4.8 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 119

Türk Devleti Kuran Son Türk (Rauf Raif Denktaş)

    ( Benim iki bayrağım var/Biri damalarımdaki kan/Biri alnımdaki aktır. Benim iki bayrağım var/ Biri Anamur’da gurup/Biri Girne’de şafaktır. )

    Yedi kişiydiler, yüreği vatan sevgisiyle çarpan, coşkulu, heyecanlı, ölüme meydan okuyan yedi gözü pek ve kararlı adam. İsimlerini, üniformalarını, mesleki kıdemlerini, sevgi dolu yürek bağlarını geride bırakıp; maske isimler ve maske mesleklerle bir meçhule gönüllü oldular. Çatık silahların gölgesinde, Kur’an’a, bayrağa ve silaha el basıp, dava için ölümüne aşağıdaki yemini ettiler:

  “Kıbrıs Türk’ünün yaşayış ve hürriyetine; canına, malına ve her türlü anane ve mukaddesatına, her nereden ve kimden olursa olsun, vaki olacak tecavüzlere karşı koymak için kendimi Türk milletine adadım. Ölüm dahi olsa verilen her vazifeyi yapacağım. Bildiğim, gördüğüm, işittiğim ve bana emanet edilen her şeyi canımdan aziz bilip, sonuna kadar muhafaza edeceğim. Gördüklerim, işittiklerim, hissettiklerim ve bana emanet edilenleri hiç kimseye ifşa etmeyeceğim. İfşaatın bir ihanet sayılacağını ve cezanın ölüm olduğunu biliyorum. Sıralanan hususları harfiyen tatbik edeceğime, şerefim, namusum ve bütün mukaddesatım üzerine söz verir ve ant içerim”

    Bu satırlar kendisini davasına adamış, vatanı için gerektiğinde seve seve hayatını feda eyleyeceğinin andını içenlerin yeminidir.

     Bu yemin 23 Kasım 1957 yılında Kıbrıs Türkünün EOKA çeteleri tarafından yok edilmesini önlemek ama daha da önemlisi Kıbrıs’taki Türklük ateşini söndürtmemek ve adayı Yunan’a teslim etmemek adına kurulan efsane teşkilat TMT (Türk Mukavemet Teşkilatının) yeminidir…

      Liderler vardır, sadece bu kelime ile sınırlı beş harften ibarettir. Liderler vardır temsil ettikleri kurum ve kuruluşlar, ya da temsilciliklerini yaptıkları partilerin görüşlerini ifade eden söylemleri ile sınırlı kalırlar! Görüntüleri vardır ama iş icraata gelince toplumların gözünde hep sınıfta kalırlar. Kimileri kendi söylediklerine bile inanmazken; anlattıkları ile mangalda kül bırakmazlar!  Kimileri ise her şeyin “bir bileni”; çözülmeyen davaların “tek çözenidirler!

    Ama “lider” vardır:

    Etmiş olduğu yukarıdaki yemine sadakatle bağlı, tüm ömrünü adadığı davası için, gençlik yıllarında uğruna çarpıştığı vatan topraklarına sahip çıkarak, 1974’ten beri gönderinde dalgalanan ay yıldızlı bayrağını oradan indirtmemek adına vermiş olduğu mücadeleyi aynı heyecanla devam ettirebilmek için gücünün öz kaynağına daima halkına güvenmiştir. Aslında bu tercih; makam ve mevki peşinde koşan pek çok lidere de örnek olacak bir davranıştır. 

    Evet, Kıbrıs milli davamızın simgesi Rauf R. Denktaş’tan bahsediyorum Yavru Vatan deyimi ile özdeşleşen liderden, devlet adamından, hukukçudan, diplomattan, fotoğraf sanatçısından; ama en önemlisi vatanım dediği ada topraklarından asla vazgeçmeyen, yüreği halkının bağımsızlığı ve devletinin egemenliği için çarpan, ata yadigârı vatan topraklarında Türk Devleti Kuran Son Türk’ten Denktaş’tan bahsediyorum.

   Özellikle Cumhurbaşkanlığı görevini teslim ettikten sonra, Kıbrıs’taki haklarımızdan vazgeçersek, Türkiye AB’ye alınacaktır yalanıyla ‘’Kıbrıs’ı verelim kurtulalım’’ diyenlere:

   “Ada Yunan’ın olmayacak, bu şerefsizlikse alnıma yazın. Hakkımızı sonuna kadar savunacağız. Hakkını savunmayan insanlığından da feragat etmiş sayılır. Eğer illa ver kurtul gitsin, derlerse ben vermem İstiyorsa Türkiye versin, ben vermem.”  Diyerek bir önceki liderinden, Dr. Fazıl Küçük ‘ten aldığı mücadele bayrağını dimdik tutan, son nefesine kadar da bu kararlı duruşundan asla taviz vermeyen liderden bahsediyorum.

    Rauf Denktaş, davaya, bayrağa, bağımsızlığa, egemenliğe sahip çıkarak kurduğu son Türk Devleti KKTC’yi onuruyla, gururuyla ve eksiksiz olarak teslim etmiştir.

    Ama Kıbrıs’taki bitmeyen mücadelesini asla bırakmamış. Tam tersine Kıbrıs Türk’ünün kazanılmış hak ve hukukunu savunabilmek adına halkın arasına dönmüştür.

   Son nefesine kadar sürdüğü bu mücadelesinde hiçbir zaman yalnız kalmamış, Türk halkı onu bağrına basarak Kıbrıs konusundaki haklılığını daima takdir etmiştir.

    Onu kaybettiğimiz 12 Ocak 2012 tarihinden sonra tam 13 yıl geçti. Kıbrıs konusunda bugüne kadar ne söylediyse o çıktı. Çünkü o tarihi gerçekleri bilen, bu gerçekler çerçevesinde konuşan, çözüm üreten bir devlet adamıydı.

   Bu nedenle Kıbrıs konusunda çözüm arayan siyasilerin, kimi liderlerin onun söylemlerini, çözüm önerilerini bir kez daha incelemeleri gerekir.

  Şu hususu bir kez daha ifade etmem gerekirse:

 ‘’Rum tarafı adanın tamamında söz sahibi olmadıkça herhangi bir anlaşmaya asla evet demeyecektir.’’

    Bu nedenledir ki 2025 yılı KKTC’nin dünya devletleri tarafından tanınması, tanıtılması yolunda atılacak adımların yılı olmalıdır. Bu yolda Türkiye’ye büyük işler düşmektedir.

    Özellikle Türkiye’nin Azerbaycan ile olan iyi ilişkilerimizi kullanarak KKTC’nin tanınması yönünde yapması gerekenler, KKTC üniversitelerinde okuyan yabancı ülkelere mensup öğrencileri dikkate alarak bu ülkelerin yöneticileri ile yapılacak sıcak temaslar, adanın kuzeyindeki el değmemiş turistik yerlerin varlığı, KKTC’deki tüm güzelliklerin tanıtılması yönünde dünya kamuoyunda daha çok yer alınması 2025 yılının öncelikleri olmalıdır.

   Denktaş ve Kıbrıs denilince yukarıda sıraladığım tarihi gerçekler akla gelir. Kıbrıs Türkiye’nin ön cephesidir, mavi vatanımızda dalgalanan bayraklarımızın son kalesi, Akdeniz’e açılan yegâne penceremizdir.

  Can liderim Denktaş:

  Sizi rahmetle, minnetle anıyor; bir Kıbrıs Gazisi olarak sevgiyle selamlıyorum. Gözünüz arkada kalmasın. Yüce Türk Milleti bıraktığınız mirasa gözü gibi bakıyor, onu sadakatle koruyor ve kolluyor.

   Vatan size minnettardır.

‘Her Çocuk Ayrı Bir Dünyâdır’

Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN’la Çocuk Eğitimi Hakkında konuştuk.

(Birinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Günümüzde çoğunlukla çekirdek âileler var: Anne, baba ve evlât… Anneanne, babaanne, eskilerin ‘haminne’ dedikleri daha büyükler, ayrıca teyze ve hala… aynı çatı altında değil. Hattâ başka şehirlerde… Anne ve babalar genellikle çalışıyorlar ve çocuklarına çok az zaman ayırabiliyorlar.  Bu olumsuzlukların çocuklar üzerindeki etkileri neler oluyor?

Prof. Dr. Süleyman Doğan: Şimdi çocukları yetiştiren bilgisayar dadılar var.

Çetinoğlu: Özür dilerim! Sözünüzü kestim. İroni değilse, ‘bilgisayar dadılar’ kavramını biraz açar mısınız?

Prof. Doğan: Annelerin yerini irili ve ufaklı bilgisayarlar almış durumda. Anneler çocuklar sussun diye ellerine bilgisayar veriyor. Çizgi filmlerle oyalıyorlar. Hattâ bebeklere ücretle bakan dadılar bile oyalansınlar diye çocuklara bilgisayar verip, kendi özel işlerini yapıyorlar. Bu çok yanlış bir bakım yöntemidir. Görsellik içeren teknolojilerin çocuklar üzerindeki etkisi ve ebeveynlerin bu yöndeki tutumları, dünya genelinde çok tartışılan konulardan biri olmuş durumdadır. Günümüzde insanlar, ekranlarla küçük yaşlarda tanışıyor. Evde ve okulda ekranlardan yoğun bir şekilde yararlanıyorlar. Bazı çocuklar ise evde çoklu ekranlarla büyüyor; artık televizyon, bilgisayar, tablet, akıllı telefon aynı anda bir ortamda kolayca bulunabiliyor.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Devam buyurur musunuz?

Prof. Doğan: Ebeveynlerin olumsuz davranışları çocukları da olumsuz etkiliyor. Âile, yetişkin ve çocukların etkileşimde bulunduğu, birbirlerini etkiledikleri bir birimdir. Âilenin çocuğun bedenî, zihnî, sosyal alanlar gibi pek çok alandaki gelişimi üzerinde önemli bir etkisi vardır. Bu sebeple anne baba ve çocuk ilişkisi, temelde anne ve babanın tutumlarıyla etkilenmektedir. Anne baba tutumları, baskıcı ve otoriter tutum, serbest ve aşırı hoşgörülü tutum, tutarsız/kararsız tutum, koruyucu tutum, ilgisiz/reddedici tutum, güven verici, destekleyici/demokratik tutum olmak üzere sınıflandırabiliriz. Öncelikle çocuklarımızı tanımaya ve anlamaya çalışalım. Çocuklarımız sürekli büyüme ve gelişim içindedirler. Çocuklarımıza kesin ve kararlı davranmaktan vazgeçmeyelim. Küçük hatâlarını büyük bir felâket olarak yorumlamayalım, doğru bir davranış öğretmek istiyorsak kendimiz bu davranışı örnekleyelim. Çocuklarımızın hatâlarını aşan cezâlardan kaçınalım. Çocuklarımızın yetenek ve gelişim özelliklerine göre beklentilerimizi şekillendirelim. Başkaları ile karşılaştırmayalım. Eğer onlara karşı hatâlı davrandıysak özür dilemekten çekinmeyelim. Çünkü çocuğumuz da ilerleyen yıllarda hatâ yaptığında karşısındaki kişiden özür dileyebilmelidir. Kendine güvenen, hayattan ne beklediğini bilen, kendisine, çevresine, insanlara, hayvanlara ve tüm canlılara saygı duyan, mücâdeleyi bırakmayan ve de olumlu düşünen çocuklar yetiştirmek bugün eskisinden daha zor.

