- Tarihte Kurulan İlk Türk Devleti, Asya Hun Devleti
- Türk Adı İle Kurulan İlk Milli Türk Devleti,I.Göktürk Devleti
- Yerleşik Yaşama Geçen İlk Türk Devleti, Uygurlar
- Yazıyı İlk Kullanan Türkler, II. Göktürk ( Kutluklar )
- Avrupa’da Kurulan İlk Türk Devleti, Avrupa Hun Devleti
- İstanbul’u İlk Kuşatan Türkler, Avarlar
- Alfabeyi İlk Kullanan Türkler, Türgişler
- Parayı ilk kullanan Türkler, Sibirler
- İlk Türk Parasını Basan Türkler, Türgişler
- Bizans’la Siyasal İlişki Kuran İlk Türkler, Göktürkler
- Türk Tarihinin İlk Yazılı Antlaşması, Asya Hun-Çin Ant.
- İlk Türk Alfabesi, Göktürk –Orhon Alfabesi
- Töreyi yazı hale getiren ilk Türkler, Uygurlar
- Türk Tarihi ile ilk yazılı belgeler, Orhun Kitabeleri
- Tarihte ilk onlu sisteme dayalı ordu, Asya Hunları-Metehan
- İlk Türk Hükümdarı, Teoman, Asya Hun Devleti
- Türk adı ilk defa, ÇİN KAYNAKLARINDA Geçer.
- Türklerin ilk başkenti, Ötüken
- İlk hayvan sanat üslubu, İSKİTLER
- İlk ceket, pantolon, kemer ve kemer tokası, İskitler
- Yabancı dinleri benimseyen ilk Türkler, Uygurlar
- Anadolu’ya ilk gelen Türkler, Hunlar
- İlk atlı göçebe Türk uygarlığı, İskitler
- Kâğıt ve matbaayı ilk kullanan Türkler, Uygurlar
- Tarihte atı ilk evcilleştirilen millet, Türkler
- İlk yazılı Türk Milli Tarih kaynağı, Orhun Kitabeleri
- İlk yoğurt, pastırma ve konserve et, Türkler
- En uzun destanı, Manas-Kırgızlar
- Musevi olan tek Türkler, Hazarlar
- İslamiyet’i kabul eden ilk Türk boyu,Karluklar
- İlk Müslüman Türk devleti,Karahanlılar
- İlk Müslüman Türk İmparatorluğu,Gazneliler
- Mısır’da kurulan ilk Türk İslam Devleti, Tolunoğulları
- Hicaz bölgesine hâkim olan ilk Türk devleti, İhşitler
- Hindistan’a İslamiyet’i ilk götüren Türkler, Gazneliler
- Türkçeyi resmi dil ilan eden ilk Türk Devleti, Karahanlılar
- Türkçeyi resmi dil ilan eden ilk Türk Beyliği, Karamanoğulları
- Türklerin Anadolu’daki ilk başkenti, İznik
- İlk Türk denizcisi ve Amirali, Çaka Bey
- Selçukluların Bizans’la yaptığı ilk savaş, Pasinler
- Türk âleminin ilk sözlüğü, Divan-I Lügati’t Türk
- Türklerin Anadolu ya ikinci defa sahip olması Mustafa Kemal ATATÜRK.
- Anadolu’da Türk ismi ile devlet kuran (TÜRKİYE)
Mustafa Kemal ATATÜRK. - Anadolu’da Türkiye Devletinin Resmi Dilini Türkçe yapan Mustafa Kemal ATATÜRK.
- Halının ne olduğunu, Keçenin ne olduğunu Dünyaya tanıtan İskitler dir.
46.Avrupa kumaşlarla örtünürken İskitler Pantolon ve gömlek ve ceket yelek giyiyordu.
Türk Tarihinden Bir Özet
(Yüz) Yıllardır Adalet Arıyoruz!
“Bazı şeyler hiç tazeliğini yitirmiyor. Her halde bu sorundan beslenenler var!”
İhtiyar dünyamız; terör, savaş, açlık, çevre kirliliği, doğa katliamları, hak ihlalleri ve toplumlararası haksız rekabet gibi insanlık âlemini tehdit eden olaylarla boğuşuyor.
İnsanoğlunun bu olayların içinden sağlıklı olarak çıkabilmesi, ancak adalet duygusunun tatmin edildiği, evrensel ve yerel hukuk düzenleri ile mümkün…
Bu sebeple Anayasamızın “Cumhuriyetin nitelikleri” başlıklı 2.maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu hükme bağlanmıştır. Hemde bu hükmün değiştirilemeyeceği hatta değiştirilmesinin teklif bile edilemeyeceği temel yasamızda vurgulanmıştır.
Eğer “hukuk devleti” olmasaydık ya da devletin bütün kurumları ile vatandaşlar arasındaki münasebetler, hukuk kurallarına göre tanzim edilmeseydi, ne olurdu? Gerçi “hukuk devleti” olduk da ne oldu diye de bu soruyu tersinden de sorabiliriz!
Türkiye, yazılı metinlerde bir “hukuk devleti” olarak tanımlansa bile, adalet dağıtması icab edenler; yansız hareket etmedikleri, siyasi görüşlerin, dini akımların etkisine girdikleri ve hatta bu sebeple yetkilerini kötüye kullandıkları için, hukuk sistemimiz bir kaosun içine girerek zulüm aracı haline gelmiştir.
Keza uluslararası hukuk ve mahkemeler, küresel güçlerin etki alanında olduğu için, oralarda alınan kararlar objektif ve adil olmaktan ziyade, siyasal nitelik taşımaktadır.
Bunlar bize, hukuk sistemimizin ve de dünya üzerinde geçerli olan diğer hukuksal düzenlerin büyük bir çöküş sürecinde olduğunu göstermektedir.
Tarih ise insanlara, asırlardan beri milletlerarası rekabetin hikayesini anlatıyor. Bu rekabet ve mücadele, her çağa has teknik imkanlara göre değişik zamanlarda ve farklı tarzlarda cereyan ediyor. Bu çerçevede Türk Milletinin, dünyada en eski tarihe sahip milletlerden biri olduğunu unutmadan, onun milliyetçi bir anlayışa dayanan ve kendine özgün; fikir, eğitim, askeri, ekonomik, kültürel ve de hukuk sistemlerine sahip olduğunu biliyoruz.
Örneğin, Türk Milletinin, tarihin derinliklerinden gelen ve gelişmiş oturmuş bir fikir sistemi vardır. Adı da, Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’dir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş temelinde de bu sistem mevcuttur. Yine bu döneme “tek adam diktatöryası” lafları ile hücum edilmiş olsa da, dönemine göre gelişmiş bir hukuk anlayışı ile kişisel hak ve özgürlüklerin savunulduğunu görüyoruz. Bunun sebebi ise, Türkler için cari olan tarihi fikir sistemi ile buna bağlı olan hukuksal yapının, tam bir demokrasi anlayışı ve demokratik ilkeler ile beslenmiş olmasıdır.
Günümüzde geçerli olan hukuk sistemindeki arızalar, adalet mekanizmasının bütün unsurları tarafından çok iyi bilinmektedir. Bunun ıslahı ise tarihten kuvvetli kaynaklarla “Türk Milliyetçiliği Hukuk Sistemi”ni hayata geçirmekle mümkün olacaktır.
Türkler hakkında “Fazailül-Etrak” (Türklerin Faziletleri) kitabını yazan el-Cahız (ölümü 869)’a göre, Türklerin: “Türkler yaltaklanma, münafıklık, kovuculuk, riya, kibirlenmek, akrabalara karşı fenalık ve bid’at nedir bilmezler… Kitabına uydurup da başkalarının malını helal saymazlar” gibi hukuki sonuçlar doğuran bir yaşam felsefesi içinde bulunduklarını görmekteyiz. Yine Hans Barth adındaki seyyah, yazdıklarında Eskişehir’de karşılaştığı bir Ermeniden “Bir Türkle mi iş yapacağım, mukavele (sözleşme) yapmaya lüzum görmem. Onun sözü kafidir..” diye belirtiyor. Bunlar Türklerin kendine has bir hukuk sistemine, tarih boyunca sahip olduklarının küçük bir göstergesidir.
Türk Milletinin, tarihinin derinliklerinden getirdiği birikimle; insanın insanla ve toplumla, devletinde vatandaşları ve de uluslararası toplumla ilişkilerini düzenleyen ve adına da “Türk Milleti Hukuk Sistemi” denilmesi gereken bir hukuk sistemi durumu mevcuttur.
Dünyanın küresel efendileri; eski ve yeni hukuk metinleri ve de adaletten uzak uygulamalar ile bir hukuksuzluk yaratmaya çalışırken, Türk Milleti kendi yaşam felsefesine uygun hukuk sistemini tesis ederek, mensuplarının huzur ve güven içinde yaşatmalıdır.
Adaletsizlik, Türk Milletinin kaderi olamaz. Süratli, objektif ve doğru kararlar alabilen bir mekanizma ve buna yön veren bir sistem mutlaka ve acilen kurulmalıdır. Çünkü vatandaş, bir terör örgütünün yargısından ve dağıttığı adaletten memnuniyet duyar hale gelmiştir…
Bu olumsuzluğu gidermek ve herkes için adalet anlayışını hayata geçirmek için yapılacak iş; hukuk düzenini zaten var olan “Türk Milleti Hukuk Sistemi”ni esas alarak reformist bir anlayışla yeniden düzenlemektir.
Böyle bir düzenleme, evrensel hukuk anlayışı diyerek, mağdur ve mazlumlar üzerinde sözde hukuk sistemleri ile kölelik yaratanlara da, bir çeki düzen ile birlikte insanlık için umut verecek bir örnek olacaktır.
NOT: Bu yazı İstanbul Milliyetçi Avukatlar Grubu (İMAG)’nun yayınladığı dergi için yazılmıştır.
Trump Erdoğan’ı Neden Övdü?
Önceki döneminde, ABD Başkanı Donald Trump zaman zaman CB Erdoğan ile anlaşmazlığa düşmüştü. Trump bu anlaşmazlıkların çözümünde bir devlet adamı vasfıyla değil, adeta bir mafya lideri gibi kaba ve çirkin üslup ve yöntemler kullanmıştı.
Trump‘ın, Barış Pınarı Harekatı’nın başladığı gün, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a gönderdiği mektup hatırlardadır.
