa olmasaydı, Peygamber Efendimiz ölmezdi. İnsanlar, ebedî âleme intikal ettikten sonra da yaptığı iyi işlerle anılabilmek için güzel ve faydalı işler yapıyor. Bu işlerle dünyâ hayatını güzelleştiriyor. O güzellikleri paylaşanlar için, hizmet maksadıyla yapılan hayır işlerinden faydalananlar için büyük nimet.
‘Dünyâda tek hakikat ölümdür’ denilir. Bu sözün doğruluğu tartışılabilir. Çünkü ölen bedendir. Ruh yaşamaya devam eder. İnsan, toprağa verildiğinde değil, adının anılmadığı zaman ölmüş demektir. Yaptığı iyiliklerle, vatana ve millete hizmetleriyle anılan, adından bahsettiren insan, yaşamaya devam ediyor demektir. Mânevî varlığı her zaman ve her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Soğuk bulunan o kelimeden hoşlanmayanlara saygının gereği, meseleyi noktalayıp, müzeye dönersek efendim…
100+1 İz Bırakanlar Konferans ve Sergisi münâsebetiyle Doç. Dr. Mutlu Erbay ve Prof. Dr. Fethiye Erbay tarafından Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen etkinlikteki konuşmanızı, orada bulunmak fırsatını elde edemeyenle için özetler misiniz?
Dr. Akkan Suver: Müzeler dünü yarına intikal ettiren hâtıraların huzur evleridir. Konferansta Hv. Albay Seyran Gamsız İstanbul Hava Müzesi’ni anlatırken, İnal Aydınoğlu da yaptırdığı hayır kurumları hakkında bilgi sunumunda bulundu. Sıra bana geldiğinde Sayın Prof. Dr. Fethiye Erbay’ın takdir ölçüleriyle bulunmanın büyük mutluluğu içinde hazır bulunanları saygıyla selamladıktan sonra, beni hüzünlendiren bir hâtıramı naklettim:
Fırsat buldukça Beyazıt Meydanı’nın altında bulunan Çınaraltı Kahvelerinin devamındaki Sahaflar Çarşısına giderim.
Orada eski kitaplar arasında vakit geçirmek beni her zaman dinlendirmiştir.
Gene bir gün Sahaflar Çarşısı ziyaretimde, yerde 1969 yılında yazdığım kitabımı gördüm.
Takdir ettikleri fiyat olan on lirayı ödedim. Kitabımı yerde sürünmekten kurtardım.
Ağabey bir meslektaşıma imzalayıp sunduğum kitabım, onun vefatından sonra varisleri tarafından ya satılmış ya da sokağa atılmıştır.
Çetinoğlu: Kitaba meraklı aile reisi vefat ettiğinin kırkıncı veya elli ikinci günü okunan mevlidinden sonra eşyalarının dağıtımı hazırlığı başlar, takım elbiseler, gömlekler, kravatlar, kazaklar ve çoraplar ile ayakkabılar mahalledeki ihtiyaç sâhiplerine dağıtılır.
Sıra kitaplara gelmiştir. Kimileri okullara götürüp teslim eder, kimileri atar, kimileri de (alıcı bulursa) satar. Alacağı para için değil. Fuzulî işgalciden kurtulmak için. Boşalan yere, kristal vazolar, gümüş tepsiler yerleştirilir.
Devam buyurur musunuz?
Dr. Suver: Bir ömür boyunca itina ile toplanmış kitaplar, sâhiplerinin ölümünden sonra tâlihsiz bir şekilde muhtelif ellere gidiyor. Hiç şüphe yok ki, kıymet bilmezlerin hor görüşlerinde günün birinde yok oluyorlar.
Bu düşünce sâhip olduğum kitapların akıbeti ile ilgili olarak beni uzun süre meşgul etti.
Evlatlarım beş bin civarında kitabımı nasıl muhafaza edebileceklerdi?
Nerede barındıracaklardı?
Bu düşüncemi uzun uzun değerli dostlarımla paylaştım.
Gene böyle bir sohbetimiz sırasında dostum Prof. Dr. Ali Bardakoğlu ile konuyu konuşurken, ‘29 Mayıs Üniversitesi’ne bağışlamayı düşünür müsün?’ diye sordu. O zaman Üniversite’nin Mütevelli Heyet Başkanlığı’nı yapmaktaydı.
Kabul ettim.
Ama kitapların evden çıkmasına eşim de ben de çok üzüldüm.
Kitapları hediye etmiştim.
Çetinoğlu: Hediye edecekleriniz bitmemiştir…
Dr. Suver: Bitmedi… Bu arada başkanlığını yaptığım Marmara Grubu Vakfı’ndan dolayı geride bıraktığım 28 yılda aldığım hediyeleri, nişanları, cübbeleri, kaftanları, hâtıra eşyaları, şapkaları, madalyaları ne yapacaktım?
Onları şimdilik muhafaza ediyordum. Ama yarın akıbetleri ne olacaktı? Değerli arkadaşım Oğuzhan Ceylan, Gebze Güzeller Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan yönettiği Âdem Ceylan Final Meslek Okulu’nda bir müze oluşturmayı teklif ettiğinde samimiyetle itiraf etmeliyim ki, dünyâlar benim oldu.
Bugün mütevazı ama o nispette anlamı olan bana göre pek değerli hâtıraları sergilemenin, gözler önüne sermenin engin mutluluğu içindeyim.
Çetinoğlu: Neler vardı?
Dr. Suver: Mütevazı Müzemizde yurt içinden ve dışından sunulan armağanları bulabilirsiniz. Süleyman Demirel’in imzalı fötr şapkasını, Atatürk’ün ebediyete intikal ettiği günün gazetelerini, Patrik Bartholomeos’un Asası’nı, Papa Benedictus’un Süryani Katolik Patrik Vekili Monsenyör Yusuf Sağ’a armağan ettiği Papalık Tacı’nı, Azerbaycan Şeyh-ül İslamı Allahşükür Paşazade’nin armağanlarını, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in, Karadağ, Makedonya, KKTC Cumhurbaşkanlarının hediyeleri ile Azerbaycan’dan, Özbekistan’dan Kırgızistan’dan, Fas’tan, Afganistan’dan hediye edilen cübbe ve kaftanların yanı sıra Balkan ülkelerinden verilen hediyeleri de görebilirsiniz.