Çetinoğlu: Sizce annelik-babalık bir meslek olarak kabul edilebilir mi?

Prof. Doğan: Çocuk, toplumun en küçük yapı taşıdır. Hattâ bu yapı taşı özelliği bebeklik dönemi ile başlar. Önce kendisi sonra âilesi sonra da toplumun merkezindedir. Hem öğretir hem öğrenir. Hem etken hem edilgendir. Doğduğu an itibariyle çevresi tarafından anlaşılmasa da aslında etkileşime başlar. Annesi ile güven duygusunu doğumundan birkaç saat sonra kurar. Ve bu güven duygusu onun bütün hayatına etki edecek en önemli şeydir. İlk olarak annesinden, sonra babasından aldığı sevgi ve güven bağı ile doğru orantılı olacak şekilde hayatı şekillenmeye başlar.

Aslında anne-babalık, bilgi ve donanım itibâriyle meslek olarak düşünülebilirse de  ulvî bir vazifedir. Nasıl araç kullanmak için ehliyet alınıyorsa ‘ebeveynliğin teorisi’ bilgisini almak için de bir eğitimden geçirilmesi gerekir. Ebeveynlik denilen olgu birçok araştırmada doğuştan gelen bir duygu ve/veya içgüdüden kaynaklanan bir his olarak kabul görmemektedir. Bu rolün toplum tarafından kabul gördüğü ve diğer bireylerin bu rolün gerektirdiklerini anne olan kişiye zamanla yükledikleri belirtilir. Ve annenin elde ettiği deneyimler bu role katkı sağlar. Ebeveynin dâhil olduğu anne ve baba ikilisinden baba rolü için bu söylenebilir. Fakat annelik sanılanın aksine dürtü değil içgüdüdür. Anneliğin eğer içgüdüye dayalı veya doğuştan geldiği yönünde düşünülürse o zaman ‘bütün kadınlar doğurmak mecbûriyetindedir’ gibi bir mantık çıkabilir. Ama böyle bir mecbûriyet yoktur. Bu sebeple ‘annelik doğuştan gelmez öğrenilir’ gibi bir düşünce de oluşabilir. Bu belki bir yönüyle doğru olabilir. Elbette bütün kadınlar doğurmak mecbûriyetinde değildir. Hattâ bâzı kuvvetli gelenekleri olan toplumlarda bir kadına atfedilen en önemli statü anneliktir. Ama günümüzde gelişmiş toplumlarda böyle bir öncelik veya sınırlama yoktur. Daha doğrusu böyle bir mecbûriyet yoktur. Burada annelik üzerinde durulmasının sebebi; çocuk ve çocukluk; özellikle annelik özelinde ebeveynler tarafından şekilleniyor. Ve davranışlara yansıyor. Ebeveynler de kendi ebeveynlik kimliklerini çocuğun; psikolojik, fizyolojik, kültürle alâkalı gelişimlerine göre şekillendiriyorlar. Bir nevi etki-tepki durumu. İki tarafta karşı tarafın bâzen ihtiyaçlarına göre, bâzen hayallerine göre şekil alıyor denebilir.

Çetinoğlu: Sizce; anne ve babaların çocuklarından bekledikleri mi, yoksa çocukların anne babalarından bekledikleri mi daha önemli? Hangi yaşa kadar?

Prof. Doğan: Aslında her ikisi de önemli. Öncelikle ebeveynlerin çocuklarına önem ve değer vermesi gerekiyor. Çocuk sevgisi anneden bebeğe doğru geçer. Bebek bakımla birlikte sevgi ile büyür. İlerleyen yaşlarda sevgi ile birlikte başarı için de ebeveynlerin desteği son derece önemlidir. Çocuğun başarısını artırmak için ona kendisini rahat hissedebileceği, gerginlikten uzak bir öğrenme ortamının yaratılması gerekir. Özellikle eşler arasındaki geçimsizliğin, kavgaların çocuğa yansıması çocuğun dikkatini dersine vermesini engeller ve bu durum çocuğun kişilik gelişimini de olumsuz yönde etkiler. Kişilik gelişimini sağlıklı olarak tamamlayamamış bir çocuktan ders başarısı beklemek bir yanılgıdır. Şüphesiz çocuğun kişilik gelişimi olumlu yönde sağlanırsa hayatın diğer alanındaki başarılar da buna bağlı olarak artar. Çünkü temelde sağlıklı bir kişilik gelişimi yatar. Elbette ki  anne ve babalar çocukları hakkında hep iyi niyetlere, iyi duygulara sâhip; ancak farkında olmadan yanlış yöntemler kullanıyorlar. Anne ve babaların çocuklarına ilişkin kaygıları, endişeleri elbette ki yadsınamaz. Ancak yaşanan bu gerginliklerin ve aşırı beklentilerin içinde olmak  hem anne ve babayı hem de çocukları rahatsız ediyor. O sebeple çocukların gerek kişiliklerinin, gerekse ilgilerinin, yeteneklerinin ve sınırlılıklarının bilinmesi, buna göre bir eğitim imkânının sunulması ve buna göre beklentilerin oluşturulması anne baba ve çocuklarda yaşanan bu endişe ve sıkıntıların  azalmasında etkili olacaktır. Yapılan araştırmalar ebeveyn tutumlarının çocukların benlik saygısı, saldırganlık, akademik başarı, kaygı, kendini kabul, genel psikolojik uyum ve bağlanma stilleri üzerinde etkili olduğunu göstermektedir. Ebeveyn tutum ve davranışlarında baskı, disiplin ve aşırı koruyuculuğa karşılık gelen davranışların çocuk ve ergenler üzerindeki etkileri tutarlı olarak olumsuz; demokratik ve kabul edici tutum ve davranışların etkileri ise tutarlı olarak olumlu bulunmuştur. Bu konuda yapılan araştırmalar gösteriyor ki çocuğun kişilik gelişiminin % 65’i okul öncesi dönem dediğimiz 0-6 yaş döneminde oluşmaktadır. Bu dönemde çocukta oluşan olumlu veya olumsuz kişilik yapısı daha sonraki dönemlerde telafisi zor sonuçları doğurmaktadır. Yaşamın ilk yıllarını olumsuz şartlar içinde geçirmiş olan bireylerin bu olumsuzlukları yetişkin olduklarında da devam ettirdikleri gözlenmiştir. Birey yetişkin olsa da çocuklukta yaşamış olduğu âilenin ve almış olduğu âile eğitiminin etkilerini taşımaktadır.

Çetinoğlu: Doğan Cüceloğlu (1938-2021); ‘Bir anne-baba olarak çocuğunuza verebileceğiniz en büyük hediye, günde en az 15 dakika çocuğunuzla göz-göze sohbet edebilmenizdir’ Diyor. A) Sebebi, B) Faydaları, C) Ulaşılabilecek neticeleri hakkında yorumlarınızı lütfeder misiniz?

Prof. Doğan: Âilede,  anne baba ile çocuk arasındaki iletişim ve anne babanın disiplin anlayışı, çocuğun eğitiminde önemlidir. Anne babanın çocuklarıyla arasındaki ilişkilerine ve disiplin anlayışına göre, âileler, değişik şekilde sınıflandırılmıştır. Ana baba tutumları, gerek bir değerin öğretilişiyle ilgili özel tutum, gerekse her konuda çocuğa modellik eden genel tutum olsun, çocuğun model alması sonucu taklit ve özdeşleşme yoluyla çocuk tarafından benimsenir ve alışkanlık hâline gelerek kişiliğinin ayrılmaz parçasını oluşturur. Bu sebeple anne baba tutumları çocuğun eğitilmesinin temel taşıdır. Anne baba çocuklarına doğru ve yanlışları bu tutumları sâyesinde öğretirler.

Âile içi iletişimde kullanılan sevgi kelimeleri âile fertlerinin kendilerini güvende hissetmelerini sağlaması, sevginin artması ve yeteneklerin gelişmesi açısından önemlidir. Anne eve gelen kişileri ilk görüşte sevgi sözcükleriyle karşılaması, baba eve geldiğinde onu karşılarken derin bir saygı ile kucaklaması evde sevgi atmosferinin sürekli olmasını sağlar. Baba da eve gelirken eşine aldığı küçük bir hediye veya çiçekle yanağına kondurduğu küçük bir buse ile günün bütün yorgunluğunu atarken oluşan pozitif enerjiden en çok çocuklar istifâde eder. Ebeveynin birbirine olan saygısı, çocukların ebeveynine nasıl davranması gerektiğini göstermesi bakımından önemlidir. Bunu için Anne ve baba birbirini çocukların nazarına vermelidir. Anne babadan bahsederken dünyânın en hârika eşi, en tatlı insanı ve en mükemmel babası olduğunu sürekli yinelemelidir. Birbirlerine çok güvendiklerini söylemeleri ‘o dediyse doğrudur’ şeklinde tam bir itimatla çocuklarının gönüllerine işlemelidirler.

Çetinoğlu: Söylenildiğine göre Cenâb-ı Allah her çocuğun fıtratına bir cevher koyar. Ağaçların aşılanması, hamurun ve sütün mayalanması gibi, çocuktaki cevheri de bir şekilde aşılamak, mayalamak gerekli. Gözlemlerinize göre okulda ve âile içinde bu işlem arzu edilen ölçüde yapılabiliyor mu?  Yapılamıyorsa, ne gibi neticelerin hâsıl olduğunu düşünürsünüz? Veya yapıldığında ulaşılacak olumlu neticeler neler olabilir?

Prof. Doğan: Dağlar nasıl ‘metânetle’ omuz omuza veriyorsa, aynı metâneti, ilahî aşk boyası âile ocağında da bulunur! Aziz ve necip milletimizin yaşadığı siyasî ve iktisâdî buhranlara rağmen ayakta tutan esrar, sır perdesi “Anadolu insanının âile ocağından aldığı ve oradan sürekli beslendiği yüksek ‘ahlâkî moral değerleri…’ olmuştur!

İnancımızın âile ocağına yüklediği ilahî telkinler o kadar etkileyici ve güçlüdür ki, âile fertlerinin her birini sağlam birer direk gibi bulundukları yerlerde metin bir kaya gibi tutuyor. İlâhî bir vecd ile yapılan, ‘Allah’a, Resulüne, anne ve babanıza itaat ediniz…’ çağrısı evlatlar üzerinde öyle bir gönül muhabbeti oluşturuyor ki, ayrışmaya asla müsâde etmiyor!