“Sert adamı oynama. Aptallık etme!” ifadelerinin yer aldığı girişten sonra şu çirkin tehdit ifadelerini unutmak ne mümkün?
“Binlerce kişinin öldürülmesinden sorumlu tutulmak istemezsiniz ve biz de Türk ekonomisini mahvetmekten sorumlu olmak istemeyiz ve bunu yaparız. Size bunun bir örneğini Pastör Brunson olayında yaşatmıştım.”
Erdoğan’ı binlerce kişinin öldürülmesinden sorumlu tutarak yargılamak, Türk ekonomisini mahvetmekle tehdit eden ve örnek olarak Rahip Brunson vakasını gösteren bu mektup hala ABD’de Trump Tower’da sergileniyor.
Trump’ın, 07 Ekim 2019 tarihli tiviti de halen X’ te duruyor: “Daha önce de açık bir şekilde söylediğim gibi, tekrar ediyorum, eğer Türkiye benim müstesna ve eşsiz bilgeliğimle belirlediğim sınırların dışına çıkarsa (daha önce yaptığım gibi) Türkiye ekonomisini mahvederim.”
****
20 Ocak 2025’te Başkanlık görevini yeniden devralacak olan Donald Trump bambaşka bir üslupla bakın son haftalarda neler dedi?
Trump, “Cumhurbaşkanı Erdoğan, benim dostum ve saygı duyduğum biri.” “Suriye’de yaşananlara bakarsanız, Rusya ve İran zayıfladı. Erdoğan çok zeki bir adam; adamlarını oraya farklı biçim ve isimler altında gönderdi. Onlar da gidip orada kontrolü ele geçirdiler.” “2 bin yıldır o toprakların peşindeydiler” dedi.
TÜRKİYE “akıllı” bir hamleyle “fazla can kaybına yol açmadan SURİYE’YE ÇÖKTÜ” ifadesi de Trump’ın anlayışında biri için yergi değil övgü anlamına geliyor.
Trump Esad’ı deviren HTŞ güçlerinin ve SMO’nun “Türkiye tarafından kontrol edildiğini” öne sürdü. Ancak “Ve bu sorun değil, bu da savaşmanın başka bir yolu” diyerek takdir ifadesi kullandı.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’in “HTŞ kontrolümüzde değil” sözlerinden birkaç saat sonra Trump’ın sarf ettiği bu cümleler tesadüf olamaz.
Trump’ın “Türkiye’nin HTŞ’yi kontrol ettiğini” söylemesi, HTŞ’nin Suriye’yi Afganistan’a döndürmeyeceğinin kefili olarak Türkiye’yi göstermeye çalışması ilginç değil mi?
“Şu anda Suriye’de çok fazla belirsizlik var… Bence Suriye’de neler olacağının anahtarı Türkiye’nin elinde olacak” sözü ile Türkiye’ye verilmek istenen rolü şık bir ambalaj içinde gösteriyor.
Bayram değil, seyran değil. “Dostum Trump” niye öptü?
***********************************
Türkiye Önce Büyüyecek Sonra Küçültülecek
ABD’nin Ortadoğu planı içinde Irak, Suriye, İran içinde özerk Kürt devletçikleri oluşturup, bunları Türkiye’nin himayesinde güçlendirip, palazlandırmak projesi yeni değil. İlk uygulaması Barzani Kürdistanı’nda gerçekleşti.
Bu devletçiklerin tek başlarına Türkiye ve İran devletleriyle savaşmasının mümkün olmadığını biliyorlar. Bunlar ekonomik olarak da güçlenemezler. Ne var ki Türkiye “üniter millî devlet” vasfından çıkıp, bu devletçikleri de federe devlet şeklinde içine alan bir federasyon haline getirilirse, güçlenerek yaşayabilirler. Bu durumda PKK’nın gözünü diktiği Güneydoğu ve Doğudaki illerimizde de bir federe devlet kurulması yadırganmayacaktır.
Bunlar yapılırken içeride bir tepki olmasının önünü kesecek propagandanın ana teması bile bellidir:
“Osmanlı’nın eyalet sisteminin benzerini kurduk. Misak-ı Milli sınırlarımıza kavuştuk.” Bupropaganda ile iktidarın gelecek seçimleri kazanması ve Erdoğan’ın ömür boyu Başkan seçilme imkanını yakalaması da mümkündür.
****
Daha önce de yazdım: ABD’nin Eski Dışişleri Bakanı Henry Kissenger, zamanın Başbakanı Süleyman Demirel ve Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’e buna benzer bir teklif yapmıştı.
Kissenger “Sayın Başbakan size hiç savaşmadan toprak kazandırmayı planlıyoruz” teklifinekarşıDemirel “o bize bağlayacağınız devletçikler yarın bir gün ayrılırken ne kadar toprak götürürler?” diye sormasıyla proje rafa kalkmıştı.
Benzer bir teklif Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a da yapılmıştı. Özal “bir koyup üç alacağımız” varsayımıyla Türkiye’yi ABD’nin yanında Körfez Savaşı’na iştirak ettirmek istemişti. Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay, Başbakan Yıldırım Akbulut ve TBMM Başkanı Necmettin Karaduman’ın (ve diğer önemli kurumların yöneticilerinin) şiddetle karşı çıkması ve Torumtay’ın istifası ile bu maceraya girmekten kurtulmuştuk.
****
Şimdi benzer bir projeyi vaat eden ABD bu defa CB Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi ikna etmişe benziyor. Bu defa Cumhurbaşkanına itiraz edebilecek Başbakan, Meclis Başkanı ve Genelkurmay Başkanı yok!
Eğer R. Tayyip Erdoğan’ın “Milletin çeşitliliğini ve zenginliğini yansıtan bir anayasa hedefliyoruz” ifadesi ile anlattığı gibi, Yeni Anayasa’yla Türkiye’yi üniter milli devlet olmaktan çıkaran bir hüküm getirmek isterlerse… Biliniz ki bunu yapanlar ABD/ İsrail projesine hizmet edeceklerdir.
Çünkü Irak, Suriye, İran ve Türkiye’de oluşturulan Kürt devletçikleri bir Türkiye federasyonu çatısında birleştirdikten ve güçlendirdikten sonra Türkiye’den kopartılması çok kolay olacaktır.
Çünkü Trump’a göre, “Kürtler ve Türkiye doğal düşmandır ve birbirinden nefret eder.”
Bir dostumun ifadesiyle; “20 cm uzunluğundaki bir cetveli iki ucundan büküp kırmak zordur. Fakat cetveliniz 30 cm olursa 15 cm’den kırmak kolay olur. Yapılmak istenen de budur.”
****
İlk açılım sürecinin “akil insanlarından” Abdurrahim Semavi ne diyor? (Ya da bu kişiye birileri neler söyletiyor?)
“Rojava’nın (PYD/YPG’nin yönettiği bölgenin) statüsü Türkiye’yle birlikte belirlenecek; anayasal ve hukuki müzakereler buna göre yürütülecek ve yönetilecek.”
Başka ne diyor? “Ortadoğu projesinde Kürtlerin Ortadoğu’daki coğrafyası anayasaya adil bir şekilde dahil edilecek ve tanınacak. Dünyanın dengesini değiştirecek bir proje inşa edilecek. Türkiye hükümeti, Türkiye devleti bunu göze aldı. Ne olursa olsun geri dönüş yapmayacak.”
Bunu söyleyen kişi bakın kimleri aynı derecede saygıdeğer buluyor? “Sayın Abdullah Öcalan saygı ile anılması gerekiyorsa, Sayın Mesut Barzani de en onurlu bir şekilde anılması gerektiği gibi Sayın Bahçeli de Sayın Erdoğan da bu süreçte saygıyla anılması gereken aktörlerdir.” Erdoğan ve Bahçeli’nin ve taraftarlarının bu utanç verici ifadelere tepki göstermesini beklerim.
Yokluk Yoktur
Adem / Yokluk, olmama, bulunmama imkânsızdır. Yokluk; vücudun, varlığın zıddıdır. Aslında, mutlak / sınırsız, daimî ve devamlı adem / yokluk yoktur. Ancak haricî / dışa ait bir adem vardır. Yani mânen ve ilmen olanın; dışta, zâhirde zuhûru, varlığı olmasa bile, hafıza ve gönüllerde mevcut olup, ilmimizde vardır. Zaten mânâ ve ilim olmasaydı; maddiyat / görünür âlem ortaya konmıyacak, ele avuca sığar bir durum almıyacaktı. Nitekim kafamızdakiler zâhirde, görünürde, dış âlemde yoklar. Ama mânen yani ilmimizde vardır.
Allah, ilmindeki hakikatleri; dünya, kâinat ve içindekiler olarak zuhûr ettirip, zâhirde / madde âleminde görünecek şekilde tecellî ettirmekte. Böylece her madde, bir mânânın temessülü, cisim hâlini almış şekli ve tecellîsi / müşahhas / somut bir görüntüsü; kısaca taşa toprağa, ete kemiğe bürünmüş bir manzarasından başka bir şey değil.
Zaten mutlak adem / yokluk yoktur. Çünkü her şeyi içine alan, muhit / kuşatıcı bir ilim var. Hem Allah’ın ilim dairesinin harici / dışı yoktur ki, bir şey ona atılsın. İlim dairesi içinde bulunan adem / yokluk ise, hariçte bir adem, yani yokluktur. Maddeten zuhûru olmayan, henüz tecellîsiz bir mânâ, bir anlam ve bir rûhtur. İlmî vücûda perde olmuş bir ünvandır.
Demek ki, fenaya gitmek, geçici olarak haricî libasını çıkarıp, mânevî ve ilmî vücuda girmektir. Yani hâlik / helâk ve fâni olanlar; haricî / dıştaki vücûdu bırakıp, mahiyetleri manevî olan bir vücûd giyer. Kudret dairesinden çıkar. İlim dairesine girer.
Kaldı ki, eşya / varlıklar, zeval ve ademe / yokluğa gitmiyor. Belki değil muhakkak ki, kudret dairesinden ilim dairesine göçüyor. Şehadet / görünür âlemden gayb / görünmez âleme geçiyor. Tagayyür / değişken ve fena âleminden nûr âlemine, bekaya müteveccih / yönelmiş oluyor. Hakikat noktasından eşyadaki cemal ve kemal; Esma-i İlâhiye / İlahî isimlere aittir. Onların nakış, cilve ve tecellîleridir.
