2.8 C
Kocaeli
Perşembe, Nisan 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 117

Türkçe Sevdalısı Dr. Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa ile Türkçemizin İncelikleri ve Husûsiyetleri Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Zaman-zaman imla kılavuzunda yapılan değişiklikler yazı kaidelerinde karışıklığa sebebiyet veriyor mu? Çâre nedir? Sizce imla kılavuzunda değişiklik yapmaya ihtiyaç var mı? Hangi hususlarda?

Dr. Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa: Dil Kurumu’nun imlâsında bizi en fazla rahatsız eden, uzatma işâretinin kullanılmamasıdır. Fonetik(1) bir alfabe kullanıldığı için, bu hâl, kelimelerin telâffuzunu bozmakta ve Osmanlı/İstanbul Türkçesinin malı olmuş, ona güzellik ve çeşni katan bâzı sesciklerin ‘phonèmes’ kaybolmasına müncer olmaktadır. ‘Kelimeler uzatma işâreti olmadan yazılsın, herkes bunların telâffuzunu konuşma dilinde öğrensin’ gibi bir muhâkeme tarzı çok yanlıştır; çünki bu muhâkeme, fonetik değil, etimolojik(2) alfabe için bahis mevzûu olabilir. Hâlbuki bizim Târihî Yazımız zâten etimolojik bir yazıydı ve gûyâ bu yüzden onun öğrenilmesi zor diye yerine fonetik Latin alfabesi ikame edilmişti. Böylece, bu mantıkla, bu mürâî esbâb-ı mûcibeyi de yıkmış oluyorlar. Mâdem ki siz her harf veyâ işâret bir sesciğe karşılık gelecektir mantığıyle bir alfabe teşkîl ettiniz, o hâlde sonuna kadar bu esâsa sâdık kalmalı ve farklı bir sescik olan uzatmaları da bir işâretle belirtmelisiniz. Meselâ ‘alem’ / ‘âlem’, ‘yar’ / ‘yâr’ farkı gibi… Kezâ ‘mêmur’u ‘memur’, “mes’ele”yi ‘mesele’, ‘Süleymâniye Câmii’ni ‘Süleymaniye Camisi’, ‘lûtfen’i ‘lütfen’, ‘Yâkub’u ‘Yakup’, ‘İzzeddîn’i ‘İzzzettin’, ‘dolayısıyle’yi ‘dolayısıyla’, “san’atimiz”i ‘sanatımız’, ‘anlıyan’ı ‘anlayan’, ‘gelmiyecek’i ‘gelmeyecek’ ‘gelmiyor’ / ‘gelmeyor’, ilh… yazmamalısınız! 

Çetinoğlu: Siz bu şekilde yazıyorsunuz. Bu tarz kime aittir?

Dr. Yasa: Biz imlâ bahsinde de, dil anlayışımızda da, esâs îtibâriyle,  Nihâd Sâmi Banarlı merhûmun tâkîbcisiyiz.

Çetinoğlu: Devrik cümle konusundaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Dr. Yasa: Türkçenin tamlama ve cümle kuruluşunun üssülesâsı(3) şudur: Tâlî unsur esâs unsura tekaddüm eder. (Alfred Mörer’in Grammaire de la langueturque kitabındaki -1967, s. 194- ifâdesine nazaran: L’accessoiredoittoujoursprécéder le principal.) Bu küllî kaideye muvâfık olarak, cümlede unsurların sıralanışı da: Fâil + Mef’ûl (Tamlıyan) + Fiil şeklindedir. Fransız dil sistemindeki mantık bunun tersidir: Hem “le principalavantl’accessoire”, hem de ‘Sujet + Verbe + Complément’. Meselâ Türk: Eşyâmı halının üstündeki bavula yerleştireceğim; Fransız: Je vaisplacermesaffaires dans la valisequi se trouve sur le tapis, der. Her biri dîğerlerinden müstakil kapalı sistem olan dillerin hep bu sûretle kendilerine mahsûs birer mantığı vardır. Bu, onlardan birini dîğerinden üstün kılmaz.

Hâlbuki tam bir aşağılık kompleksi veyâ şahsıyetsiz bir mukallit zihniyetiyle hareket eden bizim ‘Yoztürkçecilerimiz’, Türkçenin cümle mantığının Fransızca ve dîğer Avrupa lisânları gibi olmamasını Türkçe için bir nakîse(4) addederek Türkçeyi de Fransızcaya (veyâ Frenkçeye) benzetmeye çalışmışlar ve bu tavır ‘Öztürkçe’ harekâtını idâre eden makam tarafından da tasvîb görmüştür. Meselâ (“Öztürkçe” dalâletinin(5) mûcidi olan) Fuad Köserâif, Mehmet Şeref Aykut, Vedad Örs, Nurullah Ataç gibi şahsıyetler harâretle bu fikri müdâfaa etmişlerdir. Bunlardan Vedad Örs (ve kardeşi Sedad Örs), hattâ Türkçede Fransızcadaki qui, que gibi nisbet zamirlerine muâdil ki o = ko, ki onu = konu gibi zamirler ihdâs edilmesini teklîf etmiştir. Örs’e göre, meselâ yukarıdaki örnek cümle şu şekilde olmalıydı: Yerleştireceğim eşyâmı bavula ko bulunuyor üstünde halının (veyâ halının üstünde). Örs, bu kadarını -şimdilik- kabûl ettiremiyeceğini anlayınca, bu sefer, asgarî program olarak, hiç olmazsa, meselâ: Bu sabah Bolu’ya gidiyorum yerine, Gidiyorum Bolu’ya bu sabah tarzında cümleler kurulmasını teklîf etmiş ve bu şekil günümüzde yazı dilinde de alabildiğine yaygınlaşmış, bâzı gûyâ muharrirler bir makale veyâ bir kitabı baştan sona devrik cümleyle yazmayı bir mârifet olarak gösterme noktasına gelmişlerdir.

Biz Türkçe üzerindeki tefekkürümüzde şöyle bir tesbîtte bulunduk: Çarçabuk, düşünmeden konuştuğumuz zaman, merâmımızda en mühim husûs ne ise evvelâ onu söylüyor, sonra, tam olarak kasdettiğimiz mânâyı ifâde etmek için, onu derme-çatma bir şekilde ilâve kelimelerle tamâmlıyoruz. Meselâ: (Hani Akçağ’dan aldığımız şu kitap nerede? diyeceğimize) Nerede şu kitap hani Akçağ’dan aldığımız? diyoruz. Çünki aklımızdaki ilk mühim düşünce nerede, sonra kitap oluyor ve hangi kitabın bahis mevzûu olduğunu tam olarak anlatabilmek için de arkasından, derme-çatma bir sûrette, dîğer bilgileri sıralıyoruz.

Dikkat edilirse, Türkçede bu konuşma tarzı, bir heyecân, bir telâş hâlinin tezâhürüdür. İşte muntazam, mantıklı cümle kuruluşuyla konuşma ise, hissiyâtımızı ikinci plana geçirip sükûnetle, soğukkanlılıkla, akl-ı selîmle, mantıklı muhâkemeyle cümlemizi tasarladığımız vakitki tarzdır. Binâenaleyh, Türkçenin nahvi,  cümle dizilişi, akl-ı selîmi, mantığı, sükûneti öne çıkaran, bu hâli elzem kılan bir yapıdadır. Şimdi kim bunun bir dezavantaj, bir nakîse olduğunu iddiâ edebilir?

Dîğer taraftan, şiirlerin (hattâ umûmî diyebileceğimiz) yapısında müşâhede ettiğimiz devrik cümle ise, bizde, hissiyâtın ağır bastığı cümledir ve bu gibi hâllerde, yazı dilinde de, bu şekle mürâcaat ediyoruz. Meselâ: Otlar yeşermiş, çiçekler açmış, koyunlar çayıra yayılmış, kuşlar ötüşüyor cümlesi, âfâkî (objectif) üslûbun ifâdesidir. Yeşermiş otlar / Açmış çiçekler / Yayılmış çayıra koyunlar / Ötüşüyor kuşlar ise şiir dilidir, enfüsî (subjectif) üslûptur.

Çetinoğlu: Emir cümleleri de devrik olabiliyor…

Dr. Yasa: Beceriksiz! Ver şu keseri de, göstereyim sana ağaç nasıl oyulurmuş! söyleyişi ile Beceriksiz! Şu keseri ver de ağaç nasıl oyulurmuş sana göstereyim! söyleyişi arasında edâ farkı vardır; birincisi daha hissî bir cümledir. Onun içindir ki emir sîgasıyla(5) kurduğumuz cümleleri çok kere devrik cümle kalıbına uydururuz.

İşte dilimizin bu inceliklerini kaale almayıp sırf bir özenti olarak, yazı dilinde de, en âfâkî bir üslûpla kaleme alınması lâzım gelen bir metinde dahi, devrik cümle kullanmak, tam mânâsıyle bir dalâlettir!(6)

Çetinoğlu: Türkçe ilim dili olamaz’ Diyenler var. Târihî Türkçemizi mi, günümüz Türkçesini mi kast ediyorlar yoksa yaptıkları tahribat neticesinde Türkçemizin yakın bir gelecekteki durumunu mu?

Dr. Yasa: Mürâice(7)Öztürkçe’ tâbir ettikleri sun’î, mantıksız, köksüz, istikrârsız, zevksiz, darkafalı dille ilim de, edebiyat da olmaz. Olmadığı bilfiil görülüyor. Nitekim ilimle uğraşanlar ilmî araştırma ve tefekkürlerinde bir Avrupa dilini kullanma ihtiyâcı hissediyorlar. ‘Yoztürkçe’yle pekâlâ edebiyat, san’at yaptıklarını iddiâ edenler de ancak kendilerini kandırıyorlar!

Târihî Türkçe ise, 19. asırda kendini yeniliyerek, büyük bir tekâmül kaydederek, 20. asra, Avrupa’nın Fransızca gibi büyük bir kültür diliyle yarışabilecek bir seviyede girmişti. Bu hakîkatin isbâtı, tercümelerdir. 20. asrın başında, Türkçeye Fransızcadan lüzûmlu bütün mefhûmları ifâde ederek ilmî, felsefî ve teknik tercümeler yapılabildiği gibi, aynı ayarda denilebilecek edebî tercümeler de yapılabiliyordu. Biz, çalışmalarımızla, bu müddeâyı(8) kâfî derecede isbât ettiğimiz kanâatindeyiz.

Dîğer taraftan, Târihî Türkçe, tekâmülüne devâm etme ve yeni mefhûmlara yeni mukabiller bulma husûsunda da sınırsız kabiliyet ve imkânlara sâhiptir. Binânelayeh, Târihî Türkçenin ilim, felsefe, teknik, edebiyat, v.s. dili olmak bakımından sıkıntısı yoktur. Târihî Türkçe hakkında aksine dâir iddiâlar ya cehâlet, ya da sû-i niyet mahsûlüdür.

Çetinoğlu: Türk milleti olarak, târihî Türkçeyi ihyâ ve onu tekrâr resmî dil kılma irâdesini göstermemiz gerektiğini ’ belirtiyorsunuz. Sizi bu düşünceye sevk eden sebepler nelerdir?

Dr. Yasa: Bu fikir ve tavrın başlıca sebebi şudur ki Târihî Türkçe, Türk milliyetinin (Müslümanlıkla berâber) başlıca iki unsurundan biridir. Cebren ve hîleyle o dilden uzaklaştırılmakla aslî şahsıyetimizden de uzaklaştırılmış olduk. Binâenaleyh Türk milleti, kendisine revâ görülen topyekûn kültür jenosidi siyâsetinin fâilleriyle hesaplaşmadıkça ve başta dîn ve dil olmak üzere Millî Kültürünün bütün unsurlarına dört elle sarılmadıkça aslâ hakîkî şahsıyetini bulamıyacak ve bir takım hâin kuvvetlerin elinde savrulup durmaya devâm edecek, belki nihâyetinde de tamâmen yok olacaktır. Bizim Târihî Türkçeyi ihyâ ve onu tekrâr resmî dil kılma irâdesini göstermemiz demek, hür bir millet olarak varlığımızı idâme ettirme irâdesini göstermemiz demektir. Bu mes’ele, kanâatimce bu kadar hayâtîdir.

Çetinoğlu: Bu röportaj çerçevesinde dilimizle ilgili son sözleriniz nelerdir?

Dr. Yasa: Dilimizle alâkalı olarak son sözlerimiz şunlar olacak:

Resmî Temessül(9) İdeolojisinin (RESTİ’nin) resmî dil sıfatıyle Türkçe üzerindeki tahrîbatının şu beş cihetten olduğunu müşâhede etmekteyiz:

1) Kelime yapısı. En vahîm tahrîbat, bu cihetledir. Zîrâ, bu sûretle âdeta dilin irsiyeti (Fransızcasıyle genetiği –génétique-) bozulmuştur. Bu cihetten tahrîbatın başlıca dört vechesi(10) şunlardır:

a) Kaidesizlik (Türkçenin değil, Fransızcanın umûmî teşkîl kaidesine göre kelime türetme);

b) –Al, -sAl, -mAn, -v, -gen gibi Fransızcadan devşirme eklerle kelime teşkîli;

c) Ön ek ihdâsıyle kelime türetme;

ç) Husûsen mürekkep kelimelerde Fransızca söyleyişe uygun teşkîller.

2) Kelime hazînesi.

3) Telâffuz âhenginin bozulup dilin kabalaşması (ki bunun sebebi de, Ses Uyumu kaidelerinin umûmîleştirilmesi ve zevksiz Uydurmalar teşkîlidir).

4) Cümle yapısının Frenkleştirilmesi.

5) Konuşma tarzında da yer yer Fransızca söyleyişin taklîd edilmesi.