Yüz civarında özel fotoğrafın da yer aldığı Müze’de Özbekistan, Çin Halk Cumhuriyeti, Azerbaycan, Moğolistan, Karadağ ve Balkanlara ait sayısız özel eşya da bulunmaktadır.
Gene Müze’de Süleyman Demirel’e, Alparslan Türkeş’e ait hâtıra eşyalarının yanı sıra şahsıma sunulan Etem Çalışkan’ın el yazması Büyük Nutuk’u, Elmalı Hamdi Yazır’ın el yazması Kur’ân-ı Kerim’i, Karaman Ortodoks Türklerinin Türkçe İncil-i Şerifi, Kâbe’nin ve Kudüs’ün tamamını anlatan dev kitapları, Romanya’dan, Azerbaycan’dan ve Kırgızistan’dan Fahri Doktoraların cübbeleri ile sayısız kaftan ve geleneksel giysiler de sergileniyor.
Ayrıca Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinden gelen orijinal hediyeler ile İlham Aliyev’in imzalı kravatı, Karabağ Kravatı ve hediyeler görenlerin dikkatini çekmektedir.
Çin Halk Cumhuriyeti’ne ait muhteşem hediyeler ve KKTC’ye ait hâtıralar ise ayrı bir dikkat merkezi oluşturmaktadır.
Karadağ’a ait eski paralar, İsmet İnönü, Celal Bayar ve Alparslan Türkeş’e ait kitaplar da görülmesi gereken hâtıralar arasında yer almaktadır.
Bütün bunları sıraladıktan sonra önemle belirtmek isterim ki, Müzeler târihin sessiz şâhitleridir. Müzeler düne, bugüne ve yarına yaşayarak intikal eden ölümsüz kuruluşlardır.
Gene Müzeler; eşyaların kıymetini bilenlerin, hâtıralara değer verenlerin sessizce târihe şâhitlik ettikleri mekânlardır.
Bir başka deyişle Müze dünü yarına intikal ettiren hâtıraların huzur evleridir.
Bu düşüncenin yaşamasına önderlik eden muhterem Fethiye Erbay Hanımefendi’ye târihin dünden bugüne, bugünden yarınlara intikalindeki yüksek hizmetlerinden dolayı teşekkür ederek sözlerimi bitirdim.
Çetinoğlu: Çok mükemmel, muhteşem. Tebrik ederim. Konuşmanız berceste cümlelerle kulakları ve gönülleri dolduruyor. İfâdelerinizi gölgede bırakmayacak ve fakat kelimelerinizin parlaklığını yansıtan bir çerçeve içerisinde nâdide bir tablo gibi müzenin bir köşesini süslese yeridir.
Candan tebrik diyorum.
Dr. AKKAN SUVER: Dr. Akkan Suver, 1998 yılından beri uluslararası alanda faaliyet gösteren Marmara Grubu Vakfı’nın Genel Başkanlığı’nı yapmakta olan Dr. Akkan Suver; Mayıs 2008 ile Aralık 2019 tarihleri arasında İstanbul’da Montenegro (Karadağ) Devleti’ni on iki yıl Fahri Konsolos olarak temsil etti. 2020 yılının Ocak ayında Dr. Akkan Suver, Montenegro (Karadağ) Devleti’nin İstanbul’da resmi konsolosluk açması ile görevinden ayrıldı. Fahri Konsolosluk görevini yaptığı süre zarfında Dr. Akkan Suver, Türkiye’nin ilk ve tek Basın Kartlı Gazeteci diplomat unvanına sahipti.1998 yılından beri aralıksız olarak gerçekleşen ve uluslararası alanda bir prestij birlikteliği olarak benimsenen Avrasya Ekonomi Zirveleri’nin kurucusu olan Dr. Akkan Suver; Barış ve Kültürlerarası diyalog çalışmalarıyla dünyada kabul gören bir sivil toplum önderidir. Dr. Akkan Suver, 2001 yılında Azerbaycan Tefekkür Üniversitesi tarafından Fahri Doktora, 2010 yılında Kırgızistan Bişkek Üniversitesi tarafından Fahri Profesörlük, 2013 yılında Romanya Köstence Devlet Denizcilik Üniversitesi tarafından Fahri Doktora unvanı ile taltif edilmiştir.Geride bıraktığımız yıllarda, Türkiye’de başlattığı daha sonra uluslararası barış alanında gerçekleştirdiği kültürlerarası diyalog çalışmalarından dolayı 2007 yılında Papa 16. Benedict tarafından Papalık Madalyası ile onurlandırılan Dr. Suver’e bugüne kadar Azerbaycan Devleti tarafından TERAKKİ MADALYASİ (2006) ile DOSTLUK ORDENİ (2011), Moğolistan Devleti tarafından CENGİZ HAN MADALYASI (2006), GÜMÜŞ YILDIZI MADALYASI (2009) ve KUTUP YILDIZI MADALYASI (2012) verilmiştir.2011-2012 yıllarında merkezi Bükreş’te bulunan Karadeniz Hazar Denizi Uluslararası Vakfı (BSCIF) dönüşümlü Başkanlığını yaptı.2012 yılında Akkan Suver’in “MONTENEGRO” kitabı yayınlandı.Akkan Suver’in “MONTENEGRO” kitabı Karadağ dilinde Prof. Dr. Şerbo Rastoder’in önsözüyle, Podgorica’da yayınlandı.Kültürlerarası Diyalog çalışmaları ile uluslararası alanda kabul gören Dr. Akkan Suver’e 14 Şubat 2013’de Balkan Barış Kulübü tarafından BALKAN BARIŞ MADALYASI verilmiştir.14 Ekim 2014 tarihinde Dr. Akkan Suver’e Moldova Gagavuzya Yeri’nin en yüksek Nişan’ı olan “GAGAVUZYA YERİ ORDENİ” verilmiştir.20 Kasım 2014 tarihinde Komünizm’in bitişinin 25. Yılı münasebetiyle, Dr. Akkan Suver’e Bükreş’te Romanya Başbakanı Victor Ponta tarafından “ROMANYA DEVLET NİŞANI” verilmiştir. 