Madem o esma / isimler bâkidirler. Tecellîleri daimîdir. Elbette nakışları teceddüd eder / yenilenir, tazelenir ve güzelleşir. Ademe / yokluk ve fenaya gitmiyor. Şüphe yok ki, sadece itibarî ve geçici taayyünleri / meydana çıkışları değişir. Hüsün ve cemale / güzelliğe sebep ve feyz ve kemale mazhar olan hakikatleri, mahiyetleri ve misalî / benzer hüviyetleri bakidir.
Ruh sahibi olmayanlardaki hüsün ve cemal / güzellik; İlahî isimlere aittir. Şeref onlarındır. Medih / övgü onların hesabına geçer. Güzellik onlarındır, muhabbet onlara gider. O aynaların değişmesiyle onlara bir zarar gelmez.
Eğer ruhlu olıp da, akıl sahiplerinden değilse, onların zeval ve firakı, bir adem ve fena değil, belki cismanî vücudundan ve hayat vazifesinin dağdağasından kurtulup, kazandıkları vazifenin sonuçlarını, baki olan ruhlarına devrederek; onların o baki ruhları da birer İlahî isimlere dayanarak devam eder. Belki kendine lâyık bir saadete gider.
Eğer o ruhu olanlar, aynızamanda akla da sahip iseler, zaten ebedî saadete ve maddî ve manevî kemallere sebep olan beka âlemine ve o Sâni-i Hakîm / san’atla yaratan, hikmet sahibi Allah’ın dünyadan daha güzel, daha nuranî olan berzah, misal ve ruhlar âlemi gibi diğer menzillerine, başka memleketlerine bir seyr ü seferdedirler. Çünkü mevt / ölüm; adem / yokluk, zeval ve firak / ayrılık değil; belki nice mükemmelliklere kavuşmaktır.
Evet, varlıklarda esas olan beka / devamdır. Adem / yokluk değildir. Hatta yokluğa gittiklerini zannettiğimiz kelimeler, lâfızlar, tasavvurlar gibi çabucak yok olan bazı şeyler de, yokluğa gitmiyorlar. Ancak suret, vaziyet ve durumlarını değişerek; zeval / yok olmaktan korunup bazı yerlerde muhafaza edilerek, mutlak yokluğa gitmezler. Çünkü, âlemde Allah’ın yapmasıyla terkip vardır. Allah’ın izniyle tahlil vardır. Allah’ın emriyle icad / var ediş ve idam / yok ediş vardır.
Hülâsa: Ölüm firak / ayrılık değil, visal / kavuşmadır. Tebdil-i mekândır. Baki bir meyveyi sünbül vermektir. Hayat; Kayyum ve Hayy olan Zât’a baktıkça, iman da hayata hayat ve ruh oldukça, beka bulur. Üstelik baki meyveler verir. Hem öyle yükselir ki, sermediyet / ebedîlik tecellîsini alır. Artık ömrün kısalığına ve uzunluğuna bakılmaz. Madem Allah var ve ilmi her şeyi kuşatır. Elbette adem, hiçlik, mahv, fena; hakikat noktasında inananların dünyasında yoktur. Evet, kimin için Allah var, ona her şey var. Kimin için yoksa, her şey ona yoktur, hiçtir.
Geçmiş Zaman Yolcusu
Hızır ötesi bir vakte hazırlandı doğum
Soruyorum: Ve sevda bir alışkanlık mıdır?
Renklerin savaşı mı bu denizin sularla
Orospularla savaşı pezevenklerin
Muhteşem bir yenilgi postuysa boyunduruk
Uyduruk bir savaşın da dansı neşem
Uğrama kendin çizmediğin rotaya;
Bir baltaya sap olunca kendini doğrama!
Zulüm bizi karanlığına kobay seçmiş
Geçmiş zaman yolcusuyuz yanma gülüm
Aştık bu yorgun çağı ve çağlar zamanı
Dumanı tütmedik bir âna ulaştık
Varsın dünyayı yeşertmesin tohumun
Ruhumun bildirisi: Yandığınca yaşarsın.
13 Ağustos 1994 – İzmit Bahçecik
Adnan Yolalan’dan İki Kitap Bir Mümtaz İnsan ve Anılardan Damlalar
1-Bir Mümtaz İnsan: Mümtaz Otur
Adnan Yolalan İnşaat Mühendisidir. Meslektaşlarından farklı olarak eli kaleme de yatkındır. 25 yıldır komşusu olan Mümtaz Otur Beyefendi’nin dinlemekten büyük zevk aldığı hâtırâlarını kitap hâline getirmeyi teklif eder. Mümtaz Bey de kabul eder. Böylece Antalya Pil Fabrikasının kurucu müdürü Mümtaz Otur Bey’in hâtırâlarını ebediliğe kazandıran kitap meydana gelir. Kitap, 13.5 X 21 santim ölçülerinde 192 sayfadır. 24 yılda tamamlanmış, 2024 yılının Haziran ayında kitaplıklardaki yerini almıştır.
Mümtaz Otur, Kimya Mühendisidir. 2024 yılında 86 yıllık hayatının baharını, eşi Aydan Hanım, Elif, Gültekin ve Bülent isimli üç evlâdı ve (şimdilik) 6 torunu ile birlikte idrak ediyordu. Mayıs 2024’te önemli bir cerrâhî operasyondan sonra yeni bir hayata başladı.
Mümtaz Bey, Orta Asya’dan, asırlardır vatan bildikleri topraklarla vedalaşarak Anadolu’ya göç eden bir ailenin ferdidir. Âilenin bâzı fertleri 14 Mayıs 1950 milletvekili seçiminden birkaç hafta sonra Ordu’dan İstanbul’a göç eder. Kadroya 12 yaşındaki Mümtaz da dâhildir. Yerleştikleri semt, Beykoz’dur. Birkaç hafta sonra da İzmir’e taşınırlar. Sürpriz: Dede Ordu’da vefat etmiştir, Baba Ordu’ya gitmiştir.
Dünya dönüyor, hayat devam ediyordu. İlkokul, ortaokul bitirilir. Çalışkan öğrenci Mümtaz Askerî liseye kaydolmak isterse de kulak, burun, boğaz doktorunun dudak hareketlerinden ne dediğini anlayamayınca, belgesine; ‘askerî liseye giremez’ notu düşürülürse de Manisa’da yeni açılan askerî lisede şansını dener. Bu defa de gözündeki küçük bir problem sebebiyle meyus olur. Sivil lisede futbola yönelir. Metin Oktaylarla, Lefterlerle top peşindedir. Sakatlanınca, futbol yasaklanır. Tesâdüflerle sinema makinisti olur, üzüm satıp para kazanır. Lisede kimya öğretmeninin ısrarı üzerine kimya mühendisliği fakültesine kayıt yaptırır.
Kitapta, imkân sâhiplerine, yardıma muhtaçlara ve hatta bütün insanlığa ışıklı yollar gösteren olaylar dikkat çekiyor:
Ekonomik sıkıntıları başlamıştır. Nâmi Hoca ders anlatırken Mümtaz ile arkadaşı Özkan dershânenin arka sıralarında kendi aralarında konuşmaya dalarlar. İzmir’den gelirken ağabeyinin verdiği harçlık bitmek üzeredir. Zenginler grubunda olan arkadaşlarının verdiği desteklerle bu günlere gelebilmişlerdir.
Özkan, sağlık memuru iken kimya bölümü imtihanına girmiş, kazanmıştır. İki arkadaş gelecek için plânlar yapmaktadır. Özkan, dışarıda sağlık ile ilgili iş bulabileceğini söyler. Mümtaz da Buldanlıoğulları’nın İngiltere’den ithalat yapan İstanbul’daki şirketlerinde çalışabileceğini düşünmektedir. Kazanacakları para ile donduracakları okulu daha sonra bitirebileceklerinin hesabını yaparlar. Nami Hoca sevdiği bu iki öğrencinin dersi dinlemediklerinin farkına varır. Ders zili çalar, amfinin kapısı açılır. Bodrum kattaki yemekhanedeki mis gibi yemeklerin kokusu içeriye dolar. Ama paraları yoktur. Hoca bunları yanma çağırır.
O anı Mümtaz şöyle anlatıyor:
‘Eyvah! Hocayı unuttuk, dersi dinlemedik. En sevdiği, güvendiği öğrencileriydik. Başımızı öne eğerek süklüm püklüm hocamızın önüne geldik.’
–Bugün dersimi dinlemediniz. Dürüstçe söyleyin, ne derdiniz var? dedi. Özkan bir şey diyemedi. ‘Hocam, biz üniversiteden ayrılıyoruz,’ dedim. Koltuğundan fırladı ‘Ne demek o?’ dedi. ‘Paramız kalmadı. Aç kalıyoruz. Maddî sıkıntı içindeyiz, memleketten bize para gönderecek kimse yok. Onun için okulu dondurup bir sene çalışıp para biriktireceğiz. Sonra okula devam edeceğiz. Bir sene çalışıp bir sene okumanın hesabını yaparken dalmışız, sizi dinleyemedik. Özür dileriz!..’ dedik. Ak saçlı hoca dondu kaldı. Ağlamaklı oldu. ‘Kesinlikle okulu bırakmayacaksınız. Üniversitenin bütçe görüşmeleri var. Yarın Ankara’ya gidiyorum. Size burs getireceğim,’ deyince şaştık kaldık. Sözünü yineledi, bizden okulu bırakmayacağımıza ilişkin söz aldı. Dışarı çıkmak üzereyken kürsüdeki kitaplarını çantasına koydu. Biz yemekhaneye götürdü. Onun yemek masası ayrıydı. Bizi masasına oturttu. Arkadaşlar şaşkınlık içinde bizi tâkip ediyordu. Papyonlu, şık giyimli garsonları çağırdı. Esas duruşta geldiler. ‘Çocuklara yemek getirin,’ dedi. Yüreğim yerinden çıkacak gibiydi. Karnımız doyurduk. Çıkarken okulu bırakmayacağımıza ilişkin bizden yine söz aldı.