Hâlbuki RESTİ’nin bu tahrîbâtı, resmî dil sıfatıyle Türkçe üzerindedir. Yâni Târîhî Türkçe üzerinde barbarca bir ameliyat yapılarak ortaya onların ‘Öztürkçe’, bizim ‘Yoztürkçe’ dediğimiz uydurma, sun’î bir dil çıkarılmış, bu dil, kendisine resmî statü kazandırılarak alabildiğine yaygınlaştırılmış, netîcede, tam da Moiz Kohen / Mûnis Tekinalp’in tahmîn ve temennî ettiği gibi,  yeni nesiller, ‘yedi sekiz asır kullanılan Osmanlı diline tamâmen yabancı’ hâle gelmiştir.

Çetinoğlu: Târihî Türkçemizi ihya etmek mümkün mü?

Dr. Yasa: Milyonlarca sayfada mevcûdiyetini devâm ettiren Târîhî Türkçemiz, her ân hayâta dönmeye hazır vazıyette himmetimizi beklemektedir ve bunun için yapılacak tek şey, ferd ferd her birimizin, bütün yazılarımızda ve konuşmalarımızda onu kullanmamızdan ibârettir. Tabiî, onu kullanmak demek, hiçbir uydurma kelime kullanmamak, ayrıca -umûmî nesir dilinde- devrik cümleye ve Frenkçeye benzer ifâde şekillerine îtibâr etmemek demektir. Her birimiz karârlı bir tavırla, dâimâ (resmî mecbûriyetler müstesnâ) kendi dilimizi hakkıyle kullanmaya özendiğimiz takdîrde, bir müddet sonra, kaçınılmaz olarak, Târihî Türkçemiz tekrâr resmî dil statüsü kazanacaktır.

Çetinoğlu: Dilimizin kelime hazinesi hakkında neler söylemek istersiniz?

Dr. Yasa: Dilimizin kelime hazînesi hakkında olması lâzım gelen umûmî tavrı da şu üç esâsla hülâsa edebiliriz:

1)Târihî Türkçenin bâhusûs 19. asrın ikinci yarısı ile 20. asırda hudûdları tebârüz etmiş kelime hazînesine olduğu gibi sâhip çıkmak, menşêi ne olursa olsun o hazîneye âid her bir kelimeyi birer ecdâd yâdigârı kabûl ederek sevgiyle yaşatmak;

2) Târihî Türkçenin, sâdece, yaygın olarak kullanılmadığı gibi, ya Türkçenin yapısına uymıyan (meselâ Farsça izâfet(11) kaidesine göre teşkîl edilmiş ve kalıplaşmamış tamlamalar), veya alâkalı mefhûmun tatmînkâr bir karşılığı olmıyan ıstılâhlarını(12)ıslâh etmek (tâdîl veyâ türetme yollarıyle);

3) Yeni mefhûmlar için tamâmen İstanbul Türkçesinin türetme kaidelerine ve zevkıne uygun yeni kelimeler teşkîl etmek.

Netîce olarak istikbâlimiz kendi elimizdedir ve -İslâm’ın bir cüz’ünden ibâret olan hakîkî- Türklüğün yaşamasını istiyorsak, bunun için lüzûmlu irâdeyi ortaya koymakla mükellefiz!

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Alparslan Bey.

(1)fonetik: Sesle alakalı, konuşulan dili meydana getiren seslerin incelenmesi; ses bilgisi. Fonetik Alfâbe: Bir dilde mevcûd bütün sescikleri farklı işâretlerle gösteren alfabe.

(2)etimolojik: Bir dildeki kelimelerin köklerini, hangi lehçeye ve dile ait olduğunu, ne zaman ortaya çıktıklarını, ses ve mânâ bakımından geçirdikleri değişiklikleri inceleyen dil ilmi ile ilgili. ‘İştikak ilmi ’ veya ‘köken bilimi ’  olarak da anılır.  Etimolojik alfabe: Kelimelerin telâffuzundan ziyâde târihî köklerini işâret etmeye ehemmiyet veren alfabe. Bu alfabenin en büyük avantajı, kelimenin imlâsından mânâsının ve köklerinin kolaylıkla anlaşılabilmesidir.

(3)üssülesâs: En mühim esâs

(4)nakîse: Noksanlık, eksiklik, kusur

(5)sîga:Kip, kalıp, şekil, biçim

(6)dalâlet: Doğru yoldan ayrılma, yoldan çıkma, sapkınlık

(7)mürâi: İki yüzlü, dönek, riyâkâr, samîmiyetsiz

(8)müddeâ: Tez (fr. “thèse”)

(9)temessül: Biçimlendirme, bir kimseye veya nesneye benzeme; onun biçimini alma; ona uyma; Fr. “assimilation”

(10)veche: Yüz, yön, taraf, istikamet, varılmak istenen nokta

(11)izâfet: Tamlama

(12)ıstılâh: Bir ilim veya san’at dalına has kelime, Fr. terme (terim)

Dr. ŞÂKİR ALPARSLAN YASA:      1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazâsında doğdu. Babası Hokand’lıdır ve Hoca Ahmed Yesevî sülâlesindendir.      1967-1973 senelerinde Millî Eğitim Bakanlığı burslusu olarak ve iktisâd tahsîli maksadıyle Fransa’da bulundu. Tahsîlini tamâmlıyamadan Türkiye’ye döndü. Avdetinde Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne (SBF) kaydolduğu hâlde o anarşi senelerinde yine tahsîlini yarım bırakmak mecburiyetinde kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle, mecmûa ve gazetelerde makaleler ve tedkîk yazıları yazdı.      Anarşi mağdûrları için çıkarılan aftan istifâde ederek, 1992-1993 öğretim yılında SBF’ye tekrâr kayıt yaptırdı ve 1998 senesinde İktisâd Bölümünden mêzûn oldu. Hâcettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünde kabûl edilen tezi ile ‘Doktor ’ unvanını aldı. Aynı üniversitede Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalında Araştırma ve sonra Öğretim Görevlisi olarak on dört sene ders verdi, 2013 senesinde yaş haddinden emekliye sevk edildi. 2015 Ocağında Yrd. Doç. unvanıyla Abant İzzet Baysal Üniversitesi Gazetecilik Bölümüne tâyin edildi.      Tercüme sâhasıyle alâkalı ve muhtelif akademik mecmûalarda neşredilmiş -bâzıları kitap hacminde-  18 makalesi, tercüme kitapları, milletler arası sempozyumlarda sunduğu teblîğleri, değişik tercüme kitaplar hakkında hakem raporları bulunmaktadır.  Şâkir Alparslan Yasa; evli, 2 çocuk babasıdır.  YAYINLANMIŞ ESERLERİNDEN BAZILARI: Sevgi Peygamberi: (1996), Türk Eğitim Sistemi / Alternatif Perspektif: Türkiye Diyânet Vakfı Yayını. (Heyet azâsı olarak, 1996), Kamu Harcamalarında Etkinlik ve Parlamenter Denetim: (Fransızcadan izahlı tercüme, T.C. Sayıştay Başkanlığı Yayınları, 2002), Türkçenin IstılâhMes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar:Kurtuba Yayınları, 2013), Türkçenin İnkişâfı İçin Tercüme:  (Hitabevi Yayınları, 2014), Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi (2014)  
DERKENAR: NİHAT SÂMİ BANARLI DİYOR Kİ:      Şu fânîdünyâ saadetleri içinde hiçbir şey, azîz Türk çocuklarına Türk dilini öğretmek kadar güzel hizmet değildir.      Vatan çocuklarına bir milletin yarattığı ve yaşattığı dili; bütün güzellikleri, incelikleri, yücelikleri ve güzel sesleriyle öğretmek…      Onları, böyle bir dilin sihirli ifâdelerine yükselterek; her an, daha çok duyan, düşünen, anlayan ve yaratan insanlar olarak yetiştirmek…      Dilin, böylesine tılsımlı vâsıta olduğunu bilmek ve bütün bunları, bilerek, severek yapmak…      Burada cesaretle söyleyebilirim ki yeryüzünde nice insan, böyle büyük bir sanatın, böyle şerefli bir hizmetin vazifelisi olduğunu düşünmemiştir. Çünkü bilindiği ve zannedildiği gibi, bu güzel hizmet, yalnız dil ve edebiyat hocalarının vazifesi değildir. Muallimler, hangi dersin hocası olurlarsa olsunlar, Türk çocuklarına her şeyden çok Türkçeyi öğretecek, onlara, anadillerinin ses ve söz güzelliklerinden, ifâde ve mânâ zenginliklerinden güfteler ve besteler vereceklerdir. Öğretmen değil de anne ve baba iseniz, abla ve ağabey iseniz, bu sizin daha sevgili vazîfenizdir. Yavrularınıza, sözlerini halk dehâsının yarattığı ve bestesi yine halk sanatından yükselen ninniler söylemekten başlayarak, öğreteceğiniz en güzel şey, Türkçedir. (TÜRKÇENİN SIRLARI: Kubbealtı Neşriyatı 15. Baskı. İstanbul, 1998)

Nirengi noktaları

“Nirengi noktası”nın resmî tarifine https://lugatim.com ’dan baktım. Önce “nîreng” geliyor. Şöyle anlatmış: (ﻧﻴﺮﻧﮕﻰ) i. (Fars. nîreng “resim, şekil” ve nispet eki -і ile nîrengі) Bir arazi parçasındaki noktaların yerlerini kesin olarak belirlemek için bu noktaları tepe kabul eden üçgenlerin çizilmesinden ibaret harita çıkarma (jeodezi) işlemlerinin bütünü. Bunu öğrendikten sonra “nîrengi noktası”nın tarifi de basit ve kısa:

  1. Nîrengi belirleme işleminde başlangıç veya karşılaştırma yeri olarak kullanılan noktalardan her biri.
  2. mec. Bir işin, bir meselenin asıl ve önemli tarafı.

Basılı sözlüğü elde etmek isterseniz o da var, ister üç cilt, ister dev bir tek cilt hâlinde: Misalli Büyük Türkçe Sözlük

Size haritacılık anlatmayacağım. Bilmem de zaten. Fakat bir zamanlar nirengi noktası kavramını günlük hayatta sık sık kullanırdık. Hâlâ işlek kullanılır mı bilmiyorum. Yer mi tarif ediyorsunuz, Okulu geç, sola sap, bakkalın karşısı derseniz, okul ve bakkal nirengi noktalarıdır.

Hayatımızın nirengi noktaları

İnsanın hayatında da nirengi noktaları vardır. Sevdiklerimiz nirengi noktalarıdır; sevmediklerimiz de. Fikirlerine saygı duyduğumuz insanlar, takdirle okuduğumuz yazarlar nirengi noktalarıdır. Toplumun kanunlarla, ortak ahlak normlarıyla, övgü ve yergileriyle belirlediği kurallar nirengi noktalarımızdır. Biz, bütün bu nirengi noktalarının belirlediği bir toplum uzayında yaşar, hayatta yönümüzü ve yolumuzu bu noktalara göre belirleriz. 

Bu anlatımımdan toplum uzayının çok boyutluluğu da çıkar. Sevgi, takdir boyutları var. Bunların zıtları da var. Toplumun yazılı ve yazısız kuralları, sizden beklenenler, yapmamanız gerekenler, yasaklar var. Değerler var. Toplum içinde bunları şuurumuzdan, şuuraltımızdan biliriz. Bir kısmını öğrenmişizdir, deneyerek keşfetmişizdir, bir kısmı fıtratımızdan, genetiğimizden gelir. Yazılı kurallar vardır; kanunlar ve kanunlara göre hazırlanmış mevzuat. 

İşte bütün bu bilinen nirengi noktaları toplumu kurar, bizim toplum içindeki hâl ve hareketimizi belirler. Medeni toplum, ahlaklı toplum; her ferdinin kuralları bildiği ve o bildiklerine göre hareket ettiği, yapması gerekenleri yaptığı, yasaklara teşebbüs bile etmediği toplumdur. 

Emri bil maruf

İslam’ın doğduğu çağda, doğduğu toplumda yazılı kanunlar yoktu. Yazılı kanunların yokluğu, nirengi noktaları yokluğu mu demektir? Nirengi noktaları yoksa toplum da yoktur. Hâlbuki insanoğlu, insanoğlu olduğu çağlardan beri toplum içinde yaşadı. Onun için her toplumda; İslam’ın doğduğu toplumda da bilinen ve uyulan toplum kuralları, nirengi noktaları vardı. İslamiyet bunların uygulanmasını emretti. Ancak değerler sistemine uymayanları da yasakladı. Yazılmayan, fakat bilinen hukuka, örfi hukuk da diyebiliriz. Veya töre… İsterseniz “şeriat” yani yol. İş dönüp dolaşıp toplumda nasıl seyredeceğinize, nirengi noktalarına uymanıza geliyor. 

Yukarda anlattıklarımda hep “bilinen” dedim. Örf kelimesi de Arapçadaki urf’tan geliyor. O da aref’in, “bilmek” kökünden geliyor. Ma’ruf da örfe dayanan, bilinen demek. Mesela bizim noterlik mevzuatında, bir belge düzenlenirken belgeyi talep edenin kimliği tespit edilir. Fakat talep eden tanınmış bir kişi ise buna gerek yoktur. Noter, kimlik tespiti yerine falanca “marufumdur” yazar. Yeterlidir. 

Değerler deyip durdum. İşte İslam’ın buyurduğu: Emri bil ma’ruf, nehyi anıl münker. Bilineni işlemek, istenmeyeni engellemek, uzaklaştırmak. Bunu iyiyi emretmek, kötüyü yasaklamak diye çevirenler de var ama bu yorum, “Peki, hangisi iyi, hangisi kötü?” sorusunu davet eder. Hâlbuki ifadenin içinde toplumun nirengi noktalarının iyi olduğuna işaret var. Marufu, örfe uyanı, bilineni işle, istenmeyeni engelle.

Nirengisiz toplum

Gelelim bugüne. Değerleri üstünde tereddüde düşen toplumun marufu yok olmuştur. Nirengi noktaları flulaşmıştır, silinmektedir. Toplum çözülmektedir.

