4.8 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 118

Ormanya; Aromatik Bitki Ürünlerine Marka Oluyor

Siz hiç Eşme ayva cezeryesi, Kandıra fındıklı, Sapanca cevizli cezeryesinden yediniz mi? Bir Ankara seyahatimin öncesi, sürekli yakıt aldığım Yahyakaptan kavşağındaki Şimşek Petrol’de ödeme yaparken dikkatimi çeken sincap logosunun altındaki bu ürünlerden hediyelik olarak almış ve götürdüğüm ev sahibinin ikramı ile bunların tadına bakmıştım. İzmit’imizin marka ürünü olan pişmaniye ile birlikte götürdüğüm bu ürünlerin de ayrı bir beğeni alması beni mutlu etmişti. Daha önceden de Maide Restoran girişinden Ormanya adı altında üretilen defne ve lavanta kolonyaları verdiğim yerlerden beğeni görmüştü. Bu iki olay bana bu ürünlerimizi araştırıp yazmam gerektiğini düşündürmüştür.

Bu ürünler Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin 2020 yılında başlattığı Tıbbi ve Aromatik Bitki Yetiştiriciliği Projesi (TABİP)’ nin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Başkan Tahir Büyükakın’ın 2019 yılında, tarıma destek ve kırsal kesimdeki insanlarımızın ekonomik imkanlarını yükseltmek amaçlı ne yapılabilir sorusuna; o günkü belediyenin Kırsal Kesim Kalkınma Müdürü Numan Balaban ve İzmit/ Kandıra bölgesi koordinatörü Abdullah Köktürk’ün ön çalışması sonucu bu aromatik bitki üretimi konusunda karar kılınmıştı.

Aromatik bitki üretimindeki görevlendirme 2020 yılında Sekapark A.Ş.ye verilmiş ve genel müdürlüğüne Bayram Karakuş getirilmiştir. Bu amaçla sözleşmeli tarım ve çiftçilik modeli hayata geçirilmiştir. Sözleşmeye göre çiftçilere fideler hibe şeklinde verilecek, ekim/dikim/bakım ve hasat işlerinde istihdam ve teknik ekipman yardımları yapılacaktır. Üretim süreci organik tarımın kurallarına göre yapılacak ve bu hususta kontrol ve sertifikasyon kuruluşlarının denetimine açık olunacaktır. Böylece kırsal kesimin istihdam ve üretime katkısının artırılması ile birlikte ilaç, kozmotik, kimya ve gıdada güvenilir ürünler elde edilmiş olacaktır. Bu proje Kocaeli Gazetesi’nin her yıl yaptığı doruktakiler yarışmasında 2020 yılı için yılın yatırımı ödülünü almıştır.

Üretilen ürünlerin değerlendirilmesi, kalitesinin muhafaza edilebilmesi ve sürdürülebilir olması için Başiskele Kullar’da arge dâhil her türlü imkâna sahip DİSTİLASYON tesisi kurulmuştur. Ayrıca Türkiye’de ilk defa Tübitak kurumu ile anlaşılarak Gebze’deki yerleşkesinde süper kritik akışkan ekstraksiyon tesisi kurularak sağlıklı ve yüksek kaliteli tıbbi destek ürünleri elde edilmeye başlanmıştır.

Tıbbı nane, ihlamur, zeytin yaprağı, melisa otunun bitki çayları ile başlayan ORMANYA ÜRÜNLERİ üretimi şu anda 100 çeşide yaklaşmıştır. Cezerye ve pişmaniye çeşitleri gibi gıda; defne/lavanta/eşme ayva çiçeği kolonyası, sabun, oda kokuları gibi parfümeri; biberiye yağı, keten tohumu yağı, üzüm çekirdeği ekstraktı gibi gıda destek ürünlerinin her biri güvenilir; paketlerine kadar tebrik ve takdire değer özelliklere sahiptir. Profesyonel bir tanıtım ve pazarlama ile bu ürünlerin bilinilirliğinin artırılmasına ve kolay temin edilebilir hale getirilmesine ihtiyaç vardır.

Bu çalışma her yönü ile takdire değer bir çalışma olup Ormanya Doğal Yaşam Parkımız gibi Kocaelimiz için yeni bir marka olma gücüne sahiptir. Bu çalışmanın başta Büyükşehir Belediye Başkanımız Tahir Büyükakın olmak üzere emeği geçen ve geçecek olanlar için övünç kaynağı olacağı düşüncesindeyim. ORMANYA ÜRÜNLERİNİN şehrimizin yeni bir marka değeri haline gelmesi, getirilmesi temennilerimle..

Dervişoğlu’nun Kocaeli’den Verdiği Mesajlar

“Yeni çözüm süreci” de denilen gelişmeler konusunda, gün geçtikçe safların netleşmesi bekleniyor. Malum süreci MHP ve Genel Başkanı Devlet Bahçeli başlattı.  Bu ortak projelerini CB Erdoğan ve AKP temkinli bir mesafeden desteklemekte.

Meclis’te grubu olan muhalif partilerden, sadece İYİ Parti “sürece” net bir şekilde karşı çıkıyor. Meclis’te temsil edilmeyen partilerden ise Zafer Partisi. Diğer muhalif partiler “bekle gör” anlayışı içindeler. “Süreç” denilen, “yeni paradigma” denilen şeyin içeriğinin belirginleşmesini bekliyorlar.

****

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, 11 Ocak 2025 tarihinde Kocaeli’de düzenlenen “Yerel Yönetimler Buluşması”nda, önemli mesajlar verdi.

Müsavat Dervişoğlu’nun, dinleyenleri heyecanlandıran, sadece İYİ Partililerin değil, vatanını ve milletini seven her Türk evladının duymak istediği; vatansever, milliyetçi ve yiğit bir duruşun ifadesi olan sözlerini aynen aktarmak istiyorum:

“‘Devletin bir aklı var’ diyorlar.  Cumhuriyet öncesinde de devletin bir aklı vardı. Bir aklının olduğu var sayılıyordu. O akıl ‘manda ve himaye’den yanaydı. O aklın Türk milletini bir felakete sürüklememesi için MİLLETİN AKLININ devreye girmesi söz konusu oldu.

Birinci cihan harbi bitmişti. Harbin sonuçlarına göre Osmanlı yenilmişti. Bugün üzerinde durduğumuz ve ‘Vatan’ diye tarif ettiğimiz Anadolu coğrafyası parçalara ayrılmıştı. Ama bir yiğit çıktı, mavi gözlü sarı saçlı bir bozkurt çıktı. ‘Dünya Savaşı’nın sonuçlarını bile kabul etmediğini, Türkiye’nin bir kurtuluş mücadelesi vermek mecburiyetinde olduğunu’ ifade etti.

İşte biz BUGÜN O NOKTADAYIZ. Bizi yönetenler hangi teslimiyet içerisinde olurlarsa olsunlar, önümüze koyacakları sonuçları asla ve kat’a kabul etmeyeceğiz. Bu büyük milleti böldürtmeyeceğiz. Bu vatan topraklarından bir çakıl taşı vermeyeceğiz.

“İki devlet’ isteyecekler biliyoruz. ‘İki dil’ isteyecekler biliyoruz. ‘İki bayrak’ isteyecekler biliyoruz.  İki dil, iki bayrak, iki devlet istenirse biz de üzerimize düşeni yaparız: KILIÇ HAKKIMIZ neyse onun icaplarını yerine getiririz.”

****

Bu duruşun sadece İYİ Parti ve Zafer Partisi tarafından sergilenmekte oluşu aslında çok üzüntü verici. Aynı sağlam duruşu öncelikle ana muhalefetten, Cumhuriyeti kuran parti CHP’den de bekliyoruz.

Aynı iradeyi ve tutumu MHP ve AKP içerisinde, kırmızıçizgisi vatan ve millet olan, teröristbaşı ve terör örgütü ile değil işbirliğine, görüşülmesine bile tahammül edemeyen kitleler ve onların Meclis ve devletteki temsilcilerinden de beklemek hakkımız.

