29.1 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 118

Adana’daki Bir STK Çalışması

Aydınlar Ocakları’nın 51.Şura’sı Adana’nın ev sahipliğinde 22-24 Kasım 2024 tarihleri arasında yapılmıştır. Başkan Sayın Av. Yusuf Özer’i ve Yönetimdeki arkadaşlarını tebrik eder, önümüzdeki çalışmalarında başarılar dileriz. 27 Ocağın temsil edildiği bu toplantının sonuç bildirisi kısaltılmış şekli ile aşağıdaki gibidir. Tamamını ocak internet sayfamızda bulabilirsiniz.

“Bu şura adeta dünyanın çivisinin çıktığı bir ortamda yapılmaktadır. İnsan haklarının ayaklar altına alındığı, önce Filistin’de, daha sonra Lübnan’da terörist koruyucu ve terör sevici ABD desteği ile on binlerce insanın kanının akıtıldığı meskenlerin, hastanelerin, cami ve kiliselerin bombalandığı günleri yaşamaktadır. Netenyahu’nun başkanlığındaki cinayet şebekesi aldığı destekle işi soykırıma dönüştürmüştür. 2023 ve 2024 yıllarını katliamlara tanık olarak yaşadık. Bu saldırıların, cinayetlerin yaşandığı Gazze’deki rezalet unutulacak gibi değildir. Müslüman ülkelerin büyük çoğunluğunun vurdumduymazlığı ve Batı yandaşlığı da dikkatlerden kaçmamaktadır.

Bazı tespit ve teklifler:

– Türkçeye saygılı olunmalı; yer ve firma adları, imla hataları ve TV ekranlarındaki okuma yanlışları düzeltilmelidir. Milli dile sahip çıkmadan milli menfaatler ve egemenlik hakları da korunamaz. Gerekirse birçok devletin yaptığı gibi biz de “Türk Dilini Koruma Yasası” çıkarabiliriz.

-Savunma sanayiindeki gurur kaynağımız olan gelişmeler sürdürülmelidir. Balkan Harbi’ndeki zor durumlara düşmememiz için bu gibi konularda parti ve şahıs taassubu aşılmalı ve milli ittifaklar kurulmalıdır.

-Gençlerimizde gelecekle ilgili umutsuzluk ve endişe artışı gözlenmektedir. Ülkemizde liyakatten çok sadakat öne çıkmakta ve fırsat eşitsizlikleri doğmaktadır. Milli duygu ve mensubiyet şuuru kazandıran Andımız maalesef mahkeme kararına rağmen hala depoda! bekletilmektedir.

-Ülkemizde sözde geçici sığınmacıların sorunları sürmekte; gelecekle ilgili endişelerimiz artmaktadır. Osmanlı’yı Balkanlardan çözenler günümüzde ülkemizi Ortadoğu’dan çözmeye ve bölmeye çalışmaktadırlar. Suriye’nin Türkiye ile birlikte hareketi herkes tarafından engellenmektedir.

  • Kürt sorunu ifadesi Kürtlerin bir bütün olarak sorun oldukları anlamını taşır ve yanlıştır. Ülkesinin menfaatlerine sahip çıkmak ve dış saldırılara karşı durmak; her TC vatandaşının kaçınılmaz görevidir. Bizim Kürtlerle değil; sözde dost ABD güdümündeki PKK terör örgütü ile tabii ki sorunumuz vardır. Kimsenin ana dili de bizim için sorun değildir. Önemli olan, Türkiye aleyhine kullanılmamak ve vatanına ihanet etmemektir.
  • Çalışan kadınlarımızın akılları çocuklarında kaldığı bir gerçektir. Bunu giderecek sosyal ve ekonomik yeni destekler, imkanlar sağlanmalıdır.
  • TV programlarında gösteriş tüketimini tahrik edici yayınlar eşler, komşular, aileler arasında huzur bozucu ve hasetlik duygularının doğmasına sebep olmaktadır. Tepeden aşağı aşırı yapılmakta olan israfın önlenmesi, kamu kaynaklarının eşe dosta peşkeş çekilmemesi gerekir; yolsuzluklara müsaade edilmemelidir. Sadakat değil, ama liyakat arama esas olmalı ve yaygınlaştırılmalıdır.
  • Dizilerde ve TV programlarında kötü örnekler çoğu kere öne çıkarılmakta, , tabanca ve bıçak kullanma, yaralama ve hatta öldürme olayları genç ve tecrübesizlere kötü örnek olmaktadır. Hukuk yerine kişinin kendi işini kendinin görmesi hiçbir zaman kabul edilemez,
  • TC’ye mensubiyet şuuru ailelere kazandırılmalı, milli bayramlarda bayrak asma âdeti sürdürülmeli, aşırı hemşericilik, etnik, mezhep ve kulüp taraftarlığı gibi farklar kutsallaştırılmamalıdır. Geçmiş unutulmadan öğrencilerin, gençlerin kamplaşmaları yerine, Ortadoğu’daki gelişmeler de hesaba katılarak milli davalarda bir ve beraber olma bilinci yaygınlaştırılmalı ve desteklenmelidir,
  • Vatandaşlarımız ve ailelerimiz milli ve dini bayramlarımız arasında ayırım yapmaya teşvik edilmemeli, bu bayramların birbirini tamamladığı şuuru kazandırılmalıdır. Her evde şanlı bayrağımızın ve yüce kitabımız Kuran-ı Kerim’in bulundurulması teşvik edilmeli, bu durum nikâh merasimlerinde değerlendirilmelidir,
  • ABD’nin İran ile Türkiye’yi savaştırma, Türkiye ile Yunanistan’ı çatıştırma oyunlarını çok şükür aştık. Bu defa İran ile kan dökmeye hazır ve bundan ayrı bir zevk alan ABD İran’ı İsrail ile savaştırıp, kuzeye yöneltip savaş sonrası sınırları İsrail lehine değiştirme peşindedir. Oyuna gelmemek için direnen Türkiye, dikkatli politikasını sürdürmelidir.
  • Afrika ülkeleri ile sürdürülen iyi ve gelişen ilişkiler ümit vericidir. Ancak yapılan yardımlarda sınır aşılmamalıdır.
  • AB üyeliği konusunda Türkiye’ye karşı çifte standart uygulayan Batılı ülkeler, Türkiye’yi Dünyadan tecrit etmeye çalışarak etkisizleştirme peşindedirler. KKTC bağımsız bir devlettir, biraz saygılı olunmalıdır. AB ilkelerini çiğneyerek tek taraflı olarak Rum Kesimi’nin AB üyeliğine alınması aslında bizi çok rahatsız etmiştir. Türk düşmanlığı ancak bu kadar açık ortaya konabilir.
  • Türkiye’nin oy kazanmada, seçimlerde, partiler arası ittifak kurmalarının üstünde dış saldırı ve tahriklere karşı “Türkiye İttifakı”na acilen ihtiyacı vardır. Genellikle vatandaş ve sivil toplum kuruluşları bizde siyasetten emir ve talimat alır haldedir. Oysa bu durum demokrasiyi içine sindirmiş ülkelerde ters işlemektedir.
  • Çok kültürlülük demokrasinin çoksesliliği değildir. Bu milli ve üniter devletlere karşı kurulan bir tuzaktır. Çünkü çok kültürlülük bir devletin resmen ve hukuken bir veya birkaç etnisiteyi ötekileştirmesidir. Onlara sen benden değilsin demektir. Türkiye bu oyuna gelmemeli; üniter ve milli devlet yapısını bozmamalıdır.
  • Türkiye’de devamlı yoksullaşma, fakirleşme dikkat çeker hale gelmiştir. Gelir dağılımının sürekli bozulması, satın alma gücünün zayıflaması bazı temel

tüketim maddelerine ulaşmayı zorlaştırmıştır. Bu durum toplum sağlığını ve ahlak anlayışını bozmuştur. Ekran esareti de dizilerle beraber buna yardımcı olmuştur. Üretim yetersizliği istihdamda sorunlar yaratmıştır. Çiftçilerin tarım dışına çıkışı önlenmelidir. Bu durum ithalatı artırarak dış ticaret açığını yükseltmektedir. Çiftçi, ithalat yaptığımız ülkelerin çiftçileri kadar desteklenmelidir.