Nirengi noktaları nasıl belirginleşir? Nasıl silikleşir? Rol modeli olmaya soyunan insanların, toplumda yöneticilik görevini yüklenen insanların söyledikleriyle, nutuklarıyla mı? Bir miktar ama bütünüyle değil.  Rol modellerinin, yöneticilerin asıl ve kalıcı etkisi ne dediklerinden ziyade ne yaptıklarındadır. Onların yönettiği ülkede olup bitendedir. Çünkü insanlar duyduklarından ziyade gördükleriyle hüküm verir. 

Eğer yönetici görmemişliğe itibar diyor ve har vurup harman savuruyorsa siz istediğiniz kadar aza kanaat ve tasarruf vaazı verin, vatandaşlar da vurgun arayacaktır. Siz istediğiniz kadar birlik, beraberlik, eşitlik deyin, eğer hamili kartlar ve diğer “yakin”ler, hak etmedikleri, layık olmadıklara makamlara getiriliyorsa nirengi noktaları silinir. Torpil ve adam kayırmadır yeni maruf. Sabaha kadar aksine nutuk atın… Bu hâl, her türlü ahlakın, din dâhil her türlü değerin tahribidir.

Coğrafyamız Yeniden mi Şekillendiriliyor?

            Emperyalist güçlerin ve karanlık odakların sebep olduğu bir saldırı en önemli ve büyük sanayi kuruluşlarımızdan TUSAŞ’a yapılmış, PKK’lı iki militan öldürülmüştür. Savunma sanayiinde önemli üretimler yapan ve rakiplerini sollayan bu kuruluşumuz hedef alınmıştır. Beş şehit ve 22 yaralı vardır. Hedef ülkenin dışa bağımlı kalmasını sürdürebilmektir. Kaybettiğimiz kardeşlerimize Allah’tan rahmet, yaralılara da şifalar dileriz.

Görüldüğü kadarıyla gelecekte çekinilen Türkiye birçok sorunla karşı karşıya bırakılıyor. Adeta 15 Temmuz 2016 yenilgisinin rövanşı alınmak isteniyor. 2014 tarihli İstanbul Sözleşmesinin arka yüzü yeni fark edilmeye başlandı. Bizi çok seven sözde dostlarımız LGBT’yi kurarak ve finanse ederek devşirilecek çocuk arayışına çıktılar. Türkiye’ye sığınanların çocukları da malzeme olarak kullanılmaktadır. Eşcinsel evlilikler, demokratikleşme ve özgürlüklerin yaygınlaştırılması olarak pompalandı. Milli ve manevi değerlerimiz, aile yapımız sistemli bir şekilde saldırıyla karşı karşıya bırakıldı. Kadınlarımıza yönelik saldırılar bazılarınca malzeme yapıldı. Türkiye’ye karşı yoğun bir soğuk harp sürdürülmektedir. Genç çocuklarımıza yönelik zararlı ve onları aileden koparıcı, suça itici oyun ve programlar tanıtıldı ve bunlara yönlendirme yapıldı. Maalesef biraz da ilgisizlik dolayısıyla çocuklarını neredeyse kaybeden aileler görüldü. Uyuşturucu terörü de gerekli mücadeleye rağmen, devam etmektedir. Batı’da yapıyı perişan eden yanlışlar ve sapıklıklar terk edilerek artık normal aileye dönülmek zorunda kalındı. Buna rağmen, onların da şikâyetçi olduğu yapı bozuklukları Türkiye’ye özgürleşme ve demokratikleşme diye yutturulmaya çalışılmaktadır. Geçici sığınmacı dediklerimizi para karşılığı vatandaş yapmaya başladık. Menfaatçilik ve ben merkezli düşünme yanlışı, insana, hayvana ve çevreye düşmanlık görünür hale geldi. Yabancı sığınmacı ülke hastalarına yapılan çeşitli yardımlar kendi vatandaşımızdan esirgendi. Mahkeme kararına rağmen, andımızın okullarda adeta depoya kaldırıldı. Şimdi de demokrasimiz ve coğrafyamız bazı çevrelerce teröre yenik düşürülmeye çalışılıyor. 15 Temmuz yenilgisini bir türlü hazmedemeyen sözde dost eli kanlı ABD yeni oyunlar peşinde… Türkiye federal yapıya geçmeye zorlanıyor. Eyalet sistemiyle ülkemiz parsellere bölünerek sözde demokrasiye geçirilecek ve önü açılmış milli devletlerin karşılaştığı çok kültürlülük tuzağına çekilecek. Egemenliğimiz paylaştırılmaya çalışılıyor.

            Bazı şeyleri de vatandaş olarak hisseder olduk. Eli kanlı İsrail’in ortağı ve hocası ABD’nin “Türkiye artık çok oluyor” sözünü hiç unutmuyoruz. Bizim gönlümüzde daima Türkiye’nin Ankara’dan yönetilmesi vardır. NATO üyesi olmak bunu değiştirmemelidir.

            Şartlar her yönden uygun olsa da iç cepheyi güçlendirmek, safları sıklaştırmak en başta gelen tedbirdir. Bunun için iktidar ve muhalefet belirli konularda uzlaşabilmeli ve dışarıya karşı Türkiye caydırıcı olabilmelidir. Maalesef taraflar arasında yoktan yaratılan sorunlar, çekişmeler zaman kaybına sebep olmakta ve iç uzlaşmayı engellemektedir. Dışarıdan yöneltilen, birliği ve beraberliği bozan maksatlı müdahaleler de Türkiye’nin gelişmesini engellemektedir. İç cephe bir ve bütün olmadıkça etnik bölünmeler yaratıldıkça başarılı olunamaz. Ülkemizde önce ideolojik kışkırtmalar daha sonra etnik ve mezhep mücadeleleri, AB üyeliği yolunda Türkiye’ye uygulanan haksız muameleler, AB üyeliğini tam üyelikten ikinci sınıf üyeliğe indirmiştir. Ülkemizin ne olmasını, ne de ölmesini isteyen sözde dost ve müttefik ülkelerin kabul edilemez çifte standartları malumdur. Buna rağmen, içeride güçlü olup pazarlık gücümüzü artırmak yönünde TBMM gibi itibarlı Gazi Meclise terörist başını çağırıp konuşturmak yerine, başka bir seçenek daha isabetli olabilirdi. Devamlı yazıp çiziyoruz ve konuşuyoruz. Bizim Kürt vatandaşlarımızla bir sorunumuz yoktur. Sorun, Kürtleri temsil ettiğini iddia eden dıştan kumandalı karanlık odakların Türkiye üzerine olan oyunlarıdır. Türkiye içeride kimse ile savaşmıyor ki barışa gidilsin. Bizim mahalli dillerle de sorunumuz yoktur. Ancak dış kışkırtmalarla bazı vatandaşlarımız ayrılığa zorlanmaktadırlar. Birtakım eşit şartlar ve imkânlar herkes için vardır. Bunu engelleyen herhangi bir yasa da yoktur. Ancak olmayan sorunlar yaratılarak Anadolu coğrafyası ufalanmaya çalışılmaktadır. Adeta Milli Mücadele ile kovduğumuz Batı’lı ülkelere tekrar davetiye çıkarılma peşine düşülmüştür.

            Gerçekleri fark edememek, milli kimliği dışlayan etnisite öncelikli TC ile rakip bir devletleşme eğilimi ister istemez çatışma yaratmaktadır. Terör örgütü PKK’yı kullananlar acaba terörist başının sözünü dinleyecek mi? Silah bırakabilecek mi? Kimseye güvenilebilecek gibi değildir. PKK’nın yerine ABD’nin kullandığı YPG Türkiye ile mücadele ediyor. YPG ABD’nin oyuncağı haline gelmiştir. Türkiye bir vekâlet çatışmasıyla karşı karşıyadır. Durum açıklığa çıkmadan, tam anlaşılmadan taraflar arasında istenen sonuç alınamayabilir. Türkiye itibar kaybına sebep olabilecek teşebbüslerden de kaçınmalıdır. Bu yönüyle de 22 Ekim 2024 önemli bir kırılma noktasıdır. Sonuç olumlu da olabilir, olumsuz da… Türkiye’nin başta ABD’ye karşı sürdürdüğü direnç korunmalıdır. ABD’nin Ortadoğu projesine göre ikinci İsrail, sınırımızın güneyinde kurulmak istenmektedir. Bir ara Condoliza Rice isimli ABD’li dışişleri bakanı Ortadoğu’da sınırların değiştirileceğinden bahsetmişti. Ana muhalefet milli meselelerde iktidarla beraber olmalı; yabancı ülkelerle garip pazarlığa girişmemelidir. Askerimiz öldürülmezse biz de teşebbüse evet diyebiliriz şeklinde bir pazarlık doğrudan muhatap olanların elini zayıflatır. Türkiye’nin sorunu sadece AB üyeliği değildir. AB üyeliği ileri sürülerek Türkiye’den birçok taviz istenmektedir. Bir ve beraber olunursa çeşitli dayatmalar aşılabilir. Bunun için sadece seçimlerde değil, milli meselelerde ittifaka ihtiyaç vardır. Anayasa düzenlenmesinde çok dikkatli olunmalı, sadece ilk dört madde ve 66’da değil, ülkemizi arkadan dolanıp zora sokacak tuzak maddelere karşı uyanık olunmalıdır. Hiçbir ciddi devletin kabul edemeyeceği demokratikleşme adı altında ufalanma örnekleri ve egemenliği paylaştırma çabalarına karşı oyuna gelinmemelidir. Kardeş Türk Cumhuriyetleri karşısında anti-Türk maskaraların dayatmalarıyla utanılacak duruma düşülmemelidir. 

Yeis ve Ümitsizlik

     Yeis / Ümitsizlik; her türlü ilerleme, olgunluk ve yükselişin yegâne / tek mâniası, engelidir.

     Hele “Neme lâzım, başkası düşünsün!” anlayışı, yeis ve ümitsizliğin tutunduğu zayıf bir daldır.

     Çünkü herkes: “Ben olmazsam, bizzat ben durumun gereğini yerine getirmezsem, bu dâva çöker, bu iş sonuçlanmaz!” diye düşünerek ümitsizliğe veda etmeli.

     Tıpkı “Bir kişi cennete girecek!” dendiğinde “O kimse ben olabilirim.” diye ümit içinde üzerine düşeni yapmaya çakışmak gibi.

x

     Yeis, insanın mükemmel olmak isteği önünde, en büyük engeldir. Ancak cesaretten yoksun, adım atmaya korkan âciz kimselerin buldukları, temelsiz bahaneden başka bir şey değildir.

     Halbuki fena birine, yeri geldikçe fenalıklarını başa kakmak yerine, iyi biri olabilecek kapasiteye sahip olduğunu sık sık hatırlattığımız takdirde ve o kimseye iyilik şırınga ettiğimiz zaman; onun iyi bir insan olacağını ummak; onun hakkında iyi niyetler ve güzel ümitler beslediğimiz için, güzel netîce ve sonuçlar alacağımız kuvvetle muhtemel ve ihtimal dâhilindedir.

     Çünkü hayat bir faaliyet ve harekettir. Şevk ise onun matiyyesi / binek hayvanıdır.

     Himmet / emek ve gayretimiz şevke / istek ve heves atına binip, hayatın mübareze / çekişme meydanına çıktığı zaman, en evvel şedîd / sert düşmanımız olan, mânevî kuvvetimizi kıran yeise rastlarız. O düşmana karşı:

     “Ümidinizi kesmeyin!” kılıcını istimal etmemiz / kullanmamız gerekir.

     Yani:

     “(Ey Resûlüm! Hangi asırda olduğu fark etmez. Bilerek bilmeyerek, gırtlağına kadar günaha batmış kullarıma) De ki: ‘Ey (hayat nimetini israf etmek suretiyle) kendilerine kötülük edip (günahta) aşırı giden kullarım (sakın ha!) Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin (Siz samimi bir tevbe ile kapısına gelirseniz) Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O (tevbe eden kullarına karşı bağışlaması bol olan) Gafûr (merhameti bol olan) Rahîmdir.’ ” (Zümer: 53, Veli Tahir Erdoğan)

x

     Unutmayalım ki, insanları canlandıran emel, öldüren ise yeis, yani ümitsizliktir.

     Üstelik yeis bir bakıma yılgınlık, dalâlet / sapık fikirlerin ve kalb karanlığının ve ruh sıkıntısının da menbaı / kaynağıdır.

    x    

     Yeis aczden gelir.

     Hamiyet / gayret ise,

     Tüm mani ve engeller karşısında,

     Metanet ve sağlam duruşu muhafaza etmektir.

     Yaşasın sıdk!

     Ölsün yeis!

     Muhabbet devam etsin!

     Şûra / İstişare Meclisi kuvvet bulsun!

     Bütün levm / çekiştirme

     Ve itab / azarlama ve paylama ve nefret,

     Heva ve hevese tâbi olanlara / uyanlara olsun!

     Selâm ve selâmet

     Hüdaya / doğru yola tâbi olanlar üstüne olsun!

Deprem Toplanma Alanları!

Malumunuz ülkemiz bir deprem bölgesi… Bu sebeple diken üzerinde oturuyoruz ve türlü tedbirler almaya çalışıyoruz! Ancak depremlere karşı yeterli tedbir aldığımızı da söyleyemeyiz…

Son günlerde yaşanan asayiş olaylarına, çocuk ve kadın cinayetlerine, taciz olaylarına, organize çetelere, bebek ölümleri vahşetine, Hain Öcalan’ın TBMM kürsüsünde konuşturulması hadsizliğine ve nihayetinde TUSAŞ baskınına bakılınca sosyal ve siyasal depremler yaşadığımızı da çok rahatlıkla söyleyebiliriz…

O zaman ne yapacağız?

Depremlerde nasıl toplanma alanları belirlemiş isek deprem niteliğindeki sosyal ve siyasal fay hatlarının kırılmasının yaratacağı olumsuzluklardan dolayı toplanma alanları tespit ederek zarar görme olasılığımızı en aza indirmeliyiz.