Milli Görüş çizgisinden gelen partilerin AKP ile benzer tutum sergileyeceklerine dair önyargıları yıkacak bir milli tavır sergileyeceklerini umut ediyorum.

Türkiye’nin bir kurtuluş mücadelesi vermek mecburiyetinde olduğu bir noktaya geldiysek siyasi görüş farkı olmadan herkesin bu siyasi ve milli direnişi gösterme zamanı gelmiştir.

****************************

Yeni Çözüm Süreci Ve Yeni Anayasa

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, Kocaeli’deki konuşmasında, PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın Meclis’e getirilmesi ve genel af çıkarılması gibi taleplere kesinlikle karşı olduklarını belirtti. “Hain ve katillerin cezaevinden çıkarılmasını öngören hiçbir anayasal ve yasal düzenlemeye İYİ Parti olarak onay vermeyeceklerini” söyledi.

“Türkiye’nin gündemine ‘yeni bir anayasa değişikliği’ getirmek istiyorlar. Tek adam rejimini tahkim edip, Recep Tayyip Erdoğan’ı da emri hak vaki oluncaya kadar Cumhurbaşkanı yapmayı planlıyorlar. İyi Parti olarak bu amaca hizmet edecek hiçbir anayasa değişikliğine asla izin vermeyeceğiz.

Anayasanın ilk 4 maddesi, 44. Maddesi, Türk vatandaşlığının tanımının yapıldığı 66. Maddesi bu iktidar tarafından ileriye matuf bir takım planların pazarlığı olarak değiştirilmek istenebilir. İYİ Parti Türk vatandaşlığı tanımını değiştirecek, üniter devlet yapısına halel getirecek, Milli Devlet anlayışımızı yerle bir edecek hiçbir Anayasa değişikliğine izin vermeyecektir.

Hainlerin ve katillerin cezaevinden çıkmasını sağlayacak hiçbir yasa / anayasa değişikliğine ve genel af düzenlemesine onay vermeyeceğiz” dedi.

****

Dervişoğlu konuşmasında ayrıca, Türkiye’de asgari ücretle geçinmenin imkânsız hale geldiğini belirterek, verilen maaşların sadaka niteliğinde olduğunu… Vatandaşların ekonomik sıkıntılar içinde olduğunu… Ülkede umutsuzluğun hüküm sürdüğünü… İşçi, çiftçi ve memurun emeğinin karşılığını alamadığını dile getirdi.

********************************

Merkez Siyaset

Müsavat Dervişoğlu konuşmasında partisinin “Merkez Siyaset” çizgisini ve iktidar olma hedefini vurguladı. Salondaki partililerin gözlerinde iktidar pırıltısı gördüğünü ifade etti. İYİ Parti olarak sadece diğer partilerin kaybettiği “döküntü oylara” talip olmadıklarını, sadece bu oylarla iktidara gelmenin mümkün olmadığını söyledi.

“Merkez Siyaset makul ve makbul siyaset demektir. Bu partinin kuruluşunda bizle beraber olan, şimdi yanımızda olmayan arkadaşlarımıza, nasıl partimize geri dönmeleri için bir çağrıda bulunuyorsam, Türk milletinin asil evlatlarının tamamına, bütün siyasi partilerin gönül vermişlerine de sesleniyorum:

Bakın Türkiye büyük bir belayla karşı karşıya iken hepsi bir yerde toplandılar. Hepsi bir, İYİ Parti tek. O zaman milli mücadelenin çatısı İYİ Parti demektir. Bu çatının altına hangi siyasi görüşte olursa olsun bütün memleket evlatlarını davet ediyorum” cümleleriyle çağrıda bulundu.

********************************

Bandırma Vapuru Örneği

Müsavat Dervişoğlu’nun verdiği bu mesajları çok değerli ve önemli buluyorum. Çünkü Meclis’in aritmetik yapısı ve iktidarın -hangi yöntemleri kullanarak ikna ediyorsa- sürekli muhalefetten milletvekili transferi yapmaya çalışması endişeleri artırıyor.

YENİ MHP- YENİ SÜREÇ VE YENİ ANAYASA tartışmalarının yarattığı endişe ve karamsarlık sebepsiz değil. Siyasi ahlakın yerlerde süründüğü bir ortamda, iktidar ortaklarının programlarında ve seçimlerde vaat ettiklerinin tam tersi “süreçlere” yönelmiş olması kitlelerde şaşkınlık, üzüntü ve nefret duyguları yarattı.

Müsavat Dervişoğlu’nun konuşmasında verdiği net mesajlar -kara bulutları kaldırmasa da- bir umut kaynağı oldu. Milli Mücadele’nin Bandırma Vapuru’ndaki bir avuç kahramanla başladığını hatırlatan bir umut esintisi yarattı.

 ‘Her Çocuk Ayrı Bir Dünyâdır’

Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi 

Prof. Dr.  SÜLEYMAN DOĞAN’la     

Çocuk Eğitimi Hakkında konuştuk.

(Üçüncü Bölüm)

Çetinoğlu: Hepimiz, çocuklarımızın-torunlarımızın; ahlâklı, iyi karakterli, güvenilir, okulda-iş hayatında ve evliliğinde başarılı ve mes’ut olmasını istiyoruz. Çok şey mi istiyoruz?

Prof. Doğan: Kesinlikle çok şey istemiyoruz. Doğru olanı istiyoruz. Buna da hakkımız var. Önemli olan bunun yollarını doğru ve düzgün bir şekilde tespit ederek uygulamaktır. İnsan Allah’ın yeryüzündeki en büyük eseridir. Bu eser boşu boşuna zâyi olmamalı ve vaktini boş işlerle de geçirmemelidir. Bunun için iyi ve doğru yolu göstermek gerekir.

Çetinoğlu: İstediklerimizin gerçekleşmesi için ne tür katkılarda bulunmamız lâzım?

Prof. Doğan: Burada bir genci ele alırsak, kişiliğin oluşması için, tüm iyi yönlerini ve eksikliklerini de görerek gencin kendisini kabul etmesi gerekir. Bu sırada ortaya çıkan gerginliklere dayanabilmek ve katlanmak zorundadır. Yeni ve oturmuş bir kişiliğin oluşması uzun bir süreçtir ve devamlılığın yanı sıra bazı terslikler de bu sürecin belirgin işâretleridir.

Gençlik dönemi belirtilerinden ruhî hastalıklarla karşılaşabilir. Bu şekilde muayeneye getirilen gençlerin ebeveynlerine, durumu ‘ergenlik problemi’ olarak açıkladığımızda itiraz edenler oluyor. ‘Garip hareketler, olmadık fikirler görüyorum oğlumda. Bu delirme değil mi?’ veya ‘Benim kızım çok inatçı, mızmız. Artık baş edemez hâle geldim. Zehir gibi konuşuyor. Sonra da bana sarılıyor. Kafadan problemi yok mu sizce?’ şeklinde konuşuyorlar.

Aslında delikanlı, ergenlik öncesi tâkip ettiği yolu bırakmış, yepyeni hedeflere yönelmiş bir haldedir ve bu hedeflere gidecek yolu aramanın şaşkınlığı, cesâret kırıklığı ve güvensizliği içindedir. İşte bu devre öfke, şiddet, üzüntü ve gözyaşlarıyla dolu duygu krizlerine tutabilir.

Çetinoğlu: Dinî telkin ve bilgilerin, çocuk yetiştirilmesindeki yeri ve önemi hakkında neler söylemek istersiniz?