Böyle bir muhabbeti eşler üzerinde de, hassas bir denge üzerinde nasıl tesis edildiğini görmemiz mümkündür. Âyet ne buyuruyor; ‘kadının erkek, erkeğin de kadın üzerinde hakları vardır!’ O haklar, bir zincirin halkaları gibi tatlı bir âhenkle koruyucu melekeleriyle uzanıp gidiyor!

Kaç çocuğumuz olursa olsun, hepsi ayrı yaratılmıştırlar. Çocuklarımız eşsizdir. Bir eşleri veya benzerleri bulunmaz. O yüzden bütün çocuklarınızı aynı kalıba sokmayın her birinin ayrı ayrı yetenekleri ve özellikleri mevcuttur. Çocuklarımıza birer fert olarak saygı göstermek gerekir. Çocuğumuza yapabileceğimiz en önemli yardım; geri planda kalarak kendi benliğinin gelişmesinde, kendine ait bir kişilik geliştirmesinde yardımcı olabilmektir.

Özellikle çalışan anneler çocuklarına zaman ayıramadıklarından şikâyetçidirler. Bire bir zaman ayırmak yerine mutfakta yemek yaparken ‘Bugün okulda ne yaptınız. Dersler nasıl geçti?’ Gibi sözlerle başlayıp konuşmaya devam edebilir. Alışverişe birlikte çıkabilmek, akşam yürüyüşleri yapabilmek. Sınırlı zamanı etkin ve en iyi şekilde kullanabilmek önemlidir.  Çocuk yetiştirmek dünyânın en zor sanatıdır. Zaman zaman kızabiliriz. Sinirleniriz. Hattâ onları cezâlandırırız. Anne babalar da insandır. Yaşanılan ve hissedilen duygulardan dolayı kendilerini suçlamamalı. ‘Kendimi çocuklarım için feda ediyorum.’ Duygusuna kapılan ve böyle yaşayan kişiler çok da iyi yapıyor sayılmazlar. Hayatı dengeli bir şekilde yaşamak gerekir.

Çetinoğlu: Çocukların yeteneklerini tespit edip veya ettirip, o yönde gelişmelerini sağlamak mı tercih edilmeli, belli bir alana mı yönlendirilmeli?

Prof. Doğan: Aslında küçük yaşta çocukların kabiliyetlerini tespit etmek gerekir. Çünkü insanının mesut olması demek birazda sevdiği işi yapmasıyla doğru orantılıdır diyebiliriz. Çocuğun istidadına göre yönlendirmek en doğru yoldur.

Yetenek kelimesinin sözlük anlamı, bir kimsenin bir şeyi anlama, yapabilme ya da bir etkiyi alabilme yeterliliği, gücüdür. Buradan yola çıkarak yeteneklerin keşfi aslında çocuğun doğumu itibâriyle başlar diyebiliriz. Bunu diyebilmenin yanında, her çocuğun yeteneği belli bir yaş aralığında ortaya çıkar ve bir yeteneği varsa ‘bu aralıkta hemen keşfedebiliriz’ demek doğru olmayacaktır. Çocukların gelişiminde farklı kritik dönemler vardır. Bu dönemlere göre anlayabilme, yapabilme ve bir etkiyi hayatımıza alabilme yeterliliğimiz değişecektir.  Piaget’e göre bu dönemler; Duyusal Motor Dönemi 0-2 yaş, İşlem Öncesi Dönem 2-7 yaş, Sembolik Dönem 2-4 yaş, Sezgiye Dayalı Dönem 4-7 yaş, Somut İşlemler Dönemi 7-12 yaş, Soyut İşlemler Dönemi ı12 yaş üzeri. Çocukların gelişim dönemlerinden bahsetmenin ve bu dönemlerin özellikleri hakkında bilgi sâhibi olmanın yeteneklerin keşfinde büyük bir önemi vardır. Çünkü her çocuk özel ve biriciktir. Yeteneklerinin bulunduğu alan çocuğumuzun farklı bir gelişim döneminde açığa çıkabilir.

Çocuğumuz bâzen bulunduğu gelişim dönemine ait becerileri normal bir seviyede yerine getirebilirken bâzen yaşıtlarından daha ileride gelişim özellikleri gösterebilir. Burada ebeveynlerin dikkat etmesi gereken bir diğer nokta da, çocuk bu davranışları içselleştirerek mi gerçekleştiriyor yoksa çevresinde sevdiği birilerini taklit mi ediyor? Meselâ; âilede müzik alanında yetenekli kişiler olabilir. Çocuğumuz bu kişiye duyduğu hayranlık sebebiyle onu taklit etmeye başlayabilir. Bu durum her ne kadar ebeveyni heyecanlandırsa da dikkatli bir gözlemci olup bu davranışın çocuğumuzun kendi akışında gerçekleşip gerçekleşmediğini iyi gözlemlememiz gerekir.

Keşfetme aşamasında çocuğumuzun tercih ettiği oyun ve oyuncaklardan da yararlanabiliriz. Çocuğumuza aldığımız oyuncakları seçerken gözlemlerimiz sonucunda ilgisinin ve yeteneğinin açığa çıkabileceği oyuncakları tercih etmek bize daha çok fikir verecektir. Zaman zaman kurduğu oyunlara katılmak oyunda üstlendiği rolleri fark etmemizi ve bu rollerde sergilediği yeteneklerini daha yakından görmemizi sağlayacaktır. Ev ortamı dışında okulunda bulunan kulüplere katılım sağlaması da çocuğun kendi yeteneği ve ilgisini keşfetmesinde yardımcı olacak adımlardan biridir. Çocuğumuz bu kulüplere katılım sağladığında dersine giren branş öğretmenleri de bu sürece ve çocuğun ilgi yeteneğine yakından şâhit olup âileye bu konuda yol gösterici olacaklardır.

(Devam Edecek)

Tüketim ve İsraf

İsraf, kişinin harcamalarında haddi aşmasıdır. Haddi aşma, beşeriyet kadar eski bir olgudur. Tarih, israfın kölesi olmuş milletlerin mezarlığı gibidir. Nice medeniyetler israf ve sefahatin içinde yok olup gitmişlerdir. Diğer bir ifade ile tüketirken adeta tükenmişlerdir.

Günümüzde israf ve savurganlık, bir yaşam biçimine ve kitlesel boyutlara ulaşmıştır. Neticede toplumlar hızla tüketim süreçlerinin tutsağı haline gelmiş, kendine has özellikleri ve yaşam tarzı olan bir tüketim toplumu türemiştir.

İnsanoğlunun mayasında doymama duygusu mevcuttur. İhtiyaçlarımızı gidermek elbette hakkımız. Fakat bu ihtiyaçların sınırlarını iyi çizmemiz, ihtiyaçla, israf arasındaki dengeyi iyi ayarlamamız gerekmektedir.

Herkesin kendi istek ve hedeflerine göre, bir ihtiyaç algısı var. Kimimiz geçinebilmeyi hedef olarak yeterli görürken, kimilerimiz, araba almayı, yazlık edinmeyi ihtiyaç görüyor. Tabi bunların da üzerinde üst ihtiyaçlar belirlenebiliyor. Böylelikle harcamanın dozajı da ister istemez kaçıyor. Tüketimde esas olan; israfa ve müsrifliğe kaçmadan, dünya normlarına uygun, akılcı, bilimsel ve insani bir yolun izlenmesidir

 Günümüzde insanların çoğu israf girdabına kapılmış durumdadır. Bunun sebepleri elbette ki çok boyutludur. İsrafın nedenleri arasında; taklit ve özenti, fantezilerin ihtiyaç haline gelmesi, bencillik ve sefahat, yetersiz eğitim, iradeye sahip olamama, kötü alışkanlıklar vb. gelmektedir.

Hiç ihtiyaç olmadığı halde alınan yiyecekler, giysiler, eşyalar. Son model arabalar, kışlık-yazlık evler var.  Bir yanda da açlıktan kıvrananlar, yakacak, yiyecek, giyecek bulamayanlar var. Marketlerde satılan poşetin 25 kuruştan, 50 kuruşa yükseltilmesi,plastik kullanımını caydırmada asla çare değildir.

Tahmini olarak dünyada; 8.197.221.067       insan yaşamaktadır. Bu nüfusun 877.889.828            obezdir. Bir günde açlıktan ölen insan sayısı yaklaşık olarak 18 bin civarındadır. ABD’ de bugün obezitenin sağlığa maliyeti, 399.250.251 dolardır.  

 Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenmenin Durumuadlı rapora göre, 2019 yılında açlık çeken kişi sayısı 690 milyona ulaşmıştır. Bu da, 2018 yılıyla kıyaslandığında açlık çeken kişi sayısının 10 milyon, önceki 5 yıla oranla ise 60 milyon arttığını göstermektedir.

Yapılan tahminlere göre 884 milyon 500 bin kişi, her gece yatağına aç girmektedir. Bu acı gerçeğe karşın, günde 12 milyon ekmek çöpe atılmaktadır.  

Dünya herkesi doyuracak kadar kaynağa sahip aslında. Adil paylaşım olmadığından, bilinçsiz harcama, hırs, bencillik ve açgözlülük sebebiyle bu kaynaktan yeterince istifade edemeyenler var. Çünkü dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesimi, kalanın toplam varlığının 2 katından fazla servete sahip. Hâl böyle olunca ne eşitlik kalıyor, ne adalet.

Tüketim ekonomisi, hızlı israfla birlikte, sosyal ilişkilerimizi de tüketmiştir. Harcamaya doymayan insanoğlu, sahip olduğu insani değerleri kaybettikçe arkadaşını, eşini dostunu da harcamaya başlamıştır.

Sadakat, vefa, mertlik, hatır, dürüstlük vb. değerlerin önemi ve kıymeti kalmamıştır. Baba ile oğul, eşler, akrabalar, “ incir çekirdeğini doldurmayan” meselelerden ötürü mahkeme kapılarını doldurmaya başlamıştır. Sevginin, şefkatin, merhametin ve saygının yerini öfke, kin, öç alma duygusu işgal etmiştir.

Hızla artan dünya nüfusu içindeki insan, aslında yapayalnızdır. En çok da zenginleştikçe bencilleşen, paylaşmaktan, yardımlaşmaktan kaçan, yüreğine sevgi ekememiş insanlar bu yalnızlığı yaşamaktadır.

Tüketim çılgınlığının bir diğer  kurbanı “zaman”dır. Üreten insanların mumla aradığı zamanı, bilmeden veya bilerek acımasızca harcamaktayız. Üretmeye, okumaya, hal hatır sormaya veya zaruri ihtiyaçlarımıza ayırmamız gereken zamanı; medyada, telefon başında, bilgisayarda, kumar oyunlarında vb. bilinçsizce harcamaktayız.