Türk Milleti yeni bir anayasa tuzağına çekilerek bu topraklarda yok edilmek istenmektedir… Bunun şifreleri adını anmak istemediğim partilerin genel başkanları tarafından Meclis’te ve Güneydoğu bölgemize yapılan ziyaretlerde dile getirilmiştir. Hatta iş “el yükseltme” boyutuna ulaşmıştır.

Bu ülke birilerinin istediğini söyleyeceği ve Türk Milletinin geleceğini belirleyebileceği bir ülke değildir.

Türk Milletinin geleceğini kimse ipotek altına alamaz ve onun hakkında kararlar veremez… Şeyhmus’da buna dahil!

Herkes haddini ve durduğu yeri bilecek…

Bu toprakların yegâne sahibi Türk Milleti ve onun devleti Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Hal böyle olduğu için Türk Milletinin bir yerde toplanması ve gücünü göstermesi gerekir. Proje siyasetçilerin ağababalarının oyunları ancak böyle bozulabilir!

Bu sebeple Türk Milletini birleşmeye ve birlikte davranmaya davet ediyorum!

Bu birleşme nerede olmalıdır sorusuna cevap olarak ta: etrafınıza şöyle bir bakın kim sizin düşüncelerinizi seslendiriyor, menfaatlerinizi koruyacağını söylüyor ve öyle de davranıyorsa orada toplanacaksınız…

Türk Milletini ve devletini yaşadığımız ve bundan sonra da yaşayacağımız sosyal ve siyasal depremlerden ancak böyle koruyabiliriz!

Bu oyunları bozmak zorundayız. Parti taassubu, fanatizm, romantizm ile halledilebilecek bir şey yoktur. Onun için gerçekçi olmak zorundayız.

Sizi bu toplanma alanına davet ediyorum… Yarın geç olmadan toplanalım. Birlikte olmamız ve beraberce davranmamız sorunları çözmeye yetip artacaktır.

“Cumhuriyet Türküsü”

ÖZET

            Cumhuriyet Türküsü, Emine Işınsu’nun Millî Mücadele dönemini  anlattığı bir romanıdır. Romanda İstanbullu bir ailenin Ankara’ya göçmesi ve Millî Mücadele’ye katılmaları işlenmektedir. Ailenin en yaşlısı Hüseyin Hüsnü Bey Osmanlıcı  bir düşünceye sahiptir. Onun damadı Selim Muhtar Bey milliyetçi ve Türkçü bir aydındır. Millî mücadele başlar başlamaz Ankara’ya geçmiştir. Selim Muhtar Bey’in kızları Hikmet ve Nazan önce İstanbul’da yaşamaya çalışırken işgal nedeniyle bunun mümkün olmadığı kısa bir sürede anlaşılır.  Kızların annesi daha önce vefat ettiği için Hikmet, Nazan’a hem ablalık hem annelik yapmaktadır. Ankara’ya geçtiklerinde Hikmet çeviriler konusunda babasına yardımcı olur. Nazan da hem Cebeci Hastanesinde hasta bakıcılık hem de askerlere çamaşır dikerek katkıda bulunmaya çalışır. Hikmet ve Nazan İstanbul’da Türk Ocağı çevresinde yetişmiş Türk fikir hayatına  hâkim aydınlarla da tanışmışlardır. Ankara’da Nazan, Derviş tabiatlı Mehmet Efendinin  sohbetlerine katılmakta bundan büyük bir mutluluk duymaktadır. İstanbul’dan Ankara’ya Özbekler Tekkesi Şeyhi Ata Efendi ve Abdulgalip gibi İsimsiz kahramanlar silah ve insan kaçırmaktadır. Fakat İngiliz işgal güçleri bunların farkına varır.

Ankara’da  Sakarya Savaşı’ndan sonra ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde muhalif milletvekilleri Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya sert tavırlarını arttırmışlardır.  Mustafa Kemal Paşa bunların hepsinin üstesinden gelecek ve Büyük Taarruz emrini verecektir. Bu incelemede “Cumhuriyet Türküsü” romanının Türk milletinin  bugünkü ve gelecek  kuşaklara tanıtılması amaçlanmıştır.

            Anahtar kelimeler: Cumhuriyet Türküsü, Mustafa Kemal Paşa, İstanbul, Ankara

ABSTRACT

Cumhuriyet Türküsü is a novel by Emine Işınsu that tells the story of the National Struggle period. The novel deals with the migration of an Istanbul family to Ankara and their participation in the National Struggle. The oldest member of the family, Hüseyin Hüsnü Bey, has an Ottomanist ideology. His son-in-law, Selim Muhtar Bey, is a nationalist and Turkist intellectual. He moved to Ankara as soon as the national struggle began. While Selim Muhtar Bey’s daughters Hikmet and Nazan initially tried to live in Istanbul, it soon became clear that this was not possible due to the occupation. Since the girls’ mother had passed away earlier, Hikmet acted as both a sister and mother to Nazan. When they moved to Ankara, Hikmet helped her father with translations. Nazan also tried to contribute by both nursing at Cebeci Hospital and sewing clothes for the soldiers. Hikmet and Nazan also met intellectuals who were educated in the Turkish Hearth in Istanbul and were knowledgeable about Turkish intellectual life. In Ankara, Nazan takes great pleasure in attending the conversations of Dervish-natured Mehmet Efendi. Nameless heroes such as Özbekler Tekke Şeyhi Ata Efendi and Abdulgalip are smuggling weapons and people from Istanbul to Ankara. However, the British occupation forces become aware of this.

After the Battle of Sakarya in Ankara, the opposition deputies in the Turkish Grand National Assembly increased their harsh attitude towards Gazi Mustafa Kemal Pasha. Mustafa Kemal Pasha will overcome all of these and give the order for the Great Offensive. This review aims to introduce the novel “Cumhuriyet Türküsü” to the current and future generations of the Turkish nation.

Keywords: Cumhuriyet Türküsü, Mustafa Kemal Pasha, Istanbul, Ankara

            GİRİŞ

Türk edebiyatının önemli isimlerinden Emine Işınsu’nun her romanında olduğu gibi “Cumhuriyet Türküsü”nde de millî şuuru güçlendirmek millî kültüre katkıda bulunmak arzusu vardır. Onun eserleri Türkiye’de 1970ler ve 2000ler kuşaklarının üstünde önemli etkiler bırakmıştır. Işınsu, romanları ve romancı arasındaki bütünleşmiş birlikteliği yaşatan önemli şahsiyetlerden biridir. O adeta roman kahramanlarıyla birlikte olayları yaşar ve okuyucuya yaşatır. Bu onun kalemindeki ustalık kadar inandığı ülkünün insanı olmasından kaynaklanmaktadır. Abdülhak Şînasi Hisar Edebiyatta Roman başlıklı makalesinde şunları ifade etmektedir: “Bütün güzel sanat eserleri sanatçıların duydukları bir yaratma gereksimesinin ürünleri olduğu gibi roman da böyledir. Başkalarının besteci, ya da ressam olmak yeteneğiyle doğdukları için müzik ya da resimle uğraştıkları gibi yazarlar
da yazmak gereksemesiyle doğdukları için yazarlar. Bu yetenek onlara dışardan
verilemeyeceği gibi kendi buldukları ve uydukları sanat kuralları da dışında kendince
buyruklarıyla belirlenemez. Roman, toprakta biten bir ağaç gibi, içeriden dışarıya
bir fışkırma eseridir. Kendi özel özsuyuyla doğar, köklerini toprağa salarak ışığa
doğru yükselir, yere titrek dantelli gölgelerini döker ve üstünde çiçekler açar. Onun
yöntemi ve düzeni mühendislerinki gibi değil, doğanınkiler gibidir. O, taş ve kireç
gibi gereçlerle kurulamaz. Dışarıdan ona geometrik kurallar kurmak ve aşmayacağı
uzaklıklar göstermek mümkün değildir”( Hisar, 2017: 105). Işınsu’da eserlerindeki inşa ve ibda edici üslubuyla “Edebiyat Evreni”nde yön bulduran yıldızlar gibi yerini almıştır.

CUMHURİYET TÜRKÜSÜ

Emine Işınsu’nun “Cumhuriyet Türküsü” romanında Millî Mücadele döneminde İstanbul’da yaşayan daha sonra Ankara’ya göç etmek zorunda kalan aydın bir ailenin serencamı anlatılmaktadır. Bu arada ailenin çevresindeki dostları ve tanıdıklarının hayatlarına dokunuşları ve Millî Mücadeleye karşı tutumları da ifade edilmektedir. Roman bu dönemde tarihî gerçeklerle sıkı sıkıya bağlı aynı zamanda fikri ağırlıkta özellikle Osmanlı son dönem aydınları, Türkçülük, Cumhuriyet ve tasavvuf gibi öğretici-aydınlatıcı öğeleri de içermektedir.

            Cumhuriyet Türküsü’nde Hikmet ve Nazan kişilik olarak birbirinden farklı iki kız kardeştir. Annelerinin vefatından sonra Hikmet, Nazan’a ablalıkla beraber annelik de yapmaktadır. Nazan’ın işgal yıllarında İstanbul gibi bir ortamda pırıltılı ipek çoraplar giymesini hoş karşılamamaktadır. Çünkü tanışık ailelerinden Bedriyelerin sıkı fıkı oldukları Yüzbaşı Douglas gibi İngiliz dostları vardır. Bu durum Hikmet’i tedirgin etmektedir.

İşgal altındaki İstanbul’da Teal-i Nisvan Cemiyetinde ve Türk Ocağında bayanlarda görev almaktadır. İstanbul Halkı Halide Edip Hanım’ın Sultanahmet Mitinginde “davamızı ilan ediyorum: bu davamız Türkiye’nin hak ve istiklalidir” sözlerini tekrarlamaktadırlar. İstanbul mitingleri kadın erkek yaşlı çocuk herkesi heyecanlandırmaktadır. Hikmet ve Nazan’ın dedeleri emekli mutasarrıf Hacı Hüsnü Bey Osmanlıcı, babaları Selim Muhtar Bey ise Türkçüdür. Selim Muhtar Bey Millî Mücadele’de görev almak için Ankara’ya çoktan gitmiştir.

Nazan ve Hikmet Türk Ocağında verilen konferanslarda ülkenin birçok problemini öğrenmektedir. Ziya Bey’in(Gökalp) düşünceleri Türk Ocağı üyelerinde yeşermiş Türkçülük fikri üyeler arasında güçlenmiştir. Yine Kazan’lı Yusuf Akçura Bey’in Halide Nusret’in(İlerde Emine Işınsu’yu dünyaya getirecektir) isimleri de Ocak’ta geçmektedir. Gençler Halide Nusret’i de bir aile dostu olarak bilmektedirler. Eski İttihatçıların birçoğu millî mücadelenin içinde yer almış İstanbul’da ve Ankara’da üstlerine düşen görevleri hakkıyla yapmaktadırlar. Hikmet ve Nazan’ın dedeleri Hüseyin Hüsnü Bey sürekli olarak padişahın ve saltanatın devamını istemekte millî mücadelenin başarıya ulaşmasını kalben dilemekteyse de Cumhuriyetle sonuçlanabilecek bir yönetime hiç de sıcak bakmamaktadır. Aile dostlarından Abdulgalip İstanbul’dan Ankara’ya gelişmeleri iletmekte insan ve silahların Anadolu’ya geçmesine yardımcı olmaktadır. Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi ve Ata efendinin insan ve silah kaçırma faaliyetleri de millî mücadelede çok büyük bir işlevselliğe sahiptir. Abdulgalip zaman zaman Hüseyin Hüsnü Bey’in evine gelmekte onunla sohbet etmektedir. Fakat yaş farkına rağmen Nazan’a da âşık olmuştur. Kendisini bu düşüncesinden dolayı içten içe hesaba çekmektedir. Bu arada Ankara ve İstanbul bağlantılarını sağlayan Abdülgalip’in ve kızların babası Selim Muhtar Bey’in arkadaşı Celalettin Hikmet Bey de eve uğramaktadır. Yüzbaşı Celalettin Hikmet’de gönlünü Abdulgalip gibi Nazan’a kaptırmıştır. Fakat Nazan’ın bunlardan hiçbir haberi yoktur. Üstelik ablası “Hikmet” Celalettin Hikmet’i beğenmekte ve ondan bir evlenme teklifi de beklemektedir.

            Bu arada dedeleri damadı Selim Muhtar’dan kızlarının Ankara’ya gönderilmesi talebini içeren bir mektup alır. Hüseyin Hüsnü Bey bu mektuba sinirlense de kendi sağlığının iyi olmadığını akla uygun olanın kızların İstanbul gibi işgal güçleri elinde olan bir yerde bulunmalarından ziyade Ankara’da daha güvende olacaklarıdır. Hatta bu arada Hüseyin Hüsnü Bey ciddi bir kalp rahatsızlığı da geçirmiştir. Kızlar Ankara’ya gittikten kısa bir süre sonrada vefat edecektir.

            Roman bu olay örgüsü içinde devam ederken aynı zamanda dönemin fikir hareketleri ve Türkçülük düşüncesiyle ilgili yazılmış eserlerden kısa bahisler de verilmektedir. Bu sayede okuyucu sadece bir roman akışını değil Cumhuriyet’e giden yolda aydınların fikri inkişafını da göstermektedir.