  • “Ürettiklerinden fazlasını tüketenler bağımsızlıklarını kaybederler”. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bu anlamlı sözü Türk ekonomisinin genel çizgileriyle örtüşmektedir. Yerli mi, yabancı mı, ihtiyacım var mı, yok mu demeden tüketen; tüketim ile sosyal statü kazanılacağını zanneden bir sosyal yapı ile karşı karşıyayız. Tüketimde olduğu gibi tasarruf anlayışında da ülkeden ülkeye değişen sosyal boyut ihmal edilerek ekonomide çözüm sağlanamaz.
  • Gıda terörünü önlemek için dondurulmuş ve hazır gıdaların kullanımının engellenmesi, şeker kamışı üretiminin artırılması, çiftçi ve köy kooperatiflerinin yaygınlaştırılması, Milli tarım, Milli tohum politikalarının öne çıkartılarak tarımda sürdürülebilirliğin sağlanması gerekir. Eko sistemin parçası olduğumuz unutulmamalı, su ve toprağın daha verimli kullanılmasına dikkat edilmelidir.
  • Eğitim sistemimiz sık yapılan değişikliklerle yap-boz tahtasına dönmüştür. Okullarımızda “kadrolu, sözleşmeli, ücretli” ismi altında üç ayrı statüde öğretmenimiz bulunmaktadır. Öğretmenler arasındaki bu ayırımcılık giderilmeli, hepsinin kadrolu öğretmen olması sağlanmalıdır.
  • Siber güç Türkiye için; dönüşüm sürecinde ülkemizi üst sıralara çıkaracak bir yol haritasıdır. Gelecek dijital çağın teknolojisi artık yapay zekâ teknolojisidir. Siber güvenliğin amacı dijital dünyada ki tüm maddi ve manevi varlıklarımızı korumak ve ülkemizi dijital tehditlere karşı daha dirençli hale getirmektir. Ülkemizin 2021 yılında ‘Ulusal Yapay Zekâ Stratejisi’ ile başlayan hamlesi 21 Kasım 2024 tarihinde Aselsan ve TOBB Üniversitesi işbirliği ile Türkiye’nin ilk kuantum bilgisayarı olan ‘Quan T’ yi faaliyete geçirerek Dünya da kuantum teknolojisinde ilk 15 ülke içerisine sokmuştur. “

Daha sonra Adana’nın tarihi yerlerinden Yağ Camii, Ulu camii, Taş köprü, İlter Uzel tıp ve diş hekimliği müzesi, üniversitenin çok büyük doğal güzelliğe sahip kampüsünü gezip gördük. Tabii ki bu şehrin meşhur kebabı, şalgam suyu ve ciğer kavurmasının da tadına bakmayı ihmal etmeyerek. Ayrılırken başkan Yusuf Özer’e Ormanya ürünümüz lavanta kolonyası ile şehrimizin edebiyatçı roman yazarı Mürsel Gündoğdu’nun Farabi romanını takdim ettik. Yollarında, parklarında üzerinde narenciye meyveleri ile ayrı bir güzelliğe sahip olan bereketli Çukurova’mızın bu kadim şehrini görmenin mutluluğu ve yeni bir şurada buluşmak dilekleri ile vedalaşıp şehrimize döndük.

Sağlıcakla kalınız.

Halden Anlayan ve Anlamayanlar

Türkiye bir yandan geniş kesimlerin derin yoksullukla mücadele ettiği bir ülke. Diğer taraftan devleti yönetenler halkın halinden anlamak yerine kendi yarattıkları yapay gündemlerle meşguller.

Bir zamanlar bir esnafın fırlattığı yazar kasa ile hükümet düşerken, şimdi açlık sınırı altında kıvranan çiftçi, esnaf, işçi ve emeklilerin çığlıklarını duyan yok.

Milletin önemli bir kesimi ülkede hak, hukuk, adalet mahrumiyeti olduğu inancı içinde.

Muktedirlerle ters veya farklı düşünenler bir sabah ansızın tutuklanabilmekte. Nasuh Mahruki gibi Türkiye’nin gururu olan, binlerce kişiyi doğal afetlerde kurtarmış, uluslararası dağcılık alanında ülkemizi başarıyla temsil etmiş bir kişi Yüksek Seçim Kuruluna güvensizliğini beyan etti diye 12 m2’lik bir beton kutuya konuldu.

Türkiye, “Atatürk’ün askerleriyiz!” diye yemin eden teğmenlerin ordudan ihracı istenirken, 40 bin kişinin ölümünden sorumlu teröristbaşına güzellemeler yapılıp, TBMM’e davet edildiği bir ülke oldu.

Milli Eğitim Bakanlığı cemaat ve tarikatlara okullarda sözde “değerler eğitimi” verdirirken, belediyelerin modern kreşlerini kapatma derdinde.

Bütün bu olanlara tepki gösterenler, yargı yoluyla cezalandırılmakta.

Oysaki büyük devlet adamları halkın halinden anlarlar. Modern tabiriyle “empati” yapmaya çalışırlar. Yani onların yerine kendini koyarak duygularını anlamaya çalışırlar, neden bu tepkilerin var olduğunu sorgularlar. Halden anladığınız zaman bulduğunuz çözüm de gerçekçi olur.

Meramımı anlatmak için tarihten birkaç örnek vermek istiyorum.

**************************

Sen Hiç Aç Kaldın mı?

Mustafa Kemal Atatürk’ün aç insanın halinden anlamasını gösteren bir olayı hatırlatayım.

Orman Çiftliğinde amele olarak çalışan bir kişi karşısına çıkarak, “haftada bir gün para ödüyorlar, açım” diye şikâyet eder.

Bunun üzerine Mustafa Kemal ilgili mühendisi çağırıp öfkeyle sorar: “Sen hiç aç kaldın mı?”

Ve talimatını verir, “Bundan böyle her gün yevmiye ödeyeceksiniz.”

Bununla yetinmez. Tarım Bakanı’nı bizzat telefonla arar ve O’na da aynı soruyu sorar: “Sen hiç aç kaldın mı?”

Tarım Bakanı istifa etmek zorunda kalır.

****

Başbakan Demirel Kendisine Küfür Edeni Tahliye Ettirdi

Rahmetli Süleyman Demirel’in 43 yıl avukatlığını yapan Ulaştırma, Bayındırlık ve İskân eski Bakanı Av. Yaşar Topçu’nun anlattığı bir olayla devam edelim.

“1979 tarihinde rahmetli Demirel Başbakan idi. Antalya’nın deniz sahilindeki küçük bir ilçesinde vatandaşın biri, bir kahvehanenin ortasında Rahmetli Demirel’e açıkça sövüp saymış. Başbakan olduğu için o zamanki Ceza Kanunu’na göre, savcı re’sen soruşturma başlatmış. Ağır hakaret olduğu için takibat açmış, adamı yakalatıp içeri attırmış.”

Mahkeme ‘şikâyetçi misiniz?’ diye sorduğu için Yaşar Topçu durumu Demirel’e anlatır.

Demirel “Durup dururken bir ülkenin vatandaşı Başbakanına sövmez. Yaptığımız uygulamalarla kim bilir adamı nasıl bunalttık ki, bize galiz küfürler etmiş. Hemen git, o vatandaşı hapisten çıkar, gel” talimatını verir.

Yaşar Topçu Antalya’ya gider, hakim ve savcıya Demirel’in sözlerini iletir. Duruşmada da sanığın tahliyesini ister.  Sanığın tahliyesine karar verilir.

Sanık, ‘Hâkim Bey, bu bana hayatımın en ağır cezası. Avukatını beni tahliye için gönderen bir insana dilim kopaydı da böyle bir hakaret etmeseydim’ diye pişmanlığını ifade eder…”

**************************

Atatürk’e Küfür Eden Köylü

Cemal Granda anlatıyor: Tekel idaresi sigara kağıdı satışını yasak etmişti; kaçak tütün içenlerden parası olanlar, bu kağıdı karaborsadan sağlayabiliyor; fakat halkın ve özellikle köylülerin büyük kısmı tütünü gazete kağıdı ile sarıp sigara yapmak zorunda kalmışlardı.

Bir gün vatandaşın biri köy kahvesinde böyle hazırladığı bir sigarayı içerken, fena kokusundan şikayet eder ve bütün kötülükleri en başta bulunanlara yönelterek, Atatürk aleyhinde ağzına geleni söyler. Kahvede bulunanlar bir zabıt tutarlar. İş hükümete intikal eder. Cumhurbaşkanı’na karşı işlenen suçlardan dolayı suçlu bulunmak onun müsaade ve onayına bağlı olduğu için, ilgili bakan meseleyi Atatürk’e arz eder.

“Mahkemeye veriyoruz” derler. Sebebini sorduğunda ise:

“Size küfür etmiş Paşam.” cevabını verirler. Atatürk bu durum karşısında üzülür.

“Ben ne yapmışım ki ona?” Evrakı tetkik edenler açıklarlar:

“Gazete kağıdı ile sardığı sigarayı yakarken kağıt tutuşmuş da ondan.”

Atatürk’e bunu söyleyen bir milletvekilidir. Atatürk vekile sorar:

“Siz hiç gazete kağıdı ile sarılmış sigara içtiniz mi?” Vekil cevap verir:

“Hayır efendim.”

“Ben Trablus’ta iken içmiştim, bilirim. Pek berbat şeydir. Adam haklıdır, ben de olsam aynı şeyi yapardım, takibe lüzum yoktur. Siz bunun için mahkemeye vereceğinize, ona insan gibi sigara içmeyi sağlayınız.”

**************************

Devlet Adamlarına Adalet Yakışır

Devlet adamı deyince aklımıza bu örnekler geliyor. Günümüzde bizi ve devletimizi yönetenlerden böyle bir sorumluluğu, anlayışı ve hoşgörüyü taşımalarını, göreve getirdiklerinde de aynı sorumluluğu hissetmelerini arzu ediyoruz.

Atatürk’ün koltuğunda oturanlar ve onların atadıklarına da Atatürk gibi davranmak yakışır.

Millet “açım” diye feryat ediyorsa çözüm susturmak değil, insanca beslenmesini sağlamaktır. Millet adalet istiyorsa, özgürlük istiyorsa, çözüm “nerede eksiğimiz yanlışımız var” diyerek nefsini ve yönetim tarzını sorgulamak, yapılan hatalardan dönmektedir.

Çünkü Hz. Peygamberin iki hadisinde belirtildiği gibi;

“Adalet güzeldir. Fakat devlet büyüklerinde olsa daha güzeldir…”

“Bir saat adaletle karar vermek, bin saatlik ibadetten hayırlıdır.”