Duânın gücü kendini gösterir. Hoca Ankara’dan iki adet bursla döner. Bir büyük engel daha aşılmıştır. Sonraki engeller de… (s: 31-34)
Başarılı öğrenci için diploma almak zor değildir. İş hayatı, ilk aşk, evliliği giden yoldaki engeller de aşılır. Hepsi bu kadar değil. Gurur verici başarılar ve başarıları taçlandıran kararlar var:
Ateşlemeleri eğitimli askerler yapıyordu. Mermilerin düştüğü yerleri de askerler tespit ediyordu. Bizler sığınaklarda dürbünlerle gözetliyorduk. Merminin düştüğü noktaları belirlemek ve hedefle karşılaştırma yapabilmek için belli aralıklarla beyaz çizgilerle çizilmiş olan o alana zir poligonu deniyordu.
İlk atış yapıldı. O boom sesi sanki yüreğimde patladı. Heyecandan ölüyorum sandım. Merminin düştüğü yerden haber bekliyorum. Zaman bir türlü geçmiyordu, durmuştu sanki. İnsanlar bana deliye bakar gibi bakıyordu. 45 derecelik bir açıyla yaptığımız bu atışta hatâ payı 15 metre olarak kabul edilirken 5 metre uzağına düşmüştü. Bu an benim için VAR OLMA veya YOK OLMA, yâni ÖLÜM anıydı. Herkes büyük bir sevinçle birbirine sarılıyor, çığlıklar atıyordu. İki damla sevinç gözyaşının aktığını hatırlıyorum.
Bütün atışlar başarıyla tamamlandığında Herr WEBER yanıma gelerek bana sarıldı, tebrik etti. ‘Herr Mümtaz Almanların askeri GOBLENZ merkezinde çalışır mısın? Benimle Almanya’ya gelir misin?’ dedi. Tercümana dönerek şunları söyledim: ‘Teşekkür ederim. Beni Türkiye Cumhuriyeti devleti okuttu. Devletime, milletime borcum var. Bir yere gidemem…‘ dedim.
Ankara merkeze bildirmişler. Art arda teşekkür telefonları gelmeye başladı. Fabrika müdürü beni kapıda yaşlı gözlerle karşıladı. Ülkeme karşı başarılı bir iş yapmış olmanın saadetiyle uçuyordum sanki. Bir anda ünlü olmuştum. Yeni başarılara yelken açıyordum.
Başarmaya azimli insanların bulunduğu ortamlarda bir musibetten bin hayır doğar. Amerika’nın ambargo koyması, taahhüt ettiği malzemeleri vermemekte ısrarlı olması sebebiyle aksayan işlere çözümler bulunur. Depoda âtıl vaziyette bekleyen sodyum nitrattan kara barut yapılır, engeller aşılır.
Aziz ve necip milletimizin, ihtiyaç sâhipleri kullansın diye, akıl ve zekâ imbiğinden süzülen özdeyişler, tavsiyeleri vardır. Bunlardan birinde: ‘Üç şeyi titizlikle seçiniz: İşinizi, eşinizi ve çevrenizi…’ Mümtaz Bey, her üçünü de titizlikle seçtiğinden hem başarılı hem de mesuttur. Aydan Hanımla yuva kurmanın eşiğini nişan yüzükleriyle aşarlar.
Okuyucu da onlarla birlikte mes’ut ve bahtiyardır.
Bu işler olurken, atölye çalışmaları da devam eder. Büyük başarı: Mümtaz Bey, sentetik ve toz deterjan üretimini gerçekleştirir. Türkiye çapında başarıdır. Türkiye’nin tanınmış deterjan fabrikasının sâhibi, Mümtaz Bey’i câzip tekliflerle firmasına transfer etmek ister:
1-5.000 lira maaş bağlanacak. (Oysa şu andaki aylığı 1.650 liradır.
2-Altına bir Amerikan otomobili verilecek.
3-Devlete olan 20.000 lira burs borcu fâizleriyle birlikte ödenecek.
4-Ataköy’de bir dâirenin tapusu verilecek.
Kahramanımız, söylenenleri dinledikten sonra kendi düşüncelerini şöyle açıklar: ‘Devlet beni okutup buraya gönderdi. Maaşım bana yetiyor. ‘Patent al’ dediler, almadım. Bu başarıyı devletin bu kurumda, devletin atölyesinde, devletin işçisiyle, devletin malzemesini, devletin elektriğini kullanarak elde ettim. Şimdi buradan nasıl ayrılırım?’ der.
Israrlar karşısında verilen cevap net ve kesindir: ‘Malda mülkte gözüm yok. Emr-i Hak vâki olduğunda götüreceğimiz şey yalnızca yedi metre kefen. Size ve Ahmet Bey’e teşekkür ederim’
Başarılar ve asil davranışlar burada bitmiyor.
***
Türkçe hassasiyeti olanlar soruyor: ‘Gözyaşı’ ayrı mı yazılır, bitişik mi?’
El-cevap: ‘Göz ve yaş birbirinden ayrılmaz. Türk milleti, bâzan sevincinden ağlar, bâzan kederinden, ıstıraptan.
Sonraki sayfaları okurken, sevinç gözyaşlarınız sizi ferahlatacak, gururlandıracak… En önemlisi gençlerimize örnek olacak…
Anlatana ve yazana gönül dolusu tebrikler, teşekkürler…
UBUNTU YAYINLARI ANTALYA
2-Anılardan Damlalar
İnşaat Mühendisi Adnan Yolalan’ın kendi hayatını anlattığı kitap 16 X 24 santim ölçülerinde ve 272 sayfadır. Kasım 2024’te İstanbul’da yayınlanmıştır. 8 bölüm olarak hazırlanan bol fotoğraflı kitap, 136 adet alt bölüm ihtiva etmektedir. Editörlüğünü Mehmet Şadi Polat ve Sinem Yolalan Köse üstlenmiştir.
Sayın Yolalan hâtıralarına, 1 Temmuz 1925 târihinde dünyaya gelen annesi Şerife Hâtun ile başlıyor. Onu saygı ile anıyor ve ona ithafen yazdığı bir şiirle ihtiramda bulunuyor. Şerife Hâtun, beyinin önceki iki hanımından dünyaya gelen çocuklarına da annelik yapmış saygıdeğer bir insandır. 4 Ağustos 2013 târihinde sessizce ve melekler gibi kanatlanıp Rahmet-i Rahman’a kavuşmuştur. Yazar, eskiye âit her ne varsa hepsine hasret duygularıyla bağlıdır. Bu bağlılık, ‘komşuluk diye bir güzellik vardı’ başlığıyla okuyucuya tebliğ ediliyor.
Kitapta yüzlercesi bulunan ‘Geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer’* mısraını hatırlatan bir paragraf: ‘… Sokaklarda oynarken acıkınca hangi komşu yakın ve kapısı açıksa oradan peynir ekmek vs. isterdik. Mahalledeki bütün evler kendi evimiz gibiydi.’
(Bu tanıtım yazısını hazırlamaya çalışanın çocukluğundan bir hâtıra: Mahallemizde oturan Rum ve Ermeni komşularımız, iftar soflarımızı zenginleştirmek için bir tepsi içerisinde en az iki tabak yemek veya tatlı gönderirlerdi.)
Bir başka bölümde, o dönem şehirlerimizin olmazsa olmaz bir geleneği anlatılıyor: 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos ve 29 Ekim’de büyük bir coşkunlukla kutlanan millî bayramlarımız…
Millî bayramlara 5 Mayıs günü havanın kararmasıyla başlayıp 6 Mayıs günü havanın kararması ile sona eren Hıdrellez kutlamalarını de eklemek gerek. Şehrin yeşil çayırlarla süslenmiş meydanlarında veya dere kenarında evde hazırlanmış, su böreği, sigara böreği, çeşit çeşit kekler, nokullar, etli, yumurtalı, pastırmalı pideler haşlanmış ve kabuğu renk renk boyunmış yumurtalar, omlet, ekmek köftesi, zeytinyağlı dolmalarla verilen ziyâfetler… En uzak mahallelerden gelen âileler ve çocukları, komşu imiş gibi kaynaşırlar, yiyeceklerini paylaşırlar, gelecek hıdrellezde yine bir arada olmayı kararlaştırırlardı. Şimdilerde ‘sosyalleşme’ deniliyor. Bir hıdrellez günündeki berâberliğin hatırına bütün bir yıl devam eden kardeşlikler, dostluklar yaşanırdı.
Gerçekten Geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer.
Sayın Yolalan devam ediyor: Ramazan Geceleri, Sivas Sokaklarında Ayılar, Sokaklardaki Dostluklar, Mahallemizde ‘Komşuluk’ diye bir şey vardı, Kuşbazlar, Muzaffer Sarısözen, Büyük Ozan Âşık Veysel, Gökpınar Gölü başlıklı bölümler, kitabı meydana getiren hâtıraları arasında yer almakla birlikte, Sivas’ın târihidir, kültürüdür, coğrafî tanıtımıdır, Özetle kitap; Sivas medeniyetini 40-50 yıl öncesinden günümüze kadar getirip, asırlar sonrasına armağan etmektedir.
Yazılı olan her şey, târihî bir belgedir. Kıymetlidir.
Eserin 101. sayfadan sonrasında şahsî hâtıralar yer almakla birlikte Sivas’ta sosyal hayatla alâkalı doküman niteliğindedir. Üniversite hayatı, iş hayatı, iş hayatındaki hatâlar ve başarılar, okuyan gençlere tecrübe kazandırmaktadır, başarı anahtarıdır.
***
Çok kişi, etrafındaki insanlara hâtıralarını yazmasını ısrarla tavsiye eder. Hâtıra yazmak netâmeli bir iştir. Çünkü insanlar arasında ihtilâflar, tartışmalar, hattâ kavgalar vardır. Mâruz kaldığı haksızlıkları yazarken, kendini haklı, muhatabını haksız göstermek mecburiyeti hâsıl olabilir. Yazarın haksız gösterdiği kişi, hakîkatte haklı olabilir. Üstüne üstlük söz konusu kişi vefat etmişse, ölünün arkasından gıybet yapılmış olur ki büyük günahtır. Vefat eden ve hakkında olumsuz hüküm verilen şahıs cevap vermek imkânına sâhip değildir. İnsanların büyük bir kısmı, duyduğu sözü, doğruluğunu tahkik etmeden yaygınlaştırır, onların günahı da ilk yanlış sözü söyleyene yüklenir. Bu sebeple hâtıra yazarken son derece dikkatli olunmalı, olunamıyorsa hâtıra yazılmamalıdır. Oysa ki hâtıra kitapları geçmiş ile gelecek arasında sağlam bir köprüdür. Ve de faydalıdır.