Prof. Doğan: Çocukta dinî duygu ve düşüncenin oluşumu ve gelişiminde, âile içindeki yetiştirmeden sonra, okul öncesi kurumlarındaki eğitim ve öğretim son derece önemlidir. Zira Anaokulu ve yuvalar, çocuğun bedenî ve zihnî gelişimine ve hazır oluş seviyelerine uygun olarak sağladığı yetiştirme programlarıyla, fıtrattan kaynaklanan din duygusuyla ve bireyin dini eğitimiyle de ilgilenmek durumundadırlar. Okul öncesi eğitim kurumlarında çocuğun temel ihtiyaçlarına cevap verecek bir program, istenen seviyede bir çevre ve yararlı-uygun metotlar uygulandığı sürece, bireyin her yönden gelişimi söz konusu olacaktır. Çocukların beden, zihin ve duygu bakımından dengeli bir şekilde yetiştirilmeleri, eğitimde bütünlük ilkesinin hem âilede ve hem de okul öncesi eğitim kurumlarında uygulanmasıyla mümkün olacaktır. Aksi takdirde bireyler, ilerleyen zaman dilimlerinde doyurulmayan bu duyguları tatmin etmek için farkında olmadan veya bilmeyerek de olsa sağlıksız dini oluşumlar içerisine girebilir. Din inancı küçük yaşta verilmelidir. Doğru ve düzgün dini eğitim verilmelidir. İslam’ın, İnsan yetiştirmede önerdiği genel maksatlar doğrultusunda, beden, zihin, ahlâk, ruh ve duygu bakımından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere sâhip insanlar yetiştirmekle mümkün olabilir. Çocuklardaki duyguların herhangi bir sıralamaya tâbi tutulması pedagojik açıdan uygun görülmemektedir. Duygular arasında yer alan din duygusuyla da, yeri ve zamanı geldiğinde diğer duygular gibi ilgilenilmesi ve bakımının yapılması eğitimde bütünlük ilkesi açısından son derece önemlidir. Din eğitimini genel eğitimden ayrı tutmak pedagojik kurallara uygun düşmez. Çünkü din eğitimi genel eğitimin ayrılmaz bir parçasıdır. İnsanı merkeze alan bir eğitim anlayışı, çocuğa bütün yönleriyle kaliteli eğitim sunmak durumundadır. Bu yüzden eğitimli âile evlatlarına, okul öncesi eğitim kurumlarına, programlarına, görevlilerine ve eğitim ortamlarının elverişli bulunup bulunmadığına, bu konularda pedagojik yatırımın yapılmasına her zaman ihtiyaç duyulmaktadır.

Çetinoğlu: Telkin ve bilgilerin verilmesinde kullanılacak yöntem ne olmalıdır?

Prof. Doğan: Çocuk eğitiminin giderek karmaşıklaştığı ve zorlaştığı günümüzde ana-babaların ve öğretmenlerin gelişim sürecinin tüm boyutlarına ilişkin yeterli donanıma sahip olmaları gerekmektedir. İnsanların günlük hayatında ve öteki gelişim alanları üzerinde çok etkili olduğu bilinen hareketlerle alâkalı gelişim konusunda yapılan yayınların çoğalması sevindirici bir durumdur. İnsanoğlunun gelişimi, döllenmeyle başlayan ve ölünceye kadar devam eden bir süreçtir. Geniş bir zaman yelpazesine yayılan bu süreci ele alan çok sayıda düşünür ve psikolog ortaya koydukları görüşleriyle alana önemli katkılar sunmuşlardır.

Gelişim sürecini anlayabilirsek çocukların ve gençlerin davranışlarının sebeplerini daha iyi anlayabiliriz. Ferdin içinde bulunduğu gelişim dönemi, şahıslara göre değişen farklılıkları, gelişim görevlerini yerine getirip getirmemesi, gelişiminin sağlıklı olup olmadığı vb. konularda bilinçli yetişkinler toplumun geleceğinde etkili olabilirler. Bir ülkenin kalkınması; bir toplumun refah seviyesinin yükselmesi vatandaşlarının potansiyellerinin artırılması ve değerlendirilmesine bağlıdır.

Gelişimi anlayabilirsek içinde bulunduğu gelişim dönemine göre şahıslardan ne bekleyebileceğimizi biliriz. Kritik zamanlar konusunda bilgi sâhibi olan bir ana-baba tuvalet eğitimine, okuma-yazma öğretimine ne zaman başlanması gerektiğini bilir. Zamansız yapılan müdâhalelerin gelişimi olumsuz etkilediği unutulmamalıdır. Çocuklara neyi ne zaman öğretmemiz gerektiğini bilemediğimizde birçok olumsuzluk yaşanmaktadır. Gelişimi anlayabilirsek, insanın gelişimi ve bu süreci etkileyen temel faktörlerle, sağlıklı ve normal dışı gelişim ölçütleriyle, psikolojik problemler, bunların oluşumu ve sebeplerini tanımamız mümkün olur.

Ana-baba ve eğitimcilerin gelişim sürecini anlamak kadar tâkip etmekle de yükümlü olduklarını unutmamalıyız. Gelişim bozukluklarına zamanında müdahale edilirse tedbir almak ve zararı en aza indirmek mümkün olmaktadır. Yetersizliklerin engele dönüşmemesi de erken müdâhale ile mümkündür.

Çetinoğlu: Yapılan ilmî incelemelerin neticelerine göre insanlarımız düşüncelerini muhatâplarının anlayabileceği şekilde ifâde edemiyorlar. Belki de bu sebeple, konuşarak değil tartışarak netice almaya çalışıyorlar. Kavgaların, yaralamaların, öldürmelerin başlıca sebebi bu olabilir.  Yeni nesillerin ifâde gücünün artırılabilmesi için test edilmiş yöntemler var mı?

Prof. Doğan: Elbette vardır. Çocuğun oyun boyunca neşeli ve olumlu duygular içinde olması, oyun arkadaşını da etkiler. Çocuklar erken yaşlarda başkalarının duygularını anlamaya başlar. Bu da çocukların olumlu duygularını en rahat ve en erken ifâde etmelerini gösterir Olumlu duygular çocukların yeniden üretme ve ayırt etme yeteneklerinin gelişmesinde önemlidir. Çocukların gelişim alanlarının sürekli ve karmaşık etkileşimi sebebiyle hareket gelişimi açısından ana-babaların sorumlulukları artmaktadır. Uslu çocuk olsun diye hareketleri kısıtlanan çocukların sağlıklı gelişme imkânları ellerinden alınmaktadır. Giderek karmaşıklaşan ilişkiler ağı dolayısıyla çocuklarımızın girişken ve kendilerine güvenmeleri, gelişimlerinin doğru desteklenmesine bağlıdır.

Ebeveynler tahammüllü olmalıdırlar. Bu krizler, ergenlik çağındakinin kendisiyle ve dünyâyla yapması gereken çatışmaların işâretleridir. Bu dönemde genç, korumasız ve tehlikelere açık bir durumdadır. Desteğe, paylaşmaya ihtiyacı vardır. Duygusuzca zorlamalar ve bilmişçe tavırlardan rahatsızlık duyar. Benliğin yeniden yapılandığı bu geçiş döneminin tipik özellikleri, abartılmış bir egosantrizm (benmerkezcilik) ve narsizmdir (kendini aşırı beğenme ve hayranlık duyma). Genç her şeyi kendi üstüne alınır, sâdece kendini görür, başka bir şeye ve başkasına şans tanımaz. Bunlara da dikkat edilmeli ve orta yolda hareket edilmelidir. Daha fazla vakit geçirerek çocukları anlamaya çalışılmalıdır.

Çetinoğlu: Enfal sûresi 28. Âyette;  ‘Bilin ki mallarınız ve çoluk çocuğunuz birer imtihan vesilesidir. Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır.’ Buyuruluyor. Gözlemlerinize göre anneler, babalar bu imtihandan geçer not alacak kadar bilgi-eğitim ve kültüre sâhip mi?

Prof. Doğan: Maalesef tam olarak sâhip olduklarını söylemek zor. Bütün peygamberler, insanları eğitmek, kemâle erdirmek maksadıyla, insanda var olan ancak serbest yaratılan duygu ve düşünceleri iyiye güzele, doğruya yönlendirerek, onları iyi ahlâk sâhibi yapmağa çalışmıştır. Son peygamber (s.a.v.) ‘Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim’ (Buhari, Edebü’l müfred) diyerek bu gerçeğe işâret etmiştir. Bunun yolu da insanın duygularını, düşüncelerini disipline etmesidir. Bunun temeli de çocukluk döneminde atılır. Bu konuda yol gösterici rehber ise, dindir, ilimdir, tecrübe ve deneylerin ortaya koyduğu kurallardır. Bu kurallara göre yetiştirilen bir çocuk, hem kendisini hem de toplumu mutlu eder, aksi takdirde, toplumun başına belâ olur, kendisi de yaptığı taşkınlıklardan dolayı, ya hapishane, ya hastane veya kabristana gider.