Laiklik

Laiklik Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden yapılan yazılı açıklamada, katıldığı bir programda laiklik ile ilgili konuşan Milli Eğitim Bakanının istifası istendi. Açıklamada “Milli Eğitim Bakanlığı koltuğunu işgal eden saltanat ve hilafet sevdalısı Bakan’ın, laiklik ve Cumhuriyet düşmanlığını bir kez daha ilan etmiştir” ifadeleri yer aldı.
*

Liyakatsizliğin sonucu ekonomide siyasette yaşanan tıkanıklığı gündemden düşürmesi amaçlı din maskesini takan Beyler!
Kur’an’ın dinini yetkili kirli ellerden, örümcek kafalardan kurtarılıp, kutsal amacına hizmet eden bir yapı kurulacaktır. Bunun sigortası da ‘’Laik Sistem’’dir.
Laik Sistem ki, özgür düşünceyi, mezhepleri aşarak milletleşmeyi, saygıyı, sevgiyi, aşkı gönüllere nakşeden Hoca Ahmet Yesevi’nin kültürüdür, Hacı Bektaş’ın kültürüdür, Yunus’un kültürüdür; Mevlana’nın kültürüdür, kısaca Anadolu kültürüdür.
*
Kürt sorunu da varmış;

Bilinen emperyal dış güçlerin iç uzantılarını da destekleyerek Türk Milletini bölme adına ‘’Kürt sorunu ‘’varmışçasına değişik adlarla örgütlenmeler yapıldığı bilinmektedir.
Konuşma dili Kürtçe olan halkımızla yüzyıllardır Türk milleti iç içedir; aynı inanç ve kültürün insanlarıdır; birbirleriyle evlendiler çocuklar oldu milyonlarca. Konuşma dili itibarıyla Kürtleşen Türkler oldu; Türkleşen Kürtler oldu.
Yaşar Kemal’in Ağzından; izleyelim;
Diyarbakır ovasını dolaşırken tuhaf bir olayla karşılaştım: Diyarbakır’ın Köprü köyünde bir öğretmenle tanıştım. Öğretmen 1920’lerde Balkanlardan göç etmiş, Köprü köyünü kurmuş, köyünün öğretmeniydi. Çok güzel Kürtçe konuşuyordu. “Kürt müsün?” diye sordum. “Yok, göçmenim” dedi. Köye girdik, hep Kürtçe konuşuyorlardı. Türkçe biliyorlardı da yarım yamalak.
1865 Kozanoğlu başkaldırısında, yenilgiden sonra Türkmenler, dediklerine göre binlerce çadır Diyarbakır’a sürülmüşlerdi. “Nerede bunlar?” diye öğretmene sordum. “Var, dedi, istersen gidelim, bunlar sekiz köy hiç Kürtçe bilmezler.” Öğretmenle birlikte Büyük Kadıköyü’ne gittik. Gerçekten büyük bir köydü. Köylüler başımıza biriktiler. Bunlar Avşar Türkmenleriydi. Ağızları da tıpkı bizim Torosların Avşarlarının ağızlarıydı. Sekiz köydüler, Kürtçe bilip bilmediklerini sordum, bilmiyorlardı. Başkaldırıdan sonra binlerce Avşar sürülmüştü Diyarbakır’a. “Bize Çukurova’da söylediklerine göre Otuz bin çadır gönderilmişti buralara. Haydi, On bin çadır olsun, en aşağı yirmi köy eder, ötekiler nerede?” dedim. Bir yaşlı adam, “Onların hepsi Kürt oldu” dedi. “Siz niçin olmadınız?” diye sordum. “Bizler Aleviyiz” dedi yaşlı adam. “Ne var bunda?” dedim. “Şu var ki, dedi yaşlı adam, biz Sünni Kürtlerden kız alıp vermeyiz. Öteki Kürt olan Avşarların hepsi Sünniydi. Kürtlerden kız alıp verdiler, şimdi sorarsan hiçbirisi Avşar olduğunu söyleyemez, Türkçe de bilmezler. “Bize söylediklerine göre Sünni Avşarlar büyük çoğunlukmuş, belki bizim on mislimiz kadar” dedi.
Ve sekiz Avşar köyünü öğretmenle dolaştık. Birkaç Avşar ağıdı derledim oralardan. Tıpkı Toros Avşarlarının ağıtlarıydı.
Kaynak: YaşarKemal’in 1996 senesinde Yeni Yüzyıl gazetesinde yayımlanan mülakatı.
*
Bu cumhuriyet kılibini hazırlayanların yüreğine sağlık.
“Bir alev topu gibiydik 1923’te.
Cesur, coşkulu ve umutlu.
Gözlerimizi geleceğe dikmiştik, ellerimizle kuracağımız yeni ülkeye.
Kadınlarımız yanı başımızdaydı;
Çocuklarımız önde!
Okulda, fabrikada, sokakta…
Yürüdükçe büyüdük.
Büyüdükçe güçlendik.
Dallarımızı kırsa da beklenmedik rüzgârlar
Avaz avaz söylüyorduk şarkılarımızı..
Cumhuriyet için, adalet için, demokrasi için, özgürlük için…
*
Sonra karanlıklarıyla geldiler ışığımızın üzerine
Umudumuzun üzerini korkuyla örttüler.
Gençlerimizi kırdılar
Kadınlarımızı saflarımızdan ayırdılar.
Çocuklarımızın ağzından kahkahayı sildiler.
Barışın üzerine düştü ölü güvercinler.
Adalet kuma yazılı bir sözcüktü onlar için;
Sadece kendilerinin okuyabildiği…
Demokrasi iktidara taşıyan bir bastondu sadece
Düşünce farklı olduğunda bileğe takılan kelepçe
Sandılar ki susarız biz de
Çekiliriz sandılar korkunun kovuğuna…”
“Susmadık oysa
Susmayacağız da…
Bizler istiklalimizi ve cumhuriyetimizi korumayı birinci vazife bilenleriz…”
Ya siz!

A.Kemal GÜL
( eğitimci-mühendis)

Ötüken Neşriyat’tan Muhteşem İki Eser:

1-A’mâk-I Hayâl Ve Filibeli Ahmed Hilmi 2- Cezmi Ve Nâmık Kemal

A’MÂK-I HAYÂL                      

A’mâk, ‘derinlikler’ demektir. Arapça isimdir. (Â’mâk-i zemin: yerin derinlikleri) Bu durumda Â’mâk-ı Hayâl terkibini, günümüz Türkçesi ile ‘hayâlin derinlikleri’ olarak ifâde etmek mümkündür. 

Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi’nin en çok okunan eseridir. Tasavvufî ve felsefî mevzuların ele alındığı kitap, masal ve hikâye karışımı üslûpla, semboller ve remizler kullanılarak kaleme alınmıştır.  Eserin ana fikri; Osmanlı Devleti’nde Gülhâne Hatt-ı Hümâyunu ile başlayan batılılaşma hareketleri ile toplumda görülen değişimlere hızla ayak uydurup millî-mânevî değerlerinden uzaklaşanlarla mücâdele etmek, onlara doğru yolu göstermektir.

Ahmed Hilmi Efendi, iyi bir Müslüman, sağlam bir Türkçüdür. Materyalist görüşlere muhaliftir. Eserinde ruh ve kâinatın sırlarını, yaratılışın gayesini araştırır ve bu sırlarla saâdete ulaşılacağını belirtir. Yazara göre kâinatta olup bitenleri anlamak ve hâdiseleri doğru değerlendirmek için vahdet-i vücud kavramını iyi bilmek lâzımdır.

Ahmed Hilmi, muhayyilesi zengin, tasavvuf ve felsefe ilmine vâkıf, Türkçeye hâkim, ifâde gücü yüksek bir muharrirdir. Bu hususiyetleri, eserinin çok ve kolay okunmasını sağlıyor.

A’mâk-ı Hayâl, iki bölümden meydana geliyor: ‘Râci’nin Hâtıraları’ ve ‘Manisa Tımarhânesi.’

Eserin iki ana kahramanı vardır: Râci ve Aynalı Baba.

Râci, Müslüman bir anne tarafından iyi yetiştirilmiş, inancı kuvvetli bir gençtir. İyi bir tahsil görmüştür. Tahsil hayatından sonra da okumaya devam etmiş fakat yanlış tercihleri sebebiyle, kendinden ve inancından şüphe eder hâle düşmüştür. Daldığı düşünceler O’na cehennem hayatı yaşatır.  Aslî hüviyetine dönmek için çeşitli muhitlere girip çıkar. Kâh müspet ilimlerle alâkalı âlimlerle görüşür, kâh mistik ve felsefî çevrelerle hemhal olur. Fakat tatmin edici neticeye ulaşamaz. Bu ruh hâliyle bir gün mezarlıkta karşılaştığı Aynalı Baba’nın tesir alanına giriverir.

Aynalı Baba, şehrin mezarlığındaki kulübede yaşayan, ney üfleyip gazeller söyleyen cerbezeli bir şahsiyettir. Râci, ruh ve madde âlemi hakkında âlimlerden alamadığı mâlumâtı,  O’ndan öğrenmeye çalışır. Aynalı Baba ney üflerken hayâlî yolculuklara çıkar. Bu yolculukların her biri birer hikâye veya masal şeklindedir ve hepsi tasavvufun, bilhassa Vahdet-i Vücûd inancının bir yönünü anlatır. Bu hikâyelerin kurgusu çok çeşitlidir; antik dinlerin öğelerinden mistik düşüncelere kadar birçok farklı kavramı barındırır.   

Yolculuklarda kimler ve neler yoktur ki…  İmam-ı Gazzalî, Buda inancının kurucusu Gotama Şakyamuni, Zerdüşt, Mahfel-i Âzam, Devr-i Dâim Şehri, Sâha-i Azâmet ve diğerleri…

Bu yolculuklar sırasında arzularına hâkim olamadığı için Nirvana’dan geri çevrilir.