Hâtıra yazı ve kitapları hakkında:
Hâtıralar, şâirlerin ve yazarların ruh ve fikir dünyasını anlamada başvurulan en önemli kaynaklardan biridir. Modern Türk şiirinin köşe taşlarından biri olan Sezai Karakoç’un Diriliş dergisinde yayımladığı ‘Hâtıralar’ bu tarzdaki önemli metinlerdir.
Karakoç burada yalnızca kendi hayatını anlatmakla yetinmiyor, aynı zamanda üstadı olan Necip Fâzıl Kısakürek’e geniş ölçüde yer veriyor. ‘Üstadım’ diye andığı şâirin verdiği sosyal mücâdele, hapishâne yılları, maddî sıkıntılar ve şahsî zaafları birçok hâtırada söz konusu edilir.
Edebî bir tür olarak hâtıra kavramı ve terimi yeni olmakla berâber yazılı en eski metinler arasında hâtıraların da yer aldığı bilinmektedir. Bilge Kağan’ın ifâdesiyle yazılmış Göktürk Kitabeleri, Bâbür Şah’ın Bâbürnâme’si, Celal Bayar’ın ‘Ben de Yazdım…’ isimli tamamlanmamış eseri gibi çok defa devlet adamlarının yazdıkları ilk örnekler daha ziyâde siyasî ve tarihî karakterde hâtıralardır.
Ergun Göze’nin ‘Yaşasın Hâtıralar’, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın 990 sayfalık ‘Hâtıralar’, Prof. Dr. Sabahattin Zâim’in ‘Bir Ömrün Hikâyesi, Dr. Metin Eriş’in ‘Yelkovan’ın Ucundan Düşen Yapraklar’, İdris Yamantürk’ün ‘Türk Milletine Borcumuz Var’, Refik Baydur’un ‘Hâtıralar ve Tavsiyeler’ gibi eserler, yakın zamanlarda yayınlanan önemli hâtıra kitaplarıdır.
Hâtıralar ifade ve üslûp bakımından farklılık gösterir. Genellikle askerî şahısların yazdıkları belgelere dayanan, hattâ birliklerin harekât şemalarını ihtiva eden harp hâtıraları yalın ve objektif bir ifâdeyle kaleme alınmıştır. Sanatkârların, özellikle edebiyatçıların hâtıralarında ise kişi ve olaylarla beraber hâtıra sâhibinin intiba, duygu ve sübjektif yorumları üslûba da tesir eden edebî bir dille anlatılır. Bu sonuncular edebî bir tür olan hâtıratı teşkil eder. Bu özellikleri dikkate alınarak genellikle bütün hâtıralardan, özellikle de siyâsî karakteri ağırlıkta olan hâtıralardan bir belge ve objektif bilgi olarak faydalanmak için bunlara ihtiyatla yaklaşılması ve aynı konu üzerine yazılmış olanlarla karşılaştırılması gerekir.
Şahsî hâtıralarda bâzan okuyucu üzerinde gerçeklik duygusu uyandırmak maksadıyla yazarın kendisi hakkında birtakım itiraflarda bulunduğu da görülmektedir. Kaynağını Jean-Jacques Rousseau’nun ‘İtiraflar’ından alan bu çeşit hâtıralar için Ziyâ Paşa’nın ‘Defter-i A‘mâl’i ile Rıza Nur’un Hayat ve Hâtırâtım’ı örnek olabilir.
BOĞAZİÇİ YAYINLARI:
Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Meriçli Apartmanı Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon:
0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77 e-posta: bogazici@bogaziciyayinlari.com //
<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><>
*Gelibolulu Mustafa Ali Efendi’ye (1541-1600) âit olduğu söylenen bu mısra, keman virtüözü ve ilk Türk tango bestekârı Necip Celâl Ander’in (1908-1957) tangolarından birinde kullanılmıştır:
Geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer
Bir an acı duyar insan belki sevmişse biraz eğer
Anlar ki geçenlerin rüyâymış hepsi meğer
Rüyâ olsa bile o günlerin hayâli cihan değer.
| ADNAN YOLALAN 1946 Yılında Sivas’ta doğdu. İlk ve ortaokulu ATATÜRK ismini taşıyan okullarda okudu. Lise tahsilini Sivas Erkek Sanat Enstitüsü Yapı bölümünde tamamladı. İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesine bağlı Vatan Mühendislik Yüksek Okulu’ndan 1975 yılında İnşaat Mühendisi olarak mezun oldu. Sivas Arı sitesinde iki arkadaşı Necati Marım, Doğan Aykanat ile ERENTAŞ MÜHENDİSLİK BÜROSU’nu kurdu. Sivasta serbest mühendislik ve müteahhitlik, çeşitli kamu kurum ve kuruluşlarda şantiye şefi, kontrol mühendisi olarak hizmet verdi. 1986 yılında Antalya’ya taşındı. O yıllarda Antalya’nın 16 katlı en yüksek binaların inşaatlarında şantiye şefi olarak görev yaptı. DETAY YAPI DENETİM A.Ş. A grubu kurucu ortağı olarak hizmet verdi. Gazete ve degilerde hatıra türünde yazılar yazdı. Şimdilerde 78 yaşında, Duacı Köyü, Göçerler mevkiinde hemşehrisi, meslektaşı Yılmaz Özüduru ile yaptıkları Çamlıbel Sitesinde değerli eşi Selma Hanım ve güzel komşuları ile emekliliğini yaşıyor. |
‘Her Çocuk Ayrı Bir Dünyâdır’
Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi
Prof. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN’la
Çocuk Eğitimi Hakkında konuştuk.
(Dördüncü –Son- Bölüm)
Oğuz Çetinoğlu: Her çocuk ayrı bir dünyâ. Bu sebeple çocuk eğitimi için tek bir reçete yok. Çocuğun zihnî, sosyal ve ahlâkî gelişmesi için anne ve babalar bilgi noksanlıklarını nasıl karşılayabilirler?
Prof. Dr. Süleyman Doğan: Yeryüzünde bu kadar insan olmasına rağmen hiç birinin parmak izi, bir başkasının parmak izine benzemiyor. O bakımdan insan bir mûcizedir âdeta. Allah’ın yarattığı mûcize bir varlıktır. İnsan yeryüzünün gördüğü en güzel canlıdır. Kâinatın merkezidir. Dünyâdaki bütün canlılar bir yana, insan diğer bir yanadır. İnsan Rabbimiz’in en çok sevdiği, aynı zamanda da sevgi beklediği gönlün taşıyıcısıdır. Kendisinden üflediği ruhun emânetçisidir. Bu eşrefi mahlûkata ‘Hazreti İnsan’ diyebiliriz. Zamanında bizlerin de yaşadığı, hep özlemini duyduğumuz saf, temiz, günahsız, kusursuz, yalan bilmez, saygısızlık, kötülük ve hakaret etmez çocukluk dönemlerimiz, bizlere verilen emânetlerle tekrar yaşanır. Evet, Rabbimiz’in bahşettiği çocuklarımız en büyük emânetlerimizdir. Allah (cc), dünyâya gönderdiği en değerli yolcusunu evimize ve korumamıza misâfir olarak verir. Rabbimiz’den emânet alabilme onurunu bizlere bahşeder. Bizleri birbirimize muhtaç bırakır. Çünkü çocuğumuz hayat için bize, biz de erdem için çocuğumuza muhtâcız.
Hiçbir canlı, insandaki değeri insanı yaratandan daha iyi bilemez. Toprak belki aynı topraktır ama ondaki mineraller farklılık gösterir. Toprağı besleyen hava, su, güneş ve diğer besinlerden hepsi özelliklerine göre farklı istifâde eder. Demir, çinko, magnezyum, bakır, krom, bor hepsi birbirinden farklı işleve sâhiptir. Asıl olan onun yerinde ve zamanında usta ellerce işlenebilmesidir. Çocuk, insana dünyâ hayatında verilen en kıymetli hediyelerdendir. Anne babalar çocuklarının yaratılıştan gelen özelliklerini ve yeteneklerini araştırarak, şahsî beklentilerini önlerine set çekmeden, o özellikleri en olumlu şekilde geliştirmeye çalışmalıdır. Çocuğun tanınmayan kendisine has özellikleri göz ardı edilerek anne babaların beklentileri doğrultusunda yetiştirilmeye çalışılması çocuğa zulümdür. Her insanın imkânları, fıtrat ve istidadı farklıdır.
Bazı anne ve babalar çocuklarını tıpkı kendileri gibi değerlendirir. Kendileri gülerse çocuklarının da gülmesini; kendileri ağlarsa, çocuklarının da ağlamasını isterler. Oysa çocukların farklı bir ruh, farklı bir beden ve farklı bir sosyal yapıya sâhip olduklarını göremezler. Sonuç olarak, çocuklarıyla alay eder, onların düşüncelerine, duygularına önem vermezler. Çoğu zaman da çocuklara öfkelenirler. Bu tür bilinçsiz anne ve babaların çocukları, sonunda kişiliksiz birer yetişkin olabilirler. İnsan her çağında değişik bir yapıya sâhiptir. Çocuktan bir genç gibi davranması beklenilemez. Bir gençte yetişkinliği aramak yanlıştır. Psikologların birleştikleri bir fikir olarak, çocukluk yetersizlik değil, gençliğe bir hazırlık evresidir.
Her insanın kendine has yanları vardır. Parmak izi misali… Ne kadar kafa varsa o kadar düşünce var. Milyonlarca insan ve binlerce öğrenci var iken tek düze bir eğitimin verilmesi imkânsızdır. Eğitimin her insana aynı şekilde, aynı yöntem ve materyaller ile verilmesi güçtür. Aynı şartlarda, aynı şekilde verilen eğitimin yararı olmaz. Öğrencilerin tepkilerinin hepsi aynı seviyede değildir.
Kişiler arasındaki farklar, psikoloji ilminin en önemli ve en temel bulgularından biri olmuştur. Herkes kendine özgü bir varlıktır; ilgi, yetenek, değer ve tutumları ile başkalarından farklılık gösterir. Farklı yaradılışı olan ve farklı çevrelerden gelen kişilerin ihtiyaçları da farklılık gösterir. Bütün çocukların aynı özelliklere sâhip olduğunu varsaymak, çocuğun kendisine has tabiatını ortaya çıkarma açısından büyük problemleri beraberinde getirir. Bu yönden problemleri, üstün yönleri, zayıflıkları, başarı ve başarısızlıklarıyla her çocuğun ayrı bir dünyâ olduğunu bilmek ve bunları keşfetmeye çalışmak gerekir.