23 Kasım 2014 tarihinde Dr. Akkan Suver’e Viyana’da Viyana Ekonomi Forumu tarafından “STRATEJİK PARTNER ÖDÜLÜ” eski Şansölye Dr. Erhard Busek tarafından verilmiştir.17 Aralık 2014 tarihinde Romanya’nın Ankara Büyükelçisi Radu Onefrei, Dr. Akkan Suver’e “TÜRK-ROMEN İLİŞKİLERİ DOSTLUK ÖDÜLÜ”nü kendi eliyle sunmuştur.21 Ocak 2014 tarihinde Gagavuzya Başkanı Mihail Formuzal, Gagavuzya’nın Moldova Parlamentosunca 23 Aralık 1994 tarihinde kabul edilen Özerkliği’nin 20. yılı münasebetiyle tertiplediği etkinlikler çerçevesinde Dr. Akkan Suver’e, “20. YIL HÜRRİYET MADALYASI” sundu.2016 yılında Azerbaycan Devleti tarafından “ENERJİ İŞÇİSİ” nişanıyla onurlandırıldı. Gene aynı yıl Slovenya’da bulunan Hayat Boyu Eğitim Akademisi tarafından “Bilge Büyükelçi” diploması verildi.2017 yılında İstanbul İstinye Üniversitesi Akademik kadrosuna intisap etmiştir.2017 yılında Dr. Akkan Suver, 20. Avrasya Ekonomi Zirvesi’ni gerçekleştirdi.9 Haziran 2017 günü Arnavutluk Devleti, Cumhurbaşkanı Bujar Nishani eliyle Dr. Akkan Suver’e “DEVLET SİVİL LİYAKAT NİŞANI” verdi.Gene 2017 yılında Dr. Akkan Suver’e, Avusturya Devleti Viyana Ekonomik Forumu tarafından Balkanlarda ortaya koyduğu Barış ve Diyalog çalışmalarından dolayı Yılın Stratejik Partneri Ödülü sunuldu.2018 yılında Romanya Kraliçesi Majeste Margareta tarafından KRALİYET MADALYASI ile taltif olunmuştur. 11-12 Nisan 2018 günleri 21. Avrasya Ekonomi Zirvesi’ni başarıyla yönetmiştir.12 Kasım 2018 günü Ankara’da Avusturya Cumhurbaşkanı Alexander Van der Bellen tarafından “AVUSTURYA DEVLETİ ALTIN ŞEREF MADALYASI” ile onurlandırıldı.18 Kasım 2018 günü Viyana’da Viyana Ekonomik Forumu’nun Şeref Konuğu olarak açılışını yaptı.6-7 Şubat 2019 günleri İstanbul’da 22. Avrasya Ekonomi Zirvesi’ni başarıyla yönetti.3 Mart 2019 Merkezi Sofya’da bulunan Uluslararası Sürdürülebilir Barış ve Kalkınma Vakfı tarafından Marmara Grubu Vakfı Genel Başkanı Dr. Akkan Suver’e ÜSTÜN HİZMET MADALYASI verildi.21 Mart 2019 günü Makedonya Cumhurbaşkanı Gjorge Ivanov tarafından “ÜSTÜN HİZMET MADALYASI” verildi.2020 yılının Ocak ayında 12 yıldır sürdürdüğü Karadağ İstanbul Fahri Konsolosluk görevinden, İstanbul’da resmi konsolosluk açılması münasebetiyle ayrıldı.6-7 Ekim 2020 günleri, koronavirüs salgınına rağmen 47 ülkenin katılımıyla (Kuşak ve Yol Girişiminin Aydınlığında) başlığıyla 23. Avrasya Ekonomi Zirvesini tertipledi.16 Aralık 2020 günü Karadağ Devleti tarafından yeniden Balıkesir Fahri Konsolosluğuna atandı.24 Aralık 2020 günü Azerbaycan Devleti Diaspora Bakanlığı tarafından Karabağ Harekâtında gösterdiği dayanışmadan dolayı TEŞEKKÜRNAME BERATI ile onurlandırıldı.5 Mart 2021 günü Montenegro (Karadağ) Cumhurbaşkanı Milo Dukonovic, Podgorica’da düzenlenen bir merasimle Dr. Akkan Suver’i Montenegro (Karadağ) Vatandaşı yaptı. Aynı Törende Cumhurbaşkanı Milo Dukonovic Dr. Akkan Suver’e Montenegro (Karadağ) LİYAKAT MADALYASI sundu ve Pasaportunu verdi.8 ve 9 Temmuz 2021 günleri pandemiye rağmen Dr. Akkan Suver “İnsanlık daha iyisini hak ediyor” temasıyla 24.Avrasya Ekonomi Zirvesi’ni gerçekleştirdi. Zirve’ye 42 ülke katıldı.Azerbaycan Gazeteciler Birliği Dr. Akkan Suver’e 24 Avrasya Ekonomi Zirveleri sırasında “EMEKTAR JURNALİST ALTIN MADALYASI” verdi.13 Ağustos 2021 günü Çin Halk Cumhuriyeti Dr. Akkan Suver’i Türkiye Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki diplomatik ilişkilerinin 50. yıl dönümü münasebetiyle iki ülke ilişkilerinin geliştirilmesi konusundaki çalışmalarından dolayı “ALTIN KALEM” ile onurlandırdı.7, 8, 9 Haziran 2022 günleri 25.Avrasya Ekonomi Zirvesi’ni 43 ülkenin katılımıyla gerçekleştirdi. Aynı Zirve’de kendisine Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan Sevgi ve Barış Birliği tarafından “BARIŞ MADALYASI” verildi. Gene aynı Zirve’de Dr. Akkan Suver’e Azerbaycan Cumhuriyeti tarafından FAHRİ DOKTORA ve VECTOR NİŞANI verildi. 