Sonunda Râci, daha önce Aynalı Baba’nın da bir müddet kaldığı Manisa Tımarhânesi’ne düşer. 

En sonunda…

En sonunda ne olduğunu kitabı okuyanlar öğrenecekler. Okuduklarından ve öğrendiklerine üst seviyede memnun olacaklar.

Bölüm sonlarındaki açıklamalı yorumlar, denilebilir ki asıl metinden daha mühimdir. Bu bölümlerde Brahmanizm, Zerdüştlük, Budizm gibi inanç sistemlerinin, Şâzeliye tarîkatının hususiyetleri hakkında etraflı bilgiler veriliyor. Daha geniş mâlûmata ulaşmak isteyenler için; isimleri, yazarları, basım yeri ve yılı ile yayınevi ismi zikredilmek suretiyle, kitaplar tavsiye ediliyor. Metinde yer alan bölümlerde yazılanların Kur’an âyetleriyle bağlantıları belirtiliyor.

*   *   *

Ötüken Neşriyatın, 2024 yılında 12 X 19,5 santim ölçülerinde karton kapak içerisinde 196 sayfalık kitabını yayına hazırlayan Doğukan Oruç ve Editör Necâti Tonga tarafından titiz araştırmalara istinat ettirilen bilgiler, eseri okunmaya değer hâle getiriyor. 

100 yıl önce yazılmış esere, kolay anlaşılabilirlik özelliği kazandırmak için ‘günümüz Türkçesi’ne çevrilmesinin isâbetli bir tercih olup olmadığı; hiçbir mâhir mütercimin, Ahmed Hilmi’nin üslûbundaki ihtişamı okuyucuya intikal ettiremeyeceği gözönünde bulundurulmak şartıyla. düşünülebilir

Yavan piyasa romanları sebebiyle kendisini okumaktan tecrit eden; zevk sâhibi ve cefakâr okuyucu edebiyat zevkini tattıracak kitapları hasretle bekliyor. Diğer taraftan 100 yıl öncesine ait Türkçeyi hatâsız olarak sayfalara ve satırlara intikal ettirebilecek kitap mütercimlerine selâm ve teşekkürler…  

ŞEHBENDERZÂDE FİLİBELİ AHMED HİLMİ: Günümüzde Bulgaristan sınırları içinde kalan Filibe’de,1865 yılında dünyâya geldi. Babası Şehbender (Konsolos) idi. Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi’ni bitirince Posta ve Telgraf Nezâreti’nde, ardından Düyûn-ı Umûmiyye Nezâreti’nde çalıştı. (1890). Vazifeli olarak gittiği Beyrut’ta Jön Türklerle temas kurduğu için İstanbul’a döndüğünde tevkif edilerek Fîzan’a sürüldü (1901). Sürgünde iken tasavvufa alâka duydu. 1908’de İkinci Meşrûtiyet’in ilânından sonra döndüğü İstanbul’da bir süre Dârülfünun’da felsefe müderrisliği (profesörlüğü) yaptı. Siyâsî, felsefî ve fikrî yazılarıyla İkinci Meşrutiyet sonrası İstanbul basınında önemli bir yazar olarak kabul edildi.  1910 yılında ‘Hikmet’ isminde haftalık bir dergi yayınlamaya başladı. Daha sonra ‘Hikmet Matbaa-yı İslâmiyye’ isimli tesisini kurdu. Siyâsî tenkitlerinin dikkat çekmesi ve yönetim çevrelerini rahatsız etmesi üzerine 1911’de matbaası kapatılarak önce Kastamonu’ya sonra da Bursa’ya sürgüne gönderildi. 1912 yılında İstanbul’a ve yazı hayatına geri döndü ise de gazetesi yeniden kapatıldı. İkdam, Şehbâl, Yeni Tasvîr-i Efkâr ve Sırât-ı Müstakim gibi gazete ve dergilerde siyasî ve felsefî yazılar yazdı. 1914’te, 49 yaşında iken âniden vefat etti. İddiaya göre Masonlar tarafından zehirlendi. Kabri, Fâtih Câmii haziresindedir.    Yazılarında batı taklitçiliğine karşı çıkmış, özellikle Tanzimat’la başlayan modernleşme hareketinin klasik Osmanlı-İslâm kültür ve kurumlarıyla nasıl uyuşmasının gerektiği üzerinde durmuş, İslâm felsefesiyle batı felsefesi arasında uzlaşma yolları aramıştır.  Tasavvuftan tarihe, kelâmdan günlük siyâsete uzanan geniş bir alanda kaleme aldığı eserlerleriyle İkinci Meşrutiyet döneminin önemli fikir ve sanat adamları arasında yer aldı. Roman, piyes ve araştırma-inceleme kitapları ve Şeyh Mihriddin Arusi müstear ismiyle yazıp yayımladığı tasavvufî yazılarının yanı sıra ‘Özdemir’ mahlasıyla yazdığı vatanseverlik şiirleri bulunmaktadır. Yazıp yayınladığı kitaplar: Senûsîler ve On Üçüncü Asrın En Büyük Mütefekkir-i İslâmîsi Seyyid Muhammed es-Senûsî, Müslümanlar Dinleyiniz, Hz. Peygamberden Günümüze Kadar İslâm Târihi (Bu eseri Ziya Nur Aksun tarafından yayına hazırlandı, 17 x 24 santim ölçülerinde sert kapak ciltli ve 920 sayfa olarak 1974 yılında yayınlandı. İkinci baskısı 2018 yılında yapıldı. İlm-i Ahvâl-i Rûh, Allah’ı İnkâr Mümkün müdür?, Yirminci Asırda Âlem-i İslâm ve Avrupa, Müslümanlara Rehber-i Siyâset ve  A’mâk-ı Hayâl başta olmak üzere  25 adet kitap yazıp yayınladı. 

CEZMİ

Türkiye’de, roman türünde ilk edebî eseri 1872 yılında Şemseddin Sâmi (1850-1904) yazdı. Fikir adamı,  vatan ve hürriyet şâiri Nâmık Kemal’in ilk romanı; ‘Sergüzeşt-i Ali Bey’ olarak da anılan ‘İntibah’ 1876 yılında, Kıbrıs’ta sürgünde iken yazıldı, Vakit Gazetesi’nde tefrika edildi. Roman geniş bir halk kütlesi tarafından beğenilince, Nâmık Kemal 1880 yılında ‘Cezmi’ isimli târihî romanını yazdı. İbnülemin Mahmut Kemal İnal (1871-1957) Cezmi’den ilham alarak 1899 yılında ‘Sabih’ isimli romanı yazdı. Türk edebiyatında târihî roman yazarlığı böyle başlayıp; Hüseyin Nihal Atsız (1905-1975), Reşat Ekrem Koçu (1905-1975), Abdullah Ziya Kozanoğlu (1906-1966) ile devam edip; Murat Sertoğlu (1910-1989), Feridun Fâzıl Tülbentçi (1912-1982), Bekir Büyükarkın (1921-1998), Mustafa Necâti Sepetçioğlu (1932-2006) ile gelişti.   

Nâmık Kemal eserinde; Sultan İkinci Selim Han (1524-1574 / saltanatı: 1566-1604) döneminde İran’la yapılan savaşta bulunan Cezmi adlı vatansever bir askerin başından geçenleri anlatmaktadır. Târihî etkisinin yanında sıcak bir aşk da romanda kendini göstermektedir. Dr. Ali Sait Yağar’ın sadeleştirerek yayına hazırladığı eser, 12 x 19,5 santim ölçülerinde, 360 sayfadır.

Cezmi, kahraman bir asker olarak tasvir edilmektedir. Birikimli bir karakter olan Cezmi, cirit sporunda da ustalaşmıştır. Osmanlı’nın İranlılarla yaptığı savaşa gönüllü olarak katılan Cezmi, savaş esnasında Kırım’da Giray Hânedânı’na mensup Kalgay*Âdil Giray (1617-1672/Saltanatı: 1666-1671)) ile tanışır ve dost olur. Âdil Giray bir baskında yakalanır ve esir düşer. Bu esâret Âdil Giray’ı dönüşü olmayan bir yola sokar. İran Şâhının hanımı Şehriyar, Âdil Giray’ı görür görmez ona âşık olur. Âdil Giray ise şahın kız kardeşi Perihan’a âşık olmuştur. Bu durum kadınlar arasında bir kıskançlık krizinin çıkmasına sebebiyet verirken Şehriyar, Âdil Giray’ın da Perihan’a âşık olduğunu öğrenince her ikisini de öldürmeye karar verir. Cezmi, Âdil Giray’a yardım etmek için harekete geçer ancak (romanda anlatılanlara göre) kaderin önüne geçemez. Şehriyar’ın kanlı plânları sonucunda Âdil Giray, Perihan ve Şehriyar ölür, Cezmi ise yaralı bir şekilde kılık değiştirerek ülkesine döner.

Nâmık Kemal’in kaleme aldığı Cezmi isimli romanın merkezine târihî bir olayı koymaktadır. Bu sebeple romanda yer alan karakterlerin bir kısmı gerçekte yaşamış târihî şahsiyetlerdir. Vatan, millet gibi temaları eserlerinde sıklıkla kullanan Nâmık Kemal bu romanında, yiğitliği ve vatanseverliğiyle öne çıkan bir karakter kurgulamıştır. Cezmi romanı bu özelliğinin yanında tutkulu bir aşk hikâyesini anlatmakta ve politik çekişmelere de yer vermektedir.