 İnsanlığa değer katan, bilinçli, pozitif insanların mumla aradığı zaman, başka birilerinin gözünde “kıymetsiz”, “bir türlü geçmeyen zaman” olmuştur.

 Yabancı bir araştırmacı, Anadolu’da gezerken, herkesin elinde tesbih görür. Merakla neye yaradığını sorduğunda, “bununla zaman geçiriyoruz” derler. Araştırmacı şaşırarak, “sizin harcayabilecek zamanınız var mı?” diye hayretini gizleyemez.

Teknolojinin getirdiği kolaylıklar da zihnimizin ve bedenimizin tembelleşmesine neden olmaya başlamıştır. Oysa teknolojiyi gerekli yerlerde gerektiği kadar bilinçli şekilde kullanmak gerekir. Çoğumuz matematik işlemlerini bile, zihinsel olarak yapamaz hale geldik hesap makinaları yüzünden.

Gezmeyi, hareket etmeyi de teknoloji sayesinde rafa kaldırdık. Alış veriş merkezlerinin kapısına kadar otomobille gider olduk. Böylelikle yeterince hareket edemeyen insanlarda sağlık sorunları baş gösterdi.

Son günlerde, “yapay zekâ” nostaljisi yaşanmaktadır. Birçok alanda mükemmelce yararlanabileceğimiz yapay zekâ, umarım ki bundan sonra “beyin fırtınası” dediğimiz zihinsel zekâmızı da tembelleştirmez. Aksi takdirde doğal zekâyı da tüketmiş oluruz.

Neticede, milenyum çağındaki dünyamızda, her alanda tüketim çılgınlığı yaşanmaktadır. Gıda, eşya, zaman ve insanlık değerleri hızla harcanmaktadır.

Modern yaşantı, israfı körükleyerek, yoksulluk girdabında inleyen mutsuz kitleleri çoğaltırken, bir yandan da duygusuz, amaçsız, idealsiz yaşayan, robotlaşmış insanlar üretmektedir. Geleceğin dünyasında insanlığı sancılı günler beklemektedir.

Sevgiyle kalın.

Tarihi Süreçte Kadın

Öncelikle vurgulayalım; Anaerkil bir yapı içeren Türk toplumlarında hakanların boyun eğdiği kadın anadır, kadın liderdir, kadın güçtür ve kadın devlettir İslam öncesi ve sonrası toplum yapısının dinamiklerinde.
*
Okuduklarımızdan bahisle;
Eski Yunan ile Roma döneminde kadın hep bir zevk unsuru, köle, cariye, hizmetçi olarak görülmüştü.
Hatta Avrat-Avret kelimesi bile saklanılması gereken eşya-anlamına geliyordu.
Eski Çin’de de durum farklı değildi; hizmetçi olarak görülen kadınlara isim bile verilmez, kadın bir, kadın iki, kadın 3 diye sayılırdı.
Tanıklığı da kabul edilmezdi.
Ortaçağda kadın bilgelik yolunu seçmişse, vay haline; cadı diye avlanırdı.
*
Fakat yalnızca Türkler kadını bereket sembolü, yerin ve göğün evladı olarak görmüştür.
Hatunun rızası ve imzası olmadan Kağanın yaptığı anlaşma bile geçerli sayılmıyordu.
Çin ile ilk anlaşmayı, Mete Han’ın hatunu yaparken; Avrupa Hun Türklerinde resmi görüşmeleri Attila’nın hatunu yapıyordu.
Türk mitolojisinde ise kadın artık tanrısallaşmıştır.
Yaradılış destanında Ak Ana, sudan yaratma fikrini Ülgen’e verirken, en meşhur figürlerden Umay Ana Orhun Yazıtlarında bile yer almış.
Nitekim yazıtlarda ”Umay gibi, annem hatunun şerefine küçük kardeşime Kül Tigin adı verildi. Babam İlteriş kağan, anam İlbilge hatunu Tengri yukarıdan idare ederek yükseltmiş.”demektedir.
Yine Türk mitolojisinde Asena yol gösteri tanrıçayken, Ötügen ise toprak anaya verilen isimlerden biridir.
*
Dikkat edileceği üzere Türkler mezarlıkları düz değil, yükseltilmiş ve yuvarlatılmış şekilde yapıyor.
Bunun sebebi, Türklerin yeniden doğuşa inanıyor olmasından ötürü mezarlıkları hamile bir kadının karnına benzeterek, toprağın bir ana gibi tekrar insanı doğuracak olmasına inanmasıdır.
Türklerde kadın bu kadar kutsal bir noktadayken, son 1000 yıl boyunca Türk kadınının resmi hakkı alınmış, sosyal hayatı kısıtlanmış, eve kapatılmış, tanıklığı bile kalmamıştır.
*
Tüm bu hakikatleri, tüm bu tarihi gerçekleri tarihin en kanlı savaşlarında bile bulduğu ilk fırsatta okumaktan geri durmamış bir adam, 1000 yıl sonra ilk defa ”Kadınların üzerindeki bütün baskıyı kaldıracağım.” dedi.
Bunu dedi çünkü kadınların üretime katılmasıyla devletin kârlı çıkacağını biliyordu. Kadınların üzerinden bütün baskıyı kaldırmakla medeniyetin yeniden doğacağını biliyordu; çünkü kadın medeniyet demekti.
Bütün baskılar kaldırıldı.
Kadına giyim kuşam özgürlüğü verdi.
Kadını üretime kattı.
Kadına bir soyadı verdi.
Ona tanıklık hakkı vermekle kalmadı, onu avukat yaptı, hakim yaptı.
Kadını toplumlara öğretmen yaptı.
1000 yıl sonra tek bir adam bunu yaptı.
O adam ülkemiz Türkiye Cumhuriyeti nin kurucusu Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK…
İcraatlarıyla inkılâplarıyla ebedi istirahatgâhı Anıtkabirden ülkesini yönetmeye devam eden dünyada tek bir LİDER.

Siyasi Ahlak

31 Mart 2024’te yapılan yerel seçimlerde AKP 22 yıl süren birinciliğini kaptırdı. 1977’den bu yana ilk defa CHP birinci parti olma başarısını gösterdi. Bu sonuç, iktidarda olan AKP+MHP’nin başını çektiği Cumhur İttifakı politikaları ve uygulamalarının beğenilmediğini ve halkın artık iktidara güvenmediğini gösteren son en büyük anketti.

Böyle bir durumda “halkın güvenini kaybetmiş” iktidar kanadından istifalar olması beklenir değil mi? Fakat tam tersi oluyor, muhalefetten milletvekilleri, belediye başkanları istifa ediyor ve bir kısmı iktidar partilerine giriyor. Bir kısmının daha AKP saflarına geçeceğine dair haberler yayılıyor.

İYİ Parti ve CHP listelerinden seçilmiş olan milletvekillerine oy veren seçmenlerin en büyük motivasyonu “mevcut iktidardan kurtulmak” idi. (Bu hükme CHP listelerinden seçilen DEVA, Gelecek P. ve SP milletvekillerini seçenler de dahildir.)

Transfer olan milletvekilleri seçim kampanyalarında ve öncesinde AKP ve ortaklarının ülkeye ne büyük kötülükler ettiğini anlatarak vatandaşlardan oy istediler. Ama şimdi, seçmenin kendilerine iktidarı yıkmaya çalışması için görev verdiği kişiler iktidarın gücünü artırmak için saf değiştiriyorlar. Bu seçmen iradesine ihanettir.

Milletvekilleri, seçildikleri partinin program ve politikalarına uygun hareket etmelidir. Partiniz yönetimiyle temel konularda uyuşmazlığa düşebilirsiniz. Faydalı ve verimli olamayacağınız düşüncesiyle partinizden istifa edebilirsiniz. Bu normaldir. Ama zıt görüşteki bir partiye geçemezsiniz.

Ya bağımsız olarak göreve devam edersiniz ya da milletvekilliğinden de istifa etmeniz gerekir. Siyasi ahlak bunu icap ettirir.

****

Tabii bu olayın bir de transfer eden tarafı var. Milletin güvenini kaybetmiş bir iktidarın milletvekili transferleriyle güçlenebileceğini sanmıyorum. Ama bu transferlerin muhalefetin moralini bozmak ve “Yeni Anayasa” oylaması zamanına hazırlık gibi bir amacı olabilir. Transferlerde nasıl bir ikna yöntemi kullanıldığını ve işin içinde ne türlü havuç ve sopalar kullanıldığını bilmemize imkan yok. Ama transferlerin siyasi ahlak anlayışı üzerinde kara bir leke oluşturduğundan eminim.

****

Hangi mesleği yaparsanız yapın ahlaklı değilseniz saygı duyulmaz size. Ahlakı belden aşağı anlamaya meyilli olanlar bu anlattıklarımı anlayamayabilir.

Fakat demokrasisi gelişmiş ülkelerde siyasetçilerden beklenen en önemli ahlaki davranış “halka yalan söylememek” ve “verdiği sözü tutmaktır.” Çünkü “bugün halka yalan söyleyen, toplumu aldatan, yarın ülkeyi de satabilir” diye düşünürler.

**********************************

Saf Değiştirme Örnekleri

Yerel seçim öncesinde de ilginç istifa örnekleri yaşanmıştı: Ergenekon davası mağduru, eski Teğmen Mehmet Ali Çelebi 2022 yılında milletvekili iken CHP’den istifa ederek önce Memleket Partisi’ne sonra AKP’ye katılmıştı.

Haziran 2018 seçimlerinde, İYİ Parti’den İstanbul milletvekili seçilen Hayati Arkaz Ağustos ayında MHP’ye geçti. Yine aynı seçimde İstanbul Milletvekili seçilen Fatih Mehmet Şeker de seçildikten 2 ay sonra istifa etti. Bağımsız kaldı. Fakat Meclis’e hiç uğramadan maaşlarını aldığı söyleniyor.

Sırf milletvekillerine bakmayın. Eski Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu artık Büyükelçi. Dünya görüşü değişikliğinin makamsal ödülünü aldı. Ama toplumda itibarı hangi seviyede?

Bu kişilerin şimdi neden hiç esameleri bile okunmuyor?

Son aylarda İYİ Parti’den istifa ederek AKP’ye katılan Eskişehir Milletvekili İdris Nebi Hatipoğlu ile İstanbul Milletvekili Seyithan İzsiz, İstanbul Milletvekili Ersagun Yücel’den saygıyla bahseden var mı?

**********************************

Siyasi Liderlerin Dürüstlüğü

Siyasi liderlerin dürüstlüğü, toplumun güvenini kazanmak için kritik öneme sahiptir. Ancak, bazı liderler, seçim kampanyaları sırasında ve öncesinde verdikleri sözleri tutmayarak, ya da daha önce izledikleri politik yolun tam tersi istikamete dönüyor yani topluma açıkça yalan söyleyebiliyor.