‘Ağaç yaş iken eğilir’ atasözünde ifade edildiği gibi, çocukların duygu ve düşünceleri küçük yaştan itibâren disiplin altına alınmalıdır. Arap atasözü der ki, ‘Küçük yaşta çocuk eğitmek, taşa nakış işlemek gibidir.’ Bu sebeplerle, çocukta serbest olarak var olan duygu ve düşünceler küçük yaştan itibâren iyi bir eğitim ve öğretimle kontrol altına alınmalı, iyiye, güzele ve doğruya yönlendirilmelidir. Aksi takdirde çocukta fıtraten yaratılan ve insan olma gereği olarak var olan bu duygu ve düşünceler, fıtrata aykırı olarak bilinçsiz bir şekilde emir ve yasaklarla baskı altında tutulursa ilerde patlar ve zararlı hâle gelir. ‘Yapma, etme’ yerine, ‘şöyle yap, böyle yap’ şeklinde o duygu ve düşünceler kanalize edilmelidir. İslâm, geleceğin ümidi olan çocukları koruma, ıslah etme, kabiliyetlerini geliştirme, hayır ve şerri öğretme sorumluluğunu, ana, baba ve akrabaya vermiştir.

Çetinoğlu: Mecbur kalındığında çocuklara cezâlar verilebilir mi? Verilebilirse hangi türde cezâlar olabilir?

Prof. Doğan: Eğitimde armağan ve cezâ öteden beri tartışılan bir meseledir. Cezâlar, çocuğun canını fizikî olarak yakmayacak derecede ve çocuğun yaşına, gelişim dönemine uygun olmalıdır. Aynı hatâlı davranışlara aynı cezâyı almalıdır. Çocuk o cezâyı daha önce öğrendiği ve yapmaması gereken bir durum için aldığını bilmelidir. Çocuk cezânın haklılığına inanır ve duruma uygun bir cezâ verildiyse onu hoşgörüyle karşılar. Cezâlar tehdit halinde kalır, anne babanın söyledikleriyle uygulamaları birbirini tutmazsa veya çocuk yapacağı şirinliklerle cezâyı affettirebileceğini öğrenirse cezânın bir anlamı kalmaz. Armağan da çoğu defâ âileler tarafından yanlış algılanmaktadır. Armağan, zâten yapılması gereken bir şeyi iyi yaptığı için verilmelidir. Oysa çoğu kez çocuğa sorumluluğunda olup, yapması gereken bir işi yapması için önerilen bir teşvik hâlinde kullanılmakta, bu da armağan değil rüşvet olmaktadır. Dersini çalışıp, ödevlerini yapmak, çocuğun aslî görevidir. Ders çalıştığı için armağan verilmez. Çalışmasından dolayı okul bilgi takımına seçilen çocuğa verilen armağan, gerçek anlamda armağandır. Dersini çalışan, ödevlerini zamanında yapan çocuk da aynı zamanda takdir edilmeli, olumlu davranışlarından dolayı kıymetinin bilindiği ona hissettirilmelidir. Cezâ ve armağan, çocuk eğitiminde yeri olan, ancak mutlaka yerinde, zamanında ve dozunda uygulanması gereken yöntemlerdir. Çocuğun yaşına ve durumuna uygun olmalıdır. Dövmek hiçbir zaman bir cezâ aracı olarak kullanılmamalıdır. Aslında şiddet, çaresizlik ve yetersizliğin dışa vurumudur. Çocuğa fizikî acı verilmemelidir. Cezâ mutlaka suçla orantılı olmalıdır. Çocuk sorumluluğunda olan bir şeyi yerine getirmediğinde önce uyarılmalı, sonra yaşına uygun bedel ödettirilmelidir. Cezânın neden verildiği çocuğa mutlaka anlatılmalıdır. Çocuk neyi yanlış yaptığını, neden yanlış yaptığını ve neden cezâ gördüğünü bilmelidir. Cezâya karar verip söylendiğinde artık geri dönülmemelidir. Armağan ve cezâ sisteminin doğru uygulanmaması, bedel ödemeyi bilmeyen, sınırlarını bilmeyen, umursamaz ve öfkeli çocuklar yaratmaktadır. Ruhî açıdan sağlıksız, toplumla uyumsuz nesiller bunun eseridir.

(Devam Edecek)

Siyasi-Kültürel Hayat ve İslam

İslam’ın başına bela olan, toplumu zaafa uğratan, kamplara bölen önemli mesele, dinin siyasileşmesi, siyasetin dinileşmesidir. Bu, siyasal İslam veya İslamcılık( İslamizim) şeklinde bir ürün de vermiştir. Bu mesele, artık dinin meşru olarak toplumla ve onun kültürüyle ahengi, meşru alış-verişi değildir. Milli kimlikler üzerine İslam’ın oturtulması da değildir. Bu, İslam’ın ana direğini sarsan, din ile din olmayanı birbirine karıştıran, çoğu kez zalimliklerle sonuçlanan bir meseledir. Dini anlamama ve siyasileşme birbirini doğurdu, birbirini etkileyerek bir süreç oluşturdu.
*
Kur’an der ki: İş başına geçince yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, harsı ve nesli yok etmeye çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez;’’ 8Bakara 205). Emeviler bunlara aldırmadılar. Güçlerinin yettiği kavim ve grupları Araplaştırdılar. İktidar meselesini başından beri dinin önünde tutmuşlardır. Bir valilik için (Horasan Valiliği) Hz. Hüseyin’in kafasının kesilmesi, bu zihniyetin eseriydi.