Âileler her şeyden önce şunu akıllarından çıkarmamalıdır; her çocuk ayrı bir dünyâdır. Dünyâda tek yumurta ikizleri de dâhil olmak üzere aslında hiçbir çocuk bir diğerine benzemez. Bütün çocuklar özeldir. Onların her birinin ayrı duyguları, düşünceleri, yetenekleri vardır. Kimi çocuğun matematik, kimi çocuğun fen, kimi çocuğun sosyal, kimi çocuğun ise dil yeteneği ileri düzeydedir. Resim, müzik gibi yetenekler de çocuklarda farklı farklı seviyelerde olabilir. Dolayısıyla hiçbir çocuk bir başkasıyla karşılaştırılamaz. Âile, çocuğun kapasitesini iyi bilmelidir. Asla gücünün üstünde şeyler isteyerek onu ezmemelidir. Bâzen çocuktan beklenen davranışlar gerçekçi ve ilmî olmayabilir. Meselâ en basitinden, çocuğun içinde bulunduğu yaş itibâriyle boyunun 1metre 30 cm olması gerekiyor. Bizim çocuğumuz da yaklaşık olarak bu boyda. Şimdi bu çocuğu tutup da 1metre 50 cm boya sâhip bir çocukla kıyaslamak doğru değildir. Kıyaslarsak hislerimize yenilmiş oluruz ve çocuktan beklentilerimiz gerçekçi olmaz. Âileler çocuğu iyi tanımalı, yaş özelliklerini iyi bilmeli ve beklentilerini bu gerçeklere göre sınırlandırmalıdır.
Çetinoğlu: Her çocuk ayrı bir dünyâ olmakla birlikte, çocuk eğitiminde değişmez ve olmazsa olmaz ana prensiplere ihtiyaç var. Sosyolog olarak tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?
Prof. Doğan: Âilenin görevi, çocuğa dünyâda işe yarayan ve sağlıklı bir hayat yaşamayı sağlayan duygu ile alâkalı becerileri kazandırmaktır. Duygular insan hayatında ifâde aracıdır. İnsanın çoğu davranışları çocukluğunun ürünüdür. Bu sebeple insana çocukluk döneminde örnek davranışlar aşılamak gerekmektedir. Çocuğun yetiştiği âile ortamı ve âile fertleri ile olan ilişkiler kişiliğinin oluşmasında çok önemli rol oynar. Çocuk fazla konuşma ve öğütten ziyâde ana babanın davranışlarından etkilenir ve bu davranışları kendisine örnek olarak alır. Çocuğun âilesi ile kuracağı ilişki, onun ömrü boyunca kuracağı insan ilişkilerinin temelini oluşturur. Bu sebeple çocuğun 0-6 yaş döneminde âilesinden aldığı eğitim, daha sonraki eğitim sürecini de etkiler. Her çocuk ayrı bir dünyâdır. Çocuk yetiştirmek ise en mukaddes, en büyük, en zor ve hayat boyu devam ettirilmesi gereken en önemli sanattır. Gelecek açısından düşünüldüğünde bu konunun önemi her geçen gün çok daha iyi anlaşılmaktadır. Daha doğacak çocuk anne karnında iken anne babaların kafasında birçok soru işareti oluşur. Kız mı, erkek mi olacak? Sağlıklı doğup büyüyecek mi? Âilemizde ve günlük hayatımızda nasıl bir değişiklik olacak? İleride nasıl bir insan olacak? Nasıl bir meslek sâhibi olacak? Hayatta başarılı olacak mı? Gibi pek çok soru ile çocuğun doğacağı gün heyecanla beklenir.
Çocuklarla olan ilişkilerimiz onların her zaman kendi eğilimlerini elden geldiğince en iyi biçimde geliştirmelerine yardımcı olmalıdır. Çocuğun gelişimini engelleyecek olumsuz eleştirilerde bulunulmamalı ve yaptıklarına karşılık ölçülü bir beğeni tutumu sergilenmelidir. Her insan, keşfedilmeyi bekleyen ayrı bir dünyâdır. Kolay olan, genelleyerek herkesi kendimiz gibi görmektir. Asıl olması gereken ise onu keşfetmek için tanımaya çalışmaktır. Âileler çocuklarını belli bir hedefe doğru harekete geçirebilmek, istenen doğrultuda çaba göstermelerini sağlayabilmek ve onları gayrete getirebilmek için herhangi biriyle karşılaştırırlar. Meselâ âileler, çocuklarının daha çok ders çalışmasını sağlamak için onu, ‘Bak; kardeşin, ablan veya ağabeyin ne kadar başarılı, sen de öyle olmalısın!’ benzeri sözlerle kardeşleriyle karşılaştırabilirler. ‘Ben senin gibiyken…’ sözleriyle başlayan ifâdelerle çocuğu kendileriyle kıyaslayabilirler. ‘Komşunun çocuğu kadar olamadın.’ benzeri yakınma ifâde eden sözlerle de çocuğu çevredeki herhangi biriyle karşılaştırabilirler. Aslında âileler bütün bunları çocuğun daha başarılı olması adına yaparlar. İsterler ki, bu karşılaştırmalar çocuğu biraz kamçılasın ve çocuk gayrete gelsin, kendinden beklenen performansı ortaya koysun. Yani âilelerin bu yaklaşımında genelde kötü bir niyet söz konusu değildir. Ancak bu karşılaştırmalar çocuğu çok defa olumsuz şekilde etkiler.
Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim. Her soruyu en ince teferruatına kadar cevaplandırdınız. Zaman ayırdınız, yoruldunuz… Sağolunuz…
Prof. Doğan: Efendim böyle bir fırsatı verdiğiniz için ben teşekkür ederim. Bu alanda maşallah iyi çalışıp iyi, doğru ve yerinde sorular çıkartmışsınız Geleceğimizin garantisi gençler ise, onu yetiştiren âileler de o kadar önemlidir. Anne ve baba sevgisiyle yetişmiş kişilerde suç işleme oranı çok azdır. Diyebiliriz ki, toplumlar, kendi problemli insanlarını yine kendileri oluşturmaktadırlar. Normal insanlar, mutlaka çevrelerine uymak isterler ve çevrelerinin mutluluğunu kendi mutluluklarıyla eş zamanlı görürler. İnşallah söylediklerimiz yerini bulur ve ebeveynler başta olmak üzere yetkilileri de uyarmış oluruz. Çünkü sağlıklı çocuk sağlıklı âileyi, sağlıklı âile de sağlıklı devleti ve milleti meydana getirir.
| Prof. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN: 1965 yılında Aksaray’ın Ortaköy ilçesi Devedamı (eski kasaba) köyünde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Kırşehir ve Ortaköy’de ve lise öğrenimini Ortaköy lisesinde tamamladı. Ayrıca dışarıdan İstanbul Küçükköy İmam-Hatip lisesinde fark derslerini vererek bitirdi. Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesinden mezun oldu (1988). 1995 yılında İngiliz Kültür’ün bursunu kazanarak İngiltere’de, Birmingham Üniversitesinde Politika ve Uluslararası İlişkiler alanında Master Programını tamamladı. Pedagoji alında yaptığı çalışmalarla Pedagoji (Eğitim bilimleri) doktoru unvanını aldı (1999). Yine çocuk ve âile eğitimi ve âile sosyolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla Eğitim Sosyolojisi alanında doçent oldu (2012). Devlet Planlama Teşkilatı Ulusal Ajans proje değerlendirmesinde bağımsız (AB) hakemi dış uzmanı olarak görev yaptı (2005–2008). Uluslararası Malezya Üniversitesinde bir müddet araştırmacı öğretim üyesi olarak bulundu (2008). 2009’dan beri Yıldız Teknik Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümünde Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. 2022 yılında Profesör oldu. Yazar Doğan, uzun yıllar çeşitli günlük gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalışmıştır. Moldova, Gagavuz Özerk Cumhuriyeti Meclisi tarafından verilen devlet nişanı sâhibidir (2001). Çevre konusunda yaptığı çalışmalarıyla ‘Kelaynak Kuşları Zorda’ başlıklı çalışması, 2002; ‘Boğazlarımız Yolcu Geçen Hanı’ başlıklı çalışması, 2004) INEPO (Milletlerarası Çevre Olimpiyatları Projesi) mlletlerarası çevre basın ve jüri özel ödülü kazanmıştır. Gazeteci ve ilim adamı olarak 60 ülkeye seyahat etmiştir. Doğan, Türkiye Yazarlar Birliği (1994-), Türk Felsefe Derneği (2008-) üyesi ve Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM, 2010-) ve Telif Hakları Derneği kurucu üyesi ve genel başkan yardımcısıdır (2016). 30’u milletlerarası olmak üzere 100’den fazla ilmî yayını vardır. Başta TÜBİTAK olmak üzere millî ve milletlerarası birçok kurum, kuruluş ve dergilere hakemlik ve ilmî jüri üyeliği yapmaktadır. Yayınlanmış Kitaplarından bazıları: Afganistan’da kim kazandı? (1993), Keşmirden Geliyorum (1995), Eğitimde Başarının Şartları (1998), Şimdiki Çocuklar Harika (2001), Çocuklar Küçük Bir Şey Değildir (2002), Mutlu Âile Mutlu Çocuk (2003), Başarıya Yürüyenler (2005), Varolmanın Yolunda Zengin Olmak (Editör, M. Uyar ve M. Çetin ile birlikte) (2005), Âilenin Aynası Çocuk (2006), Âilede Sevgi Eğitim (Editör) (2009), Mesnevi’den Pedagojik Telkinler (2013), Konuşmak Lâzım (C. Doğan ile birlikte 2015),Rektörlerin Gözüyle Üniversitelerimiz (2016), Hayatı Güzelleştiren Hikâyeler (2020), 100 Soru Cevapta Eğitim Felsefesi (2020), Postmodern Medya (Editör, 2020), Rektörler Konuşuyor (2020), Koronaya 100 Mektup (2020), Profesörler Geçidi (2021), Sorularla Sosyoloji ve Eğitim Sosyolojisi (2021). 10 adet ilmî kitap bölüm yazarlığı, ayrıca akademik bazı dergilerde hakemlik ve editörlüğü devam etmektedir. |
Alıştırılıyorsunuz

Neye alıştırılıyorsunuz? Gizli… Siz anlamazsınız. Bu devlet aklı.