Cezmi, edebiyat otoriteleri tarafından sübjektif olması nedeniyle eleştiri almıştır. Nâmık Kemal kendi görüşlerini romanında aktarırken, yer yer mübalağa yapmış ve psikolojik tasvirleri ihmal etmiştir. Fakat Cezmi, artısıyla eksisiyle Türk edebiyatında yazılmış ilk târihî romandır. Konusunu târihten alması ve gerçek karakterlere yer vermesi ile alanında ilk olarak kendinden sonraki kuşaklarda örnek teşkil etmiştir.

Eserin özeti, kitabın arka kapağında verilmiştir:

Eser 16. yüzyılda cereyan eden Osmanlı-İran savaşları üzerine bina edilmiştir. Şâir mizaçlı asker Cezmi’nin yetişmesi, savaşlarda gösterdiği kahramanlıklar, bu esnada tanışıp dostluk kurduğu Âdil Giray’ı esâretten kurtarması ve Âdil Giray’ın İran’da başından geçen hadiseler romanın konusunu oluşturur. Olaylar Osmanlı İmparatorluğu, İran Şahlığı ve Kırım Hanlığı devletleri etrafında gelişir. Tanpınar’ın ifâdesiyle târihî kadro içerisinde ideolojik bir roman olan Cezmi’de İslam birliği fikri işlenir. Nâmık Kemal’e göre Osmanlı Cihan Devleti’nin başı çektiği bir İslâm birliği kurma düşüncesinin önündeki en büyük engellerden biri, İran’daki Şii iktidardır. İran’da Sünni bir iktidarın yönetime gelmesi, İslâm birliğini sağlama yolunun önünü açacaktır. Romandaki olaylar da bu minvalde gelişir. Yatan sevgisi, iktidar mücâdelesi, esâret, aşk ve kıskançlık gibi temalar ise romanın diğer yönlerini teşkil eder. Bütün bu özellikleriyle Cezmi, Nâmık Kemal’in önemli eserlerinden biri olduğu kadar edebiyatımızın klasiklerinden biri olarak da ön plana çıkmaktadır.

Not: Romanda, hakîkatten uzaklaşılmıştır. Âdil Giray, İran’da ölmedi, savaştan sonra Kırım’a döndü, Han oldu, 1671 yılında Birinci Selim Giray tarafından tahtan indirildi, Bulgaristan’daki Karnobat’a sürgün edildi ve ertesi yıl orada öldü. Bu tür sapmaların destanlarda görülmesi tabiidir. Fakat târihî romanlarda olmaması gerekir.

*Kalgay: Kırım Hanlığında, Han tahtında oturan şahsın, ileride han tahtına oturması kararlaştıran oğlu. Fakat bu kişi, mutlaka ‘han’ olmayabilir. Osmanlı Devleti’ndeki şehzâdenin karşılığıdır. Kalgay’ın bir alt unvanı ‘Nureddin’dir. Ayrıca han âilesine mensup olup da savaşlara katılan ve kahramanlıkları bilinenler, ‘Sultan’ olarak anılır.

NÂMIK KEMAL: (1840-1888) Tekirdağ’da dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet Kemal’dir. Babası İkinci Abdülhamid Han’ın müneccimbaşısı olan Mustafa Âsim Bey, annesi ise Bosna’nın ileri gelenlerinden Abdüllatif Paşa’nın kızıdır. 1848’de annesinin ölümünden sonra dedesi ile İstanbul’a gelen Nâmık Kemal, önce Bevazıt Rüştiyesi’ne sonra da Valide Mektebi’ne gönderildi. Farsça ve Arapçasını ilerletti, klasik şâirleri okuyup aruz veznini öğrendi. Hâriciye Nezâreti Tercüme Odası’nda işe başladı. Burada tercüme yapacak kadar Fransızca öğrendi, aralarında Ziya Paşa’nın da olduğu yeni dostlar edindi. Tercüme Odası’nda beş yıl kadar çalışan Nâmık Kemal, Encümen-i Şuâra toplantılarına katılmaya başladı. Bu toplantılar sâyesinde şöhretini geniş çevrelere ulaştırdı. Bu toplantıların birinde İbrahim Şinasi ile tanıştı. Şinasi’nin yenilikçi düşüncelerinden etkilendi. 1865’te Paris’e giden Şinasi, Tasvir-i Efkâr’ın yayın sorumluluğunu ona verdi. ‘Yeni Osmanlılar’ cemiyetine katıldı. 18 Mayıs 1867’de Paris’e gitti. 29 Haziran 1868’de Ziya Paşa ile Hürriyet isimli bir gazete çıkarmaya başladı. 24 Kasım 1870’de İstanbul’a döndü. Yazdığı yazılar, kaleme aldığı roman ve tiyatrolar sebebiyle sürgünler, soruşturmalar birbirini takip etti. 1871’de Ali Paşa’nın ölümünden sonra İbret gazetesi etrafında yeniden arkadaşlarıyla bir araya geldi. Epeyce ilgi gören gazete, eleştiri oklarını hükümete yöneltince geçici olarak kapatıldı ve sorumluları çeşitli görevlerle İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Nâmık Kemal, bu kapsamda Gelibolu mutasarrıflığına gönderildi. Burada da siyâsî yazılar yazmaya devam edince görevinden azledildi. İstanbul’a dönen Nâmık Kemal, yeniden İbret’in başına geçti. Bu sefer daha sert yazılar yazdı. ‘Vatan yahut Silistre’ isimli oyunu nedeniyle Magosa’ya gönderildi. Üç yılı aşkın bir süre Magosa’da kalan yazar İntibah, Âkif Bey, Gülnihal, Zavallı Çocuk, Kara Belâ gibi eserlerini burada yazdı. Tahrib-i Harabat, Takip, Kenan Müdafaanamesi başta olmak üzere birçok makaleyi de yine bu yıllarda kaleme aldı. Sultan Beşinci Murat’ın tahta çıkmasıyla birlikte ilan edilen umumî affa bağlı olarak 18 Haziran 1876’da İstanbul’a döndü. Kısa bir süre sonra İikinci Abdülhamid Han’ınn tahta çıkmasıyla birlikte devletteki görevine iâde edilen yazar, Şura-yı Devlet âzası olarak Kanun-u Esasi’nin hazırlanmasında çalıştı. Yönetimle tekrar fikir ayrılığına düşen Nâmık Kemal tutuklandı. Beş aylık bir tutukluluktan sonra 19 Temmuz 1877’de Midilli’ye sürgüne gönderildi. Gelibolu ve Magosa’dan sonra bu üçüncü sürgününde de siyasi konularla ilgilendi. Daha sonra Rodos mutasarrıflığına tâyin edilen Nâmık Kemal, Aralık 1887’ye kadar burada kaldı. 2 Aralık 1888’de zatürreden öldü. Cenazesi önce bu adaya defnedildi daha sonra Gelibolu’ya Şehzade Süleyman Paşa’nın Bolayır’daki kabrinin yanma nakledildi. Eserleri: Tarih: Devr-iİstila (1867), Barika-i Zafer (1872), Silistre Muhasarası (1873), Kanije (1874), Osmanlı Tarihi (4 cilt) (1908-1909) Biyografi: Evrak-ı Perişan (1872), Tercüme-i Hâl-i Nevruz Bey (1875) Roman: İntibah – Sergüzeşt-i Ali Bey (1876), Cezmi (1880-1882-1883) Tiyatro: Vatan yahut Silistre (1873), Zavallı Çocuk (1873), Âkif Bey (1873), Gülnihal (1875), Celâleddin Harzemşah (1876), Kara Bela (1908) Eleştiri: Tahrib-i Harabat (1874), Mes Prisons Muahe- zenâmesi (1885), Takip (1885/1886), İrfan Paşa’ya Mektup (1887), Renan Müdafaanamesi (1326/1910) Antoloji: Müntehabat-ı Tasvir-i Efkâr (1886) Diğer: Bahar-ı Daniş (1874), Rüya (1898).
Dr. ALİ SAİT YAĞAR: 1992 yılında Aydın’da doğdu. Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini İstanbul Üniversitesi’nde tamamladı. Modern Türk şiirinde sevgili tipolojilerini incelediği doktora tezi, Canan Aramızda Bir Adındı/Modern Türk Şiirinde Sevgili (2023) adıyla Ötüken Neşriyat tarafından yayınlandı. Modern Türk edebiyatı üzerine çalışan, çeşitli dergilerde makaleleri yayımlanan Yağar, hâlen İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde görev yapmaktadır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

  İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

Konudan Konuya  (49)

     – İnsanın değer ve kıymetini anlamak istiyorsak; dünyadaki bütün şehir ve ülkelerdeki tüm kitaplık ve kütüphanelerdeki kitapları göz önüne getirelim. Bir de, insanların evlerinde bulundurdukları; çeşitli konularda yazılmış kitapları hatırlıyalım. Nasıl dağlar kadar hacimli kitap yığınlarıyla karşılaşacağımızı bir düşünelim. Şaşmamak, hayret etmemek mümkün mü? Edebiyat, Fen, Felsefe, İlahiyat ve bu gibi sahalarda kaleme alınmış olan bütün bu kitaplar; insan düşünce ve muhayyilesinden doğarak; kelime, satır ve paragraflara; kısaca kitaplara bürünerek müşahhas / somut bir görünüş kazanmış olan fikir ve düşüncelerimiz değil mi? Kafalarımızdaki binbir mânâ, tasavvur ve hayallerimizin kitap sahifelerinde tecellî etmiş hâllerinden başka nedir? İşte insanın bu manevî mahiyetinden ve görünmez âlemlerin gizli birer hazineleri oluşundan dolayı; şahsen ben, insan olarak nev’imle iftihar ediyor, gurur duyuyor ve insanın değerini; varlık terazisinin kefesinde ağır bastığını müşahede edip görüyorum.