2022 yılının Ağustos ayında “80 Yaşın Ardından” adlı kitabı yayınlandı.13,14,15 Mart 2023 günleri İstanbul’da 44 ülkenin katılımıyla 26.Avrasya Ekonomi Zirvesi’ni tertipledi.10 Kasım 2023 günü Akkan Suver’in yeni kitabı “Keşkesi Olmayan Bir Geçmiş “adıyla yayınlandı.12 Kasım 2023 günü Viyana Ekonomik Forumu’nun açılışını yaptı.4 Ararlık 2023 günü Çin’in Guandong şehrinde Dünya Medya Konferansı’nın açılışını yaptı.21-22 Şubat 2024 günleri Dr. Akkan Suver 45 ülkenin katılımıyla 27. Avrasya Ekonomi Zirvesi’ni tertipledi.4 Mart 2024 günü Dr. Akkan Suver’e merkezi Birleşmiş Milletler ’de olan FOWPAL (Sevgi ve Barış Federasyonu) tarafından SEVGİ VE BARIŞ MADALYASI verildi.6 Nisan 2024 Akkan SUver’in “80 Yılın Ardından” kitabı Azerbaycan dilinde Bakü’de yayınlandı.15 Mayıs 2024, (PABSEC) Karadeniz Ekonomik İş Birliği Teşkilatı Parlamenterler Asamblesi, dönem başkanı Arnavutluk Meclis Başkanı Lindita Nikolla ve Genel Sekreteri Prof. Dr. Asaf Hadjıyev tarafından Tiran’da ONUR MADALYASI verildi.6 Ağustos 2024 Dr. Akkan Suver’e MOĞOLİSTAN DEVLETİ ONUR MADALYASI verildi. Moğolistan Ankara Büyükelçisi tarafından İstanbul’da büyük bir törenle takdim edildi.Dr. Akkan Suver, geride bıraktığımız yıllar içerisinde ulusal ve uluslararası çeşitli kuruluşlar tarafından yılın gazetecisi, yılın sivil toplum örgütü lideri gibi unvanlara layık görülerek taltif edilmiştir.Geride bıraktığımız yıllarda Azerbaycan’da, Çin Halk Cumhuriyeti’nde, Romanya’da, İspanya’da, Avusturya’da, Moldova’da, Gagavuzya’da, Moğolistan’da, Kırgızistan’da, Özbekistan’da Makedonya’da, Karadağ’da, Bulgaristan’da, Polonya’da, Slovenya’da, Arnavutluk’ta, Montenegro’da, İtalya’da, Fransa’da, Belçika’da, Yunanistan’da, Türkmenistan’da, Surbistan’da, Gürcistan’da ve Birleşmiş Milletler’de katıldığı çeşitli uluslararası toplantılarda Türk sivil toplumunun görüşlerini aksettirdi.Gene Türk sivil toplumu adına Azerbaycan’da, Özbekistan’da, Bulgaristan’da, Kırgızistan’da, Kazakistan’da, Gürcistan’da ve Ukrayna’da çeşitli zamanlarda gerçekleştirilen seçimlerde ‘Gözlemci’ statüsünde yer almıştır.Türkiye’nin tanınmış gazeteci ve yazarlarından olan Dr. Akkan Suver’in kitapları Türkçe’nin dışında Azerice, İngilizce ve Karadağ’ca dillerinde de yayınlanmıştır. Halen İzmir’de yayınlanan Gözlem Gazetesi’nde makale yazmaktadır.
Konuşup da bir şey söylememeyi sanat hâline getirmişler. İma ediyorlar, işaret ediyorlar. Hani 19. asırda Kâğıthane’de, ince yaşmakla o cuma seyre çıksalar mutlaka ama mutlaka mendillerini de düşürüverecekler. Fakat sözler gayetle ölçülüp biçilip hazırlanmış. Tepki yükselirse rahatlıkla, “Ben onu demek istememiştim.” savunmasını garantiye alıyorlar. “Mendil kendiliğinden düştü, yaşmak da o kadar ince değildi zaten.”
Bizim siyaset dünyamızdaki kadar yanlış anlaşılan siyasi, maksadını aşan konuşma başka dünyalarda yoktur herhâlde.
Ne dedi ne dedi?
En iyisi, yanlış anlaşılmayı önlemek için başka yollar kullanmak; mesela türkülerle haberleşmek. Kim hangi anlama çekerse çeksin. Bizim tekke edebiyatı geleneğimiz de böyledir. Her şey sırdır. Her şey gizlidir. Badeler gelir, sakiler camlara doldurup sunar, içenler mest olur… Yanlış anlamayın. Bade kutsal bilgilerdir. Saki, o bilgileri gaipten ilham yoluyla alıp bize sunan şeyh hazretleridir. O sırların, perdeyi aralayıp bize gösterdiği dünya gayet tabii bizi mest eder, sarhoş eder. Öyle her şeyden şarap ve meyhane çıkarmayın. Anlamıyorsanız da gazeteciliği bırakın kardeşim, biz burada ilahi eğitim veriyoruz.
Bir siyasimiz çıkıp bir şey söylüyor. Sonra bir gürültü. Ne demek istedi? Bunu mu demek istedi? Hayır, öbürünü demek istedi. Geceleri televizyon kanallarında programlar düzenleniyor. Ekranın ortasında o siyasinin o lafı söylerken ki videosu. Etrafında bir sunucu ve dört beş akıllı adam. Neden akıllı? Bunlar seçilerek oraya geliyor. Geçerken uğramış değil. Herhâlde benden sizden akıllı olmalılar ki seçildiler. Ortadaki video dönüp dönüp aynı sahneleri gösteriyor, akıllı adamlar da “Ne dedi ne dedi?” diye konuşuyor.
TV’LER sizinle gurur duyuyor
Sayın Bahçeli, “Öcalan gelsin Türkiye Büyük Millet Meclisinde konuşsun.” dedi. Bakın bunda ima, telmih, düşürülen mendil falan yok. Peki, Sayın Erdoğan ne dedi? “Güzel şeyler söyledi.” mealinden bir şeyler dedi. Ee? Öcalan’ı siz de davet ediyor musunuz? Etmiyor musunuz? “Cesur şeyler söyledi.” “Havalar da yağışlı olacak galiba.” Sonra Sayın Özgür Özel aldı sazı: “El yükseltiyorum, ben Kürtlere devlet vaat ediyorum.” dedi. Bahçeli ne vaat etmişti sahi? Öcalan’ı mı vaat etmişti? Özel ne vaat ediyor? Devlet? Devlet nasıl vaat edilir? Nerden alınıp verilir? Yok, öyle demek istemedi mi yoksa demek mi istedi. En iyisi Özgür Özel’i ortadaki büyük kareye alıp etrafında bir sunucu, üç kişi konuşsun: Ne dedi ne dedi? Asıl “Ne demedi?”. Yok bu önemli konu, beş kişi ve sunucu daha iyi.