Dede Hüseyin Hüsnü Bey Zat-ı Şahaneyi düşünmekte onun yeri ne olacak diye hayıflanmaktadır: “Muhtemeldir benim inkârımı mucip olan husus Ankara’nın adeta ne demek doğrudan doğruya kendi aklınca hareket etmesi; güya başımızda bir hünkâr mevcut değil bir halife mevcut değil! (s. 87)  “Evet Mustafa Kemal bir çeşit Türkçü hatt-ı hareketi takip etmektedir ve kanaatime göre; Osmanlı vahdetinden ümidini kesmiştir, hoş belki hiçbir zaman böyle bir ümidi olmadı, o, hiçbir zaman ittihatçı fikir ve düşüncelerinin tam takipkarı değildi. Belki bu Osmanlı muhalefeti yüzünden Enver Paşa ile aralarında şahsi hırslara dayanan gizli bir mücadele vardı,… Memalik-i  Osmaniye’nin başında bir hünkar bulunurken; ona müracaat etmeden, bazı eşhasın meclisler açması, Kanuni Esasiler çıkarması Cumhuriyet tarzı idaresini düşünmesi çizmeden yukarı çıkmaktır Celaliliktir! (s. 88)

Hâlbuki Hüseyin Hüsnü Bey’in ısrarla bilmediği daha önce  ittihatçı olan birçok aydının şimdi Cumhuriyet taraftarı olmasıydı. Prens Sabahattin Bey gibi Adem-i merkeziyet taraftarları da olmasıyla birlikte cumhuriyetçiler ağırlıktaydılar. Abdülgalip Bey ise, “Mustafa Kemal hem bir lider hem bir komutan, hem korunmaya esirgemeye muhtaç bir evlat gibi bu milletin bir evladı değil mi Ah millet kıyma evladına ona sahip çık. Şu şerâitte o sana ancak Allah’ın takdiridir Farkında değil misin”  demektedir”. (S.167)

            Bu arada Roman da Emine Işınsu’nun annesi Halide Nusret’in isminin de çok yerde geçtiği görülmektedir. Türk Ocağı toplantılarında erkekli kadınlığı dinleyiciler önünde Halide Nusret şiirlerini okumuştur. Hatta Ahmet Haşim bir yazısında onu övüp göklere çıkarmıştır.  Bu arada Özbekler Tekkesi ve Karakol Cemiyeti Celalettin Hikmet, Abdülgalib ve isimsiz birçok kahramanla birlikte Şeyh Ata’nın öncülüğünde İstanbul’dan Anadolu’ya insan ve silah kaçırmaya devam etmektedir. Bununla birlikte ittihatçıların bir kanadı da Bolşevik ihtilalini benimseyen yeşil ordu ile münasebet kurmuş Eskişehir’de Arif Oruç isimli bir zat da gazete yayınlamaya başlamıştır. Hürriyet ve İtilaf fırkasından Necmi Rıza İngiliz Muhipler Cemiyetinde Sait Molla ile çalışmaktadır. Kısaca İstanbul bir cadı kazanına dönmüştür. Bu ortamda Halide Nusret Hanım “Git Bahar Git Bahar” diye bir şiir yazmış İşgal altındaki vatandan baharı kovmuştur. İngiliz Muhipleri Osmanlılar, kadınlı erkekli Amerikalı, Fransız ve İngilizlerle kendi kendilerine eğlenceler düzenliyorlardı. Abdülgalip’in de buralardan haber toplamak için zaman zaman katıldığı poker partileri vardı. Abdulgalip pokeri de iyi bilir çok kez de kazanırdı. Millî mücadelenin önemli isimleri İsmet Paşa ve Halide Edip de başlangıçta Türkiye’nin durumundan ümitsiz olmuşlar Amerikan mandasını Türkiye için çıkar bir yol olarak düşünmüşlerdi. Daha sonra Mustafa Kemal’in azim ve kararlı tutumu onları bu düşüncelerinden kurtarmıştı. İstanbul’da tramvaylarda Rum ve Ermeni kadınları oturan Müslüman kadınlara musallat olup yerlerinden kaldırmaktaydılar. Türk kadınları tramvayda yer olsa bile artık oturmuyorlardı. İstanbul sosyetesinden Bedriye Hanımlar (bedroş) evlerinde sık sık parti düzenliyorlar ve İngiliz Yüzbaşı Douglas’ı  mutlaka davet ediyorlardı.

Romanda Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Sodom ve Gomore’sin deki gibi İstanbul sosyetesinin çirkinlikleri uzun boylu tasvir edilmemiştir. Sadece kısa kesitler halinde Bedriye hanımların evinden görüntüler verilmiştir. Bu toplantılara zaman zaman Millî mücadele taraftarı ve hatta İsimsiz kahramanı Abdulgalip gibi insanlar da katılmaktadır. Onlar çok az kişinin bildiği  kötü görünmeyi göze almış vatanperverlerdir. Bunlardan Taşçazadelerin Hüseyin Bey hem işgal güçleriyle arasını iyi tutuyor hem de Abdülgalip gibi milliyetçilere destek oluyordu.

Mehmet Akif’in ve Mehmet Emin Beylerin şiirlerinden mısraların terennüm edildiği eserde Mehmet Emin Bey’in “ben bir Türk’üm dinim cinsim uludur” sözü ile Akif’in “ Eyvah! Bu zilletlere sensin yine illet./ Ey derdi cehalet, sana düşmekle bu millet,/ bir hale getirdin ki: ne din kaldı ne Namus, Eysini İslam’a çöken kapkara kabus/ Ey Hasm-ı hakiki seni öldürmeli evvel/ sensin bize düşmanları Üstün çıkaran el”

Dedelerinin izni ile de Hikmet ve Nazan Hüsniye dadılarıyla birlikte Anadolu’ya geçtiler. Bu geçiş her Anadolu’ya geçenlerin yaşadığı zorluk gibi birçok meşakkati de beraberinde yaşatır. Nazan Darülfünun da okuyanlardan arkadaşlarına bir müddet Bursa civarında bir çiftliğe çekileceklerini söylemiştir. Hikmet ve Nazan Ankara’ya geldiklerinde babası Selim Muhtar Gazi Mustafa Kemal Paşa ile kızlarını tanıştırmak istemiş ve Gazipaşa’dan kısa da olsa bir randevu alabilmiştir: “Gazipaşa meclisin ufak bir odasında onları ve Selim Muhtar Bey’i ayakta karşıladı; son derece ciddi yüzü, gümrah sarışın kaşlarının arasındaki derin bir düşünce çizgisi, kızları biraz korkutmuştu.  Mustafa Kemal, isimlerini ve tahsillerini sordu, Nazan’a zaferden sonra mutlaka Darülfünundan mezun olmasını, muvaffak bir muallime olarak hayata atılmasını tavsiye etti. Hikmet de behemehal ağır bir öğretmenlik bulmalıydı. Sonra onlara; Türk kavminin içtimaî hayatında eskiden beri kadınların büyük bir yeri olduğunu anlattı.  Şu asırda da tıpkı ilim ve fenni imkânlarından faydalanmak gibi, kadınların da içtimaî hayatın birer parçası olarak üzerlerine düşen vazifeleri yapmalarının, bazı kimselerin iddia ettikleri gibi, dinimize karşı olmadığını, bilakis dinin, kadın erkek ayırmadan, çalışmayı, ilim yapmayı teşvik ettiğini söyledi. Onlara, Ankara müftüsü Rıfat Hoca ile tanışmalarını sağlık verdi. Hünkâr, fetva üzerine fetva alıp Kuvayi milliyecilerin idam hükmünü verdiği zaman; bunu “ cerh”  eden bir fetvayı, müftü Rıfat Efendi topladığı ulema ile müzakere ederek vermişti.  Münevver bir din adamıydı kadının içtimayı vazifelerini onunla konuşmayı konuşmalıydılar.”            Gazi paşaya  “Göre kadınını tıpkı bir erkek gibi erkeğe hukukta müsavi devlet işlerinde büyük vazifeler deruhte eden, çocuk terbiyesinde aile işlerinde gayet mahir muhterem bir unsur haline getirilmelidirler. Çünkü kadın kendi başına bizatihi bir kıymettir. Türk kadınına layık olduğu yeri kazandırma gayretlerinin arkasında ben bulunacağım demişti. Kızlar Mustafa Kemal’in yanından ayrıldığında Hikmet babasına döndü “ne kadar mütevazı ve ne kadar kudretli bir zat”  dedi. (s.271-273).

            Bu arada Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutanlığına karşı muhalefet de Ankara’da büyümektedir. Bu bakımdan Özbekler Tekkesi Şeyhi Ata Efendi Hazretleri Ankara’ya sevk edeceklerinin İngiliz oyununa gelebileceklerden olmamasına dikkat etmektedir.  Abdulgalip zaman zaman Yüzbaşı Douglas’la  karşı karşıya gelmekte birbirlerinin hislerini ve düşüncelerini anlamaya çalışmaktadırlar. Yüzbaşı  Douglas, Abdulgalip’den şüphe etmeye başlamıştır. Hikmet ve Nazan Ankara’da Yüzbaşı Celalettin Hikmet’in eniştesi Mehmet Efendi’nin Bir Allah dostu derviş olduğunu öğrenirler.  Özellikle Nazan bundan çok heyecanlanır. Hatta ilk görüştüklerinde ona aşk derecesinde hisler duyar. Bunun beşeri mi yoksa ilahi bir aşk mı oldu ilerleyen günlerde anlaşılacaktır.

Hikmet’le Nazan Ankara’ya geldiklerinde babalarıyla hasret gidermişler burada millî mücadeleye yapabilecekleri katkıları konuşmuşlardır. Sakarya Savaşını muzaffer bir şekilde bitiren Türk ordusunun hali şimdi yoksulluk içindedir. “ Sakarya’da pek çok subay, Talim ve Terbiye görmüş asker ile piyade ve Topçu birliklerin çoğu kaybedilmiştir” (s.189) Ordunun ve milletin toparlanması eli silah tutan herkesin cepheye gitmesi yeterli paranı ve malzemenin toplanması gerekmektedir. İstanbul’da da milliyetçiler para toplayıp Anadolu’ya ulaştırmaya çalışmaktadır. Nazan hem Cebeci Hastanesi’nde çalışıyor hem de Derviş Mehmet Efendi’nin Hanımı, Halası ve evdekilerle birlikte zaman zaman askerler için gerekli çamaşırları dikiyorlardı. İlk dönemlerinde hayli etkilenmiş zamanla yaralılara alışmaya başlamıştı. Halide Edip de onlar gibi hemşirelik hasta bakıcılığı yapıyordu.

            Yüzbaşı Celalettin Hikmet Bey diyordu ki “Cumhuriyet, bizim için şimdilik bir hasret türküsüdür, Evet biz bu Cumhuriyet türküsünü tutturabilecek miyiz?” Hastanede Nazan’la birlikte çalışan hasta bakıcı  Sarı Rıza’dan bir gün hastalara bir türkü çağırmasını istediğinde “Belki.. ama ben daha kavganın başında astım sazımı duvara, dedim, düşman çıkmadan bu memleketten gayri saz haram bana yemin ettim. Onu kovaladığımız günü inşallah alacağım elime yeniden, bakma kafamdan çok türkü yapıyorum emme ille düşman çıkmalı önce, benim türküler sonra”.  Nazan “o zaman Cumhuriyet türküsü yakarsın inşallah”  “He ya. Velâkin Cumhuriyet dediğin nedir bacı” (s.329).

Anadolu insanı Cumhuriyeti yani kendi haklarının ne demek olduğunu henüz bilmiyorlardı. Fakat hep birlikte Gazipaşa öncülüğünde Cumhuriyeti kuracaklardı. “Sivas’ta kurulan Anadolu kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin Anadolu’nun her yerde şubeleri harıl harıl çalışıyor askerlere kılık kıyafetten her türlü malzemeye kadar üretime destek oluyordu. Mesela Amasya, Kayseri, Bolu, Burdur, Erzincan, Erzurum, Pınarhisar, kangalda”.

 “Ziya Bey’in Küçük Mecmuasının etkileri aydınlar arasında konuşuluyor, Yakup Kadri Bey’in şu sözlerini Hikmet, okumuş babasıyla paylaşıyordu: “bu büyük adam, bu Mecmua ile bize yepyeni bir âlemin kapılarını açıyor” Nazan  Tevhid-i Efkar’da Yahya Kemal‘in yazısının şu kısmını şarkı söyler gibi okuyordu: “Mehmet Ziya bey, bu toprağa esrarengiz bir Ekici gibi ne ekti? Bunu bugünkü muhit idrak edemiyor; fakat yakın senelerde idrak ederiz ki “ fikir” denilen meşale O imiş ve o meşalenin peşinden yürüyoruz”. Halide Edip Hanımın yazarlığının yanı sıra bir kahraman olarak bizzat cepheye gitmesi de sohbetlerde geçiyordu. O yıl ramazan hüzünlü geldi. Nazan hevesle gazetelerde Mustafa Kemal’e yahut Yunanlılara karşı yapılacak bir taarruzun başladığına dair bir haber aradı bulamadı. Ruşen Eşref Bey “ Ramazan ayı” isimli bir Baş makale yazmıştı. “donanan minareler sanki güzergâhına yakılan meşalelerdir” “tecellinin vatana İnşallah bir necat müjdesidir” diyordu. Ziya bey Selanik’te iken bilhassa lisan öğrenmek ve tercümeler üzerinde durmuştu ve bu sayede birçok kıymetli kitap lisanımıza tercüme edildi. Cumhuriyet Türküsünü yakmak Kolay değildi.  Selim Muhtar Bey “ o gönlümüzde yakıldı çoktan iş bu Türkiye istenilen ahengi, yani bizim öz ahengimizi kazandırabilmek”.

 Nazan ve Hikmet’in İngilizceleri iyiydi tercüme işinde babaları onlara güveniyordu. Bu arada Mustafa Kemal Paşa diyordu ki “Hakimiyet-i Millîye müstenit bila-kayd-ü şart müstakil bir Türk devleti teşkil etmek ve bu hedefe behemehal vasıl olmaktır”. Müstakil bir Türk devleti sözleri Selim Muhtar Bey dâhil herkesi heyecanlandırıyordu.