  • Hz. Muhammet’in Peygamberliği yanı sıra Medine şehrinde kurduğu Site Devletinde;’’Şura-Adalet-Liyakat’’kavramlarıyla özetlenebilecek devleti yönetme biçimi Kerbela Katliamıyla sonlanmış; diktatörlüğe dönüşen Emevi dönemi başlamış oldu.
    *
    Günümüz dünyasında Arap devletlerine bir bakın; ne değişti? Halktan kopuk yöneticilerinin statülerini koruyabilmeleri için egemen güçlerin uşaklığını yapmak zorundalar. Osmanlı’ ya işbirlikçi İngiliz’le arkadan vuran onlar değil miydi?
    *
    Kırk yıla yakındır PKK belasıyla uğraşan Ülkemiz güney sınırını güven altına almak amacıyla PKK / PYD yi bertaraf etme maksadıyla başlattığı ‘’Barış Pınarı Harekâtı’’yla, geçici olarak Suriye topraklarına girmek zorunda kaldı. ABD ve Avrupa ülkeleriyle birlikte Müslüman Arap ülkelerinin de karşı gelerek aynı safta yer aldıklarını yaşadık. Müslümanlar kardeşti ve haktan yanaydı… Neredeeee!
    *
    BU meşru ve haklı davamızda arkamızda Türk dünyasını gördük; Umarım ümmetle millet kavramlarını birbirine karıştıran yöneticilerimiz Müslüman Arap kardeşlerini yakından tanımışlardır.
    *
    Kur’an dininin ruhunu kavrayamayan, İslam Peygamberi Hz. Muhammet’in o ilkel toplumunda canı pahasına verdiği nitelikli mücadeleyi göremeyen mütedeyyin dindarlarımızın verdiği destekle, dini güçlendirme hikâyesiyle Emevi diktatoryasınının günümüzde yaşatılmaya yönelik siyasallaşmayı sürdüren zihniyetlere tanık olduk.
    *
    Anladığım odur ki; her şeyin altüst olduğu, fırsat eşitliğinin olmadığı, işgaller altında umutların tükendiği, siyasal katılımın olmadığı toplumda sadece din anlatarak insanları mutlu edemeyiz.
    *
    İslam dünyası acilen bilgi, çalışma, üretme, temizlik, sosyal barış, sosyal adalet, insan hakları, kadın hakları, çevre, özgürlükler, ötekinin hakkı gibi temel konularda zihnini durultmak ve bu konularda mesafe almak zorunda.
    *
    İslamiyet’te ibadet sadece kıldığımız namaz değildir. İnsanlığa, dünyanın imarına, sulha, barışa hizmet eden her davranış ibadettir.
    *
    Gönlüm isterdi ki, evrensel ilâhî din olan İslam’ın günümüz uleması dünyada kanıksadığımız bunca eşitsizlik, sömürü, adaletsizlik, güçlü ve egemenin oldubittileri karşısında hakkın sesi olsun, her türlü ayırımcılığa karşı çıksın, bizlere hepimizin Âdem’in çocukları kardeşler olduğumuzu, insan olarak eşit ve değerli olduğumuzu, insanca bir hayatın hepimizin temel hakkı olduğunu hatırlatsın.
    Ama öyle olmadı ve olmuyor. Olup bitene eleştirel baktığımızda bunu açıkça görüyoruz
    *
    Din artık melankoli ve gözyaşı olarak sunuluyor ve algılanıyor. Böyle bir din anlayışı sizi dünya sahnesinde yukarı çeker mi?
    *
    Hazreti Muhammed’in hayatını öyle bir anlatıyorlar ki, öyle bir hayatın örnek alınması ve yaşanması mümkün değil. Bugün İslam dinini gizemli, esrarengiz bir din olarak sunanların üzerinde durdukları; ‘’Başımıza geleni de hep “ya Allah’ın gazabı ya da ötekinin kötülüğü” diye anlattılar. “Sen sadece dua et, hatta en etkili ve gizemli duayı ve zamanı bul yeter, bunlardan kurtulursun” diyerek piyangocu bir anlayışı besledik. Halkı böyle besleyince onlar da buna uygun hoca tipi istemeye başladı.
    *
    Böyle bir dini anlayışın, çocuklarımız, torunlarımız tarafından nasıl karşılanacağından emin değilim. Artık yavaş yavaş yol ayrımına geliyoruz. Çocuklarımız, torunlarımız sorguluyor, görüyor, biliyor.
    *
    Bireyin olmadığı, kadın hakkı, insan hakkı, çevre bilinci, bilgi üretimi, sosyal adalet, hukuk, özgürlük, düşünce gibi temel değerlerin yeterince gelişmediği, sadece melankoli, sadece menkıbe, gözyaşı, ötekileştirme ve öfkenin yer aldığı bir din anlatımı İslamofobi’yi mahallemize indirecektir.
    Bizim çocuklarımız, torunlarımız da büyük sorular soracaktır elbette; bu anlayışı üretenler aslında kendi din ticaretleri için müşteri peşindeler algısı kendilerinde hâkim olacak
    *
    Bizim din anlayışımız sığlaştı. Dindarlığı dar bir alana hapsettik. Müslümanlar şeklen dindarlaştıkça, dünyevileşmesi de artıyor. İslam, seccadeni ser ibadetle ömrünü geçir demiyor. Düşünce, bilgi, yararlı iş, temizlik, haklının ve mağdurun yanında olma, iyiliği destekleyip kötülüğü önleme, insanı insan olduğu için sevme hepsi ibadettir. Sadaka ve iane kültürüyle ya da retorikle bunları sağlayamayız.
    *
    Ana konu, dinin anlaşılma problemi ki, rasathaneyi topa tutan, medreselerden tabiat bilimlerini ve matematiği kaldıran, Arapça öğrenimini bilim zanneden, gerçek dinden uzak bir anlayışın doğurduğu zihniyet; hiçbir toplumun ve devletin dayanamayacağı bu sebepler, sonuçta Osmanlı Devletini tarih sahnesinden çekti.
    *
    Dini kavramada ana gerçek şu ki;
    Yaratılmış olan insan, Allah’ın doğasını bilemez. O nedenle insani hiçbir yetkinlik, Allah’ın doğası hakkında söz söyleme cüretinde bulunamaz. O’nu ancak O’nun kendisini bize açtığı kadar bilebiliriz. Bunun da tek imkânı vahiydir. Bu nedenle insanoğlu O’nun halk, takdir ve tercihleri konusunda ancak vahiy temelli konuşabilir. O da anladığı kadarıyladır.
    *
    Ve son vahiy olan Kur’an der ki:
    ‘’ Nefse ve onu şekillendirip düzenleyene; ona kötü ve iyi olma kabiliyetlerini verene and olsun! Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. Onu arzuları ile baş başa bırakan da ziyan etmiştir (Şems,7-10)
    ‘’ Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. Sonunda kötülük işleyenleri amellerine karşılık cezalandıracak, iyilik edenler de daha güzeli ile mükâfatlandırılacaklardır.( Necm, 31)
    ‘’Her nefis ölümü tadacaktır. Kötülük ve iyilikle imtihan ederek sizi deneriz. Sonunda bize döndürüleceksiniz’’(Enbiya,35)
    ‘’ Kötülük ve iyilik olarak yaptıklarını, kıyamet günü herkes karşısında hazır bulacak ve kötülükleriyle kendisi arasında bir uzaklık olmasını isteyecek’’(Al-i İmran, 30)
    ‘’Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yaratan o’dur’’( Mülk,2)
    *
    Burada iyiliğin zıttı kötülük kavramı; fayda üretmeyen, sömüren, özellikle insan hakları, kamu hakları, çevre hakları, yetim hakları, hayvan haklarıyla alakalı kasıtlı duyarsızlık, bozguncu, merhametsizlik… Gibi kavramları içerir.
    Bu ayetlerin neresindeyiz sorgusuyla kendimizi yargılamalıyız sanırım.
    *
    Ve ne yazık ki, Kuran’ı Kerim ile aramız açıldı. Kuran’ı Kerim’in bize verdiği öğütlere kulak tıkadık ve kendi yanlışlarımıza kendimiz fetva vermeye başladık.
    *
    Serbest pazar mantığıyla fetva arayan, müşteri memnuniyetine göre fetva verenler kapladı ortalığı. İslam âlimlerinin içinde yaşadığı hayatla ve gerçekliklerle bağı koptu. Üçüncü, beşinci asırda yazılan kitaplardaki bilgileri tekrar ederek insanlara dini anlattığımızı düşünemeyiz. 50 küsur İslam ülkesi var, paramparçayız vesselam.

Sultan Süleyman’a Kalmadı!

“Uyarılara devam… “

“Türk Milleti’ni yönetmeye kalkanlar ve de bunu başaranlar; tarih bilgisi eksikliği sebebi ile devlet ve millet şuuru oluşmadığından, genellikle yanlış değerlendirmeler ve icraatlar yapmışlardır. 

Bundan dolayı devlet ve millet hakkında, bilgi ve fikir sahibi olmayanlar, devletin, milletin ve dolayısıyla vatanın tapusunu üzerlerine geçirebileceklerini zannetmişlerdir.

Bu sebeple, pervasızca, fütursuzca ve cahil cesareti denilebilecek davranışlar sergilemişlerdir. Yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma, ihalelere fesat karıştırma gibi ceza kanunlarına göre suç teşkil eden eylemlerde bunların içindedir.

Hâlbuki Türk tarihini ve bu tarih içerisindeki devlet işleyişini bilseler ve de Türk Milletini yakinen tanısalar, hiçbir şekilde böyle işlere tevessül etmezlerdi. Demek ki; bilgisizliğin getirdiği bir cehalet ve idraksizlik söz konusu…

Türk Milleti’nin dilinde “bu dünya Sultan Süleyman’a kalmadı” sözü ile aslında saltanatın; ne kadar uzun süreli ve güçlü olursa olsun, bir sonunun olduğu ve gelip geçeceği anlatılmak istenir. Eğer bunu unutursan, kaçınılmaz sonun gerçekten vahim olacağı, tarihteki birçok olaydan anlaşılabilir!