Şarkılar, türkülerle konuşuyoruz veya konuşmaktan kaçınıp şarkı türkü söylüyoruz ya. Ben de bir şarkımızı böyleleştirdim; televizyonlardaki “Ne dedi, ne dedi?” programlarının sunucusuna hitaben:
Bu program da bitti şirin sözlü sunucu Hayal içinde geçti o tatlı sözlerimiz Geçenkini yâd edip üzülme ey sunucu Abukluklara doğru kanatlı günlerimiz
Öyle ya, bir abukluk gündemden düşmeden ondan sonraki abukluk geliveriyor.
Siyasiler konuşuyor ve biz yorumlama yarışına giriyoruz. Üç ihtimal var. Ya biz onları anlamaktan âciziz yahut da onlar maksatlarını ifade etmekten âciz. Üçüncü ihtimal: Bu ikisi de aynı anda geçerli. Yani hem onlar anlatamıyor hem de biz anlayamıyoruz.
Pisa olmasın?
Onlar ya koskoca devlet adamı veya devlet adamı adayı. Madem koskocalar anlayış kapasitemizin çok üstünde konuştukları ihtimalini yabana atmamak lazım. Televizyonlarda meal ve tefsir programları yapma gereği duymamız da bu ihtimali kuvvetlendiriyor. Ya da onlar maksatlarını ifadeden âciz.
Bir ihtimal daha var: O da PİSA mı dersin?
Ne demek istedim şimdi! Hani PİSA sınavlarında bizim 15 yaş gençlerimizin okuduklarını anlamadığı ortaya çıkmıştı ya. İşte o 15 yaşındaki gençler büyüyünce ne oluyor? 25-55-75 oluyorlar. Allah uzun ömür versin, daha da ileri yaşlara gelmiş olabilirler. Peki, sırf yaş almakla okuduklarını anlar hâle mi geliyorlar? Buna hemen “Evet” diyemeyiz değil mi?
İşte biz, yaşı ilerlemiş 15 yaş çocukları, belki bu eksiğimizden dolayı siyasilerimizin dediklerini okuduğumuzda hatta dinlediğimizde anlayamıyoruzdur. Belki onlar da bir zamanların 15 yaş çocukları olarak neyi nasıl diyeceklerini toparlayamıyordur. Hatta ne diyeceklerini bilmiyorlardır bile; birilerinin kulağına hoş geleceğini ümit ettikleri “izlenimci cümleler” kuruyorlardır. “Ne güzel söyledi! Peki, ne dedi? Anlamadım ama çok güzel söyledi…
“Eğer bu dünyada gerçek barışı öğreteceksek ve eğer savaşa karşı gerçek bir savaş vereceksek, işe önce çocuklarla başlamamız gerekmektedir.” Mahatma Gandhi
Bundan önceki yazımızda, “sevginin ve özgürlüğün öğrencilere nasıl kazandırılabildiğin” den bahsetmiştik. Dört maddesini anlattığımız bu konunun diğer maddelerini anlatmaya çalışalım.
5. Sevgi insanın önemli gereksinimlerinden biridir: Sevgi, insanın önemli gereksinimlerinden biridir. İnsan sevmediği, sevilmediği ortamlarda çok acı çeker.
Çünkü insan, yaşamı boyunca sevgi peşinde koşmakta, onu aramakta, yani sevgi dolu bir ortamda yaşamak istemektedir.
Nitekim “iki gönül bir olunca, samanlık seyran olur, beni aç, susuz bırakın; fakat ne olur sevgisiz bırakmayın” sözlerinde bu gerçek dile getirilmektedir.
Öğrencinin de eğitim ortamında sevgiye gereksinimi vardır. Sevdiği öğretmeninin dersinde başarısız olan öğrenciyi bulmak çok zordur. Öğrenci öğretmenini ve dersi seviyorsa, o alanda daha başarılı olur.
Eğitimin kurallarına uyabilir; onları savunur. Öğretmen ve derse karşı olan olumsuz tutum ve davranışlardan da vaz geçer.
Baskı, korku, ceza gibi istenmedik değişkenlerin baskın olduğu eğitim ortamlarında, öğrenci göstermelik bir saygı ve uyum içindedir.
Sırf sınıf geçmek, dayak yememek, azarlanmamak, küçük düşürülmemek, ceza görmemek için çalışabilir; kurallara uymuş gibi davranabilir. Bu gibi ortamlarda öğrenci gerçek duygu ve düşüncelerini bastırmıştır. Uygun yer ve zaman gelince öğretmen ve derse karşı olan tutumunu ortaya koyabilir.
Bu yüzden insanın sevgi gereksinimini giderebilmek için, eğitim ortamında duyuşsal alanla ilgili hedef davranışları kazandırıcı değişkenler işe koşulmalıdır. Eğitim ortamı, öğrencinin sevme, sevilme ve benimsenme gereksinimini giderecek biçimde planlanmalıdır.
Bunun için öğrenme-öğretme ortamı şöyle düzenlenebilir:
-Öğretmen sorunların çözümlenmesinde öğrenciye sevecenlikle, içten yardım etmelidir. Bu yardım hiçbir zaman onun yüzüne vurulmamalıdır.
-Öğretmen, öğrenci istendik davranışı gösterdiği zaman, kurallara uygun olarak pekiştireç vermelidir.
-Öğretmen öğrencinin acısını, üzüntüsünü, sevincini vb. paylaşmalıdır.
-Öğrenci ne yaparsa yapsın, öğretmen hep yanında olmalı; onu dışlamamalı; fakat tutarsız davranışına karşı çıkmalıdır.
-Öğrencinin arkadaşlarını ve diğer varlıkları sevmesini sürekli desteklemeli; bunlar için uygun ortamlar (gezi, eğlence, araştırma, inceleme vb.) oluşturmalıdır.
-Öğretmen dürüst olmalıdır. Olduğu gibi görünmelidir; fakat tutarsız davranış göstermemelidir. Yalan söylememeli, kendini övmemeli, verdiği sözde durmalı, eleştiriye açık olmalı, sınıf içinde başka, sınıf dışında başka olmamalıdır; çünkü sevgide saydam olmalıdır.