     – Cennetin en tatlı, en güzel, en hoş hususiyet ve özelliği; onun ebedî, yani devamlı oluş keyfiyetidir. Üstelik Cennet’in bu vasfı; Cennetin en büyük nimetidir. Nimet ise, bir nimetlenenin varlığına işaret eder. O da insandır. Bu durumda nimet de, nimetlenen de ebedîdir. Eğer böyle olmasaydı; insan, her an bu eşsiz nimetleri kaybetme kaygısıyla yaşıyacak ve Cennet’ten doğru dürüst bir zevk alamıyacaktı. Evet Cennet’in lezzet ve zevki, onun devamlı oluşundan.

     – Yurdunu ve dünyayı kim sevmez ve her yeri gezip görmeyi kim istemez? Ama buna herkesin gücü yetmez, maddî imkânı elvermez! Bu saadet ve mutluluk verici gezi ve seyahatler, çok az kimseye nasip ve müyesser olur. Fakat üzülmiyelim ve “Turistik geziye ayıracak param yok!” diye hemen ümitsiz olmıyalım. Buraları anlatan tanıtıcı eser ve kitapları okuyarak da, gidemediğimiz yerleri, göremediğimiz mekânları; seyyahların yazdıkları kitaplarda, onların gözüyle görerek, onların kulaklarıyla işiterek de, gezmiş görmüş gibi olacağımızı unutmıyalım.

     – Kitaplar insanı; geçmişte yaşatır. Hâlde ağırlar. Geleceğe hazırlar. İnsanı maziye doğru indirir. Geleceğe doğru çıkarır. İnsanı, asırlarca yaşamış gibi yapar. Bütün bunları okunan kitaplar sağlar. Bu bakımdan, aslında hiçbir kitaba baha biçilmez. Verdiğimiz fiatlar, sadece kitabın kağıt ve baskı masrafları içindir. Yoksa yazanın yıllarca çalışmasının, kilometrelerce yol katetmesinin, çok büyük harcamalarda bulunmasının; asla bir karşılığı olamaz. Bu bakımdan her kitap ucuzdur. Çünkü bizlere zaman kaybettirmeden, maddî sıkıntılara düşmeden; mazi kıt’alarında, istikbal ufuklarında gezdirerek; geçmişi kucaklıyan, geleceği de içine alan; büyük bir maddî ve manevî hayatı yaşatmış olur.

     – Her şeyi içinde bulunduran bir dükkân açsak da, terazi bulundurmasak iş yapabilir miyiz?

     – Her kumaşa yer verdiğimiz hâlde, metre olmadan kumaş satabilir miyiz?

     – Adalet terazisine yer vermeden, düzen sağlanabilir, asayiş temin edilebilir, can mal emniyeti yerine getirilebilir mi?

     – Akıl, akıl olması lâzım. “Aklım var.” diye, meselâ fizikçi olmayan biri; bir fizikçi ile fizik konusunda tartışabilir mi? Fakat iki fizikçi, bir fizik konusunda rahatça fikir alış verişinde bulunabilir. Bundan da, o konuda güzel sonuçlar çıkar. Aklın gereği gibi kullanılır hâle gelmesi ise,  ilk, orta, lise, üniversite ve daha ileri bir eğitim görmeye bağlıdır.

     – Hak bir, yanlış sayısız. Yanlışları bilmeye lüzum yok. Çünkü o yanlışların birine doğru diye sarılmak da olası. Meselâ “İki kere iki dört eder.” bir doğru ve bir gerçektir. Artık “İki kere üç dört değil, iki kere beş dört değil, iki kere yedi dört değil.” diye bütün yanlışları ifade etmeye gerek yok. Çünkü başta dediğimiz gibi, doğru olan bir, yanlış olan sayısız.

     – “Sivrisineğin gözünü halk eden (yaratan), Güneş’i dahi O halk etmiştir.” Çünkü Sivrisineğin görmesi, Güneş iledir ve ona bağlıdır. Yani Sivrisinek ile Güneş karşılıklı uyum içinde. İkisini yaratan bir olmazsa, uyum olmaz. Tıpkı biri rast gele bir anahtar yapsa, başka biri de rast gele bir kilit yapsa. Bir araya getirildiklerinde işe yarar mı? Anahtar kilidi açabilir, kilit anahtara yuva olabilir mi? Ama kilit ve anahtarı aynı kişi yapsa; kilit anahtara, anahtar kilide uyum sağlar. Çünkü yapıcıları birdir. Zira kilidi yaparken anahtarı, anahtarı yaparken kilidi hesaba katmıştır.

Bu Gidişat Nereye?

Okuduğum bir köşe yazısının altındaki açıklama beni şaşırttı ve düşündürdü; biraz da korkuttu. Açıklama şu: “Bu yazı, yazarı tarafından organik zekâ ile yazılan özgün yazıdır.”

“Organik zekâ” ürünü bir yazı ne demek? Organik zekâ ürünü olmayan bir yazı olabilir mi? Böyle bir açıklamaya neden gerek duyuldu?

Aklıma, son zamanlarda okuduğum köşe yazıları, denemeler, fıkralar geldi. Pek çoğunun yazarının üslubuna alışık olduğum bu yazılarda bir gariplik dikkatimi çekiyor, bu da beni rahatsız ediyordu. Yazılarda işlenen konu dağınık, cümleler kuralsız, noktalama işaretleri yerli yerinde değil, yazım kurallarına uyulmamış, birkaç kelime de olur olmaz yerlerde mütemadiyen tekrar ediliyordu. Okuduklarımdan tat alamıyor, çoğunu da yarım bırakıyordum. Şimdi anlıyorum ki bu yazılar, organik olmayan yazılarmış. Yazar, sanırım, bir konu belirliyor, konuyla ilgili birkaç anahtar kelime veriyor, örnek cümleler kuruyor; bu doğrultuda yapay zekâ, programındaki algoritmalarla kimsenin tatmin olmayacağı bir yazı ortaya çıkarıyor. Böyle yazarlığa can kurban, ne ala iş. Üç beş kelime, yarım dakikada köşe yazısı. Fikrin bir namusu, değeri vardır; bu kadar ayağa düşmemeli, yazarlık bu kadar ucuzlamamalı, emek bu kadar değersizleşmemeli.

Seyahate çıkan Temel, epey sonra yol arkadaşına sohbete giriş olsun diye “Erzurum’a kaç kilometre kaldı, acaba?” diye sorar. Yanındaki yolcu: “Ne Erzurum’u kardeşim, bu araba Ankara’ya gidiyor.” cevabını verir. Konuşmaya dâhil olmak isteyen diğer yandaki yolcu: “Bu hızla gidersek kaç saat sonra Artvin’e varırız?” der. Üç yolcu da şaşkınlık içindedir; muavini çağırarak otobüsün nereye gittiğini sorarlar. Muavinden Ankara arabası oldukları cevabını alırlar. Az sonra şoför: “Sinop yolcuları kalmasın!” anonsu yapar.

Tekvir suresi 26. ayet “Fe eyne tezhe-bun…” diye başlar. “Nereye bu gidiş?” demektir. Herkes bir tarafa gidiyor; ancak insanlık gitmesi gereken tarafa gitmiyor. Yol aldığımız her kilometre bizi bizden alıyor, eşyanın tutsağı yapıyor. Ürettiklerimizin, bir gün kölesi olacağımız düşüncesi acı veriyor bana. Ne istediğim gibi düşünebileceğim ne istediğim gibi yaşayabileceğim. Yapay zekâdan sonra yapay insan olmak korkutuyor beni. Özgürlük, irade, tercih gibi kavramlar ya tanım değiştirecek ya da anlamını yitirecek görünüyor.

Aristo, özgürlüğü “düşünmek” fiiline dayandırır. Nietzche’de, “kendin olarak kalabilmektir,” özgürlük. Platon’a göre “öğrenerek”, Camus’ya göre “başkaldırarak” özgür olunabilir. Sartre için “eyleme geçmek”, İbn Rüşd için “vicdanlı olmak”tır, özgürlük. Farabi “kalbimize kulak verme”yi, Hz. Ali ise “minnet etmeme”yi özgürlüğün olmazsa olamazı kabul eder.

Ancak özgürlük ülkesinde insan kalabiliriz, insan olarak yaşayabiliriz. Özgürlüğümüzün yapı taşı olan minnet etmemek, kalbimize kulak vermek, vicdanlı olmak, başkaldırmak, öğrenmek, düşünmek yoksa özgürlüğümüzü nasıl inşa edebileceğiz veya soluyabileceğiz? Sözünü ettiğimiz değerler, bir yapay zekâda nasıl yer alabilecek? Yapay zekâ, insani değerlerden yoksun bir sistemdir, kurgudur, eşyadır. Eşyayı efendi yaparak, kendimizden her gün biraz daha uzaklaşıyoruz.

Atom altı teknolojiden bahsediliyor, kuantum deniyor buna. Maddenin yapısı, orijini harikalık taşıyor, ilahi sırlarla dolu. Kuantum dünyasını anlayanlar, ilahi yapıyı belki daha iyi ve hayranlıkla idrak edebilecekler. Bir bakıma hayret makamı bu.