Türkiye’yi, Türk Milletini ve Türk Devletini yönetmeye talip olanlar, mutlaka Türk tarihini ve bu tarih içinde devlet işleyişini çok iyi bilmelidir. Bilmezseniz yoldan çıkar duvara toslarsınız…

Nice padişahın, şehzadenin, sadrazamın, nazırın, başbakanın, bakanların, milletvekillerinin başına neler gelmiş, açıp bakıp öğrenin. Onun için saltanat benzeri iktidar günleri geçicidir. Hesap günü geldiğinde, sırtını Türk’e dayamış olan devlet, mutlaka yapılan yanlış işlerin hesabını sorar. Hem de makamına mevkiine bakmaksızın!

Türk Milletini ve Türk Devletini sahipsiz sanmak en büyük aptallıktır. “Ben bunlar üzerinde istediğimi yaparım” hatta adını bile siler geçerim demek, akıl yokluğuna delalet eder.

Siz çok oy almış, yıllarca iktidarda kalmış; büyük güçlere ve paralara hükmediyor olabilirsiniz ancak bunlar Türk Milletine ve Türk Devletine dişinizi geçirebileceğiniz anlamına hiçbir zaman gelmez.

Çandarlı’da çok azametliydi. Genç Osman’ın başına neler geldiğini herkes biliyor. Ya Sultan Abdülaziz? Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan daha çok yeni! Şaka yapmaya, devleti çatırdatmaya hiç gelmez. Sonra iş bumerang gibi gelir sizi bulur…

Tarih dersine iyi çalışmamış olanlar ne yaptıklarını bilmiyor olabilir. Ancak tarihi bilenler bilmeyenleri uyarmalıdır!

Bugün ülkeyi yönetenlerin, tarih bildiklerini, devlet ve millet şuuruna sahip olduklarını düşünmüyorum. Eğer aksi olsaydı bugüne kadar yaptıklarının birçoğunu yapmazlardı.

İktidarın başı, göreve geldiğinden bu yana, Türk Devleti’ne ve Türk Milleti’ne karşı savaş açmıştır. Bu savaş; hukukun ve adaletin katli ile sürmüş; şimdi de yolsuzlukların örtülmesi ve şüphelilerin v ede suçluların kayırılması aşamasına geçilmiştir. Bunlar hayra alamet şeyler değildir…

Ülkeyi yönetenler bir an önce kendilerine çeki düzen vermelidir. Hukukun üstünlüğü ve adaletin tecellisi, her vatandaş için eşit ve objektif olarak sağlanmalıdır. Ortaya çıkan tabloyu provokasyon olarak niteleyip, kovuşturmaların üstünün örtülmeye çalışılması, bu nedenle görevden almalar, yer değiştirmeler ve benzer icraatlar, toplumu daha büyük tedirginliğe itmektedir.

Her şeyden ötesi, bu devletin hangi ölçüler içinde yönetileceği iktidar tarafından iyi bilinmelidir. Aksi halde Türk Devleti’nin ve Türk Milletinin iktidarla hesaplaşması kaçınılmazdır. İktidarın ve başının (şimdi de küçük ortağın) büyük tedirginlikleri, bu hesap gününün çok yaklaştığını hissetmiş olmalarıdır. Ancak birileri onlara acilen tarih dersi vermelidir. Yoksa hep birlikte çok üzülürüz…”

Diye tam 11 yıl önce yazmışım! Baki olan Türk Milletidir… Sultan Süleyman bile ölüp gideli yüzyıllar olmuştur!

Biz O Dilekçeyi Almıyoruz!

Son dönemde, Kocaeli’de bazı kamu kurumlarında görev yapan bazı kamu görevlilerinin kendilerine dilekçe ibraz eden vatandaşlara “Biz o dilekçeyi almıyoruz” diye cevap vererek vatandaşları geri gönderdiklerini duyuyoruz. Duyuyoruz derken bu hususu olayı yaşayan vatandaşlar bizzat anlatıyorlar.

Hatta geçenlerde, yılbaşından hemen önce bir dostumuz bu olayı adliyede yaşadı. Savcılığa şikâyet dilekçesi vermek isteyen dostumuza savcılık ön bürodaki memur “O dilekçeyi biz almıyoruz, sen karakola git” diyerek dostumuzu göndermeye daha doğrusu başından savmaya çalışmış. Dostumuz o anda bana telefon edince kendisine bire bir şunları söyledim;  “O memura söyle, dilekçe almamak gibi bir yetkisi yok. Şu an suç işliyor. Dilekçeyi almazsa kendisini şikâyet edeceğini söyle” dedim. Dostum bunları söyleyince, memur bu defa “şimdi git 2 saat sonra gel” demiş. Dostumuz da işi geç de olsa halledilecek diye ses çıkarmamış. Neticede dilekçesini vermeyi başarmış.

Bu dilekçe almadan vatandaşı geri gönderme olayı, yukarıda da ifade ettiğim gibi başka kamu kurumlarında da yaşanıyor maalesef. Dostların anlattığı kadarıyla şimdilik isimlerini zikretmeyeceğim kamu kurumlarında görevli personel “Biz o dilekçeyi almıyoruz” lafını söyleyerek suç işlemekte ısrar ediyorlar.

“Suç işlemekte ısrar ediyorlar” diyorum çünkü kamu kurumlarının vatandaşın verdiği dilekçeyi almamak gibi bir yetkisi yok! Burada bir hususu açıklığa kavuşturalım. Buradaki kast ettiğimiz husus, kamu kurumlarının kendilerine verilen dilekçeyi alıp işleme alma zorunluluğudur. Dilekçe içeriği kamu kurumu tarafından incelenir, sonrasında kabul de edilebilir red de edebilir. Ama dilekçeyi hiç almamak, işleme hiç koymamak suçtur.

Anayasa’nın “Dilekçe, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkı”başlıklı 74’üncü maddesinde “Vatandaşlar ve karşılıklılık esası gözetilmek kaydıyla Türkiye’de ikamet eden yabancılar kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikâyetleri hakkında, yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet Meclisine yazı ile başvurma hakkına sahiptir. Kendileriyle ilgili başvurmaların sonucu gecikmeksizin, dilekçe sahiplerine yazılı olarak bildirilir.” denilerek dilekçe hakkı ve verilen dilekçenin cevabının ilgili kamu kurumunca “gecikmeksizin” verilmesi gerektiği hüküm altına alınmıştır.

Yine dilekçe hakkıyla ilgili olarak özel bir kanun yürürlüğe konulmuştur. 3071 sayılı Dilekçe Hakkının Kullanılmasına Dair Kanunda da “Dilekçe Hakkı” başlıklı 3’üncü maddede “Türk vatandaşları kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikâyetleri hakkında, Türkiye Büyük Millet Meclisine ve yetkili makamlara yazı ile başvurma hakkına sahiptirler.” denilerek dilekçe hakkının varlığı tekrar edilmiştir.

Hatta 3071 sayılı Kanunun 5’inci maddesinde, dilekçe yanlış makama verilmiş olsa bile işleme devam edileceği ve dilekçenin hatalı olarak sunulduğu kamu kurumu tarafından dilekçenin asıl muhatabı olan kuruma sevk edilmesi gerektiği hüküm altına alınmıştır.

3071 sayılı Kanunun 6’ncı maddesinde incelenmeyecek dilekçeler sayılmaktadır. Buna göre Belli bir konuyu ihtiva etmeyenler, Yargı mercilerinin görevine giren konularla ilgili olanlar, ve Kanunun 4 üncü maddede gösterilen şartlardan herhangi birini taşımayan dilekçeler incelenemezler. Ama bakın bu madde bile dilekçenin incelenemeyeceğinden bahsetmektedir. Bu madde dair ne Anayasa ne de 3071 sayılı Kanun, kamu kurumlarına dilekçeyi almama, geri gönderme vs. gibi bir hak vermemektedir. Buna göre dilekçenin içeriği saçma sapan bile olsa kamu kurumu bu dilekçeyi alıp işleme koymak zorundadır. Şayet dilekçe 6’ncı maddedeki özelliklerden birini taşıyorsa bu defa dilekçeyi incelemeyecektir. Şayet dilekçe 4’üncü maddedeki özellikleri taşıyorsa bu defa dilekçe incelenecek ve dilekçeye kabul veya red şeklinde bir cevap verilecektir.