Bu durumun, seçmenlerin siyasete olan güvenini sarsmasına ve demokratik süreçlere zarar vermesine yol açması beklenmeliydi.

Ama bakın neler oluyor ve iktidar partileri halkın duygularını hiç göze almadan neler yapabiliyor?

Muhalefet partilerini “DEM Parti ile seçimde iş birliği yaptıklarını” iddia ederek “terörist” olmakla suçlayan MHP ve AKP’nin, teröristbaşını Meclis’te konuşmaya davet edeceğini, o olmayınca DEM’lileri İmralı’ya göndereceğini, “Türkiye’yi terörden kurtarması” için teröristbaşına muhtaç bir ülke görüntüsü verecekleri kimin aklına gelirdi ki?

İmralı’dan teröristbaşının mesajlarını getiren heyeti Meclis Başkanı ve diğer Meclis’te grubu olan siyasi partilerin başkan ve yöneticileriyle (İYİ Parti hariç) görüştürerek, bu kanlı katili devletle muhatap edeceklerini kim hayal edebilirdi?

MHP’nin Öcalan’ı hapisten çıkarmak için “umut hakkı, hastalık mazereti” gibi hukuki kılıflar uydurma merkezi haline geleceğini kim tahmin edebilirdi ki?

****

Ahmet Türk daha iki ay önce Mardin Belediye Başkanlığından alınıp yerine kayyım atandı. “Kobani davasında 10 yıl hapis cezası alması ve hakkında devam eden dava ve soruşturmalar” gerekçe gösterildi. Daha önce de 2 defa görevden alınmış, Bahçeli’nin ricası ve Erdoğan’ın affı ile hapisten çıkmış biri. Şimdi aynı Ahmet Türk’ün “barış elçisi” olup, Öcalan’ın mesajlarını iletsin diye TBMM Başkanı ve partiler tarafından kapılarda karşılanmasına bile artık şaşırmaz olduk.

****

Bu kadar radikal değişiklikler olduğunda Batı demokrasilerinde olsa yer yerinden oynar, sosyal tepkiler çığ gibi büyürdü. Partilerin politikalarında bu boyutta bir değişim olmaz ama varsayalım ki oldu, iktidarlar düşer, bazı kişiler sokağa çıkamaz hale gelirdi.

Toplum olarak herhangi bir tepki göstermiyorsak, bu Batı toplumlarında var olan birey olma bilincinin bizde olmadığını gösterir. Kitlelerin, Ortadoğululaşmış bir toplum zihniyeti ile, “liderim yapıyorsa bir bildiği vardır” inancı içinde uyuşturulmuş olduğunun işaretidir.

Devlet Aklı

                Sen kökleri tarihin binlerce yıllık derinliğine inen devlet aklını bırak; kadın, çocuk, yaşlı demeden kırk bin kişinin ölümüne sebep olan bölücü narko-terör örgütü PKK’nın elebaşısı Öcalan’ın “Paradigma”sına muhtaç ol!

                O devlet aklı ki, tarihin en eski kavmi Çin devletine kendisini Türklerden koruması için binlerce kilometre uzunluğunda Çin Seddini yapmak zorunda bırakmış. O devlet aklı ki, Hun Türkleri tarafından Avrupa’nın kalbine bir hançer gibi saplanmış yüzlerce yıl hükümranlık sürmüş Hun Türk İmparatorluğu ve onun Başbuğu Atilla’ya ait olan devlet aklı. O devlet aklı ki, bin yıl önce Türklere Anadolu’nun kapılarını açmış Selçuklu sultanı Alpaslan aklı, henüz Amerika kıtası keşfedilmemişken 1453 yılında bir çağı kapatıp, yeni bir çağ açan Fatih Sultan Mehmet aklı. En son yedi düvelin istilasına uğramış, Osmanlı İmparatorluğu topraklarından taze gelinlik bir kız gibi(Anadolu tabiri) Türkiye Cumhuriyetini kuran Mustafa Kemal ve Arkadaşlarının Kuvva-ı Milliye aklı.

                Eğer akıl alacaksan o aklı; yukarıda isimlerini saydığım Başbuğların başbuğlarından al. Biliyorum ki kitap okuma alışkanlığınız yok, bu yüzdendir tarih bilmezliğiniz. Bilseniz bile: “Kurtuluş Savaşını, keşke Mustafa Kemal kazanacağına Yunan kazansaydı” diyen Fesli Kadir’den duyduklarınızla yetinirsiniz. Onun anlattıklarıyla da ancak size terörü durdurmak için Bebek Katilinden yardım dilenmek düşer.

                Habur ve Dolmabahçe rezaletlerinin yaşandığı, hendek rezaleti yüzünden yüzlerce Mehmetçiğimizin can verdiği çözülme sürecinin bugün öncekinden daha da beterini yapmalarına rağmen adına çözüm süreci diyemiyorlar. Ne demekse buna: “devlet aklı” diyorlar.

                PKK’nın meclisteki uzantıları böyle zamanlarda küstahlaştıkça küstahlaşıyorlar. Daha önce, “sokakları kan gülüne çeviririz, biz sırtımızı PKK’ya dayıyoruz” diyenlerin bugünkü sözcüleri: “:  “Tarihsel bir kırılma anından geçmekteyiz. Ya pozitif yönde bir kırılma gerçekleşecek barışı inşa edeceğiz; ya negatif yönde kırılmalar gerçekleşecek, her yer Gazze olacak.” Diye devleti tehdit eder hale geldiler.   Gene daha da ileri giderek Üniter devlet yapısının yıkılacağını, Türkiye Cumhuriyetinin “100 yıllık parantez”inin kapanacağını söyleme cüretinde bulunabiliyorlar.

                Bakın esas devlet aklıyla yıllar evvel konuşan eski başbakanlarımızdan ve cumhurbaşkanlarımızdan Süleyman Demirel konu hakkında ne diyor: “Bin senelik Türk devletlerinin içinde adı Türk Devleti olan sadece Türkiye Cumhuriyeti var.  Türk milliyetçiliğini hareket haline getirecek bir takım olaylardan vazgeçmek lazım. O çok büyük güçtür, Türkiye bomboş bir ülke değildir, beka sorunuyla karşı karşıya kaldığında veya tökezlemesine sebep olacak bazı olaylarda mutlaka karşılığı olacaktır.”

Yine İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu başka bir konuda: “Biz, Anadolu coğrafyasında kurmuş olduğumuz devletlerin sırtlanların yolu üzerine kurulduğuna inanan bir gelenekten geliyoruz. Bu zor coğrafyada devlet doğru yönetilmezse avantajlar dezavantaja, dezavantajlar da felakete dönüşür. Dünyayı bekleyen büyük bir iklim değişikliği krizi var. Yeşil dönüşümde gecikilmemeli. Jeopolitik açıdan önemli bölgeler emperyalist güçlerin hedefinde. Gelişmekte olan ülkelerin yöneticilerinin yanlış kararları, emperyalistlere alan açıyor. Bizim Üniter devlet yapısından ve milli devlet anlayışından taviz vermememiz gerekiyor. Türkiye potansiyeli ve üretim kabiliyeti son derece yüksek bir ülke. Yeter ki doğru yönetilsin. Hukuk, adalet, liyakat ve sistem sorununu çözersek önümüz her alanda açılır.”

                Evet, İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun dediği gibi: Ülkemiz sırtlanları yolu üzerinde kurulu, Asya ile Avrupa kıtasını birbirine bağlayan, üç tarafı denizlerle çevrili kıtalararası köprü vazifesi gören bütün emperyalist dünyanın gözlerinin üzerinde olan topraklar üstünde. Ama unutmamak gerekiyor ki en yüce çamlar, fırtınalı vadilerde büyür!

Eyvah Hepsi Birden Geliyor: Süreç, Demokrasi, Barış

Birkaç ay önce başlayan yeni çözüm sürecinde mutlu sona yaklaşıyoruz zahir. Hani Öcalan TBMM’ye gelecek ve DEM grubunda PKK’yı feshedecek biz de ona Umut Hakkı tanıyıp tahliye edecektik. Bu formülü de Batılı dostlarımız bize kuvvetle telkin ediyordu. Zaten müebbede Umut Hakkı ile tahliye, İngiliz icadıydı. Bir vaveyladır koptu, terörist başı nasıl TBMM’ye davet edilir de orada konuşturulurdu! Sonra bu yeni açılımı başlatmak için DEM’den bir heyet İmralı’ya gidip bölücübaşı ile görüşmek için Adalet Bakanlığına başvurdu. Bakanlık “rölans” çekti ve bütçe müzakerelerinin sonunu işaret etti. 

Yukarıdaki paragrafta anlatılanlar size makûl ve olağan mı geliyor? Öyle geliyorsa bir daha okuyun. Bir kere müthiş bir kamuoyumuz var. Dikkatli ve çarıklı erkânı harp ferasetinde. Hemen anladılar ki bütün bu hikâyede en önemli nokta, Öcalan’ın nerede konuşacağıydı. Ne konuşacağı, serbest bırakılması, sevgili iktidarımızın bitti dediği PKK’yı bir daha feshetmenin anlamı falan ikinci derecede idi. Söz konusu TBMM’de konuşup konuşmamaksa gerisi teferruattı anlaşılan. 

Eşek ve kilim

Genç dostum Esad Kıraç bana bir Nasrettin Hoca fıkrası hatırlattı. O da ilhamını Aziz Nesin’in bir hikâyesinden almış. Bir köylüde çok kıymetli bir kilim vardır. Köylü kilimin değerinden habersiz, onu eşeğinin semerinin altına sarmaktadır. Açıkgöz bir alıcı kilimi almayı kafasına koyar, fakat kilime talip olsa köylü uyanacak. Onun için gider ve eşeğe talip olur. Sıkı bir pazarlık yürür. Saatler sürer. Sözde anlaşamazlar.  Artık ayrılacaklarken açıkgöz alıcı, “Yahu akşamı ettik. Olmadı. Eşeği vermedin. Hiç olmazsa şu kilimi alayım.” deyip yok bahasına asıl maksadına vasıl olur. Esad, “Şimdi”, diyor, “kilim, Türkiye’nin çözülmesi ve Öcalan’ın çıkması. Ama biz eşeği, yani bölücü başının TBMM’de konuşup konuşamayacağını tartışıyoruz.” Sonuçta şöyle bir sonuca varabiliriz: “Aslanlar gibi direndik ve Öcalan’ı meclise sokmadık. Devlet budur işte. Karşılığında anayasayı değiştirmişiz, özerklik vermişiz, federasyon yapmışız, egemenliği paylaşmışız, Öcalan’ı bırakmışız, bunlar teferruat.” 