Görüşüyorlar ama ne görüştüklerini bize söylemiyorlar. Biz kimiz ki! Biz ezikler. Bize ne. Onlar görüşür, karar verir, yapar. Muhakkak iyi yapar, âlâ yapar. Bize ne oluyor!
Bu lafların, bu tutumun bir anlamı var. Görüşülenler, kamuoyunda çok şiddetli tepki doğuracak şeyler. Onları doğrudan ortaya atmak olmaz. Tepki doğurur. Onun için “alıştıra alıştıra” ilerlenecek. Bu başlıklı bir yazım vardı: Alıştıra Alıştıra. O yazıda, Rûdaw televizyonunun Kuzey, yani Türkiye’deki Kürdistan programında Abdürrahim Semavi ile yapılan bir röportajı özetlemiştim. Rûdaw, hani bir zamanlar Mısır’ın “yarı resmi” El Ahram gazetesi gibi Irak Özerk Kürt Bölgesi’nin yarı resmi yayın organı; kendi tarifleriyle “Medya Ağı”. Naklettiğim, 24 Ekim tarihli röportajdı. Semavi, Irak Kürdistanı’nın Serokê Navenda Lêkolînên Stratejik û Şêwirmendiyê, yani Temel Strateji Araştırma Merkezi Başkanı. Semavi bize gizli, dünyanın geri kalanına aşikâr olan programı anlatıyordu. Bir buçuk yıldır hazırlanan ve halkı alıştırmak için beş yıl gerektiği hesaplanan programı. Sayın başkan, 29 Aralık’ta aynı kanalda bir röportaja daha çıktı. İki ay önceki beyanlarına bir güncelleme yaptı. Başlık şöyleydi: “Öcalan Kandil’i de PYD’yi de ikna etmiş durumda”
Dört aşamada alışacaksınız
Müthiş “devlet aklı”mızın sırlarını Rûdaw’den öğrenmek insanın içini bir tuhaf ediyor. Neyse, Semavi’ye dönelim…
Bir buçuk yıldır -tabii bizim haberimiz olmadan- hazırlanan ve beş yıl boyunca uygulanacak “alıştırma” planı dört aşamalıymış. Aşamaları şöyle anlatıyor Semavi:
“Birinci kısım bu meselenin konuşulması dile getirilmesidir. İkinci adımda ise garantörlüğü gündeme getirecekler. Üçüncü adım ise akil insanlardan bir meclis oluşturulacak, bu meclise yaklaşık 300 kişi yer alacak. “
Bütün bunlar dördüncü adım için:
“Söz konusu mecliste yer alacak olan kişiler Ortadoğu’da yaşayan bütün Kürtleri temsilen seçilecek. Araştırmalar yapacaklar ve daha sonra Türkiye hükümeti ile görüşmeler yürütecekler. Kürtlerin ne istediğini Türk devletine aktaracaklar ve Türk devleti de ne düşündüğünü söyleyecek ve daha sonra anayasa üzerinde konuşulacak. Bütün bu sürecin sonunda Kürtler hukuk sahibi olacak, statü sahibi olacak. Yani idari meseleler de kanuni meseleler de anayasa meselesi de… Bunların hepsi gündeme gelecek. İdari meseleler de federasyon da tartışılacak.”
Devlet aklı ve paradigma
Demek ki biz şu anda birinci adımdayız. Yani “meselenin konuşulması, dile getirilmesi” adımında. Bu yüzden içeriğin önemi yok. Konuşuluyor mu? Dile getiriliyor mu? Ne? “Kürt sorunu”. Kürt sorunu ne? Bu da gizli noktalardan. Onu herhâlde anca “devlet aklı” bilir. Biz ezikler bilemeyiz. Ambalajsız “gizli”, “söylemeyiz” dememek için bu kavramı servis ettik: “Devlet aklı”. Ne yani? Yapay zekâ veya doğal aptallık diyecek hâlimiz yoktu ya. Demek akıl ve zekâ çeşit çeşit: Doğal akıl, yapay akıl, doğal aptallık ve devlet aklı. Devlet aklı, “biliyoruz ama- henüz- siz eziklere söyleyemeyiz” demenin diplomatik yolu.
“Biz biliyoruz ama size söylemeyiz”in ikinci servis ediliş tarzı da “paradigma”. Nedir paradigma? Söylenmez. Gizlidir. Dördüncü adıma geldiğimizde anlarsınız paradigmanın ne olduğunu.
Peki, birinci adım “meselenin konuşulması, dile getirilmesi” ise Sayın Bölücü Başı Bebek Katili ile konuşuluyor mu? Bu da bir cins konuşulma, dile getirilme. Konuşuluyor. Kim konuşuyor? DEM aracılığıyla MHP’den başlayarak cümle partilerimiz. İyi Parti ve Zafer Partisi hâriç. O hâlde maksat hâsıl olmuştur. Birinci adım tamamlanmıştır. Hem de Öcalan’ın DEM grubuna gelip konuşmasından daha ileri bir aşamadır bu. DEM’de konuşması bir monolog olurdu. Şimdi diyalog var. “Mesele (her ne ise) konuşuluyor ve dile getiriliyor.”
Semavi, DEM heyetinin İmralı seferinin ertesi günü, yani 29 Aralık’ta, 10 veya 12 Ocak’ta İmralı’ya bir sefer daha yapılacağını söyledi.. O tarihte biz eziklerin ikinci seferden haberi yoktu. Bu yazım 10 Ocak’ta yayımlanacak. Okuyucularım, hangi tarihin gerçekleştiğini o zaman bilecekler. İkinci adıma, yani “garantörlüğün gündeme getirilmesi”ne gelinip gelinmediğini de o zaman öğreniriz.
Şüphesiz bu ikinci adımda halkın tepkisi başlayacaktır. Hele üçüncü adım denilen 300 kişilik “meclis” aşamasında! Türkiye’de Gazi Meclis’e paralel ikinci bir meclis! O zamana kadar alıştırma öyle bir noktaya varmalıdır ki bunlara karşı ağzını açana, “Sen barışa karşı mısın?” diye posta konulabilmeli. İnsanları şimdiden bu postadan çekinir hâle getirmek gerek!
Zor Mesele
İlginç ve bilge kişilik örneğidir Sokrat. Bir gün, muhtemelen öğrencileriyle uzun bir dersten sonra eve geç gelir. Karısı öfkelidir, söylenmeye başlar; hayli söylenir. Sokrat’ın suskun duruşu kadının öfkesini artırır. Bu öfkeyle Sokrat’ın başından aşağıya bir kova suyu boşaltır. Bilge Sokrat, “Bu kadar gök gürültüsünden sonra bu yağmurun gelmesi doğaldır.” der. Buna rağmen Sokrat: “Mutlaka evleniniz, karınız iyi çıkarsa mutlu, kötü çıkarsa filozof olursunuz.” öğüdünü vermeye devam eder öğrencilerine.
Konumuz, evlenmek ya da evlenmemek değil, o başka bir konu, hem de ciddi bir konu. Konumuz, her durumda hayata, olaylara olumlu bakabilmek, iyimser olabilmek, krizlerden şikâyetçi olmak yerine onlardan ders çıkarabilmek. “Kriz, fırsattır.” sözünü aktif sabrın motivasyonu görmüşümdür her zaman.
Evlenmek, yaptığımız binlerce eylemden yalnız biri, bir hareket, bir hamle. Sonucu, mutluluk veya mutsuzluk; hiç önemli değil. Önemli olan, iyi niyetle bir işe adım atmaktır. Adım attın, evlendin; evlilik istediğin gibi gitmedi. Kaybettiğin bir şey yok. Mutsuzsun; ama filozofsun. Mutlusun, ne güzel. Mutsuzluk, seni yetiştiren bir muallim. Yaşayanlar bilir, yalnızlık da bir mektep değil midir? Kötü olsaydı iyi bir mutasavvıf olmak için kırk günlük inziva tavsiye edilir miydi? Ramazan aylarında itikafın önemli bir sünnet olduğunu hatırlamakta fayda var.
Gök gürlemişse yağmurun yağmasına şaşırmayacaksın; işin doğası gereği. Gülü severek veya sevmeyerek almışsan dikenine katlanacaksın. Gürültüden ve dikenden şikâyetin olacaksa yağmurdan ve gülden mahrum kalacaksın. Doğanın yasasını, eşyanın hakikatini, var olmanın esrarın bilenler, yağmurun gök gürültüsüyle, gülün dikeniyle olan aşkını görür. Bu aşkı okumak, yüksek tevekkülü, bilgeliği gerektirir. Kişiler açısından iyi veya kötü ne olursa olsun, her sonuç mutlaka iyidir. Yeter ki hareket olsun, yeter ki kişinin her sonuçtaki iyiliği görebilme idrak ve yeteneği olsun.
Öfke, başkasının hatası yüzünden kişinin kendisine verdiği cezadır. Altmış sekiz yıllık ömrümde anladığım gerçeklerden bir de şu: Öfkeyle hareket eden daime zarar ediyor, olay ve olgulara sükûnet ve suhuletle yaklaşan hep kazanıyor. Mütevazı yani alçakgönüllü insanlar uzun vadede kazananlar, kibirliler ise kaybedenler oluyor. Ahmet Yesevi bir öğrencisine tavsiyede bulunur. Ona “Sakın ilahlık ve peygamberlik iddiasında bulunma.” der. Öğrenci asla yapmayacağı şeyi Hoca’sından duyunca şaşırır, bu tavsiyenin nedenini sorar. Yesevi, “İlahlık, kendini ilah; peygamberlik de kendini peygamber ilan etmen değildir. Her isteğinin yapılmasını istemek, kendini ilah görmek, her sözünün dinlenmesini ve söylediklerine itaat edilmesini istemek, kendini peygamber yerine konumlandırmaktır.” der.
Samimi tevazu, yüksek kişiliğin işaretidir. Eğilmek, küçülmek değil, karşındakini yüceltmek, ona değer vermektir. Alçakgönüllülüğün karşıtı kibir, kendinden gayrısını küçümsemekle başlar. Küçümsemek, kendi küçüklüğünün işaretidir. Aşırı özgüven ve öz benlik duygusuyla küçük dağları yarattığını zannedenlerin varacağı yer, kuş uçmaz kervan geçmez mezralar olacaktır.