Görüldüğü üzere kamu kurumları, vatandaşlarca kendilerine ibraz edilen dilekçeleri almak ve işleme koymak zorundadırlar. Kamu görevlilerinin dilekçeyi almaması suçtur. Kamu görevlilerince dilekçenin alınmaması Türk Ceza Kanununun 257’nci maddesi uyarınca Görevi Kötüye Kullanma suçunu oluşturur. Bu suçun karşılığı da 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezasıdır.

Kamu kurumlarının kuruluş ve var oluş amacı vatandaşların hayatlarını kolaylaştırmak olduğu hususunun altını çizerek, Kocaeli’deki kamu kurumlarını, vatandaşların dilekçelerini alıp işleme koyma konusunda daha hassas davranmaya davet ediyorum.

‘Her Çocuk Ayrı Bir Dünyâdır’

Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN’la Çocuk Eğitimi Hakkında konuştuk.

(İkinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Toplumumuzun ahlâklı, dürüst ve âdil insanlara ihtiyacı var. Çocuklara bu hasletlerin kazandırılması için tavsiyeleriniz var mı?

Prof. Dr. Süleyman Doğan: Çocuğun güçlü bir kişilik yapısına sâhip olabilmesi için de tutarlı bir âile ortamında yetişmesi gerekmektedir. Yetişkinlerin yönettiği uyumlu, tutarlı, dengeli, sevgi ve saygı ilişkisine dayalı baskıcı olmayan bir âile ortamına her çocuğun ihtiyacı vardır.

Çocuklarınızın davranışlarını kontrol altında tutabilmek için, akla ve mantığa uygun sınırları ve kuralları anne ve baba, birlikte koymalı. Konulan kurallar uygulanabilir olmalı. Kurallar hemen uygulanmalı. Bilinmeli ki bütün çocuklar için reçete gibi kurallar yoktur. Çocuğun yapısına ve yaşadığınız ortama uygun kuralları kendi deneyimlerinizle en uygununu anne ve babalar bulabilir.

Çocuğun kendi kendine yetebilen, olumlu bir kişilik sâhibi olması isteniliyorsa, yapmış olduğu olumlu davranışları onaylanıp desteklenir. Teşvik edilir, olumsuz davranışlardan vazgeçirmek için bu davranışların fazla üzerinde durulmamalı. Çocuklar, yasaklanan hareketlerde ısrarlı olabilirler. Birtakım davranışları, yasaklamak yerine diğer davranışların desteklemesi uygun olur.

Okula gidince; ‘Öğretmen onu hizâya sokar. Öğretmen onun hakkından gelir.’ Diye düşünülmemeli. Çünkü eğitim okuldan önce evde başlar. Okulda geçirilen zaman süresi çok sınırlıdır. Ayrıca öğretmenin uğraşması gereken tek öğrenci sizin çocuğunuz değildir. Hayat okulunun ilk sınıfı âile eğitimiyle başlar. Okulda verilen eğitimle, âilede verilen eğitim birbiriyle tutarlı olmalıdır. Çelişkiler olursa çocuk seçim yapmak mecburiyetinde kalır. Okul mu? Ev mi? Şeklinde çocuk bocalar. Bu çelişkiyi çocuğa yaşatmamak için okul ve âile paralel bir eğitim vermelidir.

Çocuklar ne kadar fazla uyarılarla karşı karşıya bırakılırsa çocuğunuzun zihnî, bedenî, sosyal gelişimi o kadar çabuk ve iyi olur. Çocuğun zekâsını geliştirmek için, zekâ geliştirici oyunlar oynaması sağlanır. Konuşmasını geliştirmek içinse onunla bol bol ve her konuda daha doğmazdan önce konuşmak faydalıdır. Konuşma süresinin çokluğu veya azlığı değildir. Önemli olan niteliğidir.

Çetinoğlu: Çocukların akıllı telefon ve bilgisayar oyunlarına aşırı ilgisi, ne tür olumsuzluklara yol açıyor?

Prof. Doğan: Oyun bağımlılığı, yaşadığımız yüzyılın en büyük problemlerinden biri. Çocukları, gençleri ve yetişkinleri de etkisi altına alan bu bağımlılık türü pek çok açıdan kişileri olumsuz etkiliyor. İnternet bağımlılığı altında yer alan bu meşguliyet çocuğun gelişimini fizikî, sosyal ve hissî açıdan zaafa uğratıyor. Oyuna yönelik bağımlılık çocukta davranışlarla alâkalı ve psikolojik açıdan zararlı oluyor. Telefon, tablet, bilgisayar ve oyun konsolu aracılığı ile erişilen oyunlar, çevrimiçi veya çevrimdışı oynanabiliyor. Çoğunlukla sosyal beceri eksikliği, yalnızlık, kendine güvenme eksikliği, saygı arayışı, kazanma ihtiyacı oyuna yönelimi tetikliyor. Yaz tatilleri gibi çocuğun fazlaca boş vakte sâhip olduğu dönemler de bağımlılığın gelişimini destekliyor. Stres, kaygı gibi çocuğun hoşuna gitmeyen, baş etmekte zorluk yaşanan duygular da oyunla yatıştırılıyor. Çocuğun rahatlamak için sığındığı bu eğlence platformu zamanla alışkanlık hâlini alıyor. Zamanla bu alışkanlık kontrol kaybına dönüşüyor ve çocuğun gerçek dünyâ ile etkileşimi azalıyor. Sokakta akranlarıyla koşup, oynayarak büyüyen, gerçek arkadaşlıklar edinen dünün çocuklarıyla bugünün çocukları arasında fark var. İnternetin ve dijitalleşmenin bu denli yoğun olmadığı yıllarda çocukluğunu yaşayan bugünün ebeveynleri çocukları için endişeli. Bugünün çocukları birbirini tanımayan insanların yaşadığı şehir kültüründe büyüyor. Sosyalleşebilecekleri güvenli alanlar sınırlı. Küçük yaşlardan itibaren geleceklerine, kariyerlerine yatırım yapmak üzere büyük sorumluluklar üstleniyorlar. Çocuklar deşarj olamıyor. İlgi ve becerilerini bulmak için kurstan kursa taşınmaları gerekiyor. Ancak bâzen âilenin vakti veya maddiyatı bu imkânların sağlanmasına yeterli gelmiyor. Dolayısıyla çocuklar vakitlerini geçirmek ve bir şeylerle meşgul olabilmek için oyunlara yönelebiliyor. Oyundan alınan keyif artıkça ve yerini daha iyi bir seçenek doldurmadıkça bağımlılık gelişiyor. Âileler çocuklarının oyun oynamasından bağımlılık ihtimali sebebiyle endişe duyuyor. Ancak her oyun oynayan çocukta bağımlılık gelişmiyor. Bu da bağımlılığın açığa çıkma sebeplerinin bilinmesini ve önlenmesini gerektiriyor. 

Çetinoğlu: İlgiyi ve harcanan zamanı mâkul bir ölçüye indirmek maksadıyla, yasaklama dışında neler yapılabilir?

Prof. Doğan: Elbette mâkul yolları vardır. Yasaklar da yerine göre olmalıdır. Sadece yasak koyarak bu meseleyi halletmek mümkün değildir.

Son yılların en önemli buluşu, tartışmasız internettir. Bilgisayar ve internet 21.yüzyıla dijital teknoloji çağı ismini vermiştir. Yeni bin yılın çocuklarının hayatında internet vazgeçemedikleri bir enstrümandır. Çocuk ve öğrencilerinin interneti kullanma alışkanlıkları ve tutumlarının incelenmesi günümüz eğitimcileri için önemli bir çalışma alanıdır.  Ortak zekâ ile çözümler bulunacaktır.