Garabet bundan ibaret değil. Sayın Adalet Bakanlığı günler, haftalarca müracaata cevap vermedi. “Değerlendirdi.” Bu bağlamda değerlendirmek ne demek? İşin mevzuat, hukuk cephesi herhâlde çok ama çok karışık. O kadar karışık ki infaz savcısının veya bir mahkemenin veya koskoca bakanlığın bu konuda karar vermesi öyle bir güne, iki güne sığacak bir mesai değil. Kolay mı bir mahkûmu ziyaret ettirmek! Ama Bakanlık, DEM’lileri bütün bütün boşlukta bırakmadı, bir tarihe işaret etti: Hele bütçe müzakereleri bitsindi. 

Süreç geliyor süreç!

Peki, ziyaret için neden bütçe müzakereleri bitmeliydi? İmralı’nın gardiyanları bütçe müzakerelerinde mi görevlendirilmişti ve elde yeterli gardiyan mı yoktu? Bütçe müzakerelerine katılanlar İDO ve BUDO ile gidip geliyordu da DEM’i İmralı’ya taşıyacak vapur mu kalmamıştı? Asıl sebep, dönüşte DEM’den yapılan açıklamada görülüyor: “DEM Partili Buldan ve Önder, dün İmralı’ya giderek Öcalan’la görüştü. DEM Parti’den yapılan açıklamada PKK liderinin silah bırakma çağrısı için hazır olduğu aktarıldı. Öcalan’ın ‘Sayın Bahçeli ve Sayın Erdoğan’ın güç verdiği yeni paradigmaya katkıyı sunacak kararlılığa sahibim.’ mesajı paylaşıldı. Buldan, silah bırakma çağrısının tarihinin belli olmadığını ve sürecin yeni yılda her partiyle görüşerek başlayacağını söyledi.”

Herkes paradigma demeye başladı birdenbire. Bu kelimenin seçiliş toplantısını gözümde canlandırmaya çalışıyorum. Çözüm, süreç, barış, demokrasi… Hepsini denedik Olmadı. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım: Paradigma! Hah! Kimse ne olduğunu bilmez. Acıtmaz. Paradigma! Güzel.  

Maazallah: hem barış hem demokrasi

Yaa. Meğer bir paradigmaya bağlı bir süreç başlıyormuş da bizim haberimiz yokmuş. Sevgili iktidarımız da bunu bildiği için bu sürece bütün dikkatini vermek istiyormuş meğer. Kısıtlı olan ne BUDO ne İDO ne de gardiyan. Kısıtlı olan iktidarın bir seferde meşgul olabileceği “süreç” sayısı. İktidarımız sanki tek kişiymiş gibi davranıyor nedense. Her seferde bir süreç. Siz ne bekliyordunuz? Öcalan PKK’yı feshettim diyecek ve biz de ona, “Hadi yine iyisin. Al sana umut hakkı. Yürü…” mü diyecektik! 

Nasıl bir süreç dersiniz? Onu da Buldan açıklamış: 

“Barış ve demokrasi isteniyorsa herkesin elini taşın altına koymasının vakti geldi artık. Herkes katkı sunmalı. 2015 herkese ders oldu  Bir dönemi daha heba etmemek gerekiyor… Bu topraklara illa ki barış gelecek ama sanırım barışa en yakın olduğumuz zaman içerisindeyiz. İmralı’da çok olumlu ve iyi bir görüşme yaptık. Evet, devir barış ve demokrasi devri.”

İmralı Adası’ndan silah bırakma, yani mütareke- terk ediş geliyor dostlar. 30 Ekim 1918’de Limni Adası’ndan geldiği gibi. Hani siz onu “Mondros” diye bilirsiniz. Sonra da demokratik, siyasi ve hukuki çözüm gelecek. Fransa’nın Sevr şehrinden geldiği gibi. Eşit şartlarda. Öyle onların topraklarındaki barajlardan elektrik üretip sonra onlara geri satmak yok. Yağma yok. “Diyarbakır onların, İstanbul hepimizin!” Anayasadaki karanlık vesayet izlerini temizleyelim. Haydi, pamuk eller taşın altına. 

Ötüken Neşriyat’tan 2 Kitap 1-Türklerde Arkadaşlık 2-Avrupa Mektupları

1-Türklerde Arkadaşlık

İyi bir arkadaş, insanoğlu için en büyük hazinedir. Arkadaş, insan olabileceği gibi at veya köpek de olabilir. Arkadaşlık insan hayatında önemli bir yer tutar. İyi bir arkadaşlık, insanın hayatını zenginleştirir, renklendirir, maddî ve mânevî güç verir, dertleri de saadetleri de paylaşır.  İyi arkadaş saadet ve huzur kaynağıdır. Arkadaşlık, birlikte gülmeyi, ağlamayı, paylaşmayı, destek olmayı ve birbirine güvenmeyi ihtiva eden derin bir bağdır. Arkadaşlar, yeri geldiğinde birbirlerini törpüler, eğitir, bilgilendirir, felâketten korur, hayatın zorluklarını aşmakta destek olur.  İyi arkadaş, iyi günde de kötü günde de dostunun yanında olur. 

Arkadaşlık hakkındaki özlü sözlerimiz hayli fazladır.

Birkaçı: *Dostlarımız, hayatımızı aydınlatan yıldızlardır. Onlar olmasaydı, karanlıkta yaşıyor olurduk. *Karlı, fırtınalı bir gecenin yarısında, ıssız bir dağ başında arabanız çalışamaz durumda kaldığında; yardımını talep ettiğiniz şahıs, ‘Ne oldu?’ yerine ‘Nerdesin? Hemen geliyorum!’ diyorsa sizden bahtiyar, sizden güçlü bir insan yoktur. *Arkadaşlık, insanları kan bağından öte can bağı ile bağlayan bir ilişkidir ve bu ilişki içinde kişi kendi menfaati kadar arkadaşının menfaatini, hatta bazen sâdece arkadaşını düşünür. *Siz anlatmasanız bile bakışınızdan, duruşunuzdan iyi durumda olmadığınızı anlayacak bir arkadaşınızın olması ne büyük saadettir. *Arkadaş dediğin çay gibi olmalı. Şekeri ne eksik ne fazla, aklınıza gönlünüze bir tat bırakmalı. Bâzen acı, bâzen tatlı, fakat kendisine hep ihtiyaç duyulmalı. *Yanındaymış gibi olan değil nerede, nasıl ve ne şartlarda olursa olsun yanında olduğunu hissettiren insan hakîki dostundur.

Arkadaşlık ile ilgili sözler ne kadar çok şey ifâde etse de bu duyguyu en iyi şekliyle, gerçek bir dosta sâhip kişiler anlayabilir.

Doktorasını tamamlayan Bahtiyar Murat Aras; 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 245 sayfalık eserinde, ‘arkadaşlık’ konusuna; ‘Türklerde âile ve akrabalık ilişkileri, kan kardeşliği’ başlıklı metinlerle giriyor.  (s:13-65)

‘Türk Kültüründe kan bağı dışındaki kardeşlik formülleri’ başlıklı ikinci bölümde; ‘Musahip Kardeşliği’ başlığı altında; Tasavvuf, Fütüvvet ve ahilik ve benzeri topluluklardaki kardeşlik uygulamaları mercek altına alınıyor. Kirvelik, sütkardeşliği, kıyametlik ata-ene, kuşamat, huşdaş/hoşdaşlık başlıklı bölümler dikkat çekiyor.

Bu başlık altında verilen bilgilerden tadımlık bir bölüm:

Kan bağı dışındaki akrabalık formüllerine ilginç bir örnek de Başkurtlarda rastladığımız ‘kıyametlik ata-ene’ ve ‘kuşamat’tır. Başkurt Türklerinde bu akrabalık törenleri diğer örneklerde olduğu gibi belli maksatlara yönelik yapılmaktadır. Özellikle belirli dönemlerde yapılan bu uygulamaların tamamının târihî bir fayda sağladığı kesindir. Doğumdan sonra gerçekleşen ‘beşik toyu’ ve ‘beşik kertme’ uygulaması, aynı zamanda ‘kıyametlik ata-ene’ uygulamasını oluşturmaktadır. Beşik toyunda çocuklara ad verme yetkisi kıyametlik ata-ene’ye aittir. Çok önem atfedilen beşik toyunda yeni doğan çocuklar arasında yapılan uygulama bir tür beşik kertmesidir. Türk ant törenlerinde sık karşılaştığımız kertme sözünden de anlaşılacağı üzere beşik kertmesi olmak da bir nevi anttır. Beşik kertmesi olabilmek için yeni doğan bir erkek çocuğunun babası komşu kabileden kızı olan birini seçer ve kızın babasına sözü geçen birisini elçi olarak gönderir. Kızın babası da razı olursa beşik toyu yapılır. Beşik toyu kız babası evinde yapılır. Beşik toyu öncesi her iki çocuğun babası kabilenin varlıklı kişileri arasından çocuklar için ‘kıyametlik ata-ene (ana-baba) belirleyip, beşik toyuna dâvet ederler. Kıyametlik ata-ene olmak toplum nezdinde itibarlı bir görev olduğundan herkes bunu severek kabul eder. Bu iki çocuğa verilecek isimleri kıyametlik ata-ene bulur ve beşik toyunda bu isimler verilir. Kan bağı olmadan oluşturulan bu akrabalık bağları hayatın doğum, düğün ve ölüm gibi önemli bölümlerinde önemli roller oynamaktadır. Kireşin Tatarlarında bir kız gelin olduğunda ona Borındık İnay veya Kıyametlik Ani (Kıyametlik Anne) adı verilen toplumun saygı duyduğu bir kadın eşlik eder ve ona evlilik hayatıyla ilgili önemli bilgiler aktarır ve tecrübelerini paylaşır. Kıyametlik Ani, kıyılan bu nikâhın kıyamete kadar sorumlularından biridir.

Eserin ‘Sonuç’ başlıklı bölümü:

Türklerin târihi süreci incelendiğinde hangi dine mensup olurlarsa olsunlar kültür bütünlüklerini, önceliklerini, örf ve âdetlerini bir şekilde muhafaza etmeye çalıştıkları görülmektedir. Bu yüzden onları güçlü kılan en önemli özelliklerinden birisi olan aile, oymak ve boy bağlarını sürekli korumaya çalışmış ve bu bağları güçlendirmek için çeşitli yöntemler kullanmışlardır. Mensup oldukları Gök Tanrı inancından İslamiyet’e kadar bütün dinî inanışlarda bu kültür mirasını bazı küçük değişikliklerle korumayı başarmışlardır. MÖ 8. yüzyılda İskitlerden başlayarak gördüğümüz kan kardeşliği törenlerindeki çeşitli uygulamaları hem Türklerde hem de Moğollarda görmekteyiz. Aynı uygulamaları İslâmiyet’i kabul edip Anadolu’ya ulaşan hem Sünni hem de Alevî Türkmenlerde görmemiz, bu kültürel mirasın ne derece kökleşmiş ve vazgeçilmez olduğunun delilidir. İyi günde kötü günde, hayat boyunca hatta âhiretlik adıyla âhirete yansıyacak düzeyde arkadaşlık bağları oluşturmak Türklerin sosyal bağlara verdiği önemi göstermektedir. Bu insanî ilişkilere verilen önem onların gündelik hayatına da tesir etmiştir. ‘Tanrı misâfiri’ kavramıyla misâfire verilen değer ona bir manevi özel vazife yüklemiştir. Misâfiri üzmek Allah’ın emirlerine aykırı görülmüş ziyârete gelenlere çok büyük önem verilmiştir. Onların ağırlanması, yedirilmesi, içirilmesi ve emniyetlerinin sağlanması bir görev sayılmıştır. Dinî bir yükümlülük olarak da görülen Türklerdeki dostluk ve kardeşlik ilişkileri aslında onların iki bin beş yüz yıllık kültürel kökenlerinin bugünlere yansımasının bir ürünüdür.