Sokrat ve Ahmet Yesevi, iki farklı dünyanın bilgeleridir. Her ikisi de varlığın künhüne vakıf olmuş derin şahsiyetlerdir. Eşyanın ve olayların derinindeki hakikate onların gözüyle bakabilmek, neden-sonuç bağlantısındaki formülü çözebilmek yoğun tefekkürü elzem kılar. Çağımızın hastalığı, biraz da bunun yoksunluğu değil midir?
Şairin dediği gibi, geç anlıyoruz belki “taşın sert olduğunu, ateşin yaktığını, suyun boğduğu”nu. Bu gerçeği itiraf ettiğimizde tekrarı olmayan ömrümüzün sonuna geldiğimizi görüyoruz, bugüne kadar kimsenin yıkamadığı duvara tosluyoruz. Bazılarımız ise bu hayıflanma girdabına düşmüyor, sert taşın ateşle eridiğini, ateşin suya boyun eğdiğini, suyun ise iki gazın bileşeni, evrenin de gazdan ibaret olduğunu keşfetmenin ayrıcalığıyla hayret makamında kanatsız kelebek hafifliğine ulaşabiliyor. “Hiç”lik makamı, bu olsa gerek.
İnsanların vahşileştiği, kaotik sistemin fıtratımızı bozduğu bir iklimde Sokrat’taki olguya, Ahmet Yesevi’deki algıya nasıl erişebileceğimizin cevabını bir türlü bulamıyorum. Zor mesele, bu. Çok çalışmak gerek. Önce “menzil-i maksut”ta anlaşalım.
Rauf Raif Denktaş (27 Ocak 1924 – 13 Ocak 2012),
İlk yılları
Rauf Denktaş, 27 Ocak 1924 günü Baf kasabasında doğdu. 1,5 yaşındayken annesi Emine Hanım’ı kaybetti. Babası hâkim Mehmet Raif Bey’di, Rauf ailenin dördüncü ve en küçük çocuğuydu. Altı yaşına kadar eğitiminde anneannesi ve babaannesinin yanında, Osmanlı döneminde zaptiyelik yapmış olan dedesi Şeherli Mehmed yetiştirilmesinde rol oynadı. Çocukluk yıllarında, özellikle tatillerde Aybifan‘da ailesiyle vakit geçiren Denktaş, hatıratında bu köyü “köyüm” olarak niteler. Denktaş, 1930 yılında eğitim için İstanbul‘a gönderildi. Arnavutköy‘de ilkokuldan liseye kadar eğitim veren Fevzi Ati Lisesi‘nde yatılı okumaya başladı. Ortaokuldan sonra Kıbrıs’a döndü ve 1941 yılında Lefkoşa İngiliz Okulu‘ndan mezun oldu. Mezun olmasının ardından Fazıl Küçük‘ün Halkın Sesi gazetesinde yazılar yazmaya başladı. Daha sonra bir süre Mağusa‘da tercümanlık, mahkemelerde memurluk ve İngiliz Okulu’nda öğretmenlik yaptı. 1944 yılında hukuk eğitimi için Lincoln’s Inn‘de okumak üzere Birleşik Krallık‘a gitti. 1947 yılında adaya döndü ve avukatlığa başladı.[5][6] Sonraları savcılığa geçti ve 1956 yılında başsavcılığa yükseldi.
Siyasi yaşamı
Mücadele yılları
27 Kasım 1948 tarihinde Kıbrıs Türklerinin düzenlediği ilk mitingde Fazıl Küçük ile beraber hatiplik yaptı. Halka ilk hitabını bu vesileyle ve 24 yaşındayken yaptı. Türk cemaatinin iki önemli ismi Faiz Kaymak ve Fazıl Küçük arasında ara bulucu rolünü üstlenip, toplumun çıkarlarının takipçisi oldu. Faiz Kaymak’ın teklifi ve Fazıl Küçük’ün tasvibiyle Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu Kongresi’nde başkanlığa seçildi. Savcılık görevinden emeklilik hakkını kazanmasına altı ay kala, Birleşik Krallık yönetimini zorlukla ikna ederek istifa etti ve cemaat sorunlarıyla uğraşmaya başladı. 1949 yılı yaz aylarında avukatlık yapmaya başladı. Yine aynı yıl Aydın Hanım’la evlendi. 1955 yılında Enosisle mücadelede ve EOKA karşısında Kıbrıs Türklerinin direnişine yön verdi. 1958 yılında hükûmetteki görevinden istifa etti. Arkadaşlarıyla 1 Ağustos 1958 tarihinde Türk Mukavemet Teşkilatını (TMT) kurdu.
1958 yılında iki toplum arasında başlayan çatışmalarda, Türkler protestolar gerçekleştirdi. Zürih-Londra antlaşmaları öncesinde Fazıl Küçük ile birlikte Ankara‘ya Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile görüşmeye gitti. Bu görüşmede adaya Türk askerinin gönderilmesi teklifini dile getirdi. 1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları ile, 1960 Antlaşmaları ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın hazırlanmasında çaba gösterdi. Aynı yıl Türk Cemaat Meclisi üyeliği ve Türk Cemaati İcra Komitesi Başkanlığına seçildi. 16 Ağustos 1960 tarihinde 650 kişilik Türk Alayı Mağusa Limanı‘na ayak bastı. 1963 olaylarından sonra temaslarda bulunmak üzere Ankara‘ya gitti. Temaslarını tamamlayarak bir sandalla Kıbrıs‘a geçti ve Türk direnişini örgütlemeye başladı.
7 Ocak 1964’te Londra Konferansı‘na katılmak üzere adadan ayrıldı. Görüşmelerin sonuca ulaşamaması üzerine 15 Ocak’ta Ankara’ya dönen Denktaş, 17 Şubat’ta New York‘a gitti ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi görüşmelerine katıldı. 18 Mart tarihinde tekrar Ankara’ya dönene dek, Makarios başkanlığında ve tamamen Rum kontrolünde olan Kıbrıs Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu, Denktaş hakkında devlete hakaret ve başka suçlar nedeniyle tutuklama ve yargılama kararı aldı. Bunun üzerine Denktaş mecburi olarak Ankara’da kaldı.[7] Gizlice Erenköy‘e çıkarak Erenköy Direnişi‘ne katıldı, sonra tekrar Ankara’ya döndü. Türkiye’de kaldığı dönemde Ankara’daki siyasi çevrelerle Kıbrıs konusundaki vizyon farkının derinliğini gözlemledi. Kıbrıs konusundaki gelişmeleri ve düşüncelerini Türkiye kamuoyuna aktarmak için basın toplantıları ve konferanslar düzenledi. 29 Ekim 1966 tarihinde, Türkiye’nin Kıbrıs politikasının çok pasif kaldığı, taksim için yeterince çabalanmadığı görüşünü aktardığı 12’ye 5 Kala kitapçığını yayımladı ve tüm milletvekillerine dağıttı. Türkiye’nin dış politikasına sert bir eleştiri teşkil eden bu kitapçık, Türkiye Dışişleri Bakanlığı tarafından hoş karşılanmadı. 1967 yılında adaya gizlice girerken tutuklandı. Yoğun girişimler sonucu Türkiye’ye iade edildi. 1968 yılında adaya giriş yasağı kaldırılınca Kıbrıs’a döndü.
Siyaset dönemi
1970 seçimlerinde Türk Cemaat Meclisi Başkanlığına seçildi. 18 Şubat 1973 tarihinde Fazıl Küçük görevinden ayrılması üzerine Kıbrıs Cumhurbaşkanı Yardımcısı seçildi. Bu görevinden 28 Şubat 1973 tarihinde istifa etti ve aynı gün Kıbrıs Türk Yönetimi Başkanı seçildi. Kıbrıs Harekâtı‘nın ardından 13 Şubat 1975 tarihinde Kıbrıs Türk Federe Devleti‘nin ilanından sonra devlet ve meclis başkanı görevlerini de yürüttü ve anayasa uyarınca 1976 yılında yapılan ilk genel seçimlerde devlet başkanlığına seçildi. 1981 yılında ikinci kez devlet başkanı oldu. 15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti‘nin ilanından sonra tekrar cumhurbaşkanlığına seçildi. 22 Nisan 1990 tarihinde yapılan erken seçimde ikinci kez cumhurbaşkanı seçildi. 1995’teki seçimlerde de cumhurbaşkanı seçildi. 2000 yılındaki seçimlerde %43,67 oranında oy aldı ve seçim ikinci tura kaldı; ama ikinci tura kalan diğer aday olan Derviş Eroğlu‘nun çekilmesi üzerine seçimden galip olarak çıktı. 2004 yılında BM genel sekreteri Kofi Annan‘ın Kıbrıs Sorunu’nun çözümü için hazırladığı Annan Planı‘na karşı çıktı, buna rağmen plan Kıbrıslı Türkler tarafından kabul edilse de Kıbrıslı Rumların reddetmesi üzerine hayata geçmedi. 17 Nisan 2005 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmadı ve 24 Nisan 2005 tarihinde görevi yeni seçilen cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat‘a devretti.
Sosyal yaşamı
Politika hayatı yanı sıra, aynı zamanda yazar kimliğiyle de önemli bir şahsiyet olan Rauf Denktaş, 1985 yılının son aylarından bugüne, Yeni Asya Yayınları arasında çıkan kitapları bulunuyor. Ayrıca Denktaş, çok meraklı bir fotoğrafçı özelliği ile de bilinmekte, fotoğraf makinesini elinden bırakmamaktaydı. Rauf Denktaş, Halkın Sesi gazetesinde yazılar yazmakta ve ART isimli televizyon kanalında Pazartesi günleri Denktaş’ın Gündemi adlı, görüşlerini anlattığı programı sunmaktaydı.
Vefatı
8 Ocak gecesi organ yetmezliği teşhisi ile Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi’ne kaldırılan Rauf Denktaş, tedavi gördüğü hastanede 13 Ocak 2012 tarihinde 88 yaşında öldü. Vefatının ardından Türkiye ve KKTC’de ulusal yas ilan edildi 17 Ocak 2012 günü, yapılan devlet töreniyle Lefkoşa’daki Cumhuriyet Parkı‘nda defnedildi.