Yapılan araştırma sonuçları incelendiğinde bilgisayar ve internet erişimi olan öğrencilerin olmayanlara göre internete yönelik tutumları daha olumludur. Evine bilgisayar ve internet erişimi sağlayacak imkânı olmayan öğrenciler için okullardaki bilgisayar sınıfları arttırılmalı ve geliştirilmelidir. Giderek yaygınlaşan internet kullanımında eğitim, öğretim amaçlı yazılımlar zenginleştirilmelidir. Ders içi konu anlatımlarında ve etkinlik uygulamalarında web tabanlı materyaller kullanılmalıdır. İnternet kullanımı üzerinde ebeveyn ile çocuk konuşup anlaşarak ihtiyaç göre kullanımı sağlamalarıdır. Bu zor bir anlaşmadır. Ancak başarıldığında interneti doğru ve bilinçli kullanma işlemi yapılmış olacaktır. Diğer taraftan, internette oynanan şiddet içerikli oyunlar yerine; çocuklara yardımseverlik, yiğitlik, mertlik, dayanışma ve sevgi üzerine tasarlanmış oyunlar sunulmalıdır. Devlet, bu tür oyunları teşvik etmelidir. Bu tür oyunlar genelde ithal edilmektedir. İthalât pek âlâ kontrol altına alınabilir. Meseleyi ‘ticâret serbestiyeti’ ile dumura uğratılmamalı. Uyuşturucu madde ithâlatı nasıl yasaklandı ise, beyaz zehir kadar belki ondan daha zararlı şiddet içeren oyunlar da pekâlâ yasaklanabilir.  

(Devam Edecek)

Paradigmayı Anlamak

Olan biten, konuşulan, daha da önemlisi konuşulmayan; hepsi bana tuhaf geliyor. Bir ben mi anlamıyorum? Herkes “paradigma”yı anlıyor da bir ben mi aval aval bakıyorum?

Hadi hep beraber anlamaya çalışalım.

Önce Bahçeli konuştu. “Öcalan gelsin, DEM grubunda ‘PKK’yı lağvettim.’ desin. Biz de onu umut hakkından faydalandıralım.” dedi. Umut hakkına mukabil PKK lağvedilecek. Acaba hangi PKK? İçişleri Bakanlarımızdan birinin birkaç ay önce yaptığı açıklamaya göre Türkiye’de 85 PKK’lı kalmıştı. Onlar mı lağvedilecekti? Vallahi makul geldi. 85 kişi dağdan inecek. Ya Öcalan? Öcalan’ın ne yapacağı belli değil. Umut Hakkı tahliye demekti ama bu gide gide villada ikamete döndü.

Hangi PKK?

Sonra dediler ki Türkiye’deki PKK değil. Suriye ve Irak’taki PKK. O iş daha karışık. Sadece Suriye’deki eğitimli eleman sayısı bir epeymiş. Eh bizim 85 kişi de “Biz artık PKK değiliz, Rojava’nın YPG’siyiz.” deyip oraya geçer. Ama sanki bunu sağlamak için DEM grubunda sadece Öcalan’ın konuşması yetmeyebilir. Başkalarının da konuşması gerekiyor. İlk akla gelenler Fransa’nın ve ABD’nin Başkanları, Alman Şansölyesi ve benzeri barışsever, demokratik; lütfedip bizim gibi ilkel toplumlara medeniyet sunan kişiler. Niçin onlar? Çünkü onlar, Suriye’deki DEAŞ’a karşı YPG’nin müttefiki olduklarını art arda açıkladı.

Zaman içinde parça parça açıkladıkları ve tekrarladıkları da şu: “Biz, bizim kuklamız bir yeni devlet yaratacağız. Bu devlete de yeni bir millet yaratacağız. Bu yeni millet/devlet, Bulgaristan’la Japonya arasında en Batı yanlısı ülke olacak.” Sonra bir saftorik çıkıp sorar: “Peki Suriye’nin, Irak’ın, Türkiye’nin, İran’ın toprak bütünlüğü, üniter devleti, ulus devleti ne olacak?” Cevap: “Bunlar zaten gereğinden büyük devletler. Bunları kesip biçip makul boya getirmek lazım.” Ne kadar küçük, o kadar iyi. Ne kadar küçük o kadar barışçı. Ne kadar küçük o kadar demokratik. “Peki, siz o kadar küçük değilsiniz. Ne iş?” derseniz alacağınız cevap şudur: Ama biz Batılı milletleriz. Biz üstünüz. Üstünlük başa bela. Üstün olduğumuz için üstün olmayan sizleri çekip çevirmek, sizlere medeniyet ve demokrasi getirmek, sizlerin sınırlarını yeniden tasarlamak bizim sorumluluğumuz. Zaten çoğunuzun sınırlarını da daha önce biz çizmiştik. Yanlış çizmişiz. Şimdi tekrar çizeceğiz.”

Şimdi bizim paradigmanın yürümesi için Donald Trump, Emanuel Macron, Olaf Scholz gelsin, DEM grubunda onlar da bu “ideallerinden” vazgeçtiklerini açıklasın!

PKK nece konuşur?

Gelelim yerlilere. Hani iş yanlış yöne kırılırsa her yer Gazze olur diyenlere. Onlara sorulacak soru çok basit: Türkiye Cumhuriyeti’ni, üniter, millî Türk Devleti’ni kabul ediyor musunuz? Yoksa “Şimdilik ana dilde eğitimle başlayalım, sonra ana dilde mahkeme, ana dilde bürokrasi, ordu, donanma ile devam ederiz. Federasyondan konfederasyona, oradan Batılı dostlarımızın dost devletine açılırız.” mı diyorsunuz?

Abarttığımı mı sanıyorsunuz? Hayır. İşin aslı budur. Fakat piyon sekizinci sıraya çıkıp vezir olana kadar bunları söylemek siyaseten yanlıştır. Ancak bu girmek istedikleri yol, tek yönlü bir sokaktır. Ana dilde eğitim ana dilde üniversiteyi, o da ana dilde devleti, o da ana dilde orduyu getirir.

Ama bu iş o kadar kolay değil. Önce ana dili yaratmak lazım. Çünkü dilci Max Weinreich’ın dediği gibi “Lisan, ordusu ve donanması olan bir lehçedir.” Yani devletsiz lisan olmuyor, lisansız devlet de… Bu yüzdendir ki PKK kendi arasında Türkçe konuşur. Osman Öcalan, “PKK’nın resmî dili Türkçedir.” diyor ve devam ediyor, “PKK, Kürtçe konuşanlar için ‘ilkel milliyetçi’ tabirini kullanırdı. PKK’de baştan beri Türkçe resmi dildi. Kürtçe televizyon ve radyoları olsa da, yüzde 90’ı Türkçe dilini kullanır.”

Etnik federasyon mu?

Millet devletlerinin aksine, etnik federasyonlar nadiren kalıcı olabiliyor. O yüzden yüzlerce millet devletine karşılık ancak bir elin parmaklarından az etnik federasyon var. Geçtiğimiz yüz yılın tarihi etnik federasyonken parçalanmış devletlerle dolu. 2017’de vefat eden ABD ve İngiliz Bilimler akademileri üyesi, Columbia Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Alfred C. Stepan, şu uyarıda bulunuyor:

“Bir zamanların komünist Avrupa’sını oluşturan dokuz devletten altısı üniter, üçü federaldi. O altı üniter devlet şimdi beş devlettir (Doğu Almanya Federal Cumhuriyet’le yeniden birleşti), üç federal devletse — Yugoslavya, Sovyetler Birliği ve Çekoslovakya – şimdi 22 bağımsız devlettir. Komünizm sonrası Avrupa’daki etnokrasilerin ve etnik katliamların çoğu bu federasyon sonrası devletlerde meydana geldi.” (Stepan, Alfred. “Federalism and Democracy: Beyond the U.S. Model.” Journal of Democracy 10.4 (1999): 19-34)

Ben galiba paradigmayı yine kaçırdım. Yakalayan varsa bir zahmet bana da anlatsın.