Türklerde târih boyunca kardeşliğin önemi ve bunun sonucu düzenlenen kardeşleşme merâsimlerini incelemeye çalıştığımız bu eserde birçok farklı dînî ve sosyolojik figürle süslenmiş kardeşleşme modellerini görmüş bulunmaktayız. Bu kardeşleşmelerin en önemli maksadı güçlü bir toplum dayanışması meydana getirmektedir. İbn Haldun özellikle göçebe toplumlar üzerinde durduğu ve onlardaki, şehirli toplumlara göre çok daha güçlü olduğunu düşündüğü ‘asabiye’ kavramının bir devletin oluşumundaki en önemli faktör olduğunu belirtmektedir. Devletler ancak güçlü ‘asabiye’ yâni âile, oba, boy, millet dayanışmasıyla güçlü olabilmektedir. Türk milletinin târihi boyunca ‘devlet ve devlet teşkilatına verdiği önem düşünüldüğünde bu kardeşleşme törenlerinin gerçek maksadı da kendini göstermektedir. Türklerde her şey devlet içindir. İster dinî motif içersin ister içermesin Türkler açısından kardeşliğin ve kardeşleşmenin en büyük anlamı ve maksadı; güçlü bir dayanışmanın tesis edildiği, birbirine gönül bağıyla bağlı, yeri geldiğinde birbirleri için maddî ve mânevî her türlü fedakârlığı yapabilecek güçlü bir toplum, güçlü bir millet ve sonucunda güçlü bir devlet inşa etmektir. Târih boyunca devam ettirilen bu gelenek bazı küçük değişiklikler ile günümüze kadar ulaşmıştır. Bugün dahi Türkler arasındaki en yaygın hâtırâlar askerlikle alâkalıdır. Asker arkadaşları arasındaki dostluklar ‘tertip’ adıyla ölünceye kadar süren bir yakınlığı tesis etmektedir. Tertipcilik adıyla aynı dönem askere alınanlar arasında kurulan dayanışmayı askerlik görevini tamamlamış herkes bilir. İşte kadim zamanlardan beri ‘arkamdaki kuvvet, dayanacağım duvar, sırtımı yaslayacağım taş’ anlamıyla kullanılan arkadaş kelimesinin Türklerdeki en temel mânâsı, güçlü bir silah arkadaşlığı tesis etmektir. Çünkü güçlü arkadaşlık bağları güçlü ordu demektir, güçlü ordu ise Türklerde güçlü bir devletin ilk ve en büyük kurumudur. Devlet-i ebed müddet anlayışının en temel özelliği de budur.

BAHTİYAR MURAT ARAS: 26 Ağustos 1969 târihinde Kahramanmaraş’ta doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini Kahramanmaraş’ta tamamladı. 1988 yılında Kahramanmaraş Anadolu Lisesi’nin ilk mezunlarından oldu. Aynı yıl İ. Ü. Eczacılık Fakültesi’ne başladı. 1994 yılından bu yana serbest eczacı olarak çalışmaktadır. Kahranmanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Târih Bölümü’nde ‘Doğu ve Güneydoğu’da Kürt Ayaklanmaları (1908-1939)’ adlı teziyle yüksek lisansını bitirdi. Ocak 2017’de Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi Târih Anabilim Dalı’nda ‘Pazarcık Türkmen Alevileri’ adlı teziyle doktorasını tamamladı. Türk-İslam târihi ve Türk kültür târihi üzerine araştırmalarına devam etmektedir. ‘Selçuklu ve Osmanlı’da Din ve Devlet İlişkisi’, ‘İkinci Meşrutiyet Döneminde İttihatçı Basın’, ‘Aleviler Gözünde Sünnilik’, ‘Maraş Alevilerinde Halk İnanmaları’, ‘Selçuklu Devleti’nin Yıkılışında Maraş Bölgesinin Rolü’, ‘Türklerin İslamlaşma Süreci’, ‘İranlı Şiîlerin Safevilere Bakışı’, ‘Musahip Kardeşliğinin Doğuşunda Şah İsmail’in Rolü’ adlı makaleleri bulunmaktadır. Türk Ocağı Kahramanmaraş Şubesinde yöneticilik yapmış, Türk kültür târihiyle alakalı çeşitli seminerler vermiş ve hars heyetinde görev almıştır. Atıcılık trap branşında milli sporcudur. Kahramanmaraş Spor Kulübü’nde yöneticilik yapmıştır. Galatasaray Spor Kulübü kongre üyesidir. İ.Ü. Sosyoloji Bölümü 3. sınıf öğrencisidir. 2015, 2017, 2019 ve 2021’de dört defa Kahramanmaraş Eczacı Odası başkanı seçilmiştir. Hâlen bu görevine devam etmektedir. İyi derecede İngilizce bilmektedir. Evli ve beş çocuk babasıdır.

2-Avrupa Mektupları

Cenap Şahabedddin’in telif ettiği, İsmâil Alper Kumsar’ın yayına hazırladığı 13,5 X 21 santim ölçülerindeki eser, 296 sayfadır.

Arka kapak yazısı:

Avrupa Mektupları, Şark katarı ile 3 Eylül 1915’te yolculuğa çıkan Cenap Şahabettin’in Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Çekoslovakya, Avusturya ve Almanya güzergâhını tâkip ederek yaptığı seyahatin notlarıdır. Birinci Dünya Savaşı’nın bütün şiddeti ile devam ettiği yıllarda ittifakın en güçlü unsuru olan Almanya’yı yakından tanımak ve Osmanlı’nın içinde bulunduğu grubun gücünü göstererek yurt içindeki îtibârını yükseltmek maksadıyla yapıldığı anlaşılan bu seyahatte yolculuğun maksadına uygun olarak büyük oranda Almanya’dan söz edilir.

Cenap Bey’e göre Almanya dört odalı bir dâiredir: mektep, kışla, fabrika, banka. Bu dört oda birbirine açılır ve birbiri için çalışır ve hepsinin müdürü ise ilimdir. Kitabın yarıdan fazlasını oluşturan Almanya’ya dâir mektuplarda Alman halkının iş ahlâkından, dayanışma ve yardımlaşma gayretlerinden, paylaşımcılıklarından, kurallara sıkı sıkıya bağlılıklarından söz edildiği gibi Alman mîmârisi, sanatı ve felsefesine dâir de birçok ayrıntı verilir.

***

Cenap Şahabettin; Servet-i Fünûn edebiyatının önde gelen temsilcilerindendir. 1895 yılından başlayarak ölümüne kadar devam eden yazı faaliyetlerinde, özellikle Cumhuriyet dönemine kadar başta şiir olmak üzere edebiyatın çeşitli alanlarında otorite kabul edilmiş başlıca şahsiyetlerden biridir. Tanzimat’tan sonra batı edebiyatı tesirinde gelişen Türk şiirinde Abdülhak Hâmid’in ardından en büyük yenilikleri yapanlar arasındadır.

Edebiyatla yakından ilgilenen bir âilede doğup büyüyen Cenap Şahabettin, on beş, on altı yaşlarında iken Muallim Naci ile Şeyh Vasfi Efendi’nin etkisinde kalarak onların gazellerine nazireler ve ekler yazmıştır.  Gazel türünde ve aruz vezniyle şiirler yazdı. Şiirin tek gayesinin güzellik olduğunu ileri sürüyor ve ona başka bir fonksiyon yüklemek istemiyordu, Fransız kültürünü benimsediğinden millî duyguları zayıftı.  

1908’den sonra düz yazı ağırlıklı yazmaya başladı. Tanin, Hürriyet, Kalem ve Hak gazetelerinde makaleleri yayınlandı.  

‘Avrupa Mektupları’ isimli eserinde 22 adet mektup vardır. Sofya’dan 2, Bükret’ten 4, Peşte’den 4, Viyana’dan 2, Berlin’den 10 adet mektup göndermiştir. Almanya’dan yazdığı mektuplarda; Almanya’nın her dâiresinde askerî irâdenin hissedildildiğini, kimsenin kimseyi küçümsemediğini / aksine takdir ettiğini, Berlin’in, Paris’e nazaran mükemmel bir şehir olduğunu fakat Wolter, Mozart, Schiller gibi sanatkârlar tarafından hiç sevilmediğini belirtiyor. Şehrin kenar mahallelerindeki muhteşem görünüşlü binaların; İtalyanların, İngilizlerin ve Fransızların ülkelerinde beğendikleri binalardan daha gösterişli olduğunu yazıyor. Almanları, sanayide olduğu kadar güzel sanatlarda da başarılı buluyor. En çok dikkatini çeken hususu da; ‘Almanlar kaidelere köle gibi bağlıdır’ cümlesiyle açıklamasıdır.

Cenap Şahabettin’in Türkçe’nin ihtişamını yansıtan harika bir üslûbu var. Günümüz Türkçesi’ne çevrilmeyip asıl metinden verildiği için bu husus günümüzün karartılan Türkçesine dolunay gibi yol gösterip dâvet ediyor:

Sabah treniyle Viyana’dan çıktım; sisli bir sabahtı, tulu’1 rüzgârıyla hafifçe sallanan dallar sanki etraflarındaki buğu yığınlarını yokluyorlardı.

İki saat sonra Macaristan’a girdik. Hemen şimdiden haber vereyim: İki Macaristan vardır. Biri Macarlarla meskûn hakîki Macaristan ki kendileri ‘Macar örsağ’ diyor, diğeri ‘Macar birodalom’ dedikleri siyâsî ve idârî Macaristan’dır ki üç parçadan terekküp eder:  Hırvatistan ve Slavonya, Transilvanya asıl Macaristan.

Hırvatistan ve Slavonya Slavlarla meskûndur; Transilvanya’da bilhassa Romenler sâkindir; Macar unsurunun galibiyeti asıl Macaristan’da görülür. Bundan başka manzara-yı coğrafiye îtibâriyle de bu üç kıta birbirinden ayrılır: Hırvatistan ve Slavonya oldukça arızalı,  Transilvanya dağlık, asıl Macaristan ise baştan başa düz bir ovadır.