Romanın Ankara’da geçen kısmında Derviş Mehmet Efendi’nin sohbetleri de önemli bir yer tutmaktadır. Kızlardan Nazan’ı etkileyen bu derviş Bursalı Hasan Efendi’nin talebesidir Celalettin Hikmet Bey’in kız kardeşi Safinaz (Sevgi Nur) ile evlidir. Tasavvufu yönüyle birlikte Türkçü ve Cumhuriyetçidir. Nazan ilk gördüğünde adeta Mehmet Efendi’ye çarpılmıştır. Nazan Mehmet Efendi’nin evine zaman zaman gidiyor ve bir rüyasının izini sürmek istiyordu. Diğer taraftan” Kirli beyaz koridorlu kirli beyaz ameliyathaneye sahip” hastanede mebus hanımlarıyla, banka müdürü hanımlarıyla çalışıyordu.  Halide Edip Hanım Eskişehir Hastanesi dâhil tüm hastanelerde çalışmıştı. Kadınlar sadece hastanede görev almıyor kızını Mehmet Efendinin ailesine emanet etmiş Ayşe Çavuş gibi kadınlarda etrafına topladığı savaşçı insanlarla birlikte Yunan’a karşı mücadele veriyordu. Vatan mücadelesine hizmet etmekle birlikte Nazan’ın ablası Hikmet’in gönlü Celaleddin Hikmet yüzbaşı’daydı. Fakat bir at gezintisi sırasında Celaleddin Hikmet yüzbaşı, Hikmet Hanım’a kardeşi Nazan’a talip olmayı düşündüğünü söyledi. Hikmet’in dünyası yıkıldı ve Yüzbaşı Celalettin Hikmet’e çok sert tepki gösterdi. O günden sonra mümkün olduğu kadar resmi olmaya çalıştılar.

 Ankara müftüsü Rıfat Efendi ile Mehmet Efendi’nin dost ve millî mücadelenin en sadık müdafileri idiler. Eserde Müftü Rıfat Efendi Mustafa Kemal muhaliflerine karşı şu sözleri Mehmet Efendi’nin evinde misafirlere söylüyordu: “kendileri Gazipaşa biliyorlar ki, mecliste en çok menfi ve bedbinane görünenlerin büyük bir kısmı vakti ile Türk milletinin kendi kendine temini İstiklal edemeyeceği, kanaatini izhar etmiş olan zevattır!” Rıfat Efendi’den sonra Mehmet Efendi’ye tasavvuf konusunda sorular yöneltildiğinde görüşlerini şu şekilde özetliyordu: “imanla dünya meşgalelerine aynı kapta eriterek, çokluk yani cemiyetimiz İçinde Allah ile halvet haline gelebilmektir Hüner.  Ne demiş koca Yunus:  “Ben ayımı yerde gördüm/ ne isterim gökyüzünde/ Benim yüzüm yerde gerek/ bana rahmet yerden yağar

– O halde her şey hak mıdır diyeceğiz hocam sorusuna

            Mehmet Efendi şu karşılığı verir: “Her şey Haktır, her şey Allah’tadır değil; “her şey Allah’tandır, her şeyin halikı Allah’tır” dememiz lazım gelir. Sevgili peygamberimiz “peşinen Allah’a hamd ederim ki, kendi nefsini Latif kıldı, O’na hak adını koydu, yine kendi nefsini kesif kıldı ve ona halk adını verdi,  sonra kesif yüzünü Latif yüzüne davet etti” diyor .(s.357)

Halide Edip Hanım: Osmanlı Devleti’nin parçalanmasına Ne diyelim?

 Mehmet Efendi Araf suresinden bir ayet okudu sonra izah etti “her milletin bir sonu vardır ve o son geldiğinde ne bir an tehir edebilirler ne de öne alabilirler” önce bu ayeti unutmayalım. Osmanlı Devleti’nin muvaffak ve Kudretli devrinde Tevhid akidesi vardı Birlik içinde birlik, dirlik ve hayatiyet mevcuttu yani Türk İslam kültürüne onun değerlerine, örf ve adetlerine dayalı olarak ferdin cemiyetle bütünleşmesi tekleşmesi vuku bulmuştu. Ne var ki Tevhid akidesi bozulur gibi oldu kişi menfaatleri camia menfaatlerine galebe çaldığı, kişi benliği camia menfaatlerinden üstün tutuldu. Osmanlı Cemiyeti artık verilen değil alınan parçalanan bozulan bir hale düştü. Koskoca Millet de parçalandı. Ne yazık İttihatçı diye kendilerine isim koyanlar bile gayeleri Osmanlı tevhidi ve devamı olduğu halde kendi işlerinde ittihattan uzaktılar; sen ben davasına düştüler yüksek idealleri Osmanlı’yı içindeki dinler ve halklarla bir bütün halinde tutmaktı. Fakat ne yazık sanki kafirlerden akıl alırcasına ve zaman zaman da alarak muamelatta bulundular ve bina ettikleri meşrutiyeti her derde deva sandılar. İslam dininin yanlış tefsirleri de çoğalmış sanki Kur’an-ı Kerim rafa kaldırılmış sözlerine alimlerinin sözleri tefsirleri baş tacı edilmiş mevzu hadisler uydurma sünnetler asıllarının yerini almıştı. Bir zamanların İlim ve irfan yuvası olan medreseler tekeler artık tevessü etme yolundaydı. Ayrıca memleketin iktisadiyatı gayrimüslimlerin eline geçmişti. Onlar ki kendilerinde Osmanlı’dan gayrı’ya mensubiyet kuvvetli bir milliyetçilik şuuru teşekkür etmişti. Vahdet bozulmuştu bir kere memalik ki Şahane parçalandı. Kur’an-ı Kerim’de Rad suresinde “bir kavim güzel hal ve ahlakını değiştirmedikçe Allah da onların durumunu değiştirmez” buyuruyor”(s.359-360)

 Mebus Hüseyin Hami Bey: Mehmet Efendi Türkçülerin istediği şey kavmiyetçilik olmuyor mu kavmiyetçilik İslamiyet’e mugayir değil midir diye sordu.

            Mehmet Efendi Hucurat suresinin 13 ayeti der ki “ ey insanlar doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık, birbirinizi kolayca tanıyasınız diye sizi Milletler ve kabileler haline koyduk. Şüphesiz Allah katında en değerliniz ona karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Allah bilendir haberdardır” Şu halde asıl kavimleri ve milletleri reddetmek Allah sözüne karşı gelmektir. Yine Maide ve Hud suresinde “ eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı” denmekte. Demek ayrı ayrı ümmetler Milletler olmamızda da var bir imtihan bir hikmet.  Yunus suresinde de açık açık bu Kur’an bütün insanlar için bir nasihat ikazdır deniyor. Mehmet Efendi devam etti aslında Türk Vahdet anlayışında kavrayış zaten mevcut Vahdeti idrak etmektir. Türk milleti Tarih sahnesinde var olmuş halen var olan ve ileride var olacak bir şeniyettir. Bizlere düşen bu hakikati tıpkı Tevhid anlayışı gibi yeniden idrak etmektir. Çünkü insan ancak aynı imanı aynı dili aynı tarihi ve aynı kültürü paylaştığı kimselerle bir ve beraber olduğunun şuuruna varabilir.  Hüseyin Hami Bey fakat ikinci gruptaki muhalifler dedi.  Mehmet Efendi öfkelenmişti onun sözünü Bakara suresinden bir ayetle kesti: “onlar bir sürü sağırlar, bir sürü dilsizler, bir sürü körlerdir” tevhidden ve kendilerinden haberleri olmayan cahil ve bulanık zihinler vahdeti bütünlüğü zedeleme yolundadırlar. İşte bu yüzden Ankara’da teşekkül ettirilen vahdetin, Türk ve Müslüman ruhunun tevhidine karşı çıkmaktadırlar. Bu yol hatalıdır ve Allah’tan ırak kılar insanı. Mehmet Efendi ile müftü Rıfat Efendi içeri çekilip bir süre sohbet ettiler. Mehmet Efendi dışarı çıktığında kayınbiraderi Celalettin Hikmet yaklaştı size acı bir haberim var dedi. İstanbul’da Abdulgalip Bey öldürülmüş. Faili meçhul cinayetlerden biri olarak gösteriliyor ama İngilizlerden şüpheleniyordu. Şeyh Ata Efendi sorguya alınmıştı. Yüzbaşı Douglas’a karşı sert bir millici konuşmadan sonra bunlar olmuştu. Hikmet ve Nazan bu acı haberden sonra müsaade isteyip ayrıldılar. Hikmet “ Allah rahmet Eylesin” dedikten sonra Abdulgalip Bey’e karşı dini vazifelerini yapacaklarını söyledi.

Ankara’da hem Meclis hem Ordu kaynıyordu. Ordu’da istedikleri komuta görevlerine gelmeyen Paşalar huzursuzluk çıkarıyor mecliste ise muhalif kanat alabildiğine Mustafa Kemal’e karşı eleştiriler yapıyordu.  Yunan Ordusu askeri teşhizat, uçak, her türlü motorlu vasıta açısından fevkalade kuvvetli ve zengin buna mukabil Türkler Süvari sayısınca üstündüler. Garp cephesi komutanı İsmet Paşa latife ederek “Mohaç’tan sonra en büyük Süvari kuvvetini ben kullanıyorum” diyordu.  Mustafa Kemal Paşa’nın bir sağlık rahatsızlığı sırasında mecliste bulunmadığı bir oturumda başkomutanlığı muhalifler tarafından düşürülmüştü.  Halbuki “ Büyük Millet Meclisi’ni teşekkül ettiren, bu meclisin kararlarına uyan  Anadolu’da bir zafer heyecan ve inancının uyanmasına sebep olan, İstanbul’dan mandacıyı ve himayeci zihniyetlerin hesaplarını kurutan, muntazam orduyu kurup harekete geçiren, Türkçüsü,  hocası, hacısı, esnafı, memuru ve her ferdiyle Türk milletinin yanına alan ve Nihayet Sakarya Zaferini kazanan Mustafa Kemaldi. O bir tek kere meclisin kumandanlığını kaldırması üzerine bu kararı kabul etmeyecek sebep olarak da “Düşmanın karşısında bulunan ordumuz başsız bırakılamaz, bu sebepten başkumandanlığı bırakmadım, bırakmam, bırakmayacağım” diyecekti.

Yüzbaşı Celalettin Hikmet mecliste Hamdullah Suphi’nin tuttuğu bir notu hikmetle Nazan’a getirmişti. Beraberce okuyorlardı: “ Gazipaşa, daha kapıda görülür görülmez, meclise müthiş bir sükut kaim oldu, hani öyle sessizlikler vardır, içine düşen  bir şeyi büyüten durgun berrak su gibidir. İşte bu sükut da kürsüye çıkanı, başkalarından, hepimizden ayıran, bu büyüten bir kuvvet ve manada idi. O dakikadan itibaren, her taraftan gelen tehlikelerin, tehditlerin çevresinde kaynayıp çalkalandığı bu kürsü üstünde. Onun ruhu, buralara karşı kanatlarını beyaz Şimşekler gibi açan, bir deniz kuşu, bir fırtına kuşu gibi duracaktır…”

 Mustafa Kemal meclis kürsüsünde şu konuşmayı yapmıştı: “ başkumandanlık makamının temadisi, olsa olsa misak-ı millî’mizin ruh-ı asliyesiyle müterafik netice-i  katiyeye vasıl olacağımız güne kadar devam eder. Neticey-i Mesudiye emniyetle vasıl olacağımıza şüphe yoktur. O gün kıymetli İzmir’imiz, güzel Bursa’mız, İstanbul’umuz, Trakyamız ana vatana iltihak etmiş olacaktır. O mesut günün hulülünde  bütün milletle beraber, en büyük saadetleri idrakle müşerref olacağız. Benim başlıca ikinci ve saadetim olacaktır ki, o da davayı mukaddesimize başladığımız gün bulunduğum mevkiye ruşu edebilmekliğim imkânıdır. Sine-i Millette serbest bir fert olmak kadar, dünyada bahtiyarlık var mıdır?” (s. 398-399).

Mustafa Kemal Kuvay-i Milliye yolunu açmış Türkiye Büyük Millet Meclisi fikrini kuvvetlendirmiş nihayet kazanılacak zafer tabi olarak cumhuriyet idaresini getirmiş olacaktı. Ancak teşkil edilecek olan cumhuriyette mutlaka öz araştırılmalı; dil Akademisi tarih ve Türkçülük Akademisi, buna bağlı olarak Ayrıca Türk harsını  Anadolu’da araştıran birçok müessese kurulmalıydı. Öğretmenler bu müesseselerin gönüllüğü askerleri olmalıydılar” (s.399).

Büyük Taarruz hem düşmanlardan meclisteki milletvekillerinden gizlenmekteydi. Çünkü yerin kulağı vardı. Mustafa Kemal Paşa meclisteki hararetli görüşmelerde her şeyi göğüslüyor bütçe açığından dolayı Ordu mevcudunu azaltmak isteyenlere karşı şu sözleri söylüyordu: “efendiler, ben ordumuzun mevcudiyet ve kuvvetini, paramızla mütenasip bulundurmak fikrini kabul edenlerden değilim. Paramız vardır, Ordu yaparız, paramız bitti Ordu lağvedilsin! Benim için böyle bir mesele yoktur. Efendiler para vardır veya yoktur, ister olsun ister olmasın, Ordu vardır ve olacaktır

 Bu sırada Yunanlılar Trakya’daki birliklerini takviye ediyorlardı.  Hacı Anesti 27 Temmuz’da Tekirdağ’a geldi 28 Temmuz günü ileri Harekatı başlattı. işte Yunan Megalo İdaası en büyük adamını atıyordu. Bu arada Çanakkale’den Marmara’ya girip İstanbul’a ulaşmak için Yunan donanması harekete geçmişti. Ancak Yunan öncü birlikleri müttefik müttefikler tarafından Terkos Büyükçekmece hakkında Fransız, İtalyan Kuvvetleri ve Türk jandarmasının ateşiyle karşılaştılar. Megalo İdea’nın neferi Hacı Anesti İzmir’deki karargahına dönmek zorunda kaldı.