Kuantumdan, yapay zekâdan kaçış mümkün değil. Gözlerimizi kapatarak, güneşi ortadan kaldıramayız. Şu hâlde yapay zekâ ile barışık yaşamak zorundayız. İnsanın, insan olarak kalmasının asgari sınırları belli. Kırmızıçizgiler aşıldığında artık bizi var eden değerler yok olur, bir zamanlar kendisine “insan” denen yeni canlılar dünyası oluşur.

Bilgi, binittir, şu an kötülerin egemenliğinde. Ateşi Zeus’tan çalan Prometus misali, bilgiyi kötülerin esaretinden kurtarmalıyız. Havada, karada, denizde topyekûn seferberliği gerekli kılar, mağdur ve muzlum bilgiyi layık ve lazım olduğu alana çekmek. Farz-ı ayın arayanların görmesi gereken yer burasıdır.

Hayat yolculuğundaki dünya otobüsüne binen şaşkın yolcuların, kimine göre komik bana göre trajik durumdan kurtulması için zamanın şartlarına göre yetişen devrimci nesle, onları yetiştirecek öğretmenlere ihtiyaç var.

Hayata gelmekteki anlamımız, dünyadaki sorumluluğumuz, istikametimiz ve yol haritamız belli değilse ömrümüz laklakla geçiyor, demektir.

Rotasını bilmeyen kaptana hiçbir rüzgâr yardım edemez. Hayırlı yolculuklar; ama “Bu gidişat nereye?”

Kılıçdaroğlu’nun Mahkemede Anlattıkları

CHP’nin 7. Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu dönemin Başbakanı R.T. Erdoğan’a Hakaret suçlamasıyla yargılandığı Asliye Ceza Mahkemesinde “savunma” yerine manifesto gibi beyanlarda bulundu.

Kılıçdaroğlu 2013-2014 yılları arasında meydanlarda yaptığı konuşmalarda AKP Genel Başkanı Erdoğan için ağır suçlamalarda bulunmuş. Bu konuda aleyhine açılan davada, zamanın ana muhalefet partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu 11 yıl 8 aya kadar hapis ve siyasi yasak talebiyle yargılanıyor.

Dava Başbakan Erdoğan’ın şikayetiyle açılmış. Ama Erdoğan 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra, o tarihe kadar Kılıçdaroğlu dahil olmak üzere, açtığı davaları geri çekti. Şikayetlerinden de vaz geçtiği için bu davada halen müdahil değil.

“Saray’a yakın gazeteci” Abdülkadir Selvi bu durumu “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nu affetti” diye yazdı. Selvi’nin demokrasi anlayışına bakın ki, iktidar partisi genel başkanı şikayetinden vazgeçince ana muhalefet partisi genel başkanını affetmiş oluyormuş!

Ancak demokratik bir devlet olduğu iddiasındaki bir ülkede, ana muhalefet partisi liderinin başbakan hakkında on yıl önce söylediği sözleri sebebiyle 11 yıl 8 aya kadar hapis ve siyasi yasak talebiyle yargılanıyor olması iyi bir şey değil.

Adalet Bakanının, dava hakkında yorum yaparken, muhalefete tehdit anlamına gelecek sözlerini fazla siyasi buldum. Bakan yargıya baskı yapılıyor görüntüsü verecek sözlerden sakınmalı.

Bu dava niteliği itibarıyla siyasi bir davadır. Kılıçdaroğlu da siyasi bir savunma yapmıştır. Erdoğan hakkındaki iddialarının ve sert ifadeli ithamlarının kitlelere ulaşması için mahkeme salonundan seslenmeyi tercih etmiştir.

Kılıçdaroğlu son Cumhurbaşkanlığı seçiminde kazanamayacağı belli olduğu halde aday olduğu için çok eleştirildi. Ben de eleştirdim, eleştiriyorum. Ancak Kılıçdaroğlu uzun yıllar bürokrat ve siyasetçi olarak görev yapmış ve hakkında en küçük bir yolsuzluk ve şaibe iddiası dahi olmayan bir kişi.  Bu yüzden hırsızlık, yolsuzluk konularındaki hassasiyeti inandırıcı bulunuyor.

Davanın kendisi hakkında şu safhada yorum yapmayacağım. Kemal Kılıçdaroğlu’nun mahkemeden çok yargı dışındaki kişi ve kitlelere verdiği mesajlarında, önemli bulduğum bazı konuları yorumlamaya çalışacağım.

****

Kılıçdaroğlu’nun Meral Akşener’i kastederek, “milliyetçi ve vatansever diye bildiklerimiz işbirlikçi çıktı, onlara inandığım için hata ettim” cümlesi, diğer anlattıklarının ciddiyetini ve değerini azalttı kanaatindeyim.

Çünkü bu konuda kendisi, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın karşısına kazanması mümkün olmayan adayları (Ekmeleddin İhsanoğlu ve Muharrem İnce’yi) çıkararak ve son seçimde de kendisi aday olarak, Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı seçtirmek için işbirliği yapmakla suçlanıyor.

Kılıçdaroğlu’nun CHP Kongresinde genel başkan seçilememesinde bu inançta olanların etkili olduğu biliniyor.

********************************

Kılıçdaroğlu’na Göre Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye

Şimdi Kılıçdaroğlu’nun Mahkemedeki ifadesinde önemli bulduğum bazı cümlelerini alıntılayalım:

“Yaptığı hırsızlık, yolsuzluk nedeniyle malvarlığının hesabını veremeyenler, egemen güçler tarafından teslim alınırlar. Ve bu sonuçta o ülke için felaketlerin kapısını aralar.”

“Büyük Ortadoğu Projesi’nin ilk aşaması şudur: Rüşvet ve yolsuzluk yoluyla zenginleştirdikleri, teröre ve uluslararası suç teşkil edecek işlere girmesini sağladıkları, ülkeyi toprak tavizleri vermek zorunda bırakacak kadar borçlandıracak ‘tek adam’ rejimi kurmaktı. Ve en önemlisi, ülkedeki bütün güçleri ‘teslim alabilecekleri’ bir tek adamda birleştirmekti. İlk faz tamamlandı.”

“İlk aşaması tamamlanmış bir BOP var karşımızda.”

“Siyaset kurumu devleti soymanın bir aracı değildir. Siyaset halka hizmet etmektir. Sayın Yargıç, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni bölme ve parçalama projesinin ikinci aşaması başlıyor.”

“Bakınız, BOP’un ikinci aşaması sürecinde Türkiye alenen bir sığınmacı deposu haline getirilmiştir. Ne acıdır ki para uğruna Türkiye’ye ‘Geri Kabul Anlaşması’ imzalatılmıştır.”

Sayın Yargıç unutmayın, bir ülkeyi bölmek için önce o ülkeyi sığınmacı nüfus olarak büyütüp, ekonomik olarak küçültürseniz, yani yoksulluğu yaygınlaştırırsanız emperyal güçlerin ekmeğine yağ sürer ve emellerine hizmet etmiş olursunuz. Açıkça söylüyorum bugün için yapılan budur.

BOP’un ikinci Aşaması Kıbrıs ve Ege’den toprak ve taviz vererek tamamlanmayacak Sayın Yargıç! Devam edecek.

Ülkemize sokulan ve sayısı belli olmayan ama on milyonlarla ifade edilen, geri kalmış dünyanın hemen her tarafından yurdumuza gelen, eğitimsiz, kayıtsız, geçmişi bilinmeyen ve içerisinde çok sayıda cihatçı olduğu tahmin edilen, milyonlarca sığınmacı, emperyalistlerin Erdoğan eliyle ülkemiz üzerinde kurduğu korkunç tablo bir beka sorunudur.”

****

Kılıçdaroğlu’nun “Erdoğan; ülkemiz, devletimiz, birliğimiz ve geleceğimiz için bir tehdit ve tehlikedir.  Güçler ayrılığı olmayan ve teslim alınabilecek, yasadışı malvarlığı dolayısıyla teslim alınabilecek tek bir kişi üzerine inşa edilen bu ucube sistem ülkemiz için beka sorunudur” gibi sözleri hakaret davasına konu olan ‘Başçalan, Hırsız ve Başhırsız’ sıfatlarından çok daha ağır ithamlardır.

Mahkeme salonunda dillendirilen ithamlar için muhatapları cevap verir mi, suçlayan veya suçlanan yargılanır mı bilemem.

Kamuoyunda bu ithamları ciddiye alanlar da “siyaseten” söylenmiş veya “iftira” sayanlar da olacaktır.

Birer T.C. vatandaşı olarak, Cumhurbaşkanımızın böylesine ağır suçlamalara muhatap olması içimizi yakmaktadır.

Ancak Kılıçdaroğlu’nun konuşmasındaki Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) hakkındaki tespit, değerlendirme ve endişelerini ciddiye almamız gerekir.

Havuç Sopası

                Düşündüğüm kadarıyla Türkiye bugün, içinde bulunduğu şartlar dolayısıyla Cumhuriyet kurulduğundan buyana en zor günlerini yaşıyor. Adeta rahmetli Komutanlarımızdan Kâzım Karabekir’in dediği gibi: “Türkiye de hava o kadar puslu ki, şeytan bile Müslüman mintanı ile dolaşıyor.”

Kurumlarımız çalışmıyor:

                Nereye, hangi tarafa baksan kurumlarımız tel tel dökülüyor. 2001 yılına kadar işbaşına gelen iktidarların ömrü siyasi istikrarsızlıktan dolayı uzun vadeli değil, sık sık iktidar değişiklikleri oluyordu ama kurumlarımız sağlam olduğu için içeride ve dışarıda beka sorunlarıyla karşı karşıya kalmıyorduk. Buna rağmen o günkü Türkiye’ye bir takım muhalif yazarlar ve muhalif partiler; “Yönetilemeyen Türkiye” diye hitap ediyorlardı. Acaba aynı kişiler bugünkü durumları gördükten sonra nedamet geçiriyorlar mıdır?