-Öğretmen taraf tutmamalı; âdil olmalıdır. Öğrenciyi hiçbir zaman karşısına almamalı, onu reddetmemelidir. Yapılan tutarsız davranışa karşı çıkmalı, öğrencinin davranışı düzeltmesine imkân ve fırsat vermelidir. Kubaşık çalışmaya, kişisel çalışmadan daha çok ağırlık vermelidir.
-Öğretmen demokratik bir ortam oluşturmalıdır. Karar ve ilkeler öğrencilerle birlikte almalı; her türlü eleştiriye açık olmalıdır; çünkü sevgi tutarlı bilgiye dayalı, çoğulcu demokratik, özgür bir ortamda boy verip gelişir.
-Öğretmen bilgiyi sınıfa getirmeli; öğrencilerin istendik davranışları kazanmasında her türlü etkinliği, eğitim ortamında işe koşmalıdır; çünkü sevgi bilgi ve duygunun incelmesi, tutarlı olması ve zenginleşmesidir. Bunun için öğrencilerine üstesinden gelebileceği görevler vermeli; bunların yapılmasında yardımcı olmalı, yol göstermelidir.
-Öğrencinin arkadaşlarını, ulusunu, insanları ve diğer varlıkları sevmesi sürekli desteklenmeli; bunlar için uygun ortamlar düzenlenip işe koşmalıdır.
6. Sevgi, bencil olmama, her varlığın birbiriyle ilişkisini belirleyip bu ilişkileri tutarlıya doğru geliştirme, sorunların çözümünde kubaşık çalışmadır: Bugünkü bilimsel veriler, bu sonsuz evrende tüm varlıkların birbirleriyle doğrudan, ya da dolaylı ilişkiler içinde olduğunu göstermiştir. Her varlığın bu sonsuzlukta bir iş görüsü, görevi bulunmaktadır. Birinin varlığı, ya da yokluğu diğerini de etkilemekte ve değiştirmektedir.
Bu sorunları hiçbir kişisel çıkar düşünmeden çözmek için, insanlar tüm güçlerini birleştirip sorunların üstüne gitmelidir. İşte bu kubaşık çalışmadır. Evren tüm varlıklarındır. Onların varlıklarının ya da yokluklarının neye mal olduğunu bilen bir anlayışla, insan düşüncelerini geliştirip duygularını zenginleştirmelidir. Bunun bir yolu da eğitimden geçer.
Sevgi ancak tutarlı bilginin, özgürlüğün olduğu demokratik bir ortamda öğrenilip daha kolay geliştirilebilir. Çünkü özgürlük, seçeneklerin çokluğuna ve bunların kullanılmasına bağlıdır ve sorumluluk ister.
Kişiye sunulan seçenekler ne denli çoksa ve kişi de bu seçeneklerden istediğini kullanma hakkına ve olanağına sahipse, o denli özgür sayılabilir.
Bilim ve teknik, aynı zamanda yıkımın da nedeni olabilir; çünkü bilimin yüreği yoktur. Tutarlı bilgi insanların, doğanın ve kozmostaki varlıkların çıkarını denge içinde tutan, onların daha güzel, iyi, âdil, erdemli bir biçimde yaşamalarını sağlayan bilgidir.
“Asıl özgürlük kendine karşı özgür olmaktır. Bir çocuğun kazanacağı ilk zafer, kendine karşı ayartıcı duygulara karşı kazandığı zaferdir.”
Hüseyin Nihal Atsız Hocanın fikir ve düşüncelerinden etkilenen, Kırımlı fikir adamı İsmail Gaspıralı’yı ideallerinin gerçekleşmesi için kendine örnek alan, 1977 – 1987 Yıllarında Güneydoğu Anadolu Bölge Planı’nın Genel Koordinatörlüğünü yapan, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin değerli üyesi ve İlim – İstişare Kurulu’nda uzun yıllar görev yapan, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın Kurucusu ve Genel Başkanı, Türk dünyasının meseleleriyle çok yakından ilgilenen, Türkler’in tek bir alfabeye geçmedikleri sürece istenen şekilde dil, fikir ve iş birliğinin gerçekleşemeyeceğini savunan, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinde parasız eğitim yapan muhtelif isimlerde okullar açan, Türk Dünyası Çocuk Şenlikleri ve Türk Dünyası Kadınlar Kurultayı düzenleyen, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı aracılığıyla süreli yayınlar çıkaran, Türk Dünyası’nda Dün, Bugün, Yarın kitabı ve akademik çalışmalarını yoğunlaştırdığı Sosyal Politika ve Sosyal Güvenlikle ilgili güçlü ve yol gösterici yayınların yazarı, Türkiye’de Türk Dünyası kavramını ilk kullanan, bütün hayatını Türk Dünyası’nın Dilde, Fikirde ve İşte Birlik ülküsünü gerçekleştirmeye adayan, çalışmalarıyla iz bırakarak Milliyetçi Fikrin Ölmez ve Abide Şahsiyetleri arasında yerini alan, ilim, fikir, gönül ve dava adamı Prof. Dr. Turan Yazgan Hocamızı 12. Vefat Yılında ( 22 Kasım 2012 ) saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz.
Uzun zamandır milliyetçilik ve de özellikle Türk Milliyetçiliği üzerine hararetli tartışmalar sürüyor. “Türk Milliyetçiliği” denilince ben ne anlıyorum, ilk önce onu söyleyeyim.
Türk Milliyetçiliği; sosyolojik manada aynı kültür içinde yaşayan insanları ve bu insanların bağlı olduğu toprağı sevmektir. Daha da ötesi “yaratılmışların en şereflisi” olan insanoğlunu sevmek, saymak ve dünyada huzur, güven, refah, adalet ve barış içinde yaşamayı arzulamaktır.
Ben bunun için bir Türk Milliyetçisiyim! Ancak bazıları Türk Milliyetçiliğini, istediği gibi tarif ederek ayaklar altına aldı. Bu yetmemiş gibi de birileri, milliyetçiliğimizi yere yapıştırdı.
Benim gibilere de durumu izah etmek kaldı. Türk Milliyetçilerine şimdi bir lafım var. O da rahmetli Galip Erdem’in söylediği “Türk Milliyetçilerinin en büyük sorunu yine Türk Milliyetçileridir.” sözü!
Hem bu ağır ve belirleyici sorunun varlığı hem Türk Milliyetçilerinin koflaşması, hem de içinde bulunduğumuz koşullar bugün karşılaştığımız meseleleri çözümsüz bırakıyor.