 Türk taarruzu gizli tutuluyordu bir futbol gösterisini seyretmek bahanesiyle Ordu ve bazı Kolordu kumandanları 28 Temmuz’da Akşehir’e davet edildi. 6 Ağustos günü Kazım Paşa ile Gazipaşa Ankara’ya döndüler mahrem olarak İsmet Paşa kumandanlarına hazırlık emri verdi.  İsmet Paşa” Afyon-Akşehir doğrultusunda Yunan ordusunun ihtiyatı karşı taarruza geçerse Türk ordusunun göller mıntıkası ve Toroslar gibi engebeli arazide imha edilebileceği ihtimaline karşı şunları söyledi “büyük tehlikeler göze alınmadan büyük zaferler kazanmak Kabil değildir. Kazanacağımız Zafer göğüs gereceğimiz müşküller kutrunda büyük olacaktır diyordu.(s.407). Mecliste Kara  Vasıf, Selahattin, Hüseyin Avni  ve etrafındakiler Millî müdafaa bütçesinin hazırlanmasında müşküller çıkarıyorlardı. 8 Eylül 1919 Sivas Kongresi’nde de İstanbul delegeleri bilhassa Refet, Kara  Vasıf, İsmail’i Hami beyler ve İsmail Fazıl Paşa manda lehine görüşlerini bildirdiler. Bursa delegeleri arasında bulunan Mehmet Efendi kendini tutamamış “ İstanbul’dan mandayı bize hediye mi getirdiniz” diye bağırmıştı.

            Kara Vasıf Bey “düvel-i  itilafiye bizim müstakil bir devlet olarak tanısa dahi, Biz müzaharete muhtaçız” diyordu.  Amerikan mandası onun dilinde müzaharet ismini alıyordu. Son söz olarak da  “İngiltere kendimize düşman Amerika’yı ehveni şerh addediyorum” demişti. O günlerde Mustafa Kemal İstanbul delegeleri için “ İstanbul’dakiler ve buradaki temsilcileri, nevmid  ve hasta insanlardır. Ecnebiyi işgal tazyiki altında cesaret ve ümitlerini kaybetmiş olmanın verdiği teessürle ve marazi bir haleti ruhiye içinde hareket ediyorlar, bunun başka türlü izahı yoktur” demişti.

 Akşehir’de Ordu komutanlarını İsmet Paşa ile toplantıları devam ediyordu. Yunan soluklarını tutmuş nefesimizi dinliyordu bazı Paşalar yapamayız bu son derece zor bir harekettir diyordu. 14 Ağustos’ta harekete geçerlerse 24’ünde yerlerine Birlikler ulaşmış olacaktı.  Yüzbaşı Celalettin Hikmet Bey cepheye gitmeden önce eniştesi Mehmet Efendi’yi ziyaret etmişti. Mehmet Efendi kayınbiraderi Celalettin Hikmet’e hiç beklemediği bir teklifte bulundu. Hikmet Hanımla evlenmesini  istiyordu. Yüzbaşı Celalettin Hikmet’e göre bu imkansızdı çünkü Hikmet Hanıma kız kardeşi Nazan Hanım’a karşı duygularını söylemiş ve ondan çok kötü bir cevap almıştı. Fakat Mehmet Efendi bunda ısrar etti. O size huzur getirecek sevgi verecek dedi. Zaferden önce nişanlanırsınız zaferden sonra düğünü yaparsınız dedi. Derviş Mehmet Mustafa Kemal Paşa gibi emindi.  Mehmet Efendi’nin halası, hanımı ve Celalettin Hikmet hep birlikte Hikmet Hanımlara gittiler. Babası Hikmet Hanım’a fikrinin sorulmasını istedi. Geçmiş günlerdeki dargınlığına rağmen Hikmet Hanım başıyla rızasını ifade etti. İki aile daha sonra birbirlerine nişan bohçaları götürdüler. Nazan da bunda büyük mutluluk duydu. Çünkü o ablasının mutluluğunu  çok istiyordu. Yüzbaşı Celaleddin Hikmet cepheye gitmiş Büyük Taarruzu bekliyordu. Hikmet Hanım aklına onun sürekli olarak Şehit olacağı düşüncesini getiriyordu.

14 Ağustos pazartesi gününün gecesi ile birlikte ilk birlikler harekete geçti, nereye, hangi maksatla yürüdüğünü ne erat, ne de çeşitli rütbedeki subaylar biliyorlardı. Ankara’daki muhalifler: “işte Bahar Geldi Geçti, yaz da bitmek üzere, Eğer Ordu, hazırlıklarına hâlâ daha ikmal edemedi ise, bir an evvel sulh yollarını arayalım, vakit geçiyor, kış yaklaşıyor, böyle zulmet içinde İntizar edilemez!” diye bütün gizli açık celselerde ileri geri konuşuyorlardı.

 Bu arada Ordu, parça parça birlikler halinde gecenin ve tarihin değişik zamanlarında.. bir dev makine intizamıyla ve gürültüsünü keserek ve ışığını karartarak ve nefesini tutarak; sadece geceleri hareket ediyordu. Sanki karanlığın akıl almaz cinleriydi Türk askerleri… hava belli belirsiz aydınlanmaya başlarken, yollara düşen olanca erat, cephane, at, araba, kağnı, öküz, merkep, deve sanki yer yarılmış da, içine girivermişler gibi, kayboluyorlardı! Bunca insanın, top tüfeğin, hayvanın gündüzleri, sihirli gölgelere bürünüp saklanacakları konaklar çok daha önceden tespit edilmişti; büyük ve kuytu ağaç altları, köprü altları, dağ yamaçları ve bazı köyler.

20 Ağustos tarihli gazetede çay ziyafeti haberi çıktığı gün Gazi Akşehir’deydi. Ağustos başında cephe dönüşü artık bakanları taarruz emrinden haberdar etmeye zamanı geldiğine karar vererek heyeti vekileyi toplamış orada Fevzi ve Kazım paşaların huzurunda vaziyeti dahiliyeyi hariciye ve askeriyeyi münakaşa ve müzakere ettikten sonra Garp cephesi Kumandanı İsmet Paşa’ya taarruz emri verdiğini resmen açıklamıştı.  Gazipaşa bakanlardan sonra kendisine en yakın olan ona daima destek veren fakat son zamanlarda üzerlerinde yapılan menfi propagandaların kötü tesirleri görülmeye başlanan kendilerinde bir takım tereddütler uyanan zevatı topladı. Selim Muhtar Bey de onlar arasındaydı.. Gazipaşa, dostlarına pek yakında taarruz edeceğini ve 6-7 günde düşmanın Kuvay-i Asliyesini mağlup edeceğini söyledi, Onları tenvir ve teskin etti. Sesi her zamanki gibi güven vericiydi, bugün gözlerinde görmeye alışık oldukları mavi şimşekler çakmıyor, ve onlar sakin, bulutsuz Gökler gibi içinden ışıklı ve huzur doluydu, o kadar endişeli kişi ona bir kere daha inandılar ferahladılar”.

 Böylece Ankara’daki kendi tayin ettiği son işlerini de tamamlayan Gazipaşa 17 ağustos gecesi Tuz Gölü üzerinden Konya’ya hareket etti, gideceğini kimseye bildirmemişti.. ve Konya’ya varır varmaz postaneyi kontrol altına aldırarak orada bulunduğu haberinin bir yerlere ulaştırılmasına engel oldu.  20 Ağustos günü saat 16 civarında Akşehir’de cephe karargahında bulunuyordu, İsmet Paşa ile kısa bir müzakereden sonra tespit ettiği tarihi bildirdi: “26 Ağustos 1922 Sabahı, fecirle” O gün Garp cephesi karargahı Akşehir’den taarruz cephesi gerisindeki Şuhut kasabasına nakledildi. Ve ertesi gün 25 Ağustos 1922’de öğle zamanı Garp cephesi komutanı İsmet Paşa’nın imzasıyla taarruz emri orduları açıklandı: “26 Ağustos sabahleyin düşmana genel taarruz icra olunacaktır”.  Kocatepe, adına yakışır yükseklikte bütün sahaya hâkim durumdaydı doğuya ve batıya uzanan kolları kuvvetlerin gizlice toplanabilmelerine, manevra yapmalarına uygundu. Sanki o günlerde Kocatepe, düşmana gözaltında bulundurarak gizlenmek ve muharebeyi idare etmek için, Allah tarafından Türklere İhsan olunmuş bir lütuftu.

O geceye.. Aysız karanlığın, en yoğun zamanında Türk ordusu tekrar hareket etti; Son iki gündür cepheye çok yaklaşan ve sükûnet içinde kımıltısız bekleyen, ön safta taarruza katılacak tümenler, gündüz saklandıkları vadi içlerinden, tepelerin ardından çıkarak, büyük sessizlikte, ileriye doğru hareket ettiler… Topçular, piyadeler mevzilerine girerken süvariler at bindiler, komutanlar komuta yerlerine geçtiler. Siyah sessizliği bozabilecek, hareket eden her şey bağlanmış; mataraları bağlanmış, atların ağızlarına, ayaklarına ve topların demir tekerleklerine benzer sarılmıştır. Yine yer yarılmış, gece cinleri ortalığa saçılmış, vazifelerini büyük bir sükunet için de yapıyorlardı.. Düşman gözü önünde bulunduğu için onarılamayan, fakat taarruzda gerekli olacak köprüler bile bu gece tamir edildi; sessiz ve acele. O gece yatsı namazından sonra Mehmet Efendi seccadesinin başından kalkmadı ta be sabah… İbadet etti.  ve.. 26 Ağustos Sabahı.. Fecirle taarruz başladı.

SONUÇ

Türk milleti ordusuyla birlikte yüzyılın destanını yazmıştı. 30 Ağustos’ta Başkomutanlık Meydan Savaşı kazanılmış Yunan Ordusu 9 Eylül’de İzmir’de Akdeniz’e dökülmüştü. Roman “26 Ağustos Sabahı.. Fecirle taarruz başladı” cümlesinden sonra tüm hayal gücünü okuyucuya bırakmıştır. Çünkü 29 Ekim 1923’te Türk zaferi Cumhuriyetle taçlanacaktır… Ve bu milletin Cumhuriyet Türküsü sonsuza kadar devam edecektir. Kiminin sazında, gitarlarında bazen kemanda, neyde yahut piyanoda musikinin en güzel nağmeleri Türk’ün ihtişamlı mücadelesi ve Cumhuriyet inşası üzerine çalınacak, bestelenecek ve söylenecektir.Atatürk, 1926 yılında kendisine karşı yapılacak bir suikastın önlenmesinden sonra “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır”  demiştir. Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletine ebedi bir Cumhuriyet ve sonsuza kadar gökyüzünde nağmeleri çınlayacak bir “Cumhuriyet Türküsü” bırakmıştır. Emine Işınsu bu türkünün ilk bakışta belki fark edilmeyen arka planını bir sanatçı titizliği ile kanaviçe gibi işlemiştir. Bu kanaviçe Türk kadınının çeyiz sandığında saklanan hazinesi gibi gelecek nesillerin hafızasına emanet edilecektir. Cumhuriyet Türküsü Türk milletinin Hürriyet ve İstiklal Bayrağının romana bürünmüş güftesi ve bestesidir. Bu güfte ve bu beste; Türk Ordusu’nun Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki çelik iradesi, Anadolu toprağına dökülmüş şehit kanlarıyla yediden yetmişe Türk insanının iman ve gayretiyle yazılmıştır. Ne mutlu Cumhuriyetin gözyaşı ve kanla kazanıldığını anlayana, “Ne Mutlu Türküm Diyene”.

Kaynaklar

1-Hisar, A Ş. (2017) Edebiyatta Roman, Türk Dili, Aylık Dil ve Edebiyat Dergisi, Roman Özel Sayısı I-II, Tıpkı baskı, Ankara, (Ulus, Güzel Sanatlar Sayfası, 5.9.1943).

2-Işınsu, E. (1993). Cumhuriyet Türküsü, Ötüken Neşriyat, İstanbul. 

    Tarikatlar Cemaatler

Tarikatlar genellikle tenkit ettiğimiz tarikat/ cemaat ilişkileriyle araştırma yaparken ilgimi cezbeden bir makaleden alıntı yaptığım özet:*Tarikatçı olacaksanız Ahmet Yesevi gibi, Yunus gibi, Hacı Bektaşi gibi, Tabduk Emre gibi, Ahi Evren gibi Hacı Bayram gibi yerli ve milli olacaksınız yabancı değil.‘’Gelin canlar bir olalım’’ diyeceksiniz ki sözünüz Adriyatik’ten Çin Seddine bütün bir Türk dünyasında yankılanacak.‘’Bir kez gönül yıktın ise kıldığınız namaz namaz değildir’’ Diyemiyorsanız susacaksınız.

*

Halep ordaysa arşın burada. Bu iş öyle yanmaz kefen, sırattan geçiren terlik, deve sidiği, cezbe, rüya, papağan gibi eski âlimlerinin sözlerini nakletmek hele hele de fütursuz ve hadsizce Allah ve Resulünü bu işe alet etmekle olmuyor. ‘’Dervişlik olsaydı taç ile hırka, biz dahi alırdık otuza kırka’’Şeyhleriniz, tarikatlarınız varsa bir kerameti bizden olan kurtulur diye zümrecilikle değil,

*

Türk tarikat ve ulularında ki gibi, millet için, insanlık için çıkacak ortaya.‘’Gel gör beni aşk neyledi’’ Diyemeyen aşkın,‘’Yaradılanı hoş gördük yaratandan ötürü’’ Diyemeyen sevginin postuna oturmayacak. Arkadaş.‘’Dinine dizlerinle değil, kalbinle bağlan’’ Diyebilen bir şeyh olmadıktan sonra o tarikatın ne önemi var.Bu asil millet için ‘’Bir olalım iri olalım diri olalım’’,’’Eline beline diline sahip ol’’ ,’’ bölüşerek tok, bölünerek yok oluruz’’Diyen milli şuura sahip Türk ulularını ne zaman keşfedeceksiniz acaba?‘

*

’Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde, hakkın yarattığı her şey yerli yerinde, bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok. Noksanlık, eksiklik, senin görüşlerinde’’ Diyebilseydi şeyhleriniz, tarikatlarınız yobazlık ve sapıklık suçlamalarına bu kadar maruz kalır mıydı acaba?