                Hiç yaşanmaması gereken çirkinlikleri öylesine kanıksadık ki, bu çirkinlikler gündelik yaşadığımız hayatın içine girdi. 20 Sene önce hiç aklınıza gelir miydi, 3 aylık bebeklere tecavüz edilsin, her gün işlenen kadın cinayetleri, tarikat yuvalarında öğrenci tacizleri, milletvekilleri ve bakanların uyuşturucu baronlarıyla boy boy resimleri…

                Özel hastaneler vasıtasıyla yeni doğmuş bebekler üzerinden para kazanmak amacıyla bebek ölümlerine yıllarca seyirci kalmak kimin aklına gelirdi? Allah korusun bu yaşanılanlar eski Türkiye dedikleri Türkiye’de yaşanır mıydı, kurumlarımız buna müsaade eder miydi?

Dejavu, on yıl önce yaşanılanı tekrar yaşamak:

                BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) paralelinde 2011 yılında büyük hayallerle başlanılıp, hendek cinayetleriyle 800 den fazla askerimizin şehadetiyle son bulan “Çözüm Süreci” yeniden hortlatılmaya çalışılıyor. Hem de bu sürece o günlerde bütün şiddetiyle muhalefet eden MHP’nin lideri tarafından.

                Yaşlı, genç, erkek, kadın, çocuk demeden 40 000 kişinin katili İmralı canisi Abdullah Öcalan Türkiye Büyük Millet Meclisine getirilip konuşması isteniyor. Çözüm süreci, aslında “çözülme süreci” günlerinde hakkında bir takım “yetmez ama evet’çi”, “2. Cumhuriyetçilerin”, “öngörü sahibi, ileriyi gören adam” vs. diye parlattıkları bebek katilini, bugün “Misak-ı Millici” olarak cilalayıp, Türk Milletine pazarlamaya çalışıyorlar.

Emperyalizmin “Havuç Sopası” – ( “carrot and stick”)

                Türkiye, coğrafi konum itibariyle dünyanın en metameli bölgesinde bulunuyor. Yüzyıllardan beridir Ortadoğu’da kan ve gözyaşı eksik olmuyor. Bölge, 600 yıl Osmanlı idaresinde kaldığı halde sürekli isyanlarla karşı karşıya kalmıştır. Arap milleti tarih boyu o bölgede hiçbir devlet kuramamıştır. Bakmayın siz bugünkü adı devlet olan devletçiklere. Hepsinin sınırları cetvelle çizilmiştir. Bölge, aşiretlerle idare edilmektedir. Osmanlı oradaki isyanları bastırmak için tren vagonları dolusu aşiretlere altın göndermiştir.(Falih Rıfkı Atay – Zeytin Dağı)

                Filistin topraklarından ayrılışımızın sonu hazinle bitmiştir. İngiliz – Arap işbirliği o bölgeden Osmanlının hâkimiyetine son vermiştir. Bu yüzdendir ki, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu büyük komutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, kendisinden sonra gelen yöneticilere o bölgenin içişlerine karışılmamasını ve Ortadoğu bataklığına girilmemesini vasiyet etmiştir.

                Ama ne yazık ki, ABD ve müttefik devletlerin Ortadoğu’da başlattıkları “Arap Baharı” harekâtında bizim de ağzımıza bir parmak bal çalarak (BOP) Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Eşbaşkanlık payesi verilerek Türkiye Ortadoğu bataklığına çekilmiştir.  

                Dün havuç olarak Türkiye’ye sunulan (BOP) Eşbaşkanlık Projesi, bir Cumhuriyet bayramında Kuzey Irak’tan Türk toprakları çiğnenerek Suriye’nin kuzeyine yerleştirilen Peşmerge, bugün Türkiye için sopaya dönüşmüştür.

                ABD tarafından Suriye’nin kuzeyine yığılan 22 Bin TIR dolusu silah, 100 bin kişilik YPG/PYD ordusuna verilmiş ve bu bölgede devletleşmek için yol kat edilmektedir.

                Sözde 74 yıllık NATO müttefikimiz ABD, Nil’den Fırat’a büyük İsrail hayaliyle bölgedeki üç devletin topraklarından da alarak, Suriye’nin kuzeyinde yapay bir Kürt devleti oluşturmak için İngilizcesi (“carrot and stick”) olan Havuç Sopasını gösteriyor.

                Askeri bir terim vardır “Uyursan Ölürsün” Mademki Ortadoğu gibi netamali topraklar üzerinde yaşıyoruz, Türk Milleti olarak her zaman uyanık olmalıyız. Devletimizin yapısı Üniter bir yapı, şimdi bizim kulağımıza; Kuzey Irak Kürt Bölgesiyle, Kuzey Suriye’nin idaresini bize bağlamayı planlıyorlar. Havuç uzatıyorlar yani. Yani, Üniter yapıdan çıkıp Federal bir yapıya dönüşmemiz isteniyor. İşte o zaman da sopayı gösterecekler. Görülenler bunlar inşallah ders çıkarılır.

Öğretmenler Günü Vesilesiyle

Öğretmenlik zor ve kutsal bir meslek…

İnsanlık tarihinin en eski mesleği desek yanlış olmaz sanırım…

İnsanoğlu var olduğu günden beri öğrenmiş ve öğretmiş…

Öğrenen öğrenci, öğreten öğretmen olmuş…

Öğretmenler, öğrettikleri karşılığında aldıklarımızla yaşamımızı idame ettirmişler ama verdikleriyle yeni yaşamlar yaratmışlar, dünyaya, geleceğe yön vermişler

*

Ülkemizin Kurucusu Baş Öğretmenimiz Büyük Önder ATATÜRK’ ÜN, Kütahya lisesinde öğretmenlere seslenirken söyle konuşur;

“Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, gerçek mutluluğa ulaştırmak için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri memleketin geleceğini yoğuran irfan ordusudur… Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir. Bir millet, irfan ordusuna sahip olmadıkça savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin köklü sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla mümkündür…

Bundan sonra yapacağımız yenilikler milletimize bir karanlık gibi çöken genel cehaleti mağlup etmek… İrfan ordusunun ruhu olan siz öğretmenlerin aynı yeteneği ortaya koyacağınıza eminim…”diyordu.

*

Ey Atam!

Kurduğun ülkede bizlere her zaman ışık verdin, nasihat ettin, örnek oldun, öğrettin, Başöğretmen oldun!

Sana ve tüm cumhuriyet öğretmenlerine selam olsun!

*

Evet, ait olduğu kendi toplumunun değerlerine geleneklerine uygun insan yetiştirme sanatının diğer adı Öğretmenlik ulvi bir görevdir.

*

Türk toplumunun güçlenerek milletleştirilmesinde ana öğe çocuklarımızın mensup olduğu ailelerinin ellerinde kıvam bulması durumunda anne ve babaların görevlerinin önemi tartışılmazdır;

*

 Çocuklarının eğitiminde aile başlıca birinci istasyondur. Aile içinde O kıvamlı hamur haline getirilmiş saf ve temiz dimağların eğitimi sürecinde aile ve öğretmenin işbirliğiyle işlenmesinin kişilik kazanmasının temelinde öğretmenlik sanatı süreç olarak uzun soluklu ikinci istasyondur.

*

 O saf ve temiz dimağlar öngörülen programlar önceliğinde öğretmenlerinin eğitimindedir, gözetimindedir, denetimindedir.

*

 Öğretmenler; ülkenin kaderini belirleyecek, ülkenin kalkınmasında milli değerlerin güçlenerek yaşatılmasında yarının saygın ve onurlu, mesleğinde uzmanlaşmış bilinçli insanlarının yetiştirilmesinde emek veren alın teri döken eli öpülecek mümtaz şahsiyetlerdir.

*

Kanında taşıdığı Türk kültür genleriyle, aldığı eğitimle bir öğretmen görevini icra ederken bilir ki; bin yılı aşkındır vatan edindiğimiz Anadolu topraklarında Türk Milleti bütün unsurlarıyla bir bütündür; manzum bir kültür bahçesidir. Bu kültür bahçemizde vatan sevgisi vardır. İman vardır. Ana sütü gibi saf ve temiz Türkçemiz vardır. Tarihimiz vardır, örf ve adetlerimiz vardır, temiz ahlakımız vardır, büyüklere saygı-küçüklere sevgi, insana saygı, yardımseverliğimiz, dürüstlüğümüz vardır. Bir tek kültür kelimesi değildir, itelenen. . Milli kültür, geçmişten geleceğe yol alan milletimizin rehberidir, ışığıdır, gücüne güç katan

Cevheridir.

*

Geleceğimizin şekillenmesinde emeği geçen, yüreği vatan aşkı İle atan nesiller yetişmesine katkısı olan eli öpülesi öğretmenlerimizin 24 Kasım Öğretmenler günü kutlu olsun. Sizlerin hakkınızı bir güne değil, bir ömre bölsek ödeyemeyiz.

*

Bu ahval üzere çocuklarımızın eğitim ve öğrenme çağında kültür genlerini besleyen, eğitimlerinde rehber olan, yetişmelerinde emek vererek kutsal görevlerini fedakârca icra eden öğretmenlerimizin,’’Öğretmenler Gününü’’kutluyor icra ettikleri bu kutsal görevlerinde başarılar diliyorum.