Kızan kızsın ama biliniz ki; Türk Milliyetçilerinin içi, aynen bir kurtçuğun ağacı içinden kemirerek çürütmesi misali zarar görmüştür.
Gelelim “Milli Şuur” zaafiyetine!
“Hem duyguya hem de düşünceye dayanan milli şuur, bir milletin manevi kuvvetlerinden en önemlisidir.” Bu nedenle milli şuur, bir milletin kendini duyması ve bilmesidir.
Bir millet; ordusunu, bağımsızlığını, dilini kaybedebilir. Ancak milli şuurunu koruyorsa, o millet gerçek kişiliğini bilir ve günün birinde bu milli şuur sayesinde yeniden gerçek benliğine döner.
“Milli şuurun uyanık olduğu yerlerde yabancı unsurların borusu ötmez. İdare işlerinin başına yabancı soydan kimse gelemez… Milli şuurun yüksek olduğu yerlerde, millet, yabancıyı kendinden saymaz… Geçmişe sövülmez. Yabancı milletler ve kimseler milli kadroya sokulmaz. Geçmişi, mefahiri, ahlakı, aileyi, seciyeyi, erdemi, kahramanlığı, milliyetçiliği açıktan açığa veya sinsice baltalayan yazılara, eserlere, filmlere, piyeslere, konferanslara izin verilmez. Millete hitap eden ve halkı terbiyede rol oynayan müesseselerin başına o milletten iktidarlı, ahlaklı ve zeki insanlar getirilir.”
Bunları kim söylemiş biliyor musunuz hem de 1948 yılında, rahmetli Nihal Atsız… İyi ki söylemiş te, 76 yıldır yerimizde saydığımızı görüyoruz. Devam edelim;
“Hizmeti olanların hizmeti inkâr olunmaz… Ne ufacık kusurları yüzünden dev gibi adamlar küçültülür ne de gerçeğe dayanmayan büyüklükleri dolayısı ile ahlaksız insanlar devleştirilir… Soysuzlaşmış tipler, yarı çılgınlar, milli dili doğru dürüst bilmediği halde kendini gençliğin önderi sayan manyaklar ve budalalar; gazete ve dergilerde, kendilerinden daha kuvvetli olanlara, fikir ve ülkü savunması altında, kendi cüce şahsiyetlerinin reklamını yapamaz… Milli şuurun olduğu yerde hiç bir zaman yalan söylenmez… Milli şuur uyanık olunca başıbozuktan kurmay, vatan haininden profesör, doktordan dilci, cahilden müverrih, yabancıdan vekil, serseriden ülkücü çıkmaz”
Milli şuur “Yurdu aydınlatır ve gizli köşelere sinmiş olan bütün akrepleri açığa çıkararak, karanlıkta iş görmelerine engel olur. Bir millet ordusuz, esir yaşayıp dilini kaybetse de ölmeyebilir. Yeter ki; milli şuur olsun. Milli şuur, bir milletin yaşama iradesi, hayat kaynağı ve en kuvvetli silahıdır. Günümüzde milli şuuru olmayan milletler yıkılmaya mahkumdur” diye söylemeye de devam etmiş.
Ama biz, neredeyse bunların ya hiç birini yapmamış ya da tam tersine şeyler yapmış durumda olan bir topluluğuz.
G. Murray “Les Turcs -1878” adlı eserinde, Türkler için “… Türkler, az ve öz konuşurlar. O kadar dürüst ve namusludurlar ki, başka türlü olunabileceğini, düşünemediklerinden ve herkesi kendi gibi sandıklarından daima aldatılırlar” diye bir tarif yapıyor.
Gerçekten Türkler; Türk Milliyetçiliğinin içine onu kemiren bir kurtçuk girdiğini ve bir “Milli Şuur” zafiyetine düştüklerini, yukarıdaki tarifte bulunan haklılık payı nedeni ile bir türlü anlayamamıştır vede halen anlayamamaktadır.
Onun için büyük Türk şairi Yahya Kemal’in dediği gibi,
“Ölenler öldü, kalanlarla muztarip kaldık,
Vatanda hor görülen bir cemaatiz artık”
İnşallah gidişatı, Türk Milliyetçilerinin içinde bulunduğu durumu, “Milli Şuur” sahibi kardeşlerimizle birlikte ve Türk Milletinin lehine ters yüz edeceğiz. Gayret bizden takdir Allah’tandır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, G20 Liderler Zirvesi’nde, “Sosyal Kapsayıcılık ile Açlık ve Yoksullukla Mücadele Oturumu” na iştirak etti.
G20 Liderler zirvesi kapsamında Brezilya’da yapılan toplantılar için üç ana başlık seçilmiş. Bunlardan ilki “açlık, yoksulluk ve eşitsizlikle mücadele.”
Erdoğan “dünyada nerede bir kıtlık, açlık, felaket, çatışma, trajedi varsa Türkiye ilgili tüm resmî kurumları ve sivil toplum kuruluşlarıyla oradadır, ihtiyaç sahiplerinin her daim yanındadır” mesajını verdi. Özellikle Türkiye’nin Gazze ve Lübnan’a yaptığı insani yardımları anlattı.
Oysaki dünyada açlık ve yoksulluk sorunu var ama Türkiye’de de aynı sorun büyümekte. Türkiye’de vatandaşların önemli bir bölümü açlık ve yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşama mücadelesi veriyor.
Türk-İş verilerine göre Ekim 2024 ayında açlık sınırı 20 bin 431 TL’ye, yoksulluk sınırı da 66 bin 553 TL’ye yükseldi. Asgari ücret bile açlık sınırının 3 bin 429 TL altında kalıyor. Türkiye’de ortalama ücretler de asgari ücret seviyesine yakın mertebeye düştüğü için nüfusun büyük kısmının açlık sınırı altında kaldığı ortada.
****
Geçen sene 2023 Eylül ayında Hindistan’da düzenlenen 18’inci G20 Liderler Zirvesi’nde Erdoğan çok daha net mesajlar vermişti:
“Bir tarafta 735 milyon kişi açlıkla mücadele ederken, diğer tarafta lüks, şatafat ve israf alıp başını gitmişse burada çok ciddi bir sorun var demektir. Türkiye olarak biz bu adaletsizliklere itiraz ediyoruz. Daha adil bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyoruz.”