Şimdi katar bu düz ova üzerinde gidiyor. Etrafta bir dağ, bir tepe değil, şayan-ı dikkat bir kaya, bir tümsek bile yok. Eğer ötede beride koyu kahverenkli bir toprak üstünde yükselen sarı ot yığınları ve mısır kümeleri olmasa nazar ta kavs-i ufka2 kadar hiçbir haile3  tesâdüf etmeyecek. Denebilir ki medenî bir çöldeyiz. Bu ovaya Macarlar ‘Puszta’ diyor. Memleketin hazinesi bu ‘Puszta’dır. Macar bütün havaicini4 bu kara topraktan ister ve alır.

1tulu: gün doğumu       

2kavs-i ufka: ufuk çizgisi 

3hail: engel        

  4havaic: ihtiyaçlar 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.  

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50  

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

CENAP ŞAHABETTİN:  2 Nisan 1871’de Manastır’da doğdu, babası, Binbaşı Osman Şahabettin Bey Plevne’de şehit düşünce  6 aşında ailesiyle İstanbul’a gitti. Mekteb-i Feyziye’de bir yıl okuduktan sonra Eyüp Askerî Rüştiyesine geçti. Bu okulda sıkıldığı için bir yıl sonra Gülhane Askerî Rüştiyesine nakledildi. . 1880’de rüştiyeden birincilikle mezun olup Kuleli Tıbbiye idadisine girdi. Bu okuldan 1889’da Doktor Yüzbaşı rütbesiyle meıun oldu. Cilt ve frengi hastalıklarında uzmanlık yapması için devlet tarafından Paris’e gönderildi. 1890-1893 yılları arasında Paris’te bulunan Cenap Bey, Paris’ten döndükten sonra İzmir, Konya ve Ankara’da sıhhiye müfettişliklerinde bulundu. 1897’de bir sıhhiye heyeti ile Hicaz’a görevli olarak gitti. Kamaran Tahaffuzhânesinde, Mersin, Rodos ve Cidde Karantinalarında görev yaptı. Sıhhiye Müfettişliği, Sıhhiye Meclisi İkinci Başkanlığı grevlerinde bulundu. Osmanlı Devleti’ni temsilen 1911’de Paris’te toplanan sağlık konferansına katıldı. Son olarak 1913- .914 yıllarında Sıhhiye Genel Müfettişliği görevinde bulundu ve Birinci Dünya Savaşı başladığı sırada kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. 1918-1919 yıllarında Tasvir-i Efkâr tarafından iki defa Avrupa’ya gönderildi. 30 Mayıs 1919’da Osmanlı Edebiyatı Târihi müderrisliğine tâyin edildi. Derslerinde Millî Mücadele’yi Küçümseyen sözler söylediği ileri sürülerek öğrenciler tarafından aleyhinde mitingler yapıldı. Bu iddialar ve daha önce yazdığı bazı siyasi yazıları sebebiyle görevinden istifa etmek mecbûriyetinde kaldı (Eylül 1922). Cumhuriyet döneminde çeşitli gazetelerde edebiyat ve sanat konularında yazılar yazdı. Son yıllarında üzerinde çalıştığı bilinen sözlüğünü tamamlayamadan, 13 Şubat 1934’te beyin kanaması sonucu öldü. Eserleri: Şiir: Tâmâtt (1887). Gezi: Hac Yolunda (1909), Avrupa Mektupları (1919), Âfâk– Irak (2002), Beyrut, Filistin ve Nablus İzlenimleri (2015), Suriye Mektupları (2016). Tiyatro: Yalan (1912) Küçük Beyler (1910 Hüseyin Suat Yalçın’la birlikte). Makale-Fıkra: Evrak-ı Eyyam (1915), Nesr-i Harp, Nesr-i Sulh (1918), İstanbul’da Bir Ramazan (1994). İnceleme: Vilyem Şekspiyer (William Shakespeare) (1931). Vecize: Tiryaki Sözleri (1918).
İSMAİL ALPER KUMSAR: 1981 yılında Ankara’da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Ankara’da tamamladı. 2003 yılında Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. 2003-2011 yılları arasında Ankara’da özel bir öğretim kurumunda öğretmenlik yaptı. 2011 yılında Düzce Üniversitesine geçti. Hâlen Düzce Üniversitesinde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. ‘Safahat’ta Özlü Sözler’ başlıklı yüksek lisans çalışmasını 2010’da savundu. 2016 yılında Yeni Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalında savunduğu ‘Malûmât Hareketi’ başlıklı tezi ile doktora derecesi aldı. Çeşitli akademik (Gazi Türkiyat, Türklük Bilimi Araştırmaları, Asos Journal -Akademik Sosyal Araştırmalar-, Türk Kültürü İncelemeleri, Kültür Araştırmaları…) ve popüler dergilerde (Kırklar, Hece, Derkenar, Türk Edebiyatı, Temmuz, Muhayyel, Ihlamur, Mahalle Mektebi, Şiraze…) yazıları yayımlandı. Yeni Türk Edebiyatı’nın çeşitli dönem ve meselelerine dâir kitap bölümleri ve kitaplar yazdı; sempozyum, kongre ve panellere katıldı.  

Ahlaklı İnsanın Yel Değirmeni

Korkusuz muyuz yoksa korkuyor muyuz? İçinde yaşadığımız toplumun çok gergin ya da kavgacı olduğunu, saygının ve nezaketin esamesi okunmadığını düşünmüşümdür hep. Herkes kendince çok haklı ve asla yanılmaz üstün birer varlık olduğunu düşünerek yaşıyor. Gücü yeten gücü yettiğine zorbalıkta sınır tanımıyor. Biraz makam, biraz güç elde eden kişi kendisine işi düşene değersiz bir kum tanesi gibi davranıyor fakat bu tutumun muhatabı kendisi olduğunda ise haksızlığa uğradığını düşünüyor. Herkes herkese ahlak satıyor. Ahlak konusunda da herkesin bir olması gereken şey nedir anlayışı var tabii ki fakat ne kendisi kendi sözüne uyar ne de başkası kendi dediğine… Göğüsümüzün içinde hep bir hakkım yendi hissiyle yaşıyoruz. İlginç, ne olduğu belli olmayan, sınır bilmez, hak tanımaz, adalet bilmez, halden anlamaz, insanlıktan uzak, değerlerini lafında taşıyan ilginç ne olduğu belli olmayan bir toplum haline geldik.

Genç yaşlarındaki bir kişinin sorumsuzca kavga etmesi, etrafı kırıp dökmesi, sorun çıkartması ya da amiyane tabirle yaramazlık yapması anlaşılabilirdir. Büyük zararlar vermediği sürece bunlar hep büyümenin bir parçası olarak görülür. En nihayetinde eğitimi tamamlanmamış birisi olarak sorumlulukları ve sonuçları ön görebilecek birisi olmadığı barizdir. Ergenlik çağından yeni çıkmış birisinin de bu şekilde sorumsuz davranışlar göstermesi hukuk önünde olmasa da insanlar arasında anlaşılabilir. Sonuçta her birey kendisini inşa ederken hatalar yapar. Bu insan olmanın temel koşuludur. Bu saydıklarımın hemen hepsinin ortak noktası şudur; ”sorumsuzluk”. Bu insanlar iyi veya kötü olsun gerçekleştirdikleri eylemlerden sorumsuz olarak görülürler çünkü akılları başlarında değil deriz.

Peki sorun nerede de bizim bu yaşları geçtikten sonra ıslah olmasını, topluma faydalı iyi birer vatandaş olmasını istediğimiz bu insanlar 30, 40, 50 yaşında bile çocuk gibi davranıp sorumsuzluk bekliyorlar? Bu sorunun tek bir cevabı zannımca yok. Sosyal problemler her biri apayrı insanlardan oluşan toplumlarla ilgilidir ve genel bir cevap bulmak mümkün de değildir. Fakat bu durum konuların üzerine düşünmemize de engel değildir.

Bence sayısız sebep arasında en öne çıkan sonuç laubalilik. Toplumun her yerinde işini ciddiye almama, kuralların çevresinden dolanma gibi bir tavır var. Bu tavrın var olması buna engel olunması için gereken önlemleri almayı zorunlu hale getiriyor ama Allah’ın işine bakın ki bu insanların karşısındaki insanlar da bu şekilde. Örnek olsun diye söyleyelim, kamuda rüşvet buna çok güzel bir örnek. Kamuda rüşvet neyse sıra beklerken sıraya kaynak yapmak da aynı şeydir. Birisi kanun önünde devlet sırasında öne geçmek birisi de ATM, otobüs gibi yerlerde öne geçmektir. Peki amaç? Amaç basit! Ben sırada bekleyen enayilerden değilim. Onlara göre önceliğim var düşüncesi……….. Peki, tamam. Biz bu görüşün insanlarda olduğunu anladık, biliyoruz. Fakat asıl sorun şu Bu insanların karşısındaki otoriteler de buna mahal veriyorlar. Durum böyle olunca da insanın normali bu zaten dediği bir durum oluyor.

Bu durum suçlar için de böyle. Sokakta birisini bıçakladıktan sonra insanlar rahatça dışarı çıkabiliyor fakat içeriği farklı anlaşılabilen bir paylaşımdan dolayı insanlar aylarca hapis tutulabiliyor.

Silahlı organize suç örgütleri uluslararası fonlardan gelen paralarla sokaklarda terör estiriyor ve bunu sosyal medyada paylaşıp açıkça kamuya, devlete meydan okuyor, fakat ortalama bir vatandaş kendini savunurken birisine vurduğunda aylarca ceza alır mıyım diye korkuyor. Sade vatandaş kendisini korumaktan bile korkuyor ki haklı da. Allah korusun trafikte önünü kesen birisi kendisine saldırırken bir kaza olsa saldıran ölse ceza alacak hayatı bitecek. Öbür türlü karşısındaki kendisini öldürecek. İşin kötüsü devletin adaletine de güvenemeyecek çünkü hukuki sonucun ne olacağını bilemeyecek…

Yukarıda örneği kabalıktan açtık aşağıda suçtan bahsettik ama her iki durumda da insanlarda ”ben kaba birisiyim beni toplum ayıplar” ve ”ben suçlu birisiyim toplum beni ayıplar” düşüncesi oluşmuyor. Hatta tam aksine gençlerde suçlu olmak, kaba, ahlaksız bir insan olmak hatta onların tabiriyle ”ERKEK” olmak havalı görülüyor. Nasıl olur nasıl yapılır bilinmez. En azından ben bilmiyorum. Herkes kendi evinin önünden başlayacak temizliğe elbette. Fakat bugün gelinen noktada işimiz zor, çok zor. İnsan kalmak, insan olmak zorundayız. Ahlaksızlığın bizi teslim almasına göz yumamayız. Ahlaksızların bizleri sindirmesine izin veremeyiz. Biz haklı olanlarız. Haklının acelesi yok. Sağlıcakla.