‘’İlim beşikte başlar mezarda biter’’‘’En büyük keramet çalışmaktır’’ Diyen mutasavvıflardan sonra kusura bakmayın da çalışmadan saltanat süren şeyhler pek akılcı gelmiyor insana.‘’İncinsen de incitme ‘’‘’Kadınlarınızı okutunuz, kadınları okumayan millet yükselemez’’ Sözünü kim niye söylemiş acaba?‘

*

’İslam’ın temeli güzel ahlak; ahlâkın özü bilgi; bilginin özü akıldır’’ Diyen pirlerden sonra acaba aklı ipotek etmek niye nasıl ve nerden çöreklendi bu coğrafyaya?‘

*

’Kuvvetini mazluma değil zalime kullan’’ Sözü yerine fırıl fırıl iktidar peşinde koşmak tarikatçılık cemaatçilik Allah dostluğu mu oluyor şimdi?‘’Hararet nardadır sacda değil, Keramet baştadır, taç da değil. Her ne ararsan kendinde ara, Kudüs de Mekke de hac da değil’’‘

*

’Çalışmadan geçinenler bizden değildir’’ Sözünden ders almayan şeyh şeyh olabilir mi?‘’Eşine işine aşına özen göster’’‘’Hak ile sabır dileyip, bize gelen bizdendir. Akıl ve ahlak ile çalışıp, bizi geçen bizdendir’’ Sözlerini hiç duydunuz mu acaba?‘’İslami hükümleri tam bilmeyen, tatbik etmeyen bir kimse, evliyalık yolunda bulunmaya kalkarsa, bunun imanını şeytan çalar’’ Diyen Yesevi demek ki boşa dememiş bu sözleri.

*

Anlayacağınız bütün tarikat ve cemaatler iktidar sofrasında nimet yarışına girip bizi Ortadoğu batağına çekerken, Türkistan uluları ‘’Padişah huzurunda dahi olsanız hakkı ve hakikati söylemekten çekinmeyiniz’’ Diyerek hala aydınlatmaya devam ediyorlar bizleri.*

Öyle görünüyor ki biz ne dersek diyelim tarikat ve cemaatler çıkar sarmalında birlikte yürüyecekler.Mesele ister küresel güçler, ister gizli ve açık yürütülen Arap milliyetçiliği, ister cahillik, ister Vahabi selefiyeciliği ve ister yobazlıktan geçinen din tüccarları olsun Türkün ilelebet süren varlık mücadelesinde Türkün en hayati varlık sorunları olmaya devam edecektir.

Asil, Aziz ve Yüce TÜRK Milletine……CUMHURİYET Bayramı (29 Ekim 1923) Mesajım!

Her türlü kapalı rejimin (faşizm, Komünizm, monarşi, feodal yönetim, dikta, cunta, tek adam, despotik yapılar, aşiret, şıhlık, şehlik, Oligarşik yapı, padişahlık vb.) er / geç çökmeye mahkum olduğu gerçeğinden hareketle; insan onuruna en uygun ve yakışan eksiksiz, katıksız olarak uygulama zorunluğu olan….hakkın, hukukun ve adaletin tam tecelli ettiği, hakimiyetin kayıtsız ve şartsız milletin olduğu ve milletin hür iradesiyle kendi-kendisini yöneteceklerini (hiç bir baskı altında kalmadan, hilesiz, entrikasız) sandıkta belirleme sistemi olarak taçlandırılan; adına ilmi manada demokrasi dediğimiz Cumhuriyet yönetim şeklinin tüm kurum ve kuralları ile uygulanması için, zamanın tüm olumsuz koşullarına rağmen elde edilen, topyekûn kurtuluş mücadelesinin kazanılması, zaferle sonuçlanması sonucunda; Rahmetli Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ ün Asil ve Yüce Türk Milletine en uygun gördüğü en faziletli rejim olan Cumhuriyet’ in kurulmasının tescillendiği gündür 29 EKİM 1923.

Anılan bu çerçevede; her dönemde olduğu gibi yaşadığımız şu zaman diliminde de, mevcut olan bölücü, yıkıcı, kışkırtıcı, Vatan ve Cumhuriyet düşmanları ile; en faziletli rejim şekli olan Cumhuriyet’ in nimetlerinden faydalanarak; belirli mevki- makam ve yönetimlere geldikleri halde; anılan bu demokratik sisteme nankörlük yaparak; bilerek veya bilmeyerek ihanet edenler, bazı küresel ve emperyal güçlerin taşeronluğunu yapan yerli işbirlikçi vatan hainleri sizlere sesleniyorum…..Sizlere…..!

Geçmişte atalarımız; aynı sizlerin yolunda sinsice yürüyenlerin, iz sürenlerin….defterlerini nasıl dürdüyse, nasıl yok ettiyse layık oldukları yerlere nasıl postaladılarsa…. işte o cesaret, inanç, iman, azim ve kararlılığa da bizlerin donanımlı olduğumuzu asla unutmayınız.

Sizlerin de akıbetinizin aynısı olacağını bilmenizi isterim.

Bu Asil, Yüce Türk Milleti sizin gibi hainlere pabuç bırakacak acizliğe hiç bir devirde düşmemiştir.

Dünya durdukça yaşayacak olan son Türk Devleti’ nin kolay kazanımlarla elde edilmediğinin farkında olunuz.

Yüce Türk Milletinin bir ferdi olarak, sizleri uyarmak ve vatandaşlık görevimi ifa etmek çerçevesinde diyorum ki…….Er – Geç….Layık olduğunuz cezaları misli ile ödeyecek ve yaşayacaksınız.

İşte bu kapsamda; her gecenin bir sabahı olduğunu asla unutmayınız, elbet bir gün keser dönecek sap dönecek gün gelecek hesap dönecek. İşte o zaman diliminde bu yaptığınız ihanetleri, hainlikleri kat- kat, ödeyeceksiniz.

Aynı geçmişte bir kısım ” aman biz tek başımıza devlet kuramayız, İngilizlerin himayesi gerek, diğer bir grup efendim ABD’ mandacılığında, ABD’ nin şemsiyesi altında bir oluşum gerçekleştirelim” bir kısım ise…..bitmiş, yok olmuş Osmanlının ingilizlerin kontrol ve güdümüne girerek; müstemleke idare özlemi duyan aciz, korkak, hain, kanı / sütü bozuk, satılık geçmişte olduğu gibi; günümüzde de varlıklarına sıkça rastladığımız ve yüce kitabımız KURAN ile asla örtüşmeyen, bağdaşmayan emevi ile ingiliz müslümanlığı gömleğini üzerlerine geçirmiş yobazların hayal ve emellerinin boşa çıkarıldığı gündür 29 EKİM 1923.

Maalesef her kategori insanımız içerisinde yer alabilen, yer bulabilen dış ve iç düşmanlarımız ile onlara maşalık, piyonluk ve taşeronluk yapanların bunu hiç bir zaman unutmamaları dileğimi kalın çizgilerle hatırlatırken; gerçek demokrasiyi özümsemiş, kabullenmiş en faziletli rejim olan Cumhuriyeti benimsemiş her kesin, her kesimin CUMHURİYET BAYRAMLARINI en samimi duygularımla ve milli hislerimle kutluyorum.

Asker + Sivil dâhil; Tilki postuna bürünüp evliya kılığında dolaşmayanlara, devletin iktisadi ve ekonomik imkânlarını yandaşlara, yakınlara v.b’ lere peş – keş çekmeyenlere, çektirmeyenlere vampir gibi, sülük gibi emdirmeyenlere, çalmayanlara, çaldırmayanlara, takiyye yapmayanlara, demokratlığı, milliyetçiliği, fakir- fukara edebiyatı yaparak sosyal demokratlığı istismar etmeyenlere,

Kirli emellerini kamuflaj için rahmetli ATATÜRKÜ şemsiye olarak kullanmayanlara, bölücü, yıkıcı, kışkırtıcı, mandacı, menfaatçi, hain ve korkak olmayanlara….küresel, emperyal güçlerin ve sermayelerin kontrol ile güdümüne girmeyenlere…. En içten Selam ve Saygılarımı

Sunuyorum.

Sonuç olarak; Öncelikle disiplinli, çağın en modern ve teknolojik donanımına sahip; vurucu gücü çok yüksek, dosta güven, düşmana korku salan, caydırıcılığı dünya klasmanında en üst seviyede kabul gören bir MİLLİ ORDUMUZ varlığında…iktisadi, ekonomik, sosyal ve siyasal sahalarda dünyada en üst sıralarda yer alabilen, yer bulabilen, her saha ve alanımızda gerçek HUKUK DEVLETİNE sahip bir ülke olmamız özlem, dilek ve temennilerimle.

Hasan Yılman

Devletin Bir Bildiği Yoktur!

Başlığı okur okumaz “devlet bilmiyor da sen mi biliyorsun? Ukala!”  gibilerinden tepkiler göstermeyin. Aşağıdaki satırları okuduğunuzda kast ettiğim şeyin ne olduğunu anlayacaksınız.

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin “Şayet terörist başının tecridi kaldırılırsa gelsin TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun. Terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın. Umut hakkının kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın. Herkes ittifak halindeyse değil elimizi, gövdemizi taşın altına koymaya hazırız. Ne Kandil, ne de Edirne; adres İmralı’dan DEM’e uzansın, bu ağır ve tarihi terör sorunu ülke gündeminden tamamen çıkarılsın. Milletimizin ayak bağların kalıcı olarak çözmenin kim bilir belki de ilk adımını atmış olacağım.” sözleri gündeme bomba gibi düştü. Bütün ülke, geçtiğimiz Salı gününden bu yana “Öcalan serbest mi kalacak?” sorusunu soruyor. Ülkenin önemli bir kısmı bu sözlere tepkili, Diğer bir kısımda “hem Devlet’in (Bahçeli) hem de devletin bir bildiği vardır” yorumu yapıyor.

Bizim yazımız, tam da bu tür durumlarda sık sık ifade edilen ve esasında koşulsuz bir teslimiyet içeren “devletin bir bildiği vardır” bakış açısına bir eleştiri getirmeyi amaçlıyor. Gerçekten devlet kurumu her icraatını beli bir hikmete binaen mi gerçekleştirir? Devlet her türlü kusurdan noksan münezzeh midir? Devlet hiç mi hata yapmaz?

Öncelikle devlet dediğimiz canlı bir varlık değildir, ilahi ve/veya kutsi bir tarafı yoktur, gaipten haberler almaz, doğrudan arş-ı ala ile irtibat kurmaz. Devlet dediğimiz şey, bir grup insanın toplam güç ve menfaatinden oluşan bir kurumdur. Devleti diğer kurumlardan mesela şirketlerden, devasa holdinglerden, derneklerden, partilerden, örgütlerden farklı kılan şey devletin tüm bu sayılan kurumsal yapılar içerisinde en güçlü ve en zengin kurum olmasıdır. Kural koyup kuralları kaldırabilmesidir. Kurumları insan topluluğu olarak ele alabilirsek devleti özetle “ülkedeki diğer bütün insan topluluklarına gücü yeten insan topluluğu” olarak adlandırabiliriz. Nasıl ki bir şirket o şirketin bütün çalışanlarına değil, şirkete sermaye koyup ortak olan üç-beş veya bir grup insana aittir; devlet de aynı şekilde ülkede yaşayan bütün vatandaşlara değil bir grup insana aittir. Bir devletin büyüklüğü ne kadar çok insanı, vatandaşı kendisine ortak ettiğiyle doğru orantılıdır.

Bir şirket herhangi bir konuda karar alırken sadece ve sadece ortaklarının yani sahiplerinin menfaatini düşünerek karar alır. Aynı nedenlerden dolayı, Türkiye Cumhuriyeti devleti de dâhil olmak üzere yeryüzündeki devletlerin tamamı bir konuda karar alırken vatandaşlarının toplam faydasını değil, kendisini yönetenlerin menfaatlerini esas alarak karar alır. Bu iddiamın doğruluğunu dünyadaki yoksulluk, yolsuzluk ile fikir ve düşünce hürriyeti konularındaki baskıcılık ispatlamaktadır.

O nedenle, devletlerin aldığı ve/veya almayı tasarladığı kararlar üzerinde kafa yorarken devletlerin vatandaşlarının kümülatif menfaatini umursamadığı ve yalnızca kendilerini yönetenlerin menfaatlerini esas aldığı gerçeğini göz önüne almakta fayda vardır.

Burada kast ettiğimiz menfaatleri yalnızca para ve mal-mülk olarak değerlendirmeyin. Siyasi menfaatler, iktidar olma menfaati, iktidarda kalma menfaati, söz sahibi olma menfaati gibi menfaatleri de buna dâhil etmek lazım.

O nedenle değerli dostlarım. Devletin aldığı ve/veya almayı tasarladığı her kararı “devletin bir bildiği vardır” şeklinde teslimiyetçi bir anlayışla değerlendirmeyin. Devletin bildiği tek şey kendi karar vericilerinin menfaatleridir. Ve o karar vericiler kendi menfaatleriyle vatandaş olarak sizin menfaatlerinizin ters düştüğü her durumda sadece ve sadece kendi menfaatlerini tercih ederler.

Bahçeli’nin Öcalan çıkışı ile bir gün sonra TUSAŞ’a yapılan terör saldırısını bu zaviyeden değerlendirmenizde fayda var.

Vesselam…

“Sizden sokakları süpürmeniz istenirse, Beethoven’ın beste yaptığı gibi süpürün; Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün; Michalengelo’nun resim yaptığı gibi süpürün. Öyle bir süpürün ki, yürüyen ve uçan her şey ve herkes dursun ve ‘Burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş’ desin. ”  (Martin Luther King)