“Milyarlarca insanın bir avuç elitin keyfi ve refahı için çok kötü şartlarda çalışmakta ve ter dökmektedir. “Bu ne adildir ne insanidir ne de vicdanidir. Sorunlarımızın sebebi kaynak kıtlığı değildir, merhamet eksikliğidir.”
“Hepimiz 8 milyarlık büyük insanlık ailesinin birer ferdiyiz” diyen Erdoğan dünya kaynaklarının adaletsiz paylaşımına dikkat çekmişti.
****************************************
Türkiye’de Açlık, Yoksulluk, Lüks ve Şatafat
Türkiye’dede “Bir tarafta milyonlarca kişi açlıkla mücadele ederken, diğer tarafta lüks, şatafat ve israf alıp başını gitmiş” durumda.
“85 Milyonluk Büyük Türkiye ailesinin birer ferdi olarak ülke kaynaklarının adaletsiz paylaşımına itiraz etmemiz” gerekmez mi?
G-20 ülkelerinin hiçbirinde, böylesine yaygın yoksulluk ve kötü gelir dağılımı göremezsiniz.
Eskiden orta gelirli kesimde sayılan insanlarımızın bile gıda ve ulaşım gibi en temel ihtiyaçlara erişimde sıkıntı yaşaması, her üç öğrenciden birinin okuluna aç gitmesi içimizi sızlatmalı.
Bu derin yoksulluğun arkasında ülke kaynaklarının adaletsiz paylaşımı olduğunun farkında olmalıyız. Fakirden aktarılan kaynaklarla zenginleşenlerin lüks, şatafat ve israf içinde yaşamalarına itiraz edebilmeliyiz.
“2025 bütçesinde Sarayın 1 yıllık giderinin 16 milyar 928 milyon liraya, 1 günlük harcamasının 46 milyon 378 bin liraya yükselmesi” öngörüldü.
Dünyada en yüksek miktarda örtülü ödenek kullanan devlet başkanı bizim Cumhurbaşkanımız.
Cumhurbaşkanlığı’nın 2025 yılı ‘Mal ve Hizmet Alım Gideri’ için bütçeden öngörülen para yaklaşık 10 milyar lira. Bu para 10 Bakanlığın mal ve hizmet alım giderinden fazla.”
****
Sadece Saray’dan ibaret değil, şatafat ve israf devlet gücünü kullanan hemen herkeste ve her makamda yaygın.
Geçen yıl Saygı Öztürk makam aracı saltanatını yazmıştı: “Türkiye’nin makam araçları yönünden ‘Dünya rekorunu’ elinde bulundurduğu belirtiliyor. Ülkemizde 125 bin kamu aracı varken, bu sayı Almanya’da 9 bin, Japonya’da 10 bin, Fransa’da 8 bin civarında. Devlete ait uçak filosu bakımından da birçok ülkeden öndeyiz. Almanya’da 12, Fransa’da 14, İtalya’da 11, Japonya’da 2 özel uçak bulunurken ülkemizde Cumhurbaşkanlığı’nın hava filosundaki uçak sayısı ise Katar’ın hibe ettiği ‘Uçan Saray’ uçakla birlikte 16’ya yükselmişti.”
CB Erdoğan dünyadaki gelir dağılımı adaletsizliğine, büyük kesim açlıkla boğuşurken lüks, şatafat ve israfa güçlü bir şekilde itiraz ediyor. Bu itiraz çok doğru ve saygı duyulması gereken bir tavır.
CB kendi ülkemizde “İtibardan tasarruf olmaz” “devletin malı deniz” anlayışının getirdiği olumsuz duruma da aynı kuvvette itiraz etmeli. Yoksullaşan halkımız Cumhurbaşkanından da tasarruf etmesini, israftan kaçınmasını, daha sade bir hayat yaşamasını talep edebilmeli.
****************************************
Saray’da Oturmanın Faturası
Yeri geldi. “Devlet Başkanlığı Sarayında Oturmanın Faturası” başlıklı yazısında Cemal Tunçdemir’in verdiği şaşırtıcı bilgileri hatırlatayım.
“ABD Başkanları Beyaz Saray’a kira ödemez ama onun dışındaki her şey maaşlarından kesilir. Kendisinin, ailesinin ve kişisel misafirlerinin bütün masraflarını Başkan karşılamak durumundadır. Sadece resmi devlet konuklarının ağırlanma masrafını Amerikan vergi mükellefleri öder. Geri kalan kişisel mutfak giderleri, hizmet ve malzemelerin ücreti Başkan ve ailesine aittir.
Başkan elbiselerinin kuru temizleme ücretini kendisi ödemek zorundadır. Ayakkabılarının boya ve cilasının da… Konutun başkan ve ailesinin kaldıkları kısmındaki temizlikçi, garson ve hizmetçilerin çalıştıkları süredeki saat ücretini de başkan öder. Kısacası, kira ve elektrik faturası dışında kendileri için harcanan her kuruşu devlete ödemek zorundadırlar.
ABD’ye devlet başkanı seçildi diye kimse, devletin parasını keyfince harcayamaz. Sadece bu ev içinde de değil her yerde… ABD Başkanı, şehir dışı tatil masraflarını, hafta sonlarını geçirmek istediğinde Camp David’teki dinlenme evinin hafta sonu masraflarını kendi cebinden karşılamak zorunda. Yine örneğin başkan, ABD Başkanlık uçağına, devlet delegasyonundan olmayan tek bir kişi bile bindirecekse, (kardeşi bile olsa), bir ticari yolcu uçağının ‘first class’ uçak bileti miktarınca devlete para ödemek zorundadır.
Ülkenin first lady’si her gün saçlarını yapan kuaföre, devleti temsil edeceği törenlere giderken bile olsa, ücretini kendisi öder. First Lady’nin giyeceği kıyafetlerin de özel tasarım olması gerektiği şartı var ama elbisenin ücretinin yanı sıra bu tasarımların ücreti de, indirimsiz olarak, ABD Başkanından tahsil ediliyor.”
Başkan Truman ve Michelle Obama’nın ‘dışı çok gösterişli bir hapishane’ olarak nitelelendirdiği Beyaz Ev, başkanlar için kalıcı bir ihtişam ve keyif sarayı değil, geçici bir barınma ve hizmet yeridir..